Blog

Belma: Kendimi güvende ve rahat hissettiğim bir semt

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Belma 38 yaşında, 3 yıldır Ayrancı’da oturuyor, üniversitede de bu semtte yaşamış. İki çocuk annesi hem iş yeri hem evi Ayrancı’da:

“Ayrancıyı seviyorum, üç kuşak bir arada yaşıyoruz ve ihtiyaçlarımıza uygun, ihtiyaçlarıma cevap veren bir mahallede yaşadığımı düşünüyorum. İhtiyaç duyduğum her şeyi bulabileceğim esnafın çok yakınımda olması, okulların, parkların yakınında olmak hayatımı kolaylaştırıyor; ayrıca sokakların, caddelerin planlamasını, mimarisini de hoş buluyorum; çok ağaçlıklı olmasını çok seviyorum. Çok bakıyorum ağaçlara, çok büyük ve eski ağaçlar var, o çok hoşuma gidiyor. Her paralelde bir ihtiyacını karşılayabilirsin, Dikmen Vadisi’nde yürüyebilirsin, Botanik Parkı’nda daha geniş yayılarak bir şeyler planlayabilirsin, Portakal Çiçeği zaten kızımın bale kursunun olduğu bölge, orada çay içip, çimenlerde oturup vakit geçirebilirsin. Özetle burası her ihtiyacımı karşılayabildiğim, kendimi güvende ve rahat hissettiğim bir semt. Ama elbette ağaçlarına, parklarına rağmen bir şehrin içinde olduğun hissini de asla kaybettirmeyen bir yer; zaman zaman bu hissi unutmayı isterdim, ama sonuçta şehrin göbeğinde yaşıyorum.”

Bir şey olsa esnafın beni kollayabileceğini düşünüyorum

“Ben ikinci kez Ayrancı’ya yerleşmeden önce İstanbul’da yaşadım bir süre, orada kaygısı yüksek birisiydim; hem bir deprem korkum vardı, 100 yıllık bir binada yaşadığım için oradan teselli bulmaya çalışıyordum ama deprem kaygım vardı; evim yıkılmasa bile böyle bir felakete tanık olma fikrinden çok endişe duyuyordum. Bir de tek başıma hiç evde kalmak istemezdim, şehirde, bulunduğum mahallede kendimi güvende hissetmezdim, sokakta yürürken birisinin bana saldırabileceği, çantamı çalmak isteyebileceği, tacize uğrayabileceğim gibi kaygıları fazlaca taşırdım. Ama burada hiç bunları hissetmedim, evde yalnız kalabiliyorum, hatta kapımı kilitleme ihtiyacı bile duymuyorum, bu beni çok iyi hissettiriyor. Sonra işyerim de Ayrancı’da, bazen buradan geç çıkıyorum; çıktığım her saatte, hiçbir kaygı duymadan, sokaklarda kendimi güvende hissederek eve yürüdüm, yürüyorum; sokaklar, caddeler aydınlık, hareketli, canlı; geçerken selam verdiğim bir dolu mekan var; onlar da benim bu mahallede bir esnaf olduğumu biliyorlar sanırım. Bu beni daha korunaklı hissettiriyor, bir şey olsa esnafın beni kollayabileceğini düşünüyorum. Ama zaten burada başıma bir şey gelirmiş gibi bir kaygı da taşımıyorum. 

Şu anda başka aile fertlerimizle birlikte olsak da başlangıçta iki çocuğuyla yaşayan bekar bir anne olarak başladım burada yaşamaya, Ayrancı’da, oturduğum apartmanda bu anlamda da hiçbir zorluk yaşamadım. İlk dönemler genç, iki çocuklu bir kadın olarak merak uyandırmış olabilirim, sonradan ahbap olduğum esnaftan duydum bunu, ama bu beni rahatsız etmeye yönelik, taciz eden bir merak şeklinde olmadı hiç, sadece merak ediyorlardı.” 

Yaşlı ve yalnız yaşayan kadınların desteğe ihtiyaçları var 

“Kentlerin farklı ihtiyaçlara, örneğin kadınların, erkeklerin, çocukların farklı ihtiyaçlarına göre tasarlanmasını önemli ve anlamlı buluyorum; ben de mahallemi kendi ihtiyaçlarım üzerinden tarif ettim biraz; ama farklı ihtiyaçlara nasıl cevap verdiğini bilmiyorum; örneğin pusetle dolaşan bir annenin, tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olan ya da gözleri görmeyen birisinin buradaki deneyimi hakkında çok şey söyleyemem ama görmeyenler için tasarlanmış sarı şeritlerin hiç de düzgün olmadığını görüyorum mesela, ya da kaldırımların, yolların sorunlu olabileceğini tahmin ediyorum.”

Ben muhtar olsaydım kadın ve çocuk odaklı bir yaklaşımım olurdu

“Bağlı bulunduğum mahallenin muhtarı kadın. Tanımıyordum kendisini, sırf kadın olduğu için oy verdim ama muhtarlardan nasıl bir beklentim olur bilmiyorum çünkü aslında muhtarlar ne yapar onu bilmiyorum. Seçim çalışması sırasında kadınlara yönelik güzel niyetlerden söz edildiğini hatırlıyorum ama bunları takip edecek bir ilişkim ve zamanım olmadı. Bu arada pandeminin de birçok niyetin gerçekleşmesine engel olabileceğini tahmin ediyorum. Örneğin ben muhtar olsaydım kadın ve çocuk odaklı bir yaklaşımım olurdu; mahalleliyi önce bir tarardım, kimler, nasıl yaşıyor anlamaya, tespit etmeye çalışırdım; mesela yalnız başına yaşayan kadınları tespit edebilirdim; yaşlı ve yalnız yaşayan kadınları çünkü bu semtte çok fazla olduklarını düşünüyorum ya da yalnız yaşayan çocuklu kadınları tespit ederdim ve iletişim kurardım. Mesela benim yaşadığım binada 5 dairede 70 yaşın üzerinde, yalnız yaşayan kadın var; bir sorunla karşılaştıklarında arayabilecekleri numaraları bırakırdım. Ya da çocuklu kadınları bir yoklardım, neler yaşıyorlar ne tür ihtiyaçları var ne tür bir desteğe ihtiyaç duyabilirler anlamaya çalışırdım. Ayrancı nüfusu açısından baktığımızda, özellikle yaşlı kadınlara, yaşlı erkeklere bir el atardım; bu atlanmaması gereken önemli bir mevzu bence. Hatta belki bu anlamda bir dayanışma örgütlenebileceği bile geliyor aklıma; gönüllü genç mahalle sakinlerinin, ihtiyaç duyan, yalnız yaşayan, yaşlı semt sakinleri ile eşleştirilmesi, gönüllü semt sakinlerinin belli ihtiyaçlar konusunda destek olması gibi, haftada bir gün alışverişine yardımcı olması, parkta yürüyüşe çıkarması gibi ya da aynı şeyi çocuklu bekar anneler için de düşünebiliyorum, aralarında bir dayanışma ağının kurulması anlamında. Örneğin haftada bir gün iki saat, çocuklara bir annenin bakması hem çocukların temas etmesi hem de diğer anneye iki saatlik boş zaman sağlaması açısından. Bu tür eşleşmeler yapılabilir mi, insanlar güven duyabilir mi birbirine; belki muhtarlar böyle bir dayanışmanın oluşturulmasında referans olabilir mi bilmiyorum? Bu öneriler farklı yaş gruplarını birbiriyle temas ettirmek anlamında da önemli geliyor; bunun da önemli bir ihtiyaç olduğunu, iyi hissettirecek bir dayanışma olduğunu düşünüyorum. Ben böyle bir dayanışmanın bir parçası olmak isterim kendi adıma.”

