Blog

Gençler Ayrancı için ne düşünüyor?

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Gençler Ayrancı’yı yaşam tarzına saygılı, güvenli, dayanışma kültürünün etkili olduğu bir semt olarak tanımlarken, kiralardaki orantısız artış konusundaki endişelerini de dile getiriyor. Mikrofonu uzattığımız mahallenin gençlerinden Ayrancı’ya dair aldığımız düşünceler şöyle:

“Sevginin ne olduğunu öğreten mahalle”

İrem Nur Şengün, 21 yaşında

Ayrancı ahalisi, içinde bulunan kişilere yardımlaşmanın, öğrenciyi unutmamanın, hayvana sevginin ne olduğunu samimi bir mahalle tadında öğretiyor. Ben de gençliğini Ayrancı’da geçiren bir öğrenci olarak hayvanların başını okşamadan geçmemeyi mahalledeki büyüklerimden öğrendim. Ara sokaklarında gece, gündüz rahat yürüyebilmenin tadını aldığımdan burayı bırakabileceğimi sanmıyorum.

“Ayrancı’da yaşam tarzınız, giyim kuşamınız, yediğiniz içtiğiniz genellikle sorgulanmaz”

Sevi Gizem Zeybek, 27 yaşında

Ayrancı çalışma hayatına adım atan birçok yeni mezun gencin tercih ettiği bir semt. Bu semti avantajlı kılan temel nokta merkezi konumuna rağmen sakin bir mahalle yaşantısına sahip olması sanırım. Hem ulaşım kolaylığı sağlıyor; işinize, okulunuza yürüyerek ya da toplu taşıma kullanarak gidebiliyorsunuz. Hem de iş çıkışında evinizde, ya da size yakın mekanlarda/parklarda günün stresini atabiliyorsunuz. Bir diğer önemli nokta ise mahalle sakinlerinin genellikle özgürlükçü, seküler yaşam tarzına sahip insanlardan oluşması. Ayrancı’da yaşam tarzınız, giyim kuşamınız, yediğiniz içtiğiniz genellikle sorgulanmaz; kendinizi olduğunuz gibi kabul edilmiş ve güvende hissedebilirsiniz bu semtte (Türkiye gerçekliğinde ne kadar mümkünse tabi). Mahalledeki dayanışma ruhu da sizi içine çeker; Ayrancı Sakinleri, Kolektif Mutfak, Sol Kültür… Oturmuş bir düzen var mahallede ve yeni gelene kapıları her zaman açık. Son olarak iyi ki taşınmışım, umarım ayrılmak zorunda kalmam diyeyim ve kiralardaki orantısız artışın beraberinde getirdiği tehlikeye de göz kırpmış olayım.

“Ankara’nın saygı ve yardımlaşma açısından başkenti”

Recep Gürkaya, 26 yaşında

Ankara’da öğrenim hayatımın büyük bir kısmını Eryaman’da geçirmeme rağmen yeni bir iş bulduğumda ev kurmak için tercihim Ayrancı bölgesi oldu. Ayrancı bana göre Ankara’nın saygı ve yardımlaşma açısından başkenti. Merkeze yakın oluşu da cabası. Komşuluk ilişkilerinin de henüz yok olmadığı tek yer gibi. Taşınırken çoğu mutfak eşyamı ve diğer büyük eşyalarımı ücretsiz olarak bölgenin sosyal medya hesaplarından temin ettim. Yolda yürürken kimsenin kimseyi rahatsız ettiğini görmedim. Herkesin birbirine saygı duyduğunu ve en azından insan olarak önemsediğini gördüm. Civarımdaki tüm esnaflar daha ilk günden halimi hatırımı sordu ve de ertesi gün gittiğimde bana ismimle hitap etmelerine şahit oldum. Penceremden geceleri sokağı izlerken sokaktan geçen insanların birbirinden ne kadar farklı olduğu ama kimsenin de kimseyi rahatsız etmediğini gördüm. Sokak hayvanlarının da ne kadar mümkünse o kadar huzurlu oluşunu keşfettim. Ben belki de bu bölgeye yeni gelmiş olsam da çok kısa zamanda benim mahallem benim evim demeye ikna oldum.

“Rahat nefes alabileceğimiz semtlere bir örnek”

Miray Payaslı, 28 yaşında

4 senedir Ayrancı’da yaşıyorum. Ayrancı’dan önce Ankara’da iki üç semtte daha yaşadım. Seçtiğim yerlerin Ayrancı gibi sosyal ve kamusal alan açısından daha demokrat ve özgür bir ortamın olmasına dikkat ediyorum. İktidarın esasen tüm ülkeye yansıttığı karanlık politikaların özellikle yaşam biçimlerimize etkisi direkt olduğundan yaşamak için seçtiğimiz semtleri bu koşullara bağlı kalarak seçmek zorunda bırakılıyoruz. Ayrancı da hem sosyal hem insan ilişkileri bakımından benim gözlemleyebildiğim kadarıyla mesafe ve saygı dengesini kurabilmiş bir semt. Sokak aralarında butik kafeleriyle, küçük sahaflarıyla, Adile Naşit Parkı’ndan Cemal Süreya Parkı’na kadar hayatımızda yer etmiş, yüzümüzü güldüren güzel isimli çocuk parklarıyla ve mahallelinin yani bizlerin rahatça bir selam verip oturabileceğimiz kültür evleriyle Ayrancı Mahallesi öğrencilerin, gençlerin, çocukların yani aslında hepimizin biraz daha rahat nefes alabileceği semtlere bir örnek olarak gösterilebilir, diyebilirim.

“Güvenliği, insan profili ve konumu”

Cansu Kabadayı, 26 yaşında

Severek oturduğum Ayrancı’nın benim için en önemli özellikleri güvenliği, insan profili ve konumu. Güvenli olduğunu hissediyorum ve bunun en önemli nedeninin burada yaşayan diğer insanlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Ayrancı’da aile ve yaşlı kesimin ağırlıklı olarak yaşamasıyla birlikte genç nüfusun da olması Ayrancı’yı sevmemde bir diğer etken. Sosyal imkânlarının iyi olması, market-fırın vb yerlerin yakın olması; eşofman ve spor ayakkabınızı giyip rahatça dışarı çıkıp dolaşabileceğiniz bir alanınızın olması da oldukça keyif verici benim için. Konum olarak da Ankara’nın oldukça merkezi bir bölgesinde yer alıyor, bu da oldukça önemli bir avantaj. Umarım bu düzgün, keyifli ve rahat yapısı bozulmaz ve gelişerek devam eder. 

“Hem okuyorum hem bir kafede çalışıyorum”

Ali Eren, 24 yaşında

Ben 3 yıldır Ayrancı’da oturuyorum. Daha önce okul yurdunda kalıyorum. Ablamla birlikte bu semti tercih ettik. Yüzüncüyıl’da kalmak istemedim okul yakın olduğu halde çünkü orası mahalleden çok öğrencilerin geçici olarak kaldığı bir semte benziyor. Karavan parkı gibi diyebiliriz. Yaşadığım yerle okuduğum yerin farklı olmasını tercih ettim. Ayrancı merkeze çok yakın. Ayrıca istediğin şeyleri bulabiliyorsun, oturmuş bir yer. Burada bir kafede çalışıyorum öte yandan. İstanbul’un eski Cihangir’i gibi tanımlayabilirim burayı.

“Gece geç saatlerde mahalleme geldiğimde evime gelmiş gibi hissediyorum”

Hatice Yapar, 28 yaşında

Ayrancı’da oturmayı tek bir kelime ile anlatmam gerekseydi bu güven olurdu sanırım. Her gün yürüdüğüm sokakta hep karşılaştığım ama hiç tanımadığım insanlarla selamlaşmayı, bir kadın olarak gece geç saatlerde evime dönerken mahalleme geldiğimde evime gelmiş gibi hissetmeyi, komşularımla yakın ilişki içinde olmayı, mahallenin hem çok sakin hem de çok canlı olmasını ve bütün bunların bana yaşattığı güven hissini seviyorum.

