Blog

Ahilikte makbul olan vermektir, almak değil

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Yüksek lisansını ve doktorasını aynı bölümde tamamladı.

Binlerce yıllık Seymen geleneğinin temsilcisi Ankara Kulübü Başkanı Dr. Metin Özaslan:

Ankara Kulübü, Ankara’nın kadim kültürünü yaşatmayı kendine şiar edinmiş kentin en eski örgütlerinden biri. Başarılı çalışmalarıyla derneğin 2009 yılından bu yana başkanlığını yapan Dr. Metin Özaslan’ın konuğu olduk, Ankara’yı, Ahiliği, Atatürk ve Cumhuriyeti konuştuk:

Ankara Kulübü Başkanı Dr. Metin Özaslan

Ankaralı kimdir, Ankaralı kültürü hakkında neler söylemek istersiniz?

Birkaç tane Ankara var aslında. Yüksek bürokrasi makamları, belediyeleri ile zengin bir Ankara, bir de yoksul Ankara var. Yoksul Ankara diğerinden çok daha büyük. Bir tarafta başkent Ankara, diğerinde ise bozkırın Ankara’sı. Başkent Ankara her bakımdan diğerini geri plana atar. 

Bir tarafta metropol şehir Ankara’sı, diğer tarafta eski Ankara, Ahiler coğrafyası var. Ahiler coğrafyası dediğimiz eskiden Ankara sancağına bağlı olan Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırıkkale, Kırşehir gibi diğer illerin oluşturduğu bir bölge. Ahilik kültürü mütevazı bir kültürdür, öne çıkma arzusu yoktur.  Ankara metropol olarak değerlendiriliyor ancak öyle de değil; Ankara’nın hala 1/3’ü yerli nüfus, 1/3’ü eski Ankaralı yani Ahiler coğrafyası dediğimiz Ankara sancağına bağlı Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırıkkale, Kırşehir gibi yerlerin oluşturduğu nüfus. İşte geleneksel Ankara ile bu nüfusla örtüşür.

O dönemde Ankara’da farklı etnik kökenlerden insanlar var. Ahilik nasıl kurulmuş?

Ahilik çok önemli bir kurum. Ahilik, Anadolu’yu Anadolu yapan ve göçebe Türkmenlerin Anadolu’da tutunmasını sağlayan en önemli zamklardan. Türkler gelmeden önce burada Ermeniler, Rumlar var, dünyanın en iyi ustaları. Ticarette Museviler var. 

Moğol-Çin istilaları ile büyük göçler yaşanırken, Maveraünnehir’den buraya Orta Asya geleneklerini devam ettiren, obalarda yaşayan, Müslüman olmuş ve olma aşamasında, Oğuz boyları gelmiş. Bu göçler sırasında bilgili esnaflar, zanaatkarlar artık mesleklerini unutmuşlar. Anadolu’ya geldiklerinde çoban konumundalar ve Anadolu’daki Ermeni, Rum ve Musevi ustalar karşısında tutunabilmek için büyük bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuyorlar. Ahilik bunun sonucudur.

Ahi Evran iktisadi iş bölümünü Adam Smith’ten önce anlatan, aynı zamanda uygulamaya da koyan bir düşünürdür. Tüm meslek gruplarını dernekleştirmek, loncalarda gruplandırmak ve arastalarda kümelendirmek büyük bir ekonomi dehalığını gösterir. Kıymeti daha tam anlaşılamamıştır. Ahi Evran, Durkheim ve Tonnies’ten 700 yıl önce iş bölümü ve uzmanlaşmanın öneminden bahseder.

Ahilik teşkilatı sadece Türkleri mi kapsıyor yoksa diğer etnik kökendeki bireyler de yer alabilir mi?

Çoğunlukla Türkler var. Yazılı kaynak çok fazla yok. Sözlü kaynaklar ise Türklerin esnek olduğunu ve soy-sop şeklinde ayrım yapmadığını söyler. Türkler hem seküler hem de din büyükleri devlet başkanının altında yer alıyor. Tüm dinlerin temsilcileri de mevcut ancak devlet her şeyin üstünde. Türklerde soy konuşulmaz. Ziya Gökalp Türkçülüğün esaslarını yazmıştır ama “soy-sop insanda değil atta itte aranır” der.

Ahilerde kadın-erkek eşitliği çok önemsenir. Bu sistemi büyük bir filozof kurmuştur, göçebeleri dünyanın en iyi esnaflarına, ustalarına kafa tutacak nitelikte yetiştirmiştir. Ömür boyu eğitimi öngörür. Akşamları da zaviyelerde nasıl yemek yenir, nasıl saz çalınır gibi medeni bilgiler öğretilir hem de savaş tekniklerini öğretilir. 

Ahiliğin siyasi bir yapısı var mı?

Ahilik sisteminin 4 ayağı vardır; birincisi ekonomi, çarşıya pazara dirlik getirmek. Ahlaklı ustaları, çırakları, kalfaları ile işini iyi ve temiz yapan bir ticaret. Gözünde kar amacı da olmayacak. Bu sebeple bizde kapitalizm de farklı gelişmiştir. Ahlaklı olmazsan yaptırımı çok ağır, pabucun dama atılır ve toplum içine bile giremezsin. 

İkincisi ise sosyal dayanışma, korporatist modeldir. Bu model dağıtımcı bir modeldir, esnaf kendi payını aldıktan sonra geriye kalanı yoksula, düşküne, kızların çeyizine dağıtır. İkinci Enternasyonel bu yönleriyle Ankara cumhuriyetini tartışır 19. yüzyıl sonunda.

Üçüncü basamak ise kültürdür. İnsanlar akşam evine gittiğinde ya da çalışmadığı günlerde kültürel, medeni bilgiler öğrenir; yemek yemeden tutun da nasıl konuşulur, saygı, sevgi nedir… İmece üzerine kurulu köy odası sistemleri, gelenek, görenek kültürel boyutudur. Zaviyeler birer okuldur aslında. Yolculara ve yabancılara yardımcı olunur. 3 gün yolcuların ihtiyaçları sandıktan karşılanır.

Ankara kendi kendini yönetmiştir, bu sebeple özgündür

Bu coğrafyada insanlar derdini söylemekten utanır, yüzü kızarır. Ahilikte makbul olan vermektir, almak değildir. Ahiliğin bu geleneği günümüzde hala vardır. Bu 3 basamak Ahiliğin olduğu her yerde görünür. 

Ankara’yı farklı kılan ise 4. ve 5. basamaklarıdır. Dördüncü basamak idari birimdir. Ankara’da idari birim vardır. Ahilikte seçimle başa gelen hiyerarşik bir sisteme sahip olduğu için, merkezi devlet zaafa uğradığında bile bir yönetim zaafı oluşmamıştır. Kösedağ Savaşı sonrasında merkezi devlet dağılınca kendi kendini yönetir. Esnaflar kendi liderlerini seçer, o liderler de kendi liderlerini seçer. Bu sebeple Ankara Cumhuriyeti denmiştir. Ahiler kurumsallaşmıştır, Ankara kendi kendini yönetmiştir, bu sebeple özgündür. 

