LC Waikiki reklamı ile tanıdığımız ve sesine hayran kaldığımız Ankaralı genç bir sanatçı Eylül Ergül. İçinde bulunduğumuz olağanüstü dönemde müziğin iyileştirici yönünün biraz daha farkına vardık. Bu sebeple de Eylül’ü tanımak ve Ankara’da sanatçı olmaya dair sohbet etmek için bir araya geldik. Bu güzel sohbet için kendisine çok teşekkür ederiz.
Eylül, caz müzik sanatçısı olduğunu biliyoruz. Diğer popüler müzik türlerine nazaran yeterince dinlenen bir tür değil. Sen cazla nasıl tanıştın?
Ailem müzisyen, küçüklüğümden beri klasik müziğin içinde büyüdüm. Annem, teyzem ve büyük kuzenim operacı, abim ve kuzenlerim klasik enstrümanistler, dayım Haluk Tolga İlhan operacı ve kendi janrasında oldukça popüler bir ses sanatçısı. 11 yaşına geldiğimde konservatuara piyano bölümüne girmeye karar verdim. Batı dünyasını kapsayan bir fanus gibi orası. Enstrüman çalmayı öğrenirken aynı zamanda Klasik Batı Müziği kültürünü fark ediyorsun. Türkiye’nin multi-kültürel yapısı müzisyenleri zenginleştiriyor ama benim yönümü asıl belirleyen şarkı da söylüyor olmamdı. Şarkı söylemeye caz müzikle başlamadım her şeyi söylüyordum. Konservatuarda öğrendiklerin senin kariyerin de oluyor. Bu süreçte enstrüman çalmak ve şarkı söylemek arasında kaldım. Üniversitenin ilk senesinde klasik piyano eğitimini dondurdum ve Berklee College of Music sınavına girip kazandım ama dünyanın bulunduğu durum ve önünü tam olarak kestirememe endişesi beni ülkemde kalmaya itti. Bu sırada Hacettepe Caz Piyano Bölümü’nü kazanmıştım ve burada okumaya başladım, aynı zamanda bir jazz quartet ile sahne alıyordum. Caz müzikle maceram bu şekilde ilerledi.
Ankara her ne kadar gri şehir olarak anılsa da aslında sanatın neredeyse bütün dallarında ustalarını yetiştirmiş bir şehir. Sen Ankara’da sanatçı olmaya nasıl bakıyorsun? Yaşadığın şehir, büyüdüğün mahalle sana neler kattı?
Aslında Ankara’da sanatçı olmayla ilgili birkaç fikrim var. İlk olarak Ankara’dan bu kadar yıldız çıkması beklenmiyor. Dolayısıyla başka yerlerden de başarılı sanatçılar çıkıyor olmasına rağmen Ankara sanatçısı daha anlamlı oluyor. Ankara bir Başkent. Belki müzisyen için bu önemli değildir ancak bu ülke için çok şey ifade ediyor. Çünkü Atatürk operayı ilk kez burada kurdu. Birçok sanat kurumu ilk kez Ankara’da açıldı. Hacettepe Konservatuarı yani eski adıyla Cebeci Konservatuarı da ilklerden biridir. Annem de bu okulda okumuş. Kısaca çok köklü bir ekol var. Diğer fikrim ise Ankara’nın örneğin İstanbul kadar sosyal olmaması insanları kendi işlerine itiyor ve bu durum da başarıyı getiriyor. Yani gerçek entelektüellik oluşuyor. İçinde sahte burjuvazinin ve elitizmin olmadığı bir entelektüellik. Sanattan anlayan bir kitle var. Genellikle beyaz yakanın olması da buna sebep olabilir. Ben Çiğdem Mahallesi’nde doğdum büyüdüm, sosyal anlamda imkanları olan bir mahalleydi. Müzik dinleyebilmek için çok fazla fırsat oluyordu. Bu durum da müziğe ilgimi artırıyordu.
Ankara’da çok fazla caz müzik yapan yer yok. SAMM’s Bistro Caz, June Jazz Pub, Cermodern, Last Penny, Siyah Beyaz var. Ben June Jazz Pub, Cermodern gibi birçok mekânda sahne aldım.
Seni LC Waikiki reklamı ile tanıdık. Sesin herkesi çok etkiledi. LC Waikiki ile tanışman nasıl oldu? Ünlü bir marka ile çalışmış olmak hayatında neleri değiştirdi?
Persenk isminde bir şirketle çalışıyordum ve LCW müziği için görüşme yapıldı. Şarkıyı benim söylememi istediler ancak ya çok beğenilir ya da hiç beğenilmez diye düşündük. Ben ‘jingle’ şarkıcısı değilim, kendime has bir şarkıcılığım var. Risk almış olduk. Ancak marka ve kitleler bu işi çok sevdi. LCW tarafından ‘jingle’ın kabul edildiği bilgisi bile bize aylar sonra geldi ve bu kadar çok dinleneceğini düşünmedik. Her yerde çalıyordu. Açıkçası insanların verdiği o tepkiyi görmek, duymak benim açımdan işin sürprizi ve keyifli bir kısmı oldu. Bu kadar insana ulaşmış olmak çok güzeldi. Tabi bu süreçte Persenk ile olan çalışmalar devam ederken “Jingle Jackson” gibi sektörde ünlü diğer firmalarla da çalışmalarım başladı. Şimdi hala İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı caz piyano eğitimim devam ediyor. Ozan Musluoğlu, Serdar Barçın ve Çağla Karaali ile “Genedos” adlı grubumuz var, konserler veriyoruz. Türkçe sözlü beste yapıyorum ve müziğini Ozan’la yaptığımız sözünü benim yazdığım iki bestemiz var. Aranjmanını ünlü müzisyenler yapıyor ve yakında single olarak yayınlamayı düşünüyorum. Sadece şarkıcı değil piyanist, söz yazarı ve besteci olarak kariyerime devam ediyorum. Aynı zamanda jingle seslendirmelerine devam ediyorum.
Kısacası Ankaralı bir müzisyen olmak çok keyifli desem yalan olmaz.
Bauhaus’un hedefi, özgürlükçü ve yeni bir dünya görüşüyle sanat ile seri üretimin bir arada yapılabileceğini göstermekti ve Bauhaus bütün dünyada birçok tatbiki güzel sanatlar okullarının kurulmasına örnek teşkil etti.
