Koronavirüsle mücadele hastaneden değil, mahalleden başlamalı

Dünyada olduğu kadar ülkemizde de artık ana gündemimiz koronavirüsle mücadele. Şimdi bu mücadelenin hangi ölçekte planlanması gerektiği üzerine bir tartışma yürütüyoruz. Bu anlamda halk sağlığı ve yönetim ilişkisinde en iyi örneklerden birisi, birkaç yıl önce İskandinav ülkelerinden birinde alınan ve uygulamaya başlanan karar olsa gerek. Bu, hastane ve tedavi merkezli sağlık politikası yaklaşımı yerine sorunları hastalanmadan çözmek için “istisnasız her semt ve mahalleye içinde spor alanı, yürüyüş alanı barındıran park ve yeşil alan” oluşturma kararıdır. Oluşacak sağlık sorunlarının sonucunu minimize etmenin yolu, sebebi yerinde ve zamanında çözmektir. Bunun en iyi yöntemi de çocukluk yıllarından itibaren halkın sağlığı ve bağışıklığını güçlendirecek ortamların yaşanılan mahallede yaratılmasıdır. 

Sağlığın mahalle odaklı düşünülmesi gerektiği üzerine önemli bir açıklama (TTB) Türk Tabipler Birliği’nden geldi. TTB Genel Sekreteri Bülent Nazım Yılmaz, yaptığı açıklamada Türkiye’nin salgınla mücadele programını ve sonbahara girerken alınması gereken önlemleri sıralarken, “Hastalığın önce ailelerde, mahallelerde kontrol altına alınması gerekiyor. Ana merkez birinci basamak sağlık kurumları olmalı” dedi.

TTB Genel Sekreteri Yılmaz, “Türkiye’de salgının planlı yönetildiğini düşünmüyorum. Bir program boşluğu var ve bugünkü salgınla mücadele programı bu salgınla baş edecek düzeyde değil. Salgına yönelik ne tür önlemler alınıyor diye baktığımızda büyük bir boşluk görüyoruz. Sağlık Bakanlığı salgını geriletmek için sağlık sisteminde değişiklik yapmayı bırakın kısmi değişikliklere bile gitmiyor.

Türkiye’de birinci basamak sağlık sistemi var. Bunu aile sağlığı merkezleri ve aile hekimleri oluşturuyor. Bu salgın bölge tabanlı, birinci basamak sağlık sistemi olmadan çözülemez. Ana mücadele merkezleri bunlar olmalı. Hastaneleri ana merkez belirleyerek salgın yönetilemez. Yönetilmeye çalışılırsa şu anki gibi hastanelere kapasitesinden çok fazla başvurular yaşanır bu hem insanların hizmet almasını engeller hem de salgının bulaşını arttırır” şeklinde konuştu.

TTB kısıtlamaya gidilmesini önermezken Yılmaz,Yasakla bu iş olmaz. Yaşamı nasıl düzenleyip bu kadar uzun süre kısıtlayabilirsiniz ki? Bu mantıklı değil bizim öneri getiren bir sisteme ihtiyacımız var. Sonbaharda gripler artacağı için virüs konusunda tanı koymak zorlaşabilir. Grip ve koronavirüs birbirinin üzerine binebilir ve tablolar ağırlaşabilir. Örneğin; Kovid ile enfekte olmuş bir kişi bir de grip ile temas ederse hastalığın koşulları ağırlaşabilir. Bunun için grip aşısı eylülden itibaren herkese ücretsiz yapılmalı” dedi.

Ankara’da aile hekimliği yapan Türk Tabipleri Birliği Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal da, birinci basamak sağlık hizmetlerinin her zaman önemli olduğunu fakat salgın dönemlerinde öneminin bir kat arttığını söylüyor. Dünyada koronavirüsle mücadelede başarılı olarak gösterilen ülkelerde birinci basamak sağlık hizmetleri üzerinden bir planlama yapıldığını belirten Ünal,Şu an salgın bir miktar yönetilebiliyorsa, bu sağlık emekçilerinin özverili çalışması sayesinde oluyor” diyor.