Daha iyi bir yaşam için: Katılım

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

1989-1993 yılları arasında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptınız, bugün konuştuğumuz pek çok şeyin sizin döneminizde hayata geçmiş örnekleri var. Bu deneyimlerin üzerinden yaklaşık 30 yıllık bir süre geçmiş. Şimdi değerlendirecek olursak, sizin döneminizdeki katılım anlayışınızı nasıl tarif edersiniz?

Murat Karayalçın

Bizim katılım platformumuz “Ankara Kurultayı” idi. Genç yaşlı, cinsiyet ayrımı yapmadan hemşerilerin katılımını üç alanda önemsiyordum; bütçeye katılım, planlara katılım ve projeye katılım.

Bu Ankara Kurultayı şöyle örgütlendi; birincisi bir temsil yapısı vardı. Temsil edilen insanlar oraya gönderecekleri kişiye delege olma yetkisi veriyordu. Bunu dikkate alarak Ankara’daki bütün sivil toplum örgütlerine bir mektup yazdım. Onları davet ettim, ‘temsilci, delege gönderin’ dedim. Bunların içinde hem bilinen sivil toplum örgütleri vardı, yani TMMOB, sendikalar, ticaret odaları gibi hem de Ankara’da oldukça yaygın olan hemşeri dernekleri vardı.

Bir de hiçbir sivil toplum örgütüne üye olmayan ama bu kurultaya katılmak isteyenler de olabilir diye düşünerek billboardlar hazırladık. Katılmak isteyenler gelip kayıt yaptıracaktı. Gelenin girebildiği değil, kayıt yaptırılarak delege kartı alarak kurultaya girdiler.

Kurultayın üç amacı vardı; bütçenin görüşülmesi, belediyenin hazırladığı imar planlarının müzakere edilmesi ve projelere katılım.

“Dikmen Vadisi Projesi katılımın da ötesinde bir ortaklaşmadır”

Biz projelere katılımı ayrı tuttuk. Her proje kendi özelinde ele alındı. Mesela Dikmen, Batıkent, İvedik Organize Sanayi Bölgesi projesi gibi. Biz bu projelerden olumlu-olumsuz etkilenecek Ankaralılarla bir ortaklık platformu oluşturduk. Yani Batıkent’in 55 bin sabit toplumsal tabanı var, bu konut sayısı. Bu konutlarda oturmak isteyen insanların üyesi oldukları kooperatifleri esas aldık. Dikmen projesinde 2 bin gecekondu vardı. Onlara kooperatif kurdurduk. Dönüşüm kooperatifi dediğimiz kooperatiflerdi. Hacı Bayram’da kaldıracağımız 170 dükkan vardı, bunlara kooperatif kurdurmadık ama temsilci seçtirdik. İvedik Organize Sanayi Bölgesi’nde ise kooperatifler vardı. Orada da kooperatiflerle çalıştık yani kimi zaman kooperatiflerle kimi zaman bu projelerden etkilenecek kişilerin seçtikleri temsilcilerle çalıştık. Aynı zamanda belediye görevlileriyle bir araya geldiler ve bu projelerin karar kurulunu oluşturdular. Örneğin Dikmen’de 5 tane kooperatif temsilcisi vardı. Ben de 5 belediye görevlisi tayin ettim, 10 kişi, ben de başlarındaydım, 11 kişi Dikmen Vadisi Projesi karar kurulunu oluşturdu. Bu Türkiye’de ilk defa yapılıyordu ve bu tamamen sosyal demokrat, sol bir çözüm. Bu 10 kişi Dikmen Vadisi Projesi için alınması gereken bütün kararları birlikte aldılar, birlikte imzaladılar ve ben bu kararları belediyeye talimatım olarak verdim. Aynı zamanda projeyi birlikte izleyip denetlediler. Bu olağanüstü bir modeldir. Yani katılım da değil bu ortaklaşmadır. Katılımın da ötesindedir.

Tekrar Ankara Kurultayı’na bakacak olursak iki konu öne çıkmıştır; bütçe ve imar planları. Ankara Kurultayı’nı Ekim ayında toplamıştık. 13 Ekim Ankara’nın başkent olduğu hafta Ankara Kurultayı haftasıydı. Hem delegelerle birlikte olduk hem de 13 Ekim’i kutladık. Burada bütçe taslağını kurultaya sundum. Büyükşehir belediyesinin meclis üyeleri de kurultayın doğal üyesiydi.

“Hem Ankara hem de İstanbul için işe yarayacak bir modeldir”

Aslında bu hem Ekrem İmamoğlu hem Mansur Yavaş için işe yarayacak bir model. O zaman biz belediye meclisinde de çoğunluktaydık. Şimdi Ankara ve İstanbul’da çoğunlukta değiliz. Onun için belediye meclisi üyelerini belediye başkanının kendi ağırlığını taşıyan bir platforma çekip hemşerileri ile bütünleştiği o platformda baskı yapmak işe yarar bir yöntemdir. Bu modelde bütçeyi Ankaralılar tartışmış oluyor. Bu bütçenin bir provasıydı. Aynı zamanda imar planları da orada tartışmaya açılıyordu. İmar kararları belediye meclisinde kabul edildikten sonra bu kararlar kamu yararı oluyor ve bu müthiş bir güç. Kurultay dilediği komisyonları kurabiliyordu. Gecekonduların Ankarası, Gençlerin Ankarası, Kadınların Ankarası gibi komisyonlar kuruldu. Doğrusu bu komisyonlar söylemde güçlü ancak pratik olarak pek başarılı değildi. Pratik olan bütçe ve imar planlarına ilişkin çalışmalardı.

Belediyecilik anlayışınız içinde gençlerinin yerinin ayrı olduğunu biliyoruz. Gençlere ilişkin Ankara Kurultayı’nda ne gibi çalışmalar yapıldı? Beklentileriniz nelerdi?

“Kaliteli kent hizmetinin yaygınlaştırılması, gençlere ve tüm kent yoksullarına sunulabilmesi” sosyal demokrat belediyeciliğin özüdür. Aslında bu bir paylaşım. Dikmen projesinde iki tane yüksek kule arasında da köprü vardır. Bu köprüye ‘Gençlik Köprüsü’ ya da ‘Kültür Köprüsü’ denmektedir. Bu alan tümüyle gençlere ayrılmıştı. Gençler burada müzik dinleyebilecekleri, kitap okuyabilecekleri, oyun oynayabilecekleri, sohbet edebilecekleri bir takım büyük mekanlara sahip olmuşlardı. Bu aslında müzik kitaplığı, bilardo, satranç demek. Bir genç gelsin orda tostunu yesin, çayını içsin, tüm gününü kaliteli bir şekilde ucuza geçirsin. Gençlerin zevkle gidebilecekleri alanların yaratılması projesiydi.

“Her eğitim yılının başında üniversitelere gittim gençleri Ankara’nın yönetimine davet ettim”

Ben belediye başkanı olarak her eğitim yılının başında üniversitelere gittim. Hepsinde de gençleri Ankara’nın yönetimine davet ettim. Gençler de ‘tamam’ dediler ama her sene böyle geçti. Ne ben öneride bulundum ne de gençler öneride bulundu.

Bir sonraki sene yeniden gittim. Gazi Üniversitesi’ndeydi. Ben tekrar çağrı yaptım gençlerde ‘tamam’ dediler ‘ancak bu sefer bir karara bağlayalım’ dedim. Öneri sordum ancak salondan öneri gelmedi. Ben de o sırada aklıma gelen Seymenler Parkı’nın yönetimini gençlere vermeyi teklif ettim. Temsilcilerinizle gelin ve protokol imzalayalım dedim. Seymenler Parkı hayli büyük bir park ve amfisi var. Parkta konserler olsun, bakımını, temizliğini ister öğrenciler yapsın ister belediye yapsın, çocuk parkına tıp fakültesinden öğrenciler gelsin, aileler için güvenli bir ortam olsun gibi önerilerde bulundum. Bu şekilde bir protokol imzalandı ancak gençlerin katılımı çok kısa sürdü.