Beşinci basamak ise kendi kendini yönetmesini sağlayan askeri güçtür. Seyfi alayları yani Seymenler profesyonel savaşçı değil savaş eğitimi almış askerlerdir aslında. Ahiliğin olduğu her yerde bu durum vardır ancak diğer şehirler istila altında olduğu için bunu tecrübe edemiyorlar. Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklu devletinin Moğollar’a yenilmesi ile başlayıp Osmanlı devletinin siyasi düzeni sağlamasına kadar bir boşluk oluşmuştur. Bu boşlukta buralara gelen göçebeler dağılmasın, aç kalmasın, medeniyete dahil olsunlar ve birçok istilaya karşı korunsunlar diye kurulmuştur Ahilik teşkilatı.

Seymen geleneği Ahilik geleneğinden mi beslenen bir yapı mı?

Seymen yani sökmen, Divan-ı Lügat-it Türk’te savaşçı, düşmana karşı ön saflarda yer alan, akıncı birlikleri gibidir. Orta Asya’da da kurumsal olarak var ancak Anadolu coğrafyasında yeniden canlanıyor. Ahilik, Horasan coğrafyasından getiriliyor, seymenlik de öyle. İran’da da Sekban ismiyle vardır, gönüllü birliklerdir. Aslı gönüllülüktür ve profesyonel askerlik değildir. 

Ahiler olmasa Osmanlı olmazdı

Osmanlının kuruluşu da Ahiliğe dayanır. 13. yüzyılda Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu birliği bozulur ve Anadolu Selçuklu Devleti, Moğolların eline geçer, ardından Türkmen ve Ahi avı başlar. Ahiler katledilir ve malları Mevleviler’e devredilir. Ahi Evran, Kırşehir’de katledildiğinde yanında Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi de vardır. O da katledilir. Buralardaki Ahiler, Türkmenler uç bölgelere kaçar. Polatlı’dan başlar bu bölge. Moğollar oraya girmez. Polatlı bölgesinin asıl adı Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı’dan geliyor olabilir. Biliyorsunuz kasabanın eski adı “Bacı”dır. Polatlı, bacılar bölgesi. Buralarda Türkmenlerin yaşamış olması mümkün. Polatlı’daki tepelerin arasında Velayetname’de geçen liderlerin isminde köyler vardır. Hacı Bektaş, Fatma Bacı, Yunus Emre, Taptuk Emre gibi kutsal isimler orada. Hacı Bektaş öldüğünde yüzü (Polatlı) Çile Dağı’na dönüktü. 

Şeyh Edebali çok önemlidir, o olmasa Osmanlı olmazdı. Şeyh Edebali Bilecik’e yerleşiyor. Ahiler o dönem çok güçlü, Osmanoğulları ise 400 çadırlık bir beylikti. Karşısında da Bizans var. Osman Bey stratejik olarak Şeyh Edebali’nin kızını alarak Ahilerle yakınlaşıyor. Tüm Ahiler Osman Bey’in altında toplanıyorlar. Osmanlı Beyliği büyük bir güç haline geliyor ve Ahilik geleneği devam ediyor. Tüm padişahlar Ahilik eğitimi alıyor. Zaviye eğitimleri yeniçerilere de veriliyor. Yani devleti kurumsallaştıran Ahilerdir fakat tarihte bu çok zayıf olarak yazılıyor. 

Ankara’ya dışarıdan gelen nüfus çoğaldı. Ankara kulübü buna nasıl bakıyor? 

Burada yerli nüfus hala çoğunlukta ancak burada dışarıdan gelen yabancıya ilişkin kavga olmaz. Ahiler misafirperverdir. Bu Ankara’nın, bu coğrafyanın önemli bir meziyetidir. 50-60 yıl önce gelen için bu normal çünkü kendini ait hissetmek için ortak noktası olan diğer insanlarla birlik olmaya ihtiyacı var. Ancak diğer kuşaklar için bu durum yanlıştır ve bu ayrışmanın kutuplaşmanın da sebebidir. Bunu aşmamız lazım.

Seymenler için hala özel günleriniz, özel törenleriniz var diye biliyoruz?

600-700 yıl önce çok daha fonksiyonel olan geleneklerimiz Osmanlı merkezi sistemini kurunca işlevini yitiriyor, gerek kalmıyor. Seymenlik de artık savaşçı yapıdan bir merkezi bir durumuna geliyor. Seymenlik sadece burada değil Anadolu’nun başka yerlerinde ve Balkanlar’da da var. Burada rafine olmasının sebebi Ankara Devleti’dir. Bu dönüşümle birlikte seymenlik fonksiyonellikten, töresel, geleneksel, mitolojik hale dönüştü. Mesela eskiden kılıç selamı verilirken artık kama selamı veriliyor. Mahalleye, köye çekilen bir örgütlenme olmuştur. Savaşçı fonksiyonları yok artık. Mahallelerdeki anlayışı da ahlaklı kabadayılık kurumuna dönüştü. Tabii ortada yazılı bir şeyler yok, anlatılanlarla hareket ediyoruz.

27 Aralık fiilen bir devlet kuruluşudur

Kulübün tarihi ile ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?

Ankara’da önemli bir geleneğin temsilcisiyiz. Ankara kulübü Atatürk tarafından 1932 yılında kuruldu yani Atatürk’ün emaneti bir derneğiz. Geniş halk kesimlerine anlatacak çok şeyimiz olduğunu düşünüyoruz; Ankara kültürü erozyona uğruyor, folklorik müziğimizin uğradığı dejenerasyon ortada, mahalleler dönüşüyor, kimliklerini yitiriyor, köy kültürü eskiyor, insanlar artık şehre geliyor, şehirde yabancılaşma var. O yüzden Ayrancı mahalle dayanışması çok önemli. Tüm mahalleler yaşayanıyla, esnafıyla bunu oluşturmalı. Komşuluk ilişkileri olmalı, çocuklar dışarı çıkabilmeli. Bu olmadan insanlar atomize oluyor ve başka yapılara kayıyor. İnsanlar yalnız ve başkalarına ihtiyaç duyuyor. Her tarafta AVM’ler kuruluyor ancak mahalle esnafı mahallenin bekçisi bir yönüyle. Bunlar korunmalı. Gelenek, görenekler çok önemli. Bizi biz yapan değerler bunlar. Sağlam gelecek inşası olacaksa köklerden beslenerek olmalı. Bir ağaç kökleri kadar vardır. Kökleriniz zayıfsa geleceğiniz olmaz. 

Atatürk bizim büyük bir şansımız, çok vizyoner bir lider. Kızılcagün dediğimiz Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, 27 Aralık bizim en önemli günümüz, fiilen bir devlet kuruluşudur. Atatürk’ün Ankara’ya gelişinde seğmen dizilişi gelin alayıdır aslında. Köylerde toplumsal ritüellerde bunların küçüğü kurulur ama Kızılcagün gibi önemli bir günde büyük bir alay kurulmuştur. 

Temsil heyetinin Ankara’yı seçmesi bana Osmanlı’nın ilk dönemindeki ahilerle olan ilişkisini hatırlattı. Benzer bir neden var mı aralarında acaba?

Burada Ahi kültürü önemli ancak unutmayalım ki burası hiç işgal görmedi. Atatürk bunları biliyordu; Türk geleneklerini, Oğuzları, Bektaşileri, Ahileri, Seymenleri, Kızılcagün geleneğini, buranın çok eskiden bir cumhuriyet olduğunu biliyordu. 1924 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin ilk sayısında Atatürk ile bir röportaj yapılıyor, orada Ankara’yı neden başkent yaptığını anlatıyor, “Ben Ankara’yı coğrafya kitaplarından değil tarih kitaplarından öğrendim” diyor, “Ankara’ya ilk geldiğim günde şahit oldum ki Ankaralılar halen cumhuriyet kabiliyetlerini (seğmen dizilimi) devam ettiriyor.” 

Cumhuriyet, bu yüzden ithal edilmiş bir rejim değil içimizden bir rejim. İkinci Enternasyonelde Osmanlı aydınları Ankara cumhuriyetini tartışıyordu. Atatürk bunları biliyordu; Ankara korporatist bir devlet, bir cumhuriyet. Atatürk de çocukluğundan itibaren cumhuriyetçi, o yüzden hep fişlenmiş. Ankara’ya geleceği çok önceden belliydi. Ali Fuat Cebesoy Atatürk’ün çocukluk arkadaşı. Her ikisi de Anadolu’ya geçmek için görev bekliyor. Ali Fuat Cebesoy, Konya’daki 20. kolorduya gönderiliyor. Orduyu alıp Keçiören’e getiriyor çünkü biliyor ki Atatürk de Ankara’ya gelecek. Atatürk, Cumhuriyet ve Ankara birbirini tamamlayan bir üçgen, biri olmadan diğerleri olamaz.

Ankara kültürünün devamlılığı ve aktarımına ilişkin projeleriniz var mı?

Bilimde olsun, sanatta olsun modernizmin yorgunluğu hissediliyor. Modernizm tamamen gelecek üzerine kuruluydu. Tüm siyasi ideolojiler geleceğe dönüktü. Bu kavramlar bugün tamamen flulaştı. Geleceği şimdi ile değil geçmişle, gelenekle bağlarını kurarak oluşturmak gerek. Geleceği oluşturan şeyler değerlerden geçiyor. Kök değerler önemli, kimlik çok önemli. Bu bakımdan Ankara’da bir problem var. Ankara müziği örneğin kendini koruyamadı, dejenere oldu. Gelenekler unutuldu, pek çoğu yaşatılamadı. Dolayısıyla bir taraftan ahiliği, seymenleri, bacı erenleri, ferfeneleri, kına gecelerini yaşatalım ama bilimsel çalışmalar da yapalım. Cumhuriyeti, Atatürk’ü konuşalım. Aksi durumda kimliksiz yapılar egemen oluyor. Kadınlar hayattan çekiliyor, etkinliğini kaybediyor. Bizi biz yapan geleneklerimizi yaşatmak açısından herkese ulaşmak çok önemli.

Ankara Kulübü’nün Yenimahalle’deki Ankara Konağı

Eski Ankara’da derneğinize ait başka temsilcilikler var mı acaba?

Geçmiş yıllarda, Murat Karayalçın döneminde bir yerimiz vardı Ankara Kalesi’nde. Melih Gökçek döneminde zorbalıkla elimizden alındı. Benim yeni başkan olduğum döneme denk geldi. Büyük sarsıntılar yaşadık. Mansur başkanımız bizim üyemiz, kendisinden derneğe bir yer tahsis etmesini bekliyoruz. Ankara’nın kadim kültürünü yaşatan Kale’de, Hamamönü’nde olmamız çok önemli. Ankara Kulübü, seymenleriyle, gelenekleriyle bu bölgede varlığını sürdürebilmeli. Ankara’da, Demetevler’de genel merkezimiz mevcut. Ayrıca Abidin Paşa Köşkü bize ait. Çankaya’da yeni bir şube açma hazırlığımız var. Bunun dışında 4-5 ilçemizde konaklarımız var, diğer ilçelerde de yakın zamanda alacağız

Duygusal yeme nedir?

Yemek yemenin arkasında çoğu zaman sadece fiziksel açlık yoktur. Birçoğumuz kendimizi ödüllendirmek, stresimizi azaltmak veya rahatlamak için yemek yeriz. Bu tarz davranışları yaptığımızda, abur cuburlara, tatlılara ve diğer rahatlatıcı ama sağlık için daha az yararlı olan yiyeceklere yöneliriz.

Duygusal yeme, yiyecekleri midenizi doldurmak yani fiziksel açlığınızı gidermek yerine duygusal ihtiyaçlarınız için kullanmaktır. Ne yazık ki duygusal yeme, duygusal sorunları çözmez. Genellikle daha kötü hissetmenize neden olur. Çünkü yemeniz gerekenden daha fazla yemek yediğiniz için kendinizi suçlamaya başlarsınız. Duygusal yeme, izlediğimiz filmlerin, yaşadığımız kültürün, reklamların, ailemizin yiyecekleri bir ödül aracı olarak kullanmasının etkisiyle pekişerek devam eder. 

Kalori yoğunluğu yüksek yiyecekler beynimizde bazı bölgeleri uyararak dopamin ve serotonin gibi nörotransmitterlerin ve bazı hormonların salgılanmasına neden olur (1). Bunlar bizi gıdaya ulaşımın zor olduğu eski dönemlerde hayatta tutmaya yardımcı olmuştur. Duygusal yeme alışkanlık haline gelmediği sürece zararlı sayılmaz ve doğaldır. Ancak besine ulaşımın kolaylaştığı günümüzde duygularımızı dindirmek için sık sık yemeye başvurduğumuzda sağlığımızı tehlikeye atabilir.

Duygusal yiyici misin? 

  • Stresli hissettiğinde kendini sakinleştirmek için yemek yer misin?
  • Açlığının ve tokluğunun farkında mısın? 
  • Kendini yemekle ödüllendirir misin?
  • Doygunluk hissine ulaşmana rağmen yemeye devam eder misin?
  • Yemek yemek seni güvende hissettiriyor mu? Sorunlarını paylaştığın arkadaşın gibi hissediyor musun?
  • Yemeklerin çevresinde kontrolden çıkmış veya güçsüz hissediyor musun?

Duygusal yeme döngüsü

Yiyecekleri bazen ödül ya da kutlamak için kullanmak kötü değildir. Ancak yemek yemenin birincil amacı duygularımızla başa çıkma mekanizması olduğunda, stresli, üzgün, kızgın, yalnız, bitkin, mutlu veya sıkılmış hissettiğimizde ilk dürtümüz buzdolabını açmak olduğunda, gerçek hislerimizin ya da sorunumuzun ne olduğunu anlamadan duygusal yeme döngüsünde sıkışıp kalabiliyoruz.