Bildiğimiz ve bilmediğimiz Bauhaus; aslında burada “bilmek” kelimesi yerine ‘’tanımak’’ kelimesini kullanmak daha doğru olur. Biliyoruz ama tanımıyoruz. Tanıdığımız Bauhaus, İsviçreli ünlü modernistin adını kullanan, atölye, ev ve bahçe ile ilgili her türlü ihtiyaç malzemesinin satışının yapıldığı alışveriş mağazaları bulunan perakende satış şirketi. İlk mağaza 1960 yılında Mannheim, Almanya’da açıldı ve 2012 yılı itibarıyle de Bulgaristan, Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Danimarka, Finlandiya, Hırvatistan, İspanya, İsveç, İsviçre, İzlanda, Macaristan, Norveç ve Slovenya ve Türkiye’de olmak üzere 190 perakende satış mağazası ile franchising mağazaları bulunuyor. Yani Bauhaus denildiğinde birçoğumuzun hemen aklına gelen yer, alışveriş mağazası.
Bauhaus sanat okulu
Diğer Bauhaus ise 1919’da yine Almanya’da kurulur. Bir sanat okuludur ve etkileri günümüze kadar devam eden bir sanat akımıdır. “Yapı Evi’’ anlamına gelen Bauhaus, kurulduğu zaman dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirmiş, yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir yer haline gelmiştir. Bauhaus’un kurucusu olan mimar Walter Gropius ise kuruluş manifestosunda şunları söylüyordu; “mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar biz, hepimiz zanaata geri dönmeliyiz çünkü sanat mesleği diye bir meslek yoktur.”
Bu sözlerin işaret ettiği gibi Bauhaus anlayışı, uygulamalı sanatlar ile güzel sanatlar arasındaki engeli ortadan kaldırarak her iki uğraş alanının karşılıklı olarak etkileşimine uygun bir ortam hazırlamayı amaçladı. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra sanat eğitimini kökten etkileyen bir kurum olan Bauhaus, endüstrileşmenin ayrıştırdığı sanatsal, teknik ve üretimsel bölümlerin birlikteliğinin önemini savunarak büyük bir atölye haline geldi.
Bauhaus’ta ilk defa endüstrinin gereksinimlerini karşılama amacıyla tasarımlar hazırlanarak, tekstil, cam, metal, baskı ve seramik atölyelerinde prototipler yapılarak, fabrikalarda üretimler gerçekleştirildi. Toplum, ilk kez sanatçılar tarafından hayata geçirilen bu tasarımları günlük yaşamda kullanma fırsatını buldular. Bunlar belki de şu an günümüzde açılan tüm sanat atölyelerinin temelleriydi. Okul, tüm eylemleri bir arada tutarak sadeliği ve pratikliği temsil ediyordu. Evlerimizi, kentlerimizi dolduran gereksizliklerden kurtulmamızı sağlıyordu Bauhaus akımı.
“Sanat toplum içindir”
Bauhaus’un hedefi, özgürlükçü ve yeni bir dünya görüşüyle sanat ile seri üretimin bir arada yapılabileceğini göstermekti. Bu bağlamda “sanat toplum içindir” düşüncesi benimsendi. Bu düşünceyi benimsemeyen diğer sanat okulları, politik baskı ile Bauhaus’u kapatmaya zorlamışlardı. Bir süre daha Almanya’da eğitime devam eden okul 1933’te tamamen ortadan kaldırıldı ancak dönemin önemli mimarları ile Amerika’da aynı düşünce ve fikirle eğitime devam edildi. Ve Bauhaus bütün dünyada birçok tatbiki güzel sanatlar okullarının kurulmasına örnek teşkil etti.
Türkiye ile bağlantısı
Baskıcı düzenin kapattırdığı Bauhaus okulu, dünyanın birçok ülkesinde aynı düşünceden hareketle yeni oluşumlara kaynaklık etti. Bauhaus’un Türkiye bağlantısı ise 1957 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ile oldu; bu okulun başına, Bauhaus kökenli Alman Prof. Adolf G. Schneck getirildi. 1971-1976 yılları arasında da öğretim yönetmeliğinde ve programlarında, lisans düzeyinde çağdaş bir öğretimin gerektirdiği düzenlemeler gerçekleştirilerek Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu, Güzel Sanatlar Fakültesi adı ile Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Bu ekolun diğer bir uzantısı da, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi oldu. (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2014 18 (1): 105-120)
Bir fikir…
Peki ya böyle bir okulun, fikrin mahalle kültürüne nasıl bir katkısı olabilirdi? Bildiğimiz gibi Ayrancı Mahallesi sanat atölyeleri, sanatçıları, yazarlarıyla zengin bir mahalle kültürüne sahip. Aslında herkesin özgürce sanatını ortaya koyduğu küçük bir Bauhause fikri mahallemizde mevcut. Kim bilir belki ileride tüm bunların aynı çatı altında toplanıp, tartışıldığı bir yer oluşur. Mimar Van Der Rohe’nin 1957’de söylediği gibi “Bauhaus bir fikirdi aslında…”
Türkiye’de Alman dilinde eğitim veren okulların uzun bir geçmişi var. Almanya Büyükelçiliği’nin Alman Okulu da cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, tarihe ışık tutuyor.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, geçmişi 8 bin yıl öncesine kadar uzan Ankara küçük bir taşra kasabasıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentini Ankara olarak belirlemesinin ardından önceleri İstanbul’da bulunan ülkelerin resmi temsilcilikleri birer birer Ankara’ya taşınmaya başladı.
1925 yılında Alman Federal Devleti’nin büyükelçiliği de Ankara’ya taşınınca büyükelçilik çalışanlarının çocuklarının eğitim hayatlarını devam ettirebilmeleri için okul arayışı başladı. 1930’dan önce bazı ebeveynler, başlangıçta özel bir “Alman Okul Çevresi” kurdular. Konsolosluk binasındaki bu kurum, Dışişleri Bakanlığı ile “Reich Bilim, Eğitim ve Milli Eğitim Bakanlığı” tarafından denetlenmiş ve ortak finanse edilmişse de Türk hükümeti tarafından onaylanmadı ancak tamamen hoş görüldü. Alman Okul Çevresi’nde sadece Alman çocuklarının ve bazen de yabancı diplomatların çocuklarının sınıfa katılmasına izin verildi.
