Ankara ve Viyana: Benzer potansiyel, farklı sonuç

Ankara ve Viyana’nın birbirine benzer yönler taşıdığı düşüncesi, çoğu kişi için şaşırtıcı gelebilir. Farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda gelişmiş bu iki başkent, ilk bakışta birbirinden oldukça uzak örnekler gibi algılanabilir. Oysa biraz yakından bakıldığında, planlı gelişim deneyimleri ve modern şehircilikle kurdukları ilişki bakımından önemli ortaklıklara sahip oldukları görülür. Üstelik her iki kent yalnızca birer başkent değil, aynı zamanda bulundukları coğrafyanın da merkezleridir; Viyana Orta Avrupa’nın, Ankara ise Anadolu’nun odak noktasıdır. Ancak tüm bu benzerliklere rağmen, günümüze geldiğimizde gördüğümüz kentsel sonuçlar belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılık, büyük ölçüde planlama süreçlerinin sürekliliği ve karar alma biçimlerinin zaman içindeki seyriyle ilişkilidir.

Her iki kenti de önemli ölçüde etkileyen ve gelişimini belirleyen modern şehircilik hareketi, 19. Yüzyılın ortalarında Paris’te başladı. Modern şehirciliğin en önemli aracı şehir planlamasıydı. Karakteristik özellikleri ise kentte açılan düz ve geniş bulvarlar, ızgara şeklinde birbirini dik kesen yollar, ferah kentsel mekanlar ve yaygın yeşil alanlar, ulaşım sistemleri, iyi güneş ve hava alan büyük konutlardı.

1857’den itibaren açılıp düzenlenen Ringstrasse

Atatürk Bulvarı’nın Kızılay bölümü

Viyana

Avusturya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Viyana, Orta Avrupa’nın doğusunda, Tuna Nehri’nin kıyısında kurulmuştur. Avrupa kıtasının, özellikle Orta Avrupa’nın stratejik bir noktasında, önemli ulaşım ve ticaret yollarının kesişim noktasında bulunan ve M.Ö. 400 yıllarında Keltlerle ilk yerleşimin başladığı kent, stratejik konumuyla tarih boyunca kültürel ve ekonomik açıdan önemli bir merkez olmuştur. Günümüzde de bu önemini korumaktadır.

Viyana 19. yüzyılın başından itibaren büyük bir hızla büyümüştür. 1850’lerin başında Paris’te başlayan modern şehircilik uygulamaları, kısa süre sonra Viyana’yı da etkilemiş, 1857’den itibaren surların yıkılıp yerine Ringstrasse’nin yapılmasıyla Viyana’da yeni bir dönemin kapıları açılmıştır. Ringstrasse, konumu ve üzerindeki işlevler bakımından Ankara’daki Atatürk Bulvarı’na karşılık gelen bulvardır. En önemli farkı, Atatürk Bulvarı gibi doğrusal bir çizgide değil, yıkılan surların yerini aldığı için eski kenti çepeçevre saran çokgen bir formda olmasıdır. Bu dönemde en önemli dönüşümler 1865’te açılan Ringstrasse üzerinde ve çevresindeki alanlarda gerçekleşti. Bu yüzden, Viyana’nın 19. yüzyılın 2. yarısındaki bu yeniden yapılanma dönemi Ringstrasse Dönemi olarak adlandırılır.

1865’i izleyen yaklaşık 30 yıl içinde bu bulvar üzerinde ve çevresindeki askeri alanların yerine tarihselci (neo-rönesans, neo-gotik, neo-barok vb.) tarzda çok sayıda yeni yapı yapıldı. Bunlar arasında, yeni devlet daireleri, müzeler, opera, parlamento binası, yeni üniversite ve belediye binası bulunur. Bu yeni mimari, aynı zamanda siyasal ve sosyal modernleşmeyi yansıtmaktadır.

Eski sur içi bölgesinde de binaların bir kısmı yıkılarak yerlerine modern yapılar inşa edilse de, bu bölge ortaçağdan kalan morfolojik karakterini büyük ölçüde korumuştur. Bu dönemde içme suyu, aydınlatma, ulaşım, Tuna Nehri düzenlemesi gibi altyapı çalışmalarına da önem verilmiştir. 1893 yılında kabul edilen ve Viyana’da bir bütün olarak uygulamaya konulan ilk plan olan Bauzonenplan (Yapı Zonu Planı), şehri yoğunluklara ve yapılaşma biçimlerine göre ayırmış ve özellikle konut alanları ile sanayi alanlarını birbirinden ayrılmasını öngörmüştür.

Kısaca, 1857’den yaklaşık 19. Yüzyıl sonuna kadar Viyana’daki modernleşme hareketinin ana başlıklarını; Ringstrasse’nin inşası, suriçinin dönüşümü, eski surların dışında kalan bölgenin planlama araçlarıyla imarı ve altyapı projeleri olarak ifade edebiliriz.

