1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Burada ‘yapmak’ fiili geçerlidir, yapan öne çıkar. Olanın derdinde olmayıp, yapmanın derdinde olan her türlü kanal açık. Biz dernek olarak kurumsal anlamda ne katkı sağlamak istiyorsak ne proje yapmak istiyorsak kent konseyi arkamızda, yanımızda.
Obahan Obaoğlu
Burada olan hadise bir kültür inşasıdır; katılımcılık kültürü, ortak akıl kültürü. Kent konseyinin iyi yanı o oldu çünkü o kültür yıpranmıştı ve bir araya gelmeye çok ihtiyaç vardı. Farklı kesimlerden kurumların bir araya gelmesi çok önemliydi. Resmen hasrettik. Belediyeyle en ufak ilişkimiz yoktu. Belediye yöneticisi ile bir şeyler paylaşmak hayal gibiydi.
Başkanımızın anlayışı ve yaklaşımı da işin buralara varmasında önemli bir etken. Gönüllülük esası çok önemli. Profesyonellik ister istemez bakış açısını daraltıyor. Mansur Bey’in ön açıcı cesaretlendirici yönü yadsınamaz. Komplekssiz yaklaşımlar, geniş kucaklayıcı düşünen bakış açısı ve yaklaşımı önemlidir.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Her şeyden önce kent konseyleri kentler için var. Ankara’nın başkent olması nedeniyle belki diğer kent konseylerinin üzerinde bir sorumluluk yüklüyor bize. Başkentin kültüründen kentsel gelişmesine, beşerî yapısından demografisine, ikliminden ekolojisine her boyutuyla paydaşlarından gelen problemleri anlamlı bir çerçeve kurarak yetkililere aktarmak gibi bir sorumluluğu var. Bu anlamda en önemli şeylerden biri yönetim kurulunun geniş kadrolu, farklı meslek ve uğraş alanlarını temsil eden üyelerden oluşmasıdır. Dolayısıyla bu kadar geniş bir alandan yetkin kişinin tek ortak paydası var; Ankara. Buraya nasıl katkı yapabilir, elinden geleni nasıl ortaya koyabilir konusuna odaklanmak. Bu çok önemli bir fark. Buradaki herkes inanmış Ankara için çalışıyor başka bir gündemimiz yok. Bu anlamda AKK ayrıcalıklı bir yapı değil, içe dönük kapalı bir yapı değil.
Başardığımız önemli şeylerin başında dinlemek var. AKK yaptığı toplantı ve temaslarda binlerce kişi, yüzlerce sivil toplum örgütü dinledi. Notlarını aldıktan sonra belediyeye aktarmaya çalıştı. Burası her şeyden önce bir dinleme platformu. Ben bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kanalı çalıştırabiliyor olması AKK’ni kısa sürede farklı yöne çekti. Diğer kent konseyleri de bunu yapıyor ama bizlerin dinlediği konuların çeşitliliği AKK’nin başarısını gösteriyor.
25 yılın sonrasında Ankara’da bizlerin de çok farkında olmadığı nice nitelikli çalışma olduğunu fark ettik. Bu insanların birbirini dinlemeye ve enerjilerini buluşturmaya ihtiyaç duyduklarını gördük. Bunu da yaptığımızı düşünüyorum. Şu anda herhangi bir konu gündeme geldiğinde çalışma gruplarımız hemen entegre olabiliyor. Müthiş bir sinerji ile projeler oluşturabiliyor.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Kent konseyinde makam mevki yoktur, bileşenlerimiz vardır. Kent konseyinin belediye üzerinde buyurucu, dayatmacı bir konumu yoktur. Tek yetkisi, belediye meclisinin ilk toplantısında önerileri gündeme alınır.
Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Savaş Zafer Şahin
Ankara’da 25 sene sonra belediye başkanı değişti. Büyükşehir belediye meclisinde çoğunluk olanlar, Türkiye’de iktidar ancak kentte muhalefet. Belediye meclisinde sağlıklı bir tartışma ortamı yok, kent sorunları değerlendirilemiyor. Peki kentin gerçek sorunları hangi platformda tartışılacak? Ankara Kent Konseyi hakkıyla kurulursa işte bu beklentiyi karşılayacağını öngördük.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve yönetim kurulu üyesi 30 kişi gayretli bir şekilde, kent konseyinin kentin ihtiyacı olduğu anlattı ve bir paydaş analizi yapılarak 300’e yakın sivil toplum örgütü, kamu kurumu temsilcisi ve ilgili tüm taraflardan oluşan bir formülasyon oluştu. Burada ortaya çıkan iki önemli durum var:
1- Ankara Valiliği’nin kent konseyinde olması gerekir. Valilik sahip çıkmazsa, Vali ve kadrosu bu işe inanmazsa kredibilitesi düşük bir yapı ortaya çıkar. Valimiz bu vizyona ve kent konseyine başından itibaren sahip çıktı ve kendisini temsil eden bütün bürokratları görevlendirdi.
2- Siyasetten ari olmanın yolu siyasette eşit temsildir. Yani Belediye meclisinde grubu bulunan 4 partinin birer temsilcisinin kent konseyinde yer alması çok kritiktir. Buna uygun olarak en baştan 4 partinin temsilcileri kent konseyinde yer aldılar.
Yıllarca TMMOB üyesi ve oda başkanıydım. Bütün toplantılarda “kent konseyi, kentteki suçlara karşı çıkmamız, kent sorunlarını tartışmamız için iyi bir yapıdır” dedim. Ancak derdimi anlatamadım. Bunun sebebi ise Ankara’da yıllarca böyle bir yapı olmamasıydı. Bir kentte kent konseyi tartışılıyorsa kentsel sorunlar da tartışılır. Demek ki, bir odak noktası vardır artık. Demek ki, bir noktada herkes bir araya gelip bir konuyu konuşabilir.
Kent konseyi parasal kaynağı bulunmayan bir yapıdır. Buradaki bütün harcamalar belediye başkanı ve belediyenin iyi niyetinin göstergesi ve desteğidir. İkincisi, kent konseyinin tüzel kişiliği yoktur. Üçüncüsü, kent konseyinde makam mevki yoktur, bileşenlerimiz vardır. Dördüncü olarak, kent konseyinin belediye üzerinde buyurucu, dayatmacı bir konumu yoktur. Tek yetkisi, belediye meclisinin ilk toplantısında önerileri gündeme alınır. Son olarak, konseyin güç ve yetkisi güvenden gelir. Hiçbirimiz burada kent konseyinde var olduğumuz için şahsiyet elde etmiyoruz. Biz burada kente olan borcumuzu ödüyoruz.
Biz ancak güven yaratarak insanların bir araya gelmesine vesile olabiliriz. Güven duygusunun ardından da dayanışma yaratılmalı. Üçüncüsü ise hoşgörü olmalı. Bu yol çok yorucudur ancak verimlidir ve ürün sağlar. Türkiye’de kaynak ve örgütlenme sorunu yok güven sorunu var. Bu sorunu aşabilmek için önce bütün güven sorununu ortaya çıkartan kaynak paylaşma, görev alma ve etki yaratma meselelerini bir kenara bırakmak lazım. Buna pek çok yerde “21. yüzyıl organizasyonu” deniyor. Biz bunu Ankara’da yeni deneyimliyoruz. Ankara’nın güçlü meslek örgütleri ve sivil toplum örgütleri buna itiraz ettiler. Onları ikna etmeye çalıştık yine de itirazlar sürdü. Biz yanlış bir şey yapmıyoruz. Eğer yanlış bir şey varsa da zaman içerisinde ortadan kalkacaktır. Biz sadece kentsel sorunları tartışmak isteyenlerin gelip katkı sağlayacağı ortam oluşturmak istiyoruz.
Ankara her alanda vasata teslim olmuş durumdaydı, kaldırım taşından peyzajına kadar. Bu çok uzun süredir böyle. Kadrolar, örgütlenme, iş yapış biçimi bununla ilgili. Kent konseyinin bir diğer hedefi bu vasata teslim olmuşluğu kırmaktır. Mesela Ankara’da ilk kez mimarlık yarışması yapıldı. Buna öncülük eden kent konseyi oldu. Çubuk Barajı’nda nitelikli peyzaj yapılması için kent konseyi çalışmalar yürüttü. Semt ve mahalle düzeyinde bir katılımın önemini vurgulayan kent konseyi oldu. Herkes bunu biliyordu ama herkesin güvendiği bir noktadan söylendiği zaman daha farklı noktadan ele alındı. Biz şu anda belediye ile sivil toplum örgütleri arasında ara yüz oluyoruz. Bunların en önemlisi ise ‘katılımcı bütçe’ çalışmamızdır. Mükemmel bir uygulama olduğunu söyleyemeyiz ancak Türkiye’nin hiçbir yerinde konuşulmazken şu an Belediye bütçesinde katılımcı bütçe konuşuluyor.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Bizim en büyük avantajımız 30’a yakın yönetim kurulu üyesi, 510 bileşenimiz ve çalışma gruplarındaki 2000’e yakın arkadaşımızdır. Biz onlara bir şey öğretme hayaliyle bu süreci başlatmış olsaydık Ankara’da bugüne kadar kurulmuş 22 bin dernekten biri olurduk. Burada kapıdan giren herkes birbirinden öğrenmeyi kabul ediyor. Başarımız bugüne kadar aynı masada oturmamış farklı sosyolojilerin önyargısının kırılmasından kaynaklanıyor.
Ali Necati Koçak ve Irmak Dalgıç, Ankara Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Yılmaz ile
Kentli haklarıyla ilgili katılımcılığın olduğu bir organizasyonuz ama bugüne kadar kamu, sivil toplum, üniversiteler ve diğer bileşenlerin tamamına yakını kendi haklılığını diğerine dayatarak enerjisini tüketti kentte. Bundan sonuç alamadık. Kent konseyinde oluşan iklim, ötekinin haklılığına inanarak başlıyor. Ötekinin haklılığına inandığınız andan itibaren müthiş bir konfor oluşuyor. Bu da bizde yeteneklerimizi kentin geleceği için kullanma etkisi oluşturdu. Kentin dikkatini çekme nedenimiz o.
AKK, kentin geleceği için hayatın içinde yer alma kabiliyeti olduğu halde siyasetin gündemi olamayan mevzuların konuşulduğu yer oldu. Böyle olunca da günlük kazanç için uğraşan arkadaşlarımızın ilgisini çekmedi burası. Buranın bu kadar saygın olma nedeni küçük ihtiyaçları için buraya kullanacak insanların gelmiyor olması. Kentin içindeki bu birikimi gördükten sonra biz kendi sosyolojisinde kendisini ifade etme fırsatı bulamayıp ‘kente yapacağım hiçbir katkı yok’ diye düşünenleri çektik. Hayatın dışına çıkmış kesimler tekrar hayatın içine girdi. Kentte oluşan yeni politik iklim kentteki kamplaşmanın biteceğine inandırdı insanları. Kenara çekilmiş olanlar bir umutla birikimlerini söylediler ve burayı kürsü olarak gördüler. Kentin seçilmiş belediye başkanı bu iklime itibar etmemiş olsa konuştuklarımızın hiçbir anlamı olmazdı. Bugün Ankara’da birbiriyle hiç karşılaşmamış insanların aynı masada toplanma nedeni günü kurtarma endişesi değil kentin geleceğini kurtarma endişesidir.
Bir süredir hevesle, heyecanla ve gücümüz yettiğince çıkarmaya çalıştığımız Ayrancım Gazetesi’nin bir ucundan tutmaya çalışanlar olarak yaptıklarımızı, yapmak istediklerimizi konuşurken, önemsediğimiz amaçlardan birisinin de semt hafızası oluşmasına katkı sunmak olduğunu, hatta bu amaçla daha kurumsal anlamda tarihçilerle işbirliğini konuşurken, hemen yanıbaşımızdaki, semtimizi bir şekilde mesken tutmuş tarihçi dostlar düştü aklıma. Eminim başka tarihçilerimiz de vardır ama ben tanıdıklarımdan başlamak istedim. Hakan Kaynar ve Oktay Özel. Hakan Kaynar neredeyse 10 yıldır Ayrancı’da yaşıyor, Oktay Özel’in Ayrancılılığı ise daha yeni, Bilkent Tarih Bölümünde sürdürdüğü akademik hayatını radikal bir kararla sona erdirip, erken emekliliği düşündüğü günlerde sevgili dostu ve meslektaşı, o da Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde bir akademisyen olan Hakan Kaynar’la zaman zaman yapageldikleri gibi Ayrancı Sokaklarını arşınlarken ben de buralarda bir çalışma ofisi edinsem ne güzel olur diyor ve bu isteğini iki yıl önce gerçeğe dönüştürüyor. Buluşmamız sevgili Oktay’ın Güneş Sokağı’ndaki işte o ofisinde gerçekleşiyor.
Oktay Özel
Kayıt cihazını ortaya koyuyoruz ve kısa sürede onu masada unutarak hararetli, ucu bucağı belli olmayan bir sohbete başlıyoruz. Neredeyse dört buçuk saat süren bu zevkli sohbeti gazetenin bu köşesine sığdırmaya çalışırken eksik bıraktıklarımın sorumluluğu bana, size ulaştırabildiğimiz hoşluklar olursa konuklarımıza ait. Aslında buluştuğumuz an başlayan sohbetin bir noktasında kafamdaki başlığa uydurmak üzere tarihçi dostlarımızın Ayrancı ile ilişkilerini bir tesadüf olmaktan çıkarma konusunda zorlayıcı sorular soruyorum.
