Ulus Baker’le ev halleri

Ulus Baker adında bir efsane dolaşır Ayrancı sokaklarında. Kıbrıslı Türk, filozof, sosyolog, yazar, çevirmen, ODTÜ öğretim üyesi. Yıllarca Ayrancı Meneviş Sokağı’nda yaşadı ve Temmuz 2007’de hayata gözlerini kapadı. Bu nedenle yaz gelince onu tanıyanların yüreğine bir ağırlık çöker. Komşumuz Ulus Baker’i ev halleri ile anıyoruz...

Çocukluğum boyunca yaz aylarını İstanbul’da geçirmiş olsam da, doğma büyüme İzmirliyim. Her halükârda, ODTÜ’de mimarlık okumak için Ankara’ya taşınıncaya kadar bir bozkır kenti mefhumuna sahip değildim. Lisans boyunca da yurtta kalmış ve mimarlık eğitiminin taleplerini haddinden fazla ciddiye almış bir öğrenci olduğum için kampüsten dışarıya pek fazla adım atmamıştım. Ankara’da beş yıl geçirmiş olmama karşın ne kenti, ne de insanlarını doğru dürüst tanımaya çalışmamış olduğumu yüksek lisans için apar topar taşındığım ABD’de utanarak fark ettiğimi hatırlıyorum. 

Belki biraz da o nedenle, Türkiye’ye dönme kararı aldığımda bir yerden tekrar başlamak için İzmir veya İstanbul yerine Ankara’yı tercih etmiştim. Bu dönüşün ilk adresi, arkadaşlarımdan devralacağım Ayrancı Yeşilyurt Sokağı No:53’teki şimdi yıkılmış olan İş Bankası 50.Yıl İkramiye Evleri’nin zemin kat, arka bahçeye bakan dairesiydi. 

İnsanlarla tanışmanın yollarını ararken, ODTÜ GİSAM’da Ulus Baker’in sinema, video ve felsefe üzerine verdiği zihin açıcı dersleri takip etmek çok cezbedici göründü. Ancak o sırada ODTÜ’de herhangi bir programa kayıtlı olmadığım için dersleri dışarıdan takip edecektim. Ulus’la ilk tanışmamız ona bu niyetimi bildirmek ve de Berlin’den satın aldığım, seveceğini tahmin ettiğim bir kitabı kendisine hediye etmek için takıldığını bildiğim Mülkiyeliler’de onu bulup, yanına gidip, sohbet etmemizle başladı. Böylelikle, bir yandan geçimimi sağlamak üzere çalışmaya başladığım Gaziosmanpaşa’daki mimarlık bürosuna gidip gelirken, diğer yandan da ODTÜ-Ayrancı dolmuşlarına iki dakika mesafedeki evimle Ulus’un dersleri arasında mekik dokumaya başlamıştım. Resmi öğrencisi olmadan derslerini şevkle takip etmemin, okul dışı güzergâhlarında sık sık karşısına çıkıp sinemadan bahis açıp muhabbete girmemin ve de sonunda Ulus’un GİSAM’daki derslerini asiste eden, bugün sevgili eşim olan, Bilge’yle sevgili olmamızın doğal sonucu olarak kader ağlarını ev arkadaşlığımıza doğru ördü. 

Ulus o sıralar, daha sonra benim de yanına çıkacağım Meneviş Sokağı’nın meclis duvarından üç bina evvelki beş katlı bir apartmanın en üst katındaki geniş bir dairede, GİSAM’dan mesai arkadaşı Alman film kurgucusu sevgili Thomas Balkenhol ile birlikte kalıyordu. Ancak Thomas’ın evlenip eşiyle ayrı eve çıkması gündeme gelmiş, dolayısıyla Ulus’un da kendisine yeni bir ev düzeni kurma gerekliliği hasıl olmuştu. Ulus gibi rutinlerine ritüel derecesinde bağlı birisi için bu pek de hoş bir durum değildi. Yeşilyurt’tan Meneviş’e taşınmama varan süreçte birbirimizin evlerinde gece geç saatlere, hatta çoğu kez sabahlara varan, bol müzikli, bol sinema ve video sohbetli zamanlar geçirmiş, birbirimizin hallerine ısınmıştık. 

Ulus’un doktora tez döneminin duygusal yüklerinden yeni yeni kurtulduğu, Öteki ve İletişim Yayınevlerine, Mülkiyelilere ve Sakarya merkezli sosyal hayatına, kitap çevirilerine, denemelerine, internet gruplarına, SSK’daki Fikrim Türkü Bar’daki DJ’lik ve müzik sosyolojisi sohbetleri mesaisine ve gönül ilişkilerine kendini kaptırdığı keyifli zamanlarıydı. 

Thomas’ın evden taşınacağı gün gelip çattığında Ulus’un yanına “aklı başında” bir ev arkadaşı bulma telaşesine düşen ODTÜ, GİSAM ve İletişim Yayınevi’nden eş dost çevresi karşılıklı olarak kanımıza girdiler, zaten biz de teşneydik ve yanımıza alacağımız üçüncü bir kişiyle sürdürülebilir bir ev düzeni tesis edebileceğimize kani olmuştuk. Yenilenen kira sözleşmesini imzalamaya Ulus kendisi gelmemiş, ancak sağlam bir kefil olarak İletişim Yayınlarından dostumuz Tanıl Bora’dan bana eşlik etmesini rica etmişti. Sonraki yıllarda da sevgili Tanıl, Ulus’un başa çıkmakta zorlandığı can sıkıcı sorumluluklarına Ulus’un arkadaş çevresi adına “kurumsal” destek vermeyi elinden geldiğince sürdürecekti. 