Pandemi sürecinin yeme davranışlarımız üzerine farklı etkileri oldu. Bazılarımız yemek yapma ile tekrar tanıştı. Bazılarımız ise duygusal yemeye yöneldi. Pandemi sürecinde kontrol edemediğimiz duygularla başa çıkmada yemekleri kullandık. Fakat bunun farkında olmak ve kendimizi gözlemlemek güzel bir başlangıç olacaktır. Duygularınızla başa çıkmanın daha sağlıklı yollarını öğrenebilir, tetikleyicilerden kaçınabilir, duygusal yeme miktarınızı oldukça azaltabilirsiniz. 

Duygusal açlık ve fiziksel açlık arasındaki farklar

Duygusal yeme döngüsünden kurtulmadan önce, duygusal ve fiziksel açlığı nasıl ayırt edeceğimizi bilmemiz gerekir. Davranışlarımızı ayırt etmek için ilk başlarda zorlanabiliriz, ancak ilerleyen süreçlerde bu durum kolaylaşacaktır. 

Duygusal AçlıkFiziksel Açlık
Aniden gelir. Bunaltıcı ve acil hissettirir.Yavaş yavaş gelir. Yemek yeme dürtüsü acil ve korkunç hissetirmez. Anında giderme ihtiyacı duymazsın.
Belirli ve spesifik yiyecekler için can atarsın. Aklına bir yemek ismi geliyorsa, o an onu yemeden rahatlamış hissetmezsin.Neredeyse tüm yemekler kulağına hoş gelir.
Çoğu kez ne yediğini fark etmeni engeller. Bir paket dondurma, bir paket cips sen tadını çıkaramadan biter.Yediğin yemeğin daha çok farkında hissedersin.
Doysan da tatmin olmazsın. Yemek yemeye devam etmek istersin.Yeterince yediğinde doyduğunu ve tatmin olduğunu hissedersin.

Tablo: Duygusal açlık ve fiziksel açlık arasındaki farklar

Duygusal yeme davranışını yenmek için neler yapılabilir?

Fiziksel ve duygusal açlığı ayırt etmeye başlamak için yemek yeme günlüğü tutabilir ve duygularınızı tanımlamaya çalışabilirsiniz. Yemekleri duygusal bağlarla yememizde sorun yoktur. Eğer annenizin yaptığı sütlaç belirli dönemlerde sizi rahatlatıyorsa bu doğaldır. Fakat yemek yeme güdümüzün çoğunluğu duygusal yemeye dönüştüyse önlem almamız gerekebilir. Pandemi sürecinde sıkıntı, stres veya kaygı gibi etmenlerden dolayı yemek yemeleriniz arttıysa ve buna bağlı olarak kilo almaya başladıysanız, endişelerinizin artmasına izin vermeden kendinize şefkatli davranmaya özen gösteriniz. Kendinizi suçlamak ve duygularınızı fiziksel olarak bastırmak yerine, duygularınızın hayatınızda çok önemli işlevleri olduğunu hatırlayın ve çözüm için bir adım atmayı deneyin.

Bu ay ki yazımda sizinle bir tarif paylaşmıyorum, onun yerine severek yediğiniz, sizi mutlu eden bir tarifi, siz kendiniz için yapın. Benim yerime de afiyetle yiyin! Sağlıklı günler dilerim,

Kaynak:

(1) Leigh Gibson E. Emotional influences on food choice: Sensory, physiological and psychological pathways. Physiology & Behavior. 2006;89(1):53-61.

(2) Genel kaynak: Tribole E, Resch E. Intuitive eating. 2012.

Ayrancı’nın en eski “Eskici”si

Güzin Küçükşahin, ekonomist olarak çalışırken işini bırakmış ve 30 yıldır Muharrem Sönmez ile antikacılık yapıyor.

Tabelasında “Eskici” yazıyor olsa da bu dükkân aslında antikacı, genellikle antika ürünler satıyor. Güzin Hanım ve Muharrem Bey, Eskici’yi birlikte işletiyor. Kendilerine “Eskici” demelerinin ilgimizi ve takdirimizi kazandığını da söylemeden geçemeyeceğiz.

Güzin Küçükşahin, ekonomist olarak çalışırken işini bırakmış ve 30 yıldır Muharrem Sönmez ile antikacılık yapıyor. “Eskitme değil eski şeyler alıp satıyoruz” diyen Güzin Hanım Hamamönü’nde üç katlı bir konakta doğmuş. Babası da antikaya meraklı olan Güzin Hanım antikaya yabancı değil.

Muharrem Sönmez ise Sivas Divriği’de dünyaya gelmiş ve çok uzun yıllardır eskici, Ankara’nın en eski eskicilerinden. Daha önceleri Abdi İpekçi Parkı’nın içinde yer alan dükkânını, Samanpazarı’na taşımış. Dükkânı hastanelere yakın olduğu için müşterileri doktorlar olmuş ve genellikle Ayrancı’da oturuyorlarmış. Şimdiki müşterilerinin çoğu da o zamanlardan. Sonra Samanpazarı yıkılacağı için 1987 yılında Ayrancı’ya gelmiş ve o zamandan beri aynı dükkânda. Muharrem Bey’den önce Ayrancı’da Arnavut Cemal, Salih Güven, Abdullah Surgul da varmış eskicilik yapanlar arasında.

Ayrancı’nın antika merakı

Ayrancı’yı özellikle tercih etmiş Muharrem Bey. Nedenini sorduğumuzda “Ayrancı semti antikaya çok meraklı. Diğer çalıştığım yerlerde antikayı bu kadar bilen yoktu. Burada hem alıcı hem satıcı bulmak çok kolay. Aynı zamanda büyükelçiliklerin de semtimizde olması, yurtdışından gelen, piyasadan çekilmiş ürünlerin kolay bulunmasını sağlıyor. Yaşlı kesim de çok ve evlerinde genellikle antika oluyor. ‘Eskici’ sadece antika veya porselen üzerine çalışmıyor; halı, kilim, saat, mücevher de alıp satıyoruz” diyor.

İstanbul’da bir eskici olan Bilal Atış, eskicilik ve antikacılığın mükaşefe sanatı olduğunu söylüyor. Mükaşefe bir şeyi açığa çıkarmak demek. Antikacı da bilgisi, kültürü ve tecrübesiyle antikayı anlar, onun kıymetini duyurur. Muharrem Bey de böyle çalışıyor. Özellikle yaz aylarında tatile gittikleri yerlerde artık tanıyorlarmış Muharrem Bey’i, gelip danışıyorlar, antika ürün satmak istiyorlarmış. Muharrem Bey de gidip baktığı yerlerde antikayı ayırt edip hemen alıyormuş. Avşa’dan, Ayvalık’tan Ankara’ya getirdiği, “Eskici”de sattığı birçok ürün var böyle. 