Ayrancım Gazetesi’ne 2020 yılı Kent Planlama Basın Ödülü

TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın (ŞPO) 2020 Yılı Kent Planlama Basın Ödülleri sahiplerini buldu.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Şehir Plancıları Odası’nın Kent Planlama Basın Ödülleri, her yıl düzenlenen 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu kapsamında veriliyor. Ödül alan basın kuruluşlarıyla gazetecileri şubelerden gelen öneriler doğrultusunda Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu belirliyor. Yaptıkları haber veya yayınlarla kentsel sorunları ve kamusal alanlara dair müdahaleleri gündemleştirmeleri, kent kültürüne ve kentlilik bilincine yaptıkları katkıların yanı sıra, şehir ve bölge planlama bilimi ile mesleğin bilimsel ve teknik görüşlerine duyarlılık gösterdikleri düşünülen basın kuruluşları ve gazeteciler ödüllendiriliyor.

Şehir Plancıları Odası’ndan yapılan açıklamada, “Şubelerimizden gelen öneriler doğrultusunda Yönetim Kurulumuz tarafından aşağıda isimleri belirtilen basın kuruluşlarına/mensuplarına 2020 Yılı Kent Planlama Basın Ödülü verilmesi uygun görülmüştür. Kent planlama bilimine gösterdikleri duyarlılıktan dolayı bir kez daha teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dileriz” ifadelerine yer verildi.

Bu yıl ödülü kazananlar şu şekilde:

• Ayrancım Gazetesi

• Hayrullah Yıldız (A3 Haber)

• Ahmet Kanbal (Mezopotamya Ajansı)

• Hazal Ocak (Cumhuriyet Gazetesi)

• İsmail Arı (Birgün Gazetesi)

• Melis Oğuz (Medyascope TV)

• Mustafa Yılmaz (egeligazete.com)

• Osman Güdü (KRT Tv)

• Selahattin Özcan (Son Nokta Gazetesi)

• TV A ( Adana)

• Yeni Adana Gazetesi

Ayrancım Derneği’nden Ankara Kulubü Derneği’ni ziyaret…

Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak, dernek yöneticileri Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül, Güvenevler Mahallesi Muhtarı ve Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu Genel Sekreteri Seviye Ardıç Çelik ve Aziziye Muhtarı Güldane Tenç ile birlikte Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı Dr. Metin Özaslan’ı makamında ziyaret etti.

Dernek temsilcileri, Ankara’nın sivil temsilcisi olarak yıllardır bu alandaki en büyük ve en önemli sivil toplum örgütü olan Ankara Kulubü Derneği’ni ziyaret ederek Ayrancım Derneği’nin kuruluş amacı, çalışmaları ve programları konusunda bilgilendirdiler.

Ayrancı semtinde bulunan Ayrancı, Aziziye, Güvenevler, Güzeltepe ve Remzi Oğuz Arık mahallelerinde kent yaşamı ve kültürünü katılımcı, demokratik ve çağdaş koşullarda geliştirmek ve zenginleştirmek, kentlilik bilincinin oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla yürütülen ve planlanan çalışmaları aktardılar.

Ayrancı Derneği’ni büyük bir misafirperverlikle ağırlayan Ankara Kulubü Derneği başkanı Dr. Metin Özaslan “Ankara’da kent kültürünü geliştirmek anlamında semt derneklerinin kapsamlarını ve işlevlerini artırdıklarını sevinerek izliyoruz. Birlikte çalışmaktan da büyük mutluluk duyarız” dedi.

Hey Ankara!.. Sana sağlam bi’ logo lazım

Öğrencilerimle ‘Görsel İletişim Tasarımı’nın temellerini irdelediğimiz derslerimden birinde şu kavramlar ve tanımlara yer vermiştik:

Şekil: Adlandırılmış biçimler. 

(Tüm doğal ve yapay varlıkların biçimleri birer şekildir. Bulut, kare, taş.) 

İşaret: Anlamlandırılmış şekiller.
(Alev adını verdiğimiz şekil, bir yangın tehlikesine işaret eder.)

Simge/Sembol: Anlamı yüceltilmiş işaretler.
(Aslan gücün, güvercin barışın, kalp sevginin, yıldız sonsuzluğun sembolüdür.) 

Logo/Amblem: Anlamı sahiplenilmiş semboller.
(Peugeot aslan sembolünü sahiplenmiştir, Mercedes yıldız, Konya Mevlana demektir.)

Görsel bir öge olarak, bir şehrin kurumsal kimliğini taşıyacak ve büyük çoğunluk tarafından sahiplenilecek, etkisi yıllarca değişmeyecek bir logo tasarlamak hiç kolay iş değil. 

Öyleyse biraz kurcalayalım şu işi:

Şehirler için tutarlı bir kurumsal kimlik stratejisi oluşturmak üzere genellikle üç temel çıkış noktasından hareket edilir; hikayesi (geçmişi), gerçekliği (bugünü) ve vizyonu (geleceği). 

Ankara Tabelası
Ankara’nın tabelası var, logosu yok.

Her kentin bir kimliği olmalı

İçinde yaşayan insanların kendi kimliği ile bir duygu ve anlam bağı oluşturan, bilinen, yakıştırılan, deneyimlenen, sahiplenilen ve sürdürülen algılar bütünü olarak, zihinlerde kendine yer edinmiş bir konumlanmadır kimlik; geçmişten gelen, şimdi hissedilen ve geleceğe aktarılacak değerler ile algılanan. “Ankara; bozkırın ortasında, kuru, çorak bir köydü(r)”, “Hayır Ankara çok düzenli ve modern bir dünya kentidir”, “Denizi yok”, “Ben Ankara’yı en çok İstanbul’a dönüşüm sırasında seviyorum”, “Hükümet şehri”, “Siyasetin göbeği”, “Ruhsuz grilikler”…

Bir şehrin ancak köken bağını önemseyen, aidiyet hissi yüksek insanları o şehrin geçmiş yaşam kültürlerinden kalan izlerini zihninde güncel tutuyor ve sahipleniyor. Elbette farklı kapsam ve kapasiteler ile. Büyük bir çoğunluğun farkında bile olmadığı olgusal bir bakış bu. Ankara’nın şu sıralı uygarlık tarihi içinde; Hitit, Frig, Lidya, Pers, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet kültüründen bu gününe ne kalmış? Çıkıp sokağa yüz kişiye sorsanız, eminim ki beş tane bile somut bilgi alamazsınız. Hangisinin bıraktığı sembolleşmiş izler daha belirgin? Siyasal bir yorumla milli köken bağımız olmayanları (Pers, Galat, Roma, Bizans) aradan çıkarınca geriye ne kalıyor? Hepsi Anadolu da acaba hangisi daha Ankara? Bu olgusal bakışta din merkezli gelenekçi yaşam kültürü, toplumsal bellekte daha yakın tarihleri doğal olarak öne getiriyor. (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin logosuna bakın, önce cami görürsünüz.) Ankara’nın logosuna dair tartışmalardan biri buydu. Atakule’nin kulesi ve Kocatepe’nin minareleri. Sanki iki kentin varoluşu da İslamiyet’le başlamış. Tam bu noktada Ankara ile ilgili ortaklaşabilecek kurumsal kimlik unsurlarını kavramsal olarak şu 5 algı ekseninde değerlendirmek doğru olur ki böylelikle yapılacak saptamaları daha doğru çözümleyebileceğimiz kanısındayım:

Bilinirlik 

Yakıştırma 

Deneyimleme

Sahiplenme

Sürdürülebilirlik

Ankara’nın kültür varlığı olarak öne çıkarılacak hangi sembol ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, görüp dokunabiliyor muyuz, insanla duygusal bağ oluşturuyor mu, Ankara’yı temsilde sürdürülebilir nitelik taşıyor mu?