Hakan Kaynar
Hakan’ın Ayrancılılığına sebep huzur kaçıran bir komşu olmuş ama buraları hoş buluyormuş zaten; Oktay da az önce belirttiğim gibi Ayrancı sokaklarında turlarken kentin merkezinde, sosyal, kültürel anlamda canlı, belli bir karakteri olan, entelektüel hareketliliği barındıran böyle bir yerde bir çalışma ortamı yaratmanın hoş olacağını düşünmüş. İşte ben tam bu “hoş” bulmanın nedenlerini deşmeye çalışıyorum; bunun Ayrancı’nın hafızası olan bir semt olmasıyla bağlantısını kurmaya çalışıyorum. Bu ofis isteminin konuşulduğu sokak Güneş Sokak örneğin; bu detay verilirken bile yalnızca bu sokak üstündeki kaç binanın bilgisi, sokağın bilgisi saçılıveriyor sohbetin akışına. Benim için de özel, güzel, yolumu özellikle düşürdüğüm bu sokağın, onu sevmeme sebep yapılarından Güneş 7-9’un sokağın en eski apartmanı olduğunu, 1951 yılında Y. Mimar Nizamettin Doğu tarafından Bozcaadalı ailesi için projelendirildiğini, 1971’lerde ise Daş ailesine satıldığını; aynı sokak 17 numaradaki Sönmez Apartmanı’nın ise 1957 yılında Y. Mimar Sabih Kayan tarafından yapıldığını, dönemin çok özgün mimari örneklerinden olduğunu, onun yanındaki, artık yıkılmış olan apartmanın, 1953 yılındaki telefon rehberine göre 16 amerikalının ya da amerikalı ailenin ikametgahı olduğunu öğreniveriyorum. Yine sohbet sırasında Sönmez Apartmanından söz ederken “eskiden Ka Atölye’nin bulunduğu katta” denmesi ile Semte son dönemde güzellikler katmış Atölye’nin de kısa sürede bu mekanda tarih olmasına üzülüyorum. Neyse ki şimdi Tekhne Kültür ve Tarih Vakfı’nın ofislerine de ev sahipliği yapan Sönmez Apartmanı hala ayakta ama Semtin ve Ankara’nın özgün mimarisine, dokusuna özellik katmış pek çok yapının kentsel dönüşüm adına yok edilişine yönelik kaygımı, kaygıyı dillendiriyorum. Hakan Hoca’nın “bu değişim o kadar canımızı acıtmalı mı?” sorusuyla provoke oluyor sohbet.
Oktay Hocaya göre “hayatın kendi dinamiği içinde değişim kaçınılmaz; rahatsız edici olan belki, şehrin mimari dokusundan geriye bir şey bırakmamacasına yürütülen bu sürecin kapsamı ve hızı”.
Hakan Hoca ise şöyle sürdürüyor sohbeti: “Mostar Köprüsü savaşta yıkıldığında, bir Hırvat gazeteci; onlarca kadın, onlarca çocuk ölüsü gördük, haberini aldık ama Mostar Köprüsü yıkıldığında o kadar üzüldük ki diyor ve neden diye kendisini sorguluyor. Verdiği cevap ilginç, ölen bir kadın içimizden biri ama Mostar Köprüsü sonsuza kadar yaşayacak olan hepimiz… Şimdi Ankara’da böyle bir yer var mıdır bilmiyorum ama hepimizin bir Ankara haritası var mutlaka; çok fazla kullandığımız yerler var, onun için başkalarına önemsiz görünen bazı noktalar bizim için çok önemli mesela.. Adalet Ağaoğlu İlbank Bloklarında yaşarken, Polonya Elçiliğinin bahçesini görüyor evinden ve o Elçilik bahçesinde bir binanın çatısını çok seviyor, sadece o çatıyı görmek bile onu çok iyi hissettiriyor ve hep o orda olsun istiyor.. Galiba Ankara’dan istanbul’a taşınırken yazdığı 1983 civarı yayımlanan, anı –romanı ‘Göç Temizliği’ nde diyor ki, niye burdan bakınca böyle duygulanıyorum ve arkasından da ben bunu diyor ‘Yaz Sonu’ nda Nevin’e söylettim; insan yok olmak istemiyor, insan yaşadığı yerlerin yok olmasını istemiyor.”
Hakan Kaynar devam ediyor: “Paul Connerton ‘Modernite Nasıl Unutturur’ kitabında ‘anıt mekan’ ve ‘mahal’ diye bir ayrım yapıyor; mahal, bedenimiz gibi, çok farkında olmadığımız, anıt gibi ben buradayım diye sürekli kendini hatırlatmayan bir çevre olarak tarif ediliyor. Bedenimizin de çok farkında değilizdir, bedenimizin içinde yaşarız, bedenimizle yaşarız ama onun da şu sokağın da yani mahalin de çok farkında değilizdir. Şurda bir bakkal var işte, onun karşısında bir manav var diyelim, sonra taksi durağı, bunların hepsi mahal, apartmanlar da öyle.. Ve hepimizin bir mahali var aslında, yani benimki farklı sizinki farklı olsa da. Burda bize acı veren aslında zannederim Ankara’da mahalin hızla değişiyor olması; nasıl bir dişimiz eksildiğinde dilimiz sürekli o boşluğa gidiyor, zihnimiz de işte belli bir zaman o boşluğa gidiyor ve mahalden bir eksilme olduğunda bizden bir şey eksilmiş duygusu yaşıyoruz. Buna üzülmeli miyiz sorusuna bu kadar çok üzülmeyelim dememin nedeni engelleyebileceğimiz bir süreçmiş gibi görünmediğinden bana. Yaşlanmayı da, dişlerimizin kaybını da engelleyemediğimiz gibi bu da bizim engelleyebileceğimiz bir süreç değil; dolayısıyla enerjimizi buna üzülmek yerine, bazı ilkelerin konulması üzerine akıtabiliriz belki.Ayrancı’da da kimi güzel örnekler görüyorum mesela, mimarları ile konuşabilir, ortaya çıkan mimari projede kimin etkisi olmuş, mal sahiplerinin mi mimarların mı sorabiliriz”
Değişimin bizlerde yarattığı duyguyu anlamaya, açıklamaya çalışırken kaçınılmazlığını da vurguluyor Hakan Kaynar da Oktay Özel gibi; ayrıca şöyle bir tehlikenin de altını çiziyor: “20. yüzyılın başlarında Hamamönünde yapılmış, mimari hiçbir orjinalliği bulunmayan hatta daha sonraki eklemelerle gecekonduvari diyebileceğimiz yapılar geleneksel Türk konutu olarak 50 yıl sonrasına kalacakken, 1950 lerde, 60 larda yapılmış, gerçek mimarlar elinden çıkma, Sönmez Apartmanı gibi yapılar o tarihlere kalmayacak belki” diyor.
Oktay’ın bu noktada Avrupa’daki şehirleşme, şehirlerin mekânsal gelişimi ve muhafazası süreçlerinin şehir meclisince ve şehir mimarlarının belirlediği ilkeler doğrultusunda titizlikle merkezden yönetildiği örneklere (Hollanda’dan Leiden örneğini veriyor) dikkat çekmesi üzerine, Hakan ilkeleri merkezi iktidarların belirlemesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor
Bu değişime önayak olması beklenen ilkeler, sivil toplumun çok söz sahibi olamadığı toplumsal ve siyasi koşullarda, bu kadar da merkezi olarak belirleniyor olsaydı, olabileceklerin endişesini taşıyoruz hep birlikte; bu kuralsızlığın yaratabileceği avantajlara değiniyoruz.
Oktay’a göre buraların gerçek sahiplerinin, bu semtleri inşa eden kuşakların epeycesi buraları çoktan terketti zaten; sitelere, şehrin daha modern kısımlarına gittiler. Bu tercihi yapanlar onlar mıydı, yoksa bir kuşak sonraki çocukları mıydı araştırılmalı aslında diyor. Hakan’a göre ise bu gidişlerin bir de dönüşü oluyor, dünyanın her yerinde bu böyle; zenginler şehrin çevresindeki, periferideki semtlere taşınıyorlar ama orada da bir türlü mahal kurulamıyor.
Hakan’ın altını çizdiği konulardan biri de korunması gereken kent dokusundan söz ederken, şehrin dokusunda bundan 40 yıl önce çok belirleyici olan gecekondulardan eser kalmaması ve bunun, üzerine konuşulan bir konu dahi olmaması. 40 yıl önceki şehir sınıfsal duvarların olmadığı bir şekilde inşa edilirken, sınıflararası uçurumların gözlenebileceği, deneyimlenebileceği içiçe yaşamlar sürdürülüyorken; bugün Çevre Yolu, Konya Yolu ve Eskişehir Yolu arasında kalan, şehrin güney-batı çeyreğindeki dilim yani İncek, Çayyolu, Ümitköy, Yaşamkent gibi, otoyolların sur duvarı gibi çevresinden koruduğu korunaklı alanlarda, o surların içinde yaşıyor şehrin zenginleri. Ayrancı’nın bir özelliği ve belki güzelliği de, çevrede artık düşük gelirli kentlilerin yaşadığı mahalleler kalmasa da en azından surların arasında yaşamak istemeyenler tarafından tercih ediliyor oluşu.
Ben bugünkü buluşmayı benim için önemli ve anlamlı hale getiren başka bir özelliği vurguluyorum sohbetimizin bir noktasında. Semtimizin tarihçileri olarak bir araya geldiğimiz konuklarımın bir özellikleri Ayrancı’yı mesken tutmuş olmalarıysa, bence daha önemli bir özellikleri de akademisyen tarihçiler oldukları halde, klasik, büyük harfli tarih yazımının daha dışında bir duruşa sahip olmaları, o tarza çomak sokmaya çalışmaları, gündelik hayatı, bireysel tecrübeleri, onun bilgisini kıymetlendirmeleri. Ayrancı Gazetesi çevresinde buluşanlar, bir semt özelinde semtin gündelik hayatını, buralardan biriken, birikecek hafızayı önemseyenler olarak bu noktada ortaklaşacağımız, ilham alcağımız çok şey olduğunu düşünüyorum. Hakan Hocamız devreye giriyor;
“Tarihin büyük harfle olanı vatan milletle çok ilgilidir. Bir gün bu büyük harfle başlayan tarihi sevenlerle sohbet ediyorum. Biraz da canlarını sıkmak için şöyle demiştim, benim vatanım Ayrancı gerisi ile de çok ilgilenmiyorum. Ama bunun sanırım şununla ilgisi var bir taraftan, ve iyi de bence, Türkiye’de büyük harfli olan herşey, büyük harfli tarih, büyük harfli siyaset bizim gibi insanları o kadar kendisinden dışarıya attı ki, oraya katılamadığımızı, katılma olanağımız olmadığını daha iyi hissediyoruz artık, üzerine konuşmuyoruz bile.. Az önce bütünlüklü kent politikalarından falan söz ederken bir yandan onun imkansızlığını da düşündüm ben, bütünüyle Ankara’ya dair bir şey yapamayacağımızı da biliyoruz. Burada, bir semt gazetesi -benzerleri var mı yok mu bilmiyorum-, 5 muhtarlık bölgesinde çıkartılan bir gazete bu anlamıyla önemli. Küçüğün değeri, gündelik hayatın değeri var mı var. Hiç bir şekilde vali olmamış, milletvekili olmamış, yazar olmamış insanların söyleyeceklerinin, söylediklerinin önemi var. Bu semtin bir hikayesi var, gazetesi olmaya değer mi, değer. Hepimizin bir şekliyle bir bağımız var bu mahalle ile; bu mecburiyeti de tahammül edilebilir kılmalıyız kendimize. Vizontele’de geçer; insan yaşadığı yeri neden sever, mecbur olduğu için; bırakıp gitmek bir yeri çok kolay değil. Oradan bir oyun, orada bir zevk, orada bir öğrenme falan olması gerekiyor ki o mecburiyet gönüllü bir bağa dönüşsün ve kendimizi burada yaşamaktan mutlu mesut hissedelim. Dolayısyla ben bu tür çabalara, gazeteye de biraz o gözle bakıyorum. Yüz yıl sonra Ayrancım Gastesi bizim gibi tarihçiler için müthiş bir kaynak olur” diyor Hakan. Ayrıca geçmişin hafızası canlandırılırken bugünün envanterini tutmanın da altını çiziyor; “madem bugün geçicilikten bu kadar söz ediyoruz, yarın orada olmayacak olanın kaydını tutmak da önemli” diye ekliyor Oktay.
Sohbetimiz buluşma öncesi belirlediğimiz zaman sınırını çoktan aşıyor, Hakan Hocamız evden online ders yapmak üzere ayrılmak zorunda ama biz devam ediyoruz, biraz kaldığımız yerden, biraz yeni konulara dalarak, hatta sınırlarımızı Ayrancı’nın dışına fazlasıyla taşırarak. Yazının bu kısmına, bu uzun sohbetin, beni böyle bir söyleşi konusunda fazlaca motive ettiğini düşündüğüm duygular kısmını seçerek, mekanlarla kurduğumuz ilişkide duyguların etkisi üzerine Oktay Özel’in söylediklerine bırakmak istiyorum.
