Tatar Mahallesi’nden Ayrancı’ya

Güvenlik caddesinin başı, Tatar Mahallesi olarak anılan ve 8 Tatar ailenin inek besleyip, sütlerini sefaretlere satarak geçindikleri bir mahalleydi.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları
+ Yazarın diğer yazıları

Yaşadığımız mahallede geçmişte neler yaşandığını, mahallenin nasıl yavaş yavaş dönüştüğünü, hangi hayatların gelip geçtiğini merak edenler vardır muhakkak aramızda.

Biz de iki arkadaş bu soruları soruyoruz birbirimize, yokuşu bol sokakları tırmanırken buraların önceleri çimenlik tepeler olduğunu, tepelerin arasındaki vadilerde suların aktığını hayal edip durduk. 

Amatör merakla öğrenmeye çabaladık eski Ankara’yı.

1948 yılına ait Ayrancı’yı da gösteren harita.

Sonra birgün gittiğimiz bir sergide gördüğümüz eski haritada ilgimizi çeken bir bilgiyle karşılaştık. Haritaya göre Ayrancı’ya denk gelen Meclis’in hemen arkasındaki bölgenin üzerinde Tatar Mahallesi yazıyordu. 

Bunun üzerine merakımız katlanarak devam etti ama bu konuda herhangi bir dökümana, bilgiye ulaşamadık uzun süre.

Sonra günün birinde Ali İhsan, karşı apartmanda oturan komşusuyla balkondan balkona selamlaşırken, “Buraları Tatar Mahallesi’ymiş” diye laf atar. Komşudan gelen cevap ise bizim için büyüleyicidir resmen “Evet tabii ki biz otururduk buralarda, Tatarım ben de.” 

1960’ların başı. Fotoğrafın solunda 3 katlı Ankara Mebusu Doğan Bey’in evi (Şimdi Meneviş ile Yaylagül sokaklarının köşesi). Evin önündeki yol ise ilk zamanlar dere olan şimdiki Güvenlik Caddesi.

Üstüne bir de o zamanlardan kalma bir fotoğraf gösterir. At üzerinde iken çektirdiği bir fotoğraf. Ayrancının yokuş asfaltlarının altında gizlenen tepelerin üstünde verdiği poz ile hem de. Aşağısında ince toprak bir yol ve yanında cılız bir dere (Güvenlik Caddesi), bomboş topraklar, arkada Meclisin yeni duvarları…

Geçmişe açılan bir fotoğraf ve o dönemleri yaşamış bir tanık bizim için büyük sürprizdi. Çok geçmeden misafir ettik kendimizi onlara ve bir röportaj yaptık kendisi ve eşi Tevhide Hanımla.

Merak ettiyseniz sizleri de o dönemlere götürmeye yardımcı olacağını umduğumuz sohbetimize buyur edelim…

Güvenlik’ten, Şimşek sokağa kadar Tatar Mahallesi.

Nejat Bey ve eşinin Kuzgun sokaktaki evlerinde yaptığımız sohbette, 78 yaşındaki amcamız ailesinin nerelerden geldiğini ve nasıl buralara yerleştiğini anlatıyor:

“Ruslar Kırım’ı işgal ettiğinde annemler gemiyle geliyor. Babamsa ve amcası (aslında babasının yeğeni) ile beraber kaçarak geliyorlar. Azıklarını hazırlayıp Karadeniz kıyısına geliyorlar ne yapacaklarını bilemeden. Eski bir gemiyle Anadolu’ya (Sinop/Samsun) varıyorlar. Bir aydan fazla sürüyor gelmeleri. Topal Osman’ın adamları ile karşılaşıyorlar. Bizimkilerin Türk olduğunu anlayınca bunları çeteye dahil ediyorlar. Sonra bir yolunu bulup kaçıyorlar. Daha sonraları yakalanıp askere alınıyorlar. Yemen’de, Suriye’de çarpışıyorlar, savaşlara katılıyorlar, İstiklal Savaşı’na da katılıyorlar.

