Blog

Ayrancı’da yarım asır: Ankara Briç Kulübü

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

57 yıllık geçmişi olan Ankara Briç Kulübü’nün 46 yıldır Ayrancı’da bulunduğundan, Gülden Sokağı, Gerede Sokağı derken Çiftevler Sokağı’nda kök saldığından belki de çoğu Ayrancılı sakinimizin haberi yoktur.

Derneğimiz kurulmadan önce Ankara’da briç severler daha çok kahvehanelerde, evlerde ve bazı kulüplerde briç oynuyorlardı. Briç oyuncusu olan babam ve arkadaşları cuma akşamları evlerde toplanırlardı. Sıranın Kuzgun Sokağı’nda bulunan evimizde olduğu cuma akşamları annem benim briç masasının yanında durmamı ve hizmet etmemi isterdi. Çocukluğumda bu şekilde izlemeye başladığım briç ilerde babam gibi benim de en büyük tutkum oldu. Ben briçle tanışmadım, briçin içine doğdum. Evlerde oynanan bu oyun keyifli zaman geçirmek için, yemeli içmeli, bol sohbetliydi. Yarışma briçi farklıydı.

1960’dan önce turnuva briçi, Çankaya’da şimdiki Atakule’nin yerinde olan Amerikan Subay Kulübü’nde oynanıyordu. Ankara Briç Kulübü kurucularımızdan Nermin Bingöl, Türkiye’den ayrılan bir Amerikalı subaydan turnuva usullerini gösteren bir kitabı ve turnuva takımlarını satın almış böylece turnuvalar düzenlenmeye başlamıştı. Turnuvalar daha çok geceleri Kavaklıdere Tenis Kulübü’nün o zamanki baraka lokalinde bu takımlarla yapılıyordu. Süreç içinde, turnuva briçine meraklı çekirdek bir grup kendilerine bir lokal aramaya başladı ve briç severler 1963 yılında dernek olarak örgütlendiler. Zamanla Ankaralı briç meraklıları derneğe üye olmaya başladı. 

Gülden Sokak’tan Çiftevler’e

1970 yılında dernek, Kızılay Zafer Meydanı’nda bulunan Mühendisler Birliği binasına taşındı. 1973 yılında ise binanın yıkılıp yerine iş hanı yapılması kararı alınınca dernek satın almak üzere bir mülk arayışına girdi.

Necmettin Sünget ve Atila Asiltürk yetkili olmak üzere bir komisyon kuruldu ve derneğin maddi durumu uygun olan üyelerinden 5 bin veya 10 bin TL borç alındı. Toplanan bu paralarla 1974 yılı haziran ayında dernek, Gülden Sokağı 16/8 adresindeki daireyi satın aldı. Bundan sonra Ankara Briç Kulübü Ayrancı’dan hiç ayrılmadı. 1977 yılında ise buradaki daire satılıp yerine Gerede Sokağı 13/A adresinde bulunan ve giriş ile bodrum katından oluşan iş yeri satın alındı.

Nüzhet Berkin

Ancak 1980’li yılların başlarında üye sayısında büyük bir artış olunca sahip olunan bina yetersiz hale geldi. Bu sırada derneğin yönetim kurulu üyesi Fatoş Çizmeli’nin annesi Nüzhet Berkin’in Güven Kooperatifi’nden kalan Çiftevler Sokağı’ndaki arsası üzerine yapılacak olan yeni apartman inşaatında, Briç Kulübü olarak müstakil 3 katlı dernek lokali inşa ettirme imkânı bulduk. Arsa sahibi ve müteahhidin dernek üyesi olmaları büyük kolaylıklar sağladı. 7 Şubat 1986 tarihinde alınan kararla başlayan bu girişim Güvenlik Caddesi, Çiftevler Sokağı 95/16 adresindeki dernek binasının tamamlanması ve 21 Ocak 1989 tarihinde yapılan açılış töreniyle hizmete girmesi ile sonuçlandı. Kulüp hala bu adreste hizmet veriyor.

Briç Kulübü lokali, Nüzhet Berkin’in Güven Kooperatifi’nden kalan arsası üzerine yapılır.

Tarihin izleri, Güven Kooperatifi

Bu adresin yani Güven Kooperatifi’nin aslında tarihi bir önemi var; Güven Kooperatifi, Cumhuriyet sonrası Ankara’da konut ihtiyacını karşılamak için Bahçelievler Konut Kooperatifi ile eş zamanlı kurulur. Bahçelievler Konut Kooperatifi’ndeki belirsizlik yüzünden bu kooperatiften ayrılan kişilerin kurduğu Güven Kooperatifi’nin planları Alman Mimar Martin Elsaesser tarafından yapılır ve kooperatifin tip ev projeleri de yarışma yoluyla elde edilir. Kooperatif inşaat maliyetlerinin yarısı Emlak ve Eytam Bankası’ndan temin edilir, diğer yarısı ise Güven Sigorta Şirketi tarafından karşılanır. Kooperatif, 1937 yılında konutları sahiplerine teslim eder. Güven Kooperatifi evleri de Bahçelievler Konut Kooperatifi evleri gibi üst gelir grubu için yapılmıştır. 

Güven Kooperatifi Kuveyt Caddesi (eski Güven Sokağı), İç Sokağı, Güvenlik Caddesi ve Çiftevler Sokağı arasında kalan adada, sol tarafın çift katlı, sağ tarafın ikiz evler olması şeklinde planlanmıştır. Birinci ev, bugün hala ilk sahibi (eski Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın ağabeyi) Fahri Tandoğan’ın varisleri tarafından kullanılıyor. Binaya sonradan eklemeler yapıldığı için orijinali değil. Sonuncu ev ise Nüzhet Berkin’e ait. Bundan sonrasını Nüzhet Berkin’in iki kızlarından biri olan Fatma Gülsen Çizmeli’den dinleyelim:

Babam Mehmet Servet Berkin Felsefe ve Sosyoloji eğitimi almıştı. Talim Terbiye Dairesi üyesi seçilince de 1938 yılında annem ve 9 yaşındaki ablam Güner Baykal ile İstanbul’dan Ankara’ya taşınıyorlar. İlk önce Kızılay’da Büyük Sinema’nın karşısında Singer Mağazası’nın yanında bir evde ikamet ediyorlar. Daha sonra Güven Kooperatifi’nde satın alınan eve geçiliyor. Bu esnada annem Ankara Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak göreve başlıyor. Ben 1940 yılında bu evde doğdum. Ben 9 aylıkken zatürre olan babama kalp rahatsızlığı tedavisi yapıldığı için vefat etti. Babam vefat etmeden önce Dış Ticaret Reisi olmuştu.

Ayşe Abla İlkokulu’nun ilk talebelerindendim, daha sonra TED Ankara Koleji ve ODTÜ Kamu Yönetimi’nde eğitim gördüm. Ablam Güner Baykal benden 11 yaş büyüktür, bizim evin arkasındaki ev ablam için satın alındı. Ablam Bodrum’a taşınınca evi şarkıcı Alpay’a kiraya verdi. O yıllardan hatırladığım komşularımız Coğrafya Profesörü Hamit Sadi Selen, Agah Sırrı Levent, Madam Kudret ve Doktor Orhan Sanus ve 1932’de Türkiye’nin ilk dünya güzeli seçilen eşi Keriman Halis. Keriman Halis’in kızı Ece, oğlu Sezai Biltin arkadaşımdı. Etrafımızdaki tüm evler yıkılıp müteahhitte verilince, biz son ev olarak kaldık. Daha sonra annem 1986 yılında evi yıktırıp apartman yaptırmaya karar verdi fakat Ankara Briç Kulübü olarak yapıldığını göremeden 1989 yılında vefat etti. Ben hala o apartmanda oturuyorum.