Ulus için kimi sorumlulukların can sıkıcı ve başa çıkması zor hale gelme nedeni öncelikle zamansaldı; gündüz mesai saatleri etrafında şekillenen çalışma ve sosyalleşme biçimlerindense, geceyi gündüze bağlayan saatlerin toplumsal nabzını tutmayı önemsiyordu. Bu da, büyük oranda kendine yüklediği bir takım başka insani, vicdani ve entelektüel sorumlulukların pratik önceliklerinden kaynaklanıyordu, elbette. Diğer yandansa Ulus, yâd edilen kişiliğiyle cismi birbirine fazlasıyla dolanmış, bu dolanıklığı kâh kendisi, kâh çevresi yaratmış, sonuç itibariyle katmerli bir miti gündelik hayatı olarak yaşamak zorunda kalmanın zorluklarıyla hava karardıktan sonra daha rahat başa çıkabiliyordu. 

Dersinin olmadığı sıradan bir günü çoğunlukla öğlene doğru başlıyor, resmi mesai saatinin bitimine doğru yürüyerek veya taksiyle inilen Kızılay’da çeşitli yayınevleri, kişi ve kurumlarla sürdürülen yazı çizi işlerine dair görüşmelerle devam ediyor, sonrasındaysa belki de asıl mesai, Ankara’nın sol cenahı üzerine saha araştırması yapıyormuşçasına uğranılan Mülkiyeliler, Fikrim ve sonrasında Nefes Türkü Bar’ları ve oradaki eş dost çevrelerinin hâlleriyle hemhâl olmaya dayalı, neşeli ve kederli gündelik hayat sosyolojisinin mesaisi başlıyordu. 

O sıralar benim gibi ODTÜ Sosyolojide doktora yapmaya başlamış olan üçüncü ev arkadaşımız sevgili Özhan’ın da aramıza katılmasıyla birlikte evin giderek bir sosyal bilim ocağı haline geldiğini gören Ulus, ders yaptığı ortamları ODTÜ dışına genişletme fırsatlarını daha bir kovalar hale gelmiş, aramızdaki şakayla karışık tabirle, “eve iş getiren değil, işe ev götüren” bir sosyallik araştırmaları ekibine kavuşmuştu. Ağırlıklı olarak Ulus’un programı etrafında organize olduğumuz bu dönem, bir geceliğine uğrayan misafirlerin kolaylıkla ev arkadaşlarımız haline geldiği, adını büyük siyasi harflerle koymadan dünyaya, devlete, geniş topluma, “bizim insanlarımıza” ve de kendimize karşı sorumluluklarımızı sürekli müzakere etmeyi öğrendiğimiz olağanüstü güzellikte bir ev haliydi. 

Bir yandan da, evimiz ve ev ahalimiz hiçbir zaman kendi içine kapanmıyor, kendisini ilişkide olduğu diğer dost evleri ağı içerisinde karşılıklı ziyaretlerle sürekli canlı tutuyordu. Bu ağın içindeki evlerden biri de Ulus’un yakın dostu, eski ev arkadaşı şair, Ekin yayınevinin sahibi, 2006 yılında kaybettiğimiz sevgili Mehmet Düz’ün Ayaş’taki eviydi. Mehmet Abi, Ayaş İlçe Tarım’a atanmıştı. Orada bir yandan domates yetiştiricilerini denetliyor, kendisi de domates, biber yetiştiriyor, diğer yandan edebiyat çevresinden dostlarını evinde ağırlıyordu. Bazen iki adım öteye gitmeye ikna etmekte zorlandığımız Ulus, Mehmet abi dendi mi uzak yakın demeden Ayaş’ta soluğu almaya bayılırdı. 

Bu fotoğraf, Ayrancı’daki evimizden olmasa da, evimizin bir dönem topolojik olarak arka bahçesi haline gelmiş Ayaş’ta, Mehmet Düz ziyaretlerimizin üst üste gerçekleştiği, Ulus’un peşindeki sine-gözler olarak kendimizi video kameralarla domates tarlalarında dolaşırken bulduğumuz bir günden, bir anda komikliğine paparazzi muhabiri moduna geçerek “Ulus Hocam, sizin için organik entelektüel diyorlar, ne diyorsunuz?” diye takılıp, birlikte gülüp eğlenmiştik. Tabii Ulus da boş durmadan, hemen paparazzi tabirinin sivrisinekten geldiğini, zirai bir problem olarak zehirle ele alınması gerektiğini söyleyerek karşı saldırıya geçmişti. 

Bu yazı için Ayrancı’daki evimizden bir görsel ararken hazırlıksız yakalandık diye üzülürken, Ulus’un Ayaş’ta bir domates tarlası içinde dolanırken ki bu video karesini mini DV’den düşük çözünürlüklü de olsa yakalayınca bir bakıma belki de evimizi bu imaj daha çok anlatıyordu diye düşünmeden edemedim. 

Ulus Baker Ayaş’ta domates tarlasında

Yazar Hakkında

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir