Ayrancı Hoşdere Caddesi üzerinde Aralık ayında ortaya çıkan “Gülümseyen surat” mahallede merak uyandırmıştı. Sosyal medyada kimliğini bulma çabaları sonuç vermedi. Gülümseyen surat Ocak ayında bu defa farklı yerde ve farklı bir mesajla yeniden ortaya çıktı. Gören herkeste gülümseme isteği uyandıran bu sevimli hayalet yarın sizin de önünüze çıkabilir.
Ayşegül, 20 yaşında üniversite öğrencisi genç bir kadın:
“Toplumun her birimine farklı davranan kent, kadınlar için tabii ki daha zor bir mekan. Biz daha şanslı kesimdeyiz belki. Eski ve köklü bir mahalle olmasının getirdiği güven aşikar. İki buçuk yıldır Ayrancı’da yaşıyorum ve şimdiye kadar hiç dışarı çıkarken saat beni düşündürtmedi. Bunun sebebi Ayrancı’da yaşayan insan profili ve yaşam tarzı diyebiliriz. Sokakta yürürken gece ya da gündüzün güvenlik açısından farkını hissetmiyorum ancak aydınlatma zayıf. Endişeye neden olacak herhangi bir şiddet olayına da şahit olmadım aslında. Ne yaşadığım apartmanda ne de sokakta kadına şiddete dair bir durum duymadım. Aynı zamanda mahallemiz şiddete kayıtsız kalmayacak kadar duyarlı.
Seçimlerde muhtar adayları içerisinden kadın adaya özellikle oy verdim. Ailem ve çevrem de aynı hassasiyeti gösterdi. Karar alma aşamalarında ne yazık ki hala bir cinsiyet eşitliği söz konusu değil. Bundan dolayı her fırsatta hemcinslerimi desteklemeyi kendime görev edindim diyebilirim ancak yönetimde kadın figürünü de sadece bir dayanışma göstergesine indirgemiyorum. Özellikle yerel yönetimlerde kadınların fikri ve temsiliyeti güvenli, eşitlikçi ve kadının kendini gerçekleştirebileceği semt anlamlarını da taşıyor bence.” Ayşegül, “Kadın Dostu Kent” konusunda ise şunları paylaşıyor:
“Kadınların özgürleşmesinin başlangıç noktası olarak da önce evlerini sonra da yaşadıkları semtleri görüyorum. Aslında kentler çok çeşitliliği yaşatan barınaklardır. Yani kent bazındaki çözümü sadece kadınlarla ve kadın dostu olmakta aramak bana kalırsa son derece yetersiz. Yaşayan her şeyin dostu olmanın verdiği rahatlık ve huzuru aşılamak gerektiğini düşünüyorum. Ben karar alma ve uygulama süreçlerinde cinsiyet eşitliğinin amasız fakatsız karşılık bulduğu ve artık biz kadınların yaşamını iyi hale getirmek için değil zaten iyi olan hayatlarımızdan yaşadığımız yere neler katabileceğimizi tartıştığımız projeler öngörüyorum aslında. Semtteki kadınlar olarak şiddetin politik bir savaş haline geldiği bu noktada birlikte olmamız en kıymetlisi olacaktır. Ama yalnız kadın kadına değil erkek kardeşlerimizle, eşlerimizle, her sabah aynı saatlerde bizleri kaldırımlarda buluşturan köpeklerimizle… Bir şeyler elbette değişecek ve değişimin nerede kimlerle başlayacağına ancak değiştirenler karar verir. Ayrancılılar olarak önce kadının sonra herkesin emeğine, evine ve yaşamına sahip çıktığımız noktada sabahların ve kaldırımların hepimize eşit davranacağına inanıyorum.”
Mercan, özel bir firmada ürün tasarımcısı olarak çalışıyor. Yakın zamanda kısa öykülerden oluşan “Çember” adında bir kitabı yayınlandı. Ankara’ya üniversite için 13 sene önce gelen Mercan, yaklaşık 3 senedir Ayrancı’da oturuyor, daha önceden de yine 2 sene kadar Ayrancı’da ikamet etmiş:
“Ne yazık ki kentlerden kadınlar, erkekler, çocuklar eşit olarak yararlanamıyorlar. Kadınlar kentlerde her semtte kendini güvende hissedemiyor. Bazı yerlere gittiğimizde daha dikkatli olmak zorunda hissediyoruz. Çocuklar ise daha da şanssız bir durumda. Sokaklarda oynamak için yeterli alanları olmadığı gibi artık pek çok aile etraflarında uygun yerler olsa bile çocuklarını güvenlik kaygısı nedeniyle dışarıda oynamaya göndermiyor. Türkiye’de kadın olmak çok çok zor, buna her gün tanık oluyoruz. Ayrancı’da kadın olmak diye bir ayrım yapacaksak, bu durum bizler için nispeten daha kolay.
