Kentsel dönüşüm Ayrancı’yı değiştirirken semtin ruhunu korumak

“Çok basit bir sebeple istemiyoruz yeni binaları: Çirkinler, kullanışsızlar, balkonsuzlar, basık tavanlılar, bahçesiz ve ağaçsızlar”

Metin Solmaz (57)

Girişimci, Yazar

Nostalji güzel şeyleri hatırlama sanatıdır. Çirkin şeyler hiç olmamış gibi davranılır. O yüzden o berbat okullar, askerlikler filan çok nefis hatırlanır, anlatılır. Ben bu yüzden nostalji sevmem. Bu konuda en sinirimi bozan şey de bu kentsel dönüşüm sonucu peydah olan ucubelerin nostaljik bir aşkla istenmiyor zannedilmesi. Hayır. Bütün diğer sebepleri çiğneyen çok basit bir sebeple istemiyoruz yeni binaları: Çirkinler. Kullanışsızlar. Balkonsuzlar. Basık tavanlılar. Bahçesiz ve ağaçsızlar. Geberit banyoyu koyuyorlar lüks oluyor. Ayrancıda nefis mimarlar yaşıyor. Ayrancı apartmanlarını çalışmış nefis akademisyenler var. Elimde olsa onlardan bir kurul yaparım. Ve o kuruldan geçmeden kimse çivi çakamaz, tabela asamaz. Ha bir de elbette hunharca topladıkları bütün sokak köpeklerimizi geri getirirdim.


“Mahallenin ruhunu bozmadan”

Esin Koçulu (55)

Emekli Bankacı

Buradaki nüfus yaşlı. Dolayısıyla binalar eski. Binaların odalarından, camlarından bahsetmiyorum bile; en üst katta oturan seksen yaşındaki annem dördüncü kata çıkamıyor. Ne yaptı? Gidip kardeşimin evine yerleşti. Altmış senedir oturduğu, gelin geldiği evi bırakıp gitmek zorunda kaldı. Oysa asansör olsaydı durum farklı olurdu; asansör bir lüks değil. O yüzden ben, altı dönüm üzerine kurulmuş beş bloğun kentsel dönüşüm kapsamında yenilenmesini destekliyorum.

Ama şöyle bir durum da var: Süreci sadece müteahhitlere bıraktığınızda, onların “Kendime ne kadar daha fazla pay çıkarabilirim?” düşüncesi ön plana çıkıyor. Son dönemde yapılan yeni binalara baktığınızda, kapısında oturup bir çay içebileceğiniz hiçbir alan yok. Oysa buradaki eski binaların genelde arka taraflarında güzel bahçeleri bulunuyor. Sonuç olarak kentsel dönüşüm gerekli; ancak mahallenin ruhunu bozmadan yapılmalı.


“Ev dediğimiz yer sadece dört duvardan ibaret değil”

Irmak Akar (21)

Öğrenci

Binalar kesinlikle yenilenmeli çünkü Ayrancı bölgesi oldukça eski konutlardan oluşuyor. Bu nedenle olası bir depremde veya herhangi bir doğal afette, çoğu binanın çok çabuk yıkılabileceği riskini taşıyoruz. Ancak bu yenilenme süreci gerçekleşirken mahallenin ruhunun kesinlikle korunması gerekiyor. Ev dediğimiz yer sadece dört duvardan ibaret olmamalı. Örneğin, Ayrancı’daki binalarda balkonların çok küçük olması benim canımı sıkan detaylardan biri; neredeyse hiç geniş, ferah balkon yok. Oysa balkon benim için çok önemli bir yaşam alanı ve mimari tasarımlarda buraların daha iyi değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Özetle; binalar yenilenmeli, evet. Fakat bu yapılırken hem mevcut nüfusun ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı hem de mahallenin kültürü ve o özgün ruhu asla kaybolmamalı.


“Binaların da bir ömrü var”

Fatma Yüksel (68)

Emekli Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 Binaların da tıpkı insanlar gibi bir ömrü var. Mühendislerden ve mimarlardan duyduğum kadarıyla bu ömür yaklaşık elli yıl. Çünkü demir yoruluyor, çimento yıpranıyor. Dolayısıyla binaların yenilenmesi, kentsel dönüşüme girmesi kaçınılmaz bir ihtiyaç.

Ancak bu yenilenme yapılırken belirli bir mimari dokunun korunmasını isterdim. Bodrum veya Safranbolu evleri gibi, mahallenin kendine has bir karakteri olmalı. Fakat işin ekonomik boyutu insanları çok zorluyor. Benim oturduğum bina da oldukça eski ve duvarlarında çatlaklar var. Kesinlikle yıkılması gerekiyor ancak müteahhitler üste para almadan burayı yenilemeyeceklerini söylüyorlar.

Kent hakkı odağında semti savunmak

Şehir dediğimiz mekân devasa bir mekanizma gibi işler. Görünen yüzünde imar planları, parsel numaraları ya da birbirini kesen asfalt caddeler var.  Diğer yüzünde ise kentin asıl ruhu saklı. O soğuk beton blokların arasından sızan, sokak köşelerinde biriken ve kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızayı buluruz orada.

Semt, bu hafızanın en somut, en dirençli ve en canlı birimidir. İkametgâh adresi olmanın çok ötesindedir. Ortak bir geçmişin, paylaşılan pratiklerin ve kolektif bir aidiyetin fiziksel karşılığıdır orası. Mesela Ankara’da Ayrancı’nın yokuşları ya da Eskişehir’de Ertuğrulgazi’nin bahçeli nizamı, basitçe birer yerleşim alanı değildir. Şehrin karakterini inşa eden çok katmanlı kimlik adalarıdır.

Nedir, bir semti hafıza mekânı kılan temel unsur? Binaların estetiği mi? Hayır. O yapıların içinde, evlerin arasında akan gündelik yaşam pratikleridir, aslolan. Bahçedeki meyve ağacının gölgesinde yapılan komşu sohbeti, bakkalın önünde ayaküstü selamlaşma, pencerelerden taşan sesler, bütün bunlar mekânı sadece barınma alanı olmaktan çıkarır ve yaşam evrenine dönüştürür.

Neoliberal kentleşme politikaları işte tam da bu noktada devreye girer. Semtin yaşayan, bütüncül varlığını bir engel olarak görür. Mekânın kullanım değeri değil, değişim değeri esastır. Mekân rant aracıdır. Semtleri içten içe kemiren sürecin failidir. 

Mekânın dokusunu oluşturan yapıların tek tek yıkılmasıyla başlayan süreç, semtin yavaş ölümüdür. Her yıkılan eski evle birlikte sadece bir yapı ortadan kalkmaz. Bahçedeki meyve ağacı, o ağaçla kurulan bağ, sokağın ışığı, o köşede birikmiş ömrün hikâyesi de hafızadan silinir.

Yerine dikilen ve birbirinin kopyası, çevresinde bir saksı çiçeğe dahi yer bırakmayan apartmanlar, semtin insani ölçeğini yok eder. Bu acımasız dönüşüm, mekânı anonimleştirir, insanı yalnızlaştırır. Artık sokak, orada yürünen bir kamusal alan olmaktan çıkar. Beton duvarlar arasından hızla geçilen bir koridora dönüşür.

Hafızası olan mekânların kaybolması, kentin sürekliliğinin de kopması demektir. Evlerinden kopamayan yalnız yaşlıların birer birer göçmesi, onların geride bıraktığı boşluğun hafızasız beton yığınlarıyla doldurulması, kentin kolektif vicdanını da aşındırır. O güzelim bahçeleri sadece elden çıkarılması gereken mali birer yük olarak gören kimi çocuklar, mekânın hatırasını mülkiyet hırsına feda ederler.

Kent hakkı mücadelesi tam da burada, bu hafıza mekânlarını korumak ve onları neoliberal piyasa mekanizmalarının insafına bırakmamak için başlamalıdır. Semt, kentin geçmişi ile geleceği arasındaki ince köprüdür. O köprünün yıkılması, kentin de kendi hikayesini unutması demektir.

Bahçeden kutuya sosyolojik tasfiye

Bahçeli evden kutu apartmana geçişi basitçe bir mimari form değişikliği olarak görmek yanıltır. Bu geçiş, kentsel yaşamın iliklerine kadar işleyen bir sosyolojik tasfiye sürecidir. Ankara’da Ayrancı’nın o kendine has az katlı, arka bahçeli apartman nizamı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi, Sümer ve Osmangazi mahallelerinde meyve ağaçlarıyla çevrili kooperatif evleri, aslında bir toplumsal sözleşmenin mekânsal karşılığıydı.

Bu evlerde sokağa küsülmez, komşuyla araya aşılmaz duvarlar örülmezdi. Kamusal alan ile özel alan arasında yumuşak bir geçiş sunan bir yaşam tarzının kalbiydi. Neoliberal kentleşme, bu yumuşak dokuyu verimsiz alan olarak kodladı. Orayı ranta tahvil edilebilir metrekarelere dönüştürdü. Sadece evler değil, o evlerden beslenen bütün o mahalle kültürü de enkaza dönüştü.

Bu tasfiyenin en dramatik öznesi, hayatını o bahçeli evin toprağına, ağacına ve sokağın ritmine bağlamış olan yaşlı kuşaktır. Onlar için o ev, sadece bir tapu değil, evlatlarını büyüttükleri, gölgesinde soluklandıkları, hatıralar biriktirdikleri bir sığınak. Kentsel dönüşümün sert rüzgârı o kuşağı da semtten koparıyor. Bahçesinden, toprağından koparılan yaşlıların göçüyle aslında semtin ruhu da tahliye edilmiş oluyor.

Yerlerine gelen yeni kuşaklar ise genel olarak mekâna kullanım değeri değil, değişim değeri üzerinden bakıyor. Bir zamanlar huzur ve aidiyet kaynağı olan o bahçeli evler, artık sadece “Müteahhit ne kadar verir?” sorusunun öznesi hâline gelmiş durumda. Mali bir yük olmuş.