1. Dünya Savaşı sonrasında “Kızıl Viyana” olarak adlandırılan dönemde kamusal hizmetler belediyeye devredildi, sosyal konut üretimi öncelik haline geldi, altyapı ve kamusal alanlar önemli ölçüde geliştirildi. 1930’larda Nazi döneminde ise bu yaklaşım büyük ölçüde terk edildi; sosyal konut politikaları geri çekildi, kent yönetiminin özerkliği sınırlandırıldı ve planlama ideolojik bir araca dönüştü. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, yıkıma uğrayan kentin yeniden inşası için modernist ilkeler doğrultusunda kapsamlı bir dönüşüm öngörülse de, ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle büyük ölçüde mevcut yapının onarımı tercih edildi. 1950’li ve 60’lı yıllarda ise ekonomik büyüme, banliyöleşme, altyapı yatırımları ve toplu konut üretimi ön plana çıktı.

1970’lere gelindiğinde modernist planlama anlayışına yönelik eleştiriler arttı ve bu durum planlama yaklaşımında önemli bir değişimi beraberinde getirdi. Viyana’da 1976’dan itibaren planlama, daha bütüncül, çok ölçekli ve katılımcı bir çerçeveye evrilerek; 1980’lerden itibaren hazırlanan kentsel gelişim planlarıyla bu yaklaşım kurumsallaştırıldı.

2000 yılından itibaren yeni AB politikaları ve belgeleri, rekabetçi bölgesel kalkınma ve ‘dinamik, çekici ve rekabetçi şehirler’ çağrılarıyla kentsel planlamayı büyük ölçüde etkiledi. Viyana’nın rekabetçi bir Orta Avrupa merkezi olması ve küresel rakipleri arasında öne çıkması hedefiyle 2000 ve 2004 Strateji Planları kabul edildi.

Bu son dönemde planlama söylemleri giderek daha fazla dijitalleşme, yeni katılımcı uygulamalar ve çeşitlilik gibi görünürde mekânsal olmayan konuları içermeye başlamıştır. Bu son dönem, stratejik kalkınmayı ve liberal yönetişimi esas alarak, planlamayı kamuoyu tarafından daha fazla tartışılır hale ve bir siyasi mücadele konusu haline getirmiştir.

Viyana için dikkat çekici bir nokta da, nüfusunun 1910’da yaklaşık 2 milyon ile en yüksek seviyesine ulaşması, günümüzdeki nüfusunun ise yaklaşık 1,9 milyon olmasıdır.

Tüm bu sürecin bir sonucu olarak, günümüzde Viyana’ya baktığımızda ; insan odaklı, güçlü ve yaygın toplu taşıma sistemlerine sahip, işlevsel ve keyifli kamusal alanların bulunduğu, EUI listesinde son 10 yıldır dünyanın en yaşanabilir şehirleri arasında 1. veya 2. sırada yer alan bir kent görürüz.

Ankara

Tarihi Viyana’dan da eski dönemlere dayanan Anadolu’nun kalbi Ankara, tarih boyunca stratejik konumuyla hep önemli bir merkez olagelmiştir. Hititler’in  M.Ö. 2000 yıllarında Ankara’yı bir askeri garnizon olarak kullanmasından sonra, kentteki ilk önemli yerleşimin M.Ö. 8-7. yüzyıllardan itibaren Frigler tarafından gerçekleştirildiği söylenebilir. Ankara, Roma döneminde altın çağlarından birini yaşadı. Bunu Bizans, Selçuklu, Ahiler ve Osmanlı dönemleri izledi. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olması Ankara için çok önemli bir dönüm noktası oldu ; yeni cumhuriyetin ideolojisine uygun modern bir başkent oluşturulması hedeflendi. Böylece çok benzer bir dönüşüm, Viyana’dan yaklaşık 70 yıl sonra Ankara’da da başladı. Cumhuriyetin vitrini olacak modern başkenti yaratmak amacıyla; öncelikle Lörcher (1924) ve Jansen (1932) Planları yaptırıldı. Önce Lörcher ve sonra da Jansen Planı’nın uygulanmaya başlanmasıyla modern kentin gelişimi, özellikle Ulus-Çankaya hattında Atatürk Bulvarı boyunca gerçekleşti. Tıpkı Viyana’da olduğu gibi, bir taraftan modern bir kent oluşur ve gelişirken, Kale ve çevresindeki tarihi doku (eski şehir) korundu. Atatürk Bulvarı da; yine Viyana’daki Ringstrasse gibi, genişliği, tasarımı, yeşil şeritleri, üzerindeki parklar ve binalarla tipik bir modern şehircilik öğesi olarak ortaya çıktı.  Atatürk Bulvarı ile bu bulvar üzerindeki yapı ve parkların yapılması, Viyana’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişimle çok benzer niteliktedir.

Ankara’da 1950’ye kadar genel olarak planlı ve modern şehircilik ilkelerine uygun bir gelişim yaşandı. Ancak 1950’lerde kırdan kente göç hızlandı, nüfus hızla arttı ve gecekondulaşma yaygınlaştı. Bu süreçte plan dışı büyüme başladı ve yeni bir plana ihtiyaç duyuldu. Bu doğrultuda Yücel–Uybadin Planı (1957) hazırlandı; ancak kontrolsüz büyüme ve gecekondulaşma bu planla da engellenemedi.

