Kentler için amblem, tarih boyunca önemli olagelmiştir. Adı üzerinde, o kenti temsil eden; onu ötekilerden, yüzlerce öteki kentten ayıran bir simgedir amblem. Kentin ismi yerine hızla geçebilen bir işaret, bir imge, bir resim, bir imdir amblem. Böyle olunca da hem birbirini izleyen dönemlerde değişmemesi, yani kalıcı olması; ama hem de doğru imajın, doğru işaretin bulunması için varolan arayışın sürgit devam etmesi nedeniyle de kendi içinde niteliğiyle ilgili arayışın varolması zorunludur. Amblem kalıcıdır, temsiliyeti güçlüdür; onu görünce kent aklımıza gelir.
Günümüzde ise kentlerin amblemleri, kente ait olan her etkinlikte, izlencede, aidiyet bildiren her durumda kullanılan işaretlerdir. Kurumun binası ve kapısından yazışmalarına, kurumun gazete ve yayınlarından medya-tv ortamlarına, verdiği ödüllerden ve ödül andaçlarından sokaktaki otobüs ve kıyısındaki vapur iskelelerine, artık orta boy kentlerde bile önemi ortaya çıkan ‘kent işletmeleri’nden elektrik direklerine-kanal kapaklarına varıncaya kadar belli bileşik kaplar disiplini içinde kullanım alanı bulur amblemler… Ancak ilginç biçimde, paradoksal olarak, amblem kullanım adaplarıyla kentler ergin olup olmadıklarını, sığ olup olmadıklarını, olgun ve erdemli olup olmadıklarını da, farketsinler farketmesinler, bütün dünya âleme kanıtlarlar. Burada ‘dünya âlem’ derken yalnızca bir deyimi kullanmadığımın farkındayım. Bugün ‘dünya alem’ çok küçülmüştür; yalnızca ‘kardeş şehirler’ değil, dünyanın bir köşesinde ne yaptığınızı dünyanın bütün kentlerindeki hemşehriler, bir anda görürler. Bu ‘yeryüzü vatandaşlığı’ kavramı, ‘modernite’nin fark etmeden üzerinde çalıştığı evrenselciliğin 2021 yılındaki zorunlu tezahürüdür, ortaya çıkışı-belirlenimidir.
Ankara’nın amblemi nasıl oluştu? Hitit Güneşi neden seçilmiştir?
Bir mimarlık tarihçisi ve tasarım eğitimcisi olarak, bu tarihin ayrıntılarına sahip değilim; ancak 1970’li yıllarda, takriben 1973’ten başlayarak Belediye Başkanı Vedat Dalokay zamanında kullanılmaya başlayan Hitit Kursu, İç Anadolu’da hüküm süren bir büyük imparatorluk olduğu 20. yüzyılda yapılan erken Cumhuriyet kazılarıyla ortaya çıkan Hatti-Hitit-Eti İmparatorluğu’na yapılan bir aidiyet, bir sahiplik göndermesidir. Gerçekten de, başkenti Hattuşa olan bu İmparatorluk, İÖ 1800’den önce parlayan ve güneyde Mısır, doğuda Assur İmparatorluğu’na komşu bir büyük devlet ve kültürdür. Hitit İmparatorluğu, dünyada bilinen en uzun ömürlü Roma ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha uzun hüküm sürmüş bir devlet ve kültür bileşenidir. Bildiğiniz gibi, hala öğreniyoruz bu konuda, bilgilerimizi geliştiriyoruz. Başkent Ankara’da Frig izleri daha belirgin olmakla birlikte, Hitit izleri de az değildir ve bir süreklilik gösterir. 1938-1943 arasında Ankara Mahmut Paşa Bedesteni’nin onarımı yapılarak Eti Müzesi’ne dönüştürüldüğü ve yapılan güncel kazılarla birlikte geliştirilen müzenin bugünkü gözalıcı ve zengin Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne döndüğü bilinmektedir. Eti Müzesi’nin amblemi de Hitit Güneş Kursu’dur. Tıpkı o dönemde ortaya çıkan bisküvi markası ve devlet bankası ismi gibi, haklı bir genel kabule oturmaktadır. Devlet turizm büroları da uzun yıllar bu kursu kullanmışlar, Hitit güneş kursu gördüğümüzde, zihnimizde ‘turizm olgusu’ ve ‘Anadolu kültürü’ uyanmıştır. Demek ki Hitit kursunun, yalnızca yer değil, daha kapsamlı bir kültürel göndermesi bulunmaktadır.
Öte yandan Ankara Belediyesi’nce ilk önce Hitit Kursu’nun çok bilinen bir versiyonunun görünümü, doğrudan amblem olarak benimsenmiş, sonra zamanla üzerinde çalışılan çeşitleri ortaya çıkmıştır. 1978 yılında Sıhhiye trafik kavşağında heykeltraş Nusret Suman tarafından gerçekleştirilen Hitit Güneş Kursu Anıtı, bir başka versiyona ilişkindir.
İç Anadolu’nun ve Ankara’nın, dolayısıyla bu toprakların kültürünün önemli bir kültürel yaratısının Ankara şehri amblemi olarak seçilmesi kadar olağan bir durum olamaz. Bu kursun yeryüzündeki enerjinin kaynağı güneşe bir sunu, bir atıf olması da bir başka süreklilik ve amblemin anlamına gizlenmiş güzelliktir.
Amblem ve Politika ilişkisi nasıl kurulur? Gökçek dönemi özelinde amblem sorunu ve hukuki süreç nasıl gelişti?
29 Haziran 1995 günlü Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla kaldırılan amblemin yerine, bugün de bir versiyonu kullanılmakta olan ABB amblemi kabul edildi. Bir versiyonu diyorum, çünkü eski milletvekili Rahmi Kumaş’ın açtığı davalar sonucunda, yeni amblemin uygulaması en az beş kez durduruldu. ABB, yeni amblemler kullanmak, icat etmek, Ankapark kedili logusunu amblem yapmak zorunda kaldı. En son durdurma kararı sonrası Meclis, aynı amblem üzerindeki 3 yıldızı 5 yıldıza dönüştüren bir ‘yeni amblem tasarımını’ (!) benimsedi. Rahmi Kumaş, 1995 yılında Ankara amblemi ve logosuna karşı başlattığı 2009 yılında Tekin Yayınevi’nde yayınlanan “Simgesel Direniş” kitabıyla hem perçinledi, hem de kamuoyuyla paylaştı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi dekanlığım sırasında mücadelesinin bir özetini “Ankara’da Simge Savaşımı” başlığı ile bir Cep Kitabına dönüştürdük. 2020 yılında 26 yıllık savaşımının devamında Rahmi Kumaş çabalarını hala Danıştay dairelerindeki itirazlarıyla sürdürmektedir. ABB’nin kullanmakta olduğu amblem de kerhen yürürlüktedir.
1977-1980 CHP Trabzon milletvekili olan matematikçi, eğitimci ve yazar Rahmi Kumaş’ın, gerçek Ankaralı olarak çabalarını desteklememiz ve hukukun arkasından dolanmayı bir iş kılan eski belediye yöneticilerini teşhir etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kısacası, kullanılmakta olan amblem hukuken geçersizdir: Bu bir.
İkincisi, kullanılmakta olan amblemin başarısız simgeselliğine ilişkin tartışmadır: Ankara gibi en az ikibin yıllık bir şehri ve güncel yerleşimi, 1987 yılında Kocatepe’sine yaptığımız caminin minareleri ve 1989 yılında en yüksek noktasına inşa edilen Atakule’nin kule kubbesi mi temsil edecektir? Bu denli sığ, yüzeysel ve figüratif bir görsel okumayla başlayan amblem değiştirme serüveni, şu anda gelinen noktayı minör eklemelerle çıkarmalara idare etmeye çalışmaktadır. İçinden çıkılamaz bir ilkellik ve yüzeysellik bu amblemin çehresinden akmaktadır. Üstelik bir Sinan taklidi caminin sıradan silüeti ile, bir yaratı ürünü olarak Atakule’nin silüetinden parça koparılarak elde edilen bu karışık kafa tezahürü, kültürden nasiplenilmediğini kanıtlayan bir tutumdan başka bir şey değildir. İkinci sorunuzda yanıtlamıştım: Bütün ‘dünya alem’, yani dünya vatandaşları da bizim 25 yıldır yaratıcılıktan ve parçası olduğumuz kültürden feyz almayan bir Ankaralı topluluk olduğumuzu düşünmektedir. Bu en hafifinden, bütün Ankaralılara yapılmış bir hakaret sayılmalıdır, bu hakaret 25 yıldır yapılmaktadır.
Kentler, genel özelliklerini, tarihini, karakterini betimlemek için simgeye ihtiyaç duyarlar ve kentsel kimlik görseli ve göstergesi işlevi gören kent logoları da temsil ettikleri kentlerin tarihsel, kültürel, coğrafi, ekonomik özelliklerini anlatan simgeleri barındırır.
Avrupa’da kent devletler zamanında başlayan simgeler aynı zamanda devletlerin egemenliklerini ifade eden bayrakları da olmuşlardır. Kent devletleri yerlerini büyük devletlere bıraksa da bu simgeler günümüzde kentlerin bir nişanesi olarak devam ediyor. Logolar da onların vazgeçilmez parçaları olarak yüzyıllardır aslında dünyanın pek çok kentinde kullanılıyor.
Başkentin bitmeyen amblem öyküsü
Biz de kentimiz Ankara’nın amblem tarihini ve bunun üzerinden gelişen olayları hatırlayalım:
Eski Anadolu uygarlıklarından Hattilere ait bir eser olan “Hitit Güneşi”, 1973’te, Vedat Dalokay’ın Belediye Başkanlığı döneminde Ankara’nın ilk amblemi olarak seçildi. Sembol, güneşi simgeleyen dairesel biçimin etrafına yerleştirilmiş öğelerden oluşuyor. Bazılarının üstünde ses çıkarması için sallanan parçalar, kimisinin üstünde barışı simgeleyen geyik imgesi, kimisinde ise üremeyi simgelemek üzere kuş, ağaç figürleri bulunuyor. Hatti uygarlığında ilk defa kullanılan daha sonra Hititlerin benimsediği bu sembol, yaklaşık 4 bin öncesine dayanıyor. Kültürel ve tarihi derinliği anlatması açısından oldukça dikkat çekici bir figür.
Bu sembol ve benzerleri Remzi Oğuz Arık ve Hamit Koşay tarafından Alacahöyük’te 1935 yılında gün ışığına çıkarıldı ve bu parçalar Ulus’taki “Anadolu Medeniyetleri Müzesi”nde sergileniyor.
Karşılıklı mücadele
Anadolu’nun Türk-Müslüman egemenliğinden binlerce yıl öncesinde yaşamış olan başka kültürleri temsil eden heykelin sembol olarak alınması siyasi rahatsızlıklara ve çekişmelere neden olmuş, dönemin Belediye Başkanı Vedat Dalokay, Sıhhiye’deki Hitit Güneş Kursu Anıtı’nın yapımı aşamasında Milliyetçi Cephe hükümeti ve Erbakan’la karşı karşıya gelmişti. Ankara Valiliği de heykele karşı çıkmıştı. Bu durum heykelle ilgili hukuki süreci de beraberinde getirmiş; İl Trafik Komisyonu tarafından heykel inşaatı durdurulmuş, ancak Danıştay anıta onay verince dönemin valisi Durmuş Yalçın bu kez farklı gerekçeler öne sürmüştü.
Heykelin konacağı yerin hazırlanması sırasında da trafik polisleri belediye çalışanlarına yaya geçidini kullanmadıkları için trafik cezaları kesmiş, belediye zabıtaları ise karşılık olarak polislere çimlere basma cezası uygulamıştı. Böyle bir karşılıklı mücadele sürecinde Hitit Heykeli, Vedat Dalokay, belediye yetkilileri ve bazı CHP milletvekillerinin nöbet tuttuğu bir süreçten geçerek tamamlandı.
Heykeltıraş Nusret Suman tarafından yapılan Hitit Güneşi Kursu Heykeli, 15 Ağustos 1978’de Sıhhiye Meydanı’na yerleştirildi. Nusret Suman, Ankara’ya açılış için gelirken İzmit yakınlarda aracıyla kaza yapmış ve ne yazık ki heykelin açılışını yapamadan hayatını kaybetmişti.
Sağ siyasetçiler amblem ve heykel konusunda yetmişli yıllarda da saldırgan bir söylem geliştirmiş, dönemin Milliyetçi Cephe hükümetinin temsilcileri “İslamiyet öncesi bir medeniyetin, başkenti temsil edemeyeceğini” savunmuştu. Hatta 5 Eylül 1978’de törenle açılması planlanan Hitit Güneş Kursu anıtına 30 Ağustos 1978’de bomba bile konulmuştu. Cumhuriyet Senatörü Adile Ayda, Meclis konuşmasında “Hititler Türk değillerdir. Anadolu’yu işgal etmiş sayısız milletlerden biridir. Biz onların torunları mıyız? Asla!.. Şimdi bize tamamen yabancı olan milletin bir tanrısının heykelini, onların bir putunu başkentimizin bir meydanına dikmekte mana var mıdır? Türkler göğe, yere tapmışlardır asla güneşe tapmamışlardır. Utanç verici muazzam hatadan bir an önce dönülmelidir. Atatürk hayatta olsaydı emin olun bunun bir an evvel yıkılmasını emrederdi” demişti. (4 Ocak 1977) Tercüman Gazetesi de “Anıt dikilirse bunu tarih, ‘Türklerde ulusal ve dinsel bilincin iflası’ olarak yazacaktır” ifadelerini kullanmıştı. (24 Ekim 1977)
Ve amblem değişir…
12 Eylül sonrası ANAP döneminde de heykelin kaldırılıp yerine cumhurbaşkanlığı forsunun yerleştirileceğine dair haberler dolaşır bir süre. Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek o dönem Keçiören Belediye Başkanı iken Ankara BB Meclisi’nde heykelin kalkmasına dair söz alır, Başkan Altınsoy tarafından ‘kendi işine bakması’ söylenerek azarlanır. Ancak 1995 yılında belediyenin SHP’den Refah Partisi’ne geçmesiyle bu rahatsızlık alevlenerek gün yüzüne çıkar. Belediye Başkanı seçilen Melih Gökçek’in ilk işlerinden birisi de kent logosunu değiştirmek olur. 29 Haziran 1995 tarihinde Hitit Güneşi yerine Atakule-cami minaresi, ay ve dört yıldızdan oluşan amblem seçilir. Amblem daha sonra uzun dava süreçleriyle birkaç kez daha değiştirilir ancak Gökçek, eski ambleme karşı aldığı olumsuz tavırdan taviz vermez.
Ankara Tabipler Odası da amblemi sahiplenerek Hitit Güneşi’ni oda logosu yapar o dönem. Demokratik kitle örgütleri de Haziran 1995 günü amblemin kaldırılmasına karşı imza kampanyasına başlarlar Abdi İpekçi Parkı’nda.
Av. Rahmi Kumaş’ın Ankara ambleminin değiştirilmesine karşı yürüttüğü hukuk mücadelesini yazdığı “Simgesel Direniş” kitabında topladı.
CHP Trabzon eski vekillerinden Avukat Rahmi Kumaş, yeni amblemi 3 Temmuz 1995 tarihinde yargıya taşır. Ankara 2. İdare Mahkemesi, amblemi, “Belediyenin amblem belirleme yetkisi olmadığı” gerekçesiyle 20 Mart 2001 günü iptal eder. Dava Danıştay’a taşınsa da Danıştay 8. Dairesi tarafından 2 Nisan 2002 günü onanarak yetki iptali kesinleşir. Gökçek, amblemleri sökmeye yanaşmayınca Rahmi Kumaş, Haziran 2002 tarihinde Yargıtay’a suç duyurusunda bulunur. Mart 2003 tarihinde İçişleri Bakanlığı ortada bir suç olmadığına, dolayısıyla Gökçek hakkında soruşturma izni verilmesine gerek olmadığına karar verir. Rahmi Kumaş, Bakanlığın bu kararına da itiraz eder. İtirazı Danıştay’da haklı bulunur. Danıştay’ın, mahkeme kararına rağmen izinsiz ve tescilsiz amblem kullanılmasının suç olduğuna dair aldığı karara rağmen İçişleri Bakanlığı 31 Mayıs 2004 tarihli açıklaması ile soruşturmaya gerek olmadığını yineler. Kumaş buna da itiraz da bulunur. Danıştay tarafından da tekrar haklı bulunur. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Bozkurt, Gökçek hakkında kamu davası açılmasına gerek olmadığına karar verir. Kumaş yine itiraz ederse de Sincan Ağır Ceza Mahkemesi itirazını reddeder. İç hukuk yolları tükenince konu Mart 2006 günü AİHM’e taşınır.