Şevket Çizmeli anısına yapılan turnuvadan ödül alan oyuncularla, Nüzhet Berkin’in kızı Fatma Gülsen Çizmeli (en sağda) ve torunu Zeynep Çizmeli Öğün (soldan ikinci)

Diplomatik bir zekâ sporu

Briç, oyun kartları ile yapılan taktiksel ve çözümsel düşünmeyi esas alan olimpik bir beyin sporu. Ankara Briç Kulübü de içlerinde Avrupa ve Dünya Kupalarında ödüller de alan birçok sporcunun yetişmesine katkı sağladı. Pandemi nedeniyle Mart 2020’den beri kapalı olan kulübün başkanı, 43 senelik briç sporcusu olan uzman doktor Haldun Vahaboğlu da briçin bir zekâ sporu olduğunun altını çiziyor. 36 sene önce üye olduğu Ankara Briç Kulübü’nün başkanlığını 2014 yılında devralan Vahaboğlu, “Ankara’mızın bu güzide semtinde bulunan kulübümüz, briçin sadece Ayrancı’da değil Ankara ve Türkiye’de gelişmesine çok büyük katkılarda bulunuyor. Briç etkinliklerinin yanı sıra yemekli, müzikli veya canlı müzikli birçok sosyal etkinlik de düzenliyoruz. Kulübümüz, aile ortamı ve nezihliği ile Ayrancı’ya yakışır bir sosyal alan” diyor.

Meydansız başkent olmaz

Kızılay meydanı, su perilerini geri istiyor

Ayrancım Derneği

Modern cumhuriyetin başkentinin planlandığı 1920’li yıllarda Yenişehir üzerinde pek çok plan, proje ve yatırım olanca hızıyla sürmektedir. Yabancı mimarların, belediye başkanlarının ve aslında tüm hükümet amirlerinin bazen örtüşen çoğunlukla çelişen uygulamaları arasında bir kent kurulmaktadır “Yenişehir”de. Modern anlayışın simgelerinden heykeller de yavaş yavaş yerlerini almaya başlayacaktır Ankara’nın “modern” yüzünde.

Kurtuluş Meydanı; “Havuzbaşı”

Belediye Başkanı Asaf İlbay’ın siparişini verdiği heykeller de bu dönemde getirilmiştir 1926 yıllarında, tahminlere göre. Ankaralıların ilgi odağı olmakta gecikmez bu ihtişamlı heykel. Zamanla etrafına çiçekler, banklar konulur, bulvarı turlayanların dinlenme ve seyir mekanı olur yıllarca. Fıskiyelerinin altında oturmak pek fiyakalıdır artık, hemen herkes önünde hatıra fotoğrafı çektirmeye başlar. Heykel o kadar revaç görür ki kentin merkezinin ismini bile gölgede bırakır, halk arasında burası artık Kurtuluş Meydanı değil “Havuzbaşı”dır. Ruşen Eşref Ünaydın, “Atatürk’ü Özleyiş” adlı kitabında (1981, s.77) Atatürk’e hitaben yazdığı satırlarında getirilen üç heykelden bahseder: 

“Kurtlar, sadece, gece vakti dışarı çıkıldığı veya eve dönüldüğü zaman dere içlerine elde fener, omuzda mavzer inilen o ilk kışta değil, zaferden birkaç yıl sonra bile o semtlerde dolaşmakla da kalmadılar. Yenişehir kıyılarına indikleri dahi oldu! Hatta şehremini Asaf (İlbay) Ankara’yı süslemek için Avrupa’dan bir demir havuzla birkaç da dökme nemfos heykeli getirtmişti. Havuz önceleri Kızılay Meydanı’na kurulmuştu. Bugün de Sağlık Bakanlığı önündeki meydanda duruyor sanırım. Nemfoslar ise iki üç mevsimi senin bahçende geçirdilerdi. Ve bir kış üstü Yenişehir’e indirildiler. Fakat, bir tipili sabah, uyanılınca görüldü ki çıplak kızların kolları ile baldırları geceleyin kurtlar tarafından dişlenmişler! Demirlerin altındaki kırmızı boyalar yaralarının kanları gibi dışarı vurmuştu!”

Ankara’nın o eski çetin kışlarında 20’li yıllarda gelen kurtlar hızla büyüyen, kalabalıklaşmaya başlayan caddelerden ayaklarını kısa sürede çekerler. Kent merkezinde olması nedeniyle hemen yanında kurulan büyükçe bir çadırın içinde konserler verilmeye başlanmıştır, modern Ankaralılara. Riyaset-i Cumhur Mızıkası tarafından sıkça verilen bu konserler, dönemin gazetelerinden Hâkimiyet-i Milliye’nin 3 Kasım 1928 tarihli sayısında şöyle duyurulmuştur; “Yenişehir’de güzel bir park halini alan meydanda akşamları Riyaseti Cumhur Mızıkası Çalıyor.” 1929 yılında Kızılay Genel Merkez binası hemen çapraz köşeye yapılır. Meydanın bir köşesini tutan bu güzel mimarili binanın önüne de büyükçe bir park, havuz ve bir de çocuklar için bir kum havuzu yapılır. Giderek ilginin bu parka çevrilmesiyle “Su Perileri” gözden düşmeye başlarlar yavaş yavaş. Bölgenin adı “Havuzbaşı” değil “Kızılay” olarak anılmaktadır artık.

İkinci durak “Gençler Parkı” (sonradan Gençlik Parkı olacak)

İkinci, üçüncü durak, yerinden edilen heykel…

1931-32 yıllarında heykelimiz ikinci adresine taşınmıştır. Burası o zamanlar yanından İncesu Deresi’nin geçtiği bataklık bölgenin hemen yanında ve Belvü Palas’ın karşısındaki parkta bulunmaktaydı. İstiklal Caddesi’nden çift kollu geniş bir merdivenle inilen ve caddeye paralel ince uzun bir şerit olarak düzenlenmiş bu parkın adı “Gençler Parkı” idi. Park yine bu bölgede yer alan “Ay-Yıldız” isimli top sahasının 1923 yılında kurulan Gençler Birliği Spor Kulübü tarafından kullanılması nedeniyle bu ismi almıştı.

Bataklık bölge yazın en büyük sorunlardan biri olan sıtmanın kaynağı olduğu için burasının kurutulması ve üzerinde büyük bir park yapılması için inşaatlara başlanır. Kentlilerin, deniz özlemlerini üzerinde kayıklar çekerek giderebilecekleri Gençlik Parkı’nın temelleri atılmaya başlandığında heykelimiz için yeni bir yolculuk vaktidir.

Su perileri Hacettepe
Üçüncü durak Hacettepe Parkı

Üçüncü durağı Hacettepe Parkı’dır, Su Perileri’nin. 1936 yılında gelen heykelin 1960’lı yıllara kadar kalacağı yerdir burası. Lakin heykelimizin üst kısmı yoktur artık. Sebebi kaza mı, kayıp mı, hırsızlık mı bilinmez.

Mahallelinin çok sevdiği bu park heykel gelince daha da şenlenir. Ailelerin piknik yaptığı, bıçkın delikanlıların, öğrencilerin geldiği bir yer olur. Bazı tatil ve bayram günlerinde Hacettepe Parkı’na, Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencileri de otobüslerle gelirler ve burada milli oyunlar oynarlar. Hatta mahallenin ünlü spor takımının da renklerini buradaki menekşelerden aldığı söylenir. Hacettepe Spor, mor beyaz renkleriyle birinci ligde fırtınalar estirir.

Merkezi otoriteyle sık sık başı derde giren Hacettepe Mahallesi, dönemin başbakanı Adnan Menderes’in talimatıyla istimlak edilir, 1959 yılında hastane projesi uygulanmaya başlanır. Hastane binaları yükselmeye başladıktan sonra Hacettepe Parkı da eski önemini kaybedip üniversitenin arka bahçesi durumuna düşünce, sökülüp parçalara ayrılan demir döküm heykel ve fıskiyenin parçaları doğruca belediyenin depolarına kaldırılır. 