Terhis olduktan sonra 1920’lerde Ankara’da buralarda yer vermişler onlara. (Uzun evde 3 aile) toplam 6 ev, 8 Tatar aile vardı burada. Bu nedenle Tatar Mahallesi denildi buraya.”

Nejat Bey, sergide gördüğümüz eski haritada belirtilen ‘Tatar Mahallesi’ yazısının tarihini bir cümlede anlatıvermişti bize. Dahası da vardı tabii.

“Dedemin evi üç katlı bir bağ eviydi, Rumlardan kalma.”

“Portakal Çiçeği Vadisi’nin olduğu yerde yamaçlardan sular kaynardı. O sular Kuzgun Sokağı’nın yanından aşağıya Meclis tarafına doğru gider, Güvenlik Caddesi’nin oradan aşağı akardı.

Dedemin evi su kaynaklarının olduğu yerdeydi. Çalı çırpılar arasından tırmanarak giderdik buraya. Altı ahır, üstünde iki katı olan bir bağ eviydi. Yakınlarında da buna benzeyen bir ev daha vardı. Başka kimsecikler yoktu. Rumlardan kalma bağ evleriymiş diye duymuştum. Birkaç tane daha bağ evi vardı, şimdiki Rus Sefaretinin üst taraflarında, o kadar…”

Bir dönemler Ankarasının sadece Ulus ve Kale civarı olduğu 1920’lerde, kentin kuzeyindeki (şimdiki Keçiören, Etlik, İncirlik) ve güneyindeki tepelerde (Dikmen’den Esat bölgesine kadar olan yamaçlarda) bağ, bahçelerin olduğu ve varlıklı ailelerin yazlık olarak kullandıkları bağ evlerinden haberdar olmaya başladık elimize geçen kitaplardan. Güney yamaçlarda genellikle Ermenilerin bağları ve evleri varmış, Dikmen ve bu tarafları ise çoğunlukla Rumlar tercih etmişler. Sözün kısası Ayrancı yamaçlarında, bağlık bahçeleri ile Rumların bağ evleri bulunurmuş. 

Nejat Bey’in anlattığına göre babası atlara çok meraklıymış. Sahibi olduğu altı atını Hipodromda yarıştırırmış. 1960 yılında babası ölünce biraderleri 3’ünü satmışlar, 3 atı kalmış. Her gün binermiş onlara. Binmeyince kudururlardı diye anlatıyor kendisi. İçlerinde bir atı çok severmiş ve o at biraderlerini üstüne bindirmezmiş.

Nejat bey, çok sevdiği atlarıyla.

Ankara’ya geldiğinde Rusçayı iyi konuşmasından dolayı babasının yakaladığı fırsatı şöyle anlatır; 

“Babam Rusça bildiği için Rus sefaretinde çalışmaya başlamıştı. Bu nedenle uzun süre sivil polislerce gözetlendi durdu, acaba ajanlık mı yapıyor diye. Her akşam eve kadar izlenirdi. Eski Rus Elçiliği, Bulvar üzerindeydi; ABD Elçiliğinin aşağısında.” 

Çocukken sefaretleri bir oyun mekanı haline getirdiklerini söyleyen Nejat Bey,

“Çocukken Fransız Sefareti’nin bahçesine gizlice girer oranın havuzunda oynardık. Yaptığımız gürültüden dolayı fark edilince elçilik polis çağırır, yakalanırdık tabii ki. Karakolda bize kötü davranmazlardı ama birbirimizin kulağını çektirerek ceza verirlerdi’’ dedi.  

Bize gösterdiği fotoğrafa bakarak,

‘’İlk zamanlar dere olan, Güvenlik’in Hoşdere tarafındaki (gecekondu) evlerde, (o apartman yapılmadan önce) Kürtlerin evleri vardı. Hayvan beslemezlerdi, işçilik yaparlardı genellikle.’’ 