Kutu kutu apartmanlar, bu yeni zihniyetin betonlaşmış hâlini anlatıyor. Birbirinin kopyası, tek bir saksının bile sığmadığı balkonları, sokağa gözünü yuman sakinleriyle o binalar, yalnızlıkların, yalnızlaşmanın yeni mimarisini temsil ediyor. Bahçelerin yerini otoparklar alıyor, boşluklar betonla kaplanıyor. Çocukların meyve çalacağı tek bir ağaç bile yok. Yaşlıların oturup dertleşeceği tek bir gölge bile kalmıyor.

Sosyolojik tasfiye işte böyle gerçekleşiyor: Ortak yaşam alanları yok ediliyor, insanlar dört duvar arasına hapsoluyor. Komşuluk, sadece asansörde karşılaşan iki yabancı arasında. Mahallenin denetleyici ve koruyucu dokusu da siliniyor. Kent, atomize olmuş bireylerin bir araya geldiği, mekanik bir yığına dönüşüyor.

Bu dönüşümün yarattığı en büyük tahribat ise, sınıfsal ve kültürel sürekliliğin kopmasıdır. Semtin dokusunu oluşturan o incelikli, ince işçilikle örülmüş, emek ve sevgi ürünü yaşam pratikleri kaba bir inşaat ekonomisine kurban ediliyor. Kentin demografisi de hızla homojen bir karakter ediniyor. Eski sakinlerin yerini alan, mekâna dair hiçbir hafızası olmayan gelip geçici kullanıcılar, semti bir yaşam alanı olarak değil, bir yatırım aracı olarak görüyor.

Sonuçta ortaya çıkan manzara, hafızasını yitirmiş, ağaçsız, kuş sesinden mahrum ve sadece ranta endeksli bir kutular yığını oluyor. Bu tasfiye süreci, kentin nefes borularını tıkarken, bizi de kendi yarattığımız beton labirentlerde kimliksiz birer figüre dönüştürüyor.

Fotoğraf: Doğa Kısa

Lefebvre ile teoriden pratiğe

Neoliberal kentsel dönüşümün bu yıkıcı çarkına karşı durma gereği yalnızca eski evleri koruma arzusundan doğmaz. Politik bir duruşu ve kent hakkı arayışını da zorunlu kılar. Henri Lefebvre’in kavramsallaştırdığı kent hakkı anlayışında şehir sadece içinde barınılan bir mekândan ibaret değildir. Lefebvre, mekânı sakinlerinin ortaklaşa ürettiği bir sanat eseri olarak görür.

Bu perspektiften bakıldığında, Ankara’nın Ayrancı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi mahallesi, sakinlerinin mülkiyet haklarından bağımsız olarak, o sokaklarda yürüyen, o ağaçların gölgesinde soluklanan herkesin ortak ürettiği mekânlardır. Neoliberal belediyecilik anlayışı, semti sakinlerinden koparmış, sermayenin oyun sahasına çevirmiştir. Kentin sakini, kendi yaşam alanının geleceği hakkında söz söyleyen bir kentli olmaktan çıkarılmış, gayrimenkul piyasasının figüranına dönüştürülmüştür.

Teoriden pratiğe geçişte kent hakkı, kentsel mekânın kullanım değerinin değişim değerine karşı kazandığı bir zaferi temsil etmelidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz semtin yavaş ölümü, işte bu hakkın gasbedilişini anlatır. Semtin dokusu bozulurken, oradaki demografik yapı sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden kurgulanırken bir dışlanma süreci de yaşanır. Kentin merkezindeki hafıza mekânları, soylulaştırma adı altında asıl sahiplerinden arındırılır. Böylesine bir süreçte belediyecilik politikaları, sadece imar izinlerini onaylayan bir noter makamı gibi çalışmanın ötesine geçmeli, semtin toplumsal dokusunu ve o mekâna sinmiş gündelik yaşam pratiklerini koruma sorumluluğu üstlenmelidir.

Gerçek bir kent hakkı mücadelesi, kenti bir rant alanı olarak gören teknokratik bakış açısına radikal bir itiraz da olmalıdır. Sadece yıkımlara karşı çıkmak yetmez. Kentin nasıl inşa edileceğine, hangi ağacın nerede duracağına ve kamusal alanın nasıl paylaşıldığına dair karar alma süreçlerine doğrudan katılmak da gerekir.

Ayrancı’da bir bahçeli evin yıkılıp yerine devasa bir beton kütlesinin dikilmesi, sadece o parselin sahibini ilgilendiren hukuki bir mesele değildir. O sokaktan geçen herkesin görsel, sosyal ve ekolojik hakkına yapılan bir müdahaledir. Dolayısıyla, kent hakkı odaklı bir belediyecilik, mahallelinin kendi yaşam alanını savunma iradesini kurumsallaştıran mekanizmalar kurmak zorundadır.

Bu kuramsal çerçeve, semt savunmasını romantik bir nostalji olmaktan çıkarıp rasyonel bir hak arayışına dönüştürüyor. Kentin sakinleri, birer müşteri veya hak sahibi paydaş olmanın ötesinde, kentin yaratıcı özneleri konumundadır. Sokaktaki her meyve ağacı, her eski taş duvar, bu ortak üretimin ve kolektif hafızanın birer parçasıdır.

Lefebvre’in vurguladığı gibi, kent hakkı kentteki yaşamın dönüştürülmesine yönelik bir çağrıdır. Bu çağrı, neoliberal kuşatmaya karşı semtin dokusunu, komşuluk hukukunu ve gündelik yaşamın o canlı, öngörülemez dokusunu savunmakla başlar.

Ağıttan eyleme kent savunması

Kent savunması söylemi, yitirilene yakılan hüzünlü bir ağıt değildir. Olmamalıdır. Eski komşulukların, meyve bahçelerinin ve mahalle sıcaklığının nostaljisine sığınmak elbette insani bir refleks, ama neoliberal kentleşmenin acımasız dişlileri karşısında bu nostalji bizi tek başına koruyan bir kalkan olamaz.

Kent savunmasını gerçek bir mücadeleye dönüştürmek için, semt güzellemelerini aşmalı, hak temelli ve örgütlü bir politik itirazı inşa etmeliyiz. Meselemiz kenti bir müze gibi dondurmak değil, yaşayan dokunun değişim sürecini yönetme hakkını talep etmek olmalıdır.

Ayrancı veya Ertuğrulgazi gibi semtlerde verilmesi gereken mücadeleyi, betonlaşmaya karşı bir estetik itiraza hapsetmek doğru değil. Kentin demografik yapısının ve toplumsal hafızasının zorla değiştirilmesine karşı da “yerinde kalma” iradesini açığa çıkarmalıyız.

Kent savunması, mülk sahiplerinin müteahhitlerle yaptığı bireysel pazarlıkların ötesine geçmelidir. Sokağın ve mahallenin kolektif bir özne olarak masaya oturmasını sağlamalıyız. Yıkımlara ağıt yakmayı bırakıp, imar planlarındaki rant odaklı değişiklikleri deşifre eden, hukuki süreçleri mahalle meclisleri aracılığıyla takip eden ve semtte nasıl yaşayacağımıza bizim karar vereceğimizi ifade eden bir eylem pratiği inşa etmeliyiz. Romantizmden arınmış, veriye dayalı, stratejik bir direnişten söz ediyorum.

Bu dönüşümde en kritik eşik, değişen demografiyi ve dokuyu dışlamamak, yeni olanı mücadeleye dahil edebilmektir. Semte yeni taşınan, o kutu apartmanların sakini genç kuşakları, kiracıları da mahallenin yeni hafızası olarak kabul etmeliyiz. Kent hakkı sadece tapu sahiplerine ait bir imtiyaz değildir. Kent hakkı, mekânı soluyan herkesin ortak hakkıdır.

Semt savunması sadece yaşlı kuşakların geçmişe tutunma çabası değildir. Gençlerin de daha insani, yeşil ve kamusal bir gelecekte yaşama arzusunu anlatmalıdır. Eylemlilik süreci, sözlü tarih çalışmalarıyla geçmişi belgelemenin ötesine geçmeli, modern şehircilik ilkeleriyle geleceği kurgulayan bir köprü kurmalıdır.

Kent savunması, neoliberalizmin “parçala ve yönet” taktiğine karşı “birleş ve diren” mantığını hayata geçirir. Tek bir binanın yıkılması, bütün bir semtin ekosistemine saldırı demektir. Bu farkındalıkla hareket eden bir mücadele, mahalle derneklerinden hukuki platformlara, sanatçıların görsel tanıklıklarından akademisyenlerin saha araştırmalarına kadar geniş bir cephe açar.

Yıkıma müdahale imkânı, nostaljik bir geçmişe dönme hayalinde değil, bugünün gerçekliği içinde yaratılacak yeni dayanışma ağlarında saklıdır. Ağıt yerini stratejiye, bireysel hüzün yerini kolektif bir kentsel muhalefete bıraktığında, kent hakkı sadece kâğıt üzerinde bir kavram olmaktan çıkar ve sokağın dinamik gücü hâline gelir.

Kadrajı genişletmek

Kadrajı sadece kaybettiklerimize değil, bugünün çatlakları arasından filizlenen imkânlara da açalım. Kent hakkı mücadelesinde kadrajı genişletelim ve semtin dokusundaki aşınmayı sadece bir kayıp hikâyesi olarak okumayı bırakalım. Değişimin kendisini bir müdahale alanı olarak kabul edelim.

Sözlü mirası kayıt altına almak elbette değerlidir ama o seslerin yankılandığı mekânlar birer birer otoparka ya da beton kutulara dönüşürken, onları arşivlemek yetmez. Gerçek bir müdahale için, o kadrajın içine yıkım ekiplerini, imar dosyalarını ve değişen demografinin yarattığı yeni sosyal gerilimleri de dahil etmeli, çözüm yollarını tam da bu sert gerçekliğin orta yerinde aramalıyız.

Kadrajı genişletirsek göreceğimiz manzara, sadece yaşlıların çapaladığı bahçelerin yok oluşu olmaz. Orada kentsel adaletsizliğin yeni biçimlerini de buluruz. Bu aşamada direniş, gündelik yaşamın o küçük ama inatçı örüntülerini, yani mesela bir kapı önü sohbetini, bir esnaf dayanışmasını veya bir parkın kullanım biçimini, politik birer eylem olarak yeniden tanımlar.