Biraz şimdilere bakarsak

Kentlerin zihinlerdeki güncel halleri, daha çok mimari göstergelerle öne çıkıyor. Anıtsal yapıları, siluetlerinde belirginleşen sıra dışı yapılar, ünlü meydanlar, parklar, kültür-sanat yapıları gibi. Biraz da yönetenlerin pazarlama becerisine bağlı olarak üretilen popüler/dinamik mesajlar ve yaşamda değişiklikler yaratmış projelerle algılanıyor. (Vay be bak nasıl da gelişiyor Ankara…) Veya hani, kedisiyle, keçisiyle, seğmeniyle, misketiyle, armuduyla, Ankara.  

Doğrusu yüz yıl geriden alın, bugüne kadar dünya şehirlerinin logolarına bakın. Büyük bir çoğunlukla, o şehre gelen yabancıların hemen gözüne çarpan yapıların belirgin öge olarak yerleştirildiği siluet/kombinasyon çözümler görürsünüz. Etki tasarımında değişen anlayışlarla 1977 yılında bir kampanya için Milton Glaser tarafından tasarlanan New York ve White Studio Tasarım Ofisi tarafından hazırlanmış Porto logoları hariç tabii.

(Okuyucu bu linkden Amsterdam, Melbourne, Montreal, Oslo, Helsinki ve Sao Paulo kentlerinin logolarına da göz atabilir.)

Yukarıdaki 5 algı eksenini burada da işletirsek şu soruların yanıtlarına ulaşmak gerekir:

Ankara’nın güncel kimlik ögesi olarak öne çıkarılacak hangi unsur ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, yaşantımıza dokunuyor mu, biz ona dokunabiliyor muyuz, bizimle duygusal bağ oluşturabiliyor mu, kentimi temsilde uzun süre kalıcı olabilir mi?

Biraz da gelecek desek

Burada tümüyle Ankara’yı yönetenlerin, kentin var olan ticari ve kültürel yaşam potansiyelini nereye taşıyacaklarına dair öngörülere bakmak gerekiyor. Bu, araştırma ile elde edilemeyecek, tasarımcının ‘brief’ olmadan fikrinin olamayacağı unsur. Bir vizyon ve ancak iki değerlendirme kriteri olabilir; ne kadar gerçekçi ve ne kadar uygulanabilir. “Marka kent” diye –kastı tam hazmedilerek yerine oturtulamamış– klişe bir söz var. Yöneticiler söylevlerinde pek severek kullanır da markalaşma stratejilerinden bir tekini bile bilerek ve hakkını vererek yaşama geçirmeyi başaramaz. Bu bölüm daha çok pazarlama iletişimi açısından irdelenecek olsa da kurum kimliğinin görsel taşıyıcısı olarak, tasarlanan logonun stratejiye desteği de çok önemli.

Doğrusu şu anda Ankara’nın bir kurum tarafından resmi olarak kullanmakta olan logosu yok. Büyükşehir Belediyesi’nin Kale’den, Hitit Güneşi’nden minareli Atakule’ye, oradan göz kırpan kediye geçiş serüvenini hepimiz biliyoruz. Biliyoruz ki her şeyi olduğu gibi, kültürel bilincin dengelerini de bozdular.

Ankara’ya kurumsal kimliği ile özdeş bir logo tasarlamaya mecburuz

Ankara bir kurumsal kimlik oluşturmaya ve görsel dilin güçlü bir göstergesi olarak tasarlanmış yeni logo ile kimliğini gelecek kuşaklara aktarmaya mecbur. Bu mecburiyetin ilk sorumlusu elbette kenti yönetenler. (Kim onlar dersek; ben bu polemiğe girmek istemiyorum. Kurumların birer görevli ile temsil edildiği bir ‘Kent Konseyi’ olabilir.) Çok tartışılan Atakule ve minareli tasarımla ilgili olarak şunları söylemek sanırım yaşım ve deneyimim itibarıyla haddim dışı bir durum olmaz:

Atakule’nin mimarı olan Üstad Ragıp Buluç’u yakından tanırdım. Ajansımda yaptığımız bir söyleşide şunu demişti, “Ben gelecekte Ankara’nın anıtsal değerleri arasında olmasını istediğim bir yapı tasarlamıştım. Böyle adına amblem denen karmaşa içinde kendini ve yaşadığım kentin algısını değersizleştireceğini düşünmemiştim.”  Bu amblemi girdiği yarışma için tasarlayan grafik tasarımcıyı da tanırım; “Ödül aldım evet ama o benim öğrencilik yıllarımın işi idi” der.  Şimdi Türkiye’nin önemli görsel iletişim tasarımcılarından biri. Ben de şunu söylüyorum; seçici kurul çok önemli. Ankara’nın logosunun bir daha değişmemek üzere değiştirilmesi gerekiyor. Kedi-medi konuşmayalım. Yeni bir Hitit Güneşi yorumu olabilir, Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde olabilir.

Yine hocalık damarıma basılmış gibi bir son sözle bitireyim, öğrencilerime ilk dersimde ve mezuniyet sergileri sırasında, tasarımcı niteliğe dair söylediğim bir söz var; “İnsan düşündüğü gibi biridir veya sonunda düşündüğü gibi biri olur. Bu uygunluk yasasıdır. Bilmediklerinizi düşünün. Öğrendikçe yenilerini düşünün. Evreni düşündüğünüz kadar iyi kavramış biri olana kadar kendinizi yorun çünkü kucağınızda hep evrensel kültür birikiminizle çözümleyebileceğiniz sorunlar olacak çünkü tasarım, bir fikriniz olduğunda başlayacak. İyi tasarımlar, güçlü fikirlerden doğacak.” Belki o zaman Ankara için tasarlanacak logolardan hangisi seçilirse seçilsin, sorun olmaz. Anlıyorsunuz değil mi, belki o zaman “seçici kurul” önemli olmaz. 

Kadim Hitit ambleminden yeni hanedan armasına

Ayrancım Gazetesi bu sayısında, Ankara’nın güneş kurslu amblemine yer veriyor. Amblemin “fırtınalı” serüveni 26. yılına girdi. Çeyrek asırdır unutulmayan bir amblem ve logo (TDK karşılıkları tercih edilirse, “belirtge” ve “imlek”), başkentin sembolü.. Bir hukuk savaşına dönen, Avukat Rahmi Kumaş’ın açtığı davalara ve kitaplara(1) konu olmuş, “Ankara’nın Kayıp Amblemi(2) olarak zaman zaman peşine düşülmüş. İki seçim (2004 ile 2009) arası düzenlenmiş anonim bir eylem(3) nedeniyle gazete ve televizyonların ilgisini çekmiş, dergi ve internet ortamlarında tartışılmış. Burada sadece sonuncusunu, “Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor” adıyla bilinen eylemli kampanyayı konu etmek istiyorum. 

2007 yılında geniş kitlelere yayılan eylemin etkinlik alanı, Ankara’da Gökçek dönemi ambleminin yer aldığı her çeşit yüzey idi: kent mobilyaları, tabelalar, belediye araçları, duraklar… Dağıtımı elden ele ve internet’ten yapılan Hitit Güneşi çıkartmaları, mevcut amblemlerin tam üstüne yapıştırılıyordu. Gökçek öncesi kullanılmış olan son Hitit güneşli amblem bu amaçla elden geçirilerek, bulabildiğim 5. versiyonu üretilmişti amblemin. Resimlerde görüleceği gibi, güneş kursu giderek soyutlanmış, sadeleşmiş. Gökçek döneminin amblemi ise insan zekâsının soyutlamaya yönelik gelişimine ve grafik tasarım anlayışının da bu yönündeki değişimine tamamen zıt olarak şekillenmiştir. Form olarak “arma” (coat of arms) anlayışındadır. Geçmişin hanedan armaları ve şehir sancakları günümüzde tarihi kent ve kurumların, klüplerinin amblemlerine temel olabiliyor. 