Ayrancı’da ulaşım, işe gidiş ve çıkış saatlerinde toplu taşımada yoğunluk olsa da oldukça kolay. Geceleri dışarıda pek rahat edemiyorum. Ama bunun Ayrancı ile doğrudan ilgisi olduğunu söyleyemem sanırım. Artık çoğu yerde gece belli saatlerde dışarıda olunca huzursuz oluyorum. Ayrancı sokaklarında ise en büyük korkum köpekler ne yazık ki. O masum çocukların yaşam alanlarını gasp ettiğimiz için sokaklarda olduklarını biliyorum ama özellikle kış aylarında sürü halinde dolaşan köpeklere denk gelmek korkutuyor. Sokakların aydınlatması ise pek yeterli gelmiyor.
Ayrancı’nın çocuklu kadınlar için uygun koşullar taşıdığını düşünmüyorum.
Kaldırımlar bebek arabası olmadan da yürümek için oldukça elverişsiz durumda. Otopark sorunu yüzünden araçlar kaldırımları kapatıyor, çoğu zaman yol kenarından yürümek zorunda kalıyoruz. Çocukların da yeterli oyun alanlarına sahip olmadığını düşünüyorum. Var olan parklar ve oyun alanları yetersiz kalıyor gibi, ne zaman baksak hep çok kalabalık oluyor.”
Kadınlar şiddet konusunda her türlü dayanışmaya açık
“Apartmanda veya sokakta şiddet olayına tanık olmadım. Böyle bir durumda nerelere başvuracağımı bilemiyorum. Haberleri izledikçe bu tür durumda yardım istense bile bir karşılık alınamadığını duyuyoruz sürekli. O yüzden böyle bir durum yaşanırsa yardım istemek için kime güvenebiliriz bilemiyorum. Mahallede şiddet anında veya acil bir durumda başvurulabilecek bir dayanışma hattının kurulması konusunda ise bence kadınlar bu konuda her türlü dayanışmaya açık. Yapılabilecek her yardım anlamlı olacaktır.”
Yaşamak istediğim şehir, mahalle…
“Kent ile ilgili karar verici pozisyonlardaki insanların o semtte vakit geçiren, insanları dinleyen, dertlerine çözüm aramaya istekli olan kişiler olmasını tercih ederim ve dilerim. Bu kişi kadın ya da erkek olsun fark etmez. Ayrancı’da muhtarlarımızın çoğunun kadın olduğunu çok yeni öğrendim, ne yazık ki öncesinde bir bilgim yoktu.
İnsanların birbirinin varoluşuna, yaşam hakkına saygı duyduğu bir çevrede olmak isterdim. Birbirimizi sevmek zorunda değiliz ama yaşadığımız yerdeki insanların, hayvanların, canlı diye nitelediğimiz her şeyin var olma hakkına saygı duyabilseydik eğer pek çok sorunu çözebilirdik. Biz kadınlar/insanlar birlikte etrafımıza daha çok saygı duyabiliriz demek istiyorum. Biz kadınlar olarak birbirimize daha saygı duyup anlayışlı olursak, çocuklarımıza hayata saygı duymayı öğretirsek gerisini bir şekilde çözebiliriz diye düşünüyorum. Fiziksel problemlerin her zaman bir çözümü var.”
Belma 38 yaşında, 3 yıldır Ayrancı’da oturuyor, üniversitede de bu semtte yaşamış. İki çocuk annesi hem iş yeri hem evi Ayrancı’da:
“Ayrancıyı seviyorum, üç kuşak bir arada yaşıyoruz ve ihtiyaçlarımıza uygun, ihtiyaçlarıma cevap veren bir mahallede yaşadığımı düşünüyorum. İhtiyaç duyduğum her şeyi bulabileceğim esnafın çok yakınımda olması, okulların, parkların yakınında olmak hayatımı kolaylaştırıyor; ayrıca sokakların, caddelerin planlamasını, mimarisini de hoş buluyorum; çok ağaçlıklı olmasını çok seviyorum. Çok bakıyorum ağaçlara, çok büyük ve eski ağaçlar var, o çok hoşuma gidiyor. Her paralelde bir ihtiyacını karşılayabilirsin, Dikmen Vadisi’nde yürüyebilirsin, Botanik Parkı’nda daha geniş yayılarak bir şeyler planlayabilirsin, Portakal Çiçeği zaten kızımın bale kursunun olduğu bölge, orada çay içip, çimenlerde oturup vakit geçirebilirsin. Özetle burası her ihtiyacımı karşılayabildiğim, kendimi güvende ve rahat hissettiğim bir semt. Ama elbette ağaçlarına, parklarına rağmen bir şehrin içinde olduğun hissini de asla kaybettirmeyen bir yer; zaman zaman bu hissi unutmayı isterdim, ama sonuçta şehrin göbeğinde yaşıyorum.”