“Güvenlik’in Meclis duvarına yakın kısmına Çingeneler gelir kamp kurardı.”

Fotoğrafın çekildiği 1962 veya 63 yıllarında, Meneviş ile Yaylagül sokaklarının köşesinde (fotoğrafın solundaki ev) Ankara Mebusu Doğan Bey’in evi varmış. Sonra Çağatay Apartmanı’nı yaptırmış bahsi geçen evin karşısına. Kürtlerin bir kısmını da oraya yerleştirmiş. Hoşdere’ye yol binanın solundan kıvrılarak meclis duvarının dibinden doğru gidermiş.

Arada sokaklar yoktu” dedi. “Güvenlik’in Meclis duvarına yakın kısmına Çingeneler gelir kamp kurardı. Kalaycılık yaparlardı.”

Hoşdere’nin aşağı kısmı çöplüktü. Mas durağı denirdi. Mas garajı vardı. (Ankara – İstanbul arasında çalışan Mas otobüs firması)

Peki buralar ağaçlık mıydı eskiden?” sorumuza Nejat Bey,

“Şimdiki Adile Naşit Parkı’ndan yukarıya, Portakal Çiçeği Vadisi’ne (Ansera AVM) kadar yoğun Karaağaçlar vardı. Güneş değmezdi yere. Vahşi orman gibiydi. Ne oldu o ağaçlar bilmem? Dünyanın ağacı vardı. Halıları yıkar, ip gerip asar kuruturlardı.” diye cevap verdi.

Tevhide Hanım da burada büyümüş, 1950’leri çok iyi hatırlıyor.

“Bu bölgede çok seyrek tek katlı olan evler vardı o zamanlar. Meneviş Sokağı civarında Haydar Ağa’nın çiftlik evi vardı. İnek beslerdi. Süt satarlardı. Biraz ilerisinde Ramazan Ağa ve Erdal’ın evleri vardı. Erdalların evi eski Ankara eviydi. Güvenlikteki apartman Niğdeli’nin eviydi. Altında kasap Şevki vardı. 1970’lere kadar durdu; yıkılıp yerine şimdi Ziraat Bankası’nın olduğu bina yapıldı. Eski ev sahiplerinden Mustafa Bağcı vardı. Kuzgun Sokağı ile Tomurcuk Sokağı’nın köşesindeydi evi. Bağcı bakkal. Bakkal dükkanı da Meneviş ile Tomurcuk sokağının köşesindeydi. Haydar Yılmaz vardı; Kuzgun 35 numarada.

Bu iki evin ortasında da kasapların oturduğu 2-3 katlı bir bina vardı (Cemalettin Kaya).

Hikmet’in apartmanının (eskiden iki katlı evin) olduğu yerde iğneci Seyfi vardı. Elele Apartmanı’na (Kuzgun – Ali Dede köşesine) kadar gelirdi bahçesi. Ali Dede’nin Hoşdere ucunda da iğneci Cafer vardı. Hiç unutmam 1957’de ilkokula gitmek için kardeşim ve benim ayağıma poşet geçirirdi annem, ayaklarımız çamur olmasın diye. Bu şekilde Fransız Sefaretinin oradan yürüyerek Bulvar’a çıkardık, asfalta gelince poşetleri çıkarıp bir köşeye bırakır, temiz ayakkabılarla okula giderdik. Okulumuz Kavaklıdere İlkokulu idi. Buralarda okul yoktu çünkü.’’

Nejat Bey,

“Çankaya İlkokulu’nun olduğu yerde eski bağ evi olan üç katlı büyük bir ev, okul olarak kullanılıyordu. Sonra yıkıp şimdiki okulu yaptılar. 3. Sınıfa kadar orada okudum, daha sonra Hoşdere’de bir okul açıldı, yine eski evlerden birisiydi o da, dört odası olan… İlkokulu orada bitirdim.”