2007 eylemi sırasında Ankaralılar, bu sonradan imal edilmiş hanedan armasını gördüğü yerde örterek, kenti rengârenk çıkartmalarla donattı. Kumaş’ın açtığı davalar sonunda uygulaması defalarca durdurulmuş olmasına rağmen, çeşitli hülle marifetiyle uygulanmayan amblemlerine, Ankaralılar bu eylemle sahip çıktı. Hitit Güneşi eylemi üzerine tanıtım yazısından bir bölümü, aşağıda okuyucunun ilgisine sunuyorum.(4)

“Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor”

(…) “Kentsel sanat” kapsamında değerlendirilebilecek bu eylem, “ajitatif kolektif” olarak adlandırılan bir yapıda gerçekleştiriliyor. Başkanı, sekreteri, saymanı, üyesi, içtüzüğü, dış politikası, kenar süsü olmayan, herkesin dahil olduğu ama hiç kimseden bir şey beklenmeyen bu oluşum, sabit bir üretim ve dağıtım ağı olmadan katılımcıların kişisel olanaklarıyla faaliyet gösteriyor. Bu sayede çok daha geniş bir kitleye yayılabilen çıkartmalar, yaratıcı bir direniş-eleştiri-katılım kültürünün yaygınlaşıp zenginleşmesine de katkıda bulunuyor. Çağdaş katılımcı demokrasi anlayışını uygulamaya koyan bu oluşum, sivil toplum hareketlerinin merkezi örgütlenme eğilimine ciddi bir alternatif sunuyor. 

(…) 1995 yılında, Ankara’nın sembolü olan çağdaş, stilize Hitit Güneşi’ni “minareli-hilalli-kuleli”, kompozisyon fakiri ve anlam karmaşası içindeki mevcut amblemle değişmesi –kentin her köşesine işlediğinden olsa gerek– güncelliğini korumuş ve gündemi sıklıkla işgal etmiştir. Birçok kez yargı yoluyla geçersiz kılınan, Danıştay’ın hakkında iptal kararı bulunan bu logo değişimi, İ. Melih Gökçek yönetiminin tipik hukuk tanımaz politikalarından biri olarak ısrarla uygulanarak Ankara’nın teslim edildiği usulsüz belediyecilik anlayışıyla özdeşleşmiştir. Bu nedenle Hitit Güneşi eylemini başkentin maruz kaldığı tüm tasarımsız-plansız politikalara verilen sembolik bir yanıt olarak değerlendirmek gerekir. 

Amblem kent kimliğinin simgeleşmiş işaretidir. En temel anlamıyla “bir arada yaşanan yer” olan kenti, sınırlı görsel diller aracılığıyla temsil etmek için, başta kültürel ve ideolojik olmak üzere çeşitli göstergelere başvurulur. Tartışma konusu olan amblem, Ankara’nın başkent kimliğini ve dolayısıyla tüm Türkiye’yi temsil ettiğinden sembolik rolü daha da önemlidir. Kısacası Ankara ambleminin yerel yöneticilerin keyfi uygulamalarına ve kişisel çıkarlarına alet edilmemiş, grafik nitelikleriyle tematik ve estetik yeterlilikte, içerdiği anlamlarla da kapsayıcı ve bütünleştirici özelliklere sahip olmasını beklemek yanlış olmaz. Bu ölçütler ışığında değerlendirildiğinde Hitit Güneşi’yle Gökçek Arması arasındaki farklar daha da belirgin olmaktadır. 

Tarihte Haçlılar’ın da kullandığı arma formu içinde, mimari açıdan vasat Kocatepe Camii, “içkili restoranı caminin kubbesine denk getirilmiş” alışveriş merkezi Atakule ve oranı/konumu konjonktüre uydurulmuş Ay Yıldız’dan oluşan kolaj, tutarlı bir kent kimliği yaratamamış, en iyimser tanımla “sıradan” bir amblemden ibaret kalmıştır. Dahası, minare ve hilal gibi, cami ve bayrak üzerindeyken “kutsal” sayılan değerler çöp tenekelerine ve otobüs duraklarına işlenerek bayağılaştırılmıştır. Bugün Cumhuriyet’in başkenti modern Ankara’nın kimliği, Anadolu uygarlıklarına ayrımcılık yapmadan kapsayıcı bir biçimde kucak açan, aydınlık saçan bir Güneş yerine, dört bin yıllık bir soyutlama yeteneğinin yanına bile yaklaşamayan, gülünç ve çelişkili bir imgeler yığınıyla temsil edilmektedir. Bu şartlar altında kente amblemini geri kazandırmak tüm Ankaralılar’ın hakkıdır. 


NOTLAR

(1)  Eski CHP Trabzon Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş’ın kitapları: Simgesel Direniş, Tekin Yayınevi, 2009; ve Ankara’da Simge Savaşımı, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, 2014.

(2) Amblemin fasılalarla konu edilişine iki örnek. Birincisinde eski logonun peşine düşülüp kentin birkaç yerinde bulunmuş; ikincisinde logonun farklı versiyonları aranıp sorulmuş: Gün, Vedat, Emre Baturay, “Özlediğimiz ve Artık Göremediğimiz Ankara’nın Kayıp Ambleminin Peşine Düştük” Solfasol Ankara’nin Gayriresmi Gazetesi no. 35, (Mart 2014) s. 3; Akar, A. Özge, “Hitit Güneşi – Ankara‘nın Kayıp Amblemi” medium.com (2 Ocak 2017).

(3) 2007 yılındaki eylemin konu edildiği, erişebildiğim yayınlar:

Ajitatif Kolektif, “Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor” Arredamento Mimarlık (Mart 2007) s. 30-31. 

Ajitatif Kolektif, Hitit Güneşi Yeniden Doğuyor” Politus, no. 1 (Kış 2010) s. 48-50. 

Çınar, Erol «Hitit Gerillaları Ulusal MAG (2007).

Dişli, Oğuz, “Hititçilerin Amblem Savaşı”, Hürriyet-Ankara (13 Şubat 2007).

Kılınç, Kıvanç, “The Hittite Sun Is Rising Once Again: Contested Narratives of Identity, Place and Memory in Ankara” History & Memory, vol. 29, no. 2 (Fall/Winter 2017), p. 3-34. 

(4) Buraya sadece dört paragrafını aldığım yazı, yukarıda listelenen yayınlardan ilkidir (Arredamento Mimarlık). 

(Sol)  Kadim Hitit Güneşi Kursu, Alacahöyük kazısı

(Sağ) Vedat Dalokay’ın Belediye Başkanlığı (1973-77) sırasında tasarlanan ilk iki Ankara amblemi 

(Sol)  Hitit güneş kursunun soyutlanışı ve benimsenen turuncu renkli amblem

(Orta) 1990’ların başında kullanılan yazılı versiyon (Erhan Muratoğlu çizimi)

(Sağ)  2007’deki eylemli kampanya için üretilmiş versiyon (Ajitatif Kolektif çizimi)

Elden ele ve internette çoğalan Hitit Güneşi etiketleri (2007, Ajitatif Kolektif)

Hitit Güneşleri hanedan armalarını örterek, Ankara’ya yeniden doğuyor…

Ankara amblemi üzerine

Prof.Dr. Ali Cengizkan’la konuşmalar

Prof.Dr. Ali Cengizkan

Kentler için amblemi nedir, neyi ifade eder? 

Kentler için amblem, tarih boyunca önemli olagelmiştir. Adı üzerinde, o kenti temsil eden; onu ötekilerden, yüzlerce öteki kentten ayıran bir simgedir amblem. Kentin ismi yerine hızla geçebilen bir işaret, bir imge, bir resim, bir imdir amblem. Böyle olunca da hem birbirini izleyen dönemlerde değişmemesi, yani kalıcı olması; ama hem de doğru imajın, doğru işaretin bulunması için varolan arayışın sürgit devam etmesi nedeniyle de kendi içinde niteliğiyle ilgili arayışın varolması zorunludur. Amblem kalıcıdır, temsiliyeti güçlüdür; onu görünce kent aklımıza gelir.