İnsanlar ancak sonucunda bir şey kazanacakları süreçlere katılıyorlar. Maddi ya da manevi bir şey kazanacaksın. Batıkent projesi bence bir mucize. 11 yılda bir kent kuruldu; bin hektarlık bir alanda 300 bin nüfuslu kent. Bence kamu ile konut elde etmek için projeye asılan insanların çabası ile oldu. Dikmen’de iki yılda birinci kısım bitti. Kaliteli bir yaşama ivedilikle ulaşmak isteyen insanlar işe asıldılar. Güveniyorlardı çünkü ortaklaşa karar veriyorlardı.

Kurultayda gençlik komisyonu çalışmalarını sürdürdü ama oradan çok somut kullanacağımız bir şey çıkmadı. Ben projelerden etkilenen kişileri ‘proje muhafızları’ diye adlandırmıştım. Bu kişiler projeye sahip çıkıyorlar ve bir enerji ortaya çıkıyor ve sürüklüyor projeyi. Zaten bu benim değişmez kamu yönetimi anlayışım. Birlikte karar aldığın zaman iyi işler ortaya çıkarabiliyorsun. Yürütme erkinin içine halkı da katacaksın. Sonuç itibariyle bu yapıyı denedik ve başarılı olduk.

“Etrafı üniversite öğrencileri ile çevrili iki parkı halkın kullanımına açtık”

Sizin gençlik konseyi fikriniz o dönem için ilkmiş. Ne gibi çalışmalar yapmıştınız? Günümüzde gençlik çalışması yürüten gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Bir arayışın ifadesiydi bu. Ankara Kurultayı kendi içinde birkaç komisyon kurmuştu. Bu insanlar orada bir şey ortaya çıkacak diye umarak geliyorlardı. Yani ‘Gençlerin Ankara’sı’ komisyonunu gençlerin Ankara’da daha iyi bir yaşam için çözümler üreteceğini umarak oluşturduk. Öncelikle etrafı üniversite öğrencileri ile çevrili olan iki parkı halkın kullanımına açtık. Kurtuluş Parkı büyük duvarlarla çevriliydi ve kimse giremezdi. Gençlik Parkı’na ise girişler ücretliydi. Ben ikisini de halkın kullanımına açtım. Ankaralılar bir taraftan girecek diğer tarafından çıkacak. Bu bir projeydi ve sonuçta ortaya görünür bir şeyler çıktı.

Proje üzerinde örgütlenmek çok önemli. Konsey tabii ki çalışmalarını yapsın, ilgili komisyonlar kurulsun. Onlar ilkeler, politikalar saptasın, önersin ama projeye eğilin. Projeleri tanımlayın, hazırlayın. Bunlar öyle projeler olsun ki sonuçta insanların işine gelsin. Bir kazanımı olsun çünkü insanlar bir şey elde edilecekse çalışmalara katılıyor. Yoksa olmuyor.

Örneğin belediyeden ucuz hizmet talebiniz varsa en iyi yöntem projelere dayandırmaktır. Mühendislik, iktisat, kamu yönetimi okuyan arkadaşlarınız vardır. Basit bir proje ile belediyeyle çalışabilirsiniz.

Bizim çok önemli bir etkinliğimiz vardı; hipodrom konserleri. Hipodroma yüz binler geliyordu. Yılda iki konser verdik. John Baez, Theodorakis, Zülfü Livaneli, Grup Yorum, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserleri yapıldı. Belediye otobüsleri topluyordu vatandaşları ve geri bırakıyordu. Ulaşım maliyetsiz ve kolay oluyordu. İki saat boyunca müzik şöleni oluyordu ve gençler hemşerileşiyordu, toplumsallaşıyordu. Sanat kitleselleşiyordu. Gençler de böyle etkinlikler yapabilirler. 2022 Mayıs ayına böyle bir organizasyon düzenleyebilirsiniz. Somut olmak ve tarih vermek lazım.

Gazi Üniversitesi öğrencilerine tahsis edilen “Seğmenler Parkı” etkinlikleri için yapılan bir ilan örneği

Ayrancı hikayeleri-3: Bir küçük dut meselesi

Haziranın son günleri, saat sabahın altı buçuğunda üzerinde pembe yağmurluğu, ayağında parlak turuncu ayakkabıları ile yürüyüşe çıkmış. Ankara ona takılan lakabın hakkını verir gibi gri bir gökyüzü ile selamlıyor onu. Bir süre önce hafif bir yağmur çiselemiş, ıslak sokaklardan buram buram toprak kokusu yükseliyor. Ömür Sokağı’ndan Kuzgun Sokağı’na dönüp evleri izleyerek dolaşıyor. Sorarsanız size sabah yürüyüşünde olduğunu söyler ama sanki akşam yemeği sonrası keyif yürüyüşüne çıkmış gibi aheste aheste atıyor adımlarını. 

Kuzgundokuz’un önünden geçerken “Akşam üzeri uğrayıp keklerden birkaç dilim alayım” diye yazıyor aklının bir köşesine. Misafirlerine ikram etmek için tatlı yapmakla uğraşmak istemiyor.

Sabahın dinginliğinde önünden geçtiği apartmanların balkonlarına, o balkonlardaki rengarenk saksılara, apartman bahçelerine bakıyor uzun uzun. Aslında ne kadar yeşil bir semt burası diyor hayretle, sanki bu sokaklardan hiç geçmemiş gibi yeni bir gözle bakıyor etrafına. Aslında tüm bu farkındalık yağmurun marifeti, biliyor. Yağmur geçtiği her yerde renkleri daha parlak, daha görünür kılıyor. Sanki yıllardır el değmemiş tozlu bir eşyaya dökülen su gibi. O yüzden bu sabah kapalı havaya rağmen sokaklar daha yeşil, saksılardaki çiçekler daha renkli geliyor ona. Arada maskesini açıp derin nefesler alarak ıslak toprağın kokusunu içine çekiyor.

Tomurcuk Sokağı’nı geçip köşedeki taksi durağına vardığında Örgü Sokağı’ndan aşağı doğru yürüyen bir başka kadınla karşılaşıyor. Kadının üzerinde pembe bir yağmurluk ayaklarında da parlak mavi ayakkabılar var. Yaptığı eyleme oldukça sadık, hızlı adımlarla önünden geçip Güvenlik Caddesi’ne doğru yürüyüşüne devam ediyor. Sabahın bu saatinde kendiyle aynı renklerde giyinmiş bir başka yürüyüşçü görmek onda tuhaf bir neşe uyandırıyor. Keyfi adımlarla başladığı yürüyüşünün temposunu artırıp Ant Dairesi’nin önünden Kuzgun Sokağı boyunca yürümeye devam ediyor. 

Birkaç apartman sonra yıllar önce, öğrenciyken ilk kedisini aldığı binanın önüne gelip bir süre duruyor. Ne çok sevmişti o minik kediyi. Kuzgun Sokağı denilince aklına hâlâ o kedi geliyor. Ne yazık ki ömrü uzun olmamıştı miniğin, sahiplendikten birkaç ay sonra hastalık nedeniyle kaybettiği hatırlayınca yüreğine yine o tanıdık hüzün çörekleniyor. Az önce kadını görünce yükselen yürüyüş temposu minik kedisinin hatırası ile tekrar yavaşlıyor. Yeşilyurt Sokağı’nın Hoşdere’ye çıkan merdivenlerini tırmanırken aklından birbiriyle alakasız bir sürü düşünce geçiyor. Asıl niyeti Hoşdere’den yukarı tırmanıp Portakal Çiçeği’nden tekrar aşağı doğru yürümek iken, hafif hafif başlayan yağmur yüzünden fikrini değiştirip Selimiye Caddesi’ne doğru gidiyor. Muhtarlık binasının önünden geçip Güleryüz Sokağı’na dönüyor. Yerlerde ağaçlardan dökülen dutlara basmadan seke seke yürüyor. Elinden geleni yapmış olmasına rağmen dutlardan kaçamıyor. Ayakkabısının altına yapışan dutlar onun adımlarını ağırlaştırıyor. Ayak tabanını kaldırımın kenarına sürterek ezilmiş meyveleri temizlemeye çalışırken bir anlığına kafasını çevirip tepesindeki ağaca bakıyor. Koca bir ağaç, dalları meyvelerin ağırlığı ile sarkmış ona bakıyor. Ağacın dallarındaki meyveleri görünce aklına kendi oturduğu sokaktaki diğer meyve ağaçları geliyor. Ne çok var dut ağacı var Ayrancı’da! Ve ne kadar da çok çocuk var aslında. Ayakkabılarını kaldırıma sürtmeyi bırakıp yürümeye devam ediyor. Çocukken tepesinden inmedikleri, komşusunun bahçesindeki o heybetli dut ağacı aklına geliyor. Yaz boyu damlardan atlayarak o ağaca tırmanıp, nasıl bütün gün karınları ağrıyana kadar yediklerini hatırlıyor. Ağaçtaki son meyve bitene kadar hiçbir çocuğun rahat bırakmadığı ağacı hatırlayınca Ayrancı’da, meyvelerle ağırlaşmış dallarına tek bir çocuğun dahi dokunmadığı bu ağaçlara üzülüyor. 