Merak ediyorduk hep; Ayrancı’da çeşmeler var mıydı diye, insanlar nereden su içerdi? Nejat Bey tamamlıyor hemen,

“Hoşdere’de Havuzlu Bağ denen bir yer vardı. Üç kurnadan el kadar su akardı. Dikmen Vadisi’ne doğru inerdi sular. En güzel su oradaydı. Etrafına binalar dikilince kayboldu o çeşme. Bunun dışında Ayrancı’da eskiden kalma pek çok kuyu vardı. Bir tanesi Meneviş ile Ali Dede Sokağı’nın kesiştiği yerdeydi. Aşağısında bir tane daha vardı. Tatarlardan Ayşe Abla’nın da bir kuyusu vardı ama kimseye vermezdi suyunu. Ali Dede ile Şimşek Sokağın kesiştiği yerdeydi evi. En büyük kuyu Güvenlik Caddesi’ndeki Liva Pastanesi’nin olduğu yere yakındı. Kuyunun çapı iki-üç metreydi. Bir şirketin büyük bir barakası vardı burada, kuyunun suyu ile bu barakada harç karıp götürürlerdi. Biraz yukarıda Erzurumlu Vehbi Amca’nın eski bağ evi vardı. Onun da inekleri vardı. Oğlu İbrahim sonraları namlı bir külhanbeyi oldu. Gittiği yerde herkes ayağa kalkardı. Daha sonra Kırkkonaklar tarafına yerleştiler. Yarım günde gelinirdi oradan buraya at arabasıyla. O bölgeye adını veren konağı gördüm ben. Gerçekten kırk odalı iki katlı büyük terk edilmiş bir konaktı, eski Rumlardan Ermenilerden kalma… Dereyi geçtikten sonra yamaçta idi. Öylesi büyük bir konağı hiç görmemiştim. Önündeki büyük havuza kanalla büyük bir su akarak gelirdi. Bahçesinde badem ağaçları vardı. Uğur Mumcu Caddesi tarafları bağlıktı. Tek tük bağ evleri vardı.’’

Annem Atatürk’e sütlü kahve yapardı.

Bizim gibi gelen Tatar aileleri hep inek beslerdi. Sütlerini satarak geçinirdik. Annemin sağdığı sütleri sefaretlere satardık. Fransız, İngiliz, Rus Sefaretlerine verirdik beşer litre her gün. 

Atatürk bizim çiftlik evine gelirdi. Annem sütlü kahve yapardı ona. İnönü ile beraber ata biner gezerlermiş buralarda. Bizim oraya gelince bağırırmış; 

-Tatar kızı!

-(Annesi) Buyur Paşam.

-Var mı sütlü kahven?

-Hemen yaparım paşam, buyrun… dermiş annem.

Atatürk evin yakınındaki kayanın üstüne çıkıp içermiş kahvesini. Sonra ata binip giderlermiş.

O porselen kupayı saklardı annem.”

Peki bu taraflarda, elçilikler dışında müslüman olmayanlar yok muydu?

Tevhide Hanım, “Buralarda yoktu ama Akay tarafında çok iyi bir marangoz vardı. İsmi Yorgo’ydu. Dükkanı evinin altındaydı. Dolap filan yaptırırdık kendisine. Bir kızı bir de oğlu vardı, bizim çocuklarla oynamaya gelirlerdi. Oğlu daha sonra gazeteci oldu; ismi Stelyo Berberakis idi.”

Stelyo Berberakis

Daha fazla onları yormak istemediğimiz için sohbeti sonlandırıp evden çıkarken, Ayrancı tarihine açılan bir kapıyı aralamış olmanın keyfiyle yürüyorduk, sanki asfaltın altında gizli, sessizce bekleyen o eski topraklara basıyorcasına.

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir