Ankara’da dans etmek, dansı düşünmek mümkün mü?

Acaba nasıl yapmış bu heykeli Metin Yurdanur?

Su perilerinin dansı heykeli yapım aşamasında heykeltraş Metin Yurdanur

Eller havaya, eller güzel” diye seslenir bale hocaları, “Göğüs dışarı, çene yukarı”… Uzun parmaklı zarif elleriyle hareketi devam ettiriyor periler. Az sonra başka bir pozisyona geçecekler. Çünkü dans bir akıştır. Geceleri ışıklandırma ve suyla bu akış çok daha belirgin.  İç içe geçen bacakların kompozisyonu ve üstte yer alan kavislerde sanki ritmi de görüyoruz. Perilerin güzelliği sadece bu zarafet ve hareket yeteneğiyle sınırlı değil. Bedenlerindeki dirilikte dansın sayısız tekrardan oluşan disiplinini de hissediyoruz. Bu bana Cumhuriyetin genç yıllarındaki çalışma azmini, hatta perilerin mini etekleri de o yıllardaki 19 Mayısların fotoğraflarını anımsatıyor.

Atatürk Bulvarı, Cinnah ve Kuğulu Park’ın buluştuğu kavşak böyle değildi. Bulvar yürüyen insanlarla, ışıklı tabelalarıyla Kuğulu’ya kadar canlı olurdu. Kuğulu Park’ın köşeden geçer perileri zevkle izler durağa giderdim. Kalbim kent merkezinde kalırdı eve dönerken… Ama perilerin dansı devam ederdi, bana gençliğin, kitapçıların, sanatçıların, farklı hayatların, olasılıkların, müziğin, gösterilerin, balenin, modern dansın oralarda olduğunu anlatan eşsiz bir totem gibi. 

Su perilerinin dansı (Foto: Tülin Selvi 1998)

Aslında belki de öyleydi; Ankara’da çok sesli müziğe gerçek bir katkı sağlayan Sevda-Cenap And Vakfı ve pek çok titri yanında bale, dans ve tiyatro eleştirmeni olan Metin And’ın evi hemen yanı başındaydı. Biraz ötedeyse Cumhuriyet’in ilk operalarına, caz konserlerine ev sahipliği yapan Tatbikat Sahnesi… Ve yukarıdaki sorulardan ilkine yanıt vermek gerekirse evet, Ankara’da dans etmek, dansı düşünmek mümkündü. Hep gri olmakla suçlanan Ankara, renkli ve üretken insanlar yetiştirdi hep. Devlet Opera Balesi’nin sayısız yetenekli dansçısı buradaydı. Hatta Modern Dans Topluluğu (MDT) da Ankara’nın bu eşsiz perilerle tanıştığı yıl olan 1992’de kurulmuştu.

2000’e çok az kalmıştı, “milenyum milenyum” diye bir şey köpürtülüp duruyordu ama Türkiye’nin önü de açıktı gerçekten. Atmosfer böyle basınçlı değildi. Ben çok gençtim gerçi ama seksenlerin ve doksanların ağırlığını bilenler dahi o bahar kokusunu kabul edecektir. O yıllarda adını bilmiyordum, bir heykeli bilmek, tanımak öğretilmez ya bizde. Künyesi var mıydı, yerinde miydi? (Genellikle çalınır çünkü.) “Su Perilerinin Dansı” ya da halkın verdiği isimle “Balerinler” o coşkuda dans ediyordu benim için. 2000’lerin ortalarına geldiğimizde umutların yerini endişeler almaya başlamıştı bile… İşte o aralıkta bir yerlerde bulvar değişti, insansızlaştı. Sonra da heykel ortadan kayboldu.

Yukarıda kısa paragraflara sıkıştırmaya çalıştığım bir kısmı bireysel olan şeyler; daha akademik bir dille söylersek heykelin kamusal alanda yarattığı etki ile ilgilidir. Kamusal bir mekana yerleştirilen heykel artık, çevresiyle birlikte dönüşür. İzleyicilerinin zevk, bilgi düzeyleri ve duygu durumlarına göre anlam kazanır, bir bellek ve ortaklık yaratır. Kamusal mekandaki heykel sizin bilginizi ölçmek için değil sizinle iletişime geçmek, anlamını sizinle çoğaltmak için oradadır. Bilgi sadece aldığınız zevki arttırır. Sizinle bir mekanı ve zamanı paylaşır. Ona isim verebilir, önünde biriyle buluşabilirsiniz. Anılarınız bir parçası olur ve belki de benim gibi yokluğunda onu özlersiniz.