Günümüzde ise kentlerin amblemleri, kente ait olan her etkinlikte, izlencede, aidiyet bildiren her durumda kullanılan işaretlerdir. Kurumun binası ve kapısından yazışmalarına, kurumun gazete ve yayınlarından medya-tv ortamlarına, verdiği ödüllerden ve ödül andaçlarından sokaktaki otobüs ve kıyısındaki vapur iskelelerine, artık orta boy kentlerde bile önemi ortaya çıkan ‘kent işletmeleri’nden elektrik direklerine-kanal kapaklarına varıncaya kadar belli bileşik kaplar disiplini içinde kullanım alanı bulur amblemler… Ancak ilginç biçimde, paradoksal olarak, amblem kullanım adaplarıyla kentler ergin olup olmadıklarını, sığ olup olmadıklarını, olgun ve erdemli olup olmadıklarını da, farketsinler farketmesinler, bütün dünya âleme kanıtlarlar. Burada ‘dünya âlem’  derken yalnızca bir deyimi kullanmadığımın farkındayım. Bugün ‘dünya alem’ çok küçülmüştür; yalnızca ‘kardeş şehirler’ değil, dünyanın bir köşesinde ne yaptığınızı dünyanın bütün kentlerindeki hemşehriler, bir anda görürler. Bu ‘yeryüzü vatandaşlığı’ kavramı, ‘modernite’nin fark etmeden üzerinde çalıştığı evrenselciliğin 2021 yılındaki zorunlu tezahürüdür, ortaya çıkışı-belirlenimidir.

Ankara’nın amblemi nasıl oluştu? Hitit Güneşi neden seçilmiştir? 

Bir mimarlık tarihçisi ve tasarım eğitimcisi olarak, bu tarihin ayrıntılarına sahip değilim; ancak 1970’li yıllarda, takriben 1973’ten başlayarak Belediye Başkanı Vedat Dalokay zamanında kullanılmaya başlayan Hitit Kursu, İç Anadolu’da hüküm süren bir büyük imparatorluk olduğu 20. yüzyılda yapılan erken Cumhuriyet kazılarıyla ortaya çıkan Hatti-Hitit-Eti İmparatorluğu’na yapılan bir aidiyet, bir sahiplik göndermesidir. Gerçekten de, başkenti Hattuşa olan bu İmparatorluk, İÖ 1800’den önce parlayan ve güneyde Mısır, doğuda Assur İmparatorluğu’na komşu bir büyük devlet ve kültürdür. Hitit İmparatorluğu, dünyada bilinen en uzun ömürlü Roma ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha uzun hüküm sürmüş bir devlet ve kültür bileşenidir. Bildiğiniz gibi, hala öğreniyoruz bu konuda, bilgilerimizi geliştiriyoruz. Başkent Ankara’da Frig izleri daha belirgin olmakla birlikte, Hitit izleri de az değildir ve bir süreklilik gösterir. 1938-1943 arasında Ankara Mahmut Paşa Bedesteni’nin onarımı yapılarak Eti Müzesi’ne dönüştürüldüğü ve yapılan güncel kazılarla birlikte geliştirilen müzenin bugünkü gözalıcı ve zengin Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne döndüğü bilinmektedir. Eti Müzesi’nin amblemi de Hitit Güneş Kursu’dur. Tıpkı o dönemde ortaya çıkan bisküvi markası ve devlet bankası ismi gibi, haklı bir genel kabule oturmaktadır. Devlet turizm büroları da uzun yıllar bu kursu kullanmışlar, Hitit güneş kursu gördüğümüzde, zihnimizde ‘turizm olgusu’ ve ‘Anadolu kültürü’ uyanmıştır. Demek ki Hitit kursunun, yalnızca yer değil, daha kapsamlı bir kültürel göndermesi bulunmaktadır.

Öte yandan Ankara Belediyesi’nce ilk önce Hitit Kursu’nun çok bilinen bir versiyonunun görünümü, doğrudan amblem olarak benimsenmiş, sonra zamanla üzerinde çalışılan çeşitleri ortaya çıkmıştır. 1978 yılında Sıhhiye trafik kavşağında heykeltraş Nusret Suman tarafından gerçekleştirilen Hitit Güneş Kursu Anıtı, bir başka versiyona ilişkindir.

İç Anadolu’nun ve Ankara’nın, dolayısıyla bu toprakların kültürünün önemli bir kültürel yaratısının Ankara şehri amblemi olarak seçilmesi kadar olağan bir durum olamaz. Bu kursun yeryüzündeki enerjinin kaynağı güneşe bir sunu, bir atıf olması da bir başka süreklilik ve amblemin anlamına gizlenmiş güzelliktir.

Amblem ve Politika ilişkisi nasıl kurulur? Gökçek dönemi özelinde amblem sorunu ve hukuki süreç nasıl gelişti?

29 Haziran 1995 günlü Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla kaldırılan amblemin yerine, bugün de bir versiyonu kullanılmakta olan ABB amblemi kabul edildi. Bir versiyonu diyorum, çünkü eski milletvekili Rahmi Kumaş’ın açtığı davalar sonucunda, yeni amblemin uygulaması en az beş kez durduruldu. ABB, yeni amblemler kullanmak, icat etmek, Ankapark kedili logusunu amblem yapmak zorunda kaldı. En son durdurma kararı sonrası Meclis, aynı amblem üzerindeki 3 yıldızı 5 yıldıza dönüştüren bir ‘yeni amblem tasarımını’ (!) benimsedi. Rahmi Kumaş, 1995 yılında Ankara amblemi ve logosuna karşı başlattığı 2009 yılında Tekin Yayınevi’nde yayınlanan “Simgesel Direniş” kitabıyla hem perçinledi, hem de kamuoyuyla paylaştı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi dekanlığım sırasında mücadelesinin bir özetini “Ankara’da Simge Savaşımı” başlığı ile bir Cep Kitabına dönüştürdük. 2020 yılında 26 yıllık savaşımının devamında Rahmi Kumaş çabalarını hala Danıştay dairelerindeki itirazlarıyla sürdürmektedir.  ABB’nin kullanmakta olduğu amblem de kerhen yürürlüktedir.

1977-1980 CHP Trabzon milletvekili olan matematikçi, eğitimci ve yazar Rahmi Kumaş’ın, gerçek Ankaralı olarak çabalarını desteklememiz ve hukukun arkasından dolanmayı bir iş kılan eski belediye yöneticilerini teşhir etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kısacası, kullanılmakta olan amblem hukuken geçersizdir: Bu bir.

İkincisi, kullanılmakta olan amblemin başarısız simgeselliğine ilişkin tartışmadır: Ankara gibi en az ikibin yıllık bir şehri ve güncel yerleşimi, 1987 yılında Kocatepe’sine yaptığımız caminin minareleri ve 1989 yılında en yüksek noktasına inşa edilen Atakule’nin kule kubbesi mi temsil edecektir? Bu denli sığ, yüzeysel ve figüratif bir görsel okumayla başlayan amblem değiştirme serüveni, şu anda gelinen noktayı minör eklemelerle çıkarmalara idare etmeye çalışmaktadır. İçinden çıkılamaz bir ilkellik ve yüzeysellik bu amblemin çehresinden akmaktadır. Üstelik bir Sinan taklidi caminin sıradan silüeti ile, bir yaratı ürünü olarak Atakule’nin silüetinden parça koparılarak elde edilen bu karışık kafa tezahürü, kültürden nasiplenilmediğini kanıtlayan bir tutumdan başka bir şey değildir. İkinci sorunuzda yanıtlamıştım: Bütün ‘dünya alem’, yani dünya vatandaşları da bizim 25 yıldır yaratıcılıktan ve parçası olduğumuz kültürden feyz almayan bir Ankaralı topluluk olduğumuzu düşünmektedir. Bu en hafifinden, bütün Ankaralılara yapılmış bir hakaret sayılmalıdır, bu hakaret 25 yıldır yapılmaktadır.