AKP, 24 Aralık 2004’de 5272 sayılı Belediye Yasası’nı çıkararak, belediyelere amblem belirleme yetkisi verir, Gökçek başkanlığındaki Ankara Büyükşehir Belediyesi de 14 Ocak 2005 günü iptal edilmiş olan cami minareli ve dört yıldızlı amblemi yeniden benimser.
Rahmi Kumaş olayı Ankara 3. İdare Mahkemesi’ne taşır. Mahkeme, “Ankara’yı temsil etmediği” gerekçesiyle amblemi bu kez esastan iptal eder. İdare Mahkemesi’nin kararında, “amblemde kullanılan simge ve işaretlerin anlamlarının ortalama bir bilinç ile doğrudan çıkarımını olanaklı kılan açıklık ve anlaşılırlık özelliğinin bulunmadığı, kullanılan sembol figürlerin, Ankara’yı tarihsel ve kültürel derinliği ve ağırlığı ile orantılı biçimde tanıtıcı öğe niteliği taşımadığı” belirtilir. Belediyenin, iptal kararının bozulması için Yargıtay 8. Dairesi’ne başvurusu da reddedilir. Belediye, bunun üzerine karar düzeltme yöntemiyle kararın bozulmasını ister, ancak Danıştay 8. Daire de 2 Temmuz 2007 günü aldığı kararla belediyeyi haksız bulur. Gökçek basın açıklamasında “Ankara’nın amblemi hiçbir zaman Hitit olmadı, bundan sonra da olmayacak” şeklinde konuşur.
Öte yandan iptal edilen amblemdeki yıldız sayısını da beşe çıkararak 15 Temmuz 2011’de yeniden Belediye Meclisi’nden geçirir. Bu karar da mahkemelik olur.
Ankara kedisi macerası
Gökçek, Hitit Güneşi ambleminden kurtulma inadından vazgeçmez, bu kez Haziran 2010 tarihinde “Gülen Ankara Kedisi”nin amblem olarak benimsenmesi için Belediye Meclisi’nde oylama yapılır. Öneri 31 “hayır” oyuna karşı 59 “evet” oyuyla kabul edilir. Bunun üzerine Avukat Rahmi Kumaş, Belediye Meclisi kararını mahkemeye taşır ve Ankara 7. İdare Mahkemesi, Kumaş’ın iptal talebinin reddine karar verir. Ancak 2014 yılında Danıştay 8. Dairesi, Belediye Meclisi’nin aldığı kararın Meclis üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu için alınmadığı gerekçesiyle, İdare Mahkemesi’nin kararını bozar.
Gökçek, logo mahkemelik olunca 15 Mart 2013’te kedinin bıyık sayısını ikiye düşürerek aynı logoyu yeniden Belediye Meclisi’nden geçirir. İki bıyıklı Gülen Ankara Kedisi hakkındaki hukuksal süreç Danıştay iptali ile son bulur.
Anıtın taşınması iddiaları
Sıhhiye’de bulunan Hitit Güneş Kursu Anıtı da benzer süreçlerin konusu olur. Mayıs 2017 tarihinde AKP Çorum vekili ve TBMM İdare Amiri Salim Uslu, Sıhhiye’deki anıtın, Hitit medeniyetinin başkenti olan Hattuşa’nın bulunduğu Çorum’a taşınması için çalışma başlattıklarını açıklamış, Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka da anıtın taşınacağı iddialarını Meclis gündemine taşımıştı. Nazlıaka, “Ankara’nın tarihine ışık tutan, Cumhuriyete tanıklık eden anıtların tek tek yok edildiği bir dönem yaşıyoruz” diyerek, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’a, “Bu anıtı taşımayı düşünmek Cumhuriyet’in başkentinin kültür miraslarına ihanet değil midir? Ankaralılar cezalandırılmaya mı çalışılmaktadır?” diye sormuştu.
Nazlıaka’nın konuyu Meclis’e taşımasına ilişkin bir programda konuşan Gökçek, anıtın tarihi eser özelliği taşımadığını söyleyerek, “Bu tarihi bir eser değil. Hiçbir tarihi özelliği yok. 1977’de yapılmış bir heykel. Tarihi özelliği olmadığı için rahatlıkla verilir. Hitit Heykeli’nin, Ankara’nın simgesi olmasıyla ne alakası var? Nazlıaka boşu boşuna hayıflanmasın, kendisine küçüğünden yaptırır ben gönderirim bir tane. Ben bir tane göndereyim, masasının üzerine koysun” demişti.
Hitit Güneşi geri dönecek mi?
Ankaralılar, 31 Mart Yerel Seçimi’nin ardından sosyal medyada başlattıkları kampanya ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan ilk icraat olarak Hitit Güneşi simgesinin, amblemde tekrar kullanılmasını istemişlerdi. Hatta sokak tabelalarında bulunan amblemin üstüne Hitit Güneşi yapıştırma eylemlerine de yer yer rastlanmıştı.
Geçtiğimiz yıl 25 Nisan’daki iftar programında yöneltilen “Hitit Güneşi, Ankara’nın amblemi olacak mı?” sorusuna ise Yavaş, “Maalesef bu dönemde zor. Mecliste, 42’ye karşı 105 meclis çoğunluğu var. Bunun olmayacağını bile bile mecliste lüzumsuz yere enerji sarf etmek istemiyoruz ama ben her mecrada, bir şekilde Hitit Güneşi’ni kullanmaya çalışıyorum” diye yanıt vermişti. 1 Mayıs’taki programda da basın açıklamasının yapıldığı salondaki fonda Büyükşehir Belediyesi’nin mevcut ambleminin yanında Anıtkabir, Ankara Kalesi, Hacıbayram Veli Cami, Kocatepe Camisi ile Sıhhiye’deki Hitit Güneşi Anıtı’nın görsellerine yer verilmişti.
8 Ağustos günü Yüksel Caddesi, Milli Müdafaa Caddesi ve Kızılay Alışveriş Merkezi yanındaki 3 noktaya açılan Belko’nun vitamin büfelerinde de bu logolar kullanıldı.
Ankara’da amblem üzerine kopan fırtınalar sonucu bir başkentin kendisini temsil edecek amblemden yoksun kalmasının acıklı öyküsüdür yaşananlar…
Sunduğu sosyalleşme araçları ve sembolik sermayeyle sosyoloji ve psikolojiyi; teknik yönüyle ise biyoloji, ziraat hatta kimya ve fiziği ilgilendiren kahve, bir içeceğin ötesinde artık kendini “kentli” olarak tanımlayıp bunu imtiyaz gerekçesi olarak görme eğilimindekiler için bir sembole dönüştü. Yıllar içinde kahveyle ilişkimiz giderek yakınlaşırken, yıllık tüketim de arttı.
O halde sosyal hayatın vazgeçilmezi haline gelen kahveye biraz daha yakından bakmak için şöyle başlayalım; nihayetinde kahve bir tarım ürünü ve kahve ağaçta yetişir! Ortalama olarak on metre ve üzeri boyu olan kahve ağacı meyvelerinin toplanılması kolay olsun diye daha kısa kalması için genellikle budanır. Bir kahve ağacı dikildikten sonra ortalama 3 yıl içerisinde meyve vermeye başlar ve 35-40 yıl boyunca meyve vermeye devam eder. Kahve ağacının çiçekleri yılda iki kez açar ve açtıktan birkaç saat sonra solmaya başlayarak kahve meyvesine (kahve kirazı) dönüşmeye başlar. Olgunlaşan bir kahve meyvesi ise 14 gün sonra çürümeye başlar. Yani kahve yetiştiriciliği ve hasadı zamanla mücadele gerektirir. Meyvelerin olgunlaşır olgunlaşmaz toplanması kalite ve fiyatı olumlu etkileyecektir.