Bir şey olsa esnafın beni kollayabileceğini düşünüyorum
“Ben ikinci kez Ayrancı’ya yerleşmeden önce İstanbul’da yaşadım bir süre, orada kaygısı yüksek birisiydim; hem bir deprem korkum vardı, 100 yıllık bir binada yaşadığım için oradan teselli bulmaya çalışıyordum ama deprem kaygım vardı; evim yıkılmasa bile böyle bir felakete tanık olma fikrinden çok endişe duyuyordum. Bir de tek başıma hiç evde kalmak istemezdim, şehirde, bulunduğum mahallede kendimi güvende hissetmezdim, sokakta yürürken birisinin bana saldırabileceği, çantamı çalmak isteyebileceği, tacize uğrayabileceğim gibi kaygıları fazlaca taşırdım. Ama burada hiç bunları hissetmedim, evde yalnız kalabiliyorum, hatta kapımı kilitleme ihtiyacı bile duymuyorum, bu beni çok iyi hissettiriyor. Sonra işyerim de Ayrancı’da, bazen buradan geç çıkıyorum; çıktığım her saatte, hiçbir kaygı duymadan, sokaklarda kendimi güvende hissederek eve yürüdüm, yürüyorum; sokaklar, caddeler aydınlık, hareketli, canlı; geçerken selam verdiğim bir dolu mekan var; onlar da benim bu mahallede bir esnaf olduğumu biliyorlar sanırım. Bu beni daha korunaklı hissettiriyor, bir şey olsa esnafın beni kollayabileceğini düşünüyorum. Ama zaten burada başıma bir şey gelirmiş gibi bir kaygı da taşımıyorum.
Şu anda başka aile fertlerimizle birlikte olsak da başlangıçta iki çocuğuyla yaşayan bekar bir anne olarak başladım burada yaşamaya, Ayrancı’da, oturduğum apartmanda bu anlamda da hiçbir zorluk yaşamadım. İlk dönemler genç, iki çocuklu bir kadın olarak merak uyandırmış olabilirim, sonradan ahbap olduğum esnaftan duydum bunu, ama bu beni rahatsız etmeye yönelik, taciz eden bir merak şeklinde olmadı hiç, sadece merak ediyorlardı.”
Yaşlı ve yalnız yaşayan kadınların desteğe ihtiyaçları var
“Kentlerin farklı ihtiyaçlara, örneğin kadınların, erkeklerin, çocukların farklı ihtiyaçlarına göre tasarlanmasını önemli ve anlamlı buluyorum; ben de mahallemi kendi ihtiyaçlarım üzerinden tarif ettim biraz; ama farklı ihtiyaçlara nasıl cevap verdiğini bilmiyorum; örneğin pusetle dolaşan bir annenin, tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olan ya da gözleri görmeyen birisinin buradaki deneyimi hakkında çok şey söyleyemem ama görmeyenler için tasarlanmış sarı şeritlerin hiç de düzgün olmadığını görüyorum mesela, ya da kaldırımların, yolların sorunlu olabileceğini tahmin ediyorum.”
Ben muhtar olsaydım kadın ve çocuk odaklı bir yaklaşımım olurdu
“Bağlı bulunduğum mahallenin muhtarı kadın. Tanımıyordum kendisini, sırf kadın olduğu için oy verdim ama muhtarlardan nasıl bir beklentim olur bilmiyorum çünkü aslında muhtarlar ne yapar onu bilmiyorum. Seçim çalışması sırasında kadınlara yönelik güzel niyetlerden söz edildiğini hatırlıyorum ama bunları takip edecek bir ilişkim ve zamanım olmadı. Bu arada pandeminin de birçok niyetin gerçekleşmesine engel olabileceğini tahmin ediyorum. Örneğin ben muhtar olsaydım kadın ve çocuk odaklı bir yaklaşımım olurdu; mahalleliyi önce bir tarardım, kimler, nasıl yaşıyor anlamaya, tespit etmeye çalışırdım; mesela yalnız başına yaşayan kadınları tespit edebilirdim; yaşlı ve yalnız yaşayan kadınları çünkü bu semtte çok fazla olduklarını düşünüyorum ya da yalnız yaşayan çocuklu kadınları tespit ederdim ve iletişim kurardım. Mesela benim yaşadığım binada 5 dairede 70 yaşın üzerinde, yalnız yaşayan kadın var; bir sorunla karşılaştıklarında arayabilecekleri numaraları bırakırdım. Ya da çocuklu kadınları bir yoklardım, neler yaşıyorlar ne tür ihtiyaçları var ne tür bir desteğe ihtiyaç duyabilirler anlamaya çalışırdım. Ayrancı nüfusu açısından baktığımızda, özellikle yaşlı kadınlara, yaşlı erkeklere bir el atardım; bu atlanmaması gereken önemli bir mevzu bence. Hatta belki bu anlamda bir dayanışma örgütlenebileceği bile geliyor aklıma; gönüllü genç