1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Kuğulupark kavşağında yaşanan ve birkaç kişinin dikkati sonucunda felakete yol açmadan önlenen bir olay ne kadar tesadüfen yaşadığımızı gözler önüne serdi. Mart ayında birkaç gün devam eden sağanak yağışlar sırasında Kuğulupark Kavşağındaki asfaltta bir çökme meydana geldi.
Kentin ana aksı olan Atatürk Bulvarı üzerinde Sırbistan’ın Ankara Büyükelçiliği önündeki asfaltta (Kuğulu Park’ın karşısı) meydana gelen çökmeyi zamanında fark eden ASKİ ekipleri, gece olaya müdahale etti.
Yer altı kamerasıyla takip
Birkaç gündür devam eden sağanak yağış sonrasında Kuğulu 1 Alt Geçidi’ne sızan atık suyu yer altı kamerası yardımıyla takip eden ekipler, toprağın çekilmesi ile bulvar üzerindeki asfaltın altında boşluk oluştuğunu tespit etti.
ASKİ Genel Müdürü Erdoğan Öztürk ve Ankara 1. Bölge Su ve Kanal İşletme Dairesi Başkanı İlteriş Erdaş’ın da incelemelerde bulunduğu noktada vakit kaybetmeden kazı çalışması başlattılar.
Kazı sonunda sorunun asfaltın altından geçen iki boru hattının ağızlarının birleştirilmeden bırakılmasından kaynaklandığı tespit edildi.
Atık su hattı hatalı yapılmış
Yapımı büyük tartışmalara yol açan ve dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 2006 yılında 5 ay gibi kısa bir zamanda bitirerek hizmete açmakla övündüğü Kuğulu Kavşağı’ndaki inşaat sırasında önce yolun altından geçen su, atık su ve diğer altyapı hatları kazı alanının dışında alındı.
Yapımı büyük tartışmalara yol açan ve dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 2006 yılında 5 ayda bitirerek hizmete açmakla övündüğü Kuğulu kavşağı’ndaki inşaat sırasında önce yolun altından geçen su, atık su ve diğer altyapı hatları kazı alanının dışına alınmıştı.
Bu aktarımlar sırasında atık su hattı baca çıkışından itibaren 3 metrelik kısmı birleştirilmeden bırakıldı. Beton, taş ve duvar örülmesi gereken bu bölüm açıktan kum torbalarıyla kapatıldı ve üzerine asfalt döküldü. Zamanla yağışlardan etkilenen ve sızmalar nedeniyle kum torbalarının erimesiyle asfaltın altı tamamen boşaldı. Boşalan bu alanda önce bir çökme meydana geldi. Zamanında müdahale edilmeseydi üzerindeki araç ve yaya ağırlığı nedeniyle ani bir çökmeye neden olacak bir felaket yaşanabilecekti.
ASKi Genel Müdürü Erdoğan Öztürk, olaya tamamen özensiz ve hatalı inşaat çalışmasının neden olduğuna dikkat çekerek ekiplerin dikkatinin olası bir felaketi önlediğini söyledi:
“Çalışmaya başladığımızda atık su hattı baca çıkışından itibaren 3 metrelik bir kısmın açıktan kum çuvalları ile tahkimat yapılarak boru içine yönlendirildiğini gördük. Çuvallarla çevrilen söz konusu kısımda taş duvar örerek, beton attık. Zamanında buraya yağmur suyu hattı inşa edilirken, beton, taş ve duvar örülmesi gereken yere ne yazık ki sadece kum torbaları koyarak suyu yönlendirmeye çalışmışlar. Zamanla sistem iflas edince de ciddi sızmalar meydana gelmiş. Ekiplerimiz durumu fark eder etmez hemen harekete geçerek toprağın boşaldığı yerleri kazı ile genişletip, burada stabil bir yapı oluşturmak için çalışma başlattı. Şu an müdahale etmemiş olsaydık ilerleyen zaman içinde havaların ısınmasıyla birlikte zemin daha da gevşeyecek ve ciddi çökmeler, belki de hiç tahmin edemeyeceğimiz olası felaketler söz konusu olacaktı.”
ASKİ ekiplerinin yoğun kar yağışının altında sabahın erken saatlerine kadar riskli alanda çalışarak onarımı tamamlamasının ardından yol trafiğe açılırken, Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri ekipleri de çalışma alanında asfaltlama çalışması gerçekleştirdi.
Cafe Az Şekerli, Elçi Sokak’ta yer alan küçük bir işletme, aile işletmesi. Delfin ve Cemal Karatay tarafından işletilmekte olan Az Şekerli’nin geçmişi taa Bodrum’a dayanıyor. Kurumsal işlerinden “kovulup” 2015 yılında Bodrum’da işletmeye başladıkları Cafe’yi 2017 Nisan’ında Ayrancı’ya taşımışlar. Buranın renkli ve minimal bir görüntü sunuyor olması ilgimizi çekti ve sohbet etmek istedik, teşekkür ederiz.
Cafe Az Şekerli’yi diğer kafelerden ayıran en önemli şey ürünlerinin ev yapımı olması. “Her şey evinizdeki gibi” şeklinde tarifledikleri pastalar, kurabiyeler, poğaçalar “ev yapımı gibi” değil ev yapımı. Günümüzde devasa soğuk makinelerin yüzlerce kilo üretip paketlediği ürünler yerine Bodrum’da kendi bahçelerinden getirdikleri limonla, mandalinayla ve narla meyve sularını kendileri yapıyor.
Az Şekerli’nin olduğu yerde bir sürü mekan açıldı kapandı şimdiye kadar ancak Az Şekerli’nin uzun zamandır burada olmasının sebebi ürün çeşitliliği olabilir. Küçük bir yer olmasına rağmen hem keyif yapma fırsatı hem de açlığınızı gidermenin aperatif yolları burada mevcut. Sandviç, klasik tost, Ayvalık tostu ve daha birçok hızlı tüketilebilecek ürünü taze olarak bize sunuyor.