Lefebvre’ci kent hakkı, mikro pratikler ile makro politikalar kaynaştığında değer kazanır. Yerel yönetimlere düşen görev, katılımcılık kavramını sadece anketlerden ibaret görmemek, semtin tarihsel ve sosyolojik katmanlarını imar planlarının asli birer bileşeni hâline getirmektir. Mekânı korumak, sadece eskiyi muhafaza etmek değildir. Mekânı yaşatmak, geleceği o eskiyle organik bir bağ kurarak yeniden tasarlayabilmektir.

Semt güzellemelerinin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Mekânsal adaleti savunan bir yeni kentsellik bilincine ihtiyacımız var. Ayrancı’daki bir apartman bahçesinin sadece o apartman sakinlerine değil, tüm şehrin ekolojik ve sosyal dengesine hizmet ettiğini bilmeliyiz. O bahçenin betonlaşması, tüm kentin nefessiz kalması demektir. Mücadele, bu farkındalığı bir mahalle meclisi kararlılığına dönüştürebildiği ölçüde başarılı olacaktır. Semt savunması; mimarların, hukukçuların, sanatçıların ve o mahallede nefes alan, hattâ o mahalleden geçen herkesin bir araya geldiği, disiplinlerarası bir kent nöbetine dönüşmek zorunda.

Neoliberal kentin homojenize eden saldırısı karşısında semt, bizim son sığınağımız ve ilk mevzimizdir. Kadrajı genişletip baktığımızda, yıkımın büyüklüğü kadar, o yıkımın içinden yükselen itiraz seslerinin potansiyelini de görürüz. Kentin kimliğini inşa eden hafıza mekânlarını korumak, geçmişe duyulan bir vefa borcunu aşan, çocuklarımıza bırakacağımız yaşanabilir bir dünya sözüdür.

Ağıtları eyleme, nostaljiyi ise örgütlü bir kent hakkı mücadelesine tahvil ettiğimizde, bahçelerinden meyve yenen evlerin ruhu, belki beton blokların arasında yeni bir yaşam formu bularak varlığını sürdürecektir. Gerçeklikten kaçmadan, o gerçekliğin içinde direnerek şehri yeniden kurmak bizim elimizde.

Ayrancıyla tanışmak

Ayrancı…2 yıldır burada yaşayıp sanki hep buradaymış gibi hissetmek.

Merhaba. Gazete için ilk yazım olacak. Ayrancım Derneği Ayrancı için neler yapabilirsiniz diye bir gönderi paylaşınca ben de en iyi yaptığım şeylerden biri olan yazma işini yapabilirim diye düşündüm. Tüm samimiyetimle burada yaşama deneyimimi içeren ilk yazımla karşınızdayım. Umarım son olmaz. 

2024 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönecektik. Yine Ankara’ya yolumuzun düştüğünü öğrendik. 3 yıllık İtalya Napoli’den sonra Ankara’da yaşamak bizi heyecanlandırıyordu. Daha önce yıllarca Ankara’da yaşamış ve okumuş biri olarak Ankara’nın en Avrupa etkili yerlerinden, insanların saygılı ama aynı zamanda samimi de olduğu, okur yazarlık ve entellektüellik oranının fazla, yapılarının göz kanatmadığı bu nostaljik ve gusto sahibi bölgesinde yaşamak istedik. 

Ayrancı mahalle kültürü, yaşlı ağaçları ve sokaklardaki sosyal ve kültürel etkinlikleri, sizi o vahşi dünyanın AVM’lerinden koruyan küçük esnaflarıyla hemen gönlümüzü çaldı. Bize şunu hissettirdi… Biz daha önce hiç Ankara’da yaşamamışız. Evet gerçekten Ayrancı’da o eski Ankara’yı, sokaklarını, zevkli apartmanlarını, stil sahibi insanlarını, görgülü mahalle halkını yaşamak tam da böyle hissettiriyor. İşte gerçek bir başkent. Çok katlı rant apartmanlarına direnebilen, azı çoka tercih eden, eskiye kıymet veren bu harika semt bize 2 yılda harika dostluklar ve ayrıcalıklı zevkler kazandırdı. Resim sanatına olan aşkımız buradaki galerilerle zenginleşti, Fransa’da yediğimiz eklerin aynısını aynı kalitede yiyebildik, ve o harika Napoli pizzasını aratmayan pizzalara da bu küçük semtte ulaşabildik. Ayrancı küçük ama rafine zevke sahip esnaflarıyla size gerçekten Avrupa’yı aratmıyor… Hem de mahallede ve mahalle kültürüyle bu işi beceriyor. Sizi yığın yığın insanların içine sokmadan…

Burada en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Yürüyerek her yere kolayca ulaşmak. Yaşlı ağaçların altında kitap okumak, güzel dostlarla bir kafede sohbet etmek, bir yudum kahveyi başında garsonların nöbet tutmadığı rahat ve stil sahibi kafelerinde içebilmek. Vintage veya tasarım pazarlarının kurulduğu o hareketli günlerde ise eve hiç girmek istemiyorum. Ayaküstü edilen sohbetler, zevkli ve biricik ürünlerle sokağın rengarenk oluşu beni de rengarenk kılıyor. 

Yazacak aslında daha çok şey var… Ama 2 yılda Ayrancılı gibi hissettim kendimi. Zevkli, eskiye kıymet veren, okur yazar ve stil sahibi… Yaşadığımız her deneyim için bu semte minnettarım. Kuş sesleriyle uyanmak da canım semtimin en güzel hediyelerinden.

Sevgiyle kalın…

Ankara ve Viyana: Benzer potansiyel, farklı sonuç

Ankara ve Viyana’nın birbirine benzer yönler taşıdığı düşüncesi, çoğu kişi için şaşırtıcı gelebilir. Farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda gelişmiş bu iki başkent, ilk bakışta birbirinden oldukça uzak örnekler gibi algılanabilir. Oysa biraz yakından bakıldığında, planlı gelişim deneyimleri ve modern şehircilikle kurdukları ilişki bakımından önemli ortaklıklara sahip oldukları görülür. Üstelik her iki kent yalnızca birer başkent değil, aynı zamanda bulundukları coğrafyanın da merkezleridir; Viyana Orta Avrupa’nın, Ankara ise Anadolu’nun odak noktasıdır. Ancak tüm bu benzerliklere rağmen, günümüze geldiğimizde gördüğümüz kentsel sonuçlar belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılık, büyük ölçüde planlama süreçlerinin sürekliliği ve karar alma biçimlerinin zaman içindeki seyriyle ilişkilidir.

Her iki kenti de önemli ölçüde etkileyen ve gelişimini belirleyen modern şehircilik hareketi, 19. Yüzyılın ortalarında Paris’te başladı. Modern şehirciliğin en önemli aracı şehir planlamasıydı. Karakteristik özellikleri ise kentte açılan düz ve geniş bulvarlar, ızgara şeklinde birbirini dik kesen yollar, ferah kentsel mekanlar ve yaygın yeşil alanlar, ulaşım sistemleri, iyi güneş ve hava alan büyük konutlardı.

1857’den itibaren açılıp düzenlenen Ringstrasse

Atatürk Bulvarı’nın Kızılay bölümü

Viyana

Avusturya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Viyana, Orta Avrupa’nın doğusunda, Tuna Nehri’nin kıyısında kurulmuştur. Avrupa kıtasının, özellikle Orta Avrupa’nın stratejik bir noktasında, önemli ulaşım ve ticaret yollarının kesişim noktasında bulunan ve M.Ö. 400 yıllarında Keltlerle ilk yerleşimin başladığı kent, stratejik konumuyla tarih boyunca kültürel ve ekonomik açıdan önemli bir merkez olmuştur. Günümüzde de bu önemini korumaktadır.

Viyana 19. yüzyılın başından itibaren büyük bir hızla büyümüştür. 1850’lerin başında Paris’te başlayan modern şehircilik uygulamaları, kısa süre sonra Viyana’yı da etkilemiş, 1857’den itibaren surların yıkılıp yerine Ringstrasse’nin yapılmasıyla Viyana’da yeni bir dönemin kapıları açılmıştır. Ringstrasse, konumu ve üzerindeki işlevler bakımından Ankara’daki Atatürk Bulvarı’na karşılık gelen bulvardır. En önemli farkı, Atatürk Bulvarı gibi doğrusal bir çizgide değil, yıkılan surların yerini aldığı için eski kenti çepeçevre saran çokgen bir formda olmasıdır. Bu dönemde en önemli dönüşümler 1865’te açılan Ringstrasse üzerinde ve çevresindeki alanlarda gerçekleşti. Bu yüzden, Viyana’nın 19. yüzyılın 2. yarısındaki bu yeniden yapılanma dönemi Ringstrasse Dönemi olarak adlandırılır.

1865’i izleyen yaklaşık 30 yıl içinde bu bulvar üzerinde ve çevresindeki askeri alanların yerine tarihselci (neo-rönesans, neo-gotik, neo-barok vb.) tarzda çok sayıda yeni yapı yapıldı. Bunlar arasında, yeni devlet daireleri, müzeler, opera, parlamento binası, yeni üniversite ve belediye binası bulunur. Bu yeni mimari, aynı zamanda siyasal ve sosyal modernleşmeyi yansıtmaktadır.

Eski sur içi bölgesinde de binaların bir kısmı yıkılarak yerlerine modern yapılar inşa edilse de, bu bölge ortaçağdan kalan morfolojik karakterini büyük ölçüde korumuştur. Bu dönemde içme suyu, aydınlatma, ulaşım, Tuna Nehri düzenlemesi gibi altyapı çalışmalarına da önem verilmiştir. 1893 yılında kabul edilen ve Viyana’da bir bütün olarak uygulamaya konulan ilk plan olan Bauzonenplan (Yapı Zonu Planı), şehri yoğunluklara ve yapılaşma biçimlerine göre ayırmış ve özellikle konut alanları ile sanayi alanlarını birbirinden ayrılmasını öngörmüştür.

Kısaca, 1857’den yaklaşık 19. Yüzyıl sonuna kadar Viyana’daki modernleşme hareketinin ana başlıklarını; Ringstrasse’nin inşası, suriçinin dönüşümü, eski surların dışında kalan bölgenin planlama araçlarıyla imarı ve altyapı projeleri olarak ifade edebiliriz.