Yasaklı bilim insanları
Ankara’ya göç eden çok sayıda Alman bilim insanının çocuğu da Alman Okul Çevresi’nde eğitim hayatlarına devam etti. Ancak 1933 yılında politik nedenlerle göç eden bazı bilim insanlarının çocuklarının Alman Okulu Çevresi’nde eğitim almaları yasaklandı. Sadece Reich’in vatandaşı olan Alman çocuklarının bu kurumda eğitimlerine devam etmelerine izin vardı. Bu karardan etkilenenler; Prof. Dr. Ernst Reuter, (daha sonra Batı Berlin Belediye Başkanı), Prof. Dr. Bade (daha sonra Kiel’deki Dünya Ekonomisi Enstitüsü Direktörü), Carl Ebert (Ankara Opera Binası’nın kurucu ortağı) ve Eduard Zuckmayer’dı.
Münih Üniversitesi’nde okuyan Leyla Kudret Hanım’ın Ayrancı’daki Çiftevler sokağındaki evinde Alman çocuklarına vermeye başladığı özel dersler Ankara Alman Okulu’nun çekirdeği oldu.
Leyla Kudret’in gelişi
Münih Üniversitesi’nde matematik, fizik ve kimya okuyan, Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde de Almanca, tarih ve Fransızca eğitimi alan Leyla Kudret Hanım’ın eşi ile 1933 yılında Ankara’ya taşınmasıyla ise aslında bir okulun da tohumları atılmış oldu. Leyla Hanım, Ayrancı’daki Çiftevler sokağında bulunan küçük evinde Alman göçmenlerin çocuklarına özel dersler vermeye başladı ve onlara Almanya’da tanınan lise diplomasına sahip olmaları için gereken bütün ders ve bilgileri aktardı. Bu özel dersler, daha sonra kurulacak Ankara Alman Okulu’nun çekirdeğiydi.
Türk parlamentosu Ağustos 1944’te tutarlı bir kararla Nazi Almanyası ile diplomatik ilişkileri kopardığında “Alman Okul Çevresi” de dağılmış oldu. 1952 baharında ise Almanya Büyükelçiliğince, ilk büyükelçinin girişimiyle bir “Alman Okulu” faaliyete geçirildi. Kudret Hanım’ın bu okulun lise kısmını devralmasını istense de okula yalnızca yabancı uyruklu eğitimcilerin ve öğrencilerin resmi olarak giriş hakkı verilmesi nedeniyle, bir Alman öğretmen görevlendirildi. Evinde özel derslerine devam eden, adeta kendi okulunu oluşturan Leyla Kudret, Alman Okulu’nda öğretmenliğe başladığında ise yıl, 1971’di.
1952’de “Alman Okulu Ankara” ilk eğitimine 26 öğrenci ile Alman Büyükelçiliği binasındaki bahçıvan evinin bitişiğindeki bu binada başladı.
15 Ekim 1952’de “Alman Okulu Ankara” ilk eğitim yılına 26 öğrenci ile başladı. İlkokul öğrencileri için dersler, Alman Büyükelçiliği binasındaki bahçıvan evinin bitişiğindeki bir binada yapıldı. Öğrenci sayısının giderek artmasıyla bahçıvan evinden iki oda daha sınıflık oldu. Ancak hızla büyüyen öğrenci sayısı ile 148 m2’lik okul alanına sahip bahçıvan evi de okul için küçük gelmeye başladı ve okulun içi karmaşık bir hal aldı. Dönemin Alman Büyükelçisi Dr. Fritz Oelers, 290 öğrenci kapasiteli bir okul binasının inşa edilmesini savundu. Fakat Dışişleri Bakanlığı’nın planları, mali nedenlerle, muhtemelen yasal ve siyasi nedenlerin de etkisiyle 1962’nin sonunda değiştirildi; Türkiye’deki siyasi durum ve buna bağlı ekonomik belirsizlik de devreye girince Ankara’ya daha az uzman geldi ve öğrenci sayısı da düşüşe geçti.
Ankara Alman Okulu, izleyen yıllarda büyükelçilik grupları içinde faaliyetine devam etti. 1979 yıllında itibaren eğitim haftanın beş günü olacak şekilde kurgulandı, büyükelçiliğin kiler deposunun bir kısmı çalışma odasına çevrildi, doğa bilimleri uzmanlık bölgesi tamamen yeniden tasarlandı, çatılı dinlenme salonu ve oyun alanına sürgülü cam kapılar takılarak çevrelendi ve bu sayede daha işlevsel bir alan oluşturuldu.
1995 yılında Alman Okulu Tunus Caddesi’ndeki yeni yerine taşındı.
“Güvenilir okula” geçiş
1995 yılına gelindiğinde ise Alman Okulu, Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Tunus Caddesi’ndeki kendi binasındaydı. Burada Dr. Nils Fritzel müdür olarak atandı ve daha fazla eğitimsel ve yapısal değişiklikler hayata geçirildi. İlkokulda aile sınıfları ve serbest çalışma başlatıldı, 3. ve 4. sınıflardaki İngilizce dersleri haftada üç saate çıkarıldı ve günde altı saat olan ilkokul artık “güvenilir ilkokul” olarak sınıflandırıldı. Orta öğretim seviyesinde, öğrenciler artık haftada 30 saatten fazla ders alıyorlardı. İlkokuldaki serbest çalışmaya benzer şekilde, haftada dört saat çalışma, 5 ila 7. sınıflara entegre edildi. 20’den fazla çalışma grubu, müzikal performanslar ve oyunlar, ev ödevleri dâhil günlük okul hayatı zenginleştirildi. Bu süre zarfında öğretmenler için mesleki eğitimler gibi çeşitli faaliyetler de hayata geçirildi. Türkiye’deki çeşitli okullar ile bu dönem içerisinde ortak okul çerçevesinde iletişimler sağlandı.
Ernst-Reuter
Ankara’daki Alman sefaretine bağlı bu Alman Okulu’na “Ernst Reuter” isminin verilmesi ise onun Reuter’in anısını yaşatmak için alınmış önemli bir karar. Ernst-Reuter, 1935 yılında Nazi Almanyasından kaçarak Türkiye’ye yerleşmiş siyaset adamı ve yerel yönetimci. 1938 yılından 1946 yılına kadar Siyasal Bilgiler Okulu’nda şehircilik, belediyecilik, belediye maliyesi gibi dersler okutan Reuter’in en önemli özelliklerinden biri, Türkçeyi çok iyi öğrenerek, derslerini Türkçe vermesi, ders kitaplarını Türkçe yazmasıydı. Ernst Reuter, Türkiye’de bulunduğu yıllarda, Almanya’da Hitler’e karşı yürütülen mücadeleden hiç kopmadı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla 1946’da Almanya’ya geri dönen Reuter, birkaç dönem Berlin Belediye Başkanlığı görevini üstlenmişti ve Alman Cumhurbaşkanlığı seçimlerine en güçlü aday olarak girdiği dönemde, seçimlerden önce 1953 yılında vefat etti.
Türkiye’de Alman dilinde eğitim veren okulların uzun bir geçmişi var ve eğitim kurumu olarak da büyük üne sahipler. Bu okulların, 8 Mayıs 1957 yılında Almanya ile Türkiye arasında imzalanan Kültür Anlaşması’nı esas alarak faaliyetlerini sürdürdüğünü hatırlatmakta fayda var.
Alman Okulu Tunus Caddesi’nde eğitim vermeye devam ediyor.
57 yıllık geçmişi olan Ankara Briç Kulübü’nün 46 yıldır Ayrancı’da bulunduğundan, Gülden Sokağı, Gerede Sokağı derken Çiftevler Sokağı’nda kök saldığından belki de çoğu Ayrancılı sakinimizin haberi yoktur.
Derneğimiz kurulmadan önce Ankara’da briç severler daha çok kahvehanelerde, evlerde ve bazı kulüplerde briç oynuyorlardı. Briç oyuncusu olan babam ve arkadaşları cuma akşamları evlerde toplanırlardı. Sıranın Kuzgun Sokağı’nda bulunan evimizde olduğu cuma akşamları annem benim briç masasının yanında durmamı ve hizmet etmemi isterdi. Çocukluğumda bu şekilde izlemeye başladığım briç ilerde babam gibi benim de en büyük tutkum oldu. Ben briçle tanışmadım, briçin içine doğdum. Evlerde oynanan bu oyun keyifli zaman geçirmek için, yemeli içmeli, bol sohbetliydi. Yarışma briçi farklıydı.
1960’dan önce turnuva briçi, Çankaya’da şimdiki Atakule’nin yerinde olan Amerikan Subay Kulübü’nde oynanıyordu. Ankara Briç Kulübü kurucularımızdan Nermin Bingöl, Türkiye’den ayrılan bir Amerikalı subaydan turnuva usullerini gösteren bir kitabı ve turnuva takımlarını satın almış böylece turnuvalar düzenlenmeye başlamıştı. Turnuvalar daha çok geceleri Kavaklıdere Tenis Kulübü’nün o zamanki baraka lokalinde bu takımlarla yapılıyordu. Süreç içinde, turnuva briçine meraklı çekirdek bir grup kendilerine bir lokal aramaya başladı ve briç severler 1963 yılında dernek olarak örgütlendiler. Zamanla Ankaralı briç meraklıları derneğe üye olmaya başladı.
Gülden Sokak’tan Çiftevler’e
1970 yılında dernek, Kızılay Zafer Meydanı’nda bulunan Mühendisler Birliği binasına taşındı. 1973 yılında ise binanın yıkılıp yerine iş hanı yapılması kararı alınınca dernek satın almak üzere bir mülk arayışına girdi.
Necmettin Sünget ve Atila Asiltürk yetkili olmak üzere bir komisyon kuruldu ve derneğin maddi durumu uygun olan üyelerinden 5 bin veya 10 bin TL borç alındı. Toplanan bu paralarla 1974 yılı haziran ayında dernek, Gülden Sokağı 16/8 adresindeki daireyi satın aldı. Bundan sonra Ankara Briç Kulübü Ayrancı’dan hiç ayrılmadı. 1977 yılında ise buradaki daire satılıp yerine Gerede Sokağı 13/A adresinde bulunan ve giriş ile bodrum katından oluşan iş yeri satın alındı.
Nüzhet Berkin
Ancak 1980’li yılların başlarında üye sayısında büyük bir artış olunca sahip olunan bina yetersiz hale geldi. Bu sırada derneğin yönetim kurulu üyesi Fatoş Çizmeli’nin annesi Nüzhet Berkin’in Güven Kooperatifi’nden kalan Çiftevler Sokağı’ndaki arsası üzerine yapılacak olan yeni apartman inşaatında, Briç Kulübü olarak müstakil 3 katlı dernek lokali inşa ettirme imkânı bulduk. Arsa sahibi ve müteahhidin dernek üyesi olmaları büyük kolaylıklar sağladı. 7 Şubat 1986 tarihinde alınan kararla başlayan bu girişim Güvenlik Caddesi, Çiftevler Sokağı 95/16 adresindeki dernek binasının tamamlanması ve 21 Ocak 1989 tarihinde yapılan açılış töreniyle hizmete girmesi ile sonuçlandı. Kulüp hala bu adreste hizmet veriyor.
Briç Kulübü lokali, Nüzhet Berkin’in Güven Kooperatifi’nden kalan arsası üzerine yapılır.
Tarihin izleri, Güven Kooperatifi
Bu adresin yani Güven Kooperatifi’nin aslında tarihi bir önemi var; Güven Kooperatifi, Cumhuriyet sonrası Ankara’da konut ihtiyacını karşılamak için Bahçelievler Konut Kooperatifi ile eş zamanlı kurulur. Bahçelievler Konut Kooperatifi’ndeki belirsizlik yüzünden bu kooperatiften ayrılan kişilerin kurduğu Güven Kooperatifi’nin planları Alman Mimar Martin Elsaesser tarafından yapılır ve kooperatifin tip ev projeleri de yarışma yoluyla elde edilir. Kooperatif inşaat maliyetlerinin yarısı Emlak ve Eytam Bankası’ndan temin edilir, diğer yarısı ise Güven Sigorta Şirketi tarafından karşılanır. Kooperatif, 1937 yılında konutları sahiplerine teslim eder. Güven Kooperatifi evleri de Bahçelievler Konut Kooperatifi evleri gibi üst gelir grubu için yapılmıştır.
Güven Kooperatifi Kuveyt Caddesi (eski Güven Sokağı), İç Sokağı, Güvenlik Caddesi ve Çiftevler Sokağı arasında kalan adada, sol tarafın çift katlı, sağ tarafın ikiz evler olması şeklinde planlanmıştır. Birinci ev, bugün hala ilk sahibi (eski Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın ağabeyi) Fahri Tandoğan’ın varisleri tarafından kullanılıyor. Binaya sonradan eklemeler yapıldığı için orijinali değil. Sonuncu ev ise Nüzhet Berkin’e ait. Bundan sonrasını Nüzhet Berkin’in iki kızlarından biri olan Fatma Gülsen Çizmeli’den dinleyelim:
“Babam Mehmet Servet Berkin Felsefe ve Sosyoloji eğitimi almıştı. Talim Terbiye Dairesi üyesi seçilince de 1938 yılında annem ve 9 yaşındaki ablam Güner Baykal ile İstanbul’dan Ankara’ya taşınıyorlar. İlk önce Kızılay’da Büyük Sinema’nın karşısında Singer Mağazası’nın yanında bir evde ikamet ediyorlar. Daha sonra Güven Kooperatifi’nde satın alınan eve geçiliyor. Bu esnada annem Ankara Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak göreve başlıyor. Ben 1940 yılında bu evde doğdum. Ben 9 aylıkken zatürre olan babama kalp rahatsızlığı tedavisi yapıldığı için vefat etti. Babam vefat etmeden önce Dış Ticaret Reisi olmuştu.