1961’de Bölge Kat Nizam Planın ve 1965’te Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmaya başlanması ise gecekondulaşmanın yanında, yoğun bir apartmanlaşmayı başlattı. CHP’li belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer’in iş başında olduğu 1973 – 80 Toplumcu Belediye döneminde tekrar modern şehirciliğe dönülmeye çalışılarak planlamaya önem verildi ; aynı zamanda halkçı uygulamalar yapıldı. Bu dönem, ‘Kızıl Viyana’ dönemine benzetilebilir. Bu dönemde Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu tarafından Ankara Nazım Planı hazırlanarak, 1982’de yürürlüğe konuldu. Uygulanan planların da etkisiyle özellikle 1980’lerden itibaren Ankara’nın batıya doğru gelişimi hızlandı.

2000’li yıllardan itibaren Ankara’da görülen tablo şudur : Plan değişiklikleri artmış ve plan bütünlüğü ortadan kalkmış, modern şehircilik ilkelerinden iyice uzaklaşılmıştır. Kat ve emsal artışları ile hızlanan ve yoğunlaşan yapılaşma,  kontrolsüz büyüme ve saçaklanma kentsel dönüşümün hızlanması, gecekondu alanlarının ortadan kaldırılması, alışveriş merkezleri, çok şeritli araç yolları, alt ve üst geçitler, kentin özellikle batısına ve güneyine doğru yayılan çok katlı plazalar ve konut bloklarının kentin baskın öğeleri haline gelmesi, raylı sistemlerin yetersiz kalması ve otomobil odaklı kent Ankara’da 2000’li ve 2010’lu yılların karakterini belirleyen, günümüzde de yoğun etkileri ve sonuçları hissedilen gelişmelerdir. Modern şehircilikten uzaklaşılırken, yerine çağa ve ihtiyaca uygun yeni bir planlama anlayışı konulamaması ; trafik ve altyapı sorunları, yoğun yapılaşma baskısı, kimliksizleşme gibi olumsuzlukların büyümesine yol açmıştır.

Ankara’da, Viyana’dan farklı olarak nüfus da 20. Yüzyılın başından günümüze kadar sürekli ve istikrarlı olarak artmış,  günümüzde yaklaşık 5,8 milyona ulaşmıştır.

Sonuç

Viyana ve Ankara, birbirinden çok farklı şehirler gibi düşünülse de, özellikle modern şehircilik etkisinde yaşadıkları ilk gelişimlerin benzerliği ve sahip oldukları potansiyeller bakımından önemli benzerlikler gösterirler. Her ikisi de, 70 yıl arayla da olsa modern şehircilik fikirleriyle planlanmış ve tasarlanmış, bu şekilde bugünkü omurgaları ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonraki gelişmeler ; Ankara’da farklı, Viyana’da farklı seyretmiştir.

Ankara’da ilk planlarda bir başarı sağlansa da, 1950’li yıllardan itibaren yoğun göçle birlikte ortaya çıkan hızlı nüfus artışı ve gecekondulaşmayla birlikte, plan disiplininin sürdürülmesinde büyük zorluklar yaşanmıştır. 2000’li yıllardan itibaren ise, planlara parçacıl ve parsel bazında müdahalelerle birlikte rant odaklı, hızlı ve yoğun yapılaşma, Ankara’da plan bütünlüğünü bozmuş, kontrolsüz büyümeyi hızlandırarak modern şehircilik anlayışından tamamen uzaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Ankara’da planlı ve kontrollü bir gelişimi sağlayacak yeni bir anlayış da ortaya konulamamıştır. Nüfusun cumhuriyet dönemi boyunca sürekli olarak artması da Ankara için dezavantaj oluşturmuştur.

Viyana ise yavaş yavaş geliştirdiği ve gerektiğinde yeniden belirlediği planlama anlayışıyla kendi ihtiyaçlarına ve çağa uygun hamleler yapmış, kontrolsüz bir büyümeyi ve yapılaşmayı engellemiş, kent kimliğini ve yaşanabilirliğini başarıyla korumuş, hatta daha da geliştirmiştir. Yaklaşık 170 yıllık evrimsel bir planlama süreci, bugünkü Viyana’yı ortaya çıkarmıştır.

Sonuç olarak başlangıç noktaları benzer, çıktıkları yollar aynı olsa da, yolda yaşanan farklı gelişmeler bu iki kentin günümüzde farklı yerlere taşımış durumdadır. Ankara’nın belki de Viyana örneğinden çıkarması gereken önemli dersler vardır.

Ankara’nın fotoğraflı hafızası: Dericizade Faruk Küçük

Sahip olduğumuz kentin mekânlarını, kent belleğini, kültürünü ve tarihini geçmişten geleceğe aktarmak için ne tür çalışmalar yapıyoruz? Sahip olduğumuz bir mesleği devam ettirmek ve asırdan asıra sürdürmek için sahip çıkıyor muyuz?

Bu ayki röportajımızı bir Ankara sevdalısı olan Faruk Küçük’e ayırdık.

Dericizade’nin onursal başkanı Faruk Küçük babadan oğula geçen dericilik mesleğini uzun yıllar yaparken Ankara sevdasıyla Ankara’ya ait fotoğraflar, gazeteler ve kitaplar biriktirmeye başlamış. Yaşadığı kente kendi tarzı ve bakış açısıyla sahip çıkmayı kendisine hedef belirlemiş. Ankara’nın en büyük çatı kuruluşlarından Başkent Ankara Meclisi’nin üstün hizmet başarı ödülünü almaya hak kazanmış ve Ankara’nın Başkent oluşunun Cumhuriyetin 100. yılı etkinliği kapsamında Türk Tarih Kurumu Konferans Salonu’nda, Dericizade Faruk Küçük koleksiyonunu yapılan bir törenle Türk Tarih Kurumuna devretmiştir.