1. Dünya Savaşı sonrasında “Kızıl Viyana” olarak adlandırılan dönemde kamusal hizmetler belediyeye devredildi, sosyal konut üretimi öncelik haline geldi, altyapı ve kamusal alanlar önemli ölçüde geliştirildi. 1930’larda Nazi döneminde ise bu yaklaşım büyük ölçüde terk edildi; sosyal konut politikaları geri çekildi, kent yönetiminin özerkliği sınırlandırıldı ve planlama ideolojik bir araca dönüştü. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, yıkıma uğrayan kentin yeniden inşası için modernist ilkeler doğrultusunda kapsamlı bir dönüşüm öngörülse de, ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle büyük ölçüde mevcut yapının onarımı tercih edildi. 1950’li ve 60’lı yıllarda ise ekonomik büyüme, banliyöleşme, altyapı yatırımları ve toplu konut üretimi ön plana çıktı.

1970’lere gelindiğinde modernist planlama anlayışına yönelik eleştiriler arttı ve bu durum planlama yaklaşımında önemli bir değişimi beraberinde getirdi. Viyana’da 1976’dan itibaren planlama, daha bütüncül, çok ölçekli ve katılımcı bir çerçeveye evrilerek; 1980’lerden itibaren hazırlanan kentsel gelişim planlarıyla bu yaklaşım kurumsallaştırıldı.

2000 yılından itibaren yeni AB politikaları ve belgeleri, rekabetçi bölgesel kalkınma ve ‘dinamik, çekici ve rekabetçi şehirler’ çağrılarıyla kentsel planlamayı büyük ölçüde etkiledi. Viyana’nın rekabetçi bir Orta Avrupa merkezi olması ve küresel rakipleri arasında öne çıkması hedefiyle 2000 ve 2004 Strateji Planları kabul edildi.

Bu son dönemde planlama söylemleri giderek daha fazla dijitalleşme, yeni katılımcı uygulamalar ve çeşitlilik gibi görünürde mekânsal olmayan konuları içermeye başlamıştır. Bu son dönem, stratejik kalkınmayı ve liberal yönetişimi esas alarak, planlamayı kamuoyu tarafından daha fazla tartışılır hale ve bir siyasi mücadele konusu haline getirmiştir.

Viyana için dikkat çekici bir nokta da, nüfusunun 1910’da yaklaşık 2 milyon ile en yüksek seviyesine ulaşması, günümüzdeki nüfusunun ise yaklaşık 1,9 milyon olmasıdır.

Tüm bu sürecin bir sonucu olarak, günümüzde Viyana’ya baktığımızda ; insan odaklı, güçlü ve yaygın toplu taşıma sistemlerine sahip, işlevsel ve keyifli kamusal alanların bulunduğu, EUI listesinde son 10 yıldır dünyanın en yaşanabilir şehirleri arasında 1. veya 2. sırada yer alan bir kent görürüz.

Ankara

Tarihi Viyana’dan da eski dönemlere dayanan Anadolu’nun kalbi Ankara, tarih boyunca stratejik konumuyla hep önemli bir merkez olagelmiştir. Hititler’in  M.Ö. 2000 yıllarında Ankara’yı bir askeri garnizon olarak kullanmasından sonra, kentteki ilk önemli yerleşimin M.Ö. 8-7. yüzyıllardan itibaren Frigler tarafından gerçekleştirildiği söylenebilir. Ankara, Roma döneminde altın çağlarından birini yaşadı. Bunu Bizans, Selçuklu, Ahiler ve Osmanlı dönemleri izledi. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olması Ankara için çok önemli bir dönüm noktası oldu ; yeni cumhuriyetin ideolojisine uygun modern bir başkent oluşturulması hedeflendi. Böylece çok benzer bir dönüşüm, Viyana’dan yaklaşık 70 yıl sonra Ankara’da da başladı. Cumhuriyetin vitrini olacak modern başkenti yaratmak amacıyla; öncelikle Lörcher (1924) ve Jansen (1932) Planları yaptırıldı. Önce Lörcher ve sonra da Jansen Planı’nın uygulanmaya başlanmasıyla modern kentin gelişimi, özellikle Ulus-Çankaya hattında Atatürk Bulvarı boyunca gerçekleşti. Tıpkı Viyana’da olduğu gibi, bir taraftan modern bir kent oluşur ve gelişirken, Kale ve çevresindeki tarihi doku (eski şehir) korundu. Atatürk Bulvarı da; yine Viyana’daki Ringstrasse gibi, genişliği, tasarımı, yeşil şeritleri, üzerindeki parklar ve binalarla tipik bir modern şehircilik öğesi olarak ortaya çıktı.  Atatürk Bulvarı ile bu bulvar üzerindeki yapı ve parkların yapılması, Viyana’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişimle çok benzer niteliktedir.

Ankara’da 1950’ye kadar genel olarak planlı ve modern şehircilik ilkelerine uygun bir gelişim yaşandı. Ancak 1950’lerde kırdan kente göç hızlandı, nüfus hızla arttı ve gecekondulaşma yaygınlaştı. Bu süreçte plan dışı büyüme başladı ve yeni bir plana ihtiyaç duyuldu. Bu doğrultuda Yücel–Uybadin Planı (1957) hazırlandı; ancak kontrolsüz büyüme ve gecekondulaşma bu planla da engellenemedi.

1961’de Bölge Kat Nizam Planın ve 1965’te Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmaya başlanması ise gecekondulaşmanın yanında, yoğun bir apartmanlaşmayı başlattı. CHP’li belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer’in iş başında olduğu 1973 – 80 Toplumcu Belediye döneminde tekrar modern şehirciliğe dönülmeye çalışılarak planlamaya önem verildi ; aynı zamanda halkçı uygulamalar yapıldı. Bu dönem, ‘Kızıl Viyana’ dönemine benzetilebilir. Bu dönemde Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu tarafından Ankara Nazım Planı hazırlanarak, 1982’de yürürlüğe konuldu. Uygulanan planların da etkisiyle özellikle 1980’lerden itibaren Ankara’nın batıya doğru gelişimi hızlandı.

2000’li yıllardan itibaren Ankara’da görülen tablo şudur : Plan değişiklikleri artmış ve plan bütünlüğü ortadan kalkmış, modern şehircilik ilkelerinden iyice uzaklaşılmıştır. Kat ve emsal artışları ile hızlanan ve yoğunlaşan yapılaşma,  kontrolsüz büyüme ve saçaklanma kentsel dönüşümün hızlanması, gecekondu alanlarının ortadan kaldırılması, alışveriş merkezleri, çok şeritli araç yolları, alt ve üst geçitler, kentin özellikle batısına ve güneyine doğru yayılan çok katlı plazalar ve konut bloklarının kentin baskın öğeleri haline gelmesi, raylı sistemlerin yetersiz kalması ve otomobil odaklı kent Ankara’da 2000’li ve 2010’lu yılların karakterini belirleyen, günümüzde de yoğun etkileri ve sonuçları hissedilen gelişmelerdir. Modern şehircilikten uzaklaşılırken, yerine çağa ve ihtiyaca uygun yeni bir planlama anlayışı konulamaması ; trafik ve altyapı sorunları, yoğun yapılaşma baskısı, kimliksizleşme gibi olumsuzlukların büyümesine yol açmıştır.

Ankara’da, Viyana’dan farklı olarak nüfus da 20. Yüzyılın başından günümüze kadar sürekli ve istikrarlı olarak artmış,  günümüzde yaklaşık 5,8 milyona ulaşmıştır.

Sonuç

Viyana ve Ankara, birbirinden çok farklı şehirler gibi düşünülse de, özellikle modern şehircilik etkisinde yaşadıkları ilk gelişimlerin benzerliği ve sahip oldukları potansiyeller bakımından önemli benzerlikler gösterirler. Her ikisi de, 70 yıl arayla da olsa modern şehircilik fikirleriyle planlanmış ve tasarlanmış, bu şekilde bugünkü omurgaları ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonraki gelişmeler ; Ankara’da farklı, Viyana’da farklı seyretmiştir.

Ankara’da ilk planlarda bir başarı sağlansa da, 1950’li yıllardan itibaren yoğun göçle birlikte ortaya çıkan hızlı nüfus artışı ve gecekondulaşmayla birlikte, plan disiplininin sürdürülmesinde büyük zorluklar yaşanmıştır. 2000’li yıllardan itibaren ise, planlara parçacıl ve parsel bazında müdahalelerle birlikte rant odaklı, hızlı ve yoğun yapılaşma, Ankara’da plan bütünlüğünü bozmuş, kontrolsüz büyümeyi hızlandırarak modern şehircilik anlayışından tamamen uzaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Ankara’da planlı ve kontrollü bir gelişimi sağlayacak yeni bir anlayış da ortaya konulamamıştır. Nüfusun cumhuriyet dönemi boyunca sürekli olarak artması da Ankara için dezavantaj oluşturmuştur.

Viyana ise yavaş yavaş geliştirdiği ve gerektiğinde yeniden belirlediği planlama anlayışıyla kendi ihtiyaçlarına ve çağa uygun hamleler yapmış, kontrolsüz bir büyümeyi ve yapılaşmayı engellemiş, kent kimliğini ve yaşanabilirliğini başarıyla korumuş, hatta daha da geliştirmiştir. Yaklaşık 170 yıllık evrimsel bir planlama süreci, bugünkü Viyana’yı ortaya çıkarmıştır.

Sonuç olarak başlangıç noktaları benzer, çıktıkları yollar aynı olsa da, yolda yaşanan farklı gelişmeler bu iki kentin günümüzde farklı yerlere taşımış durumdadır. Ankara’nın belki de Viyana örneğinden çıkarması gereken önemli dersler vardır.

Dönüşümün gölgesinde Ayrancı: Komüniteden Rezidansa

Ayrancı’ya taşınalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu süre zarfında yalnızca kendi hayatımdaki değişimlere değil, aynı zamanda mahallede var olan Ayrancı komünitesinin dönüşümüne de tanıklık ediyorum. Özellikle son zamanlarda mahallede yürürken her köşede “dönüşüm” adı altında yürütülen yık-yap politikalarına yenik düşmüş ya da düşmek üzere olan binalarla karşılaşıyorum. Bu durum benim için soyut bir kentsel süreç değil; doğrudan gündelik hayatın içinden, somut örneklerle gözlemlediğim bir gerçeklik. Bu mahallede yaşayan birkaç yakın arkadaşım var ve üç kişiden ikisinin bu bahar evlerinin yıkılacağı kesinleşmiş durumda. Evlerini boşaltmak ve yeni bir konut arayışına girmek zorundalar. Dolayısıyla “dönüşüm” denilen bu aracın, pratikte mahallede yaşayan insanları yerinden etme aracına dönüştürüldüğünü birebir, etrafımdaki insanlar üzerinden gözlemleyebiliyorum.

Ayrancı’da kentsel yıkım

Beni en çok düşündüren mesele ise yıkılan bu evlerin yerine gelecek olan ve “rezidans” adı altında pazarlanan yapıların yarattığı tablo. Bu projelerin, insanlara daha iyi bir yaşam sunduğu iddiasıyla sunulan bir pazarlama tuzağı olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı binaların teknik eksiklikleri, depreme dayanıklılık sorunları ya da yaşını doldurmuş olması nedeniyle yenilenme ihtiyacı doğabilir. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Ancak ortaya çıkan konut ihtiyacının manipülasyona açık bir zeminde bırakılması, yık-yap politikalarının rant odaklı bakış açısını besleyen rezidans projelerinin çoğalmasına yol açıyor. İhtiyaç ile fırsatçılık arasındaki çizgi bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor ve sonuçta mahallede, toplumsal dokudan kopuk, yatırım odaklı yapılar yükseliyor.

Mahallede kimin yaşayacağını inşaat firmaları belirliyor

Ayrancı, kendi içinde bir komünite yaratmayı başarmış bir mahalle. Sokakta karşılaşılan yüzlerin tanıdık olduğu, komşuluk ilişkilerinin hâlâ bir anlam taşıdığı bir yer. Ancak bu mahallede inşa edilen rezidanslar, insanları yine kendi lüks apartmanlarının içine kapatarak izole bir yaşam biçimi üretme girişiminden başka bir şey gibi görünmüyor. Bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan yapıların, hâlihazırda var olan komünite için açık bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Üstelik bu süreç, yalnızca mahalleliyi yerinden etmekle kalmıyor; aynı zamanda esas olarak rant odaklı aktörlere kazanç sağlıyor. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına, kimin gideceğine; mahalleyle hiçbir bağı olmayan, oraya dair sosyal, kültürel ya da tarihsel bir bilgiye sahip olmayan inşaat firmalarının belirlediği rakamlar karar veriyor. Bu rakamlar, belki de en sevdiğimiz arkadaşlarımızın artık komşumuz olamayacağı bir düzeni mümkün kılıyor.

Konut dokusundaki değişimin yarattığı fiziksel tutarsızlıktan ayrıca söz etmeye bile gerek yok; çünkü mahalleyi ziyaret eden herkes gözle görülür bir uyumsuzluğu fark edebiliyor. Bir yanda eski apartmanların oluşturduğu ölçülü ve insan ölçeğine yakın yapı düzeni, diğer yanda cam cepheli, gösterişli, ışıklandırılmış rezidans blokları. Bu karşıtlık yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda mahalle deneyiminin dönüşümü anlamına geliyor. Yeni evde yaşamanın adeta bir fetiş hâline geldiğini düşünüyorum. Sanki “yeni” olmak, tek başına daha iyi bir yaşamın garantisiymiş gibi sunuluyor. Oysa mevcut konut stoğunu koruyarak, yerinde ve nitelikli tadilatlarla teknik sorunları çözmek daha rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabilir. Bu seçeneğin sistematik olarak geri plana itilmesi, dönüşümün gerçekten kimin yararına işlediği sorusunu daha da görünür kılıyor.

Tamamen camdan yapılmış bir balkonun sunduğu steril ve gösterişli yaşam deneyiminin, daha samimi ve sahici bir mekânsal deneyimden üstün olduğuna inanmıyorum. Rezidansları tercih eden kitlenin bakış açısında, “ev” kavramı ile “iş yeri” kavramı arasındaki çizginin bulanıklaştığını düşünüyorum. Kişisel olarak, samimi bir Ankara apartmanında yaşamak yerine, iş yeri atmosferini andıran, anonim ve mesafeli bir rezidans ortamını tercih etmenin bilinçsizce yapılabilecek bir seçim olmadığını düşünüyorum. Bu tercihin arkasında belirli bir yaşam ideali, belirli bir statü arayışı ve belirli bir mekânsal temsil biçimi var.

Dönüşüm değil parçalama

Sonuç olarak Ayrancı, yalnızca mahalleliyi yerinden eden, yeni malzemelerle inşa edilmiş, şaşaalı ışıklandırmalarla süslenmiş birkaç izole binadan ibaret olmamalı. “Dönüşüm” adı verilen araç, mevcut haliyle mahalleyi dönüştürmekten çok parçalayarak yeniden kurguluyor. Eğer bu süreç aynı mantıkla devam ederse, geriye yalnızca fiziksel olarak yenilenmiş ama sosyal olarak yoksullaşmış bir mahalle kalacak. Oysa Ayrancı’nın değeri, yalnızca binalarında değil; o binaların içinde ve arasında kurulan ilişkilerde, gündelik hayatın sıradan ama anlamlı pratiklerinde yatıyor. Bu nedenle dönüşümün, mahalleliyi yerinden eden ve izolasyonu teşvik eden bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel bir yenilenme meselesi değil; aynı zamanda mahalle hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve gündelik hayat pratiklerinin nasıl korunacağına dair politik bir tercihtir. Dönüşümün gerçekten kamusal bir fayda üretip üretmediği, ancak yerinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri merkeze alındığında anlaşılabilir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, güvenlik, lüks ve “yeni”lik söylemleriyle paketlenmiş; fakat sosyal bağları zayıflatan, mahalleyi anonimleştiren ve onu yatırım nesnesine indirgeyen bir yapılaşmadan ibaret kalacaktır. Ayrancı’nın geleceği, yalnızca metrekare hesabıyla ya da satış fiyatlarıyla değil, burada kurulan ilişkilerin devam edip edemeyeceğiyle ölçülmelidir. Çünkü bir mahalleyi mahalle yapan şey, cephe kaplaması ya da ışıklandırma değil; o mekânı birlikte deneyimleyen insanların varlığıdır.

Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz? 

Yer edindiğimiz kentler, mekânlar, kamusal alanlar olabilir. Kimimiz bir yürüyüş yolunda, parkta, kimimiz ise bir kafede, restoranda olmaktan keyif alabilir. Niçin bazı yerler bizim için özelken bazı yerlerin adını, yerini hatırlamayız? 

Mekânlarla kurduğumuz ilişki, bağlarla, ortaklıklarla, ortak bir hafızayla şekilleniyor. Hayatın kendi akışından kopuk mekânlar ancak hayatın ritmine uygun hale gelirse benimseniyor ve bir kimlik kazanabiliyor. 

Yalnızca fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayan değil, günlük hayatımızın parçası olan yerler, bizim için anlamı olan, ihtiyaçlarımıza cevap veren ve birlikte olma halini, bağını kurabildiğimiz yerler oluyor. 

Bir yöntem olarak: “Placemaking” yani ‘yer yapmak’

Mekân üretimine fiziksel müdahalelerin ötesinde, topluluk ihtiyaçları, deneyimleri ve hayalleriyle şekillenen bir süreç olarak yaklaşan Placemaking (Yer yapmak), mekânın “nasıl tasarlandığı” kadar, “kimler tarafından, ne amaçla, hangi şekillerde kullanıldığı” sorularına da odaklanıyor.

Aslında bu yöntem, mekânsal tasarımın ötesine geçilerek sosyal ve kültürel anlamda da kapsayıcı ve sürdürülebilir alanlar yaratılmasına olanak tanıyor. Bu sayede, mekânlar müşterek yaşam alanlarına dönüştürülebiliyor.

Kadınların kamusal alanla ilişkisi 

Ev içi emek veren kadınlar kenti nasıl kullanıyor, kentle ilişkileri nasıl? Bunu nasıl anlayabiliriz? 

Kadınlarla konuşarak yaşadıkları yerleri birlikte keşfederek, hikâyelerini dinleyerek. Ancak bu her zaman kolay mı? Nilüferli kadınlarla bir araya geldiğimiz projede, kadınların ev içi işlerine emek verdikleri süre çok fazlaydı, biz bu soruları onlara nasıl soracaktık? Kadınlarla nasıl bir etkinlik düzenlersek kentle ilişkilerini dinleyebilirdik? 

Mutfak atölyesi kurguladık. Tariflerimizi paylaşırken kente dair deneyimleri dinledik. Yemek pişerken mahalle haritalarıyla sokakları, mekânları nasıl kullandıklarını konuştuk. 

Ve aslında gördük ki, kadınların kamusal alandaki rotaları hep güven duygusuna çıkıyor. Bazen bir kıraathanenin önünden geçebilmek, aydınlatmanın olmadığı sokaklara girebilmek veya mahallesinde diğer kadınlarla var olabildiği tek alan olan muhtarlık önünde sosyalleşmek kadınlar için bir mücadele deneyimine dönüşebiliyor.

Çarşıları pazarları düşünelim, bu kamusal alanlarla nasıl bir ilişki kuruyoruz? Ya da meydanları, bina arasındaki boşlukları düşünelim, oraları nasıl değerlendiriyoruz? 

Kentleri, mekânları ve kamusal alanları o yerleri kullanan kişilerle birlikte konuşup tasarladığımızda herkesin ihtiyacına cevap veren mekân tasarlamanın mümkün olduğunu görüyoruz.

Dünyada da pek çok örnek var

Dünyada da pek çok örneği var. Örneğin, Hırvatistan’da bulunan Level Up isimli yapı, “Boş bir çatı, toplulukların kullandığı bir yere dönüşebilir mi?”sorusuna cevap arıyor ve boş bir çatıyı yerel halkın kullanacağı biçime dönüştürüyor. Bu hikâyeyi merak ediyorsanız bir video çalışmasıyla anlattık ve sosyal medya hesaplarımızdan paylaştık. 

Şimdi tekrar başlıktaki soruya dönelim ve kendimize soralım: Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz? 

Eğer bu soruya dair cevaplarınızı bizimle paylaşmak isterseniz hello@roofcoliving.com’a veya @RoofColiving sosyal medya hesaplarımıza yazabilirsiniz. Biz de çok mutlu oluruz.

Tanıştığımıza memnun olduk. 

Görüşmek dileğiyle. 

Gece olunca Ayrancı: Uydudan semtimize bakış

Gündüz vakti Ayrancı’nın cıvıltılı sokaklarını, parklarında oynayan çocukları, kaldırım kahvelerinde çay içen komşuları iyi biliyoruz. Peki ya gece olunca bu tanıdık semt nasıl bir hal alıyor? Pencerelerden süzülen ışıkların haritası bize ne anlatıyor? Bu sorulardan yola çıkarak bu sayıda Ayrancı’ya bir de yukarıdan, uydudan bakmak istedim.

Analizimin temelinde uydu görüntüleri var; ancak doğrudan tüm semti değil, ışık yoğunluğu açısından bize anlamlı veriler sunabilecek alanları mercek altına aldım. Özellikle kentsel yapıların yoğun olduğu yerler analizde yer aldı. Parklar ve yeşil alanlar, gece fazla ışık yaymadıkları için bu çalışmanın dışında bırakıldı. Zaten onlar geceleri karanlıkta kendi dinginliğine çekiliyor, belki de şehrin gerçek uykusunu onlar uyuyor.

Uydudan baktığımızda, Ayrancı’nın gece manzarası aslında bir nevi yaşamın gece ritmini yansıtıyor. Işıkların yoğun olduğu noktalar, geç saatlere kadar açık kalan marketlerin, evlerinde hâlâ ışık yanan komşuların, ya da gece geç saatlerde eve dönenlerin izi gibi. Bu da bize Ayrancı’nın geceleri nasıl bir dokuya büründüğünü gösteriyor.

Bu çalışma hem kent gözlemine dair yeni bir bakış sunuyor hem de yaşadığımız semti başka bir açıdan tanımamıza olanak sağlıyor. Belki de bu veriler, gelecekte aydınlatma politikaları, kamusal alan kullanımı ya da gece güvenliği üzerine düşünenler için de bir kaynak olabilir.

Gece ışığında Ayrancı’yı okumak, semtin gece hikâyelerini duyumsamak gibiydi. Bir gün hep birlikte, bu haritayla elimize feneri alıp sokak sokak gece yürüyüşü yapar mıyız, ne dersiniz?

Ayrancı’nın komşu ışıkları: Gece Ankara’ya kısa bir bakış

Uydudan baktığımızda sadece Ayrancı değil, etrafındaki mahalleler ve Ankara’nın gece parlayan damarları da dikkat çekiyor. Özellikle Ankara’nın eski kent merkezi olan Ulus ve Kızılay, şehrin en aydınlık bölgeleri olarak öne çıkıyor. Gece boyunca süren hareketlilik, yoğun trafik ve ticari canlılık bu ışık haritasına birebir yansıyor.

Bu merkezleri takiben Eskişehir Yolu ve Konya Yolu, kentin doğu-batı ve kuzey-güney akslarında ışığın peşinden uzanıyor. Bu yollar, hem eski kent merkezine bağlanıyor hem de Ankara’nın çeperlerine doğru uzanırken ışıklı birer hat gibi göze çarpıyor. Uydudan bakıldığında adeta şehrin gece damarları gibi, Ayrancı’nın çevresinde nasıl bir ışık çemberi olduğunu da gözler önüne seriyor.

Ayrancı ise bu parlaklığa yakın ama bir o kadar da kendi halinde. Ne fazla parlıyor ne de karanlığa gömülüyor. Sanki gecenin içinde kendi ritmiyle yaşayan bir semt gibi…

Ayrancı’nın ışık haritası: En parlak noktadan en sessiz tepeye

Gece uydudan baktığımızda Ayrancı’nın kalp atışı gibi atan bir noktası hemen göze çarpıyor: Atatürk Bulvarı ile Kennedy Caddesi’nin kesişimi, yani Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi civarı. Bu bölge, Tunalı’ya olan yakınlığı ve kültürel-sosyal hareketliliğiyle zaten gündüzleri olduğu kadar geceleri de yaşayan bir yer. Hal böyle olunca, uydudan en parlak çıkan yerin tam da burası olması hiç şaşırtıcı değil. Kafelerden çıkan son müşterilerin gölgeleri, geç vakitlerde düzenlenen sergiler ve dolup taşan kaldırımlar bu ışıltının gerçek yüzü aslında.

Ama her ışığın bir gölgesi olur. Ayrancı’nın en karanlık noktası ise, daha önce “Hoşdere Hayali” başlıklı yazımda da yer verdiğim bölgeye denk geliyor: Kuzgun Sokak ile Portakal Çiçeği Caddesi’nin kesişimindeki yüksek tepe üzerindeki otopark alanı. Gündüzleri bile sadece araba sesini içeren, sessiz bu tepe, gece olduğunda şehrin geri kalanından neredeyse kopmuş gibi duruyor. Belki karanlık oluşu, belki de zamanında ona eşlik eden Ankara’nın kayıp derelerinden biri olan Hoşdere’nin asfalt altında uykuda olmasıdır.

Ayrıca, semt içindeki mahalleleri ışık yoğunluğuna göre sıraladığımızda, Remzi Oğuz Arık başı çekiyor. Onu sırasıyla Güvenevler, Aziziye, Güzeltepe ve Ayrancı Mahalleleri takip ediyor. Her biri farklı gece halleriyle, kendi temposunu ve ışık ritmini taşıyor. Remzi Oğuz Arık kentin en önemli yaşayan damarına yakınlığı dolayısıyla ışıl ışıl parlarken, Ayrancı Mahallesi de belki sessiz sakin komşularımızın dinginliğini yansıtıyor.

İçinde bulunduğumda her seferinde bana birçok deneyim sunan bu semt, uzaydan bakınca da her defasında bambaşka bir hikâye anlatıyor. Bu ışık haritası bize sadece bir uydu fotoğrafı değil, Ayrancı’nın gece kimliğini veriyor. Nerelerde hayat sürüyor, nerelerde uykular erken başlıyor ya da nereler hâlâ hayal kuruyor… Kim bilir, belki bu karanlık noktalar gelecekte semtin yeni hikâyelerine ev sahipliği yapar. Her seferinde istediğimiz hayallerden biri olan semtin eski dostları kayıp dereleri bir gün uykusundan uyanır. Ve belki de başka aydınlıklar çıkarır karşımıza…

Gökçen Tuncer: Kentsel politikalarda yaşlı nüfusa odaklanılmalı

Yaşlanan ve yalnızlaşan Ankara

Ankara’nın giderek yaşlandığını söylüyorsunuz, bunu konuşabilir miyiz biraz?

Bu mesele önce nüfus artış hızıyla başlıyor. Neden özellikle Ankara’yı ele aldım? Çünkü nüfus artış hızının Türkiye’de çok dramatik şekilde düşmeye başlamasının ardından, “Ankara için bu durum nasıldır?” bunu gösteren rakamları merak ettim.

Gazeteci Gökçen Tuncer

Öncelikli sorun nüfus artış hızının düşmesi

Nüfus artış hızı Türkiye genelinde 2022’de binde 7’ymiş, bu 2023’de binde 1.1’e kadar gerilemiş. 2024’de tekrar yumuşak bir artış var, binde 3.4 gibi.

Ankara’da ise daha dramatik bir değişim var. Bunun nedenini sadece doğumlar olarak almamalıyız. Genç nüfusun o şehri tercih etmesi, okumak için, iş bulmak ya da daha iyi bir işe geçmek için göç etmesi olarak da ele alabiliriz. Dolayısıyla nüfus artış hızını bu iç göçler ve eğitim de etkiliyor. 

Ankara’da nüfus artış hızı 10 yıl önce binde 20’ler seviyesindeymiş, 2023’e baktığımızda dramatik bir düşüş var binde 3.7’ye kadar gerilemiş. 2024’te ise binde 10.4. Bu sıçrayışın nedeni de elbette ki deprem. Deprem sonrası alınan göçün kaynağının hem deprem bölgelerinden hem de İstanbul gibi deprem korkusunun çok yüksek bölgelerden olduğunu söyleyebiliriz.

Yaşlı nüfus artıyor

Şimdi Türkiye yaşlanıyor endişemiz var. İktidarın bu yılı “Aile Yılı” ilan etmesi bu sebebe dayandırılıyor. Bunun sonuçlarını ileriki zamanlarda göreceğiz ama şu anda gerçekten yaşlanıyor muyuz, yaşlanmıyor muyuz diye baktığımızda şunu söyleyebilirim; yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payı ilk defa çift taneli bir seviyeyi 2023’te gördü ve %10’u aştı. 2024’te %10.6 oldu. 

Ankara ise öğrenci nüfus nedeniyle hep Türkiye ortalamasının altında kalmıştı. Ancak şu anda Ankara geneli de Türkiye ortalamasına yaklaşmış durumda. Yani şöyle söyleyebiliriz; Türkiye ne kadar hızlı yaşlanıyorsa Ankara da neredeyse aynı hızda yaşlanıyor. Bir karşılaştırma yaparsak; 10 yıl önce yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payı Türkiye’de %8’e yakınmış, Ankara’da ise %7.3’miş ve 10 yıl içerisinde bu oran Türkiye’de %10.6 Ankara’da ise %10.4’e yükselmiş.

Kentsel politikalarda artık yaşlı nüfusa odaklanılmalı

Elbette ki Ayrancı gibi eski semtlerde bu oranın biraz daha yüksek olduğunu görmemiz şu anda çok normal. Aslında gerçekten hızlı bir artış bu. Ankara’da 65 yaş üstü nüfus 2014 yılında 375 bin civarındaydı. Bu sayı 610 binin üzerine çıkmış durumda. Şehrin 5.8 milyon gibi bir nüfusu olduğunu düşünürsek 65 yaş üstü nüfus 1-2 sene içerisinde 2’ye katlayarak 750 bini görecek. O sebeple yaşlılar için yapılacak politikalara daha fazla odaklanılması gerek.