Neden?” diyor kendi kendine; “Neden bu kadar çocuk tek bir ağaca bile dokunmuyor? Apartman sakinlerinden mi çekiniyorlar? Ya da pek çok ağacın dallarının sarktığı sokaklardan hep araçlar geçiyor diye aileler mi izin vermiyor çocuklara?” Sonra içini çekip “Ama ben bile dokunmuyorum ki artık meyve dolu ağaçlara kaldı ki çocuklar meyve toplasın…” diyor. Dut ağaçları hakkında düşünürken Tomurcuk Sokağı’nın köşesinden kendine doğru gelen birini fark ediyor. Önce az evvel gördüğü pembe yağmurluklu kadın zannediyor ama sonra bu seferki yürüyüşçünün ayağında siyah ayakkabılar olduğunu görüyor. Haziranın son gününde üç pembe yağmurluklu kadın yürüyüş yapıyor. Yüzündeki maskenin ardından gülümsüyor. Kendisine doğru yaklaşan kadın yağmurluğunun ucunu katlamış içinde bir şey taşıyor gibi. Kadın iyice yaklaşınca yağmurluğun içindeki şeylerin dut olduğunu görüp şaşırıyor. Kesesinde taşıdığı şeyin ilgi çektiğini gören kadın yaklaşıp coşkulu bir sesle “Günaydın!” diyor. “Aşağıda parkta yürürken topladım, bir sürü dut dökülmüş yere. Güzelim meyveler ezilip gidiyor, zayi oluyor.”

Büyük bir sevinçle cevap veriyor;

“Ne iyi yapmışsınız! Sokaklarda hep ezilmiş dutlar var yazık oluyor. Çocuklarda yemiyor eskisi gibi.”

“Öyle ya, şimdiki çocuklar dalından bir meyve koparıp yemenin tadını bilmediklerinden kimse el uzatmıyor, buncağızlar öylece eziliyor.” 

Cevap olarak “Doğru, çok doğru…” diye mırıldanıyor. Sonra karşısındaki ufak bir selam verip yürümeye devam ediyor kucağındaki iri dut taneleri ile. 

Keşke,” diyor “Apartmanlar en azından toplayıp binadakilere dağıtsa güzelim meyveleri.” Ya da keşke ben bir yolunu bulsam…Sonra çocukken izlediği bir çizgi film geliyor aklına. O yıllarda çocuk olan herkesi bildiği süper güçleri olan kızların hikâyesi.

Şimdi,” diyor “Elimi havaya kaldırsam ve haykırsam; pembe yağmurluğun gücü, harekete geç! Sonra ben ve bu sabah gördüğüm iki kadın bir anda pembe renkli kıyafetler içerisinde süper kahramanlara dönüşsek. Amacımız düşmanlarla savaşmak değil de mahallemizi daha da güzelleştirmek olsa. İlk işimiz ise olgunlaşmış meyveleri toplayıp çocuklara ikram etmek olsa!” Gözünün önünde ışıldayan pembe kıyafetler içinde üç kadın beliriyor. Neşe içindeki çocuklara avuç dolusu meyveler ikram ederken görüyor kendini. Arkada Ayrancı’nın emeklileri toplanmış onlar hakkında konuşuyor. Herkes neşeli, hiçbir meyve ezilmemiş. Herkes onlardan konuşuyor; “pembe yağmurluklu kadınlar yine günü kurtardı diyorlar…” 

Kendi hayallerine dalmış yürürken ne önünden geçtiği ağaçların ne de ayaklarının altında ezilen dutların farkına varıyor.

Kapalıçarşı’dan Ayrancı’ya saatin yarım asırlık öyküsü

Adım Mustafa Aktulga, Ayrancı’nın ilk saatçisiyim. 1973 yılının Eylül ayından beri buradayım. Bana altı ay ömür biçmişlerdi ama 73 yılından beri buradayım. Ayrancı’ya İstanbul’dan geldim. Kapalıçarşı’da esnaftım. Ankara’da askerlik sonrası başçavuşumun yoğun ısrarları ile burada dükkân açtım. Yeşilyurt Sokağı’nda bulduğumuz bu dükkânı kiralayarak zanaatımı bugüne kadar sürdürdüm. 

Ayrancı’nın ilk saatçisi Mustafa Aktulga.

Ben Kayseri’nin Develi İlçesi’nde doğdum. Sekiz yaşında bir saatçinin yanında çalışmaya başladım. O dönem İstanbul hakkında çok güzel şeyler anlatılıyordu. Benim de aklıma girdi orada yaşamak. İki sene yalvardım anneme gitmek için.

Kamyon kasasında İstanbul’a kaçtım çocuk yaşta. Harem’de üç gün kaldım. Sonra vapurla Sirkeci’ye geçtim. Aklımda hep saatçilik yapmak vardı. Kapalıçarşı’da duvar dibinde simit satarken sürekli gözüm bir saatçi dükkânındaydı. Dükkân sahibi Ramiz usta merakımı görüp beni yanına aldı. Haftalığım 25 liraydı. Mithatpaşa Caddesi’nde kiraladığım terasın kirası 150 lirayı karşılamak için sabah erkenden işportaya çıkardım. Akşam baskısı gazeteler satardım, 100 gazeteden 2,5 lira kalırdı elime. Bir süre sonra ustam kabiliyetimi görüp haftalığımı 75 liraya çıkarınca rahatladım. 

Bir süre sonra ustam bana kendi dükkânıma geçmemin zamanı geldiğini söyledi. Kapalıçarşı’da Fesçiler Çarşısı’nda meşhur Ali Baba dükkânının karşısında dükkân açtım. Kiramı rahat ödemeye, iyi giyinmeye, güzel yemekler yemeye ve haftada üç kere hamama gitmeye başladım. 

Saat sektörünün asıl yeri Polonya’dır. Nazilerden kaçan Yahudiler yerleştikleri İsviçre’de bu işi geliştirmişlerdir. Türkiye’de bir zaman çok tutulan İsviçre malı olan Nacar ve Hislon markaları Sirkeci’de Büyük Postane yakınlarında iki Ermeni vatandaşın dükkânında satılırdı. Onlar ithal ederdi. Daha sonra el değiştirdi, Konyalı Mustafa adlı bir bey satmaya başladı. 

Develi’de minicik bir bağımız vardı ama o toprak bizi doyurdu, büyüttü. Bostandan sebzemizi, meyvemizi, hayvanımız için yoncayı yetişirdi. 2,2 dönümlük üzüm bağımızdan pekmez yapardık. Kasabamız çok kültürlüydü o zamanlar. Ermeni ve Rum komşularımız vardı. Bağlardan gelen üzümleri Rumlar şarap yapardı. Demirci, derici, ayakkabıcı, terzilik yapan ustalarımız hep onlardan çıkardı. Rum bakkal şarap satardı. Develi’ye girişte bir han vardı. Han’da Ermeni ustalarımız demircilikle uğraşırdı. Ayakkabıcılar sokağında Rum ustalar bulunurdu. Terzi ustalarımız Ermeni idi. Onlardan öğrendi Türkler bu meslekleri. 