Dericizade Faruk Küçük

Dericizade’de işçi, usta, yönetim kurulu başkanı ve değerli koleksiyon ustası olarak hikayenizi bize anlatır mısınız? Mesleğe nasıl başladınız?

Derici bir babanın derici en büyük oğluyum. 1947 Haymana Yeniköy doğumluyum. Bizimki bir Türkmen köyü, Oyacı’ya, Dereköy’e yakın. Asrın Kürk Deri firmasının kurucusuyum. Bizim aile üç kuşaktır dericilikte uğraşmaktadır. 1960’lı yıllardan beri deri ve kürk işleme, imalat ve satıcılıkla uğraş verdik. Babamın zamanında dericiliği Haymana’da yapıyorduk. Dört kardeş bir de babam. Haymana bize dar gelince 1960’da Atpazarı’na geldik. Ankara’da ticaretin merkezi bizim zamanımızda Atpazarı, Samanpazarı, Çıkrıkçılar yokuşu ve Ulus civarıydı. 

İlk deri atölyelerini nerede açtınız?

Bizim zamanımızda Polonya’dan ustalar gelmiş sığır derisi işliyorlardı. Ankara’da da kuzu, koyun, keçi derisi işliyordum, aksesuar ve namazlık yaptırıyordum. Kürkçü ve dericilere satıyordum. 

İlk tabakhanemizi İskitler’de sonra Siteler’de açtık. İskitler ufak geliyordu. Sitelerde, Samsun yoluna cepheli Demirhendek caddesindeki caminin yanında büyük, modern bir fabrika vardı. Devrediyorlardı, oraya taşındık, 100 kişi filan çalışanımız vardı. Belediye çok yüksek tutarda arıtma bedelleri talep edince yürütemedik orayı, Uşak’a gittik.

Uşak, merkezi geldi bize. Antalya, İzmir, İstanbul’un ortası. İki tane Türkiye’nin en modern deri fabrikasını açtık. Birisinde kütiçi tüylü, dışı derili– işleniyor. Birinde zikkumaş gibi deri– işleniyor. İki fabrika 1997’ye kadar aile şirketi olarak gitti. 1997’de sonra ayrıldık. Asrın Kürk Deri’nin kurucusu bendim, iki kardeşim onu alıp orada kaldı. Biz de Dericizade diye devam ettik. 

Babamın çevresi çok genişti, işimizi genişlettik. Babam derdi ki: “Sözünü gününde yerine getireceksin ve işini iyi yapacaksın

O dönemde deri satış işleri kışın rağbet görse de yazın çok düşüyordu. Bu nedenle, turizm işine girdik ve Alanya’da ilk otelimizi açtı

Kızılay maceranız nasıl başladı? 

Büyükçarşı 1976’ya kadar sinemaydı. Sonra kapandı ve çarşı haline getirilip küçük dükkanlara bölündü. Büyükçarşı’nın sahipleri Kazım Rüştü Güven ve Hamdi Başaran kardeşlerdi. Hamdi Başaran, gaz şirketi HABAŞ’ı kurmuştu. Kazım Rüştü Güven’in de İskitler’de buzhanesi varmış. Sudan buz üretiyor, buz satıyormuş. Vehbi Koç, “size gıpta ediyorum, biriniz havadan biriniz sudan para kazanıyor” diyordu onlara.

1977’de hasbelkader Büyükçarşı’da birisi dükkan satıyor diye duyduk. 225 bin lira hava parası vererek oradan 30 metrekare küçük bir dükkana taşındık. Sandalyeleri özel yaptırdık, 2 sandalye sığacak yere 3 kişi otursun diye sandalyeleri böldürüp 3 sandalye koydurduk. O kadar küçük, dar. Her yere dolaplar yaptık, küçük masa yaptırdık yer kaplamasın diye.

İskitler’de tabakhanemizde işliyoruz deriyi. Fevzi Çakmak Sokak’ta atölyemiz var, orada da dikiyoruz. Büyükçarşı’da satıyoruz. 

Deri işleri, kürk işleri sesli, gürültülü işler. Onun için her yeri tutamıyoruz. Ancak bodrum katında olacak. Bodrum katı da havasız oluyor, işe giren birkaç ay kalıyor ayrılıyor. Sonunda Fevzi Çakmak’taki bodrum katından ayrılıp Ihlamur Sokağı’nın başına geldik. Orası da bir paşanındı, 2. katta büyük bir yer tuttuk. Dükkanın geleni gideni arttı, müşteriyi oraya çektik. 

Kızılay’da sosyal hayat nasıldı bu yıllarda, Ankara’nın gözde mekanları nerelerdi?

Kızılay civarında bizim gidip geldiğimiz yerler de vardı. Ökkeş Ağa’nın Yeri vardı; Menekşe Sokağın başında, Onur Çarşısı’nın karşısında pizza restoranıydı. Onur Çarşısı’nın öbür tarafında Demirtepe’de Diyarbakırlıların lokantası vardı. 