Pandemi öncesinde sevdiklerimizle kafede buluşup oturabiliyor saatlerce sohbet edebiliyorduk. Cafe Az Şekerli de bu amaçla çok tercih ediliyordu. Onlar da misafirlerine porselen demlikte çaylar demliyor, Türk kahvesi, Espresso, Americano, Latte, Toblerone, After8, Marshmallowlu kahveler yapıyordu. Özellikle böyle sempatik bir Cafe için olmazsa olmaz tatlıdır tabii ki. Cheesecake, Tiramisu, Mozaik Pasta, Alman Pastası, Ağlayan Pasta gibi tatlı çeşitleri de var. Tüm ürünlerin ortak özelliği doğal, ev yapımı ve emek harcanmış olması. Pandemi sürecinde hala çalışmaya devam eden Cafe, siparişlerini online sipariş sitelerinden almaya devam ediyor.
Delfin ve Cemal Karatay bize ve Ayrancı’ya şunları söylüyor: “Ayrancı’da esnaf olmaktan çok memnunuz. Müşterilerimizle sadece alıcı-satıcı değiliz, uzun sohbetler eder şakalaşırız. Esnaf komşularımızsa çok yardımsever. Aynı zamanda Ayrancım Gazetesi de Ayrancılılar’ın birbirine yakın hissetmesini sağlıyor.”
CAFE AZ ŞEKERLİ Yukarı Ayrancı Mahallesi, Elçi Sokak, No:24 Ankara 0312. 467 79 00
Semt ve mahalle sözcüklerinin ikisi de bize Arapça’dan geçti. Demokrasinin yalnız ve ilk olarak eski Yunan kent devleti (polis) Atina’da ortaya çıktığı eksik bir bilgi olsa da halk yönetimi anlamındaki demokrasi (demos=halk, krasi=yönetim) terimi antik Atina’dan geliyor. Buradaki halk terimi, toplam kent nüfusu 30 bin kişi olsa da polisin bütün halkından değil, mahalle halkından geliyor. Eski Yunan’da mahalleye “deme” deniyordu. “Demos” (halk) teriminin kaynağı “deme”, yani mahalle halkı. Demelerin temsilcileri seçimle “500’ler Meclisi”ni oluşturup, dönüşümlü olarak polisi yönetiyordu. Bir “doğrudan demokrasi” örneği. (Her ne kadar demokrasi teriminin kaynağını oluşturma gururunu taşısa da, orada kadının konumunun, bugünün Afganistan’ının bazı bölgelerini yöneten şeriatçı Taliban’ın kadına biçtiği konumdan farkı yoktu. Köleci ve koyu ataerkil bir yönetim vardı.) Kısacası, demokrasi, tarihsel olarak taban birimi olan mahalleden, eski Orta Asya’da ve eski Germen kabilelerinin askeri demokrasilerinde ise mahallenin eşiti sayabileceğimiz obalardan geliyor.
Modern çağda ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkan “temsili demokrasi” de, –dünyanın çok küçük bazı bölgelerinde görülmesi dışında– bırakalım doğrudan demokrasiyi semt, mahalle örgütlenmeleri bile yok. Demokratik devleti insan bedenine benzetirsek; organları var (yasama, yürütme, yargı), dokuları var (il-ilçe belediyeleri, il genel meclisleri) ama hücreleri yok (mahalleler). Günümüz demokrasisinde taban örgütlenmesi olarak ilçe altı birimler, yani semtler, mahalleler yok. Batının demokratik rejimlerinde olmadığı gibi bizde de yok. Bu nedenle temsili demokrasi sınırlı ve sakat bir seçkinci demokrasi olarak insanlık tarihinde süregidiyor.
Aslında bizde taban örgütleri bir ara vardı. 1960 öncesinde, ocak ve bucak örgütlenmeleri yasaldı. Ocaklar bugünün mahallelerine denk geliyordu. Hatta daha küçük birimlerdi. Bugün nüfusu küçük bir kent ölçeğinde, 30-40 bin kişilik mahalleler bile var. Ocaklarda siyasal partilerin birimleri yasal olarak vardı. 27 Mayıs darbesinden sonra ne yazık ki ocaklar Kurucu Meclis’te “kıyıldı”. Bu demokrasinin derinleşmesine duyulan bir kuşku, seçkinci, halka güvenmeyen bir uygulamaydı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın sağduyu ve sağgörüden yoksun ufuksuzluğu Demokrat Partinin sivil cuntaya yönelmesinin başlıca nedeni olsa da, tepede Bayar-İnönü arasındaki kavganın faturası halka kesildi ve demokrasinin taban örgütleri biçildi. Merkeziyetçi, iki bin yıllık devlet geleneğimiz, hem de demokrasi getirmekle övünülen yeni anayasa ile karşımıza heyula gibi yeniden dikilmişti: “Modernleşeceksek yukardan aşağı olacak! Halk bilmez, yanlış yapar. Devlet ne derse o!”
Türkiye’de artan sayılarda ve çok çeşitli alanlarda STK’lar kurulsa da, toplumun hücreleri, taban birimleri olan mahallelerde STK’lara çok az rastlanıyor. Artık, imar planlarında semt STK’larına yer ayrılmasının gündeme getirilmesi gerekiyor. Ama yer, mekan sorunu bile dayanışmacı bir güç oluşturarak aşılabilir.
Semt derneklerinin az olmasının, toplumumuzda STK’ların nicel ve nitel olarak az ve güçsüz olmasının altında kuşkusuz siyasal nedenler var. Güçlü devlet güçsüz toplum istenmiştir. 1960 sonrasındaki askeri darbelerin STK’ların üstüne çökmesi, halkta bilinçaltına yerleşen “örgüt ve mimlenme” korkusunu pekiştirdi. Toplumun sindirilmesi ne yazık ki, sivil toplumculuğun önünde ciddi bir engel. Pek demokratik bir ülke sayılmayız, değil mi?
Yasa yoksa halk var! Çiğdemim’in ayrıksı öyküsü
Ortadan kaldırılan siyasal partilerin semt örgütlenmelerinin yasallaştırılarak yeniden kurulması gerekir. Halkın kendi siyasal deneyimleriyle siyaseti öğrenip kendini ve demokrasiyi olgunlaştırmasının önü açılmalı. Bunun yanında, ilçe belediyelerinin altında, onların belirli bazı yetkileriyle “semt belediyeleri” de düşünülebilir (bu ayrı bir yazı konusudur). Bu iki taban örgütlenmesi demokrasiye ve halkın politik olgunluğunun gelişmesine büyük katkıda bulunur.
