Yazar Hakkında
Eski ayrancı sokaklarını hatırlıyor musunuz? Komşuların birbiriyle selamlaştığı, her gün aynı bakkalın önünden geçtiğiniz, çocukların oynadığı sokakları? Rengarenk binaların olduğu, hani her köşesinde tatlı acı anılar biriktirdiğiniz o sokaklar..
Bugünlerde yeni yapılmış soğuk betonların önünden, birbirinin yüzüne bakmadan geçen insanları sanıyorum ki unutmak bir yana dursun, daha bu sabah ekmek almaya çıktığınızda görmüşsünüzdür. Peki gerçekten değişen yalnızca zaman mı? Yoksa yaşadığımız mekânlar da bizi fark etmeden değiştirmeye başladı mı?
Görünüşe göre evet, çünkü mimari yalnızca estetikle ya da binaların daha dayanıklı ve yeni olmasıyla ilgili değildir. Kent üzerine çalışan birçok araştırmacı da mimarlığın yalnızca binaları değil, gündelik yaşamın akışını da etkileyebileceğini söylemiştir. Kentsel dönüşümle inşa edilen binaların mimarisi, İnsanların nasıl karşılaşacağını, ne kadar yürüyebileceğini, komşusunu ne sıklıkla göreceğini hatta çocukların nerede oynayacağını etkiler. İnsanları değiştirdiği gibi, bazı davranışları kolaylaştırır, bazılarını ise zorlaştırır. Winston Churchill’ın da dediği gibi “Biz binalarımızı biçimlendiririz, sonra onlar bizi biçimlendirir” Bu söz yalnızca büyük anıtlar için değil, yaşadığımız apartmanlar ve sokaklar için de geçerli olabilir. Çünkü bir binanın girişinden balkonuna kadar birçok tasarım tercihi, insanların birbirleriyle nasıl karşılaşacağını etkiler.
Dolayısıyla kentsel dönüşüm, yani yaşadığımız fiziksel mekanın değişimi, sosyal ilişkilerimizi de direkt olarak etkiler. Örneğin eskiden sosyalleşmek çok kolay ve doğal bir süreçken şimdi arabalar kapalı otoparka giriyor, insanlar asansörle doğrudan evlerine çıkıyor, balkonlar küçültülüyor ve camla kaplanıyor. Böylece komşularla karşılaşma ihtimali azalıyor, eskiden sokakla bağlantı kurmayı sağlayan balkonlar iç mekana dönüşüyor, yaz akşamları uzun uzun oturulup edilen balkon sohbetleri kayboluyor. İstesek de istemesek de bu değişimler sosyal bağlarımızı zayıflatıyor, bireysel hayatlarımıza hapsolmamıza sebep oluyor ve mahallenin, birlikte olmaktan doğan, yıllar içinde oluşmuş olan ruhunu yok ediyor.
Buradaki mesele belki de eski binaları, eski zamanları özlemek değildir. Asıl mesele, yeni binaları inşa ederken eski mahalle hayatını da koruyup koruyamadığımızdır. Çünkü şehirler yalnızca betonla değil, insanlar arasındaki görünmez bağlarla ayakta kalır. Biz mahallenin ruhunu koruyamadığımız sürece ilişkilerimiz, yaşam şeklimiz, alışkanlıklarımız bile değişecektir. Ve bu doğal bir değişimden ziyade “iyileştirme” adı altında zoraki bir değişim olacaktır.
Mutlaka depreme dayanıklı binalar inşa etmeliyiz. Ancak bunu yaparken, bizi bir arada tutan görünmez mimariyi de unutmamalıyız. Çünkü bir mahalleyi ayakta tutan yalnızca kolonlar değil; kapı önünde edilen sohbetler, balkondan verilen selamlar ve aynı sokağı paylaşan insanların kurduğu bağlardır.