“Duygular çok önemli mekanla kurduğumuz ilişkide. Ne kadar bilinç üzerinden, farkındalık üzerinden, tarihsel süreklilik veya kopuşlar üzerinden bir entellektüel merak ve ilgi üzerinden gidiyoruz, ne kadar anlık duygularımız üzerinden ve hayatla kurduğumuz duygusal bağlar üzerinden gidiyoruz; bunların ikisi de sahici ikisi de ciddi, önemsenmesi gereken kulvarlar ama bana sorarsan ikisinin biraz daha bir arada olması istendik bir şey olur. Zannederim bizim, son zamanlarda buralarda gördüğümüz gelişmelerle ilgili duruşumuz ya da bu mahalledeki ilgili profilin duruşu çok daha fazla bu ikinciye yakın bence; varoluşsal boyutu var, anlam arayışı var, hayatla kurulan ilişkide tutunacak bir yer, dal arayışı var. Bunu ya gündelik eylemliliklerle gösteriyoruz ya belli kurumlarla ilişki kurarak bize benzer insanlarla küçük komüniteler, cemaatler oluşturarak yaşıyoruz ya da tamamen o günün öne çıkan, bizim gibi insanları içine alan eğilimlerine dahil olarak yapıyoruz. Şimdi kent ölçeğinde, mahalle ölçeğinde yaşadıklarımızın biraz böyle bir tarafı var.
Eğer bugünde yaşıyorsak bugünü daha çok önemsemek, bugünü daha yaşanılır ve mutlu kılacak uğraşlar üzerinden düşünmek, bir şeyler yapmak anlamlı. Bugünde yaşarken etrafımızda olup bitenle ilgilenmeyip sürekli geriye dönük bir nostalji duygusuyla ah o vardı ah bu vardı eskiden ne güzeldi diye takılarak bugünkü hayatımızı beslemek bence hayatlarımızın belli aşamasındaki bir duygu yoğunluğunun sonucu ve biraz da yaşlanmayla da alakalı. İnsanlar gençken geçmişiyle o kadar ilgilenmez, daha ziyade bugününe, geleceğe bakar ama galiba yaş ilerledikçe insan kendi hayatının da faniliğine dönük hisler, farkındalıklar geliştirmeye başladığı zaman bu sefer zihin de geriye sarmaya başlıyor ve nostalji üretme eğilimine girebiliyor. Şimdi bu ayrımların farkında olmak lazım bence.
Biz tarihçiler olarak, bırakın kendi hayatımızı, 500 yıl 700 yıl 1000 yıl öncesini yaşayıp oradan bugüne gelen süreklilikler ve kopuşlar üzerinde çalışan insanlar olarak, bir insan ömründen ibaret 50 yıllık 80 yıllık dönemleri, olduğundan çok daha fazla belirleyici ya da üzerine eğilmeyi gerektirecek dönemler olarak göremiyoruz; kendimiz de dahil bizde zamanlar arası ve zamanlar üstü bir süreklilik duygusu ve aynı zamanda geçicilik duygusu, ikisi bir arada var. Tarihçilerin zihni, en azından benim zihnim öyle çalışıyor. İnsanlara da mekanlara da öyle bakma eğilimim var. Bana göre süreklilik kötüdür geçicilik iyidir gibi meseleler, değerlerle ilgili, oysa her ikisi de hayata dair.
İnsan tarihsel bir varlık, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafızanın veya bir mirasın üzerine doğuyor; o bizi biçimlendiriyor ve o biçimlenmişlik içinden bugünle ve gelecekle ilişki kuruyoruz. Kendimizi bazen ondan kurtarmaya çalışıyoruz; içine doğduğumuzu, miras aldığımızı yük gibi gördüysek eğer, o mirasla ilişkimizi kesmeye ya da ondan uzaklaşmaya çalıştığımız dönemler oluyor; kendimizi bambaşka yerlerde sıfırdan kurmayı arzulayabiliyoruz veya bir süre sonra çark edip tekrar kendimize dönük bir farkındalıkla kendimize dönük hislerimizi tarihselleştirme eğilimine duygusuna girebiliyoruz ki, bu sefer de dönüp başa, bu neydi ben neyin parçasıydım diye düşünmeye başlıyoruz. O zaman hem kültür üzerine düşünüp okumaya çalışıyoruz, hem ailemizi yeniden keşfediyoruz. Aile kökenlerini, mahalle kökenlerini, bulunduğu yerle ilişkisini anlamaya, keşfetmeye çalışıyoruz; tekrar bugüne, bugünkü eve geldiğimizde artık farkındalığımız bambaşka oluyor öyle bir seyahatten sonra. Tüm bu süreci aynı mekanın içinde bile yaşasak, öyle bir yolculuk sizi dönüştürebiliyor zihnen ve ondan sonra yarın sabah uyanıp mahalleye çıktığınızda etraftaki apartmanlara başka türlü bakabiliyorsunuz ve eğer orda çok hızlı bir dönüşüm varsa o dönüşüm sizi rahatsız etmeye başlıyor.
Gençlerin rahatsızlığı aynı şekilde olmuyor ama. Gençler öncelikle kendi hayatlarını kurma ve anlamlandırma derdinde olan ve gözü geleceğe dönük insanlar, onlar içinde bulunduğu makro evrenin sürekliliği, bağlantıları, tarihselliğine o kadar fazla kafa yormayabilirler. 50 yaş üzerinde, süreklilik görme eğilimimiz baskın çıkar; faniliğimizi daha yakından idrak ettikçe, bizden geriye ne kalacağına dair sorgulamalara başladığımızda, o his mekana da, şehre de yayılır; kentlerle kurduğumuz ilişkilerin, mahallelerle kurduğumuz ilişkilerin bu tür boyutları da var.
Ben birebir mahallelerin kendi özgün varoluşlarının gerisindeki tarihselliğin bilinmesini, bilgisinin üretilmesini, orada yaşayan insanların o bilgiye rahat ulaşabildiği bir ortamın oluşmasını, eğitim ve aile içindeki süreçlerde çocuklara bir yerde onun duygusunu gerektiği zaman verebilecek birtakım kanalların açık olmasını önemli buluyorum. İşin nostalji veya melankoli kısmı ise çok kişisel ve duygusal bir şey, ordan kurulacak ortaklığın bir sınırı var. Benim ah vahlandığım bir bina, içinde kırk yıldır oturan için artık bıkkınlık vermiş, bir an önce kurtulunmak istenen bir bina olabilir!
Kent dediğimiz şey, mekan dediğimiz şey kendini sürekli yenileyen yapılar demek. Yeni şekillenişler yeni hafızalar, tarihler üretecek; bizlere de bu değişenin kaydını tutmak düşecek belki. Tam da bu noktada en yeni içeriğiyle tarihçiliğin alt varyantları ve topluma, gündelik hayata uzanan “kamusal tarih” (public history) veya “şimdiki zamanın tarihi” (history of the present) dediğimiz kulvarlar var önümüzde. Türkiye’de henüz kayda değer bir karşılığı yok bunların. Belki onlar üzerinden düşünmekte fayda var. Hakan’ın da benim de son yıllarda daha fazla kafa yorduğumuz, yeni gündelik hayatın içinden üretilmiş malzemelerle üzerinde denemeler yapmaya başladığımız kulvarlar bunlar..”