Kahve kirazı
Kahve kuşağı
Kahve tarımının yapılabilmesi için ortalama 18 ile 24 derece arası sıcaklık ve bol yağışlı bir iklim gerekli. Bu koşullar da en iyi şekilde ekvatoru da kapsayan oğlak ve yengeç dönenceleri arasında sağlanıyor. Bu bölgeye “kahve kuşağı” deniyor. Bu kuşak arasında kalan ve kahve üreten ülkeler ise şöyle:
Orta Amerika: Kosta Rika, Guatemala, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, El Salvador
Afrika ve Arabistan: Burundi, Kongo, Etiyopya, Kenya, Ruanda, Tanzanya, Uganda, Yemen, Zambiya, Zimbabve
Adalar: Avustralya (tamamen Avustralyalılar tarafından tüketilmektedir), Porto Riko, Hawaii, Jamaika
Uzun ve zorlu yolculuk
Burada, toprağın kalitesi ve kahvenin yetiştirilmesine ve hasadına gösterilen özen fiyatı ve kaliteyi belirleyen ilk unsur. Mesela aynı plantasyondan elle seçilerek toplanan kahve kirazlarıyla makine yardımıyla rastgele toplanan kahve kirazları arasında kalite ve fiyat farkı var. Hasat edilen kirazların vakit kaybetmeden “işlenmesi” gerekiyor. Bu kabaca meyve ve içindeki belli katmanlarla, içeceğe dönüşecek çekirdeğin ayrıştırılması demek. Bu işlemin yapıldığı yerlere “istasyon” deniyor.
İşleme yöntemi, kahvenin fincana dönüştüğünde oluşacak tat profilini doğrudan etkiliyor. Detaylarına girmeyeceğim ama bu yöntemler “yıkama”, “doğal işleme” olarak kabaca ikiye ayrılıyor. Yıkanmış kahve; tohumu (çekirdeği) çevreleyen kiraz ve müsilajın (iç katman) çıkarılmasını ve ardından tohumların suya maruz bırakılmasını içeriyor; burada fermantasyon işlemi, kalan eti tohumdan uzaklaştırıyor.
Doğal işlem aslında bildiğimiz gün kurusu mantığıyla gerçekleşiyor. Çekirdekler yerden yükseltilmiş yataklarda gölgede ve belli bir nem oranında kurumaya bırakılıyor. Bu sürede sık sık, çekirdekler homojen bir şekilde kurusun diye ters yüz ediliyor.
Nitelikli kahve ne demek?
“İşleme”den sonra çuvallara doldurulan “yeşil” kahve çekirdeklerinin dünyanın uzak bölgelerine gerçekleşen uzun yolculuğu başlıyor. Kahvenin stoklanması, korunması bile kalite üzerinde etkili. Bu aşamadan sonra aracılar ve ithalat şirketleri (pastadan en çok pay alanlar) devreye giriyor. Ürün “adil ticaret”, “ekoloji dostu”, “kuş dostu”, “organik” gibi bazı sertifikaları bu süreçte kazanıyor. Dolayısıyla sürdürülebilirlik hassasiyetini sağlamak adına satın alınan kahvelerde bu sertifikaların olup olmadığını kontrol etmek bilinçli bir tüketici için önemli. Bu sertifikaların kahve paketlerinde görünür biçimde yer alması da bekleniyor zaten. Ayrıca kahvenin birim fiyatı ve kalitesi de bu süreçte belirleniyor. Sertifikalı uzmanlar kahveleri “cupping” adı verilen bir protokolle tadıyorlar ve kahveye 100 üzerinden bir puan veriyorlar. Bu puanlamada 80 ve daha üzeri bir not tutturan yeşil çekirdeklere “nitelikli kahve” (specialty coffee) diyoruz.
Kahvenin kavrulması
Kahve tarımından sonra çekirdeğin kalitesini belirleyen en önemli nokta “kavurma”. Bu işlem ciddi bir kahve bilgisi, deneyim ve yeterli ekipman gerektiriyor. Diyelim yeşil çekirdeklerimiz doğrudan ticaret (direct trade) veya ithalatçı firma aracılığıyla ülke sınırlarına girdi. Bu aşamada “kahve kavurucuları” (roastery) yeşil çekirdekleri satın alıyorlar ve kavurarak içilebilir bir hale getiriyorlar. Burada kahvenin doğru sıcaklık profilinde ve doğru sürede kavrulması çok önemli. O yüzden kahve satın alırken deneyimine, bilgisine ve sonuçlarına güvendiğim kavurucuları her zaman öncelikle tercih ederim.
Şunu da belirtmeliyim ki yerli/yabancı meşhur zincir kahvecilerden (ikinci nesil kahveciler) aldığınız kahvelerden kalite anlamında verim almanız çok zor. Bu firmalar genelde düşük kalitede çekirdekleri fazla koyu kavurarak düşük kaliteyi gizlemeye çalışırlar. Fazla koyu kavrulan her çekirdek fincanda benzer sonuç verir; kömürsü, sert ve acı. O yüzden görece daha az ama daha özenli kavuran butik kavuruculara şans vermekte fayda var.
Her butik kahveciye güvenebilir miyiz?
Günümüzde giderek yaygınlaşan butik kahve dükkanlarında ise (coffee shop) ekseriyetle nitelikli kahveler satılıyor ama kötü niyetli bazı işletmeciler yükselen yeni nesil kahve trendinden azami ticari fayda sağlamak adına herhangi bir sertifikası bulunmayan ve kimlik bilgilerine ulaşamadığınız kötü kahveleri yüksek fiyatlara satabiliyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Bunun için kahvenin yetiştiği ülkeyi, bölgeyi, çiftliği, rakımı, işleme yöntemini, kavuran firmayı içeren kimlik kartı bilgilerini mutlaka talep edin. Eğer bu bilgiler size sağlanamıyorsa kahvenin muhtemelen adil ticaret sertifikasına sahip olmayan, niteliksiz çekirdeklerden oluştuğunu varsayabilirsiniz.
Buraya kadar kahvemiz toplandı, işlendi, kavuruldu ve paketlendi. Şimdi sırada öğütüm ve demleme var. Bu işlemlere yakından bakmak, kahve tadımının püf noktaları, farklı kahve içecekleri de bir sonraki yazının konusu olsun…
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Burada ‘yapmak’ fiili geçerlidir, yapan öne çıkar. Olanın derdinde olmayıp, yapmanın derdinde olan her türlü kanal açık. Biz dernek olarak kurumsal anlamda ne katkı sağlamak istiyorsak ne proje yapmak istiyorsak kent konseyi arkamızda, yanımızda.
Obahan Obaoğlu
Burada olan hadise bir kültür inşasıdır; katılımcılık kültürü, ortak akıl kültürü. Kent konseyinin iyi yanı o oldu çünkü o kültür yıpranmıştı ve bir araya gelmeye çok ihtiyaç vardı. Farklı kesimlerden kurumların bir araya gelmesi çok önemliydi. Resmen hasrettik. Belediyeyle en ufak ilişkimiz yoktu. Belediye yöneticisi ile bir şeyler paylaşmak hayal gibiydi.
Başkanımızın anlayışı ve yaklaşımı da işin buralara varmasında önemli bir etken. Gönüllülük esası çok önemli. Profesyonellik ister istemez bakış açısını daraltıyor. Mansur Bey’in ön açıcı cesaretlendirici yönü yadsınamaz. Komplekssiz yaklaşımlar, geniş kucaklayıcı düşünen bakış açısı ve yaklaşımı önemlidir.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Her şeyden önce kent konseyleri kentler için var. Ankara’nın başkent olması nedeniyle belki diğer kent konseylerinin üzerinde bir sorumluluk yüklüyor bize. Başkentin kültüründen kentsel gelişmesine, beşerî yapısından demografisine, ikliminden ekolojisine her boyutuyla paydaşlarından gelen problemleri anlamlı bir çerçeve kurarak yetkililere aktarmak gibi bir sorumluluğu var. Bu anlamda en önemli şeylerden biri yönetim kurulunun geniş kadrolu, farklı meslek ve uğraş alanlarını temsil eden üyelerden oluşmasıdır. Dolayısıyla bu kadar geniş bir alandan yetkin kişinin tek ortak paydası var; Ankara. Buraya nasıl katkı yapabilir, elinden geleni nasıl ortaya koyabilir konusuna odaklanmak. Bu çok önemli bir fark. Buradaki herkes inanmış Ankara için çalışıyor başka bir gündemimiz yok. Bu anlamda AKK ayrıcalıklı bir yapı değil, içe dönük kapalı bir yapı değil.