Ünal, “Aile sağlığı merkezinde şüpheli hastaları 112’ye yönlendirmek veya örnek alınması için ekip çağırmak 2 saate kadar zaman alabiliyor. Pozitif hastalarla riskli hastaları aile sağlığı merkezlerinde ayırmak için basit önlemler alınabilir fakat Sağlık Bakanlığı önerileri dikkate almıyor.

Sağlık ocaklarında sabah 08.00-10.00 saatleri arasında kan alımı yapılıyor. Biz o iki saati gebelere ve bebeklere ayırıp kan alımını 10.00-11.00 arası yapmak istiyoruz. Fakat bakanlık böyle bir düzenlemeye gitmiyor. 

En büyük sorunlarımızdan biri de raporlar. Pozitif çıkan ve 14 gün dinlenmesi gereken kişilere acildeki hekimler 2 gün, işyeri hekimleri de 2 gün rapor verebiliyor. Bu süreyi tamamlayanlar rapor almak için aile hekimlerine gidiyor. Sabah 8’de kapıda bebekler, gebeler ve pozitif hastalar aynı anda bekliyor. O zaman bu kişiler aile hekimliğini de enfekte ediyor. Bunun değişmesi lazım. Pozitif tanısı koyan ilk doktor 14 gün rapor verebilmeli” dedi.

SAĞLIK OCAKLARINDA DURUM NEDİR?

Bir pratisyen aile hekimi olarak düşüncem; pandemi ile mücadelede birinci basamak sağlık hizmetlerine öncelikle test imkanı sağlanmalıdır. Kayıtlı olan bölgesel hastalara daha hızlı ulaşılma noktasında bizler bu işin üstesinden çok rahat gelecek bir ekibiz. 

Ayrancı bölgesi itibariyle korona vakalarının artmasına gelince; hasta kişilerin veya temaslıların hastalıklarını saklaması, karantina tedbirlerine uymaması ve bayram öncesinden itibaren sorumsuz davranışları sayının yükselmesine sebep olmuştur. Aile hekimliği olarak pandemi sürecinde bizlerden çok daha fazla istifade edilebilirdi, bu bizim görevimizdi.

Kendinden şüphe duyan, bazı belirtiler gösterenlere ilk testleri çok hızlı bir şekilde her mahalledeki sağlık ocağında aile hekimi tarafından uygulanabilir. 

Bazı sağlık ocaklardan şikayetler var

Her ne kadar aile hekimleri içerisinde hastayı odasına sokmayan, muayene yapmayan meslektaşlarımız olsa da, bunları teşvik eden bazı derneklerin kurduğu telefon ağlarında aynı ifadeler kullanılsa da, bunlar hoş olmayan münferid davranışlardır.

Aile hekimine başvuran her hasta koronavirüs vakası olacak diye algılamamak gerekir. Pandemi var diye hastada alerjik reaksiyon görülemez mi, kişinin ağrısı olamaz mı, bel ağrısı, kas ağrısı tutamaz mı, orta kulak iltihabı olamaz mı?

Kapıdan girmeyin, ne ilaç istiyorsan söyle, git eczaneden al, biz sonra yazarız” demek vatandaşı (hastayı) eczane ile ortak görmek demektir. Bu zaviyeden bakınca mesleğimize yakışmayan bu tavırlar doğru değildir.

Koronavirüs mahalle ekonomisini %36 küçülttü

COVID-19 İşletme Etki ve İhtiyaç Anketi’ne, Türkiye’nin yedi bölgesini temsilen 47 şehirden 780 işletme katıldı. İşletmelerin krizin seyrine yönelik öngörüleri ve tedbirlerinin araştırıldığı anket ile koronavirüs salgınının işletmeler üzerindeki ekonomik etkileri çarpıcı bir şekilde ortaya konuldu.