Bunların olmaması halkın elini kolunu bağlamaz. Batıda üçüncü sektör, hükümet dışı örgütler de (NGO) denen, bizdeki yerleşmiş adıyla, Sivil Toplum Kuruluşları (STK) devlet ve parti örgütlenmesinin boş bıraktığı bu alanı, siyasal partilerden bağımsızlığını koruyarak, bazı yönleriyle doldurabilir. Aşağıda, bu sorunları özgücüyle aşmış, Ankara’nın Çankaya İlçesinin, ODTÜ arka kapısı ile Fen Lisesi arasında konuşlanmış Çiğdem Mahallesinin 25 yıl önce kurulmuş derneğinin, Çiğdemim kısa adlı, Çiğdem Eğitim, Çevre ve Dayanışma Derneği’nin ayrıksı, sıradışı uğraşının çok kısa bir öyküsünü okuyacaksınız.
Türkiye gibi kurumlaşması, kurumlarının sürekliliği çok zayıf bir ülkede 25 yıllık kesintisiz, özgücüyle yaşamış kaç tane dernek var? Eğitim, çevre, dayanışma, kültür deyince kendi yaptıkları dışında belediyelere destek ve öncü olan, onlarla işbirliği yapan bir uygarlık adacığı. Çiğdemim, çalışma alanlarının yanına “bağımsız, tarafsız, gönüllü” ilkelerini koydu. “Mahallenin sakini değil, sahibi olalım” dedi. Halkın üçte ikisinin (bebekler, okul çocuk ve gençleri, ev kadınları, emekliler, işsizler, işyerleri) 24 saat yaşadığı mahalleleri dev yatakhaneler olarak gören merkeziyetçi anlayışa karşı, toplumsal olarak “nitelikli yaşam alanları”, siyasal olarak “demokrasimizin taban birimleri” yapmak için düşünsel ve eylemli çabaları oldu.
Türk halkında örgütlenme bilincinin oluşmasında, yukarda belirtilen nedenlerle bir “STK bilinci ve girişimi” yeterince oluşmadığı gibi, “takım çalışması” alışkanlığı da yoktur. İlkinin nedeni siyasal, ikincinin eğitseldir (ah şu eğitmeyen eğitim düzeni!) Ancak öncüler bu çoraklıkta bile bir şeyler yaparlar. Öncü çalışmalar için yaratıcı, girişken, çalışkan, dürüst bir takıma ve bu takımın birleştirici bir önderliğe gereksinim duyulur. Halkı öncüler yürütür.
Çiğdemim’de bir dönemde, genellikle etkin uğraşan kişi sayısı 15-25 civarında olmuştur. Her dönem, bir süre etkin çalışıp sonra iç dünyasına çekilenler oldu. Bu anlamda, derneğin kurullarında çalışan kişi sayısı toplamda 150’yi bulur. Derneğin büyük şansı, ömrünü –gücünü– aklını 25 yıl boyunca buraya kesintisiz adamış bir başkanının olmasıdır.
Çiğdemim neler mi yaptı?
Ekonomiye ayrışmış atıkları kazandırdı (kağıt, pil, yağ, elektronik, plastik, metal). Tiyatro, konser ve gezilere toplu gidişler gerçekleştirdi. Bu gelişkinlikte, semt STK’larınca kurulmuş bir örneği olmayan, , üstelik semt halkının bağışladığı kitaplarla oluşturulan, 30 bin kitaplı, hep nicel ve nitel gelişmesini sürdüren bir semt kütüphanesi kurdu (Kütüphanenin yeni yapısını 5 yıl önce Çankaya Belediyesi verdi). ODTÜ Ormanını koruma ve mahallenin ağaçlandırılması/bakımı, yaz-kış film gösterimi, söyleşi ve konferanslar, bir İZ TV belgeselinde konu edinilen bostanı, belediye-kaymakamlık-kent konseyi vb resmi kurumlarla verimli işbirlikleri, semt halkının bağışladığı paralarla her yıl lise ve üniversite öğrencisi 31 öğrenciye eğitim bursu, semtteki okullara destek çalışmaları, Ankara STK’larıyla yakın ilişkiler, komşuluk panayırı, giysi-eşya takası günleri, üniversiteler ve Avrupa Birliği ile ortak projeler, çocuklara ve yetişkinlere sayısı 20’nin üstünde eğitsel ve hobi kurslarıyla toplulukları; fotoğraf, resim, edebiyat, sinema vb (örneğin Çocuklar İçin Felsefe Topluluğu kimin aklına gelir), 20 yıllık Türk Sanat Müziği Korosu, 4 bin kişilik eposta+Whatsapp iletişim topluluğu, 20. Yıl kitabı, çevrim içi dergisi ve öncesinde 5 yıl kağıt olarak 8 sayfa çıkan semt bülteni yaptıkları arasında. Sosyal sorumluluk projeleri, mahallenin her ortak sorununa koşan bir Dernek. Dernek üyesi olan Muhtarla, özellikle son iki dönem ortak çalışıldı. Dolayısıyla çeşitli ödüller almasına şaşmamak gerekir.
Özcesi, mahalle kültür ve yaşamını anlamlandırmak, yaşam düzeyini yükseltmek bakımından Çiğdemim Derneği, bir semt belediyesi gibi çalışmış, en iyi çalışan bir il/ilçe belediyesinin bir semt ölçeğinde yaptığından hatta yapabileceğinden fazlasını yapmıştır. Başka benzer derneklerin kurulmasına esin vermiştir. Dileriz Çiğdemim virüsü, kardeş derneklerle birlikte, bütün ülkeye, bütün semtlere yayılsın, her semti her kenti kavrasın.
Halkın büyük kesimi Dernek çalışmalarına uygulayıcı olarak etkin katkı yapamasa da sevgisi, övgüsü ve küçük katkıların toplamı övünülecek düzeydedir. Dernek başarısına bu halkayı ekleyerek, onlarla sıcak bağlarla bu başarıyı yakalamıştır.
O, adıyla sanıyla Çiğdemim Derneğidir. Mahalle halkının medar-ı iftiharı, övüncü, gururudur. O çeyrek yüzyıllık kesintisiz ömrüyle, bir STK ve semt efsanesi olarak nitelenmeyi hak etmiştir. Nice çeyrek yüzyıllara!