Buraya sadece bir kısmını aktarabildiğim bu derin ve samimi sohbetten, düşmüş dişimin boşluğuna bir türlü alışamayan dilimi bir kez daha farkederek ama son zamanlarda daha yoğun hissettiğim, daha fazla idrak ettiğim geçicilik haliyle daha az melankolik bir ilişki kurmaya karar vererek ayrılıyorum. Şairin* dediği gibi sanırım mühim olan “anlamak gideni ve gelmekte olanı”…
LC Waikiki reklamı ile tanıdığımız ve sesine hayran kaldığımız Ankaralı genç bir sanatçı Eylül Ergül. İçinde bulunduğumuz olağanüstü dönemde müziğin iyileştirici yönünün biraz daha farkına vardık. Bu sebeple de Eylül’ü tanımak ve Ankara’da sanatçı olmaya dair sohbet etmek için bir araya geldik. Bu güzel sohbet için kendisine çok teşekkür ederiz.
Eylül, caz müzik sanatçısı olduğunu biliyoruz. Diğer popüler müzik türlerine nazaran yeterince dinlenen bir tür değil. Sen cazla nasıl tanıştın?
Ailem müzisyen, küçüklüğümden beri klasik müziğin içinde büyüdüm. Annem, teyzem ve büyük kuzenim operacı, abim ve kuzenlerim klasik enstrümanistler, dayım Haluk Tolga İlhan operacı ve kendi janrasında oldukça popüler bir ses sanatçısı. 11 yaşına geldiğimde konservatuara piyano bölümüne girmeye karar verdim. Batı dünyasını kapsayan bir fanus gibi orası. Enstrüman çalmayı öğrenirken aynı zamanda Klasik Batı Müziği kültürünü fark ediyorsun. Türkiye’nin multi-kültürel yapısı müzisyenleri zenginleştiriyor ama benim yönümü asıl belirleyen şarkı da söylüyor olmamdı. Şarkı söylemeye caz müzikle başlamadım her şeyi söylüyordum. Konservatuarda öğrendiklerin senin kariyerin de oluyor. Bu süreçte enstrüman çalmak ve şarkı söylemek arasında kaldım. Üniversitenin ilk senesinde klasik piyano eğitimini dondurdum ve Berklee College of Music sınavına girip kazandım ama dünyanın bulunduğu durum ve önünü tam olarak kestirememe endişesi beni ülkemde kalmaya itti. Bu sırada Hacettepe Caz Piyano Bölümü’nü kazanmıştım ve burada okumaya başladım, aynı zamanda bir jazz quartet ile sahne alıyordum. Caz müzikle maceram bu şekilde ilerledi.
Ankara her ne kadar gri şehir olarak anılsa da aslında sanatın neredeyse bütün dallarında ustalarını yetiştirmiş bir şehir. Sen Ankara’da sanatçı olmaya nasıl bakıyorsun? Yaşadığın şehir, büyüdüğün mahalle sana neler kattı?
Aslında Ankara’da sanatçı olmayla ilgili birkaç fikrim var. İlk olarak Ankara’dan bu kadar yıldız çıkması beklenmiyor. Dolayısıyla başka yerlerden de başarılı sanatçılar çıkıyor olmasına rağmen Ankara sanatçısı daha anlamlı oluyor. Ankara bir Başkent. Belki müzisyen için bu önemli değildir ancak bu ülke için çok şey ifade ediyor. Çünkü Atatürk operayı ilk kez burada kurdu. Birçok sanat kurumu ilk kez Ankara’da açıldı. Hacettepe Konservatuarı yani eski adıyla Cebeci Konservatuarı da ilklerden biridir. Annem de bu okulda okumuş. Kısaca çok köklü bir ekol var. Diğer fikrim ise Ankara’nın örneğin İstanbul kadar sosyal olmaması insanları kendi işlerine itiyor ve bu durum da başarıyı getiriyor. Yani gerçek entelektüellik oluşuyor. İçinde sahte burjuvazinin ve elitizmin olmadığı bir entelektüellik. Sanattan anlayan bir kitle var. Genellikle beyaz yakanın olması da buna sebep olabilir. Ben Çiğdem Mahallesi’nde doğdum büyüdüm, sosyal anlamda imkanları olan bir mahalleydi. Müzik dinleyebilmek için çok fazla fırsat oluyordu. Bu durum da müziğe ilgimi artırıyordu.
Ankara’da çok fazla caz müzik yapan yer yok. SAMM’s Bistro Caz, June Jazz Pub, Cermodern, Last Penny, Siyah Beyaz var. Ben June Jazz Pub, Cermodern gibi birçok mekânda sahne aldım.
Seni LC Waikiki reklamı ile tanıdık. Sesin herkesi çok etkiledi. LC Waikiki ile tanışman nasıl oldu? Ünlü bir marka ile çalışmış olmak hayatında neleri değiştirdi?
Persenk isminde bir şirketle çalışıyordum ve LCW müziği için görüşme yapıldı. Şarkıyı benim söylememi istediler ancak ya çok beğenilir ya da hiç beğenilmez diye düşündük. Ben ‘jingle’ şarkıcısı değilim, kendime has bir şarkıcılığım var. Risk almış olduk. Ancak marka ve kitleler bu işi çok sevdi. LCW tarafından ‘jingle’ın kabul edildiği bilgisi bile bize aylar sonra geldi ve bu kadar çok dinleneceğini düşünmedik. Her yerde çalıyordu. Açıkçası insanların verdiği o tepkiyi görmek, duymak benim açımdan işin sürprizi ve keyifli bir kısmı oldu. Bu kadar insana ulaşmış olmak çok güzeldi. Tabi bu süreçte Persenk ile olan çalışmalar devam ederken “Jingle Jackson” gibi sektörde ünlü diğer firmalarla da çalışmalarım başladı. Şimdi hala İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı caz piyano eğitimim devam ediyor. Ozan Musluoğlu, Serdar Barçın ve Çağla Karaali ile “Genedos” adlı grubumuz var, konserler veriyoruz. Türkçe sözlü beste yapıyorum ve müziğini Ozan’la yaptığımız sözünü benim yazdığım iki bestemiz var. Aranjmanını ünlü müzisyenler yapıyor ve yakında single olarak yayınlamayı düşünüyorum. Sadece şarkıcı değil piyanist, söz yazarı ve besteci olarak kariyerime devam ediyorum. Aynı zamanda jingle seslendirmelerine devam ediyorum.
Kısacası Ankaralı bir müzisyen olmak çok keyifli desem yalan olmaz.
Bauhaus’un hedefi, özgürlükçü ve yeni bir dünya görüşüyle sanat ile seri üretimin bir arada yapılabileceğini göstermekti ve Bauhaus bütün dünyada birçok tatbiki güzel sanatlar okullarının kurulmasına örnek teşkil etti.