Şimdiki GMK bulvarıyla Fevzi Çakmak Sokak köşesinde İş Bankası’nın vakıf yeri var, orada da Çarkoğlu Lokantası vardı. Orası meşhurdu, rezervasyonla gidilirdi. Elgün Sokakta bizim dükkanın altında Hopalı meşhur Papila ailesinin Liman Lokantası vardı. Hasan Papila başındaydı, ilk defa canlı alabalığı onlar yaptılar. Ihlamur Sokakta da Zafer İşkembecisi vardı.

Piknik tabii meşhurdu, herkes oraya gidemezdi. Memurların, üst kademe bürokratların gittiği yerdi. Piknik’in yanında bir de Bekir’in Yeri vardı. Garsonlar papyonlu giyinecek, her gün tıraşlı olacak, yüzleri hep gülecek. Bu Bekir o zaman Elgün Sokakta otururdu. Büyük Çarşı’nın 1. katında bir yer vardı Hamsiköy, 1970’lerin başlarında mini etekli kız garsonlar koymuşlar oraya, herkesin çok ilgisini çekmişti. 

Cevat Restoran vardı, Kantin Cevat dedikleri. Sahibi İbrahim Bizden, Ayrancı’da Turizm bloklarında otururdu. O Ankara’nın 3-5 tane restoranından birisiydi. Onların yerleri önce Soysal Çarşı’nın oradaydı. Ondan sonra Gima’nın yanına geçiyor, oradan da Yüksel Caddesi’nin başına. Boşnak, üç kardeşlerdi bunlar 1900’lerin başında gelmişler. Yabancı dil de biliyorlar, o nedenle burada elçilikten kim gelirse onlarla konuşup, ilişki kurabiliyorlar. Be nedenle elçiliktekiler genelde onlardan alışveriş ediyorlar. 

Ankara’nın meşhur Merkez Lokantası vardı. Atatürk kurmuştu çiftlikte. Kapanmaması lazımdı. Orası Ankara’nın bir değeriydi, ne anılar, ne fotoğraflar var orada. Şimdi kebapçı oldu, üzülüyoruz öyle şeylere. Hatta Gazi İstasyonu’nu da bunlar satın almışlar.

Burayla ilgili bir anım var. Bir arkadaşım aradı beni bir gün İzmir’den. Gürcistan’dan sanatçı bir arkadaşı varmış. Şarap meraklısı. Ankara’ya gelecekmiş. İyi şarap nerede var, bir öğren, onu oraya götürelim dedi. 

Ben de araştırdım, Merkez Lokantası’na götüreceksin dediler. Atatürk Orman Çiftliği “Boğa Kanı” diye bir şarap veriyormuş oraya 200-300 şişe. Hepsini onlar alıyormuş. Özel misafirlere veriyormuş.

Bunlar geldiler. İzmir’den Mehmet Emin Yılmaz, bir de o Gürcistandan gelen Ramas, bir de ben üçümüz gittik. Eskiden Ankara’nın ünlü yuva kavunu vardı. Mehmet Emin Yılmaz’ın babası yuva kavununu at arabasıyla getirip Merkez lokantasına veriyormuş. Babasının bir gözü de kör olduğu için Kör Mehmet derlermiş. Emin kendini Kör Mehmet’in oğluyum diye tanıttı. Onlar da tanıdılar, sohbet koyulaştı. Boğa Kanı şarabı söyledik. Getirdiler boğa kanı şarabı. Benim tabii şarap kültürüm yok. Şarabı koydular, bardağı şöyle bir çalkaladı Ramas. Biz tabii dikkatle bakıyoruz. “Haraşo” dedi, Rusça da “iyi” demekmiş. Mimiklerinden de belli oluyordu, çok hoşuna gitti Atatürk Orman Çiftliği’nin o şarabı. 

Marmara Oteli’nin olduğu yerde Atatürk’ün Marmara Köşkü vardı. Yabancılar gelince Ankara’da yemek yiyecek yer de pek yok. Türkiye böyle geri kalmış demesinler diye gelen turistleri oraya götürüyorlar. Turistlerde orada yiyip içiyor Ankara’da böyle yüzlerce lokanta var zannediyor.

Ihlamur Sokaktaki AST’ın yeri de sizin miydi?

Oranın sahibi bir büyükelçiymiş. Kültüre, sanata çok düşkünlerdi. Orayı idare etti öyle. AST’ın başında Rutkay Aziz vardı. Kızı Doğa, bizim çocuklarla arkadaştı, birlikte büyüdüler. Bizim dükkana da sık geliyordu.  Oranın sahipleri bir ara sıkışmışlar, Rutkay Aziz’e demişler ki; biz burayı size satalım. Rutkay Aziz bizim şu an paramız yok demiş. O arada kardeşim, ben alayım, siz paranızı bana verirsiniz size devrederim demiş. Ama parayı bir türlü toplayıp, alamadılar. Kardeşim Ankara Sanat Tiyatrosu‘nun yerini satın almış oldu. Onun yanında da dükkanımız var. 

Oranın komple yıkılıp otel yapılma projesi vardı. Çankaya Belediye Başkanı da, Ankara Büyükşehir Belediyesi de Ankara Sanat Tiyatrosu yaşasın diye burayı satın almak istediler. Fakat diğer daireler için birşey demeyince öylece kaldı. Şimdi depo olarak kullanılıyor ama otel yapılacak.