Ortanca yaş verilerine bakarsak; Türkiye geneli için ortanca yaş 2000 yılında 25 seviyesindeydi, 2025 yılında 34.4’e kadar çıktığını görüyoruz. Bu da çok hızlı bir artış. Ankara’da ise ortanca yaş bunun da üzerinde ve 35,9 seviyesinde. Yani öğrenci nüfusu nedeniyle daha genç olmasından övündüğümüz Ankara’nın da ciddi anlamda yaşlandığını görüyoruz. Ülkemizde yaşlı nüfusun en fazla olduğu Sinop’ta bile ortanca yaş şu anda 42.5. Ankara’da ise dediğim gibi 35.9. Bu yüksek bir oran.

Evlenme yaşı yükseliyor, doğurganlık düşüyor

Bunu başka bir veriyle somutlaştırmak istersek, ilk evlenme yaşı da yine “yaşlanan nüfus” konusunda dikkatle incelenen verilerden biridir. Türkiye’de ilk evlenme yaşı kadınlarda 24’lerden 26’ya kadar çıkmış durumda. Erkeklerde de 28’e çıkmış durumda. Bunun ekonomik nedenleri de var tabii.

Yine doğurganlık hızına da bakarsak Türkiye için toplam doğurganlık hızı 2001’de kadın başına 2.38 çocuk iken 1.51’e kadar gerilemiş durumda. 2019’da bu ikinin altına ilk defa indiğinde büyük bir panik yaratmıştı, şimdi 1.51. Ankara’da ise doğurganlık hızı 2018’de 1.65 çocuk olarak ölçülüyordu şu anda 1.20. Ankara gerçekten de beklediğimizden çok daha hızlı yaşlanan bir şehir gibi görünüyor bu verilere baktığımızda. 

Evlilikler artıyor, boşanmalar “daha da” artıyor

Gençlerin evlenmeye pek gönlü olmadığından bahsettik. Evlenme ve boşanma istatistiklerine baktığımızda şunu diyebiliriz; boşanma hızının artışı evlenmeye kıyasla biraz daha fazla. 

Ankara için de böyle.

Kaba evlenme hızı yani bin kişilik nüfus başına düşen evlenme sayısı tüm ülke için binde 8.35’ten 6.65’e kadar gerilemiş. Ankara için bu oran binde 6.43 iken şimdi 6.38’lere gerilemiş durumda. Boşanma istatistiklerinde Türkiye ortalaması binde 2.19, Ankara’da ise bu durum binde 2.65 diyebiliyoruz. 

Yalnız yaşıyoruz

Bu arada yalnız yaşayanların sayısının da arttığını görüyoruz. 2015’de yalnız başına yaşayanların sayısı 3 milyon civarlarındaymış şimdi 85 milyonluk ülkenin 5.3 milyonu yalnız yaşıyor. Neredeyse koca bir Ankara nüfusu kadar insan yalnız yaşıyor bütün ülkede. Gerçekten dramatik bir veri diyebiliriz buna. Bunun büyük çoğunluğu İstanbul’da. Yalnız yaşayanların 943 bin 363’ü İstanbul’daymış, 384 bin 201’i de Ankara’da yaşıyor. 24-40 yaş arası önemli bir artış var tabii yalnız yaşayanlarda. 

Eskiden Ankara’ya gelen öğrencilerin büyük kısmı Ankara’da kalmaya devam ediyordu. Çünkü burada kendilerine istihdam sağlanabiliyordu. Ancak bu durum artık değişmiş durumda. Gelen gençleri, özellikle yetişmiş mühendisleri kaybediyoruz. Ankara’da barınamıyorlar. Çünkü Ankara’da da artık yaşam koşulları pahalılaştı. Dolayısıyla gidebilenler yurt dışına gidiyorlar, gidemeyenler memleketlerine dönüyorlar. 

İstanbul’daki deprem korkusu, Ankara’da ulaşım sorunu var

Yıllardır Ankaralıyım. Uzun süre İstanbul’da da yaşadım. Ve artık kesinlikle “Ankara’da trafik sorunumuz var” diyebilirim.

Ayrancı’da yaşayan yaşlı nüfusun bütün yaşam alanı Ayrancı olabilir. Ancak başka yere gitmek istediğinde ciddi anlamda sorun yaşanıyor. Ankara’da şöyle bir sıkıntı var, her yere gitmek için Kızılay’a inmek zorundasınız. Haritadan size 10 dakika uzaklıkta görünen bir yer için bile önce Kızılay’a inmek zorundasınız. Sonra başka yerlere ulaşabilmek için otobüs, minibüs bulmanız gerekiyor. Birkaç vasıta değiştirmek yaş arttıkça çok daha zor oluyor. Yaşlılarımız için hastaneye gitmek aynı zamanda büyük bir ulaşım sorunu demek. Büyük bir Ankara sevdalısıyım ama “Ankara-İstanbul kıyasında en çok neyi eleştirirsin?” derseniz kesinlikle “Ulaşım problemi” derim. 

Ama hâlâ çok iyi bir şeyler var. Ankara bence hâlâ güvenli bir kent diyebiliriz. Bir kadın olarak İstanbul’da 10 yıl yaşadım. Son 2 senedir yeniden Ankara’da yaşıyorum. İstanbul’da yaşarken hissettiğim tedirginliğimin hiçbirini Ankara’da yaşamadım, hissetmedim.

Yaşlıların kent yaşamına katılımında, bu hizmetleri sunanlar anlamında ne tür hizmetlerin eksik olduğunu söyleyebiliriz?

Bence zaten belediye hizmetleri ve merkezi yönetim hizmetlerini ayrı ayrı düşünmek biraz üzücü. Bunun normali şu; merkezi yönetim ve yerel yönetim birlikte ve ortak akılla çalışabiliyor diye övebiliyor olmamız gerekir. Ancak ne yazık ki, böyle bir ayrım var bulunduğumuz noktada. 

Yaşlıların kültürel hakları göz ardı ediliyor

İkinci olarak kentsel ihtiyaçları mahalle mahalle değerlendirmek gerekiyor. Şimdi Ayrancı gibi, Kavaklıdere gibi Ankara’nın hem en eski hem belki yaş ortalamasının biraz daha yüksek olduğu, halk arasında “nezih” kabul edilen semtlerinde bu hizmetlerin daha iyi ve tam olduğunu görebiliriz. Ya da hizmetlerden memnuniyet oranlarının yüksek olduğunu görebiliriz. 

Peki Ankara’nın dış cepheleri, oralar ne şekilde? Mesela bir Kazan’da ne oluyor? Evren diye bir ilçesi var bu şehrin, oralarda yaşlılar yok mu? Oralardaki insanlar bu hizmetlere nasıl erişebiliyor? Elbette ki bir sağlık sorunu olduğunda bir şekilde buna cevap alıyordur. Peki bu yaşlılarımızın Kuğulu Park’taki bir festivali görme hakkı yok mu?

Kentsel hizmetler dediğimizde sadece sağlık, ulaşım gibi hizmetleri düşünüyoruz. Ancak sosyalleşme de, kültürel aktivitelere katılım da bir kent hakkıdır. Dolayısıyla ben bunun en başta Ankara’nın daha gelir seviyesinin düşük olduğu mahallelerdeki yaşlıların hakkı olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da yaşayıp deniz görmeden yaşamını tamamlayanlar gibi Ankara’da yaşayıp kaleyi görmeyenler, Anıtkabir’e gitmeyenler var gerçekten. Bence çok ciddi bir eksiklik.

Otobüs duraklarındaki reklam panolarında bazı belediyelerin “Ankara gezilerimiz başlıyor” gibi ilanlarını görüyorum. Ben onlardan bir tanesine katılmıştım, kalenin eteğindeki kazı alanı gezisiydi. Çok etkilendim. 65 yaş üzeri komşularımızın sağlık koşulları, yürüme koşulları gibi koşullar da gözetilerek bu tür hizmetler sunulabilir.

Sağlık hizmetlerine erişimde randevu sıkıntısı

Bunların dışında sağlıkla ilgili sıkıntılar da var. Belediyelerin ambulans hizmeti, evde bakım hizmetleri var. Belli bir gelir seviyesinin altında olan yaşlılara yapılan maddi destekler var. Ama sadece yaşlılar için değil Türkiye’nin genelinde hastanelerden randevu alınamaması gibi önemli bir sorun var.

Oralarda da belli bir yaş üstüne yine öncelik sağlanıyor ama bazen çok mühim bir röntgen için işte birkaç ay sonrasına randevu veriliyor. Hastanelerde ayakta sıra bekleme dönemi bitmiş olabilir ama bu sefer de evinizde aylar sonrasına gelecek bir muayene ya da röntgen için sıra bekliyorsunuz. Bunların hızlandırılması adına hem yerel hem merkezi yönetimde bazı projeler geliştirilebilir diye düşünüyorum. 

Bu noktada şehir hastaneleri politikası çok eleştiriliyor. Etlik Şehir Hastanesi ve Bilkent Şehir Hastanesi arasında Ankara ikiye bölünmüş durumda. Her ikisine de Ayrancıdan ulaşmak çok zor. 

Muhtarlarımız aracılığıyla Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne dilekçeler verildi Ayrancı’dan şehir hastanesine doğrudan otobüs konulsun diye.

Burada hasta olan, rahatsız olan birisinin şehir hastanesine ulaşması kendi vasıtası varsa mümkün. Yoksa buradan otobüs bekleyecek Kızılay’a inecek, Kızılay’dan metroyu binecek, şehir hastanesinde inecek, metrodan hastaneye yeniden otobüse binecek hasta haliyle. Şehir hastanesi mantığı bu haliyle çok eleştiriliyor. 

Yaşlıların kente katılımı noktasında sitelerde yaşamayla Ayrancı gibi mahallelerde yaşamaları arasında bir fark var mı?

Bu tamamen aslında şehir bölge planlama uzmanlarının konusu. Her şey bir arada olsun, insanların alışverişini, sporunu yapsın ve bunları, o siteden asla çıkmadan yapsın. Neden? Çünkü “çok güvenlikli” mantığı yanlış bir mantık.