Dördüncü durak “Tandoğan Meydanı”

Uzun yıllar Yenimahalle Belediyesi’nin açık hava depolarında parçalanmış ve muşambalara sarılmış bir vaziyette bekletilen “çeşme”, nihayet yine Şair ve Gazeteci Halil Soyuer’in uyarısı ile hatırlanmış ve tekrar gün yüzüne çıkartılmıştı. 1970 ve 80’li yıllarda yeniden kentin simgesi haline gelir Su Perileri. Tandoğan Meydanı’nın Anıtkabir’e bakan kısmında uzun yıllar güzelliğiyle büyüler herkesi. 

Tandoğan Meydanı’da sık sık miting yapılmasından ve yürüyüşlerden duyulan rahatsızlık nedeniyle meydanın bir şekilde daraltılması düşünülürken bu fırsat, tarihler 1992’yi gösterdiğinde ele geçmiş. Ankaray projesi bahane edilerek, gereksiz büyüklükteki Ankaray çıkışları ile hem meydan amaçlanan doğrultuda parçalanmış hem de Ankara’daki bu büyük değişimin sert rüzgarları, Su Perileri’ni yine yerinden etmişti. Tandoğan Meydanı’ndan üç parça halinde sökülen çeşme bir kez daha gözlerden uzağa, Ankara Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün Yenimahalle’deki deposuna kaldırılmıştı.

Yıllar sonra gazeteci Ateş Yalazan, Melih Gökçek’e heykelin akıbetini sorup Ankaralılardan yardım istedi. Bu haber üzerine perilerin belediyenin açık hava deposunda çürümeye terk edildiği ve çıplaklıkları görünmesin diye de muşambayla örtüldüğü ortaya çıktı. 

16 yıl depoda bekleyen Su Perileri, T.C. Kültür Bakanlığı ve TÜRSAB, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği işbirliğiyle 2008 yılında, Cinnah Caddesi’nin köşesinde bulunan “Su Perilerinin Dansı” heykelinden tanıdığımız heykeltıraş Metin Yurdanur’a restore ettirilmiş, hasar gören kısımları onarılmıştı. 

Son durak artık “CerModern”

“Anıtsal Dionysos ve Dağ Perileri Nysiad’lar Çeşmesi” 

20 Aralık 2010 tarihinde çeşme bu kez de TCDD lokomotiflerin teknik bakımının yapıldığı eski “Cer Atölyeleri”nin restore edilerek modern bir sanat merkezine dönüştürülen 11.500 m2 kapalı alana sahip, Cer Modern’in önüne yerleştirilmişti.

Heykel hakkında değerli araştırmalar yapan mimar Levent Civelekoğlu, çok değerli bilgilere ulaşır; “Heykelin üstünde bulunan asma yaprakları, üzümler, amphora, kantharos ve thrysus bizi Yunan mitolojisindeki bağ bozumu, bağcılık, şarap, haz, cümbüş ve coşkunluğun tanrısı Dionysos’a ya da Roma mitolojisindeki karşılığı olan Bacchus’e götürmektedir” der. 

Yunan Mitolojisine göre Dionysos, Zeus’un kartal kılığına girerek baştan çıkarttığı Thebai (Thebes) prensesi ölümlü Semele’den olma oğludur. Ancak Semela’nın hamileliğini öğrenen Zeus’un karısı Hera, Semela’yı Zeus’un kendisine gerçek kimliğiyle görünmesini istemeye ikna eder. Semela, Zeus’un gerçek kimliğiyle ortaya çıktığında bir ölümlü olarak onun yıldırım ateşiyle yanıp kül olacağını bilmediğinden, başına geleceklerden habersizdir. Nitekim Semela, Zeus’u gördüğü an yanıp kül olur ancak Zeus cenini son anda kurtarıp baldırına dikerek saklar. Cenin gelişimini babasının baldırında tamamlayıp  ikinci kez dünyaya gelince ona iki kere doğmuş anlamında dimetor sıfatı yakıştırılıp Dios ve Nysos kelimelerinden oluşan Dionysos (Nysa’nın Tanrısı) adı verilir. Dionysos Olympos’a en son kabul edilen, en genç ve annesi ölümlü olan yegâne tanrıdır. Zeus karısı Hera’nın gazabından korumak için Dionysos’u gizlemiş, doğduktan sonra yetiştirmeleri için efsanevi Nysa dağının perileri olan Nysiad’lara emanet etmişti. Böylelikle Dionysos ergen olup Olympos’a çıkana kadar Nysiad’lar tarafından bakılıp, büyütülmüştü.

Heykele işlenen çocuğun Dionysos, su perilerinin de onu büyüten dağ perileri Nysiad’lar olması nedeniyle çeşmenin isminin “Anıtsal Dionysos ve Dağ Perileri Nysiad’lar Çeşmesi” olarak anılması gerektiğini belirtiyor Civelekoğlu. 1858 yılında çekilen fotoğrafa göre Lyon kentinde Célestins Tiyatrosu’nun önündeki küçük meydancıkta bulunan bu anıtsal çeşme, Ankara “Anıtsal Dionysos ve Dağ Perileri Nysiad’lar Çeşmesi”nin kardeşi olduğunu da söylemektedir aynı zamanda.

“Célestins Tiyatrosu’nun önündeki çeşme Ankara’daki kardeşine göre daha sadedir; üstteki su haznesi ve alttaki kaidesi daha küçük ve yalındır, alt kaidesinin etrafında Eroslar da yoktur. Heykeller direkt olarak silindirik bir kaideye oturmaktadır.

Tiyatronun önündeki meydana 1858’de yerleştirilen çeşmenin tasarımını Fransız heykeltraş ve dekoratör Michel Joseph Napoléon Liénard (1810–1870), heykellerini ise yine Fransız olan heykeltraş Mathurin Moreau (1821-1912) yapmış, çeşmenin demir dökümlerini ise Val d’Osne Sanat Dökümhanesi gerçekleştirmişti.  Doğal olarak Ankara’daki heykelin yaratıcıları da bu iki Fransız heykeltraştır; Michel Liénard ve Mathurin Moreau. Üreticisi de Fransız Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’dir. 

Anlaşılacağı gibi, Ankara’daki “Anıtsal Dağ Perileri Nysiad’lar ve Dionysus Çeşmesi”ne Milano’dan ya da Napoli’den ne de Viyana’dan gelmemişlerdi, çeşme Fransa’dan gelmişti ya da getirilmişti.” Lyon’daki benzerinin 1957 yılında yıkılmasından sonra bizde kalanın türünün tek örneği olması da ne kadar değerli olduğunun kanıtıdır.

Kent meydanları, tarihi yapıları ve sanat ürünleriyle kimliğini bulur

Şu an Cer Modern’in bir köşesinde yıllardır küskün bir vaziyette bulunan tarihi anıt çeşmemiz kendisine yakışan bir yerde tüm Ankaralıların seyrine açık olmalı. Bu nedenle hem uzun yıllardır meydansız kalan başkentimiz bir asır önceki nadide haline getirilmeli ve tahminen 158 yaşında olan (bilinen ismiyle) “Su Perileri”miz de meydandaki yerine konmalıdır. Kent meydanları, tarihi yapıları ve sanat ürünleri ile kendi kimliğini bulur. Meydansız başkent olmaz, Ankara’ya yakışan budur.