Başardığımız önemli şeylerin başında dinlemek var. AKK yaptığı toplantı ve temaslarda binlerce kişi, yüzlerce sivil toplum örgütü dinledi. Notlarını aldıktan sonra belediyeye aktarmaya çalıştı. Burası her şeyden önce bir dinleme platformu. Ben bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kanalı çalıştırabiliyor olması AKK’ni kısa sürede farklı yöne çekti. Diğer kent konseyleri de bunu yapıyor ama bizlerin dinlediği konuların çeşitliliği AKK’nin başarısını gösteriyor.
25 yılın sonrasında Ankara’da bizlerin de çok farkında olmadığı nice nitelikli çalışma olduğunu fark ettik. Bu insanların birbirini dinlemeye ve enerjilerini buluşturmaya ihtiyaç duyduklarını gördük. Bunu da yaptığımızı düşünüyorum. Şu anda herhangi bir konu gündeme geldiğinde çalışma gruplarımız hemen entegre olabiliyor. Müthiş bir sinerji ile projeler oluşturabiliyor.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Kent konseyinde makam mevki yoktur, bileşenlerimiz vardır. Kent konseyinin belediye üzerinde buyurucu, dayatmacı bir konumu yoktur. Tek yetkisi, belediye meclisinin ilk toplantısında önerileri gündeme alınır.
Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Savaş Zafer Şahin
Ankara’da 25 sene sonra belediye başkanı değişti. Büyükşehir belediye meclisinde çoğunluk olanlar, Türkiye’de iktidar ancak kentte muhalefet. Belediye meclisinde sağlıklı bir tartışma ortamı yok, kent sorunları değerlendirilemiyor. Peki kentin gerçek sorunları hangi platformda tartışılacak? Ankara Kent Konseyi hakkıyla kurulursa işte bu beklentiyi karşılayacağını öngördük.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve yönetim kurulu üyesi 30 kişi gayretli bir şekilde, kent konseyinin kentin ihtiyacı olduğu anlattı ve bir paydaş analizi yapılarak 300’e yakın sivil toplum örgütü, kamu kurumu temsilcisi ve ilgili tüm taraflardan oluşan bir formülasyon oluştu. Burada ortaya çıkan iki önemli durum var:
1- Ankara Valiliği’nin kent konseyinde olması gerekir. Valilik sahip çıkmazsa, Vali ve kadrosu bu işe inanmazsa kredibilitesi düşük bir yapı ortaya çıkar. Valimiz bu vizyona ve kent konseyine başından itibaren sahip çıktı ve kendisini temsil eden bütün bürokratları görevlendirdi.
2- Siyasetten ari olmanın yolu siyasette eşit temsildir. Yani Belediye meclisinde grubu bulunan 4 partinin birer temsilcisinin kent konseyinde yer alması çok kritiktir. Buna uygun olarak en baştan 4 partinin temsilcileri kent konseyinde yer aldılar.
Yıllarca TMMOB üyesi ve oda başkanıydım. Bütün toplantılarda “kent konseyi, kentteki suçlara karşı çıkmamız, kent sorunlarını tartışmamız için iyi bir yapıdır” dedim. Ancak derdimi anlatamadım. Bunun sebebi ise Ankara’da yıllarca böyle bir yapı olmamasıydı. Bir kentte kent konseyi tartışılıyorsa kentsel sorunlar da tartışılır. Demek ki, bir odak noktası vardır artık. Demek ki, bir noktada herkes bir araya gelip bir konuyu konuşabilir.
Kent konseyi parasal kaynağı bulunmayan bir yapıdır. Buradaki bütün harcamalar belediye başkanı ve belediyenin iyi niyetinin göstergesi ve desteğidir. İkincisi, kent konseyinin tüzel kişiliği yoktur. Üçüncüsü, kent konseyinde makam mevki yoktur, bileşenlerimiz vardır. Dördüncü olarak, kent konseyinin belediye üzerinde buyurucu, dayatmacı bir konumu yoktur. Tek yetkisi, belediye meclisinin ilk toplantısında önerileri gündeme alınır. Son olarak, konseyin güç ve yetkisi güvenden gelir. Hiçbirimiz burada kent konseyinde var olduğumuz için şahsiyet elde etmiyoruz. Biz burada kente olan borcumuzu ödüyoruz.
Biz ancak güven yaratarak insanların bir araya gelmesine vesile olabiliriz. Güven duygusunun ardından da dayanışma yaratılmalı. Üçüncüsü ise hoşgörü olmalı. Bu yol çok yorucudur ancak verimlidir ve ürün sağlar. Türkiye’de kaynak ve örgütlenme sorunu yok güven sorunu var. Bu sorunu aşabilmek için önce bütün güven sorununu ortaya çıkartan kaynak paylaşma, görev alma ve etki yaratma meselelerini bir kenara bırakmak lazım. Buna pek çok yerde “21. yüzyıl organizasyonu” deniyor. Biz bunu Ankara’da yeni deneyimliyoruz. Ankara’nın güçlü meslek örgütleri ve sivil toplum örgütleri buna itiraz ettiler. Onları ikna etmeye çalıştık yine de itirazlar sürdü. Biz yanlış bir şey yapmıyoruz. Eğer yanlış bir şey varsa da zaman içerisinde ortadan kalkacaktır. Biz sadece kentsel sorunları tartışmak isteyenlerin gelip katkı sağlayacağı ortam oluşturmak istiyoruz.
Ankara her alanda vasata teslim olmuş durumdaydı, kaldırım taşından peyzajına kadar. Bu çok uzun süredir böyle. Kadrolar, örgütlenme, iş yapış biçimi bununla ilgili. Kent konseyinin bir diğer hedefi bu vasata teslim olmuşluğu kırmaktır. Mesela Ankara’da ilk kez mimarlık yarışması yapıldı. Buna öncülük eden kent konseyi oldu. Çubuk Barajı’nda nitelikli peyzaj yapılması için kent konseyi çalışmalar yürüttü. Semt ve mahalle düzeyinde bir katılımın önemini vurgulayan kent konseyi oldu. Herkes bunu biliyordu ama herkesin güvendiği bir noktadan söylendiği zaman daha farklı noktadan ele alındı. Biz şu anda belediye ile sivil toplum örgütleri arasında ara yüz oluyoruz. Bunların en önemlisi ise ‘katılımcı bütçe’ çalışmamızdır. Mükemmel bir uygulama olduğunu söyleyemeyiz ancak Türkiye’nin hiçbir yerinde konuşulmazken şu an Belediye bütçesinde katılımcı bütçe konuşuluyor.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Bizim en büyük avantajımız 30’a yakın yönetim kurulu üyesi, 510 bileşenimiz ve çalışma gruplarındaki 2000’e yakın arkadaşımızdır. Biz onlara bir şey öğretme hayaliyle bu süreci başlatmış olsaydık Ankara’da bugüne kadar kurulmuş 22 bin dernekten biri olurduk. Burada kapıdan giren herkes birbirinden öğrenmeyi kabul ediyor. Başarımız bugüne kadar aynı masada oturmamış farklı sosyolojilerin önyargısının kırılmasından kaynaklanıyor.
Ali Necati Koçak ve Irmak Dalgıç, Ankara Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Yılmaz ile
Kentli haklarıyla ilgili katılımcılığın olduğu bir organizasyonuz ama bugüne kadar kamu, sivil toplum, üniversiteler ve diğer bileşenlerin tamamına yakını kendi haklılığını diğerine dayatarak enerjisini tüketti kentte. Bundan sonuç alamadık. Kent konseyinde oluşan iklim, ötekinin haklılığına inanarak başlıyor. Ötekinin haklılığına inandığınız andan itibaren müthiş bir konfor oluşuyor. Bu da bizde yeteneklerimizi kentin geleceği için kullanma etkisi oluşturdu. Kentin dikkatini çekme nedenimiz o.