mahalle sakinlerinin, ihtiyaç duyan, yalnız yaşayan, yaşlı semt sakinleri ile eşleştirilmesi, gönüllü semt sakinlerinin belli ihtiyaçlar konusunda destek olması gibi, haftada bir gün alışverişine yardımcı olması, parkta yürüyüşe çıkarması gibi ya da aynı şeyi çocuklu bekar anneler için de düşünebiliyorum, aralarında bir dayanışma ağının kurulması anlamında. Örneğin haftada bir gün iki saat, çocuklara bir annenin bakması hem çocukların temas etmesi hem de diğer anneye iki saatlik boş zaman sağlaması açısından. Bu tür eşleşmeler yapılabilir mi, insanlar güven duyabilir mi birbirine; belki muhtarlar böyle bir dayanışmanın oluşturulmasında referans olabilir mi bilmiyorum? Bu öneriler farklı yaş gruplarını birbiriyle temas ettirmek anlamında da önemli geliyor; bunun da önemli bir ihtiyaç olduğunu, iyi hissettirecek bir dayanışma olduğunu düşünüyorum. Ben böyle bir dayanışmanın bir parçası olmak isterim kendi adıma.”
TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın (ŞPO) 2020 Yılı Kent Planlama Basın Ödülleri sahiplerini buldu.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Şehir Plancıları Odası’nın Kent Planlama Basın Ödülleri, her yıl düzenlenen 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu kapsamında veriliyor. Ödül alan basın kuruluşlarıyla gazetecileri şubelerden gelen öneriler doğrultusunda Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu belirliyor. Yaptıkları haber veya yayınlarla kentsel sorunları ve kamusal alanlara dair müdahaleleri gündemleştirmeleri, kent kültürüne ve kentlilik bilincine yaptıkları katkıların yanı sıra, şehir ve bölge planlama bilimi ile mesleğin bilimsel ve teknik görüşlerine duyarlılık gösterdikleri düşünülen basın kuruluşları ve gazeteciler ödüllendiriliyor.
Şehir Plancıları Odası’ndan yapılan açıklamada, “Şubelerimizden gelen öneriler doğrultusunda Yönetim Kurulumuz tarafından aşağıda isimleri belirtilen basın kuruluşlarına/mensuplarına 2020 Yılı Kent Planlama Basın Ödülü verilmesi uygun görülmüştür. Kent planlama bilimine gösterdikleri duyarlılıktan dolayı bir kez daha teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dileriz” ifadelerine yer verildi.
Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak, dernek yöneticileri Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül, Güvenevler Mahallesi Muhtarı ve Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu Genel Sekreteri Seviye Ardıç Çelik ve Aziziye Muhtarı Güldane Tenç ile birlikte Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı Dr. Metin Özaslan’ı makamında ziyaret etti.
Dernek temsilcileri, Ankara’nın sivil temsilcisi olarak yıllardır bu alandaki en büyük ve en önemli sivil toplum örgütü olan Ankara Kulubü Derneği’ni ziyaret ederek Ayrancım Derneği’nin kuruluş amacı, çalışmaları ve programları konusunda bilgilendirdiler.
Ayrancı semtinde bulunan Ayrancı, Aziziye, Güvenevler, Güzeltepe ve Remzi Oğuz Arık mahallelerinde kent yaşamı ve kültürünü katılımcı, demokratik ve çağdaş koşullarda geliştirmek ve zenginleştirmek, kentlilik bilincinin oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla yürütülen ve planlanan çalışmaları aktardılar.
Ayrancı Derneği’ni büyük bir misafirperverlikle ağırlayan Ankara Kulubü Derneği başkanı Dr. Metin Özaslan “Ankara’da kent kültürünü geliştirmek anlamında semt derneklerinin kapsamlarını ve işlevlerini artırdıklarını sevinerek izliyoruz. Birlikte çalışmaktan da büyük mutluluk duyarız” dedi.
Öğrencilerimle ‘Görsel İletişim Tasarımı’nın temellerini irdelediğimiz derslerimden birinde şu kavramlar ve tanımlara yer vermiştik:
Şekil: Adlandırılmış biçimler.
(Tüm doğal ve yapay varlıkların biçimleri birer şekildir. Bulut, kare, taş.)
İşaret: Anlamlandırılmış şekiller. (Alev adını verdiğimiz şekil, bir yangın tehlikesine işaret eder.)