Ayşe Abla İlkokulu’nun ilk talebelerindendim, daha sonra TED Ankara Koleji ve ODTÜ Kamu Yönetimi’nde eğitim gördüm. Ablam Güner Baykal benden 11 yaş büyüktür, bizim evin arkasındaki ev ablam için satın alındı. Ablam Bodrum’a taşınınca evi şarkıcı Alpay’a kiraya verdi. O yıllardan hatırladığım komşularımız Coğrafya Profesörü Hamit Sadi Selen, Agah Sırrı Levent, Madam Kudret ve Doktor Orhan Sanus ve 1932’de Türkiye’nin ilk dünya güzeli seçilen eşi Keriman Halis. Keriman Halis’in kızı Ece, oğlu Sezai Biltin arkadaşımdı. Etrafımızdaki tüm evler yıkılıp müteahhitte verilince, biz son ev olarak kaldık. Daha sonra annem 1986 yılında evi yıktırıp apartman yaptırmaya karar verdi fakat Ankara Briç Kulübü olarak yapıldığını göremeden 1989 yılında vefat etti. Ben hala o apartmanda oturuyorum.”
Şevket Çizmeli anısına yapılan turnuvadan ödül alan oyuncularla, Nüzhet Berkin’in kızı Fatma Gülsen Çizmeli (en sağda) ve torunu Zeynep Çizmeli Öğün (soldan ikinci)
Diplomatik bir zekâ sporu
Briç, oyun kartları ile yapılan taktiksel ve çözümsel düşünmeyi esas alan olimpik bir beyin sporu. Ankara Briç Kulübü de içlerinde Avrupa ve Dünya Kupalarında ödüller de alan birçok sporcunun yetişmesine katkı sağladı. Pandemi nedeniyle Mart 2020’den beri kapalı olan kulübün başkanı, 43 senelik briç sporcusu olan uzman doktor Haldun Vahaboğlu da briçin bir zekâ sporu olduğunun altını çiziyor. 36 sene önce üye olduğu Ankara Briç Kulübü’nün başkanlığını 2014 yılında devralan Vahaboğlu, “Ankara’mızın bu güzide semtinde bulunan kulübümüz, briçin sadece Ayrancı’da değil Ankara ve Türkiye’de gelişmesine çok büyük katkılarda bulunuyor. Briç etkinliklerinin yanı sıra yemekli, müzikli veya canlı müzikli birçok sosyal etkinlik de düzenliyoruz. Kulübümüz, aile ortamı ve nezihliği ile Ayrancı’ya yakışır bir sosyal alan” diyor.
Modern cumhuriyetin başkentinin planlandığı 1920’li yıllarda Yenişehir üzerinde pek çok plan, proje ve yatırım olanca hızıyla sürmektedir. Yabancı mimarların, belediye başkanlarının ve aslında tüm hükümet amirlerinin bazen örtüşen çoğunlukla çelişen uygulamaları arasında bir kent kurulmaktadır “Yenişehir”de. Modern anlayışın simgelerinden heykeller de yavaş yavaş yerlerini almaya başlayacaktır Ankara’nın “modern” yüzünde.
Kurtuluş Meydanı; “Havuzbaşı”
Belediye Başkanı Asaf İlbay’ın siparişini verdiği heykeller de bu dönemde getirilmiştir 1926 yıllarında, tahminlere göre. Ankaralıların ilgi odağı olmakta gecikmez bu ihtişamlı heykel. Zamanla etrafına çiçekler, banklar konulur, bulvarı turlayanların dinlenme ve seyir mekanı olur yıllarca. Fıskiyelerinin altında oturmak pek fiyakalıdır artık, hemen herkes önünde hatıra fotoğrafı çektirmeye başlar. Heykel o kadar revaç görür ki kentin merkezinin ismini bile gölgede bırakır, halk arasında burası artık Kurtuluş Meydanı değil “Havuzbaşı”dır. Ruşen Eşref Ünaydın, “Atatürk’ü Özleyiş” adlı kitabında (1981, s.77) Atatürk’e hitaben yazdığı satırlarında getirilen üç heykelden bahseder:
“Kurtlar, sadece, gece vakti dışarı çıkıldığı veya eve dönüldüğü zaman dere içlerine elde fener, omuzda mavzer inilen o ilk kışta değil, zaferden birkaç yıl sonra bile o semtlerde dolaşmakla da kalmadılar. Yenişehir kıyılarına indikleri dahi oldu! Hatta şehremini Asaf (İlbay) Ankara’yı süslemek için Avrupa’dan bir demir havuzla birkaç da dökme nemfos heykeli getirtmişti. Havuz önceleri Kızılay Meydanı’na kurulmuştu. Bugün de Sağlık Bakanlığı önündeki meydanda duruyor sanırım. Nemfoslar ise iki üç mevsimi senin bahçende geçirdilerdi. Ve bir kış üstü Yenişehir’e indirildiler. Fakat, bir tipili sabah, uyanılınca görüldü ki çıplak kızların kolları ile baldırları geceleyin kurtlar tarafından dişlenmişler! Demirlerin altındaki kırmızı boyalar yaralarının kanları gibi dışarı vurmuştu!”
Ankara’nın o eski çetin kışlarında 20’li yıllarda gelen kurtlar hızla büyüyen, kalabalıklaşmaya başlayan caddelerden ayaklarını kısa sürede çekerler. Kent merkezinde olması nedeniyle hemen yanında kurulan büyükçe bir çadırın içinde konserler verilmeye başlanmıştır, modern Ankaralılara. Riyaset-i Cumhur Mızıkası tarafından sıkça verilen bu konserler, dönemin gazetelerinden Hâkimiyet-i Milliye’nin 3 Kasım 1928 tarihli sayısında şöyle duyurulmuştur; “Yenişehir’de güzel bir park halini alan meydanda akşamları Riyaseti Cumhur Mızıkası Çalıyor.” 1929 yılında Kızılay Genel Merkez binası hemen çapraz köşeye yapılır. Meydanın bir köşesini tutan bu güzel mimarili binanın önüne de büyükçe bir park, havuz ve bir de çocuklar için bir kum havuzu yapılır. Giderek ilginin bu parka çevrilmesiyle “Su Perileri” gözden düşmeye başlarlar yavaş yavaş. Bölgenin adı “Havuzbaşı” değil “Kızılay” olarak anılmaktadır artık.