Bildiğimiz ve bilmediğimiz Bauhaus; aslında burada “bilmek” kelimesi yerine ‘’tanımak’’ kelimesini kullanmak daha doğru olur. Biliyoruz ama tanımıyoruz. Tanıdığımız Bauhaus, İsviçreli ünlü modernistin adını kullanan, atölye, ev ve bahçe ile ilgili her türlü ihtiyaç malzemesinin satışının yapıldığı alışveriş mağazaları bulunan perakende satış şirketi. İlk mağaza 1960 yılında Mannheim, Almanya’da açıldı ve 2012 yılı itibarıyle de Bulgaristan, Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Danimarka, Finlandiya, Hırvatistan, İspanya, İsveç, İsviçre, İzlanda, Macaristan, Norveç ve Slovenya ve Türkiye’de olmak üzere 190 perakende satış mağazası ile franchising mağazaları bulunuyor. Yani Bauhaus denildiğinde birçoğumuzun hemen aklına gelen yer, alışveriş mağazası.
Bauhaus sanat okulu
Diğer Bauhaus ise 1919’da yine Almanya’da kurulur. Bir sanat okuludur ve etkileri günümüze kadar devam eden bir sanat akımıdır. “Yapı Evi’’ anlamına gelen Bauhaus, kurulduğu zaman dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirmiş, yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir yer haline gelmiştir. Bauhaus’un kurucusu olan mimar Walter Gropius ise kuruluş manifestosunda şunları söylüyordu; “mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar biz, hepimiz zanaata geri dönmeliyiz çünkü sanat mesleği diye bir meslek yoktur.”
Bu sözlerin işaret ettiği gibi Bauhaus anlayışı, uygulamalı sanatlar ile güzel sanatlar arasındaki engeli ortadan kaldırarak her iki uğraş alanının karşılıklı olarak etkileşimine uygun bir ortam hazırlamayı amaçladı. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra sanat eğitimini kökten etkileyen bir kurum olan Bauhaus, endüstrileşmenin ayrıştırdığı sanatsal, teknik ve üretimsel bölümlerin birlikteliğinin önemini savunarak büyük bir atölye haline geldi.
Bauhaus’ta ilk defa endüstrinin gereksinimlerini karşılama amacıyla tasarımlar hazırlanarak, tekstil, cam, metal, baskı ve seramik atölyelerinde prototipler yapılarak, fabrikalarda üretimler gerçekleştirildi. Toplum, ilk kez sanatçılar tarafından hayata geçirilen bu tasarımları günlük yaşamda kullanma fırsatını buldular. Bunlar belki de şu an günümüzde açılan tüm sanat atölyelerinin temelleriydi. Okul, tüm eylemleri bir arada tutarak sadeliği ve pratikliği temsil ediyordu. Evlerimizi, kentlerimizi dolduran gereksizliklerden kurtulmamızı sağlıyordu Bauhaus akımı.
“Sanat toplum içindir”
Bauhaus’un hedefi, özgürlükçü ve yeni bir dünya görüşüyle sanat ile seri üretimin bir arada yapılabileceğini göstermekti. Bu bağlamda “sanat toplum içindir” düşüncesi benimsendi. Bu düşünceyi benimsemeyen diğer sanat okulları, politik baskı ile Bauhaus’u kapatmaya zorlamışlardı. Bir süre daha Almanya’da eğitime devam eden okul 1933’te tamamen ortadan kaldırıldı ancak dönemin önemli mimarları ile Amerika’da aynı düşünce ve fikirle eğitime devam edildi. Ve Bauhaus bütün dünyada birçok tatbiki güzel sanatlar okullarının kurulmasına örnek teşkil etti.
Türkiye ile bağlantısı
Baskıcı düzenin kapattırdığı Bauhaus okulu, dünyanın birçok ülkesinde aynı düşünceden hareketle yeni oluşumlara kaynaklık etti. Bauhaus’un Türkiye bağlantısı ise 1957 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ile oldu; bu okulun başına, Bauhaus kökenli Alman Prof. Adolf G. Schneck getirildi. 1971-1976 yılları arasında da öğretim yönetmeliğinde ve programlarında, lisans düzeyinde çağdaş bir öğretimin gerektirdiği düzenlemeler gerçekleştirilerek Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu, Güzel Sanatlar Fakültesi adı ile Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Bu ekolun diğer bir uzantısı da, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi oldu. (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2014 18 (1): 105-120)
Bir fikir…
Peki ya böyle bir okulun, fikrin mahalle kültürüne nasıl bir katkısı olabilirdi? Bildiğimiz gibi Ayrancı Mahallesi sanat atölyeleri, sanatçıları, yazarlarıyla zengin bir mahalle kültürüne sahip. Aslında herkesin özgürce sanatını ortaya koyduğu küçük bir Bauhause fikri mahallemizde mevcut. Kim bilir belki ileride tüm bunların aynı çatı altında toplanıp, tartışıldığı bir yer oluşur. Mimar Van Der Rohe’nin 1957’de söylediği gibi “Bauhaus bir fikirdi aslında…”
Türkiye’de Alman dilinde eğitim veren okulların uzun bir geçmişi var. Almanya Büyükelçiliği’nin Alman Okulu da cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, tarihe ışık tutuyor.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, geçmişi 8 bin yıl öncesine kadar uzan Ankara küçük bir taşra kasabasıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentini Ankara olarak belirlemesinin ardından önceleri İstanbul’da bulunan ülkelerin resmi temsilcilikleri birer birer Ankara’ya taşınmaya başladı.
1925 yılında Alman Federal Devleti’nin büyükelçiliği de Ankara’ya taşınınca büyükelçilik çalışanlarının çocuklarının eğitim hayatlarını devam ettirebilmeleri için okul arayışı başladı. 1930’dan önce bazı ebeveynler, başlangıçta özel bir “Alman Okul Çevresi” kurdular. Konsolosluk binasındaki bu kurum, Dışişleri Bakanlığı ile “Reich Bilim, Eğitim ve Milli Eğitim Bakanlığı” tarafından denetlenmiş ve ortak finanse edilmişse de Türk hükümeti tarafından onaylanmadı ancak tamamen hoş görüldü. Alman Okul Çevresi’nde sadece Alman çocuklarının ve bazen de yabancı diplomatların çocuklarının sınıfa katılmasına izin verildi.
Yasaklı bilim insanları
Ankara’ya göç eden çok sayıda Alman bilim insanının çocuğu da Alman Okul Çevresi’nde eğitim hayatlarına devam etti. Ancak 1933 yılında politik nedenlerle göç eden bazı bilim insanlarının çocuklarının Alman Okulu Çevresi’nde eğitim almaları yasaklandı. Sadece Reich’in vatandaşı olan Alman çocuklarının bu kurumda eğitimlerine devam etmelerine izin vardı. Bu karardan etkilenenler; Prof. Dr. Ernst Reuter, (daha sonra Batı Berlin Belediye Başkanı), Prof. Dr. Bade (daha sonra Kiel’deki Dünya Ekonomisi Enstitüsü Direktörü), Carl Ebert (Ankara Opera Binası’nın kurucu ortağı) ve Eduard Zuckmayer’dı.