AKK, kentin geleceği için hayatın içinde yer alma kabiliyeti olduğu halde siyasetin gündemi olamayan mevzuların konuşulduğu yer oldu. Böyle olunca da günlük kazanç için uğraşan arkadaşlarımızın ilgisini çekmedi burası. Buranın bu kadar saygın olma nedeni küçük ihtiyaçları için buraya kullanacak insanların gelmiyor olması. Kentin içindeki bu birikimi gördükten sonra biz kendi sosyolojisinde kendisini ifade etme fırsatı bulamayıp ‘kente yapacağım hiçbir katkı yok’ diye düşünenleri çektik. Hayatın dışına çıkmış kesimler tekrar hayatın içine girdi. Kentte oluşan yeni politik iklim kentteki kamplaşmanın biteceğine inandırdı insanları. Kenara çekilmiş olanlar bir umutla birikimlerini söylediler ve burayı kürsü olarak gördüler. Kentin seçilmiş belediye başkanı bu iklime itibar etmemiş olsa konuştuklarımızın hiçbir anlamı olmazdı. Bugün Ankara’da birbiriyle hiç karşılaşmamış insanların aynı masada toplanma nedeni günü kurtarma endişesi değil kentin geleceğini kurtarma endişesidir.
Bir süredir hevesle, heyecanla ve gücümüz yettiğince çıkarmaya çalıştığımız Ayrancım Gazetesi’nin bir ucundan tutmaya çalışanlar olarak yaptıklarımızı, yapmak istediklerimizi konuşurken, önemsediğimiz amaçlardan birisinin de semt hafızası oluşmasına katkı sunmak olduğunu, hatta bu amaçla daha kurumsal anlamda tarihçilerle işbirliğini konuşurken, hemen yanıbaşımızdaki, semtimizi bir şekilde mesken tutmuş tarihçi dostlar düştü aklıma. Eminim başka tarihçilerimiz de vardır ama ben tanıdıklarımdan başlamak istedim. Hakan Kaynar ve Oktay Özel. Hakan Kaynar neredeyse 10 yıldır Ayrancı’da yaşıyor, Oktay Özel’in Ayrancılılığı ise daha yeni, Bilkent Tarih Bölümünde sürdürdüğü akademik hayatını radikal bir kararla sona erdirip, erken emekliliği düşündüğü günlerde sevgili dostu ve meslektaşı, o da Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde bir akademisyen olan Hakan Kaynar’la zaman zaman yapageldikleri gibi Ayrancı Sokaklarını arşınlarken ben de buralarda bir çalışma ofisi edinsem ne güzel olur diyor ve bu isteğini iki yıl önce gerçeğe dönüştürüyor. Buluşmamız sevgili Oktay’ın Güneş Sokağı’ndaki işte o ofisinde gerçekleşiyor.
Oktay Özel
Kayıt cihazını ortaya koyuyoruz ve kısa sürede onu masada unutarak hararetli, ucu bucağı belli olmayan bir sohbete başlıyoruz. Neredeyse dört buçuk saat süren bu zevkli sohbeti gazetenin bu köşesine sığdırmaya çalışırken eksik bıraktıklarımın sorumluluğu bana, size ulaştırabildiğimiz hoşluklar olursa konuklarımıza ait. Aslında buluştuğumuz an başlayan sohbetin bir noktasında kafamdaki başlığa uydurmak üzere tarihçi dostlarımızın Ayrancı ile ilişkilerini bir tesadüf olmaktan çıkarma konusunda zorlayıcı sorular soruyorum.
Hakan Kaynar
Hakan’ın Ayrancılılığına sebep huzur kaçıran bir komşu olmuş ama buraları hoş buluyormuş zaten; Oktay da az önce belirttiğim gibi Ayrancı sokaklarında turlarken kentin merkezinde, sosyal, kültürel anlamda canlı, belli bir karakteri olan, entelektüel hareketliliği barındıran böyle bir yerde bir çalışma ortamı yaratmanın hoş olacağını düşünmüş. İşte ben tam bu “hoş” bulmanın nedenlerini deşmeye çalışıyorum; bunun Ayrancı’nın hafızası olan bir semt olmasıyla bağlantısını kurmaya çalışıyorum. Bu ofis isteminin konuşulduğu sokak Güneş Sokak örneğin; bu detay verilirken bile yalnızca bu sokak üstündeki kaç binanın bilgisi, sokağın bilgisi saçılıveriyor sohbetin akışına. Benim için de özel, güzel, yolumu özellikle düşürdüğüm bu sokağın, onu sevmeme sebep yapılarından Güneş 7-9’un sokağın en eski apartmanı olduğunu, 1951 yılında Y. Mimar Nizamettin Doğu tarafından Bozcaadalı ailesi için projelendirildiğini, 1971’lerde ise Daş ailesine satıldığını; aynı sokak 17 numaradaki Sönmez Apartmanı’nın ise 1957 yılında Y. Mimar Sabih Kayan tarafından yapıldığını, dönemin çok özgün mimari örneklerinden olduğunu, onun yanındaki, artık yıkılmış olan apartmanın, 1953 yılındaki telefon rehberine göre 16 amerikalının ya da amerikalı ailenin ikametgahı olduğunu öğreniveriyorum. Yine sohbet sırasında Sönmez Apartmanından söz ederken “eskiden Ka Atölye’nin bulunduğu katta” denmesi ile Semte son dönemde güzellikler katmış Atölye’nin de kısa sürede bu mekanda tarih olmasına üzülüyorum. Neyse ki şimdi Tekhne Kültür ve Tarih Vakfı’nın ofislerine de ev sahipliği yapan Sönmez Apartmanı hala ayakta ama Semtin ve Ankara’nın özgün mimarisine, dokusuna özellik katmış pek çok yapının kentsel dönüşüm adına yok edilişine yönelik kaygımı, kaygıyı dillendiriyorum. Hakan Hoca’nın “bu değişim o kadar canımızı acıtmalı mı?” sorusuyla provoke oluyor sohbet.
Oktay Hocaya göre “hayatın kendi dinamiği içinde değişim kaçınılmaz; rahatsız edici olan belki, şehrin mimari dokusundan geriye bir şey bırakmamacasına yürütülen bu sürecin kapsamı ve hızı”.
Hakan Hoca ise şöyle sürdürüyor sohbeti: “Mostar Köprüsü savaşta yıkıldığında, bir Hırvat gazeteci; onlarca kadın, onlarca çocuk ölüsü gördük, haberini aldık ama Mostar Köprüsü yıkıldığında o kadar üzüldük ki diyor ve neden diye kendisini sorguluyor. Verdiği cevap ilginç, ölen bir kadın içimizden biri ama Mostar Köprüsü sonsuza kadar yaşayacak olan hepimiz… Şimdi Ankara’da böyle bir yer var mıdır bilmiyorum ama hepimizin bir Ankara haritası var mutlaka; çok fazla kullandığımız yerler var, onun için başkalarına önemsiz görünen bazı noktalar bizim için çok önemli mesela.. Adalet Ağaoğlu İlbank Bloklarında yaşarken, Polonya Elçiliğinin bahçesini görüyor evinden ve o Elçilik bahçesinde bir binanın çatısını çok seviyor, sadece o çatıyı görmek bile onu çok iyi hissettiriyor ve hep o orda olsun istiyor.. Galiba Ankara’dan istanbul’a taşınırken yazdığı 1983 civarı yayımlanan, anı –romanı ‘Göç Temizliği’ nde diyor ki, niye burdan bakınca böyle duygulanıyorum ve arkasından da ben bunu diyor ‘Yaz Sonu’ nda Nevin’e söylettim; insan yok olmak istemiyor, insan yaşadığı yerlerin yok olmasını istemiyor.”