Koronavirüs Hastalığı (COVID-19), 2019 yılının Aralık ayında solunum yolu belirtileri gösteren bir grup hastada yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Ülkemizde ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 günü Dünya sağlık örgütü küresel salgın hastalık (pandemi) ilan etmiştir. Türkiye’deki ilk vakadan bu yana bir yıl geçmiştir.
İlk günlerde oluşan bilgi kirliliğine rağmen gün geçtikçe hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaktayız. Hastalığın seyrinden anlaşıldığı üzere yaş, cinsiyet, obezite (Beden kitle indeksinin 40’ın üzerinde olması), eşlik eden kronik hastalıklar, etnik köken ve beslenme yetersizlikleri risk faktörleri olarak sayılabilir. İmmün sistemi çeşitli nedenlerle baskılanmış kişiler özellikle risk altındadır. Yapılan çalışmalarda, vitamin ve minerallerin, proteinlerin ve yağ asitlerinin bağışıklık sistemini desteklemede ve enfeksiyon riskini azaltmakta önemli role sahip oldukları görülmüştür. Covid-19 hastalığı dikkatleri obezite ve beslenme yetersizliği üzerine toplamıştır. Pandemi sürecinde hastalıkla mücadele için alınan karantina ve sokağa çıkma yasağı gibi kısıtlayıcı önlemler de beslenme alışkanlıklarımızı etkilemiştir.
Türkiye’de obezite görülme oranı 2019 yılında kadınlarda %24,8 olup obez öncesi olarak tanımlanan grup ise %30,4 olarak bulunmuştur. Erkeklerde bu oranlar ise sırasıyla %17,3 ve %39,7’dir. Bu yüksek obezite oranları toplumumuzda pandeminin ağır atlatılmasında etkili olmaktadır. Bunun yanında kısıtlamalar nedeniyle evde kaldığımız süreçte daha az hareket etmek durumunda kaldık. Ayrıca evde hapsolmanın getirdiği stres ile başetmede yaşadığımız zorluklar bizi daha fazla gıda tüketimine yönlendirdi. Sonuç olarak toplumumuzda zaten yüksek olan obezite oranları daha da artış gösterme eğilimindedir.
Hepimizi hazırlıksız yakalayan pandemi süreci aslında gıdalarla ilişkimizi yeniden düzenlemek ve beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmek için bir fırsat olabilir. Hem kilo kontrolünü sağlamak hem de farklı besin gruplarını yeterli ve dengeli tüketerek bağışıklık sistemimizi güçlendirebiliriz. Bu amaçla uyulması gereken bazı temel kurallar bulunmaktadır:
Sebze ve meyve tüketimi ön planda olmalıdır. Yeterli sebze ve meyve tüketimi her gün ve her öğün sağlanmalıdır. Tabağınızın yarısını bu grup oluşturmalıdır. Sebze ve meyveler prebiyotik kaynağıdır.
Kurubaklagillere beslenmenizde her gün yer verebilirsiniz. Hem lif açısından hem de içerdiği protein, vitamin ve mineral açısından oldukça önemlidir.
Haftada en az 2 kere balık tüketilmelidir. Omega-3 bağışıklığın desteklenmesinde önemli rol oynamaktadır.
Tam tahıllar gibi lifli gıdalar bağışıklık sisteminizi destekler.
Yüksek miktarda şeker, tuz, yağ ve koruyucu maddeler içerdiği için işlenmiş gıdalardan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır.
Yemek hazırlarken ve pişirirken hijyen kuralları ve pişirme miktarına dikkat edilmelidir.
Yoğurt, kefir gibi probiyotik kaynağı mayalı ürünlere öğünlerde yeterince yer verilmelidir.
Gıdalarla alınan mikro ve makro besin ögelerinin kişinin şimdiki hastalıklara ve gelecekteki oluşabilecek herhangi bir viral veya bakteriyel hastalığa karşı dirençli olmasını sağlayacaktır. Probiyotikler ve prebiyotiklerin yeterli alınması kişinin bağırsak mikrobiyomunu ve bağışlıkığın destekleyerek COVID-19’un klinik sonuçlarının şiddetini azaltmaya yardımcı olmaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli konu, reklamları yapılan gıda takviyelerinin doktorunuza danışılmadan kullanılmamasıdır. Besin ögelerini gıdalarla almak için en sağlıklı seçimdir. Fotoğrafta içinde bulunduğumuz döneme uygun tüketebileceğiniz besinleri birarada görebilirsiniz.
Beslenmenin COVID-19’dan korunma ve iyileşme üzerindeki etkisi vardır. Ancak COVID-19’u önleyebilecek veya tedavi edebilecek sihirli bir diyet veya takviye yoktur. Uygun beslenme ile bağışıklık sisteminizin normal işlevini destekleyebilirsiniz.
Cevizli Yoğurtlu Kereviz
Cevizli Yoğurtlu Kereviz
Yemeklerinizin yanına her zaman kullanabileceğiniz bir meze: Cevizli Yoğurtlu Kereviz
Malzemeler 1 adet orta boy kereviz 1 kase yoğurt 6 adet ceviz 1 diş sarımsak
Kerevizleri soyup rendeleyiniz. İçerisine ceviz ve yoğurdu ekleyiniz. İsteğe göre bir diş sarımsak rendeleyerek ilave edebilirsiniz.
Ben maş fasulyeli narlı salatamın yanına tercih ettim. Sizde istediğiniz bir yemeğin yanında tamamlayıcı yemek olarak kullanabilirsiniz. İçerisindeki cevizler Omega-3 içerir. Yoğurt hem probiyotik hem de prebiyotik kaynağıdır. Kereviz ise lif ve antioksidan açısından oldukça zengindir. Tabağınızın besleyicilik özelliğini arttıran bu mezeyi kolayca hazırlayabilirsiniz. Afiyet olsun!
Kaynak:
Calder PC (2020) Nutrition, immunity and COVID-19. BMJ Nutrition, Prevention & Health. bmjnph-2020- 000085. doi: 10.1136/bmjnph-2020-000085
Türkiye Sağlık Araştırması, 2019 TÜİK
Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilgilendirme Sayfası https://covid19.saglik.gov.tr/
WHO Coronavirus Disease (COVID-19) Dashboard. https://covid19.who.int/
ERKEK(1), adil olma yeteneğine sahip misin sen? Bir kadın soruyor sana bu soruyu; en azından bu hakkını kenara atamazsın onun. Söyle bana? Sana kim verdi, benim cinsiyetimi ezen egemenlik hakkını? Gücün mü? Hünerlerin mi? Yaratıcıyı bilgeliğinde gözlemle; eğer cesaretin varsa yakınlaşmayı istediğin doğanın içinde tüm büyüklüğüyle şöyle bir gezin, senin baskıcı gücüne kaynak oluşturabilecek bir örnek bul bana.