Elvin Beşikçioğlu anlatıyor: Tatbikat Sahnesi

Hepimizin etkilerinden mustarip olduğu pandemiden sanat kurumları da payını alırken, tiyatrolar da bu zorlu süreçte ayakta kalma gayretinde. Biz de Ayrancım Gazetesi olarak semtimizde bulunan Tatbikat Sahnesi’nden Elvin Beşikçioğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik; pandemi döneminin zorluklarını, sanata etkilerini ve tabi ki Tatbikat Sahnesi’ni konuştuk.

Pandemi sürecinde nasıl bir değişim yaşadınız?

Corona virüsü ilk çıktığında hepimiz şaşkına döndük. Oyunları ertelemek durumunda kaldık. Tatbikat Sahnesi olarak kadrolu çalışanlarımızı zaten sigortaladığımız için en azından virüsün ekonomik etkilerini daha az hissettirdik. Kısa çalışma ödeneğine başvurduk ve 1,5 ay gibi kısa bir süre içinde bu ödenek çalışanlarımıza sağlandı. Erdal’ın (Erdal Beşikçioğlu) oynadığı dizilerden elde edilen gelirin birçoğu da zaten tiyatroya yatırım olarak gidiyordu.

Ancak birçok özel tiyatro bizimki kadar şanslı değildi. Özellikle İstanbul’da birçok özel tiyatro çalışanları sigortasız. Ücretlerini sadece oyun başı alırlar. Dizi piyasası hareketli olduğu için gelirlerini genelde dizi setlerinden temin ederler ve tiyatro onlar için bir yaşam alanıdır. Bu yaşam alanlarımız kayboldukça aslında bizler de nefes alamaz hale geliyoruz. Küçük ölçekli tiyatrolar bu süreçte maalesef kapanma noktasına geldiler, özellikle Kadıköy’de birçok tiyatro perdelerini indirdi.

Online gösterim fikri nasıl ortaya çıktı? 

Tiyatro yaşayan bir organizma. Aynı oyunu o aynılıkla bir daha sergileyemezsiniz. İlla ki ufak bazı değişiklikler (efor gibi) olur. Yoksa sinemaya gidip izlemekten farkı olmazdı tiyatronun. Online oyun gösterimi de bir arşivdir. Online çekebilmenin çeşitli prosedürleri var; mesela yazarından izin, çekim ekibi, yayınlayacağınız link, anlaşmalar. Velhasıl aynı tiyatro eserini yaratmak kadar meşakkatli ve zorlu bir süreç sizi bekliyor. Bunun da önemli bir bütçesi var. Eğer sanatsal ve kalıcı bir eser arayaşındaysanız maalesef bunlar büyük masraf. Ama her iki eserimizden de çok memnunuz. Ve tabi bize gösterilen ilgiden de. Herkes evlerinde normali ararken, tiyatrolar uzaklarındayken değişik bir deneyimle en azından sanattan uzaklaşmamış oldular. Hedef de buydu zaten. Yeni bir deneyim. Zaten hayat bir deneyim.

Ağustos ayında Fişekhane’deki sahne için bir anlaşma yapmıştık. Burada “Fahreneit 451” oyununun prömiyerini 7 Ekim’de gerçekleştirdik. Fahreneit 451 çevrimiçi bir gösterimdi ve en son oyunu da 12 Aralık’ta gerçekleştirdik. Prömiyerde 200 kişilik bir izleyici ile oyunumuzu oynadık. 

Ankara’daki kültür sanat etkinliklerini yeterli buluyor musunuz?

Ben ve Erdal devlet tiyatrosundan emekliyiz. Biz Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndan Ankara’ya ilk geldiğimizde Alaçam Sokağı’nda oturduk. Erdal da Atatürk Lisesi’nde okuyordu ve zaten Ayrancı sokaklarında geçiyordu gençliği. İkimiz de Ankaralıyız; Bahçeli’yi de Ayrancı’yı da iyi biliriz. Şimdi Çayyolu tarafına taşındık ama iş yerimiz burada, gördüğünüz gibi Ayrancı’dan ayrılmamışız.

Biz Ankara’ya ilk geldiğimizde Ankara Devlet Tiyatrosu büyük oyuncularla çalışmalarına devam ediyordu. Ancak bir dönem geldi ve belli bir oyuncu grubu İstanbul’a göç etti. Bu yüzden Ankara DT biraz zayıflamaya başladı. Tiyatro bir usta çırak ilişkisidir. Ustalar gidince işler zorlaştı. Biz de bir süre sonra kendi sahnemizi kurduk. Dip Sahne ile başladık. Burası bir müzikhol mekânıydı aslında. İlk olarak “Mojo” oyununu sahneledik, bir de “Tom ve Jerry”i yaptık ancak artık gücümüz yetmemeye başlamıştı müzikholü döndürmeye ve kapattık. Ardından “Behzat Ç.” dizisi başladı. Zaten Erdal’ın başını kaşıyacak zamanı yoktu. Bir yandan da “Bir Deli’nin Hatıra Defterini” oynuyordu DT’de ve derken Erdal emekli oldu. Ben devam ettim DT’deki oyunlarıma. Sonra Cer Modern geldi. O zaman Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okuyan, Hacettepe’de Bilkent’te okuyan arkadaşlarımızdan bir kadro oluşturduk ve “Hayvan Çiftliği” Binnaz Dorkip’in koreografisiyle, Elvin Beşikcioğlu’nun da reji yardımcığıyla Erdal Beşikcioğlu’nun rejisinde seyirciyle buluştu. Ama Cer Modern’de daha fazla devam edemedik çünkü bizim için kulisinin olmaması zorlayıcıydı ve orayı tiyatro haline getirebilmemiz imkânsız görünüyordu. Bu yüzden bize ait olan bir sahne arayışı başladı bu da 1,5 yıl kadar devam etti. Derken Türk-Amerikan Derneği ile anlaştık ve Tatbikat Sahnesi maceramız başladı 2013 yılında. Açılış oyunumuz “Mezarsız Ölüler”di. Açılışımızı 1 Mayıs’ta gerçekleştirdik ve bu tesadüf değildi çünkü tiyatro emekçileri de birer işçidir.

Ancak maalesef Ankara’dan İstanbul’a ‘sanatçı göçü’ şehrin kültür-sanatını da zayıflatıyor; oyuncuların birçoğu yaşamlarını idame ettirebilmek için İstanbul’a gidiyor. Bu durum uzun yıllardır sürüyor olsa da yeni yeni Ankara’da da özel tiyatrolar açılmaya başladı ve ibre biraz olsun tekrar Ankara’ya kayma eğiliminde. 

Gazetemizi nasıl buldunuz? 

Tasarımını çok beğendim; her sayıda ayrı bir renk var. Mesela ben Kilim Pastanesi’ni bilmiyordum. Yine yazılarınızdan olan Kavaklıdere Sineması’ndan da çıkmıyorduk, mahallenin kimliğini yeniden keşfetmek keyifli.  

Tatbikat Sahnesi’nin olduğu Güneş Sokağı da çok güzel bir sokaktır. Her yerin bağlantı noktası gibi. Biz bu sokağa ilk geldiğimizde bu kadar mekân yoktu burada. Tatbikat Sahnesi’nin açılmasıyla önce taksiciler bu sokağı öğrenmeye başladılar çünkü oyunlarımız vardı ve taksiciler oyunlarımızı öğrenip çıkışlarda birikmeye başladılar. Sonra diğer mekanlar açıldı. Çankaya Sahne’nin de  gelmesiyle sokak daha da gelişti, kültürel faaliyetlerini çoğaltmış oldu, Güneş Sokağı hareketlendi, büyüdü. Cafeler, bistrolar, seramik atölyeleri ile gelişti. Sanat hep donatıcıdır, geliştirir, güzelleştirir. Ekonomiye destek sağlar

Eklemek istedikleriniz…

Su akar yolunu bulur. Kültür dediğimiz şeyi baskılayamazsınız. Bir şekilde dünya gelişiyor, gençlerimiz büyüyor, akıllanıyorlar, özgür yaşamak istiyorlar, iş sahibi olmak istiyorlar. Biz bunu kültürle, en başında da eğitimle yapabiliriz. Müthiş bir beyin göçü yaşıyoruz. Bunu bir yerde artık tutmamız ve engel olmamız gerekiyor.