Hakan Kaynar devam ediyor: “Paul Connerton ‘Modernite Nasıl Unutturur’ kitabında ‘anıt mekan’ ve ‘mahal’ diye bir ayrım yapıyor; mahal, bedenimiz gibi, çok farkında olmadığımız, anıt gibi ben buradayım diye sürekli kendini hatırlatmayan bir çevre olarak tarif ediliyor. Bedenimizin de çok farkında değilizdir, bedenimizin içinde yaşarız, bedenimizle yaşarız ama onun da şu sokağın da yani mahalin de çok farkında değilizdir. Şurda bir bakkal var işte, onun karşısında bir manav var diyelim, sonra taksi durağı, bunların hepsi mahal, apartmanlar da öyle.. Ve hepimizin bir mahali var aslında, yani benimki farklı sizinki farklı olsa da. Burda bize acı veren aslında zannederim Ankara’da mahalin hızla değişiyor olması; nasıl bir dişimiz eksildiğinde dilimiz sürekli o boşluğa gidiyor, zihnimiz de işte belli bir zaman o boşluğa gidiyor ve mahalden bir eksilme olduğunda bizden bir şey eksilmiş duygusu yaşıyoruz. Buna üzülmeli miyiz sorusuna bu kadar çok üzülmeyelim dememin nedeni engelleyebileceğimiz bir süreçmiş gibi görünmediğinden bana. Yaşlanmayı da, dişlerimizin kaybını da engelleyemediğimiz gibi bu da bizim engelleyebileceğimiz bir süreç değil; dolayısıyla enerjimizi buna üzülmek yerine, bazı ilkelerin konulması üzerine akıtabiliriz belki.Ayrancı’da da kimi güzel örnekler görüyorum mesela, mimarları ile konuşabilir, ortaya çıkan mimari projede kimin etkisi olmuş, mal sahiplerinin mi mimarların mı sorabiliriz”
Değişimin bizlerde yarattığı duyguyu anlamaya, açıklamaya çalışırken kaçınılmazlığını da vurguluyor Hakan Kaynar da Oktay Özel gibi; ayrıca şöyle bir tehlikenin de altını çiziyor: “20. yüzyılın başlarında Hamamönünde yapılmış, mimari hiçbir orjinalliği bulunmayan hatta daha sonraki eklemelerle gecekonduvari diyebileceğimiz yapılar geleneksel Türk konutu olarak 50 yıl sonrasına kalacakken, 1950 lerde, 60 larda yapılmış, gerçek mimarlar elinden çıkma, Sönmez Apartmanı gibi yapılar o tarihlere kalmayacak belki” diyor.
Oktay’ın bu noktada Avrupa’daki şehirleşme, şehirlerin mekânsal gelişimi ve muhafazası süreçlerinin şehir meclisince ve şehir mimarlarının belirlediği ilkeler doğrultusunda titizlikle merkezden yönetildiği örneklere (Hollanda’dan Leiden örneğini veriyor) dikkat çekmesi üzerine, Hakan ilkeleri merkezi iktidarların belirlemesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor
Bu değişime önayak olması beklenen ilkeler, sivil toplumun çok söz sahibi olamadığı toplumsal ve siyasi koşullarda, bu kadar da merkezi olarak belirleniyor olsaydı, olabileceklerin endişesini taşıyoruz hep birlikte; bu kuralsızlığın yaratabileceği avantajlara değiniyoruz.
Oktay’a göre buraların gerçek sahiplerinin, bu semtleri inşa eden kuşakların epeycesi buraları çoktan terketti zaten; sitelere, şehrin daha modern kısımlarına gittiler. Bu tercihi yapanlar onlar mıydı, yoksa bir kuşak sonraki çocukları mıydı araştırılmalı aslında diyor. Hakan’a göre ise bu gidişlerin bir de dönüşü oluyor, dünyanın her yerinde bu böyle; zenginler şehrin çevresindeki, periferideki semtlere taşınıyorlar ama orada da bir türlü mahal kurulamıyor.
Hakan’ın altını çizdiği konulardan biri de korunması gereken kent dokusundan söz ederken, şehrin dokusunda bundan 40 yıl önce çok belirleyici olan gecekondulardan eser kalmaması ve bunun, üzerine konuşulan bir konu dahi olmaması. 40 yıl önceki şehir sınıfsal duvarların olmadığı bir şekilde inşa edilirken, sınıflararası uçurumların gözlenebileceği, deneyimlenebileceği içiçe yaşamlar sürdürülüyorken; bugün Çevre Yolu, Konya Yolu ve Eskişehir Yolu arasında kalan, şehrin güney-batı çeyreğindeki dilim yani İncek, Çayyolu, Ümitköy, Yaşamkent gibi, otoyolların sur duvarı gibi çevresinden koruduğu korunaklı alanlarda, o surların içinde yaşıyor şehrin zenginleri. Ayrancı’nın bir özelliği ve belki güzelliği de, çevrede artık düşük gelirli kentlilerin yaşadığı mahalleler kalmasa da en azından surların arasında yaşamak istemeyenler tarafından tercih ediliyor oluşu.
Ben bugünkü buluşmayı benim için önemli ve anlamlı hale getiren başka bir özelliği vurguluyorum sohbetimizin bir noktasında. Semtimizin tarihçileri olarak bir araya geldiğimiz konuklarımın bir özellikleri Ayrancı’yı mesken tutmuş olmalarıysa, bence daha önemli bir özellikleri de akademisyen tarihçiler oldukları halde, klasik, büyük harfli tarih yazımının daha dışında bir duruşa sahip olmaları, o tarza çomak sokmaya çalışmaları, gündelik hayatı, bireysel tecrübeleri, onun bilgisini kıymetlendirmeleri. Ayrancı Gazetesi çevresinde buluşanlar, bir semt özelinde semtin gündelik hayatını, buralardan biriken, birikecek hafızayı önemseyenler olarak bu noktada ortaklaşacağımız, ilham alcağımız çok şey olduğunu düşünüyorum. Hakan Hocamız devreye giriyor;
“Tarihin büyük harfle olanı vatan milletle çok ilgilidir. Bir gün bu büyük harfle başlayan tarihi sevenlerle sohbet ediyorum. Biraz da canlarını sıkmak için şöyle demiştim, benim vatanım Ayrancı gerisi ile de çok ilgilenmiyorum. Ama bunun sanırım şununla ilgisi var bir taraftan, ve iyi de bence, Türkiye’de büyük harfli olan herşey, büyük harfli tarih, büyük harfli siyaset bizim gibi insanları o kadar kendisinden dışarıya attı ki, oraya katılamadığımızı, katılma olanağımız olmadığını daha iyi hissediyoruz artık, üzerine konuşmuyoruz bile.. Az önce bütünlüklü kent politikalarından falan söz ederken bir yandan onun imkansızlığını da düşündüm ben, bütünüyle Ankara’ya dair bir şey yapamayacağımızı da biliyoruz. Burada, bir semt gazetesi -benzerleri var mı yok mu bilmiyorum-, 5 muhtarlık bölgesinde çıkartılan bir gazete bu anlamıyla önemli. Küçüğün değeri, gündelik hayatın değeri var mı var. Hiç bir şekilde vali olmamış, milletvekili olmamış, yazar olmamış insanların söyleyeceklerinin, söylediklerinin önemi var. Bu semtin bir hikayesi var, gazetesi olmaya değer mi, değer. Hepimizin bir şekliyle bir bağımız var bu mahalle ile; bu mecburiyeti de tahammül edilebilir kılmalıyız kendimize. Vizontele’de geçer; insan yaşadığı yeri neden sever, mecbur olduğu için; bırakıp gitmek bir yeri çok kolay değil. Oradan bir oyun, orada bir zevk, orada bir öğrenme falan olması gerekiyor ki o mecburiyet gönüllü bir bağa dönüşsün ve kendimizi burada yaşamaktan mutlu mesut hissedelim. Dolayısyla ben bu tür çabalara, gazeteye de biraz o gözle bakıyorum. Yüz yıl sonra Ayrancım Gastesi bizim gibi tarihçiler için müthiş bir kaynak olur” diyor Hakan. Ayrıca geçmişin hafızası canlandırılırken bugünün envanterini tutmanın da altını çiziyor; “madem bugün geçicilikten bu kadar söz ediyoruz, yarın orada olmayacak olanın kaydını tutmak da önemli” diye ekliyor Oktay.