Simge/Sembol: Anlamı yüceltilmiş işaretler. (Aslan gücün, güvercin barışın, kalp sevginin, yıldız sonsuzluğun sembolüdür.)
Logo/Amblem: Anlamı sahiplenilmiş semboller. (Peugeot aslan sembolünü sahiplenmiştir, Mercedes yıldız, Konya Mevlana demektir.)
Görsel bir öge olarak, bir şehrin kurumsal kimliğini taşıyacak ve büyük çoğunluk tarafından sahiplenilecek, etkisi yıllarca değişmeyecek bir logo tasarlamak hiç kolay iş değil.
Öyleyse biraz kurcalayalım şu işi:
Şehirler için tutarlı bir kurumsal kimlik stratejisi oluşturmak üzere genellikle üç temel çıkış noktasından hareket edilir; hikayesi (geçmişi), gerçekliği (bugünü) ve vizyonu (geleceği).
Ankara’nın tabelası var, logosu yok.
Her kentin bir kimliği olmalı
İçinde yaşayan insanların kendi kimliği ile bir duygu ve anlam bağı oluşturan, bilinen, yakıştırılan, deneyimlenen, sahiplenilen ve sürdürülen algılar bütünü olarak, zihinlerde kendine yer edinmiş bir konumlanmadır kimlik; geçmişten gelen, şimdi hissedilen ve geleceğe aktarılacak değerler ile algılanan. “Ankara; bozkırın ortasında, kuru, çorak bir köydü(r)”, “Hayır Ankara çok düzenli ve modern bir dünya kentidir”, “Denizi yok”, “Ben Ankara’yı en çok İstanbul’a dönüşüm sırasında seviyorum”, “Hükümet şehri”, “Siyasetin göbeği”, “Ruhsuz grilikler”…
Bir şehrin ancak köken bağını önemseyen, aidiyet hissi yüksek insanları o şehrin geçmiş yaşam kültürlerinden kalan izlerini zihninde güncel tutuyor ve sahipleniyor. Elbette farklı kapsam ve kapasiteler ile. Büyük bir çoğunluğun farkında bile olmadığı olgusal bir bakış bu. Ankara’nın şu sıralı uygarlık tarihi içinde; Hitit, Frig, Lidya, Pers, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet kültüründen bu gününe ne kalmış? Çıkıp sokağa yüz kişiye sorsanız, eminim ki beş tane bile somut bilgi alamazsınız. Hangisinin bıraktığı sembolleşmiş izler daha belirgin? Siyasal bir yorumla milli köken bağımız olmayanları (Pers, Galat, Roma, Bizans) aradan çıkarınca geriye ne kalıyor? Hepsi Anadolu da acaba hangisi daha Ankara? Bu olgusal bakışta din merkezli gelenekçi yaşam kültürü, toplumsal bellekte daha yakın tarihleri doğal olarak öne getiriyor. (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin logosuna bakın, önce cami görürsünüz.) Ankara’nın logosuna dair tartışmalardan biri buydu. Atakule’nin kulesi ve Kocatepe’nin minareleri. Sanki iki kentin varoluşu da İslamiyet’le başlamış. Tam bu noktada Ankara ile ilgili ortaklaşabilecek kurumsal kimlik unsurlarını kavramsal olarak şu 5 algı ekseninde değerlendirmek doğru olur ki böylelikle yapılacak saptamaları daha doğru çözümleyebileceğimiz kanısındayım:
Bilinirlik
Yakıştırma
Deneyimleme
Sahiplenme
Sürdürülebilirlik
Ankara’nın kültür varlığı olarak öne çıkarılacak hangi sembol ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, görüp dokunabiliyor muyuz, insanla duygusal bağ oluşturuyor mu, Ankara’yı temsilde sürdürülebilir nitelik taşıyor mu?
Biraz şimdilere bakarsak
Kentlerin zihinlerdeki güncel halleri, daha çok mimari göstergelerle öne çıkıyor. Anıtsal yapıları, siluetlerinde belirginleşen sıra dışı yapılar, ünlü meydanlar, parklar, kültür-sanat yapıları gibi. Biraz da yönetenlerin pazarlama becerisine bağlı olarak üretilen popüler/dinamik mesajlar ve yaşamda değişiklikler yaratmış projelerle algılanıyor. (Vay be bak nasıl da gelişiyor Ankara…) Veya hani, kedisiyle, keçisiyle, seğmeniyle, misketiyle, armuduyla, Ankara.
Doğrusu yüz yıl geriden alın, bugüne kadar dünya şehirlerinin logolarına bakın. Büyük bir çoğunlukla, o şehre gelen yabancıların hemen gözüne çarpan yapıların belirgin öge olarak yerleştirildiği siluet/kombinasyon çözümler görürsünüz. Etki tasarımında değişen anlayışlarla 1977 yılında bir kampanya için Milton Glaser tarafından tasarlanan New York ve White Studio Tasarım Ofisi tarafından hazırlanmış Porto logoları hariç tabii.