Münih Üniversitesi’nde okuyan Leyla Kudret Hanım’ın Ayrancı’daki Çiftevler sokağındaki evinde Alman çocuklarına vermeye başladığı özel dersler Ankara Alman Okulu’nun çekirdeği oldu.
Leyla Kudret’in gelişi
Münih Üniversitesi’nde matematik, fizik ve kimya okuyan, Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde de Almanca, tarih ve Fransızca eğitimi alan Leyla Kudret Hanım’ın eşi ile 1933 yılında Ankara’ya taşınmasıyla ise aslında bir okulun da tohumları atılmış oldu. Leyla Hanım, Ayrancı’daki Çiftevler sokağında bulunan küçük evinde Alman göçmenlerin çocuklarına özel dersler vermeye başladı ve onlara Almanya’da tanınan lise diplomasına sahip olmaları için gereken bütün ders ve bilgileri aktardı. Bu özel dersler, daha sonra kurulacak Ankara Alman Okulu’nun çekirdeğiydi.
Türk parlamentosu Ağustos 1944’te tutarlı bir kararla Nazi Almanyası ile diplomatik ilişkileri kopardığında “Alman Okul Çevresi” de dağılmış oldu. 1952 baharında ise Almanya Büyükelçiliğince, ilk büyükelçinin girişimiyle bir “Alman Okulu” faaliyete geçirildi. Kudret Hanım’ın bu okulun lise kısmını devralmasını istense de okula yalnızca yabancı uyruklu eğitimcilerin ve öğrencilerin resmi olarak giriş hakkı verilmesi nedeniyle, bir Alman öğretmen görevlendirildi. Evinde özel derslerine devam eden, adeta kendi okulunu oluşturan Leyla Kudret, Alman Okulu’nda öğretmenliğe başladığında ise yıl, 1971’di.
1952’de “Alman Okulu Ankara” ilk eğitimine 26 öğrenci ile Alman Büyükelçiliği binasındaki bahçıvan evinin bitişiğindeki bu binada başladı.
15 Ekim 1952’de “Alman Okulu Ankara” ilk eğitim yılına 26 öğrenci ile başladı. İlkokul öğrencileri için dersler, Alman Büyükelçiliği binasındaki bahçıvan evinin bitişiğindeki bir binada yapıldı. Öğrenci sayısının giderek artmasıyla bahçıvan evinden iki oda daha sınıflık oldu. Ancak hızla büyüyen öğrenci sayısı ile 148 m2’lik okul alanına sahip bahçıvan evi de okul için küçük gelmeye başladı ve okulun içi karmaşık bir hal aldı. Dönemin Alman Büyükelçisi Dr. Fritz Oelers, 290 öğrenci kapasiteli bir okul binasının inşa edilmesini savundu. Fakat Dışişleri Bakanlığı’nın planları, mali nedenlerle, muhtemelen yasal ve siyasi nedenlerin de etkisiyle 1962’nin sonunda değiştirildi; Türkiye’deki siyasi durum ve buna bağlı ekonomik belirsizlik de devreye girince Ankara’ya daha az uzman geldi ve öğrenci sayısı da düşüşe geçti.
Ankara Alman Okulu, izleyen yıllarda büyükelçilik grupları içinde faaliyetine devam etti. 1979 yıllında itibaren eğitim haftanın beş günü olacak şekilde kurgulandı, büyükelçiliğin kiler deposunun bir kısmı çalışma odasına çevrildi, doğa bilimleri uzmanlık bölgesi tamamen yeniden tasarlandı, çatılı dinlenme salonu ve oyun alanına sürgülü cam kapılar takılarak çevrelendi ve bu sayede daha işlevsel bir alan oluşturuldu.
1995 yılında Alman Okulu Tunus Caddesi’ndeki yeni yerine taşındı.
“Güvenilir okula” geçiş
1995 yılına gelindiğinde ise Alman Okulu, Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Tunus Caddesi’ndeki kendi binasındaydı. Burada Dr. Nils Fritzel müdür olarak atandı ve daha fazla eğitimsel ve yapısal değişiklikler hayata geçirildi. İlkokulda aile sınıfları ve serbest çalışma başlatıldı, 3. ve 4. sınıflardaki İngilizce dersleri haftada üç saate çıkarıldı ve günde altı saat olan ilkokul artık “güvenilir ilkokul” olarak sınıflandırıldı. Orta öğretim seviyesinde, öğrenciler artık haftada 30 saatten fazla ders alıyorlardı. İlkokuldaki serbest çalışmaya benzer şekilde, haftada dört saat çalışma, 5 ila 7. sınıflara entegre edildi. 20’den fazla çalışma grubu, müzikal performanslar ve oyunlar, ev ödevleri dâhil günlük okul hayatı zenginleştirildi. Bu süre zarfında öğretmenler için mesleki eğitimler gibi çeşitli faaliyetler de hayata geçirildi. Türkiye’deki çeşitli okullar ile bu dönem içerisinde ortak okul çerçevesinde iletişimler sağlandı.
Ernst-Reuter
Ankara’daki Alman sefaretine bağlı bu Alman Okulu’na “Ernst Reuter” isminin verilmesi ise onun Reuter’in anısını yaşatmak için alınmış önemli bir karar. Ernst-Reuter, 1935 yılında Nazi Almanyasından kaçarak Türkiye’ye yerleşmiş siyaset adamı ve yerel yönetimci. 1938 yılından 1946 yılına kadar Siyasal Bilgiler Okulu’nda şehircilik, belediyecilik, belediye maliyesi gibi dersler okutan Reuter’in en önemli özelliklerinden biri, Türkçeyi çok iyi öğrenerek, derslerini Türkçe vermesi, ders kitaplarını Türkçe yazmasıydı. Ernst Reuter, Türkiye’de bulunduğu yıllarda, Almanya’da Hitler’e karşı yürütülen mücadeleden hiç kopmadı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla 1946’da Almanya’ya geri dönen Reuter, birkaç dönem Berlin Belediye Başkanlığı görevini üstlenmişti ve Alman Cumhurbaşkanlığı seçimlerine en güçlü aday olarak girdiği dönemde, seçimlerden önce 1953 yılında vefat etti.
Türkiye’de Alman dilinde eğitim veren okulların uzun bir geçmişi var ve eğitim kurumu olarak da büyük üne sahipler. Bu okulların, 8 Mayıs 1957 yılında Almanya ile Türkiye arasında imzalanan Kültür Anlaşması’nı esas alarak faaliyetlerini sürdürdüğünü hatırlatmakta fayda var.
Alman Okulu Tunus Caddesi’nde eğitim vermeye devam ediyor.