Kış uykusu

Karı ve soğuğu ile aramızda; Ocak ayının hikayesi

Çocuklar uykuda… Öyle bir uyku ki 6 aylık bir dalış, öyle bir uyku ki görenler onları öldü sanır. Kalan zamanda daha sağlıklı olabilmek için 6 ay boyunca tüm yaşam fonksiyonlarını en az seviyeye indiriyorlar. Buna kış uykusu deniyor. Kış uykusuna yatan birçok canlı var. Bu kış, Covid19 salgını sebebiyle bizler de bir çeşit uykudayız ve nedenlerimiz diğer canlılara benziyor. Kış uykusunun ve aslında tüm uykuların temel nedeni, hayatta kalmaya çalışmak. Öyle ya Ocak ayı çetin, sert, soğuk. Bir yandan da günler uzamaya başlıyor bu ayda. O zaman Ocak ayı yenilenme ve uyanışı da simgeliyor. Bu ikilikler ne olursa olsun en nihayetinde yaşam döngüsünün bir yerinde Ocak, karı ve soğuğu ile aramızdadır. Kış mevsiminin en has ayı. Gerçekten de öyledir. 

Dönüp takvime, takvimlerin çok eski tarihine baktığımızda görürüz ki Ocak ve Şubat ayları, öyle sert geçer ki halk ekip biçemez, hükümdar vergi alamaz; tek gayeleri hayatta kalmaktır, öyleyse bu günleri saymanın kime ne faydası vardır? Roma’nın ilk hükümdarı Romolus, MÖ.738’de ayın hareketi esas alınarak hazırlanmış tarihin ilk takvimine Ocak ve Şubat aylarını koymaz. Ona göre yıl, Mart ayı ile başlar ve Aralık ayı ile biter. MÖ.713’te başa gelen hükümdar Numa ise bu durumu düzeltir ve Ocak ile Şubat aylarını takvimin sonuna ekler. Mart ilk ay iken Şubat sondadır. Sonraları Roma hükümdarı Julius Sezar, Güneş yılını esas alan bir takvim hazırlatarak önemli işler yapar. Ocak ayına da önem verir ancak hakkını teslim edemez. Yılın en uzun gecesinin yaşandığı 21 Aralık sonrası Ocak ayı, günlerin uzamaya başladığı, uyanışın başladığı aydır. Ama yılın başı olamaz. Derken Gregoryan (Miladi) takvimin 1582’de kullanılmaya başlanması ile 1 Ocak yıl başı olacaktır.

Ocak ayının bu hüzünlü hikayesi en nihayetinde mutlu sonla biter; duvarınızda yeni yılın takvimi, en baş köşede Ocak ayı, yeni yıldan da bir bir eksiltmeye başladığımız günler. Sayılsın veya sayılmasın, zihnimizde Ocak ayı güzel anlamlar taşıyor. Bizi evlere hapsetse de gece uğultulu sesler boş sokaklarda yankılansa da, güzel. Kimimiz derinden gelen o sesi, loş bir ışığın altında sıcak bir yudumla ninni gibi dinlemeyi seviyor. 

Bir de kar var, bu çetin mevsimin en güzel armağanı. Onun bembeyaz lapa lapa yağdığı yıllar aklımızda, albümlerde, galerilerde. Bir fotoğraf açıyorum; 2017 Ocak ayı, 2016’dan kalma kar hala sokakta. Kuzgun Sokağı’nda, Mesnevi ile Portakal Çiçeği arasında oturuyorum, saat geç olmuş, karşıda apartman görevlisi kaldırımdaki karı kürüyor, sonra tuz döküyor. Başka bir fotoğraf başka bir yıl, yine Ocak ayı, yine Kuzgun sokağı. Bu defa orada oturmuyorum. Portakal Çiçeği’nden Mesnevi’ye doğru inerken Barış Apartmanı önündeki kaplumbağalar aklıma geliyor. Ankara’nın merkezinde, bir apartman bahçesinde, kaplumbağa besleyen bir sakin oturuyor. Bahçenin önünde durup, çalıların arasına bakıyorum. Evini sırtında taşıyan bu canlılar, çok kolay kamufle olabiliyorlar. Kabuklarına çekilip kuytu köşelerde derinlerde bir yerlerde uyuyorlar. Ekim gibi uykuya dalıp, Mart gibi uyanıyorlar. Evrenin uzun yaşayan misafirlerinden, efsanevi, ilham kaynağı. Kış uykusuna yatan evcil bir hayvan. Onlara yazının başında “çocuk” dedim ya, ne büyük gaflet değil mi? Evimizde, bahçemizde, sokaklarda beraber olduğumuz, evleri, bahçeleri, sokakları paylaştığımız hayvanlara karşı sorumluluğu, hayvan sever bir semt olarak Ayrancı’da yaşayan herkes paylaşıyor. Ancak bazılarımız var ki bunu daha derinden yaşıyor. Gününü gecesini hayvanlara vakfeden kahramanların hikayesini anlatmaya elbette bu sayfalar yetmez. İşte onlardan bir tanesi de toprak rengi giyinmiş kaplumbağaların koruyuculuğunu üstleniyor. Ağaçların çiçeklenmesi, bir meyvenin vaktinin gelmesi, kar yağması, güneş açması… Bunlar bize, nasıl dünyanın döndüğünü hatırlatıyor ise, kış uykusuna yatan bir cinsi Ankara’nın merkezinde, sokakta yürürken güvenli alanında görmek, havaların soğumaya başlaması ile göremeyince “dünya dönüyor” demek, dünyanın döndüğünü bir de böyle hatırlamak, ne güzel…

2020’yi geride bırakırken: Verilerle Ankara

Yazar Hakkında

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İstatistik Bölümü Araştırma Görevlisi

2020 yılı şüphesiz insanlık tarihinde kendisinden ileride de söz ettirecek olaylarla dolu ve tüm insanlığın en çok zorlandığı yıl ya da yıllardan biri oldu. Hayat düzenimiz değişti, günlük konuşmalarımıza pandemi, pnömoni, sosyal mesafe gibi terimler aniden dahil oldu. Ama bunların içinde hayatımızın değiştiğini en iyi yansıtan terimlerden biri “yeni normal” oldu.

Peki 2020 yılında Ankara yeni normali nasıl yaşadı? Ankaralıların yeni normaldeki mekân tercihleri nereler oldu? Kısacası 2020’de Ankara’da neler oldu biraz bu konuya bakalım.

Restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinema gibi yerler perakende ve rekreasyon alanları olarak adlandırılır. Ankaralıların 2020 yılındaki perakende ve rekreasyon alanlarındaki hareketliliklerine baktığımızda yeni normalin etkisini fazlasıyla görüyoruz.

Pandemi öncesine kadar restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinemalardaki yoğunluk standart sınırın da üzerindeyken, yeni normalle keskin bir şekilde Ankaralılar olarak kendimizi geri çekmişiz. Yaz döneminden Kasım ayına kadar bu alanlardaki yoğunluk artsa da yoğunluğun pandemi öncesi döneme göre çok çok aşağıda olduğunu görebiliyoruz. Son önlemlerden sonra da tekrar Nisan-Mayıs dönemindeki hareket şeklimize dönmüşüz gibi duruyor.