(Okuyucu bu linkden Amsterdam, Melbourne, Montreal, Oslo, Helsinki ve Sao Paulo kentlerinin logolarına da göz atabilir.)
White Studio Tasarım Ofisi tarafından hazırlanmış Porto logosu ve Milton Glaser tarafından tasarlanan New York logosu
Yukarıdaki 5 algı eksenini burada da işletirsek şu soruların yanıtlarına ulaşmak gerekir:
Ankara’nın güncel kimlik ögesi olarak öne çıkarılacak hangi unsur ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, yaşantımıza dokunuyor mu, biz ona dokunabiliyor muyuz, bizimle duygusal bağ oluşturabiliyor mu, kentimi temsilde uzun süre kalıcı olabilir mi?
Biraz da gelecek desek
Burada tümüyle Ankara’yı yönetenlerin, kentin var olan ticari ve kültürel yaşam potansiyelini nereye taşıyacaklarına dair öngörülere bakmak gerekiyor. Bu, araştırma ile elde edilemeyecek, tasarımcının ‘brief’ olmadan fikrinin olamayacağı unsur. Bir vizyon ve ancak iki değerlendirme kriteri olabilir; ne kadar gerçekçi ve ne kadar uygulanabilir. “Marka kent” diye –kastı tam hazmedilerek yerine oturtulamamış– klişe bir söz var. Yöneticiler söylevlerinde pek severek kullanır da markalaşma stratejilerinden bir tekini bile bilerek ve hakkını vererek yaşama geçirmeyi başaramaz. Bu bölüm daha çok pazarlama iletişimi açısından irdelenecek olsa da kurum kimliğinin görsel taşıyıcısı olarak, tasarlanan logonun stratejiye desteği de çok önemli.
Doğrusu şu anda Ankara’nın bir kurum tarafından resmi olarak kullanmakta olan logosu yok. Büyükşehir Belediyesi’nin Kale’den, Hitit Güneşi’nden minareli Atakule’ye, oradan göz kırpan kediye geçiş serüvenini hepimiz biliyoruz. Biliyoruz ki her şeyi olduğu gibi, kültürel bilincin dengelerini de bozdular.
Ankara’ya kurumsal kimliği ile özdeş bir logo tasarlamaya mecburuz
Ankara bir kurumsal kimlik oluşturmaya ve görsel dilin güçlü bir göstergesi olarak tasarlanmış yeni logo ile kimliğini gelecek kuşaklara aktarmaya mecbur. Bu mecburiyetin ilk sorumlusu elbette kenti yönetenler. (Kim onlar dersek; ben bu polemiğe girmek istemiyorum. Kurumların birer görevli ile temsil edildiği bir ‘Kent Konseyi’ olabilir.) Çok tartışılan Atakule ve minareli tasarımla ilgili olarak şunları söylemek sanırım yaşım ve deneyimim itibarıyla haddim dışı bir durum olmaz:
Atakule’nin mimarı olan Üstad Ragıp Buluç’u yakından tanırdım. Ajansımda yaptığımız bir söyleşide şunu demişti, “Ben gelecekte Ankara’nın anıtsal değerleri arasında olmasını istediğim bir yapı tasarlamıştım. Böyle adına amblem denen karmaşa içinde kendini ve yaşadığım kentin algısını değersizleştireceğini düşünmemiştim.” Bu amblemi girdiği yarışma için tasarlayan grafik tasarımcıyı da tanırım; “Ödül aldım evet ama o benim öğrencilik yıllarımın işi idi” der. Şimdi Türkiye’nin önemli görsel iletişim tasarımcılarından biri. Ben de şunu söylüyorum; seçici kurul çok önemli. Ankara’nın logosunun bir daha değişmemek üzere değiştirilmesi gerekiyor. Kedi-medi konuşmayalım. Yeni bir Hitit Güneşi yorumu olabilir, Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde olabilir.
Yine hocalık damarıma basılmış gibi bir son sözle bitireyim, öğrencilerime ilk dersimde ve mezuniyet sergileri sırasında, tasarımcı niteliğe dair söylediğim bir söz var; “İnsan düşündüğü gibi biridir veya sonunda düşündüğü gibi biri olur. Bu uygunluk yasasıdır. Bilmediklerinizi düşünün. Öğrendikçe yenilerini düşünün. Evreni düşündüğünüz kadar iyi kavramış biri olana kadar kendinizi yorun çünkü kucağınızda hep evrensel kültür birikiminizle çözümleyebileceğiniz sorunlar olacak çünkü tasarım, bir fikriniz olduğunda başlayacak. İyi tasarımlar, güçlü fikirlerden doğacak.” Belki o zaman Ankara için tasarlanacak logolardan hangisi seçilirse seçilsin, sorun olmaz. Anlıyorsunuz değil mi, belki o zaman “seçici kurul” önemli olmaz.