Koronavirüs en çok küçük işletmeleri etkiledi

Ankete katılan işletmelerin yüzde 62’si koronavirüs salgınından büyük ölçüde etkilendiklerini ifade ederken hiç etkilenmediğini söyleyen işletmelerin oranı ise yüzde 3’te kaldı. Ankete göre büyük işletmelerin yüzde 11’i, mikro ve küçük ölçekli işletmelerin ise yüzde 36’sı faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Tüm işletmelerin yalnızca yüzde 8’i kriz yönetimine geçmeden işlerinin rutin seyrinde devam ettiğini belirtirken yüzde 32’si kısmen, yüzde 29’u ise yoğun bir şekilde kriz yönetimi yaptıklarını vurguladı.

Cirolar yüzde 50’den fazla düştü

Salgın sonrası firmaların yarısından fazlasının cirosu yüzde 50’den fazla düşerken bu düşüşte bölgesel farklılıklar dikkat çekti. 

Koronavirüs salgınını ciddi bir tehdit olarak gören işletmeler, bu doğrultuda stratejilerini de gözden geçiriyor. İşletmelerin yüzde 51’i işletmesinin altyapı ve dijital olanaklarının uzaktan çalışma için yeterli olmadığını belirtiyor. 

KOBİ’lerin üç beklentisi: Erteleme, indirim ve destek

Ankette, katılımcılara beklenti ve talepleri de soruldu. Buna göre; katılımcıların yüzde 80’i fatura, vergi ve SGK ödemelerinde ertelemeye, yüzde 77’si ise vergi indirimine ihtiyaç duyduklarını belirtti. KOBİ’lerin diğer talepleri ise finansal destek, kredi, çek ve borçlarında erteleme olarak sıralandı. Bunlara ek olarak, katılımcıların yüzde 26’sı çalışanlar için psiko-sosyal desteğe, yüzde 24’ü de tıbbi ve koruyucu malzeme desteğine olan ihtiyaca işaret etti.

Ayrancı ekonomisi koronavirüsten nasıl etkilendi?

Mahir Erdem 
(Kuğu Pastanesi)

Sokağa çıkma yasağı tam bahar başlangıcında geldi. Sonra da bahçeler kapandı. Bahçe, bizim ciromuzun önemli  bir yüzdesini oluşturuyor. Virüsün etkisiyle yaşlı müşteri profili evlere çekildiler, dışarıdan sipariş vermemeye özen gösterdiler. Genellikle marketlerden raf ömrü uzun ürünleri tercih ederek ihtiyaçlarını evlerinde giderdiler. Bizim ürettiğimiz poğaça, kek, pasta gibi ürünleri evlerinde kendileri yaptılar.

Orta vadede, elektrik, su, doğalgaz ödemeleri konusunda kesinti yapılmayacağı söylense de şimdi bu borçlar birikerek geldi. İhbarnameler gönderilmeye başlandı. İcra müdürlüklerindeki dosyalar konusunda da şimdi tahsile gidenler nedeniyle sorun yaşayan esnafın çoğu işyerini kapatma yoluna gitti.

Uzun vadede ise sonbaharla birlikte yazlıktan dönenlerle semt esnafının işleri açılırdı. Şimdi bu süre Ekim, Kasım aylarına uzayınca salgınla gelen hasarımızı toparlayamadık.

Bundan sonrası için yaz ayına kadar olumlu bir beklentimiz yok. Biz de bu olumsuzluktan payımıza düşeni alacağız. Bundan gıda sektörü adına etkilenmeyecek tek grup marketçiler olacak.

Tuncer Kalkan 
(Kalkan Kasap)

Salgın sürecinde kasap camiası bundan çok olumsuz etkilenmedi, bazıları fayda bile gördü. İnsanlar et, süt, ekmek gibi zorunlu gıda maddelerinde mahalleden bildiği, tanıdığı, güvendiği esnaftan alışverişi tercih ettiler. Mahalle esnafını hatırladılar. Bizim ürünlerimizde soğuk zinciri bozulmadan, ürün fazla dışarıda kalmadan teslimat gerekiyor. Bu nedenle internet alışverişi yerine bizi tercih ediyorlar.