Çünkü bu sefer de yaşlıları insanlardan, toplumdan izole ediyorsunuz. Böyle olunca da toplumsal dayanışma kırılıyor. Yani birine ihtiyacınız olsa size ulaşan kişi sayısı azalmaya başlıyor. Diğer taraftan da eski mahallelerde düzgün olmayan ya da çok yüksek olan kaldırımlar, araç park yerleri, engelli vatandaşlarımızın sokakta rahat edememesi gibi başka bir problemler var.  Bu aynı zamanda ahlaki de bir problem ve her yere yansıyor.

Cumhuriyetin kuruluş dönemi kent planlaması daha doğruymuş

Ankara’nın Cumhuriyet dönemi planlaması aslında tamamlanamadı. Bir cumhuriyet aksı var Çankaya Köşkü’nden başlayıp Ulus’a kadar uzanan ve şehir bunun etrafında kuruluyor. Avrupa şehirlerinde de şehrin nehirlerin etrafında kurulduğunu görüyoruz. Bahsettiğimiz Cumhuriyet aksı aslında o kadar iyi plandı ki, bugüne kadar şehrin ihtiyaçlarını karşıladı. Burada daha fazla yeşil alan, daha fazla kamusal alanlar olduğunu görüyoruz. Her yaştaki yurttaşların buralardan faydalandığını da görüyoruz. Şimdi bu aksın dışına birazcık çıktığımızda planlamanın nasıl bozulduğunu, yurttaşlar için bir yerden bir yere gitmenin daha zor hale geldiğini görebiliriz. Dolayısıyla bir şehri planlarken her parametreyi hesaplamak zorundasınız.

Bu şu demek değildir; bizim yeni bir inşaat politikamız var, çok yüksek güvenlikli siteler yapacağız. O sitelerin içerisinde spor salonu da olacak, havuz da olacak, alışveriş merkezleri de olacak ve onun içerisinden çıkmayacaksınız. O zaman kent nereye gidiyor? Buna kent planlaması denilemez sadece site planlaması denir.

Şehrin diğer bölgeleri, ilçeleri arasındaki bütün iletişim kanallarını koparırsınız, insanları diğer insanlardan soyutlarsınız. Dolayısıyla bu tür yeni yapılaşma, yüksek güvenlikli siteler vs. toplumsal açıdan da, ekonomik açıdan da bir dejenerasyona neden oluyor. Onun yerine topluma nasıl daha fazla olumlu şey katabiliriz, şehirde bazı küçük şeyleri değiştirerek daha büyük faydayı sağlarız diye düşünülmesi lazım. Bu konunun daha çok konuşulması lazım.

Gökçen Tuncer kimdir

1985 yılında Ankara’da doğdu. 2007’de Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. 2010 ve 2012 yılları arasında İsveç Örebro Üniversitesi’nde küresel gazetecilik alanında yüksek lisans yaptı. Çeşitli yayın organlarında gazetecilik yaptı, şu anda Ekotürk TV Ankara temsilcisidir.

Ayrancı’da hayat var

Ankara’nın göbeğinde bir huzur yeri var desem, “Hadi canım, Kızılay mı?” diyen çıkar. Değil. 

Tunalı desen gürültü, Bahçeli desen karmaşa. Benim huzurumun haritadaki yeri net: Aşağı Ayrancı. 

Sekiz yıl önce taşındım buraya. O gün bugündür mahalleyle bütünleştim. Aslında ben hep mahalle kültürüyle büyüdüm. Çocukluğumda annem camdan bağırırdı: “Aliiii, eve gel!” Şimdi evin alt katından ses geliyor: “Ali Bey, çöpçü geçmeden atsanız iyi olur.” İkisi de aynı sıcaklıkta, sadece biri biraz daha medeni. 

Aşağı Ayrancı’da sabahlar seremonidir. Evin kapısını açar açmaz hayatla tokalaşırsın. 

Sokağı süpüren görevliyle karşılıklı günaydınlaşılır. Bu günaydın öyle sıradan değil; göz altlarından anlaşılan “Gece zor geçti ama hayattayız” bakışı eşliğinde bir dayanışma selamıdır. 

Manavı geçemezsin selamsız. “Portakallar taze, abim sana göre seçtim” diyerek gönül koyar, teklif gibi görünen bir tür mahalle baskısı uygular. Reddedersen suçluluk duygusu bedava yanında gelir. 

Sokak kedileri var bir de. Her sabah yolumu gözlüyor gibiler. Aramızda belli belirsiz bir anlaşma var. Ben miyavlamıyorum, onlar konuşmuyor ama sabah selamımız eksik olmuyor. Sokak köpekleri ise benden bisküvi bekliyor. Bir gün getirmemeyi denedim, resmen surat ettiler. Şehirde barınak yok belki ama gurur var. 

Foto: İrena Mensikova

Burası öyle bir yer ki, bakkal kimliğini değil, çocukluğunu tanıyor. Apartman komşusu kimin çamaşır suyunu kullandığınızı göz kararı bilir. Apartman toplantıları şikayet değil, şakalaşma seansıdır. Ve mahallede her şey “biz”le başlar, “komşularla” devam eder. 

Aşağı Ayrancı’da hayat, modern şehrin içinde küçük bir vaha gibi. Burada hava soğuyunca kapılar açılır, “çocuklar bizde oynasın” denir. Biri hastalanınca fırına gidip onun için sıraya giren çıkar. Gül gibi geçinilir, arada kavga da olur; ama ertesi sabah manavdan domates alırken barışılır. 

Kısacası, Aşağı Ayrancı bana sadece bir adres değil, ait olma hissini verdi. Büyük şehirde kaybolmamayı, bir “günaydın”ın ne kadar değerli olduğunu hatırlattı. Herkesin bir Aşağı Ayrancı’sı olmalı; adı başka olsa da, içinde aynı sıcaklık olmalı. 

Çünkü bazı yerler sadece yaşanmaz, hissedilir. Benim için orası burası.

ABD’nin eski büyükelçiliği ne olacak?

“Semtin dokusunu bozar”

Dilek Metin Sert (49)

Sanat Tarihçi/Kültür Sanat Direktörü

Semtin dokusunu bozar diye düşünüyorum. Trafik artık genel bir sorun Ankara’da. Toplu taşıma konusu ne yazık ki oturtulamadı, bundan sonra da düzeleceği konusunda soru işaretlerim var. Dolayısıyla orada bir otel, hastane vb. yapılması elbette olumsuz anlamda çok etkileyecektir mahalleyi.

“Herşey oldu bittiye getiriliyor, Ayrancı için kaygı verici bir durum”

Hüseyin Kalkan (33)

Esnaf

Ayrancı’nın bilinirliği açısından bir katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Zaten Ayrancı, Ankara’nın en önemli yerlerinden birisi. Kendine has bir oturumu, kendine has bir toplumu var. O yüzden bilinirlik açısından Ayrancı’ya bir katkı sağlamaz. 

Altyapı sorununa gelince, altyapısının kaldırmayacağı çok aşikar. Bir anda Ayrancı’ya hiç ait olmayan bir hareketliliğin mahallemizin altyapısınca sorunsuz kabul edilmesi çok olası değil. Bir sürü yeni problemle uğraşmak zorunda kalacağız.

Trafik zaten Ayrancı için –ara sokaklar dahil olmak üzere– çok büyük bir problem. Ana caddelerde zaten yoğun bir trafik var. Ulaşım altyapısı anlamında çok büyük yeni problemler getirir.

Bunun öncelikle iyice bir hesaplanıp ondan sonra projelendirilmesi gerekirdi. Ama maalesef ülkede her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir plansızlık var. Her şey oldu bittiye getiriliyor.

Böyle önemli bir arazinin satışının bile çok sonradan ortaya çıkması, bir şeylerin el altından yapıldığını gösteriyor. Ayrancı için kaygı verici tabii ki. Rant uğruna bütün yeşil alanlar talan ediliyor. Biz isteriz ki orada sosyal bir ortamın sağlanabileceği, insanların vakit geçirebileceği bir kültür merkezi, bir konser alanı gibi şeyler yapılsın.  Ama tabii ki yine halka bir şey sormuyorlar.

“Ayrancı’ya yeni sorunlar ekleyeceği kesin”

Tülay Kılıç (51)

Ayrancı’nın zaten birçok sorunu var, bunlara yenileri eklenir. Trafik iyice kitlenir, otobüs gelecek, taksi gelecek diye günümüz beklemekle geçer.

Birincisi trafik sorunu, ikincisi o büyüklükteki bir yerin gürültüsü açısından olumsuz bir etkisi olacağı kesin. Ayrancı bir emekli semti. Buranın düzenini bozacak.

Yani buraya çok hitap etmez öyle bir şey bence. Buradaki insanlar yolda zor yürüyoruz. Yollar dar, kaldırımlar dar. Güven hastanesi bile burada otopark sorununu artırdı. Bu büyüklükteki bir yer Ayrancı’yı kilitler.

“Kesinlikle çok katlı kullanıma açılmamalı”

Can Çokçalışkan (51)

Veteriner hekim

Olumsuz etkiler, bu alanın kamuya ait bir park, yeşil alan olması gerekirdi. Ancak bir kişiye satıldığı ortaya çıktı. Kesinlikle çok katlı otel, konut ya da hastane olmaması gerekir. Bulunduğu yerin halka açık, ağaçları ve yeşil alanı korunmuş, düşük katlı restoran, kafe vb. olarak kullanılmasını isteriz.

“Arsa sahibinin sözünü tutmasını beklerim”

Çiğdem Tiftikçi (44)

Fizik Öğretmeni

Bu arazi Atatürk Bulvarı ile Ayrancı sınırında bir doğal bariyer görevi görüyor, alçak katlı yapılar doğal habitata müsade ediyor ve içinde, berisinde, gerisinde onlarca kuş türünün yaşamasına imkan sağlıyor. Sadece güven hastanesinin bile trafiğe, park yerine nasıl bir yük oluşturduğunu bizzat tecrübe ettik. Arazi sahibinin “Ayrancı’nın dokusuna zarar vermeyecek bir yapı üretme” sözünü tutmasını isterim. Az katlı konutlar ve bol yeşillik benim hayalim..

“Trafiği ve ulaşımı felç eder”

Ceren S. (23)

Mühendis

Otel gereksiz, hastane olursa zaten yoğun olan trafiği ve ulaşımı daha da felç eder. Zaten yakında Bayındır ve Güven Hastaneleri var.