Koleksiyonerlik nasıl başladı?

1997’den sonra 2000’li yılların başında kardeşlerim ile işlerimizi ayırdık. Ben İzmir caddesindeki işyerimde bir yandan dericilik işlerime devam ederken bir yandan da Ankara‘ya hizmet için koleksiyonerlik çalışmalarıma devam ettim. Ahilik geleneğinden gelen dericiliğin son temsilcilerinden bir ben kaldım. Ankara‘ya vermiş olduğum bu hizmetler karşılığında birçok kurum ve kuruluştan ödüller aldım. Tarihi Ankara fotoğrafları, Ankara kitap, dergi ve gazeteleri ve Ankara’ya dair belgeler koleksiyonuna sahip oldum. Bence, iş insanları, servetleriyle kazandıkları şehre, bölgeye, ülkeye yatırım yapmalıdır. Bu yatırımın ekonomik olması kadar kültürel olması da önemlidir. Koleksiyonumla kendi adıma bu konuda bir adım attığımı düşünüyorum. Elimdeki fotoğrafları da kendime saklamıyorum, onları insanlarla paylaşmak beni mutlu ediyor. Bugüne kadar 100’den fazla sergi açtım.

Sahip olduğum koleksiyonun maddi değerini söyleyebiliyorum ama manevi değerini söyleyemem. Bu parayla ölçülmez.

Koleksiyonda neler vardı?

12 bin 500 fotoğraf, 2 bin 500 kitap dergi ve gazeten oluşan koleksiyon Türk Tarih Kurumu’na bağışladım.

Genellikle Ankara ile ilgili kim eski fotoğraf bulursa, bana ulaşır. Sahaflarda ve ilgili yerlerde Dericizade poşetim olur. 10 günde veya 20 günde bir sahafları ve ilgili mekanları gezerim ve çay kahve sohbetlerine katılırım. Ziyaret ettiğim yerlerdeki arkadaşlardan topladıkları fotoğrafları satın alırım. Tasnif ederim. Fotoğraf alıp satanlar da beni bulur. Ankara albümü de gelir. Özellikle müzayedelere de katılırım.

Hemşerimiz ünlü gazeteci Selahattin Duman bizim koleksiyondan da faydalanarak “Kasabadan Başkente, Başkentten Metropole Ankara” adlı altı bölümlük bir belgesel yaptı.

Ayrancı’ya nasıl geldiniz?

Haymana’dan Ankara’ya ilk geldiğimizde Saimekadın’da oturduk. Çocuklarımız olunca, bize dediler ki; burada çocuk yetiştirilmez, Çankaya’ya gidin, Çankaya’da elektrik, su kesilmez. Biz de Çankaya’da ev araştırmaya başladık. 

Ayrancı’da siyasetçiler, sanatçılar, tiyatrocu, ses sanatçıları yaşardı. Yetmişli yılların başında, Cinnah caddesinde Mavi Apartmana yakın kürkçü bir arkadaşım vardı, onunla ilk defa Meneviş sokağın Güvenlik caddesiyle kesiştiği köşede “Çankaya Aile Bahçesi”ne geldik. Gözleme ve çay içilen bir yerdi. Sahibi Taylan Bey’di, ismini hiç unutmam. 1975’de Yaylagül sokağında Derya Apartmanı’nda oturduk. Hüseyin Onat sokağında Çağdaş Market’in olduğu yer eskiden pazardı, onun tam karşısındaki apartmanda oturduk sonra. Yakınımızda Necdet Calp otururdu. Sonra Portakal Çiçeği Sokak’taki evi satın aldık ve burada kaldık. 

Ayrancı’dan hatırladığınız kimler var?

Aşağıdaki Necmettin Erbakan oturuyordu. Bu Nimet ekmeğin karşısında. Ondan sonra Lütfü Doğan, Diyanet İşleri Başkanı orada oturuyordu. Şair Nedim Sokakta Balıkçı Ayabakanlar oturuyordu. Ondan sonra şarkıcı Süreyya Davulcuoğlu, sonra Tamer Karadağlı aynı sokakta oturuyordu. Ankara’nın en iyi aileleri buradalar. Mesela Börekçiler, Ayrancılar, Yağcılar, Mıhçılar… Kazım Mıhçıoğlu mesela çok önemli biridir. Şimdiki Dafne’nin yerini bağışlamıştı.

Buranın kıymetini herkes bilmiyor. Çok iyi bir mahalle. Burada çok sanatçı, tiyatrocu yetişmiş. Şarkıcılar yetişmiş. Eskiden yaşayanların çocukları Çayyolu, Ümitköy tarafına taşındı. Şimdi çoğunlukla emekli bir kesim kaldı. Eşim Ayşen Küçük, Sincan’ın yerlisidir, oranın iyi bir ailesi olan Koç’lardandı. Eşim çok seviyor burayı, “ille de mahallem, ille de Ankara” der eşim, ne satarız ne başka yerde yaşarız. Başka semtlerde evimiz var ama kendimizi ait bulduğumuz yer Ayrancı.

Soldan sağa Ali Necati Koçak, Hande Yeşilbaş, Dericizade Faruk Küçük, Seval Nuray Başgül.