Ankaralıların 2020 yılındaki market, pazar, gıda deposu, özel ürünlerin satıldığı gıda dükkânı ve eczane gibi yerlerdeki hareketlerini incelediğimizde, perakende ve rekreasyon alanlarına göre daha farklı şekilde hareket ettiklerini görüyoruz. Temel ihtiyaçların karşılanması amacıyla kullanılan market ve eczane alanlarındaki yoğunluk, önlemlerin olduğu dönemler hariç pandemi öncesine göre pek bir değişiklik göstermiyor. Aksine yer yer pandemi öncesi dönemden de daha fazla yoğunluğun yaşandığı zamanlar var.

2020 yılında Ankaralıların özellikle yaz ve sonbahar dönemlerinde en favori mekanlarının parklar ve yeşil alanlar olduğunu görüyoruz ki bu elbette hepimizin tahmin edebileceği bir durum. Özellikle yeni normale adım attığımız Mayıs ayı ortalarından itibaren havaların soğuduğu ve önlemlerin yeniden geldiği döneme kadar parklardaki hareketliliğin tüm alanlarda daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu süreçten edindiğimiz derslerle umarım şehrimizdeki yeşil alan ve park sayısı daha da artar diye temennide bulunarak bir diğer inceleme alanımız olan toplu taşıma hareketliliğine geçiyorum:

Ankara’da 2020 yılındaki toplu taşıma yoğunluğu incelendiğinde kentlilerimizin önlemlere ellerinden geldiğince uyduğunu görüyoruz. Yeni normalin başlamasıyla beraber toplu taşımalardaki yoğunluk pandemi öncesi döneme yaklaşsa da  standart değerin altında olduğunu söylebiliriz. Kasım ayındaki önlemler ile kentlilerimizin ellerinden geldikçe hareketliliği azaltma çabası da grafiğin en son bölgesinde kendini gösteriyor.

2020 yılında Ankara’daki iş yerlerine dair hareket trendleri incelendiğinde pandemi başlangıcı ile bu bölgelerdeki hareketlilikte de keskin bir düşüş gözlemleniyor. Yeni normalin başlangıcıyla beraber iş yerlerindeki hareketlilikte artış yaşansa da bu hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemin altında olduğunu söyleyebiliriz. Haziran-Aralık döneminde sadece Kurban Bayramı ve 29-31 Ekim tarihleri arasında hareketliliğin  azaldığı iş yerlerinde, yeni alınan önlemlerle de hareketliliğin azaldığını ancak Mart-Mayıs aralığına göre daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Yeni normal kadar ağzımıza pelesenk olan bir diğer kavram ise kuşku yok “evde kal” sloganı oldu. Son olarak kentlilerimizin 2020 yılında evlerindeki hareket yoğunluğunu inceleyeceğiz: Ankaralıların, pandemi başlangıcıyla beraber Mart-Mayıs ayları arasında evlerine çekildiklerini söyleyebiliriz. Yeni normalin başlamasıyla evlerdeki hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemle aynı seviyeye geldiğini görebiliyoruz. Ancak özellikle yeni önlemlerden sonra yılın son döneminde, kentlilerimizin bir kısmının yine evlerinde kalmaya başladığını görsek de bu ev yoğunluğunun Mart-Mayıs döneminin altında olduğunu söylemek mümkün.

Sonuç olarak 2020 yılı Ankaralıların özellikle Mart-Mayıs ve Kasım-Aralık ayları dönemlerinde evlerinde kaldığı, yaz ve sonbahar dönemlerinde sosyalleşmek için yeşil alanları ve parkları kullandığı, hayatlarının geçmiş dönemlerindeki kadar kafe, restoran ve sinema gibi mekanlara gitmediği, toplu taşımayı eskisi kadar sık kullanmadığı bir yıl oldu. Umarım 2021 eski yaşam alışkanlıklarımızı hızlıca kavuştuğumuz bir yıl olur. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!

Kaynak: Google Hareketlilik Veri Seti.

Bir mahalle arası tiyatrosu: Farabi Sahne

Her şehrin kerteriz olmuş noktaları, mekanları, sokakları vardır; Farabi Sokak da Ankaralılar için böyle sokaklardan biridir işte. Farabi Sokak, birçok Ankaralı gibi benim kişisel tarihimde de önemli bir yer tutar; birçok adres Farabi Sokak üzerinden tarif edilir. Ankara’nın ilk barlarından A Bar 1980’lerin sonunda (hafızam beni yanıltmıyorsa 1987 ya da 88’de) bu sokak üzerinde açılmıştır. Ünlü Körfez Pastanesi 1980’li, 90’lı yıllarda benim için sırf kanyaklı pasta almak için bile yolumu bu sokağa düşürme sebebimdir. Uzun bir aradan sonra Ankara’ya döndüğümde bu mahalleleri, sokakları mesken tutmam da tesadüf değildir; buraların her şeye rağmen o çok tanıdığım mahalle ruhunu, bunu koruma çabasını severim, yok edilen, kaybolan her şeye üzülür, yapılan değişikliklere dikkat kesilirim. 

Farabi Sokak’ta bir tiyatro mekanını 4-5 yıl önce fark ettiğimde de böyle bir dikkatle baktığımı, merak ettiğimi ama nedense içeri girme cesareti bulamadığımı, mahalle içinde bir tiyatro fikri çok cazip gelse de oranın kapalı devre bir yer, bir grup tiyatrocunun ya da tiyatro sevdalısının kendileri için oluşturdukları bir atölye sahne olduğu hissine kapılmıştım. Sonrasında Farabi Sahnesi olarak yavaş yavaş daha dışa dönük bir mekana dönüşmeye başladığını gözledim, zaman zaman bahçesinde dostlarıma rastladım ama ben sanırım ilk kez geçen yıl içeri girme isteği ve cesareti buldum; “cafe”sinde oturdum, kahvesini içtim, tatlılarının tadına baktım. Bu kez mekanın, üzerine üzerine gelmeyen ama sıcak davetini aldım. Sonra “Dansöz” düştü gündeme, oyun hakkında övgüler okumaya başladım ardı ardına; kimi, güvendiğim dostlarım tarafından yazılmış. Bu güzel oyunun mahallemdeki bir tiyatroda oynanıyor oluşu mutlu etti, heyecan verdi. İlk fırsatta izledim “Dansöz”ü bu güzel sahnede, sonra kendimi alamadım iki kez daha izledim bu çok etkileyici tek kişilik oyunu. Ardından “Bir Ağacın Hikayesi” geldi; ne güzel bir oyundu. Çocuk oyunu dense de zevkle izledim; salonu dolduran, üstelik çoğu yetişkin kalabalığın aldığı keyfe tanık oldum. Çocukluğumda Devlet Tiyatroları’nın oyunlarına ailece giderdik sık sık. Özellikle Altındağ Tiyatrosu’ndaki oyunların sonrasında, oyuncuların servise doğru gidişini uzaktan izlemeyi çok severdim. Sahnede gördüğüm insanlar bana gerçek üstü, ulaşılmaz gelirdi; sahne dışında, o kısacık servis yolunda onları görmenin heyecanı başkaydı. Bazen mesafeden, ulaşılmazdan besleniyor heyecan; Farabi Sahnesi’nde ise o sıcak oyun gecelerinde bu kez heyecanın, büyünün, bu kadar yakında olmaktan, iç içelikten beslendiğini gördüm, yaşadım. Oyun akşamları, sahnede göz teması kurabilecek yakınlıkta izlediğiniz oyuncularla, oyuna emek verenlerle, izleyenlerin oyun sonrasına taşan yan yanalığı çok etkileyici, çok mutluluk vericiydi. 