Dön bak (remonter) hayvanlara, [yeryüzündeki] öğelere danış (consulter), bitkileri incele, nihayet organize maddenin(2) tüm dönüşümlerine (modification) göz at; ve sana sunduğum bu apaçık araçları bulduğunda kanıtlarımı kabul et; yapabilirsen şayet, doğanın işleyişinde cinsiyetleri ara, araştır ve ayırt et. İç içe bulacaksın onları her yerde, [çünkü] bu ölümsüz başyapıtı her yerde birlikte ve tümüyle ahenkli bir işbirliğiyle yapıyor onlar.
Yalnızca erkek bu istisnayı kendisine uyduruk (fagoté) bir ilke edindi. O [erkek] bu aydınlanma ve sağduyu (sagacité) çağında, en kirli cehaletle, tüm zihinsel yetileri alıp bir cinsiyet üzerinde despotça komuta etmek istiyor; ve eşitlik haklarını yalnızca kendisi için kullanıp devrimden zevk alındığını iddia ediyor –bu kadarını söyleyeyim, daha fazlasını değil.
Ulusal Meclisin şimdiki yasama döneminin sonunda ya da gelecek yasama döneminde kabul edilmek üzere sunulmuştur.
BAŞLANGIÇ
Anneler, kızlar, kız kardeşler, ulusun temsilcileri Ulusal Mecliste bulunmayı talep ediyor. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki çürümüşlüğünün gerçek nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da önemsenmemesinden kaynaklandığı dikkate alınarak; kadınların doğal, devredilemez ve kutsal hakları bir bildirgeyle ilan ediliyor; bu şekilde istenmektedir ki, bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından kıyaslanabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve su götürmez ilkelere dayanan şikâyetleri her zaman, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin.
Nihayet, annelik acılarındaki gibi cesaret ve güzelliği ile tanınan kadın cinsi, yüce varlığın himayesinde, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyor:
Kadın özgür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahiptir (demeure). Toplumsal farklılıklar yalnızca genel fayda üzerine kabul edilebilir.
Her siyasal toplumun amacı, kadının ve erkeğin doğal ve devredilemez haklarını korumaktır: bunlar özgürlük, güvenlik, mülkiyet ve özellikle de baskıya karşı direnme hakkıdır.
Tüm egemenlik ilkesi kadının ve erkeğin birleşiminden başka bir şey olmayan ulustan kaynaklanır: hiçbir kuruluş, hiçbir birey, açıkça bundan [ulustan] gelmeyen bir yetkiyi kullanamaz.
Özgürlük ve adalet başkalarına ait olanı tümüyle [onlara] geri vermektir; erkeğin sürekli uyguladığı zorbalığa karşı, kadının doğal haklarının kullanım sınırı yoktur; bu yüzden bu kısıtlamaların doğa ve akıl yasaları tarafından yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
Doğanın ve aklın yasaları, topluma zarar verecek tüm edimleri ortadan kaldırır: bu yasalarca korunan ve bilgelerin ve tanrısallığın yasaklamadığı hiçbir şey engellenemez ve hiç kimse bu yasaların açıkça emretmediği bir şeyi yapmaya zorlanamaz.
Yasa, genel istencin ifadesi olmalıdır; her kadın ve erkek yurttaşın, bizzat ya da temsilcisi aracılığıyla yasaların yapılmasına katılma hakkı olmalıdır; o [yasa] herkes için aynı olmalıdır. Yasa önünde eşit olan her kadın ve erkek yurttaş, yetenek ve erdemlerinden başka bir ayrım gözetilmeksizin, kamu hayatındaki her makam, memuriyet ve mevkilere eşit olarak gelmelidir.
Hiçbir kadın ayrıcalıklı [yasaların dışında] değildir; o [kadın] yasaca belirlenen koşullarda suçlanır, gözaltına alınır ve tutuklanır. Kadınlar da erkekler gibi bu ceza yasasına tabidir.
Yasa ancak açık ve zorunlu olarak gerekliliği beliren cezaları koymalıdır ve bir kimse ancak suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş ve kadınlara da meşru biçimde uygulanabilecek bir yasa gereğince cezalandırılabilir.
Her kadın suç işleyebilir; bu durumda [suçlu olan bir kadın olduğunda da] yasa tarafından belirlenen ceza kesinlikle uygulanır.
Hiç kimse, temel düzeyde farklı olsa bile inançlarından ötürü tedirgin edilmemelidir, kadın idam sehpasına çıkma hakkına sahiptir; bu sebepten eylem ve ifadeleri yasa tarafından korunan kamu düzenini bozmamak şartıyla, konuşma kürsüsüne(3) de çıkma hakkına sahip olmalıdır.
Düşüncelerin ve inançların serbest iletimi kadınların en önemli haklarındandır, çünkü bu özgürlük, babaların çocuklarıyla olan babalık bağlarını güvence altına almaktadır. Her kadın yurttaş, barbar bir önyargı tarafından gerçeği gizlemeye zorlanmaksızın özgürce şunu söyleyebilmelidir: ben size de ait olan bir çocuğun annesiyim. Ancak bu özgürlüğün yasada belirlenen kötüye kullanılması hallerinden sorumlu olunur.
Kadın ve kadın yurttaşın haklarının güvencesi, daha büyük bir yararı zorunlu kılar; bu güvence, bu hakların tanındığı kişilerin ayrıcalığı için değil, herkesin yararı için olmalıdır.
Kamu gücünün devamını sağlamak ve yönetimin masraflarını karşılamak için kadın ve erkekten eşit ölçüde vergi talep edilir; o [kadın], bu yükümlülük ve ödevleri yerine getirdiğinden dolayıdır ki, işlerde, mevkilerde, memurluklarda ve diğer mesleklerde aynı paya sahip olmalıdır.