Pandemi nedeniyle uzun süre dükkân kapalı kalmış olmasına rağmen satış yapabilmişler. Müşterileri genellikle Muharrem Bey’i tanıdığı için telefonla iletişim kurarak haberleşmiş ve sadece ürün satmak ya da almak için dükkânı açmışlar. Hatta yakın zamanlarda aynı şekilde tuğralı, antika bir kılıç satmışlar Zorlu’nun genel müdürüne. Ancak normalde semtte yürüyüş yaparken dükkanı görüp merak edenler de çokmuş. Özellikle dışarıdan küçük görünüyor olmasına rağmen içinin 400 m2 olması ilgi çekici. Aynı zamanda Ayrancı Antika Pazarı’nın da antika açısından önemini vurguluyorlar. Şimdilerde kendileri pazarda tezgâh açamıyor olsalar da önceleri açmışlar ve çok iyi satışlar yapmışlar.

Antikacılık yeni ve eski arasında çok derin bağlar kurabilen bir uğraş 

Eskici”de sadece antika ya da eski eşyalar yok. Resim satan en büyük mağaza aynı zamanda. Mustafa Ayaz, Turani, Hikmet Onat, Çoban Ressam, Nimettullah Gerasim gibi birçok ressamın resimleri var. Selim Güventürk, parmaklarıyla çalışan fırça kullanmayan ressam Ayrancı’da oturuyor. Farklı alanlara yönelebilmiş olmak aslında antikacılık ruhundan geliyor. Antikacılık yeni ve eski arasında çok derin bağlar kurabilen bir uğraş. Buna bir diğer örnek ise Güzin Hanım’ın antik taş evler yapıyor olması. Hatta Avşa’da yaptığı ev belediye başkanı tarafından da takdir görmüş. Antikacı ruhu bu işe de yansımış. Taş, tahta ve ferforje ile yaptığı evlerde eskicilerden bulduğu demirleri de kullanıyor. 

Muharrem Bey uzun yılların verdiği tecrübeyle birlikte bir ürünün malzemesini ve kaç yıllık olduğunu kolayca anlıyor. Bu kadar uzmanlık gerektiren bir işte bilginin aktarılması önemli. Güzin Hanım ve Muharrem Bey de antikaya ilgisi olan birini yetiştiriyor. Antikacılık için antika ile doğuştan gelen bir bağ, kültürel bir birikim lazım diyor Güzin Hanım. 

Uzun yıllardan beri semtimizde var olan bu dükkân semt kültürü açısından oldukça önemli. Özellikle antikacılık ve eskicilik, kültürün aktarılması açısından oldukça işlevsel. Güzin Hanım ve Muharrem Bey de bunun farkındalar ve Ayrancı’da oldukları için memnunlar. Biz de kendilerine teşekkür ederiz.

Sözlü ve Yerel Tarih Eğitimi

Çankaya Belediyesi ve Tarih Vakfı işbirliğiyle “Sözlü ve Yerel Tarih Eğitimi” yapıldı

Çankaya Belediyesi mahalle ve semt derneklerinden katılımlarla “Sözlü ve Yerel Tarih Eğitimi” gerçekleştirdi.

Ayrancım Derneği’nin de içinde bulunduğu Çankaya’daki mahalle ve semt dernekleri tarafından bir süredir semt ölçeğinde yürütülen sözlü tarih, yerel tarih çalışmaları sırasında karşılaşılan bazı eksiklikler dile getirilmişti.

Çankaya Kent Konseyi içerisinde başlatılan “Bir Zamanlar Varlardı” projesi kapsamında da bu çerçevede çalışmaların yapılacağı konuşuldu ve “Sözlü Tarih Eğitimi” konusu yeniden gündeme getirilmişti.

Bu çerçevede, Çankaya Belediyesi Kültür Sosyal İşler Müdürü Ethem Torunoğlu’nun katkılarıyla Tarih Vakfı tarafından “Sözlü ve Yerel Tarih Eğitimi” gerçekleştirildi.

18-25 Şubat 2021 tarihleri arasında online yapılan eğitim Prof. Dr. Esra Danacıoğlu, Doç. Dr. Hakan Koçak ve Gülay Kayacan tarafından gerçekleştirildi.  Eğitime Çankaya Kent Konseyi, Çankaya Belediyesi Eğitim Kültür Müdürlüğü ile Ayrancım Derneği, Çiğdemim Derneği ve Bahçelievler Derneği’nden toplam 25 katılımcı katıldılar. Online yapılan eğitimin sonunda katılımcılar uygulamalı sözlü tarih çalışması yaparak atölyede çalışmalarını sundular.

Sözlü ve Yerel Tarih Atölyesinde şu derslere yer verildi:

  • Sözlü tarihin tarihsel-kuramsal arka planı
  • Sözlü tarih nedir? Sözlü tarihin tarih içindeki yolculuğu ve 1960’lardan günümüze sözlü tarih yaklaşımındaki paradigma değişimleri ve kurumsal tartışmalar 
  • Sözlü tarih görüşme tekniği, teknik hazırlıklar, ihtiyaçlar 
  • Sözlü tarih saha çalışması öncesi hazırlıklar, görüşme sırasında dikkat edilmesi gereken konular ve görüşme sonrası yapılacaklar.
  • Sözlü tarih uygulama/kullanım örnekleri, arşivleme modelleri 
  • Kent tarihi, yerel tarih çalışmaları, dünyadan Türkiye’den sözlü tarih koleksiyon ve arşiv çalışmaları 
  • Sözlü tarih ilkeleri, etik boyut
  • Uygulama dersleri:

Ayrancı semtinin unutulmaz anıları

Başkentin Ulus merkezinden Çankaya yönünde gelişmesini öngören şehir planı uygulanmaya başlamıştı. O tarihlerde yeni şehir planını öğrenen gazi dedem ile silah arkadaşı gazi dayım, Teneke mahallesinde bulunan geniş bahçeli bağevini satın alırlar. Belleğime yerleşen 30 Eylül 1960 günü unutulmaz bir tarih oldu. Annem ile birlikte köyümüzden yeni evimize taşınıyoruz. Sevinç içinde şehir ortamına uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bahçemizi kuru otlar bürümüş, meyve ağaçlarını tırtıllar sarmış. Bahçemizin kuru otlarını temizledim. Çeşitli meyve ağaçlarının kuru dallarını budadım, tırtıllarını ayıkladım. Kollu tulumbadan çektiğim kuyu suları ile bahçemizi ve ağaçlarımızı bir güzel suladım. Ağaçların gölgesine kurduğum masada kuş sesleri eşliğinde ders çalışma sürecini başlattım. 

Semtimizin çamurlu yollarına otobüsler ve dolmuşlar hiç uğramıyor. Günümüz Şili meydanından dönen iki kollu trelöybüsler, Kavaklıdere-Ulus bulvarında seferler yapıyor. Opel marka dolmuşlar da  Tunalı Hilmi bağevi ile Ulus arasında 25 kuruş bedelle yolcu taşıyor.