İkinci durak “Gençler Parkı” (sonradan Gençlik Parkı olacak)
İkinci, üçüncü durak, yerinden edilen heykel…
1931-32 yıllarında heykelimiz ikinci adresine taşınmıştır. Burası o zamanlar yanından İncesu Deresi’nin geçtiği bataklık bölgenin hemen yanında ve Belvü Palas’ın karşısındaki parkta bulunmaktaydı. İstiklal Caddesi’nden çift kollu geniş bir merdivenle inilen ve caddeye paralel ince uzun bir şerit olarak düzenlenmiş bu parkın adı “Gençler Parkı” idi. Park yine bu bölgede yer alan “Ay-Yıldız” isimli top sahasının 1923 yılında kurulan Gençler Birliği Spor Kulübü tarafından kullanılması nedeniyle bu ismi almıştı.
Bataklık bölge yazın en büyük sorunlardan biri olan sıtmanın kaynağı olduğu için burasının kurutulması ve üzerinde büyük bir park yapılması için inşaatlara başlanır. Kentlilerin, deniz özlemlerini üzerinde kayıklar çekerek giderebilecekleri Gençlik Parkı’nın temelleri atılmaya başlandığında heykelimiz için yeni bir yolculuk vaktidir.
Üçüncü durak Hacettepe Parkı
Üçüncü durağı Hacettepe Parkı’dır, Su Perileri’nin. 1936 yılında gelen heykelin 1960’lı yıllara kadar kalacağı yerdir burası. Lakin heykelimizin üst kısmı yoktur artık. Sebebi kaza mı, kayıp mı, hırsızlık mı bilinmez.
Mahallelinin çok sevdiği bu park heykel gelince daha da şenlenir. Ailelerin piknik yaptığı, bıçkın delikanlıların, öğrencilerin geldiği bir yer olur. Bazı tatil ve bayram günlerinde Hacettepe Parkı’na, Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencileri de otobüslerle gelirler ve burada milli oyunlar oynarlar. Hatta mahallenin ünlü spor takımının da renklerini buradaki menekşelerden aldığı söylenir. Hacettepe Spor, mor beyaz renkleriyle birinci ligde fırtınalar estirir.
Merkezi otoriteyle sık sık başı derde giren Hacettepe Mahallesi, dönemin başbakanı Adnan Menderes’in talimatıyla istimlak edilir, 1959 yılında hastane projesi uygulanmaya başlanır. Hastane binaları yükselmeye başladıktan sonra Hacettepe Parkı da eski önemini kaybedip üniversitenin arka bahçesi durumuna düşünce, sökülüp parçalara ayrılan demir döküm heykel ve fıskiyenin parçaları doğruca belediyenin depolarına kaldırılır.
Dördüncü durak “Tandoğan Meydanı”
Uzun yıllar Yenimahalle Belediyesi’nin açık hava depolarında parçalanmış ve muşambalara sarılmış bir vaziyette bekletilen “çeşme”, nihayet yine Şair ve Gazeteci Halil Soyuer’in uyarısı ile hatırlanmış ve tekrar gün yüzüne çıkartılmıştı. 1970 ve 80’li yıllarda yeniden kentin simgesi haline gelir Su Perileri. Tandoğan Meydanı’nın Anıtkabir’e bakan kısmında uzun yıllar güzelliğiyle büyüler herkesi.
Tandoğan Meydanı’da sık sık miting yapılmasından ve yürüyüşlerden duyulan rahatsızlık nedeniyle meydanın bir şekilde daraltılması düşünülürken bu fırsat, tarihler 1992’yi gösterdiğinde ele geçmiş. Ankaray projesi bahane edilerek, gereksiz büyüklükteki Ankaray çıkışları ile hem meydan amaçlanan doğrultuda parçalanmış hem de Ankara’daki bu büyük değişimin sert rüzgarları, Su Perileri’ni yine yerinden etmişti. Tandoğan Meydanı’ndan üç parça halinde sökülen çeşme bir kez daha gözlerden uzağa, Ankara Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün Yenimahalle’deki deposuna kaldırılmıştı.
Yıllar sonra gazeteci Ateş Yalazan, Melih Gökçek’e heykelin akıbetini sorup Ankaralılardan yardım istedi. Bu haber üzerine perilerin belediyenin açık hava deposunda çürümeye terk edildiği ve çıplaklıkları görünmesin diye de muşambayla örtüldüğü ortaya çıktı.
16 yıl depoda bekleyen Su Perileri, T.C. Kültür Bakanlığı ve TÜRSAB, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği işbirliğiyle 2008 yılında, Cinnah Caddesi’nin köşesinde bulunan “Su Perilerinin Dansı” heykelinden tanıdığımız heykeltıraş Metin Yurdanur’a restore ettirilmiş, hasar gören kısımları onarılmıştı.
Son durak artık “CerModern”
“Anıtsal Dionysos ve Dağ Perileri Nysiad’lar Çeşmesi”
20 Aralık 2010 tarihinde çeşme bu kez de TCDD lokomotiflerin teknik bakımının yapıldığı eski “Cer Atölyeleri”nin restore edilerek modern bir sanat merkezine dönüştürülen 11.500 m2 kapalı alana sahip, Cer Modern’in önüne yerleştirilmişti.
Heykel hakkında değerli araştırmalar yapan mimar Levent Civelekoğlu, çok değerli bilgilere ulaşır; “Heykelin üstünde bulunan asma yaprakları, üzümler, amphora, kantharos ve thrysus bizi Yunan mitolojisindeki bağ bozumu, bağcılık, şarap, haz, cümbüş ve coşkunluğun tanrısı Dionysos’a ya da Roma mitolojisindeki karşılığı olan Bacchus’e götürmektedir” der.