Ayrancım Gazetesi bu sayısında, Ankara’nın güneş kurslu amblemine yer veriyor. Amblemin “fırtınalı” serüveni 26. yılına girdi. Çeyrek asırdır unutulmayan bir amblem ve logo (TDK karşılıkları tercih edilirse, “belirtge” ve “imlek”), başkentin sembolü.. Bir hukuk savaşına dönen, Avukat Rahmi Kumaş’ın açtığı davalara ve kitaplara(1) konu olmuş, “Ankara’nın Kayıp Amblemi”(2) olarak zaman zaman peşine düşülmüş. İki seçim (2004 ile 2009) arası düzenlenmiş anonim bir eylem(3) nedeniyle gazete ve televizyonların ilgisini çekmiş, dergi ve internet ortamlarında tartışılmış. Burada sadece sonuncusunu, “Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor” adıyla bilinen eylemli kampanyayı konu etmek istiyorum.
2007 yılında geniş kitlelere yayılan eylemin etkinlik alanı, Ankara’da Gökçek dönemi ambleminin yer aldığı her çeşit yüzey idi: kent mobilyaları, tabelalar, belediye araçları, duraklar… Dağıtımı elden ele ve internet’ten yapılan Hitit Güneşi çıkartmaları, mevcut amblemlerin tam üstüne yapıştırılıyordu. Gökçek öncesi kullanılmış olan son Hitit güneşli amblem bu amaçla elden geçirilerek, bulabildiğim 5. versiyonu üretilmişti amblemin. Resimlerde görüleceği gibi, güneş kursu giderek soyutlanmış, sadeleşmiş. Gökçek döneminin amblemi ise insan zekâsının soyutlamaya yönelik gelişimine ve grafik tasarım anlayışının da bu yönündeki değişimine tamamen zıt olarak şekillenmiştir. Form olarak “arma” (coat of arms) anlayışındadır. Geçmişin hanedan armaları ve şehir sancakları günümüzde tarihi kent ve kurumların, klüplerinin amblemlerine temel olabiliyor.
2007 eylemi sırasında Ankaralılar, bu sonradan imal edilmiş hanedan armasını gördüğü yerde örterek, kenti rengârenk çıkartmalarla donattı. Kumaş’ın açtığı davalar sonunda uygulaması defalarca durdurulmuş olmasına rağmen, çeşitli hülle marifetiyle uygulanmayan amblemlerine, Ankaralılar bu eylemle sahip çıktı. Hitit Güneşi eylemi üzerine tanıtım yazısından bir bölümü, aşağıda okuyucunun ilgisine sunuyorum.(4)
“Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor”
(…) “Kentsel sanat” kapsamında değerlendirilebilecek bu eylem, “ajitatif kolektif” olarak adlandırılan bir yapıda gerçekleştiriliyor. Başkanı, sekreteri, saymanı, üyesi, içtüzüğü, dış politikası, kenar süsü olmayan, herkesin dahil olduğu ama hiç kimseden bir şey beklenmeyen bu oluşum, sabit bir üretim ve dağıtım ağı olmadan katılımcıların kişisel olanaklarıyla faaliyet gösteriyor. Bu sayede çok daha geniş bir kitleye yayılabilen çıkartmalar, yaratıcı bir direniş-eleştiri-katılım kültürünün yaygınlaşıp zenginleşmesine de katkıda bulunuyor. Çağdaş katılımcı demokrasi anlayışını uygulamaya koyan bu oluşum, sivil toplum hareketlerinin merkezi örgütlenme eğilimine ciddi bir alternatif sunuyor.
(…) 1995 yılında, Ankara’nın sembolü olan çağdaş, stilize Hitit Güneşi’ni “minareli-hilalli-kuleli”, kompozisyon fakiri ve anlam karmaşası içindeki mevcut amblemle değişmesi –kentin her köşesine işlediğinden olsa gerek– güncelliğini korumuş ve gündemi sıklıkla işgal etmiştir. Birçok kez yargı yoluyla geçersiz kılınan, Danıştay’ın hakkında iptal kararı bulunan bu logo değişimi, İ. Melih Gökçek yönetiminin tipik hukuk tanımaz politikalarından biri olarak ısrarla uygulanarak Ankara’nın teslim edildiği usulsüz belediyecilik anlayışıyla özdeşleşmiştir. Bu nedenle Hitit Güneşi eylemini başkentin maruz kaldığı tüm tasarımsız-plansız politikalara verilen sembolik bir yanıt olarak değerlendirmek gerekir.