İşte anlatılan, bu hoş mekanın, sahnenin ve tiyatroya gönül vererek yola düşenlerin hikayesi:

Mekanın sahibi Koray Tahir Ön, Ayrancı ve çevresinde geçirdiği çocukluk, ilk gençlik dönemlerinin hemen ardından İstanbul’da on sene kadar kamera önünde oyunculuk, yine GET Yapımla, Garaj İstanbul’da, üç yıl kapalı gişe oynayan “Pragma” adlı oyunun rejisini yaptıktan sonra 2015-2016 gibi Ankara’ya dönüyor. Farabi Sahnesi’nin bulunduğu adreste, hatırladığı kadarıyla 2007’den beri tiyatro faaliyetlerinin yürütüldüğünü öğrenince Koray’dan, şaşırıyorum. Oysa benim burayı fark etmem son yıllarda oluyor. Ama 2007’lerde mekanın daha çok bir atölye gibi değerlendirildiğini söylüyor Koray, şaşkınlığıma biraz cevap olsun diye. Sonra Bertan Yusuf Bayraktaroğlu devralıyor mekanı ve mekanın yavaş yavaş dışarı açıldığı, dışarıdan tiyatro gruplarına ev sahipliği yaptığı dönem başlıyor. Nihayetinde 2018’de Koray Tahir Ön’ün Farabi Sahnesi’ni devralmasıyla da yeni bir döneme giriliyor. Ben de sanırım tam bu sıralarda, gelip geçerken kaçamak bakışlarla süzdüğüm bu mekanla farklı bir ilişki kurmaya başlıyorum. 

Koray, burada yapmak istediklerini; daha çağdaş, eleştirel, söylemek istediğini korkusuzca söyleyen bir tiyatro anlayışına yol açıcı olmak, bu tarz tiyatrolara olabildiğince ev sahipliği yapmak olarak tarif ediyor. Bu sahnede oynanan oyunları soruyorum, bir çırpıda onlarca oyun sayıyor: Dansöz, Kuşlar, Parrhessia, Bir Delinin Hatıra Defteri, Dr. Jekyll ve Mrs. Hyde, Cemal Süreya, Thom Pain, Palto, Altın Ejderha, Krem Karamel, Açık Denizde, Acayip Taşınma, Arzunun Dokuz Parçası, Bir Aşk Mektubu, Vecihi Hürkuş, Kolleksiyoncu, Kuyruksuz Yıldız, Bir Ağacın Hikayesi, Alaattin-kukla tiyatrosu, Bernarda Alba’nın Evi, Altın Elma, Salome ve Diğerleri, Tekinsiz, Eskiden Olduğu Gibi, Görkemli Görkemin Uğursuz Hikayesi, Gül Ali Masalı, Yolluk… Oyunlar genelde yüzde 75-80 doluluk oranı ile oynanmış. “Dansöz” etkileyici bir oyun olmasının yanı sıra, üzerine çok yazılması, övgü dolu eleştirilerin sosyal medya üzerinden de yayılması sebebiyle çok fark edilen bir oyun olmuş.

Mahallelinin ilgisini merak ediyorum, böyle bir şansın mahallede yaşayanlar tarafından yeterince değerlendirilip değerlendirilmediğini soruyorum; başlangıçta mekanın çok da tiyatro olarak algılanmadığını ama zamanla bir ilgi oluştuğunu söylüyor Koray.

Farabi Sahnesi’nin kendi oyunlarını çıkaran bir ekibi var bir süredir. Önümüzdeki günlerde kendi oyunları ile de sahnelerinde yer almak istiyorlar. Aslında atölyeler yapmak, “cafe” kısmında minik bir sahne kurarak müzik dinletileri düzenlemek, burayı mahallenin ortasında, yaşayan, canlı bir kültür, sanat, muhabbet ortamına dönüştürmek gibi çok güzel fikirleri, heyecanları var, dinlerken sizi de heveslendiren. Ama ne yazık ki bu salgın süreci bu niyetlerini bir süre askıya almak zorunda bırakmış. 

Koray Tahir Ön, eşitliğe, iyiliğe, güzelliğe inanıyor; iyiliğin, güzelliğin, iyilik ve güzellik doğuracağını düşünüyor; giriştiği işe de böyle bakıyor. Aslında biliyoruz ki, mahalle içinde böyle bir tiyatro kurma çabası da başka türlü açıklanamaz zaten; ancak bir güzel sevdayla, tiyatro sevdasıyla ve iyiye, güzele her şeye rağmen inanmakla olur. Mahallemizde uzun ömürlü olsun Farabi Sahnesi, güzel niyetlerini tek tek gerçekleştirsin, hevesle bekleyelim olacakları, biz de parçası olalım… İklim değişsin, Akdeniz olsun…      

Mahalle kültüründe yeni nesil kahve

Kent yaşamına aktif katılan herkesin mutlaka dikkatini çekmiştir; son yıllarda giderek daha da görünür olan bir kahve tüketim trendi içerisindeyiz. Hem kişi başına düşen ortalama yıllık tüketim artıyor, hem de kahve hazırlama yöntemleri giderek çeşitleniyor. Bu yeni tüketim ekolü uzmanlarca 3. nesil kahvecilik (diğer adlarıyla 3. dalga veya yeni nesil kahvecilik) olarak tanımlanıyor. 

Bu yeni dalgayı; granül kahvenin tüm dünyada kitlesel olarak tüketildiği 1. dalga ve zincir kahvecilerin piyasayı domine ettiği 2. dalgadan farklı kılan pek çok unsur var. Bunların en başında kahve çekirdeklerinin yüksek niteliği, üretim-tüketim zincirinin şeffaflığı, sürdürülebilirlik gibi hassasiyetler ön plana çıkıyor ve kahvenin ‘ayık tutma’ odaklı temel işlevi yerini gövde, asidite, canlılık gibi terimlerin kullanıldığı özel bir gastronomik deneyime bırakıyor.

2010’larda gelişmeye başlayan bu yeni kahve tüketim tarzı etkilerini en çok şehir yaşamında her gün bir yenisi açılan butik kahvecilerle gösteriyor. Dükkan sayısındaki bu artış trendi pandemi koşullarındaki dezavantajları göz ardı edersek hala devam ediyor. Ayrancı özelinde bile 10’dan fazla kahve dükkanı mevcut. Bu dükkanları ilgiye mazhar kılan şey genelde mahalle kültürüne “rağmen” değil bilakis içerisinde ve ona katkı sunan unsurlarla işletilmeleri. Mahalle kültürüne yeni kahve dükkanlarının entegrasyonu, kitlelere dayatılan AVM kültürünün sessiz bir protestosu ve reddini de içeriyor şüphesiz. 

Kuzgundokuz’dan Önder ve Ali Taşyürek kardeşler

Buradan yola çıkarak Ayrancı’da kısa sürede hatırı sayılır bir üne kavuşan, adresi adıyla müsemma mahalle kahvecisi Kuzgundokuz’dan Önder ve Ali Taşyürek kardeşlerle bu yeni trende, Ayrancı’da esnaf olmaya dair lezzetli bir sohbet gerçekleştirdik:

Bu dükkanı Ayrancı’da açmanızın özel bir sebebi var mı? 

Önder: Ayrancı’nın bende özel bir yeri var. 1994’te Ankara’ya geldiğimde Şimşek Sokak’ta oturuyordum. O dönemden bugüne Ayrancı’daki sosyolojik değişimi bizzat gözlemledim. Aynı şekilde mahalledeki köklü işletmecilik ve esnafçılık anlayışına da şahidim. Kendi dükkanımızı açma fikri ortaya çıktığında aklımızda hep Ayrancı vardı. Ankara’da mahalle kültürünün hala korunduğu az sayıdaki semtlerden birisi de burası. Birçok arkadaşım sokak arasındaki bir dükkanın ticari olarak akıllıca olmayacağı yönünde bizi uyardı ama ben özellikle mahalle kültürünün içerisinde bir dükkan istiyordum. Kalitemiz sayesinde işlek yerde olmamanın dezavantajlarını aşacağımıza inancımız tamdı, nitekim de öyle oldu. Müşterilerimizin konforu ve huzurunu önceledik. Belki de Ayrancı’da olmamızın önemli sebeplerinden biri de Türk kahvesinin bu semtin kültürüyle çok örtüştüğünü düşünmemiz. Her yaş kitlesinden, yeni deneyimlere açık mahalle sakinlerinin varlığı bizi cesaretlendirdi. Gelenekle yeni olanın birlikteliği için uygun bir zemin sunuyor bu semt. Yeni nesil butik dükkanların işletmecileri de bizzat AVM kültürünün soğuk ve insana dokunmayan yapısından mustarip. Bu yeni tarz işletmeler hem kendilerine hem müşterilerine bu temas imkanını sağlıyorlar aslında.