Bazı esnafın ise çiğ köfteci, lokanta, pideciler gibi esnafın çok zarar gördüğünü söyleyebilirim. Biz de lokantalara, pide ve kebapçılara verdiğimiz ürünlerde büyük düşüş yaşadık.

Salgın korkusuyla hazır gıda tüketimi azaldı. Zorunlu olmayan tüketimler azaldı. Öte yandan internet üzerinden alışveriş herkesin işini kolaylaştırdı ama orta yaş üstü kesimlerin internet alışverişini yapmadığı gözlüyorum.

İlerleyen zamanlarda esnafa büyük zarar vereceği ortada. Evlere servis hizmetini zorunlu kılacak bir dönem olacak. Biz de bunu nasıl uygulayacağız ona bakmamız lazım. 

Süreçte çok zorlanan ve Ziraat Bankası’nın esnaf kredisinden kullanmak zorunda kalan esnaf arkadaşlarımız oldu. Yeniden bir sokağa çıkma yasağı gelirse bu kredilerin nasıl ödeneceğini bilemiyorum.

Levent Aker 
(Korusev Veterinerlik)

Salgın döneminde, özellikle sokağa çıkma yasaklarında evlerine kapananların evlerine kedi, köpek alma eğilimi çok arttı. Bizim işlerimiz de bu nedenle çok arttı, randevulu sisteme geçmek durumunda kaldık.

Çevremizdeki gıda sektörünün olumsuz etkilendiğini görebiliyorum. Lokantalar, küçük işletmeler kapandı.

Ayrancı profilini değerlendirirsek evlerine hayvan alanların çoğunlukla gençler olduğunu söyleyebilirim. Onlar da, evden çıkmaları gerekmediği için çoğunlukla kedi almayı tercih ettiler. Köpek sahipleri ise eskisine oranla daha fazla sokağa çıkmayı tercih ettiler. Çünkü hem sokaklar, parklar boşaldı hem de köpek sahipleri için sokağa çıkma yasağını esnettikleri için bundan faydalandılar. Günde 2 defa çıkanların rahatlıkla 3-4 defa çıktığını söyleyebilirim.

Pandemi nedeniyle hizmet fiyatlarında olmasa da mama, ilaç ve cihazların sarf malzemelerinde büyük fiyat artışları yaşandı. Çünkü bunların hepsinde yurtdışına bağımlı durumdayız.

Fuge, late, tace

Yokluğumun ölçüsünü almak için bir hücreye girdim, selefimin orada tattığı derin huzuru soludum ve manastır geleneklerine göre kapısına koyduğu üç Latince sözcüğü şefkatle okudum. Öncülük etmek istediğim hayatın bütün ilkeleri bu üç Latince sözcükte özetlendi: Fuge, late, tace…

Kaç, saklan, sus… 

Giderek artan bir hızın, bu hızın içinde bir düzene konması giderek zorlaşan bir karmaşanın, bu karmaşanın içinde giderek baş edilmesi bir hayli güç bir zorbalık mekânına dönüşen büyük kentlerin içinde yaşamaya zorlandığımız günümüz dünyasında, kuşkusuz ki, Benassis’nin anladığından çok daha farklı bir şekilde anlıyoruz bu üç ilkeyi: kaç, saklan, sus…

Yaşamlarımızın sürekli olarak küçültülmüş ve yalıtılmış mekânların üzerine inşa edilmesi sonrasında kaçabilecek pek çok yerimiz var artık.  Sanal mekânlar üzerine inşa edilen bir çağın yaşayıcıları olarak gizlenip saklanabileceğimiz pek çok avatarımız. Yaşamanın kurucu matrisinin üzerine inşa edildiği mahalleler nesli tükenmekte olan birer mekâna dönüşürken de pısıp pısıp susabileceğimiz pek çok konuşmamız var.