Develi’nin güzel evlerinin taşları Ermeni ustaların elinden çıkmıştır hep. Bizler hep birlikte asla ayrım yapmadan yaşadık ama Erzincan depreminden sonra ilçeye gelen insanlar anlaşamadı onlarla, kötü olaylar meydana geldi. O güzel ustalarımız aileleriyle İstanbul’a göçtüler.

Camcı Agop ustanın oğlu sınıf arkadaşımdı. Onun kardeşi Garo ile hâlâ görüşürüz İstanbul’da. Derici Armenak da İstanbul’a taşındı diğerleri gibi.  Hatta İstanbul Samatya’da Develi kökenli bir Ermeni’nin evinde kiracı olarak kaldım.

“Çocukluğumu bilen müşterilerim var hâlâ”

Develi ve İstanbul’da yaşadığım bu çok kültürlülüğü, dayanışmayı Ankara’ya geldiğimde bulamadım tabii ki. Bir kısım esnafla da anlaşmazlık yaşadım maalesef. Neyse ki sonradan güzel insanlarla tanıştım, dostluk edindim. Dükkânımın bulunduğu binada oturan Sema ile çok yakın bir dostluk kurmuştuk. Bir gün beni Cebeci’den buraya taşınan bir arkadaşıyla tanıştırdı. Tanışıklık ilerledi ve evlenme isteğimiz ailesi tarafından hoş karşılanmayınca birlikte kaçtık Antalya’ya. Birkaç gün sonra döndük ailesiyle barıştık sonrasında. Meneviş Sokağı’nda Yazanlar Sokağı’nın köşesinde ev tuttuk, döşedik. 

Ayrancılı müşterilerim çok özeldir. Yurt dışına, kent dışına gidenler mutlaka ziyarete gelirler bana. Çocukluğumu bilen müşterilerim var hâlâ. Görür gözetirler. Siyasetçi Ali Topuz, Gökberk Ergenekon ile komşuyduk, arkadaştık. Mahalleden çok arkadaşım oldu. Zamanla çoğu taşındı, yeni insanlar geldi yerine. 

Ayrancı’nın en eski esnaflarından birisi haline geldim. Bu muhitte eczacı Esin Hanım benden eskidir bildiğim kadarıyla. Daha önce Güvenlik Caddesi’nde Ziraat Bankası’nın hemen üstündeydi eczanesi. Ünal ve Asalet Kuaförler, kuru temizlemeci Yaşar ve Farabi’deki elektrikçi, gazete bayii Polatlar da benden eskidir. Vardar Hırdavat’tan Sabri eski dostlarımızdandır. Yan taraftaki bina eskiden bahçeli villa şeklinde idi. 

Hafta sonları bazen çiftlikteki Tekel Fabrikası’na gider orada bira içerdik. Aileler çiftlikte piknik yaparlardı. Ara sıra İlbank blokları altındaki müzikli R&V lokantasına giderdik. 

İlk ustam Develi’deki Şahin İzmirli idi. Askerden sonra Mehmet Mercan, Ramiz Yüksek, Ahmet Usta, Bakaraylar’dan öğrendim. En son yanımda yetişen oğlumdan çok önemli bir ayrıntı öğrendim ki bu bana meslekte öğrenmenin hiç bitmeyeceğini gösterdi. 

Mesleğimi devam ettirecek birkaç çırak aldım yanıma zaman içinde ama devam etmedi hiç birisi. 

Geçmişte saat tamiri daha çoktu. Artık sök tak şeklinde oluyor. Monte etmek yani. Ben hala tamir işini yapıyorum. Tamir işinden anlayan çok az usta var artık. Ankara’da Gürgenciler ailesi de bu konuda en iyilerinden idi. Divan Pastanesi’nin yanındaydı dükkânları. İstanbul esnafıydı kendileri aslen. Malzemelerimizi onlardan veya çoğunlukla İstanbul’dan alırdık.

Elektronik saatler çıkınca mesleğimiz ölecek diye korktuk başlarda ama onları da tamir etmesini kendi kendimize öğrendik.

İlk kırk yıl dükkânımı sabah sekiz akşam sekiz arası açardım. Son yıllarda sabah dokuz akşam yedi gibi çalışıyorum. Birkaç kere dükkânı değiştirmeyi düşündüm ama müşterilerim asla kabul etmedi. Aynı sokakta birkaç blok ileride bir dükkân alacaktım ama bunu bile kabul etmediler. Ben de onları kırmadım ve 1973 yılından beri aynı dükkânda devam ediyorum… 

Siz belediye başkanı olsanız, Ayrancı için ne yapardınız?

Mahallenin sesi ne diyor? 
Ayrancım Gazetesi olarak bu ayki sayımızda ‘mikrofonu’ mahalle sakinlerine uzattık ve bu kez “Belediye başkanı olsaydınız Ayrancı’da neyi değiştirirdiniz” diye sorduk. “Sokak veya evcil hayvanlar için her mahalleye sağlık ocağı kurulmalı” diyen mahalleliye göre bir belediye başkanı mutlaka halkın ve esnafın içinde olmalı. Mahallenin sesi ne diyor; aldığımız yanıtlar şöyle: 

Sokağı canlandırmak için mahalleliyle ortak işler oluştururdum

Selma Şentürk, 50 yaşında, Köylü Doğal Ürünler dükkanı sahibi:

Ben belediye başkanı olsam mutlaka halkın ve esnafın içinde olurdum. Talepleri en iyi biçimde o şekilde tespit edebilirsiniz. Doğrudan, birebir görüşmeler yoluyla olur ancak. Törensel değil bireysel yapardım bu görüşmeleri. Sokağı canlandırmak için esnafla ve mahalle sakinleriyle birlikte projeler oluştururdum. Örneğin halk Adile Naşit Parkı’nda küçük festivaller mi yapmak istiyor; hemen gerekli malzeme desteği sağlardım. Özellikle kadın ve gençlerin birbiriyle temas ettiği, konuştuğu, tanıştığı, zaman geçirdiği projeler yapardım. Kapalı alanlarda değil ama sokaklarda, açık alanlarda… Ekstra maliyetli şeyler değil bahsettiğim, sadece insanları bir araya getirebilmek önemli. Belediye başkanı olsam “Biz sizin yanınızda varız ve bunun için çaba gösteriyoruz” duygusunu hissettirebilmek önemli. Başka partilerden ekipler gelip bana sıkıntılarımı, taleplerimi sordular. Lakin ben belediye başkanımızı hiç görmedim şu ana kadar. 

Her yere asfalt dökmezdim 

Gamzegül Kızılcık Aykanat, 32 yaşında, Cafe Creme işletmecisi:

Belediye başkanı olsaydım mutlaka tüm mahalle sakinleriyle bizzat görüşürdüm. Sorunlarını yakından dinler, çözümler üretmeye çalışırdım. Ulaşamadıklarıma yardımcılarımı gönderirdim. Partici siyasetten uzak dururdum. Belediye hizmetlerini yerine getirirken çalışanlarımın sevgi ve samimiyet içinde olmasını sağlardım. Her yere asfalt dökmezdim. Asfalt çözüm değil sorun. Yağmur toprakla buluşmuyor artık. Yeşil alanları daha işlevsel hale getirirdim. Pandemide parkların önemini gördük. Gençlerin rahatlayabileceği büyük parklara ihtiyaç var. Portakal Çiçeği Parkı dışında başka yeri yok gidecek Ayrancılı gençlerin. Kafelerin artması çok iyi oldu. Semti canlandırdılar. Kafeler, mahalle pubları için bürokratik işlerde kolaylık sağlardım. Pandemide az da olsa Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden yardım ve manevi destek gördük. Çankaya Belediyesi başkanı olarak esnafın yanında olurdum mutlaka. Dükkanlar semtin yaşam kaynakları öte yandan. İnsanlar pandemide kapalı dükkanların olduğu sokakların ne kadar ölü, renksiz olduğunu gördüler. Kentsel dönüşüm, evlerin bahçelerini yok ediyor. Meyve bahçelerimiz kesiliyor. Çocukların dalından kiraz, erik topladığı ağaçlar kalmayacak yakında. 