Kadıköy’de kentsel dönüşüme giren yapılardaki sanat eserlerinin korunması için belediye meclis kararı

Kadıköy’de kentsel dönüşüme giren yapılardaki sanat eserlerinin korunması için bir belediye meclis kararı yayınlandı. Meclis kararının gerekçesini ve kent kültürünün korunmasında kültürel varlıkların önemini Kadıköy Belediye Meclis Üyesi Mimar Barış Antik ile konuştuk.

-Öncelikle sormak istiyorum, konu belediye meclis gündemine nasıl geldi?

Kadıköy bildiğiniz üzere kentsel dönüşümün yoğun bir şekilde devam ettiği bir ilçe. İlçemizde yapı stoğu her dönem kendi dönemine göre mimari açıdan nitelikli örnekler barındırıyor. Ne yazık ki son 20 yılda bu nitelik de ranta kurban edilmeye başlandı. Mimari nitelik giderek düşmekte. 50-90 arası diyebileceğim dönemde daha nitelikli mimari yapılarla karşılaşıyoruz, bu yapılar da beklediğimiz İstanbul depremi için risk arz ediyor. Dönüşüm esnasında bu eserlerin hafriyat haline gelmesi Kadıköy halkının hassasiyeti, sosyal medyanın da etkisiyle gündemimize girdi. Kadıköy Belediyesi’nin (Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu) KUDEB ekibi sürece çok büyük emek verdi. Hızlı bir şekilde meclisimize getirdi, komisyonlarda görüşüp kararı kesinleştirdik. Bu karar Kadıköy halkının kent hafızasına olan hassasiyeti ve KUDEB ekibimizin olağanüstü çalışmasının eseridir. Her şeyden önce KUDEB ekibine teşekkür etmemiz gerekir. 

-Binalardaki eserlerin korunmasıyla ilgili gerekçeniz nedir?

Günümüzde kentsel yenileme kapsamında yapılan çalışmalarda özellikle hedef alınarak yenilenen yapı grubu çoğunlukla 1950 – 1990 arası dönemde ortaya konan yapılardır. Bu yapılarda iç mekânlarda tavan, kapı, yer döşemeleri bile oldukça incelikle seçilir. Dış cephelerde ise her türlü süsleme elemanı bazen tüm cepheleri kaplayacak şekilde, bazen de belli noktada cepheye işlenmiş olarak yer alır. Yapılar önceki dönemlerin aksine daha renkli, daha keyifli bir görüntü oluşturur. Özellikle Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye gibi popüler yerlerde yapılan inşaatlarda cephelerde sıva veya boya yerine, mozaik ve seramik vb gibi kaplama malzemeleri kullanılmaya başlanmıştır. 

Yapıların dış cephelerinde bazen mozaik, bazen alçı ya da seramik kalıplarla yapılmış süslemeler çoğunlukla sanatçı imzasını da barındırır. Dönemin tanınan ressamlarına, seramik sanatçılarına siparişler verilir. Bazı binalarda bu süslemenin yer alacağı alan şematik olarak projede gösterilirken, bazılarında ise hiç yer almaz. Tamamen bir müşteri-sanatçı ilişkisi içinde, mimari bir dekor olarak satın alınan bir sanat eseri söz konusudur.

Bu eserler kent hafızasının önemli özgün parçalarıdır. Yapılar tasarlanırken böyle özgün sanat eserleriyle birleştirilmesi bahsettiğim gibi özellikle bazı semtlerimizde gelenek haline gelmekten öte, mimari niteliği, o niteliği özgeleştirmek için verilen emeği de bizlere hatırlatıyor.

Bu ve benzeri kararlar ile hem kent hafızası aktarılacak hem de inanıyorum ki, son 20 yılda düşen mimari niteliğimiz konusunda uygulayıcıları daha sorumlu davranmaya teşvik edecek. Yerel yönetimin de bu meseleye eğilmesi şart. Salt rant politikası ile inşa edilen yapıların mimari niteliği düşüyor. Maliyetten bağımsız olarak bir bilinç meselesi bu durum. Yeni yapılan yapılar yıllarca orada duracak ve ne yazık ki mimari nitelikten ziyade ranta dayalı şekilde devam eden bir yapılaşma süreci var.

Sökümü yapılan süslemelerin tasnifi.

-Bu eserleri nasıl koruyacaksınız, ne yapacaksınız, korumanın kente nasıl bir faydası olacak?

Öncelikle bu emsali olmayan bir karar olduğundan, KUDEB ekibimiz, oradaki sanat tarihçimizden mimarlarımıza usul ve yöntemleriyle beraber uygulanabilir hale getirmek ve bürokratik olarak süreci somutlaştırmak için ciddi bir iş ortaya koydular. Bir emsal yarattılar. Süreç şöyle işleyecek;

•Nitelikli süsleme ögelerini barındıran yapıların kentsel dönüşüm kapsamında yıkımı yapılmadan önce, Afet Müdürlüğü / Yapı Kontrol Müdürlüğü tarafından tespitinin yapılarak İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, KUDEB’na gerekli bildirim yapılacak.

•KUDEB teknik elemanlarınca yerinde inceleme yapılarak, hem yapının hem de süsleme ögesinin durumuna göre yöntem belirleyecek.