Evimizin önünden mevsimlik akış gösteren dere, vadi boyunca sıralanmış kavak ağaçlarını suluyor. Bölgemizde geniş uzanımlı tarlalarda, uzak aralıklı bağevlerinde sağmal sığırlar ve kuzulu koyunlar besleniyor. Bizim gibi yeni taşınan aileler arasında sıcak komşuluk ilişkileri, yeni yeni arkadaşlıklar başlatılıyor. Mahallemize piknik yapmaya gelen başkentlilere, bağevlerinden içme suyu istediklerinde, içme suyu yerine ayran ikram edilmesi gelenek haline gelmişti. Belki de bu yüzden yeni semtimize Ayrancı Mahallesi adının yakıştırılması efsane boyutlarına ulaşmış, dilden dile dolaşmış, halkımız arasında yaygınlaşmıştı…

Evimizin tapu belgelerini, ortaokul diplomamı ve nüfus kağıdımın örneğini lise yönetimi yetkililerine sundum. Yıldırım Beyazıt Lisesine kayıt yaptırmayı başardım. Futbol tutkunu lise müdürü, aramızdan 16 gönüllü öğrenciyi lise futbol takımına seçti. Gençliğimizin en güzel yılları. Bir sporcu gibi ince yapılı, gür saçları özenle taralı, geleceğe umutla bakan yakışıklı arkadaşlarız. Ziya Şengül, Şükrü Birant, Levent, Onursal, Abidin, Utku, Yaşar ve ben. Telsizler çayırlığı okulumuz yakın futbol sahasında coşku içinde tek kale maç yapıyoruz. Tatil günlerinde de bağevimizin bahçesinde top oynuyoruz ve yeteneklerimizi geliştiriyoruz. Böyle böyle çalışıp liseler arası futbol turnuvasında, 1961 yılı Ankara şampiyonu oluyoruz. 

Paris Caddesi 1960

Ankara belediyesi tarafından onaylanan Ayrancı Mahallesi İmar Planı 1966 yılında uygulamaya girmişti. Bu yeni süreçte önce Güvenlik Caddesi düzenlendi, caddemiz ilk kez asfaltla bir güzel kaplandı. Caddeye dik yönde, ızgara planı ölçülerinde, sayısız sokakla bölünmüş arsaların, ada ve parselleri, renk renk apartmanlar ile süslenmeye başlanmıştı. Güvenlik Caddesinin doğu yakasında, günümüzün Akbank şubesinin bulunduğu parselden, bahçemizin içinden 1970 yılında Yuva Apartmanı yükseldi. Karşımızda, Güvenlik Caddesinin batı yakasında, 1973 yılında günümüzün İş Bankası şubesinin bulunduğu arsada da İşbankası Apartmanı yapıldı. Özellikle Güvenlik Caddesi boyunca banka şubeleri, lokantalar, marketler, kafeler, sayısız esnaf işlikleri süreç içinde açıldı. Böylece Aşağı Ayrancı semti gelişti, günümüzde özgün kimliğini kazandı. Mahallemizin birinci kuşak sakinleri, geliştirdikleri kültür değerlerini coşkuyla, kıvançla ve erdemli ölçüler içinde gençlere aktardılar.

Dayanışmacı bir gıda tüketim kooperatif modeli olarak Kentekondu Kooperatifi

Bu yazıda Ankara’da özgün bir kooperatif girişimi hakkında bilgi vermek, bu girişimi başlatan güzel dostlarımızı ve değerli fikirlerini sizlere tanıtmak istiyoruz. Yüzüncü Yıl Mahallesi’nde yeni kurulan “Kentekondu” kooperatifinin üyeleri Aşkın Kızılarslan, Merve Kanak ve Alev Gündoğdu ile gerçekleştirdiğimiz sohbette kendilerinden bu girişim hakkında değerli bilgiler edindik. Kooperatiflere, alternatif üretim/tüketim modellerine meraklıysanız buyurun sohbetimize:

Dayanışmacı bir kooperatifiz

Henüz yeni sayılabilecek bir girişimiz. Ekim 2020 tarihinde kurulduk. Biz kendimizi dayanışmacı bir kooperatif olarak tanımlıyoruz. Bu sosyal kooperatiflerin ayırt edici özelliği, motivasyonlarını kapitalist piyasa içindeki ticari unsurlar ile rekabetten değil de dayanışmadan alıyor olması. Piyasada rekabet edemeyen üreticiyi doğrudan desteklemek ve kentli ile temasını sağlamak yönünde amaç taşıyoruz. Kent, üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği bir alan. Tüketim de doğrudan bu mekandaki ilişkilere müdahale olanağı sağlayan bir alan. Yani kentte bilindik anlamıyla bir süpermarketten alışveriş yaptığınızda desteklediğiniz üretim biçimi ve küçük ölçekli yerle üreticiden ürün tedarik eden dayanışmacı tüketim kooperatiflerinden alışveriş ettiğinizde desteklediğiniz üretim biçimi arasında derin bir fark var. Bu derin farkın dayandığı en önemli şeylerden biri ise kooperatiflerin üretici ve üretim modeli seçme kriterleridir. 

Örneğin biz ücretli emek çalıştırmayan, imece kültürüne dayanan veya hak mücadelesi veren üreticileri tercih ediyoruz. Bizim gibi gıda tüketim kooperatiflerinin kapitalist modelin dışındaki üreticileri seçmesindeki amaç, alternatif üretim modellerini oluşturmayı ve güçlenmesini hedeflemesinden ileri geliyor.

Kentli bireylerle temasımız üzerinden üretim modeline politik, ekonomik ve akademik müdahale etme şansımız var. Akademik müdahaleden kasıt, üreticinin bulunduğu coğrafyayı, toprak yapısını, üretim sürecini ve kültürünü de tanımaya ve tanıtmaya çalışmaktır. Bu amaçla veri görselleştirmeler ve belgelendirme yapıyoruz.

Aslında mahalle örgütlenmesi olarak başladık. Mahalledeki kamusal bir alan olarak tanımladığımız, Mahalle Atölyesi dediğimiz yeri kullanıyoruz. Bizim gibi başka gruplara, topluluk, inisiyatiflere ve bireylere de açık bu alan.

Ürün havuzumuzu İmrahor’da yoğunlaştırmak istiyoruz

İlk hedef olarak kente yakın olması nedeniyle yakın bir havzayı ele alıp buradaki üreticileri desteklemeyi koymuştuk önümüze. Bu arayış bizi İmrahor Vadisi’ne yönlendirdi. Ürün havuzumuzu burada yoğunlaştırmak istiyoruz. İmrahor’u seçmemizin pek çok nedeni var. Öncelikle bu vadinin Ankara’nın son temiz hava koridorlarından birisi olmasıdır. Mogan, Eymir gölleriyle birlikte bir ekosistemi de ifade ediyor. Vadi son yıllarda yapılaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu tehlike vadinin doğasını ve üretimi olumsuz etkiliyor, bu nedenle ranta karşı üretimin devam etmesini desteklemeye çalışıyoruz. Köylüler süt, tavuk üretiminin dışında mercimek ve bostan tarımı yapıyor. 

Ayrıca seçeceğimiz üreticilerin küçük ölçekli olması, aile örgütlenmeleri ya da imece kültürü yaşatarak ücretli emek çalıştırmıyor olmaları da bizim için önemli bir tercih nedeni. Hak mücadelesi veren üreticiler bizim için çok değerli aynı zamanda. Biyoçeşitliliğe saygı gösteren, insan emeğine saygılı üretim yapan, ata tohumları kullanan üreticileri yaşatmaya çalışıyoruz. 