Dikey mimarinin giderek yaygınlaşmasıyla başlayan tarihsel süreç, mahalle esnaflarının yerini AVM ve süpermarketlerin almasıyla devam etti. Sonra bu aşama da geçildi ve giderek dijitalleştik. Ve en nihayetinde bir yandan yüzbinlerce kilometre ötedeki insanlarla anlık iletişim kurabilirken, bir yandan da içlerinden bir tekini dahi tanımadığımız yüzlerce kişilik binalarda konaklar bulduk kendimizi. Komşusu olmayan hayatlarımız içinde, her ötekini birer tehlike ve tehdit olarak duyumsuyor, her yakınlığı ise ancak ve ancak ekonomik bir anlaşma üzerine kurabiliyoruz artık.  

Mahalleler evlerimizle ve hatta odalarımızla ikame ediliyor çoktandır. Nitekim sipariş ettiğimiz bir takım ürünlerin elimize ulaşabilmesi için bilmek zorunda olduğumuz adresimizin küçük bir ayrıntısından başka hemen hiçbir anlam ifade etmeyen isimlerini bile zar zor hatırlıyoruz onların… 

Mahallelerin sosyo-ekonomik kalkınma biçimlerimizden dolayı sosyal yalıtımlara sebebiyet verdiği kuşkusuz ki çoktandır dile getirilen bir olgu. Bununla birlikte bu durumun gelip geçici bir durum olduğuna ilişkin ziyadesiyle ısrar edildi ve ziyadesiyle daha büyük yalıtımlar ortaya çıktı. Dahası bu sosyal yalıtımlara karşı gösterilen tepkilerde bile abuk sabuk kavram haritalarına başvuruldu. Dinamik bir tarihsellik mekânı anlayışının yerini statik ve nostaljik bir tarih anlayışı aldı. Böylece mahallelerin tarihselliğinden değil mahallelerin tarihinden söz eder olduk. Mahallelerin karakteristik niteliklerinin yerini ise yirminci yüzyıl faşizmlerince zihinlerimize kazınan kimlik kavramı aldı. Bu sayede de mahallelerin karakterlerini geliştirmek yerine kimliklerini korumaya soyunduk. Bir arada birlikte yaşamanın var ettiği kültür kavramı da bu tarih ve kimlik kavramının içinde daima eskide ve geçmişte kalan bir müze nesnesine dönüştürüldü. 

Mahalle sakinlerinin, yani bizzat bir arada birlikte yaşamakta olan insanların unutulduğu bu kavramsal çerçeve, kuşkusuz ki ne bir şeyleri koruyabiliyor ne de bir şeyleri geliştirebiliyor. 

Elbette her birimiz, aynı mahallede yaşamanın aynı yaşam serüvenini paylaşmak anlamına gelmediğini çok iyi biliyoruz. Ancak yine de mahalle ya da bir ortak yaşam mekânı üzerine düşünmeye başladığımızda hep de aynı hatayı yapıyoruz: tekleştirici bir kimlik kavramıyla yola çıkıp durağanlaştıran ve kutsallaştırılan bir tarih kavramında sonlandırıyoruz düşüncelerimizi. Ama hayır, mahalleler, sokaklar, caddeler hiçbir şekilde bir kimlik yuvası değildir, olmamıştır ve olmamalıdır da; çünkü bir mahallenin çekiciliği öncelikle ve esas olarak onun kültürel zenginliğinden kaynaklanır ve kültürel bir zenginlik de kişiliklerin yerini alan kimliklerle değil, kişilerin bir arada, birlikte yaşamalarıyla var olur ve gelişir. Nitekim bir mahalleyi mimari bir yapıdan ayrı bir şekilde kültürel bir mekân olarak görmemizin sebebi onun sakinleri, yani “mahalleli” dediğimiz yaşayıcılarıdır. Çünkü kültürler binalar tarafından değil insan tekleri tarafından var edilir ve geliştirilir. 