Kadın ve erkek yurttaşlar, bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla vergilerin zorunlu olup olmadığına karar verme hakkına sahiptir. Kadın yurttaşlar, yalnızca servetlerinde değil, resmi kurumlarda vergilerin toplanması, bunların kullanılması ve sürelerinin belirlenmesi sürecine de eşit oranda katılabildikleri takdirde bunu [eşit oranda vergi verme ve vergilerin zorunluluğunu] kabul ederler.
Vergi ödemesinde erkeklerle koalisyon içinde olan kadınlar, resmi devlet memurundan mali işlerle ilgili bilgi alma hakkına sahiptir.
Hakların güvencesinin olmadığı ve güçler ayrılığının belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur; biçimlendirilmesinde ulusu oluşturan bireylerin çoğunluğu işbirliği yapmadıysa, o anayasa yoktur ve geçersizdir.
Birlikte ya da ayrı ayrı, mülkiyet her cinsiyetin hakkıdır. Yasalarca belirlenmiş kamusal bir zorunluluk bunu açıkça gerektirmedikçe, ayrıca adil ve peşin bir tazminat ödenmedikçe, hiç kimse ulusun asli miras payından yoksun bırakılamaz.
SONSÖZ
Kadın, uyan; artık evrenin her yerinden duyulan mantığın seslerindeki haklarını yeniden tanı. Doğanın güçlü egemenliği, önyargı, fanatizm, hurafe ve yalanlarla çevrili değil artık. Gerçeğin yanan meşalesi budalalık ve zorbalık bulutlarını dağıttı çoktan. Tutsak erkek gücünü toparladı zincirlerini kırmak için, ama [gücü yetmeyince] seninkine de başvurmak zorunda kaldı. Özgürleşirken ise yoldaşına adil davranmadı o [erkek].
Ey kadınlar! Kadınlar, ne zaman kör olmaktan kurtulacaksınız? Devrimden kazandıklarınız nedir sizin? Daha çok küçümseme, daha çok hor görme biçimlerinden başka. Yolsuzluk dolu yüzyıllarda erkeğin zayıflığı üzerine yönetildiniz. Egemenliğiniz yıkılmış gitmiş, geriye ne kaldı elinizde? Erkeğin iktidarı, adaletsiz yargılar ve doğanın yüce kararnamelerine dayalı bir şekilde sana ait olanı senden geri istiyor –böylesine iyi bir bağımlılıktan ne diye korkuyorsunuz ki? Cana(4) evliliklerinin kurallarını koyanın nüktesi nedir? Kadınlar, seninle bizim aramızdaki ortak yanı yeniden soran; politik uygulamalarla kandırılmış ve tarihi geçmiş politik yapılarda duran Fransız yasa koyucularından, ahlakı düzenleyenlerden mi korkuyorsunuz? Bunların hepsi senin cevaplaman gerekenler.
İlkelerine aykırı mantıksız sözlerinin yarattığı zayıflıklarını inatla sürdürürlerse, boş üstünlük taslamalarının nedeninin gücüyle cesurca ona [erkeğe] karşı dur; felsefenin standartları altında bir araya gel; varlığının tüm enerjisini ver ve sonra o mağrur erkekleri gör; ayaklarınıza kapanan köleler gibi rezil olmayacaklar fakat yüce varlığın hazinelerini seninle paylaşmaktan gurur duyacaklar. Seni engelleyen ne olursa olsun, kendini özgür kılmak senin ellerinde; sen, yeter ki iste(5).
Bu metin ilk olarak Felsefe Kültür Sanat Derneği Mavi Çoraplılar Atölyesi kapsamında Fransızca aslından Türkçeye kazandırılmıştır.
(1) Fransızcadaki “homme” sözcüğü hem insan hem de erkek anlamına gelir. Olympe de Gouge, Fransız Ulusal Meclisinde 1789’da okunan ve Türkçeye sıklıkla İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi olarak çevrilen La Déclaration des Droits de l’Homme et du Citoyen metnini hem dilbilimsel, hem içerik hem de uygulama açısından Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi olarak nitelemektedir.
(2) Yazar organize madde deyimiyle doğada canlılığın meydana gelişini ve canlılık içindeki doğanın işleyişini kastetmektedir.
(3) Yazar burada meclis kürsüsünü kastetmektedir.
(4) İncil’de İsa’nın ilk mucizesini Antik Filistin’de Cana şehrinde bir bayramda gösterdiği yazılıdır. Olympe de Gouge burada devrim sonrası Fransa’nın parlamentosu ile o bayramdakileri karşılaştırmaktadır.
(5) Metin, yazıldığı tarihe ilişkin kadınların eğitim durumlarına yönelik güncel birtakım sorunlar üzerine devam etmektedir. Bir bütünlük olması açısından bizler çeviriyi burada tamamlamayı uygun gördük.
Uzun süredir burayı yazmak istiyordum, belki adından, belki dışarıda duran kocaman ahşap kantin masalarının çekiciliğinden. Sahibinin bir kadın olması ve yazının Mart ayına denk gelmesi daha da cezbedici oldu. Evet, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun! Hem bir işletmeci hem de Yoga uzmanı olan Anıl Hanım ile yaptığımız sohbette kadın olmanın zaten ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlayacağız:
Anıl Hanım sizi tanıyalım ve Kantin’in nasıl oluştuğunun hikayesine de giriş yapalım:
Bu anlamlı sohbet için öncellikle teşekkür ederim. Ankara Üniversitesi Biyoloji Bölümü mezunuyum, yani biyoloğum. Mesleğimi severek yapıyordum, yıllarca hastanelerde görev aldım. Önceleri çok rahatsız etmeyen ama daha sonra ciddi bir sağlık sorunu haline gelen bel fıtığım yüzünden işi bırakmak zorunda kaldım. Birçok yol denedim, tedaviler doktorlar… Daha sonra bu arayış içersinde bir profesör doktor ile tanıştım ve bana yogaya başlamamı önerdi ve bu tavsiye ile yoga hayatıma girdi.
Sizin için bir kırılma noktası denilebilir mi? Hangi yıl oldu bu olaylar?
2013-2014 yılları arasında. Evet tam anlamıyla kırılma noktası oldu. Yoga eğitimlerim başladı, bunun yanında Fitoterapi üzerine yüksek lisans yapıyordum ve tiyatro eğitimlerim vardı. Bitkileri öğrenmek, doğal olmak benim için ön plana çıkmıştı, bu düşünce ile 5 kişi ortak olarak Ankara’nın ilk vegan kafesini Tunus Caddesinde açtık; ismi ‘Veganka’ idi.