Seğmenler Parkı’nı işlevsel hale getiririm

Koray Tahir Ön, 38 yaşında, tiyatro, kafe işletmecisi:

Benim için belediyecilik asfalt döşemenin ötesinde yeşil alanlar oluşturmak. Öte yandan Seğmenler Parkı’nı işlevsel hale getiririm. Eskiden orada kültürel etkinlikler, konserler yapılırdı. Neden yapılmıyor artık. Altyapısı hazır, anfi- tiyatro öylece duruyor. Bu bölgenin canlanmasına çalışırdım. Sosyal yardım, eğitim bursu konuları da çok önemli. Bir belediye kentin altyapısından, asfaltından değil sanat yaşamından da sorumludur. Şehri de güzelleştirmeli. Ankara’da kaç heykel var örneğin? Ne durumdalar? Diğer yandan altyapı çalışmalarında güvenlik sorunları oluyor. Kaldırım veya altyapı çalışması sırasında hem çalışanların hem de yayaların güvenlik önlemleri yeterince alınmıyor. Her şey şansa bağlı. Pandemi döneminde esnafa her kolaylığı sağlamaya, destek vermeye çalışırdım. 

Sokaklardaki araç işgalini önlemeye çalışırdım

İbrahim Hira Çağrımısırlı, 27 yaşında, Bus Stop Kafe işletmecisi:

Ayrancı’da doğup büyüyen birisi olarak dükkan önlerini, kaldırımları, sokakları güzelleştirmeye önem verirdim. Halkın rahatça oturabileceği alanlar oluştururdum. Sokakları keyifle yaşanabilir, gezilebilir hale getirirdim. Şu anda dükkanların görsel bir bütünselliği yok. Herkes kendi kafasına göre tasarlamış. Sokaklara baktığınızda iç içe geçmiş, karmakarışıklık hakim. Bunları düzenlemek isterdim. Sokaklardaki araç işgalini önlemeye çalışırdım. Apartman yönetimleri boş olan otopark yerlerini kiralayabilirler. Kafeleri, pubları desteklemek gerekli çünkü Ayrancı gençliği artık kendi mahallesinde takılabiliyor. Başka semtlere gitmiyor. Hatta başka semtlerden insanlar gezmeye geliyor artık. Estetik mekanlar, diğer esnafa da örnek oluyor. Herkes dükkanını elden geçirmeye başladı. Ayrancı daha çekici bir semt haline geliyor hızla. Ayrıca her mahallenin bir spor alanı olmalı. Çocuklar, gençler tehlikeli caddeleri geçmeden ulaşabilmeli böylece. Engelli bireylere yönelik sokak, park geçiş düzenlemeleri var ama bütüncül değil. Daha gerçekçi düzenleme yapılmalı. 

Önce kaldırımları yenilerdim

Gizem Çevik, 27 yaşında, Owster Coffee işletmecisi:

Belediye başkanı olsaydım öncelikle bakımsız ve kullanılamayacak durumda olan kaldırımları yenilerdim. Engelli kaldırımlarını daha düzgün hale getirirdim. Aynı zamanda belediyelere ait otopark yapardım ve uygun fiyatlı olurdu. Çünkü Ayrancı’da hem araba sayısı hem park sıkıntısı çok fazla. 

Her yere yeraltı çöp konteynırları yerleştirirdim

Serap Ağu, Cocosh Bujiteri

Hoşdere caddesinde işyerim var. 11 yıldır da bu civarda oturuyorum. Tüm cadde ve sokaklarda çevre temizlik için, bakım için, çiçek ve ağaç yetiştiriciliği için hizmet vermek isterdim. Bunun için de bütün apartmanlara çiçek ve ağaç fidanı dağıtımı yapardım. Bütün sokakların hergün ciddi anlamda temizlenmesini sağlardım. Yol yıkama araçlarımız vardı artık göremiyoruz. Onları tekrar devreye sokmak isterdim. Bütün cadde sokakların yıkanmasını sağlardım. Çankaya’nın bütün sokakları pırıl pırıl olmalı. Konteynırlar kaldırıldı. En modern konteynırların tekrar yerleştirilmesini, yer altı çöp toplama sistemlerinin devreye alınmasını sağlardım. Yağmur sularının birikmesini sağlayarak bunların ağaç ve bahçelerin sulanması için kullanılmasını sağlardım. Ayrancım Gazetesinin bütün evlere tek tek dağıtımını sağlardım.

Güvenlik caddesini tekrar çift yönlü yapardım

Güngör Kılıç Güvenay Kırtasiye

Öncelikle Güvenlik caddesini tekrar çift yönlü yapardım. Ayrancı için tek yönlü ulaşım hep sıkıntı yaratıyor, esnafın da gelişmesini engelliyor. Yeşil alanların çoğaltılmasını isterdim. Mahalle aralarında bazı boş parseller bunun için kullanılabilir. Asfalt kaldırımlar kullanım ve onarım için daha uygun oluyor diye düşünüyorum, yenileme gerektiren kaldırımları bunlardan yapardım. Ayrancı için bir bisiklet yolu mutlaka yapardım, hem gençler hem de çocuklar için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Otobüsler çok hızlı kullanılıyor. Burası yaşlı nüfusun çok olduğu bir yer neredeyse her ay bir kaza oluyor burada. Otobüslerin saat kısıtıyla yarışmaması lazım. 

Her mahalleye hayvan sağlık ocağı kurulmasını sağlardım

Ayça Eren, 35 yaşında, televizyon ve tiyatro oyuncusu:

Sokak veya evcil hayvanlar için her mahalleye sağlık ocağı kurulması için çalışırdım. Çünkü bu sektörün inanılmaz pahalılaşması hayvan severleri çok zorluyor. Bu sektörün kontrol edilmesi gerekli. Halkın yaralanabileceği etkili ve ucuz kliniklere gerek var. Diğer bir konu da çevre bilinci ile ilgili. Başkan olsam daha az atık ortaya çıkarmaya yönelik düzenlemeler yapardım. Her davranışımızda gereksiz pek çok atık plastik ortaya çıkartıyoruz, bu Dünya için çok tehlikeli. 

Bir başka hayalim, semtte yazlık sinema açılması. Yaz akşamları hep birlikte film izlenmesi çok güzel olur. Bir de Seğmenler Parkı’nda sessiz sedasız akan bir deremiz var. Bu dere daha aşağı kısımda kanalizasyona dökülüyor. Derelerinin tertemiz sularıyla aktığı, etrafında oturulup, gezilebilen bir Ankara hayal ediyorum. 

Kanalizayondan gelen kokuyu keser, sineklerle mücadele ederdim

Fatih Türken, Demlik Kafe işletmecisi:

Yazın başlangıcından beri Ayrancı’da rögar kokusu var. Sorunla ilgili belediyeyi aradık ama sorun giderilemedi. Aynı zamanda küçük siyah sinekler her yerde. Belediye başkanı olsam bu sorunları dinler ve çözüm getirirdim. Park ve bahçeler çok kirli durumda. Temizlik yapan işçilerin denetlenmesi gerekiyor. Belediye başkanı olsaydım temizlik işçilerinin denetimini özenle yaparım.

Otopark sorununu çözerdim

Yaşar Çevik, Start Oto Yıkama sahibi

Yeni yapılan binalarda 1+1 evler çok yapılıyor. Bu evler aileye göre değil, çok küçük. Apartman arazisinin küçük olması nedeniyle alttaki otopark alanları çok dar yapılıyor. Pek çok araç verimli kullanamıyor. Yine sokaklara bırakıyor insanlar araçlarını. 