Sohbetimiz buluşma öncesi belirlediğimiz zaman sınırını çoktan aşıyor, Hakan Hocamız evden online ders yapmak üzere ayrılmak zorunda ama biz devam ediyoruz, biraz kaldığımız yerden, biraz yeni konulara dalarak, hatta sınırlarımızı Ayrancı’nın dışına fazlasıyla taşırarak. Yazının bu kısmına, bu uzun sohbetin, beni böyle bir söyleşi konusunda fazlaca motive ettiğini düşündüğüm duygular kısmını seçerek, mekanlarla kurduğumuz ilişkide duyguların etkisi üzerine Oktay Özel’in söylediklerine bırakmak istiyorum.
“Duygular çok önemli mekanla kurduğumuz ilişkide. Ne kadar bilinç üzerinden, farkındalık üzerinden, tarihsel süreklilik veya kopuşlar üzerinden bir entellektüel merak ve ilgi üzerinden gidiyoruz, ne kadar anlık duygularımız üzerinden ve hayatla kurduğumuz duygusal bağlar üzerinden gidiyoruz; bunların ikisi de sahici ikisi de ciddi, önemsenmesi gereken kulvarlar ama bana sorarsan ikisinin biraz daha bir arada olması istendik bir şey olur. Zannederim bizim, son zamanlarda buralarda gördüğümüz gelişmelerle ilgili duruşumuz ya da bu mahalledeki ilgili profilin duruşu çok daha fazla bu ikinciye yakın bence; varoluşsal boyutu var, anlam arayışı var, hayatla kurulan ilişkide tutunacak bir yer, dal arayışı var. Bunu ya gündelik eylemliliklerle gösteriyoruz ya belli kurumlarla ilişki kurarak bize benzer insanlarla küçük komüniteler, cemaatler oluşturarak yaşıyoruz ya da tamamen o günün öne çıkan, bizim gibi insanları içine alan eğilimlerine dahil olarak yapıyoruz. Şimdi kent ölçeğinde, mahalle ölçeğinde yaşadıklarımızın biraz böyle bir tarafı var.
Eğer bugünde yaşıyorsak bugünü daha çok önemsemek, bugünü daha yaşanılır ve mutlu kılacak uğraşlar üzerinden düşünmek, bir şeyler yapmak anlamlı. Bugünde yaşarken etrafımızda olup bitenle ilgilenmeyip sürekli geriye dönük bir nostalji duygusuyla ah o vardı ah bu vardı eskiden ne güzeldi diye takılarak bugünkü hayatımızı beslemek bence hayatlarımızın belli aşamasındaki bir duygu yoğunluğunun sonucu ve biraz da yaşlanmayla da alakalı. İnsanlar gençken geçmişiyle o kadar ilgilenmez, daha ziyade bugününe, geleceğe bakar ama galiba yaş ilerledikçe insan kendi hayatının da faniliğine dönük hisler, farkındalıklar geliştirmeye başladığı zaman bu sefer zihin de geriye sarmaya başlıyor ve nostalji üretme eğilimine girebiliyor. Şimdi bu ayrımların farkında olmak lazım bence.
Biz tarihçiler olarak, bırakın kendi hayatımızı, 500 yıl 700 yıl 1000 yıl öncesini yaşayıp oradan bugüne gelen süreklilikler ve kopuşlar üzerinde çalışan insanlar olarak, bir insan ömründen ibaret 50 yıllık 80 yıllık dönemleri, olduğundan çok daha fazla belirleyici ya da üzerine eğilmeyi gerektirecek dönemler olarak göremiyoruz; kendimiz de dahil bizde zamanlar arası ve zamanlar üstü bir süreklilik duygusu ve aynı zamanda geçicilik duygusu, ikisi bir arada var. Tarihçilerin zihni, en azından benim zihnim öyle çalışıyor. İnsanlara da mekanlara da öyle bakma eğilimim var. Bana göre süreklilik kötüdür geçicilik iyidir gibi meseleler, değerlerle ilgili, oysa her ikisi de hayata dair.
İnsan tarihsel bir varlık, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafızanın veya bir mirasın üzerine doğuyor; o bizi biçimlendiriyor ve o biçimlenmişlik içinden bugünle ve gelecekle ilişki kuruyoruz. Kendimizi bazen ondan kurtarmaya çalışıyoruz; içine doğduğumuzu, miras aldığımızı yük gibi gördüysek eğer, o mirasla ilişkimizi kesmeye ya da ondan uzaklaşmaya çalıştığımız dönemler oluyor; kendimizi bambaşka yerlerde sıfırdan kurmayı arzulayabiliyoruz veya bir süre sonra çark edip tekrar kendimize dönük bir farkındalıkla kendimize dönük hislerimizi tarihselleştirme eğilimine duygusuna girebiliyoruz ki, bu sefer de dönüp başa, bu neydi ben neyin parçasıydım diye düşünmeye başlıyoruz. O zaman hem kültür üzerine düşünüp okumaya çalışıyoruz, hem ailemizi yeniden keşfediyoruz. Aile kökenlerini, mahalle kökenlerini, bulunduğu yerle ilişkisini anlamaya, keşfetmeye çalışıyoruz; tekrar bugüne, bugünkü eve geldiğimizde artık farkındalığımız bambaşka oluyor öyle bir seyahatten sonra. Tüm bu süreci aynı mekanın içinde bile yaşasak, öyle bir yolculuk sizi dönüştürebiliyor zihnen ve ondan sonra yarın sabah uyanıp mahalleye çıktığınızda etraftaki apartmanlara başka türlü bakabiliyorsunuz ve eğer orda çok hızlı bir dönüşüm varsa o dönüşüm sizi rahatsız etmeye başlıyor.
Gençlerin rahatsızlığı aynı şekilde olmuyor ama. Gençler öncelikle kendi hayatlarını kurma ve anlamlandırma derdinde olan ve gözü geleceğe dönük insanlar, onlar içinde bulunduğu makro evrenin sürekliliği, bağlantıları, tarihselliğine o kadar fazla kafa yormayabilirler. 50 yaş üzerinde, süreklilik görme eğilimimiz baskın çıkar; faniliğimizi daha yakından idrak ettikçe, bizden geriye ne kalacağına dair sorgulamalara başladığımızda, o his mekana da, şehre de yayılır; kentlerle kurduğumuz ilişkilerin, mahallelerle kurduğumuz ilişkilerin bu tür boyutları da var.
Ben birebir mahallelerin kendi özgün varoluşlarının gerisindeki tarihselliğin bilinmesini, bilgisinin üretilmesini, orada yaşayan insanların o bilgiye rahat ulaşabildiği bir ortamın oluşmasını, eğitim ve aile içindeki süreçlerde çocuklara bir yerde onun duygusunu gerektiği zaman verebilecek birtakım kanalların açık olmasını önemli buluyorum. İşin nostalji veya melankoli kısmı ise çok kişisel ve duygusal bir şey, ordan kurulacak ortaklığın bir sınırı var. Benim ah vahlandığım bir bina, içinde kırk yıldır oturan için artık bıkkınlık vermiş, bir an önce kurtulunmak istenen bir bina olabilir!
Kent dediğimiz şey, mekan dediğimiz şey kendini sürekli yenileyen yapılar demek. Yeni şekillenişler yeni hafızalar, tarihler üretecek; bizlere de bu değişenin kaydını tutmak düşecek belki. Tam da bu noktada en yeni içeriğiyle tarihçiliğin alt varyantları ve topluma, gündelik hayata uzanan “kamusal tarih” (public history) veya “şimdiki zamanın tarihi” (history of the present) dediğimiz kulvarlar var önümüzde. Türkiye’de henüz kayda değer bir karşılığı yok bunların. Belki onlar üzerinden düşünmekte fayda var. Hakan’ın da benim de son yıllarda daha fazla kafa yorduğumuz, yeni gündelik hayatın içinden üretilmiş malzemelerle üzerinde denemeler yapmaya başladığımız kulvarlar bunlar..”
Buraya sadece bir kısmını aktarabildiğim bu derin ve samimi sohbetten, düşmüş dişimin boşluğuna bir türlü alışamayan dilimi bir kez daha farkederek ama son zamanlarda daha yoğun hissettiğim, daha fazla idrak ettiğim geçicilik haliyle daha az melankolik bir ilişki kurmaya karar vererek ayrılıyorum. Şairin* dediği gibi sanırım mühim olan “anlamak gideni ve gelmekte olanı”…