Yoga eğitimleriniz devam ediyor bu sırada değil mi?
Tabi. Hatta yoga ile bel ağrılarımı yönetmeyi öğrendim.Bununla beraber doktor tedavilerim de devam ediyordu ve bir süre sonra yoga her şeyin önüne geçti. 2016 yılında Atölye Yoga stüdyosu açıldı. Burada seanslar veriyorum hala, uzmanlar yetiştiriyoruz.
Peki ya Kantin?
Tüm bunların sonunda yoga stüdyosuna gelenler hep sağlıklı, doğal, organik, beslenmek istediklerini söylüyorlardı. Hani olur ya spor salonlarında, spor sonrası vitamin barlar, insanlar gider orada sağlıklı bir şeyler içer. Biz de eşimle bu fikri hayata geçirelim dedik ve ‘Kantin-Organic’ adında bu mekanı açtık.
Harika! Tam ihtiyaç doğrultusunda olmuş, siz de her şey birbirini tamamlamış gibi. Kantin’de neler bulabiliriz?
Kantin’de vegan ve vejeteryan ürünler var, organik doğal ürünler var. Gittiğim yerlerde insanlarla tanışıp yerel-doğal ürünlerini hem anlaşma yaparak satıyorum, onlara da destek oluyorum hem de değişik ürünler keşfetmiş oluyorum. Aynı zamanda burası organik bir market, glutensiz ürünlerimiz de mevcut.
Aslında sizin hikayeniz de tam olarak mücadeleci, emek veren, vazgeçmeyen bir kadının hikayesi ve gördüğüm kadarıyla Ayrancı Semtinden hiç kopmamışsınız. Neden Ayrancı?
İlk başta; yaşadığım yer yıllardır, çevrem burada. Ayrancı, bilinç düzeyi yüksek olan insanları barındırıyor. Bunu deneyimledim, çok insanla karşılaşarak. İnsanlar samimi, birbirine selam veriyor, bu da daha fazla güven duygusu hissettiriyor. Bir de alternatif grup çok fazla, bu tür aktivitelere açık bir semt.
Sizce Ayrancı güvenli mi? Ayrancı’da kadın olmak nasıl? Kadın, erkek, çocuklar eşit olarak her şeyden yararlanabiliyor mu? Gece rahat dışarı çıkabiliyor musunuz? Ulaşım kolay mı?
Ayrancı’da şimdiye kadar ciddi bir sorun yaşamadım. Geç saatlerde iş çıkışı tek başıma eve gittiğim de oldu. Tabi her zaman gelişmeye açık bir yer. Sokaklar korkutucu değil ama bazı ara sokaklarda daha fazla aydınlatma yapılabilir. Kadın-erkek olarak ayırmak istemem. İnsanın yaşayabileceği bir yer olmalı. Bu her yer için geçerli. Yaşam odaklı olmalı yapılan her şey.
Çocuklu anneler için, sokaklar uygun mu? Spor etkinlikleri, kreşler yeterli mi? Herkes yararlanabiliyor mu?
Sağlık hizmetleri yetersiz. Yogaya çok fazla hamile kadın geliyor. Gerek onlar için, gerek bebek arabalı kadınlar için yollar, kaldırımlar yürümek için uygun değil. Hem çok eğimli hem de geçişlerde rampalar yok. Ayrancı daha önce de dediğim gibi farklı aktivitelere açık bir semt. Bunların çoğunu spor aktiviteleri oluştururuyor. Yoga stüdyoları, pilates stüdyoları, fitness salonları vs. Çocuklu kadınların, çocuklarını rahatlıkla bırakabilecekleri daha fazla kreş olmalı.
Şiddet olayları için ne yorum yaparsınız? Bulunduğunuz semtte hiç başınıza geldi mi veya tanık oldunuz mu?
Şiddetin her türlüsü her canlı için çok kötü. Burada hiç başıma gelmedi veya tanık olmadım ama eğer olursam kesinlikle sesimi çıkarırım yani fark edilmesini sağlarım. Dilerim ki tüm kentler, mahalleler, sokaklar her zaman herkes için yaşanabilir yerler olur.
Bu güzel sohbet ve bilgiler için teşekkürler. Semtimizde özellikle kadın çalışanların bu kadar çok olması ve mücadeleci olması her zaman o yeri ileriye taşıyacaktır.
Sidal, yaklaşık 15 yıldır Ayrancı’da yaşayan, emekli bir kadın. Sidal Hanım’a göre kentlerde yaşayan bireyler kentlerden eşit olarak yararlanmalı:
“Semtte kadınlar ve çocuklar biraz daha güvende olabilirler. Gece olduğunda kent tehlikeli olabilse de Ayrancı’da daha rahat olabiliyoruz. Eğitim seviyesinin yüksek olması ve Ayrancı’nın geleneği olan bir semt olması nedeniyle yaşam daha kolay. Ulaşım yeterli. Ben çocuğumu Ayrancı’da büyüttüm. Yakında park olması anneleri ve çocukları rahatlatıyor. Ancak kaldırımlar dar ve engebeli. Bu durum engelliler Aynı zamanda Aile Sağlığı Merkezi ve eczaneler yeterince sağlık hizmeti sunuyor.
Mahallemizde şiddete tanık olmadım. ancak etrafımda şiddet söz konusu olursa Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ALO 183 Sosyal Destek Hattı aranabilir. Semtte dayanışma ağlarının olması anlamlı. Kadınlar kendini güvende hissetmeli. Mahallemizin muhtarının kadın olduğunu biliyorum. Pandemi sürecinde dünya geneline bakarsak kadınların yönetimde olduğu ülkelerde daha olumlu bir süreç olduğunu görüyoruz. Finlandiya’da vaka sayılarının çok düşük olması kadınların fark yarattığını bize gösteriyor. Ben de kadınların özgür ve mutlu olduğu, ne giydiğine, saat kaçta dışarıda olduğuna karışılmadığı bir kentte ve semtte yaşamak isterim. Semtimizde kadınların birlikte üretim yaptıkları yerler kurabiliriz. Hep birlikte çalışıp üretebiliriz.”