Ankara’da Macar mimarisi

Tarih boyunca farklı kültürler; modernleşme ve kalkınma çabaları içerisinde birbirinden etkilendi ve gerek kültür, gerek sanat, bilim, bilgi, tecrübe gibi konuları birbirlerine aktarmak için çeşitli yollara başvurdular. Tercüme, yabancı uzman istihdamı, halen devam eden yurt dışına öğrenci gönderme ve teknoloji transferi gibi kanallar, medeniyetler ve toplumlar arası geçişler için tarih boyunca kullanıldı. Batı dünyası da rönesans, reform, aydınlanma çağı ve sonrasındaki icatlar, endüstri devrimi gibi süreçlerin ardından dünya için cazibeli bir hale gelirken, batılılaşma dediğimiz bu aktarımın en güçlü araçlarından biri de yabancı uzman istihdamı oldu. 

Macarlarla yakınlaşma nasıl başladı?

Tüm kültürlerde olduğu gibi Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet döneminde de çeşitli tecrübelere sahip binlerce yabancı uzman istihdam edildi. O dönemde belki de hiç bilmediğimiz günümüze kadar katkı sağlayan veya bazı unsurların başlamasına sebep olan yabancı uzman istihdamının başında, Alman, Fransız, İngiliz ve Amerikalılar yer alıyordu. Bunların yanında Türk kültürünün modernleşmesine, kalkınmasına ve ülkenin imarına katkıda bulunmasına en çok imkan sağlayan Macar uzmanlardı ve o dönem Macar uzmanların sayılarının oldukça yüksek olduğu biliniyor. Buna neden de Türkler ile Macarlar arasında 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Macaristan’daki Osmanlı hâkimiyetinin ve yüzyıllar süren savaşların olumsuz etkilerini Macar kamuoyunun nezdinde unutturan bir yakınlaşmanın başlaması olarak görülür. Bu yakınlaşmanın temel sebebi ise Habsburg Monarşisi’ne karşı 1848-1849 Özgürlük Savaşı’nı kaybeden ihtilalin lideri Lajos Kossuth ve beraberindekilerin Sultan Abdülmecid’e sığınmaları oldu. 1. Dünya Savaşı sonrasında Avusturya-Macaristan’nın bölünmesiyle imzalanan Trianon Barış Antlaşması ile Macaristan topraklarının üçte ikisini kaybetti. Atatürk’ün 1923 yılında Macar Meclisi’nde okunan telgrafında “Doğruluk, metanet ve nefisten fedakârlık zafere ulaştırır. Orada, Tuna kıyısında acı çeken kardeş halkın geleceğine inanıyor ve güveniyoruz. Ümitsiz olmayınız; zira gelecek, arzu ve imanı olana vaat olunmuştur” sözleri ile Türkler, Trianon zinciri altında kalan Macarlar’a sempatiyle yaklaşmıştır. 18 Aralık 1923 tarihinde İstanbul’da imzalanan Dostluk Antlaşması ile iki ülke arasında savaş sonrası kesilen diplomatik ilişkiler de yeniden kurulmuş oldu. Dostluk Antlaşması’nı 1925 yılında imzalanan Ticaret Sözleşmesi ve 1926 yılında imzalanan karşılıklı Yerleşme Sözleşmesi de tamamladı.

Ancak iki ülke arasında siyasi görüş ayrılıkları olduğu için siyasi işbirliği de fazla derinleşemedi. Fakat Atatürk, stratejik olarak önem verdiği Macaristan’a, Hüsrev Gerede, Vasıf Çınar, Behiç Erkin gibi kendisine yakın isimleri elçi olarak gönderdi. Türk hükümetinin 1930’lu yıllarda başlattığı devletçilik siyaseti ve kalkınma planı çerçevesinde de kendi hükümetleri tarafından desteklenen Macar şirketleri, Türk devlet kurumlarından şehirlerin alt yapı, elektrik işleri, askerî telefon santrali ve fabrika tesisleri gibi işlerini almaya başladılar. Ham madde ve sermayeden yoksun kalan Macaristan, iktisadî faaliyetlerini sürdürebilmek için yüzünü 1920’li yıllarda ülkenin imarı bağlamında dış ülkelerden sermayeye ve iş gücüne ihtiyaç duyan Türkiye’ye döndürmüştü. Aslında; Macar uzmanların istihdamı Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet dönemindeki topçu ustalardan başlayan bir süreçti.

Macar uzmanlar Türk sanayi altyapısının inşasında önemli rol oynadı

Macarlar, 1920’li yıllardan itibaren ülkelerindeki yüksek işsizlik oranları ve siyasî sebeplerden ötürü dış ülkelere göç ettiler. Bu bağlamda Türkiye’ye gelen ve sayıları bin ilâ bin 500’ü bulan Macar vatandaşları, kol gücü gerektirecek işlerde çalıştılar, kanalizasyon, inşaat ve demiryolu işçiliği, kaldırım, yeşillendirme-park faaliyetleri, şu tesisatı, elektrik aydınlatma gibi de uzmanlık gerektiren işlerde görev aldılar. Türkiye’de çalışmaya başlayan Macar uzmanlar, Türk sanayisinin altyapısının inşasında önemli rol oynadılar. Şaşırtıcı derecede yapı ve altyapı oluşturan Macarlar tarihte, kültürümüzde iz bıraktılar. En önemlilerinden ve ülkemiz için geçim kaynağı olan tarım alanında; şeker pancarı tarımı için fabrika ve çiftlikler Macaristan’daki örneklerine göre kuruldu. Eskişehir, Uşak şeker fabrikalarının bitki yetiştirme, ekim nöbeti, hayvancılık alanlarındaki uygulamaları Macar tarım tekniğine göre yürütüldü. Macaristan, en ileri haracılık teşkilatının bulunduğu ülke olarak görüldüğünden hayvancılığın iyileştirilmesi alanında Macar uzmanlardan yararlanıldı. Türkiye’de çağdaş meteoroloji ilminin ve müesseselerinin kurucusu Antal Réthly meteorolojiyi modern tarım teknikleriyle birleştiren isim oldu; 1925-1927 seneleri arasında Türkiye’de görev yapmış ve Türk Meteoroloji Teşkilâtı ile Ankara rasathanesini kurmuş; Anadolu’ya tetkik seyahatinde bulunmuştu.

Etnografya Müzesi’nden Erzurum Oteli’ne

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde önemli yapılara imza atan Macarların Ankara’daki önemli yapılarından birisi de Etnografya Müzesi. Etnografya Müzesi’nin o dönem Ankara’da yaşayan Budapeşte Etnografya Müzesi uzmanlarından Macar Türkoloğu Gyula Meszaros’un Atatürk’e öneri olarak sunmasıyla inşaa edildiği biliniyor.

Macar Büyükelçilik Binası  Bulvar- Ankara

Şehrin merkezinde ve Kuğulu Park’ın karşısında bulunan, 1930 yılında yapılmış olan Macaristan Büyükelçiliği binası, Erzurum Oteli ve Macar evleri de Ankara’daki diğer önemli yapılar arasında. Erzurum Oteli tipik Macar mimarisi özelliklerini taşıyor. Ankara’nın başkent oluşu ile o dönem ziyarete gelenler için yapılan bina ilk başlarda konutken daha sonra otele dönüşüyor. Diğerleri gibi yapı tuğla örgülü, betonarme malzemeli iskelet duvarları çimento harç sıvalı. Yapı asimetrik bir düzene sahip. Neo-Klasik tarza sahip olan yapı üçlü yatay katlara bölünmüş. Balkon çıkmaları ve aks boyunca silindirik köşe çıkması özellikleri. Çıkma, üst kısımda, çokgen kasnağa oturan sivri dilimli bir kubbe ile sonlanıyor.

Erzurum Oteli – Ulus Kaynak: Vikipedi
Erzurum Oteli – Ulus (1955) Kaynak: Salt Arşivi

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hungaroloji Bölümü (Macar Dili ve Edebiyatı), Budapeşte Bulvarı ve Layoş Koşut Caddesi de Ankara’daki önemli Macar kimliklerinden. Bu caddeye ismi de Macaristan Cumhurbaşkanı Ferenc Mádl’ın 2002 senesinde gerçekleşen resmi ziyareti sırasında ilk Macar cumhurbaşanı “Lajos Kossuth”un anısına verildi. Layoş Koşut, 2 yıl Kütahya’da mülteci olarak kalmış, burada Macar anayasasının taslağını hazırlamıştı.