Fakat günümüzde bu niteliği süratle unutulan mekânlardır mahalleler ve çağdaş mimarların pek çoğunun özel olarak düzenlenmiş ve yalıtılmış zenginlikler içinde bir mahalle var edilebileceğini sanmasının sebebi de bu unutuştur. Gelgelelim mahalleler asla bilinçsiz bir anı toplamı değildir. Dolayısıyla mahalle dinamiklerini tanımayı, güçlendirmeyi ve canlandırmayı öğrenmeli, özellikle mahalle sakinlerini tek tek tanımalı, onların soruları ve sorunları hakkında bilgi edinmeli, sakinleri tanımanın mahallenin değerini tanımak anlamına geldiğini kavramalı, ortak mekânları artırmalı ve geliştirmeliyiz. Nihayetinde mahalle yaşamına ilişkin karar vericiler ile mahalleliler arasında çeşitli ilişki tarzlarını teşvik etmeli ve bir arada, birlikte yaşamayı kolaylaştıran destek unsurlarını artırmalıyız. Tüm bunlar için kuşkusuz ki, sakinlerin kendi aralarındaki ilgi, bilgi, birikim, duyarlılık ve deneyim alışverişi en gerekli ve en acil olanıdır.

Köylü Dükkan: Ayrancı’da “taze/doğal” ürünler

Yerküre’nin ve üzerinde yaşayanların çıkmaz bir döngüye girdiği günlerden geçiyoruz. “Hep bana” bireyselciliği, “daha çok kar, daha çok sömürü, daha çok tüketim” kapital zırdeliliği ve hızla artan nüfus.

Gelinen noktada, su fakiri olmaya hızla giden bir dünya, iklimi bozulan bir coğrafya, beslenmeye ulaşamayan milyon insan, çöpe giden tonlarca yiyecek, akla hayale sığmayan tüketim ve tükettirme ve yalnız insan. Ve bunların sonucunda, dün kolay ulaştığımız “doğal” besinin bizden uzaklaşmasına tanıklık. Tarımsal üretim dünya çapında bir krize ilerliyor ve gıda güvenliği tehlike altında.

Geldiğimiz günlerde, bunu geri döndürme çabasındaki üretim ortamları, kooperatifler, çiftlikler… ve bunların satış noktaları olarak yaşantımıza değmekte.

Mahalle kültürünün sürdüğü, sürmeye çalıştığı -yaşadığımız yer- Ayrancı’da artan sayıdaki organik/doğal ürün satış noktalarından birini size tanıtacağız bu sayıda: Köylü Dükkan.

Söz, Köylü ‘Taze ve Doğal’ dükkanının sahibi, kadın emeğini/üretimini raflarına taşıyan Selma Şentürk’te:

“İsim arayışında iken, çok sevdiğim arkadaşım, kardeşim ‘Abla; seni ve yapacağın işi yansıtmalı’ demişti. Çocukluğum, hayata bakışım, amacımı birarada düşününce, kağıda ‘Köylü’ yazdım. Kadın üreticilerinin noktası ‘Köylü’. Ayrancı insanının dayanışması, kadınlarının duyarlılığı, evimin de burada olmasını sağladı. İşim ve evimle mahalleli oldum.

Yani başlayan bir yolculuk. Ayrancı, Köylü ve benim ortak hikayemiz. Köylü açılalı on ay oldu. Amacım; kadının çabasını, üretimini Köylü ile bir noktaya taşıyabilmek. Mütevazi dükkanımda dizili ürünlerin seçilme hikayesidir bu. Başta Ovacık Belediyesi Ovacık Kadın Kooperatifi’ne, Soma Kadın Atölyesi’ne, Tardaş’a, Lütfiye’ye, tüm kadınlarımıza çok teşekkürler ve selamlar.”

KÖYLÜ TAZE VE DOĞAL

Selma Şentürk
Güvenevler Mahallesi
Kuzgun Sokak No:55/B A.Ayrancı
www.koylutazevedogal
0544. 325 06 58