Amblem kent kimliğinin simgeleşmiş işaretidir. En temel anlamıyla “bir arada yaşanan yer” olan kenti, sınırlı görsel diller aracılığıyla temsil etmek için, başta kültürel ve ideolojik olmak üzere çeşitli göstergelere başvurulur. Tartışma konusu olan amblem, Ankara’nın başkent kimliğini ve dolayısıyla tüm Türkiye’yi temsil ettiğinden sembolik rolü daha da önemlidir. Kısacası Ankara ambleminin yerel yöneticilerin keyfi uygulamalarına ve kişisel çıkarlarına alet edilmemiş, grafik nitelikleriyle tematik ve estetik yeterlilikte, içerdiği anlamlarla da kapsayıcı ve bütünleştirici özelliklere sahip olmasını beklemek yanlış olmaz. Bu ölçütler ışığında değerlendirildiğinde Hitit Güneşi’yle Gökçek Arması arasındaki farklar daha da belirgin olmaktadır.
Tarihte Haçlılar’ın da kullandığı arma formu içinde, mimari açıdan vasat Kocatepe Camii, “içkili restoranı caminin kubbesine denk getirilmiş” alışveriş merkezi Atakule ve oranı/konumu konjonktüre uydurulmuş Ay Yıldız’dan oluşan kolaj, tutarlı bir kent kimliği yaratamamış, en iyimser tanımla “sıradan” bir amblemden ibaret kalmıştır. Dahası, minare ve hilal gibi, cami ve bayrak üzerindeyken “kutsal” sayılan değerler çöp tenekelerine ve otobüs duraklarına işlenerek bayağılaştırılmıştır. Bugün Cumhuriyet’in başkenti modern Ankara’nın kimliği, Anadolu uygarlıklarına ayrımcılık yapmadan kapsayıcı bir biçimde kucak açan, aydınlık saçan bir Güneş yerine, dört bin yıllık bir soyutlama yeteneğinin yanına bile yaklaşamayan, gülünç ve çelişkili bir imgeler yığınıyla temsil edilmektedir. Bu şartlar altında kente amblemini geri kazandırmak tüm Ankaralılar’ın hakkıdır.
NOTLAR
(1) Eski CHP Trabzon Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş’ın kitapları: Simgesel Direniş, Tekin Yayınevi, 2009; ve Ankara’da Simge Savaşımı, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, 2014.
(2) Amblemin fasılalarla konu edilişine iki örnek. Birincisinde eski logonun peşine düşülüp kentin birkaç yerinde bulunmuş; ikincisinde logonun farklı versiyonları aranıp sorulmuş: Gün, Vedat, Emre Baturay, “Özlediğimiz ve Artık Göremediğimiz Ankara’nın Kayıp Ambleminin Peşine Düştük” Solfasol Ankara’nin Gayriresmi Gazetesi no. 35, (Mart 2014) s. 3; Akar, A. Özge, “Hitit Güneşi – Ankara‘nın Kayıp Amblemi” medium.com (2 Ocak 2017).
(3) 2007 yılındaki eylemin konu edildiği, erişebildiğim yayınlar:
Ajitatif Kolektif, “Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor” Arredamento Mimarlık (Mart 2007) s. 30-31.
Ajitatif Kolektif, Hitit Güneşi Yeniden Doğuyor” Politus, no. 1 (Kış 2010) s. 48-50.
Çınar, Erol «Hitit Gerillaları Ulusal MAG (2007).
Dişli, Oğuz, “Hititçilerin Amblem Savaşı”, Hürriyet-Ankara (13 Şubat 2007).
Kılınç, Kıvanç, “The Hittite Sun Is Rising Once Again: Contested Narratives of Identity, Place and Memory in Ankara” History & Memory, vol. 29, no. 2 (Fall/Winter 2017), p. 3-34.
(4) Buraya sadece dört paragrafını aldığım yazı, yukarıda listelenen yayınlardan ilkidir (Arredamento Mimarlık).
(Sol) Kadim Hitit Güneşi Kursu, Alacahöyük kazısı
(Sağ) Vedat Dalokay’ın Belediye Başkanlığı (1973-77) sırasında tasarlanan ilk iki Ankara amblemi
(Sol) Hitit güneş kursunun soyutlanışı ve benimsenen turuncu renkli amblem
(Orta) 1990’ların başında kullanılan yazılı versiyon (Erhan Muratoğlu çizimi)
(Sağ) 2007’deki eylemli kampanya için üretilmiş versiyon (Ajitatif Kolektif çizimi)
Elden ele ve internette çoğalan Hitit Güneşi etiketleri (2007, Ajitatif Kolektif)
Hitit Güneşleri hanedan armalarını örterek, Ankara’ya yeniden doğuyor…