Aynı tarihte, elçilik binasının bahçe duvarına “Kossuth anı plaketi” de yerleştirildi ki sonraki dönemlerde burası Ankara’da yaşayan Macarların 15 Mart anma törenlerinin mekanı oldu.

Kaynakça:

(1) https://www.turkmagyarizi.com/t%c3%bcrk.html

(2) http://www.ctad.hacettepe.edu.tr/8_15/7.pdf

(3) https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/Atat%C3%BCrk_D%C3%B6neminde_T%C3%BCrkiye-Macaristan_%C4%B0li%C5%9Fkileri

(4) https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/Ankara_Etnografya_M%C3%BCzesi

(5) https://jag.journalagent.com/jas/pdfs/JAS_1_1_130_142.pdf

Görünenin Ardındaki…

Fenomenoloji ya da biraz zorlama tanımıyla “görüngübilim” diye bir felsefe akımı var. Önderliğini şimdiki adıyla Çekya’da doğmuş Edmund Husserl adında bir Alman bilim insanı yapmış. 20. yüzyılın hemen başlarında gelişen bu akım Heidegger’den Sartre’a, Frankfurt Okulu’ndan Foucault’ya kadar bilinen felsefecileri ve ekolleri etkileyen bir bilim dalı aynı zamanda. “Öz”leri araştırıyor. Fenomenlerin, yani görünenlerin gerçeği hepimiz için farklı anlamlar taşıyor. Toplumsal dünya ve toplumsal gerçeklik insanların varsayımlarından ve yargılarından oluşuyor. O nedenle bu akım doğanın ve insanın temel bilgisine, özüne ulaşmayı hedefliyor. İnsan algılarını yorumlayabilmek için sezgilerin de kullanılması gerektiğini anlatıyor.

Denize hasret Ankaralılar’ın borç harç kurdukları kooperatif evleri

İstanbul’la, teşekkür edip vedalaşalı dört yıl oldu. Şimdi, mübadele yaşamış eski bir Ege köyünün eteklerinde kurulmuş bir tatil sitesinde yaşıyoruz. Denize hasret Ankaralılar’ın borç harç kurdukları kooperatif evlerinden birinde… Bir dönem Ankaralı bürokratlar, doktorlar, avukatlar karı-koca çalışıp taksitle bir yazlık, emekli olduklarında da bir kışlık alabilme şansına sahipti. İşte o şanslıların çorak doğayı elli yılda yemyeşil bir cennete çevirdikleri sitede oturan şanslılardan biri de biziz. Mahallemizin kurucuları siteyi yavaş yavaş ikinci nesle devrediyorlar. İnsan yaşamına uygun, harika bir mimariye sahip… Şirin, minik kısa sokakları boydan boya ortadan bölen ana bir yol var. Sokaklar sadece “ana arter”e, kalplere taze kanı taşıyan damara açılıyor. Birbirimizi görelim, hissedelim, doğanın parçası olduğumuzu hatırlayalım diye yapılmış sanki. İlk taşındığımız kış insandan çok domuzları, tilkileri, çakalları, gelincikleri gördüğümüz günler pandemi ile beraber artık sona erdi. Yaz-kış sürekli oturan nüfus her gün artıyor. Mahallede eski olmadığımız için herkesi tanımıyoruz. Elbet sahilde, bakkalda, yürüyüşte selamlaştığımız aşina yüzler var. Bizim anayolun ortalarına doğru oturan bir adam var. Zayıf, ince yüzlü, uzun boylu… Birbirimizi ilk gördüğümüz günden beri selamlaşırız. Bir iki kısa “nasılsınız” dışında hiç sohbetimiz olmadı. O beni nasıl görüyor bilmiyorum. Ama bana “görünen”, yani fenomen, gözlerinin içi gülen biri. Birilerine sormama, bilime, felsefeye danışmama gerek yok diyorum, sezgilerim iyi kalpli biri diyor. Bir başkası için “görünen” aksi biri olabilir ya da kızgın, geçimsiz. Bir telefon konuşmasına yahut eşine hitabından onun çekilmez veya saf biri olduğu iddia edilebilir. Evlerimiz müstakil, tek katlı, kapıları sokağa açılıyor. İki gün önce evinin önünden geçerken kapısı açıldı. Sevindim, ne zamandır görmüyorum, bir merhaba ikimizi de iyi gelir diye düşündüm. Eşinin kolunda; burnunda oksijen maskesi, yüzünde siperlik, solmuş, kırılmak üzere olan bir dal… Merhaba boğazımda düğümlendi. “Çok zor nefes alıyorum” diyebildi. Sokağın ortasında kalakaldım. “Görünen”e yardım edememek, yanına yaklaşamamak, elinden tutamamak, bir ihtiyacınız var mı diye sorup, sohbet edememek… Yakınlarımıza, sevdiklerimize son bir kez sarılamamak, onları uğurlayamamak insanın yüreğini acıtıyor. 

Covid-19 ile ilgili dedikodusu yapılan komplo teorileri ne olursa olsun, görünen tek bir şey var; “nefes alamıyoruz.

İster doğaya tapalım, istersek semavi dinlere; inandığımız yaratıcı, verdiği “nefes”in hesabını soruyor. Emanete ihanet ettiğimizi bize bildiriyor. Canlı; nefes ve sesle doğuyor. Nefes, sesin söze dönüşmesi değil mi? Komşumla iki kelam edemedim. Nefesim daraldı. Tek başına yaşayan bir teyzemiz evdeki kedisi için, bana bir nefes oluyor, demez mi? Bir bitki, çiçek bile yalnızlığımızı almaz mı?

Önce Tomurcuk, sonra Kuzgun Sokak’ta yirmi yıla yakın zaman geçirdik. Kuzgun’daki evimiz girişin üzerinde, sokağa bakan birinci kattaydı. Pencereyi açınca karşımızda  “İsmail” vardı. Laz pastanemiz… İşten yorgun argın gelmişim, arabayı park ederken çağırırdı. “Hele gel nefeslen.” Kışın sıcak bir salep, yaz ise soğuk limonata… Çocukların doğum günlerini önceden bilir, pastayı hazır ederdi. Bazen sıcak börek çıktı diye kızımın eline tutuşturur eve gönderirdi. “Uyanık bakkal” gibi benden para kazanmak için selam vermedi. İşimi, nereli olduğumu, anamı babamı sormadı… Ben de ona. Sadece iki kelam ettik, nefeslendik. Benim fenomenim, bana “görünen”, gözlerinin içi gülen biriydi. Aklımda bir resmi kaldı. Fıçı göbeğinin üzerine yerleştirilmiş, şimdiki sosyal medya emojileri gibi “gülen bir surat.” Elini tutan, mini, minicik bir fıçı, onun üzerinde de aynı emojinin küçüğü, laz oğlu…

Her komşunun, her sokağın, mahallenin elbet bir hikâyesi oluyor. Şimdi pastanenin yerinde yeller esse de Kuzgun Sokak’ın “nefes”ini, burada komşumda hissediyorum. İki ayrı mahallenin, iki ayrı nefesi… Komşuyu, sokağı, insanı biriktirmenin yolu bu olsa gerek, nefeslenmek…

Ne olursa olsun, “görünenin” ardındakine sezgilerimize güvenip ulaşabilmek… Candan cana, “özü sözü bir” insanlar biriktirebilmek… Virüs, “kendini tanı, kendini bil” diyor. İçindeki öze ulaş, önce kendi felsefe taşını parlatmaya başla diyor. İşte o zaman sizinle ben bile baş edemem diyor. Sosyal medyada, televizyonlarda yüzü asık, takım elbiselerle her gün ellerine tutuşturulan kâğıtları okuyanlara; kasmayın kendinizi diyor, sezgilerinize güvenin, içinizden geldiği gibi şaka yapın, bir kez olsun gülün diyor. Bu da sizin sınavınız diyor…

Gülen yüzleriniz, gülen gözleriniz, görünenin ardındaki nefesleriniz bol olsun.