Başkentin bitmeyen amblem öyküsü

Bir kentin amblemine kim karar verir?

Kentler, genel özelliklerini, tarihini, karakterini betimlemek için simgeye ihtiyaç duyarlar ve kentsel kimlik görseli ve göstergesi işlevi gören kent logoları da temsil ettikleri kentlerin tarihsel, kültürel, coğrafi, ekonomik özelliklerini anlatan simgeleri barındırır. 

Avrupa’da kent devletler zamanında başlayan simgeler aynı zamanda devletlerin egemenliklerini ifade eden bayrakları da olmuşlardır. Kent devletleri yerlerini büyük devletlere bıraksa da bu simgeler günümüzde kentlerin bir nişanesi olarak devam ediyor. Logolar da onların vazgeçilmez parçaları olarak yüzyıllardır aslında dünyanın pek çok kentinde kullanılıyor. 

Ankara logosu
Başkentin bitmeyen amblem öyküsü

Biz de kentimiz Ankara’nın amblem tarihini ve bunun üzerinden gelişen olayları hatırlayalım:

Eski Anadolu uygarlıklarından Hattilere ait bir eser olan “Hitit Güneşi”, 1973’te, Vedat Dalokay’ın Belediye Başkanlığı döneminde Ankara’nın ilk amblemi olarak seçildi. Sembol, güneşi simgeleyen dairesel biçimin etrafına yerleştirilmiş öğelerden oluşuyor. Bazılarının üstünde ses çıkarması için sallanan parçalar, kimisinin üstünde barışı simgeleyen geyik imgesi, kimisinde ise üremeyi simgelemek üzere kuş, ağaç figürleri bulunuyor. Hatti uygarlığında ilk defa kullanılan daha sonra Hititlerin benimsediği bu sembol, yaklaşık 4 bin öncesine dayanıyor. Kültürel ve tarihi derinliği anlatması açısından oldukça dikkat çekici bir figür. 

Bu sembol ve benzerleri Remzi Oğuz Arık ve Hamit Koşay tarafından Alacahöyük’te 1935 yılında gün ışığına çıkarıldı ve bu parçalar Ulus’taki “Anadolu Medeniyetleri Müzesi”nde sergileniyor. 

Karşılıklı mücadele 

Anadolu’nun Türk-Müslüman egemenliğinden binlerce yıl öncesinde yaşamış olan başka kültürleri temsil eden heykelin sembol olarak alınması siyasi rahatsızlıklara ve çekişmelere neden olmuş, dönemin Belediye Başkanı Vedat Dalokay, Sıhhiye’deki Hitit Güneş Kursu Anıtı’nın yapımı aşamasında Milliyetçi Cephe hükümeti ve Erbakan’la karşı karşıya gelmişti. Ankara Valiliği de heykele karşı çıkmıştı. Bu durum heykelle ilgili hukuki süreci de beraberinde getirmiş; İl Trafik Komisyonu tarafından heykel inşaatı durdurulmuş, ancak Danıştay anıta onay verince dönemin valisi Durmuş Yalçın bu kez farklı gerekçeler öne sürmüştü.

Heykelin konacağı yerin hazırlanması sırasında da trafik polisleri belediye çalışanlarına yaya geçidini kullanmadıkları için trafik cezaları kesmiş, belediye zabıtaları ise karşılık olarak polislere çimlere basma cezası uygulamıştı. Böyle bir karşılıklı mücadele sürecinde Hitit Heykeli, Vedat Dalokay, belediye yetkilileri ve bazı CHP milletvekillerinin nöbet tuttuğu bir süreçten geçerek tamamlandı.

Heykeltıraş Nusret Suman tarafından yapılan Hitit Güneşi Kursu Heykeli, 15 Ağustos 1978’de Sıhhiye Meydanı’na yerleştirildi. Nusret Suman, Ankara’ya açılış için gelirken İzmit yakınlarda aracıyla kaza yapmış ve ne yazık ki heykelin açılışını yapamadan hayatını kaybetmişti.

Sağ siyasetçiler amblem ve heykel konusunda yetmişli yıllarda da saldırgan bir söylem geliştirmiş, dönemin Milliyetçi Cephe hükümetinin temsilcileri “İslamiyet öncesi bir medeniyetin, başkenti temsil edemeyeceğini” savunmuştu. Hatta 5 Eylül 1978’de törenle açılması planlanan Hitit Güneş Kursu anıtına 30 Ağustos 1978’de bomba bile konulmuştu. Cumhuriyet Senatörü Adile Ayda, Meclis konuşmasında “Hititler Türk değillerdir. Anadolu’yu işgal etmiş sayısız milletlerden biridir. Biz onların torunları mıyız? Asla!.. Şimdi bize tamamen yabancı olan milletin bir tanrısının heykelini, onların bir putunu başkentimizin bir meydanına dikmekte mana var mıdır? Türkler göğe, yere tapmışlardır asla güneşe tapmamışlardır. Utanç verici muazzam hatadan bir an önce dönülmelidir. Atatürk hayatta olsaydı emin olun bunun bir an evvel yıkılmasını emrederdi” demişti. (4 Ocak 1977) Tercüman Gazetesi de “Anıt dikilirse bunu tarih, ‘Türklerde ulusal ve dinsel bilincin iflası’ olarak yazacaktır” ifadelerini kullanmıştı. (24 Ekim 1977)

Ve amblem değişir…

12 Eylül sonrası ANAP döneminde de heykelin kaldırılıp yerine cumhurbaşkanlığı forsunun yerleştirileceğine dair haberler dolaşır bir süre. Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek o dönem Keçiören Belediye Başkanı iken Ankara BB Meclisi’nde heykelin kalkmasına dair söz alır, Başkan Altınsoy tarafından ‘kendi işine bakması’ söylenerek azarlanır. Ancak 1995 yılında belediyenin SHP’den Refah Partisi’ne geçmesiyle bu rahatsızlık alevlenerek gün yüzüne çıkar. Belediye Başkanı seçilen Melih Gökçek’in ilk işlerinden birisi de kent logosunu değiştirmek olur. 29 Haziran 1995 tarihinde Hitit Güneşi yerine Atakule-cami minaresi, ay ve dört yıldızdan oluşan amblem seçilir. Amblem daha sonra uzun dava süreçleriyle birkaç kez daha değiştirilir ancak Gökçek, eski ambleme karşı aldığı olumsuz tavırdan taviz vermez. 

Ankara Tabipler Odası da amblemi sahiplenerek Hitit Güneşi’ni oda logosu yapar o dönem. Demokratik kitle örgütleri de Haziran 1995 günü amblemin kaldırılmasına karşı imza kampanyasına başlarlar Abdi İpekçi Parkı’nda. 

Av. Rahmi Kumaş’ın Ankara ambleminin değiştirilmesine karşı yürüttüğü hukuk mücadelesini yazdığı “Simgesel Direniş” kitabında topladı.

CHP Trabzon eski vekillerinden Avukat Rahmi Kumaş, yeni amblemi 3 Temmuz 1995 tarihinde yargıya taşır. Ankara 2. İdare Mahkemesi, amblemi, “Belediyenin amblem belirleme yetkisi olmadığı” gerekçesiyle 20 Mart 2001 günü iptal eder. Dava Danıştay’a taşınsa da Danıştay 8. Dairesi tarafından 2 Nisan 2002 günü onanarak yetki iptali kesinleşir. Gökçek, amblemleri sökmeye yanaşmayınca Rahmi Kumaş, Haziran 2002 tarihinde Yargıtay’a suç duyurusunda bulunur. Mart 2003 tarihinde İçişleri Bakanlığı ortada bir suç olmadığına, dolayısıyla Gökçek hakkında soruşturma izni verilmesine gerek olmadığına karar verir. Rahmi Kumaş, Bakanlığın bu kararına da itiraz eder. İtirazı Danıştay’da haklı bulunur. Danıştay’ın, mahkeme kararına rağmen izinsiz ve tescilsiz amblem kullanılmasının suç olduğuna dair aldığı karara rağmen İçişleri Bakanlığı 31 Mayıs 2004 tarihli açıklaması ile soruşturmaya gerek olmadığını yineler. Kumaş buna da itiraz da bulunur. Danıştay tarafından da tekrar haklı bulunur. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Bozkurt, Gökçek hakkında kamu davası açılmasına gerek olmadığına karar verir. Kumaş yine itiraz ederse de Sincan Ağır Ceza Mahkemesi itirazını reddeder. İç hukuk yolları tükenince konu Mart 2006 günü AİHM’e taşınır.

AKP, 24 Aralık 2004’de 5272 sayılı Belediye Yasası’nı çıkararak, belediyelere amblem belirleme yetkisi verir, Gökçek başkanlığındaki Ankara Büyükşehir Belediyesi de 14 Ocak 2005 günü iptal edilmiş olan cami minareli ve dört yıldızlı amblemi yeniden benimser. 

Rahmi Kumaş olayı Ankara 3. İdare Mahkemesi’ne taşır. Mahkeme, “Ankara’yı temsil etmediği” gerekçesiyle amblemi bu kez esastan iptal eder. İdare Mahkemesi’nin kararında, “amblemde kullanılan simge ve işaretlerin anlamlarının ortalama bir bilinç ile doğrudan çıkarımını olanaklı kılan açıklık ve anlaşılırlık özelliğinin bulunmadığı, kullanılan sembol figürlerin, Ankara’yı tarihsel ve kültürel derinliği ve ağırlığı ile orantılı biçimde tanıtıcı öğe niteliği taşımadığı” belirtilir. Belediyenin, iptal kararının bozulması için Yargıtay 8. Dairesi’ne başvurusu da reddedilir. Belediye, bunun üzerine karar düzeltme yöntemiyle kararın bozulmasını ister, ancak Danıştay 8. Daire de 2 Temmuz 2007 günü aldığı kararla belediyeyi haksız bulur. Gökçek basın açıklamasında “Ankara’nın amblemi hiçbir zaman Hitit olmadı, bundan sonra da olmayacak” şeklinde konuşur. 

Öte yandan iptal edilen amblemdeki yıldız sayısını da beşe çıkararak 15 Temmuz 2011’de yeniden Belediye Meclisi’nden geçirir. Bu karar da mahkemelik olur.

Ankara kedisi macerası

Gökçek, Hitit Güneşi ambleminden kurtulma inadından vazgeçmez, bu kez Haziran 2010 tarihinde “Gülen Ankara Kedisi”nin amblem olarak benimsenmesi için Belediye Meclisi’nde oylama yapılır. Öneri 31 “hayır” oyuna karşı 59 “evet” oyuyla kabul edilir. Bunun üzerine Avukat Rahmi Kumaş, Belediye Meclisi kararını mahkemeye taşır ve Ankara 7. İdare Mahkemesi, Kumaş’ın iptal talebinin reddine karar verir. Ancak 2014 yılında Danıştay 8. Dairesi, Belediye Meclisi’nin aldığı kararın Meclis üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu için alınmadığı gerekçesiyle, İdare Mahkemesi’nin kararını bozar.

Gökçek, logo mahkemelik olunca 15 Mart 2013’te kedinin bıyık sayısını ikiye düşürerek aynı logoyu yeniden Belediye Meclisi’nden geçirir. İki bıyıklı Gülen Ankara Kedisi hakkındaki hukuksal süreç Danıştay iptali ile son bulur.

Anıtın taşınması iddiaları

Sıhhiye’de bulunan Hitit Güneş Kursu Anıtı da benzer süreçlerin konusu olur. Mayıs 2017 tarihinde AKP Çorum vekili ve TBMM İdare Amiri Salim Uslu, Sıhhiye’deki anıtın, Hitit medeniyetinin başkenti olan Hattuşa’nın bulunduğu Çorum’a taşınması için çalışma başlattıklarını açıklamış, Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka da anıtın taşınacağı iddialarını Meclis gündemine taşımıştı. Nazlıaka, “Ankara’nın tarihine ışık tutan, Cumhuriyete tanıklık eden anıtların tek tek yok edildiği bir dönem yaşıyoruz” diyerek, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’a, “Bu anıtı taşımayı düşünmek Cumhuriyet’in başkentinin kültür miraslarına ihanet değil midir? Ankaralılar cezalandırılmaya mı çalışılmaktadır?” diye sormuştu.

Nazlıaka’nın konuyu Meclis’e taşımasına ilişkin bir programda konuşan Gökçek, anıtın tarihi eser özelliği taşımadığını söyleyerek, “Bu tarihi bir eser değil. Hiçbir tarihi özelliği yok. 1977’de yapılmış bir heykel. Tarihi özelliği olmadığı için rahatlıkla verilir. Hitit Heykeli’nin, Ankara’nın simgesi olmasıyla ne alakası var? Nazlıaka boşu boşuna hayıflanmasın, kendisine küçüğünden yaptırır ben gönderirim bir tane. Ben bir tane göndereyim, masasının üzerine koysun” demişti.

Hitit Güneşi geri dönecek mi?

Ankaralılar, 31 Mart Yerel Seçimi’nin ardından sosyal medyada başlattıkları kampanya ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan ilk icraat olarak Hitit Güneşi simgesinin, amblemde tekrar kullanılmasını istemişlerdi. Hatta sokak tabelalarında bulunan amblemin üstüne Hitit Güneşi yapıştırma eylemlerine de yer yer rastlanmıştı.

Geçtiğimiz yıl 25 Nisan’daki iftar programında yöneltilen “Hitit Güneşi, Ankara’nın amblemi olacak mı?” sorusuna ise Yavaş, “Maalesef bu dönemde zor. Mecliste, 42’ye karşı 105 meclis çoğunluğu var. Bunun olmayacağını bile bile mecliste lüzumsuz yere enerji sarf etmek istemiyoruz ama ben her mecrada, bir şekilde Hitit Güneşi’ni kullanmaya çalışıyorum” diye yanıt vermişti. 1 Mayıs’taki programda da basın açıklamasının yapıldığı salondaki fonda Büyükşehir Belediyesi’nin mevcut ambleminin yanında Anıtkabir, Ankara Kalesi, Hacıbayram Veli Cami, Kocatepe Camisi ile Sıhhiye’deki Hitit Güneşi Anıtı’nın görsellerine yer verilmişti.

8 Ağustos günü Yüksel Caddesi, Milli Müdafaa Caddesi ve Kızılay Alışveriş Merkezi yanındaki 3 noktaya açılan Belko’nun vitamin büfelerinde de bu logolar kullanıldı. 

Ankara’da amblem üzerine kopan fırtınalar sonucu bir başkentin kendisini temsil edecek amblemden yoksun kalmasının acıklı öyküsüdür yaşananlar…

Kahvenin yolculuğu: Topraktan fincana

Sunduğu sosyalleşme araçları ve sembolik sermayeyle sosyoloji ve psikolojiyi; teknik yönüyle ise biyoloji, ziraat hatta kimya ve fiziği ilgilendiren kahve, bir içeceğin ötesinde artık kendini “kentli” olarak tanımlayıp bunu imtiyaz gerekçesi olarak görme eğilimindekiler için bir sembole dönüştü. Yıllar içinde kahveyle ilişkimiz giderek yakınlaşırken, yıllık tüketim de arttı. 