Buradan yeni nesil kahveciliğe girelim. Eski kahve alışkanlıklarına göre bugün ne farklı?

Önder: Önemli olan yüksek kalitedeki çekirdekleri, müşteriye şeffaf bir şekilde sunabilmek; kahvenin yetiştiği ülke, bölge, rakımı, toprak yapısı, işleme yöntemi, fermantasyonu vb. tüketicinin bu detaylara erişimi olması adil ticaret ve sürdürülebilirlik anlamında önemli. Biz dükkanda 80 puan üzeri almış kahve çekirdeklerini, özel su ve özel ekipmanlar kullanarak titizlikle demliyoruz. Bizim diğer dükkanlardan farkımız menümüzde espresso bazlı kahvelerin olmaması. Her dükkanda espresso mevcut ama nitelikli Türk kahvesi bulunmuyor. Biz odağa Türk kahvesini almak istedik. Dükkana gelen müşteriler ayrıca V60, Chemex gibi yöntemlerle demlenmiş filtre kahve de içebiliyorlar. Her yöntemin sunduğu tatlar farklı ve bunu keşfetmek müşteri için keyifli bir macera oluyor.

Türkiye’de olmamıza rağmen nitelikli Türk kahvesi sunan çok az yer olmasını ironik buluyorum. Türk kahvesine yaklaşımınız nasıl?

Önder: Nereye gidersek gidelim, en yakın kuruyemişçi ya da marketten alınmış öğütülmüş kahve kullanılarak Türk kahvesi hazırlanıyor. Bu çekirdeklerin ne zaman kavrulduğu, ne zaman öğütüldüğü ve kaliteleri tamamen muamma. Hiçbir yerde Türk kahvesi nitelikli çekirdekler kullanılarak anında öğütülüp servis edilmiyor. Biraz önce konuştuğumuz şeffaflık ilkesi Türk kahvesi için de geçerli olmalı. Türk kahvesinin 500 yıllık bir hikayesi var, baştan savma yapılmasına razı olmadık. İçi gümüş kaplı özel bakır cezveler kullanıyoruz. Demlemeyi 60 derece suyla başlatıyoruz ve kahvenin yanmasına izin vermiyoruz. 

Ali: Bütün geri bildirimler olumlu. Müşteriler alıştıkları Türk kahvesi tadından çok daha aromatik buluyorlar bizim yaptığımız kahveyi. Her yaş kitlesi memnun ayrılıyor. Bir de öğretici olabiliyor bizim yaşattığımız deneyim. Mesela bizi kahve çekirdeklerini tartarken ve öğütürken gördüklerinde, “yanlış anladınız Türk kahvesi istemiştim ben” diyebiliyorlar. Türk kahvesinin de aslında bir öğütme ve demleme yöntemi olduğunu ve her çekirdekle yapılabileceğini öğrenmiş oluyorlar. Bu bilgi eksikliği genel olarak sektördekilerin yani bizlerin hatası, o yüzden kapatmaya uğraşıyoruz.

Ali’nin cheesecake’leri Ayrancı’da ve hatta Ankara’da hatırı sayılır bir üne kavuştu. Cheesecake’deki başarınızın ardında ne var?

Ali: Çok titiz bir deneme ve hazırlık sürecimiz var. En doğru malzemeleri en doğru şekilde kullanmak için çaba sarf ediyoruz. Mesela kullandığımız meyvelerin mevsiminde toplanmış olmasını çok önemsiyoruz. İyi malzeme için vakit harcıyoruz. Bazen meyveleri bizzat doğadan biz topluyoruz, bazen arkadaşlarımız özel yöresinde yetişmiş meyveleri getiriyor. Herhangi bir katkı maddesi veya boya içeren bir malzememiz yok. Toplamda 30 çeşit cheesecake üretiyoruz ama bu mevsime göre değişiyor. Mesela bugünlerde balkabaklı, orman meyveli, incirli ve süt reçelli cheesecake çok tutuyor. Süt reçelini günlük sütten kendimiz yapıyoruz. Hazır üründen kaçınıyoruz. Taze ve günlük üretimi önemsiyoruz.

Üretim sürecimiz de son derece şeffaf. Müşteri bizi cheesecake yaparken barın arkasından görebiliyor ve içi böylece rahat ediyor. Genel olarak müşterilerin geri bildirimleri çok olumlu bu da beni motive ediyor. Her şeyin başında bu işi sevmem yatıyor galiba. 

Aduja: El yapımı çikolata

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

Yaklaşık 4000 yıl önce Honduras’lı yerlilerin kakao çekirdeklerinden elde ettikleri çikolata, önceleri özel günlerde tüketilen acı bir içecekti. Avrupa’ya gelmesiyle birlikte tüketimi yaygınlaşmış olan çikolata bugünlerde Ayrancı Tirebolu Sokağı’nda küçük bir dükkanda imal ediliyor, Aduja Artisanal Chocolate.  

Aduja isminin İtalyanca “Gianduja” yani kuruyemişin çikolata ile kullanımından türetildiğini ifade eden Derin Erbengi içinse Aduja; “başına buyruk, sofistike, stil sahibi, özgüvenli ve çekici bir kadın” anlamına geliyor. Derin’in macerası çikolata tadarak başlamış ve daha sonra profesyonel eğitimleri neticesinde kendi dükkanını açmış. Ayrancı’yı tercih etme nedeni ise doğduğu ve büyüdüğü yer olan İzmir Bostanlı’yı hatırlatıyor olması. 

Çikolatanın huzur ve mutluluk verdiği herkesçe bilinir. Geleneksel ya da modern her çağda çikolata iyi dileklerin iletim aracı olmuştur. Ancak günümüzde fabrikasyon üretim her şeyin ruhunu emdiği gibi çikolatanın da bu özel anlamını yok etmektedir. Böyle bir zamanda “Artisanal” yani zanaatkar çikolata yapmak çikolataya yeniden anlam kazandırmaktır. 

Sahip olduğu köklü mahalle kültürünü; dayanışma anlayışı, farklılıklara duyduğu saygı ve yeniliklere açık olmasına borçlu olan Ayrancı, Aduja’nın da mahalle kültürüne sağladığı “tatlı” katkının farkında. Hem genç bir kadının emeği hem de çikolatanın hoş anlamları göz ardı edilmemekte, çok sayıda Ayrancı sakininin Aduja’ya yolu düşmektedir. Derin de Ayrancı sakinlerine;

Ayrancılılar kesinlikle kaliteli çikolata nedir biliyor. Paketli ürünlerden neden farklı olduğunu anlatmama bile çoğu zaman gerek kalmıyor. Kendim de Ayrancı da oturuyorum zaten. İnsanın kendini ait hissettiği yerde olması ve çalışması gerektiğine inanıyorum. Bizi açılış günümüzden beri ziyaret eden tüm semt dostlarına teşekkürlerimi sunuyorum.

A D U J A 
Artisanal Chocolate
DERİN ERBENGİ
Tirebolu Sokağı No:36 Ayrancı
0533.055 22 15