•Mülk sahipleri/Müteaahhit tarafından süslemenin sökümü sırasında uygulama sorumluluğunu üstlenecek bir mimar/inşaat mühendisi belirlenerek KUDEB’na bildirilecek.

•KUDEB ve teknik uygulama sorumlusu denetiminde belirtilen tarih ve saatte süsleme ögesinin/ögelerinin bilimsel metodlarla yapıdan ayrıştırılmasının sağlayacak.

•Sökümü yapılan süslemelerin malzeme cinsi ve parça niteliğine göre korunarak muhafazası için bir yöntem belirlenecek.

Yeni yapının proje tasarımı aşamasında, süsleme öğesinin yapıda ya da parsel içinde değerlendirilmesi için öneri oluşturulması, Proje Tasdik Bürosu tarafından projelerin bu notla kabul edilmesi ve önerilerin Estetik Komisyon’da değerlendirilecek veya Belediyemiz tarafından ilçemizde açık gösterim ya da şehir hafızası/kent dekoru amaçlarıyla değerlendirilmesi / kent müzesi kapsamında envantere dahil edilecek.

 Son olarak; 

Ayrancı’nın apartman korkulukları gibi, bizim Kadıköyümüzün semtlerinde bu seramik eserler gibi, kent hafızasının önemli parçaları korunmalıdır. Depreme karşı dönüşüm şart ancak tasarım ve mimari nitelik müteahhitlerin maliyetten kısma kalemleri olmamalı. İnşa edilen yapılar kent hafızasına paydaş oluyorlar ve tasarımlarıyla da aslında kamusal eserlerdir. Yapıların öncelikleri, çekme mesafeleri kadar, cephe tasarımları, bahçe duvarları aslında o yapıların içinde yaşayandan daha çok o sokakları kullanan yurttaşların gördüğü yapılar. Bu estetik, kent yaşamının kalitesini de doğrudan etkiliyor doğal olarak. Günümüzde ne yazık ki nitelik niceliğin gerisinde bırakılarak yapı inşa ediliyor. Bunun önüne geçmek kentli bir sorumluluktur. Ben başta Kadıköy halkına hassasiyetleri için ve KUDEB ekibimize çok teşekkür ediyorum. Belediye meclisimize de kent hakkı konusundaki her gündeme yoğun yaşama faaliyeti ile hassasiyetle yaklaştıkları için çok teşekkürler.

Bu karar diğer kentlerimize emsal olsun ve kent hafızasına, yapısal niteliğimize katkı sunsun. İyi emsallerimizin paylaşılması dileğiyle

“Ankara’ya Dair” öykü yarışması

Kente dair anılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi satırlara döküp katılabileceğiniz `Ankara`ya Dair Öykü Yarışması`na davet etmek istiyoruz Siz Öyküseverleri!

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi tarafından “Ankara’ya Dair” öykü yarışması düzenlendi. Son katılma tarihi 1 Eylül 2021 olan yarışmada 3 esere 1000 TL ödül verilecek.

Yarışmanın duyurusu şöyle:

Her köşesinde anılarımızın olduğu, sokaklarını arşınladığımız, hayatımızın belki uzun belki kısa bir bölümünü geçirdiğimiz, ama her daim adını duyduğumuzda zihnimizde canlanan ayazıyla grisiyle bir kent Ankara.

Ancak bunların ötesinde Şairlerin deyişiyle şiirin, özlemin ve sevginin Başkenti. 

…ve bu kente kazandırılmış mütevazı bir kent belleği mekânı

2018 yılında gelecek bugünsüz, bugün dünsüz olmaz anlayışı ile bir hayali gerçekleştirerek hem Odamızca yayımlanan çalışmaları hem de Ankara kitaplarını derleyip kurduğumuz, üyelerimizi kitap okumaya, Ankara pullarını görerek, eski Ankara videolarını izleyerek kentin kokusunu duyumsamaya, Ankara`ya dokunmaya davet ettiğimiz İMO Ankara Kent Kütüphanesi…

Bu kurgumuzun devamı niteliğinde önemli gördüğümüz bir etkinlik olarak;

Kente dair anılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi satırlara döküp katılabileceğiniz “Ankara`ya Dair Öykü Yarışması”na davet etmek istiyoruz Siz Öyküseverleri!

Meslektaşlarımızın ve TMMOB`ye bağlı odalara üye-öğrenci üye tüm öyküseverlerin de katılabileceği “Ankara`ya Dair Öykü Yarışması”nda seçici kurulca yayımlanmaya değer görülecek tüm eserler İMO Ankara Kent Kütüphanesi`nin “Ankara`ya Dair Öykü Seçkisi”nde yer alacak ve öyküseverlerle buluşturulacaktır.

Dereceye giren yazarlara ödüllerin de verileceği etkinliğin son katılım tarihi 1 Eylül 2021 olup bu tarihten sonra gönderilen eserler dikkate alınmayacaktır.

Teslim Adresi: yarismaankara@imo.org.tr

İletişim: 0312 294 30 75

Son Katılım Tarihi: 01.09.2021

Yarışma Ödülü: Değer görülen 3 eser için eser başına 1000.-TL

Yarışma “Başvuru Formu“na ve “Şartnamesi“ne ekten ulaşabilirsiniz