O halde sosyal hayatın vazgeçilmezi haline gelen kahveye biraz daha yakından bakmak için şöyle başlayalım; nihayetinde kahve bir tarım ürünü ve kahve ağaçta yetişir! Ortalama olarak on metre ve üzeri boyu olan kahve ağacı meyvelerinin toplanılması kolay olsun diye daha kısa kalması için genellikle budanır. Bir kahve ağacı dikildikten sonra ortalama 3 yıl içerisinde meyve vermeye başlar ve 35-40 yıl boyunca meyve vermeye devam eder. Kahve ağacının çiçekleri yılda iki kez açar ve açtıktan birkaç saat sonra solmaya başlayarak kahve meyvesine (kahve kirazı) dönüşmeye başlar. Olgunlaşan bir kahve meyvesi ise 14 gün sonra çürümeye başlar. Yani kahve yetiştiriciliği ve hasadı zamanla mücadele gerektirir. Meyvelerin olgunlaşır olgunlaşmaz toplanması kalite ve fiyatı olumlu etkileyecektir. 

Kahve kirazı
Kahve kirazı

Kahve kuşağı

Kahve tarımının yapılabilmesi için ortalama 18 ile 24 derece arası sıcaklık ve bol yağışlı bir iklim gerekli. Bu koşullar da en iyi şekilde ekvatoru da kapsayan oğlak ve yengeç dönenceleri arasında sağlanıyor. Bu bölgeye “kahve kuşağı” deniyor. Bu kuşak arasında kalan ve kahve üreten ülkeler ise şöyle:

Orta Amerika: Kosta Rika, Guatemala, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, El Salvador

Güney Amerika: Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Ekvador, PeruIndonesia – Java, Sumatra, Papua Guinea

Güneydoğu Asya: Tayland, Vietnam, Myanmar

Afrika ve Arabistan: Burundi, Kongo, Etiyopya, Kenya, Ruanda, Tanzanya, Uganda, Yemen, Zambiya, Zimbabve

Adalar: Avustralya (tamamen Avustralyalılar tarafından tüketilmektedir), Porto Riko, Hawaii, Jamaika

Uzun ve zorlu yolculuk

Burada, toprağın kalitesi ve kahvenin yetiştirilmesine ve hasadına gösterilen özen fiyatı ve kaliteyi belirleyen ilk unsur. Mesela aynı plantasyondan elle seçilerek toplanan kahve kirazlarıyla makine yardımıyla rastgele toplanan kahve kirazları arasında kalite ve fiyat farkı var. Hasat edilen kirazların vakit kaybetmeden “işlenmesi” gerekiyor. Bu kabaca meyve ve içindeki belli katmanlarla, içeceğe dönüşecek çekirdeğin ayrıştırılması demek. Bu işlemin yapıldığı yerlere “istasyon” deniyor. 

İşleme yöntemi, kahvenin fincana dönüştüğünde oluşacak tat profilini doğrudan etkiliyor. Detaylarına girmeyeceğim ama bu yöntemler “yıkama”, “doğal işleme” olarak kabaca ikiye ayrılıyor. Yıkanmış kahve; tohumu (çekirdeği) çevreleyen kiraz ve müsilajın (iç katman) çıkarılmasını ve ardından tohumların suya maruz bırakılmasını içeriyor; burada fermantasyon işlemi, kalan eti tohumdan uzaklaştırıyor. 

Doğal işlem aslında bildiğimiz gün kurusu mantığıyla gerçekleşiyor. Çekirdekler yerden yükseltilmiş yataklarda gölgede ve belli bir nem oranında kurumaya bırakılıyor. Bu sürede sık sık, çekirdekler homojen bir şekilde kurusun diye ters yüz ediliyor. 

Nitelikli kahve ne demek?

İşleme”den sonra çuvallara doldurulan “yeşil” kahve çekirdeklerinin dünyanın uzak bölgelerine gerçekleşen uzun yolculuğu başlıyor. Kahvenin stoklanması, korunması bile kalite üzerinde etkili. Bu aşamadan sonra aracılar ve ithalat şirketleri (pastadan en çok pay alanlar) devreye giriyor. Ürün “adil ticaret”, “ekoloji dostu”, “kuş dostu”, “organik” gibi bazı sertifikaları bu süreçte kazanıyor. Dolayısıyla sürdürülebilirlik hassasiyetini sağlamak adına satın alınan kahvelerde bu sertifikaların olup olmadığını kontrol etmek bilinçli bir tüketici için önemli. Bu sertifikaların kahve paketlerinde görünür biçimde yer alması da bekleniyor zaten. Ayrıca kahvenin birim fiyatı ve kalitesi de bu süreçte belirleniyor. Sertifikalı uzmanlar kahveleri “cupping” adı verilen bir protokolle tadıyorlar ve kahveye 100 üzerinden bir puan veriyorlar. Bu puanlamada 80 ve daha üzeri bir not tutturan yeşil çekirdeklere “nitelikli kahve” (specialty coffee) diyoruz. 

Kahvenin kavrulması

Kahve tarımından sonra çekirdeğin kalitesini belirleyen en önemli nokta “kavurma”. Bu işlem ciddi bir kahve bilgisi, deneyim ve yeterli ekipman gerektiriyor. Diyelim yeşil çekirdeklerimiz doğrudan ticaret (direct trade) veya ithalatçı firma aracılığıyla ülke sınırlarına girdi. Bu aşamada “kahve kavurucuları” (roastery) yeşil çekirdekleri satın alıyorlar ve kavurarak içilebilir bir hale getiriyorlar. Burada kahvenin doğru sıcaklık profilinde ve doğru sürede kavrulması çok önemli. O yüzden kahve satın alırken deneyimine, bilgisine ve sonuçlarına güvendiğim kavurucuları her zaman öncelikle tercih ederim. 

Şunu da belirtmeliyim ki yerli/yabancı meşhur zincir kahvecilerden (ikinci nesil kahveciler) aldığınız kahvelerden kalite anlamında verim almanız çok zor. Bu firmalar genelde düşük kalitede çekirdekleri fazla koyu kavurarak düşük kaliteyi gizlemeye çalışırlar. Fazla koyu kavrulan her çekirdek fincanda benzer sonuç verir; kömürsü, sert ve acı. O yüzden görece daha az ama daha özenli kavuran butik kavuruculara şans vermekte fayda var.

Her butik kahveciye güvenebilir miyiz?

Günümüzde giderek yaygınlaşan butik kahve dükkanlarında ise (coffee shop) ekseriyetle nitelikli kahveler satılıyor ama kötü niyetli bazı işletmeciler yükselen yeni nesil kahve trendinden azami ticari fayda sağlamak adına herhangi bir sertifikası bulunmayan ve kimlik bilgilerine ulaşamadığınız kötü kahveleri yüksek fiyatlara satabiliyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Bunun için kahvenin yetiştiği ülkeyi, bölgeyi, çiftliği, rakımı, işleme yöntemini, kavuran firmayı içeren kimlik kartı bilgilerini mutlaka talep edin. Eğer bu bilgiler size sağlanamıyorsa kahvenin muhtemelen adil ticaret sertifikasına sahip olmayan, niteliksiz çekirdeklerden oluştuğunu varsayabilirsiniz.

Buraya kadar kahvemiz toplandı, işlendi, kavuruldu ve paketlendi. Şimdi sırada öğütüm ve demleme var. Bu işlemlere yakından bakmak, kahve tadımının püf noktaları, farklı kahve içecekleri de bir sonraki yazının konusu olsun…  

(Devam edecek)