Tüketicileri seçmek de önemli

İletişim kurduğumuz üreticilerle dostluk ilişkisi geliştirmemiz nedeniyle diğer işletmelerden farklı olarak bir sermaye oluşturma ihtiyacımız hiç olmadı. Üreticiler gönül rahatlığı ile bizlere oluşturduğumuz ön siparişlerden fazlasını vermektedirler. Biz de bu fazla ürünleri sattıkça ödeme yapmaktayız. Bizim sermayemiz kurduğumuz iyi niyet ve güven ilişkisidir. Ara sıra yaptığımız kermesler ile de satışları artırmaya ve üreticilerimizi tanıtmaya çalışıyoruz.

Alternatif üretim yapan üretici kadar bunları tüketen insanları da seçmek bizim için çok önemli aslında. Biz bu nedenle tüketici değil ‘türetici’ tanımını kullanmaya özen gösteriyoruz. Bizce türetici, ne tükettiğini bilen, sosyal faydayı gözeten dayanışmacı insanlar demektir. Aynı zamanda bizim gibi tüketim kooperatiflerinden alışveriş yaparak yalnızca gıda tüketimi değil kapitalist modeli güçlendiren işletmelere karşı ücretli emekçi çalıştırmayan küçük üreticileri destekleyerek sermayeye karşı alternatif modellerin üretimine de katkı sağlamış olacaklarından da bu tanım daha anlamlı bir yer tutuyor. Tüketici ve üretici kelimelerinin birleşiminden oluşan türetici kelimesi, bizim gibi üretici tercihi yapan kooperatifler için bir yanıyla kapitalizm dışı üretim biçimlerini destekleme anlamı taşıyor. Bizim için bu iki grubun ortasında bulunan kooperatifi yaşatmak ve güçlendirmek çok değerli ve önemli. 

Kargosuz, ‘tanıdıklık ağları’ üzerinden sipariş

Fiyat politikamızdan da bahsedecek olursak, adil gıdaya erişime ulaşacak ekonomik gücü olmayan insanlar için etkinlik, kermeslerden elde ettiğimiz ufak miktarda parayı ayırmaktayız. Tespit ettiğimiz ailelere de bu gıdaları ulaştırmaya çalışıyoruz böylece. 

Üreticiden ürünleri getirmek için özel bir kargo kullanmıyoruz özellikle. Yani artı bir karbon salımı oluşmasına neden olmamak için bazı yöntemler geliştirdik. Örneğin Antep’ten gelen zeytinyağlarımızı Ankara’ya her ay gelmek durumunda olan bir dostumuz yanında getiriyor bizlere. Sosyal medyada örgütlü 100. Yıl Evleri forumundan da faydalanıyoruz. Üreticilerin olduğu bölgelere gidecek/gelecek olanlar ile iletişime geçiyoruz. Burdur’daki üreticimiz de tanıdık bir otobüs şirketi üzerinden ücretsiz bir şekilde yolluyor ara sıra siparişlerimizi. Bu şekilde şimdiye kadar hiçbir şekilde kargoya ihtiyaç duymadık. Sadece tanıdıklık ağları üzerinden halletmeyi başardık, şimdiye kadar hiçbir araç bizim için hareket etmedi böylelikle.  Ürünleri almak isteyenler mahalle atölyesine kendileri geldiler ama isteyenler için 100. Yıl Mahallesi ve civarına servis yapabilecek bisikletlerimiz de mevcuttur. 

Mahalledeki diğer bileşenlerle etkileşim

Mahalle atölyesi bize bu fırsatı fazlasıyla vermekte. İlhan Erdost Parkı’nda kermes ve takas pazarı düzenliyoruz. Atölyeyi tartışma ve okuma amaçlı da kullanıyoruz. Dayanışma ekonomisine dair okumalar yapıyoruz, güncel olayları tartışıyoruz. Yine atölyeyi kullanan ‘freegan’ konusunda çalışmalar yapan bir grup var ve bu gruptan kooperatifin içinde çalışma yapan arkadaşlarımız da var. Önümüzdeki günlerde dayanışma ekonomileri, tarım ve kooperatifler konulu sunumlar yapmak istiyoruz, kamusal alanlarda. İnsanlarla konuşup, tartışıp, tanış olabileceğimiz birliktelikler planlıyoruz. Kooperatifimizin bu konuda da etkili olmasını amaçlıyoruz.

Cinsiyetçilikten arındırılmış kooperatifler!

Kooperatif üyelerimiz öğrenci, yeni mezun ve tamamı kadınlardan oluşuyor. Kadınların diğer tüm alanlarda olduğu gibi kooperatiflerde de ayrımcılığa, şiddete ve tacize maruz kaldığını biliyoruz. Bu durumla baş edebilmek için bir politika rehberi oluşturduk; ‘Kooperatiflerde Erkeklik Stratejileri ile Mücadele Rehberi’. Diğer kooperatiflerin de benzer durumlarla karşılaşmamaları için çalışmalar yapmayı hedefliyoruz. Cinsiyetçilikten arındırılmış bir perspektife sahip kooperatif ve bunun üzerinden üretim ve ilişkiler ağı geliştirebilmek istiyoruz. 

Bir üretim şekli olarak ‘toplayıcılık’

Toplayıcılık konusuna gelince, ODTÜ arazimizde pek çok ağaç ve tek yıllık bitki bulunmakta. Bunların bir kısmı eczacılık ve gıda üretiminde kullanılacak türlerden. İşte bu konuda bilgi ve tecrübesi olan arkadaşlarımız var kooperatifte ve ODTÜ arazisindeki elmalardan sirke üretiyorlar. Bu konuyu yaygınlaştıracak atölye ve çalışmalar planlıyoruz. Toplayıcılar sermayeye bulaşmadan üretim yapma şansına sahip. Öte yandan semt pazarından freegan bir toplayıcılık yaparak, kullanılmayan ama yenebilecek sebze, meyveleri toplayıp tekrar değerlendiriyor, ‘Toplayıcılar’da yer alan arkadaşlarımız. Kooperatifte de bunu destekleyecek çalışmalar yapmayı planlıyoruz.

‘Ankara Dayanışma Ekonomisi Ağı’na doğru…

Kentekondu’ya gönüllü olarak web sitesi kurgulayacak bir arkadaşımız var, web sitesinin tasarımını bir çalıştay şeklinde yapmak ve aynı zamanda bunu tanışma toplantısına çevirmek gibi bir fikrimiz var. Kuracağımız web sitesi üzerinden fikirlerimizi, üreticilerimize ve o coğrafyaya dair kültürel bilgileri, ürün portföyümüzü ve etkinliklerimizi paylaşmayı ve pek çok insana ulaştırmayı ve üreticilerimizi tanıtmayı amaçlıyoruz.
Meslek odaları, sendikalar ve çeşitli örgütlerle görüşmeler yapıp, üyelerine bir türetici ağına katılmaları çağrısında bulunmayı düşünüyoruz. Aynı zamanda Ankara’daki diğer kooperatifler ve gıda toplulukları ile buluşup üretici havuzumuzu birleştirmek ve aramızdaki dayanışma ilişkisini güçlendirmek de fikrimizde. Toplamda bu türetici ağı ve kooperatiflerden oluşan bir ‘Ankara Dayanışma Ekonomisi Ağı’ kurmak konusunda tartışıyoruz; alternatif bir ekonomi ve kültür hayal edenlerin birbirini tanıyıp destekleyebileceği bir ağ…

Ayrancım Gazetesi olarak fikirlerimizi ve girişimimizi geniş okur kitlenize ulaştırma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederiz size. Okurlarınıza buradan emeğe, doğaya ve tüm canlılara saygılı olmayı hedefleyen kooperatif girişimimiz ile dayanışma çağrısı yapıyoruz. 