Gazetemiz yazarlarından Özlem Demirci ise bir Ayrancılı olarak kendi izlenimlerini şöyle anlatıyor:
Özlem Demirci
“Ankara’ya 2011 yılında üniversite için geldim. Üniversite bitince ilk Ayrancı’da eve çıktık. Arada bir sene Bahçeli’ye geçtim ama sonra yine buraya döndüm. Üç yılı aşkındır da Ayrancı’da yaşıyorum. Özel bir şirkette yazılımcı olarak çalışıyorum. Kentlerden maalesef ne kadınlar ne çocuklar ne de erkekler eşit şekilde yararlanamıyor. Bunun en önemli nedeni insan odaklı düşünmemek. Kadınlar açısından ise maalesef genel olarak kentlerimizi çok güvenli bulmuyorum. Ayrancı ise, Meclis’in, Emniyet’in, çok sayıda elçilik binasının bulunması ve çok merkezi bir yerde ama insan sirkülasyonunun da buna karşın çok olmaması, uzun yıllar burada yaşamış ciddi nüfusu nedeniyle bende güvenlikli bir yer izlenimi bırakıyor. Öyle ki sokakta aynı yüzleri görüp bir zaman sonra selam verir hale geliyorsunuz. Saydığım bu sebeplerden dolayı günün her saati insanların rahatlıkla dolaşabileceği bir yer olarak düşünüyorum burayı.
Ulaşım açısından ise Kızılay’a yakın olması büyük bir avantaj. Ayrancı içine giren ODTÜ dolmuşu ve 427 Ego dışında özellikle Hoşdere ve Atatürk bulvarından geçen birçok toplu taşıma aracı da Ayrancı’ya ulaşmak için kullanılabiliyor. Güvenli ve yeterli buluyorum.
Yaşadığım yerde günün hangi saatinde olursa olsun, dışarı çıkmaktan çekinmek istemem. Ayrancı bana o güveni veriyor. Gece yürüyüşleri yapmayı severim ve sokak aydınlatmasını da yeterli buluyorum. Kendimi genelde rahat hissediyorum.
Ayrancı, dar sokakları ve belli saatlerdeki yoğun trafiği nedeniyle çocuklar için çok güvenli değil maalesef. Oyun alanı anlamında da yetersiz buluyorum. Örneğin etrafı telle çevrili basket sahaları, insanların evcil hayvanlarını yürüyüşe çıkardıklarında uğradıkları bir alana dönüşmüş. Öyle olmayan yerler de genelde kalabalık oluyor. Okul bahçelerinde yeterli aydınlatma yok. Bu nedenlerle oyun alanı anlamında ne çocuklar için ne de çocuklu kadınlar için pek bir seçenek görmüyorum Ayrancı’da. Bunun yanında, tek başına yaşayan veya kadın ev arkadaşı ile yaşayanların da rahat olduklarını düşünüyorum. Ben de ev arkadaşım ile yaşıyorum. Tek başına yaşayan komşularımız var. Fiziksel kısıtlarla dolu sokaklarının haricinde güzel yanına bakarsak bence en güzel yanı insanların birbirlerinin özel alanlarına müdahale etmeden tanış olabilmeleri ve bunun verdiği rahatlık. Ben öyle hissediyorum.”
Acil durumlar için semt kapsamında dayanışma ağı kurulması yararlı olur
“Hiç şiddet olayına tanık olmadım ama bu durumda ilk aklıma gelen polisi aramak olurdu. Acil durumlar için dayanışma ağı kurulması da çok yararlı olur. İnsanların dayanışma anlamında, özellikle böyle bir konuda katılımcı olacağını düşünüyorum. –Gerekmemesi dileğiyle– gerektiğinde yardım edecek birinin olduğunu bilmek herkese kendini rahat hissettirir. En nihayetinde şiddetten bahsediyoruz ve bu yardımın da daha tehlikeli bir durum ortaya çıkarmaması için iyi bir organizasyon gerekir. Semt kapsamında bu planlama yapılabilir.
Kentimizde veya mahallemizde, bizi ilgilendiren konularda ne gibi kararlar alındığından pek haberim olmuyor. Karar sürecinde kadınların olması elbette önemli ancak nasıl bir fark yaratacağı tamamen kitlenin süreçlere vs. beraber baktığında farklı ne gördüğüne bağlı olarak değişir. Elbette daha geniş kitleleri içine alan çözüm önerileri gelecektir. Herkesin yararının gözetildiği bir ideale yaklaşırız belki.
Kadın muhtarlarımızdan ve seçim dönemi sayesinde diğer kadın adaylardan da haberim vardı. Kendi açımdan ayırt edilebilir bir fark olduğunu söyleyemem. Kadın veya erkek muhtar olmasından daha çok isteyebileceğim şey ise daha ulaşılabilir olmaları, iletişime açık olmaları ve zaman zaman da değişmeleridir herhalde.”
Kadın dostu kent…
“Kadınların yaşadıkları yerde sosyal, kültürel, siyasal hayata katılımında eşitlikçi bir ortam hazırlamayı amaçlayan bir proje. Özellikle küçük şehirlerde/ilçelerde kadınların bir araya gelip üretebilecekleri, sorunlarını dile getirebilecekleri, çözüm bulacakları ve karar alma sürecine katılım sağlayabilecekleri yapıların (STK vb.) kurulması.
Ben de herkesin birbirine saygılı olduğu, eşitlikçi, sınıfsal veya cinsiyete dayalı ayrımcılığın olmadığı bir kentte yaşamak isterim.
Biz kadınlar mahallemizde bir çok şey yapabiliriz. Yalnız yaşayan, çocuklu yardıma ihtiyacı olabilecek kadınların, yaşlı kadınların, yabancı kadınların, şiddet mağduru kadınların vb ihtiyaç duyduğunda başvurabilecekleri bir dayanışma ağının kurulmasının önemli bir konu olduğuna değinmiştik. Örnek uygulamalar incelenmeli. Geliri olmayan kadınları, olanaklar dahilinde üretime teşvik edecek uygulamalar üzerinde çalışılabilir. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığına her yaştan ve sosyo-kültürel yapıdan insan/kadın maruz kalıyor. ‘Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı nedir? Cinsiyet temelli şiddet nedir? Kapsamı nedir? Fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet nedir?’ gibi konularda farkındalığın artırılması amacıyla etkinlikler planlanabilir.”