Yunan Mitolojisine göre Dionysos, Zeus’un kartal kılığına girerek baştan çıkarttığı Thebai (Thebes) prensesi ölümlü Semele’den olma oğludur. Ancak Semela’nın hamileliğini öğrenen Zeus’un karısı Hera, Semela’yı Zeus’un kendisine gerçek kimliğiyle görünmesini istemeye ikna eder. Semela, Zeus’un gerçek kimliğiyle ortaya çıktığında bir ölümlü olarak onun yıldırım ateşiyle yanıp kül olacağını bilmediğinden, başına geleceklerden habersizdir. Nitekim Semela, Zeus’u gördüğü an yanıp kül olur ancak Zeus cenini son anda kurtarıp baldırına dikerek saklar. Cenin gelişimini babasının baldırında tamamlayıp ikinci kez dünyaya gelince ona iki kere doğmuş anlamında dimetor sıfatı yakıştırılıp Dios ve Nysos kelimelerinden oluşan Dionysos (Nysa’nın Tanrısı) adı verilir. Dionysos Olympos’a en son kabul edilen, en genç ve annesi ölümlü olan yegâne tanrıdır. Zeus karısı Hera’nın gazabından korumak için Dionysos’u gizlemiş, doğduktan sonra yetiştirmeleri için efsanevi Nysa dağının perileri olan Nysiad’lara emanet etmişti. Böylelikle Dionysos ergen olup Olympos’a çıkana kadar Nysiad’lar tarafından bakılıp, büyütülmüştü.
Heykele işlenen çocuğun Dionysos, su perilerinin de onu büyüten dağ perileri Nysiad’lar olması nedeniyle çeşmenin isminin “Anıtsal Dionysos ve Dağ Perileri Nysiad’lar Çeşmesi” olarak anılması gerektiğini belirtiyor Civelekoğlu. 1858 yılında çekilen fotoğrafa göre Lyon kentinde Célestins Tiyatrosu’nun önündeki küçük meydancıkta bulunan bu anıtsal çeşme, Ankara “Anıtsal Dionysos ve Dağ Perileri Nysiad’lar Çeşmesi”nin kardeşi olduğunu da söylemektedir aynı zamanda.
“Célestins Tiyatrosu’nun önündeki çeşme Ankara’daki kardeşine göre daha sadedir; üstteki su haznesi ve alttaki kaidesi daha küçük ve yalındır, alt kaidesinin etrafında Eroslar da yoktur. Heykeller direkt olarak silindirik bir kaideye oturmaktadır.
Tiyatronun önündeki meydana 1858’de yerleştirilen çeşmenin tasarımını Fransız heykeltraş ve dekoratör Michel Joseph Napoléon Liénard (1810–1870), heykellerini ise yine Fransız olan heykeltraş Mathurin Moreau (1821-1912) yapmış, çeşmenin demir dökümlerini ise Val d’Osne Sanat Dökümhanesi gerçekleştirmişti. Doğal olarak Ankara’daki heykelin yaratıcıları da bu iki Fransız heykeltraştır; Michel Liénard ve Mathurin Moreau. Üreticisi de Fransız Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’dir.
Anlaşılacağı gibi, Ankara’daki “Anıtsal Dağ Perileri Nysiad’lar ve Dionysus Çeşmesi”ne Milano’dan ya da Napoli’den ne de Viyana’dan gelmemişlerdi, çeşme Fransa’dan gelmişti ya da getirilmişti.” Lyon’daki benzerinin 1957 yılında yıkılmasından sonra bizde kalanın türünün tek örneği olması da ne kadar değerli olduğunun kanıtıdır.
Kent meydanları, tarihi yapıları ve sanat ürünleriyle kimliğini bulur
Şu an Cer Modern’in bir köşesinde yıllardır küskün bir vaziyette bulunan tarihi anıt çeşmemiz kendisine yakışan bir yerde tüm Ankaralıların seyrine açık olmalı. Bu nedenle hem uzun yıllardır meydansız kalan başkentimiz bir asır önceki nadide haline getirilmeli ve tahminen 158 yaşında olan (bilinen ismiyle) “Su Perileri”miz de meydandaki yerine konmalıdır. Kent meydanları, tarihi yapıları ve sanat ürünleri ile kendi kimliğini bulur. Meydansız başkent olmaz, Ankara’ya yakışan budur.
Hepimizin etkilerinden mustarip olduğu pandemiden sanat kurumları da payını alırken, tiyatrolar da bu zorlu süreçte ayakta kalma gayretinde. Biz de Ayrancım Gazetesi olarak semtimizde bulunan Tatbikat Sahnesi’nden Elvin Beşikçioğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik; pandemi döneminin zorluklarını, sanata etkilerini ve tabi ki Tatbikat Sahnesi’ni konuştuk.
Pandemi sürecinde nasıl bir değişim yaşadınız?
Corona virüsü ilk çıktığında hepimiz şaşkına döndük. Oyunları ertelemek durumunda kaldık. Tatbikat Sahnesi olarak kadrolu çalışanlarımızı zaten sigortaladığımız için en azından virüsün ekonomik etkilerini daha az hissettirdik. Kısa çalışma ödeneğine başvurduk ve 1,5 ay gibi kısa bir süre içinde bu ödenek çalışanlarımıza sağlandı. Erdal’ın (Erdal Beşikçioğlu) oynadığı dizilerden elde edilen gelirin birçoğu da zaten tiyatroya yatırım olarak gidiyordu.
Ancak birçok özel tiyatro bizimki kadar şanslı değildi. Özellikle İstanbul’da birçok özel tiyatro çalışanları sigortasız. Ücretlerini sadece oyun başı alırlar. Dizi piyasası hareketli olduğu için gelirlerini genelde dizi setlerinden temin ederler ve tiyatro onlar için bir yaşam alanıdır. Bu yaşam alanlarımız kayboldukça aslında bizler de nefes alamaz hale geliyoruz. Küçük ölçekli tiyatrolar bu süreçte maalesef kapanma noktasına geldiler, özellikle Kadıköy’de birçok tiyatro perdelerini indirdi.
Online gösterim fikri nasıl ortaya çıktı?
Tiyatro yaşayan bir organizma. Aynı oyunu o aynılıkla bir daha sergileyemezsiniz. İlla ki ufak bazı değişiklikler (efor gibi) olur. Yoksa sinemaya gidip izlemekten farkı olmazdı tiyatronun. Online oyun gösterimi de bir arşivdir. Online çekebilmenin çeşitli prosedürleri var; mesela yazarından izin, çekim ekibi, yayınlayacağınız link, anlaşmalar. Velhasıl aynı tiyatro eserini yaratmak kadar meşakkatli ve zorlu bir süreç sizi bekliyor. Bunun da önemli bir bütçesi var. Eğer sanatsal ve kalıcı bir eser arayaşındaysanız maalesef bunlar büyük masraf. Ama her iki eserimizden de çok memnunuz. Ve tabi bize gösterilen ilgiden de. Herkes evlerinde normali ararken, tiyatrolar uzaklarındayken değişik bir deneyimle en azından sanattan uzaklaşmamış oldular. Hedef de buydu zaten. Yeni bir deneyim. Zaten hayat bir deneyim.