KENTEKONDU KOOPERATİFİ
100. Yıl İşçi Blokları Mah.
1532. Sok. 165/1 Çankaya
0507. 627 63 38
0507. 538 94 73
0534. 617 88 37
kentekondu@gmail.com

Ankara siyasetinde “kadının adı yok”

Yazar Hakkında

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İstatistik Bölümü Araştırma Görevlisi

TÜİK’in 2020 yılı adrese dayalı nüfus kayıt sistemi sonuçlarına göre Ankara nüfusu bir önceki yıla göre artış göstererek 5 milyon 663 bin 322 kişiye ulaştı. Kadın nüfus 2 milyon 857 bin 445 kişiye yükselirken, erkek nüfus 2 milyon 805 bin 877 kişiye yükseldi. Yani Ankara nüfusunun %50.45’ini kadınlar oluştururken, %49.54’ünü erkekler oluşturdu. 

Yukarıda da görüldüğü üzere hem ülkenin hem de kentin nüfusunun cinsiyete göre neredeyse eşit bir dağılıma sahip olduğunu görüyoruz. Ancak bugün konumuz elbette Ankara.  O zaman şu soruyu sormak gerekiyor. Nüfustaki eşit cinsiyet dağılımı şehrin hem genel hem yerel siyasetteki temsiliyetinde de geçerli mi? Bu yazıda Ankara’da hem genel hem yerel siyasi temsil birimlerini cinsiyet bazlı inceleyeceğiz.

İlk kadın milletvekilleri

1933 yılında kadınlar muhtar olarak seçilme hakkını kazandıkları zaman, Kazan köyünün muhtarlığını da kamuoyunda Satı Kadın olarak da tanınan, ancak daha sonralarda Mustafa Kemal’in ricasıyla ismini Hatı olarak değiştiren Hatı Çırpan kazanmıştı. Hatı Çırpan bununla da yetinmemiş, 1934 yılında kadınlar seçme seçilme hakkını kazandıktan sonraki ilk genel seçim olan 1935 Türkiye genel seçimlerinde milletvekili adayı oldu ve 8 Şubat 1935’te Ankara milletvekili olarak TBMM’ye girerek Türkiye’nin ilk kadın milletvekillerinden biri oldu. Bundan 80 yıl önce bu konuda öncülük yapan bir şehir olan Ankara’da bugün durum nasıl gelin kısaca bir göz atalım.

Hatı Çırpan

Mecliste 585 milletvekili arasından 36’sı Ankara’yı temsil etmektedir. Partilere göre dağılıma baktığımızda 14 milletvekili ile en fazla vekil Adalet ve Kalkınma Partisi’ne aitken, onu 10 vekil ile Cumhuriyet Halk Partisi, 5 vekil ile Milliyetçi Hareket Partisi ve İyi Parti takip ederken, Büyük Birlik Partisi ve Halkların Demokratik Partisi de 1 milletvekili ile Ankara’yı temsil etmektedir. Öte yandan toplam 36 vekilin içinde sadece 8 kadın milletvekili Ankara’nın temsiliyetinde yer almaktadır.

Ankara’nın tek kadın belediye başkanı Akyurt’ta

Genel siyasete göz attıktan sonra şimdi bir de yerel siyasete göz atalım. Ankara Büyükşehir Belediyesi meclisini incelediğimizde de tablo genel siyasetten pek farklı değil ne yazık ki. Hatta daha kötü bile denebilir. Ankara Büyükşehir Belediyesi internet adresindeki bilgilere göre 25 ilçe belediyesinden sadece 1 tanesinin belediye başkanı kadın, Akyurt Belediye Başkanı: Hilal Ayık

Büyükşehir Belediye Meclisinde kadının adı yok

Yine Ankara Büyükşehir Belediye Meclisini üyeleri bazında incelediğimizde de tablo değişmiyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi internet adresine göre 25 ilçeden toplam 146 üyeye sahip olan meclisteki kadın üye sayısı sadece 13. Bir diğer deyişle Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclis üyelerinin sadece %8.9’u kadın.

Meclis üyeleri ilçe ilçe incelendiğinde ise 25 ilçe belediyesinin 14 tanesinde (Ayaş, Bala, Beypazarı, Çamlıdere, Elmadağ, Etimesgut, Evren, Gölbaşı, Güdül, Haymana, Kalecik, Mamak ve Nallıhan ve Kızılcahamam) kadın belediye meclisi üyesi olmadığını görülüyor. 

Partiler bazında incelediğimizde de 13 kadın belediye meclisi üyesinin 10 tanesinin Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (%11.36), 1 tanesinin Cumhuriyet Halk Partisi’nden (%3.57), 1 tanesinin Milliyetçi Hareket Partisi’nden (%5.56) ve 1 tane kadın üyenin de bağımsız olduğunu görüyoruz.

İlçe belediyelerinde Çankaya önde

İlçe belediyelerinin meclisleri de incelendiğinde genel anlamda yazının başında bahsedilen eşit dağılımın sağlanamadığını görüyoruz. Bala ve Şereflikoçhisar ilçelerinin internet sitelerinde bilgi mevcut olmadığından 23 ilçenin belediye meclisi üyelerini incelediğimizde toplam 599 üyenin sadece 84 tanesinin (%14.02)  kadın olduğunu görüyoruz. Öte yandan bilgileri mevcut 23 ilçeye baktığımızda sadece üç ilçe hariç (Ayaş, Güdül ve Kızılcahamam) yirmi tane ilçede kadın üyenin bulduğunu söyleyebiliriz. Sayısal anlamda en fazla kadın meclis üyesine sahip ilçe 12 üye ile Çankaya olurken, Çamlıdere, Elmadağ, Haymana, Kalecik ve Kahramankazan ilçelerinde sadece bir kadın meclis üyesi bulunmaktadır. Meclis gruplarındaki toplam meclis üyesine oranladığımızda da meclisinin %25.53’ü kadın üyelerden oluşan Çankaya ilçesi bu anlamda da birinci sırada yer almaktadır.

Sonuç olarak Ankara’nın politik temsil noktalarındaki temsil dağılımının şehirdeki nüfus dağılımının yansıtmadığını, kadınların hak ettiğinden daha düşük bir seviyede yer aldığını görüyoruz. Umarım en yakın zamanda bu durum tüm siyasi partiler için bir değişim gösterir.