Ağustos ayında Fişekhane’deki sahne için bir anlaşma yapmıştık. Burada “Fahreneit 451” oyununun prömiyerini 7 Ekim’de gerçekleştirdik. Fahreneit 451 çevrimiçi bir gösterimdi ve en son oyunu da 12 Aralık’ta gerçekleştirdik. Prömiyerde 200 kişilik bir izleyici ile oyunumuzu oynadık.
Ankara’daki kültür sanat etkinliklerini yeterli buluyor musunuz?
Ben ve Erdal devlet tiyatrosundan emekliyiz. Biz Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndan Ankara’ya ilk geldiğimizde Alaçam Sokağı’nda oturduk. Erdal da Atatürk Lisesi’nde okuyordu ve zaten Ayrancı sokaklarında geçiyordu gençliği. İkimiz de Ankaralıyız; Bahçeli’yi de Ayrancı’yı da iyi biliriz. Şimdi Çayyolu tarafına taşındık ama iş yerimiz burada, gördüğünüz gibi Ayrancı’dan ayrılmamışız.
Biz Ankara’ya ilk geldiğimizde Ankara Devlet Tiyatrosu büyük oyuncularla çalışmalarına devam ediyordu. Ancak bir dönem geldi ve belli bir oyuncu grubu İstanbul’a göç etti. Bu yüzden Ankara DT biraz zayıflamaya başladı. Tiyatro bir usta çırak ilişkisidir. Ustalar gidince işler zorlaştı. Biz de bir süre sonra kendi sahnemizi kurduk. Dip Sahne ile başladık. Burası bir müzikhol mekânıydı aslında. İlk olarak “Mojo” oyununu sahneledik, bir de “Tom ve Jerry”i yaptık ancak artık gücümüz yetmemeye başlamıştı müzikholü döndürmeye ve kapattık. Ardından “Behzat Ç.” dizisi başladı. Zaten Erdal’ın başını kaşıyacak zamanı yoktu. Bir yandan da “Bir Deli’nin Hatıra Defterini” oynuyordu DT’de ve derken Erdal emekli oldu. Ben devam ettim DT’deki oyunlarıma. Sonra Cer Modern geldi. O zaman Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okuyan, Hacettepe’de Bilkent’te okuyan arkadaşlarımızdan bir kadro oluşturduk ve “Hayvan Çiftliği”Binnaz Dorkip’in koreografisiyle, Elvin Beşikcioğlu’nun da reji yardımcığıyla Erdal Beşikcioğlu’nun rejisinde seyirciyle buluştu. Ama Cer Modern’de daha fazla devam edemedik çünkü bizim için kulisinin olmaması zorlayıcıydı ve orayı tiyatro haline getirebilmemiz imkânsız görünüyordu. Bu yüzden bize ait olan bir sahne arayışı başladı bu da 1,5 yıl kadar devam etti. Derken Türk-Amerikan Derneği ile anlaştık ve Tatbikat Sahnesi maceramız başladı 2013 yılında. Açılış oyunumuz “Mezarsız Ölüler”di. Açılışımızı 1 Mayıs’ta gerçekleştirdik ve bu tesadüf değildi çünkü tiyatro emekçileri de birer işçidir.
Ancak maalesef Ankara’dan İstanbul’a ‘sanatçı göçü’ şehrin kültür-sanatını da zayıflatıyor; oyuncuların birçoğu yaşamlarını idame ettirebilmek için İstanbul’a gidiyor. Bu durum uzun yıllardır sürüyor olsa da yeni yeni Ankara’da da özel tiyatrolar açılmaya başladı ve ibre biraz olsun tekrar Ankara’ya kayma eğiliminde.
Gazetemizi nasıl buldunuz?
Tasarımını çok beğendim; her sayıda ayrı bir renk var. Mesela ben Kilim Pastanesi’ni bilmiyordum. Yine yazılarınızdan olan Kavaklıdere Sineması’ndan da çıkmıyorduk, mahallenin kimliğini yeniden keşfetmek keyifli.
Tatbikat Sahnesi’nin olduğu Güneş Sokağı da çok güzel bir sokaktır. Her yerin bağlantı noktası gibi. Biz bu sokağa ilk geldiğimizde bu kadar mekân yoktu burada. Tatbikat Sahnesi’nin açılmasıyla önce taksiciler bu sokağı öğrenmeye başladılar çünkü oyunlarımız vardı ve taksiciler oyunlarımızı öğrenip çıkışlarda birikmeye başladılar. Sonra diğer mekanlar açıldı. Çankaya Sahne’nin de gelmesiyle sokak daha da gelişti, kültürel faaliyetlerini çoğaltmış oldu, Güneş Sokağı hareketlendi, büyüdü. Cafeler, bistrolar, seramik atölyeleri ile gelişti. Sanat hep donatıcıdır, geliştirir, güzelleştirir. Ekonomiye destek sağlar
Eklemek istedikleriniz…
Su akar yolunu bulur. Kültür dediğimiz şeyi baskılayamazsınız. Bir şekilde dünya gelişiyor, gençlerimiz büyüyor, akıllanıyorlar, özgür yaşamak istiyorlar, iş sahibi olmak istiyorlar. Biz bunu kültürle, en başında da eğitimle yapabiliriz. Müthiş bir beyin göçü yaşıyoruz. Bunu bir yerde artık tutmamız ve engel olmamız gerekiyor.
Çocuklar uykuda… Öyle bir uyku ki 6 aylık bir dalış, öyle bir uyku ki görenler onları öldü sanır. Kalan zamanda daha sağlıklı olabilmek için 6 ay boyunca tüm yaşam fonksiyonlarını en az seviyeye indiriyorlar. Buna kış uykusu deniyor. Kış uykusuna yatan birçok canlı var. Bu kış, Covid19 salgını sebebiyle bizler de bir çeşit uykudayız ve nedenlerimiz diğer canlılara benziyor. Kış uykusunun ve aslında tüm uykuların temel nedeni, hayatta kalmaya çalışmak. Öyle ya Ocak ayı çetin, sert, soğuk. Bir yandan da günler uzamaya başlıyor bu ayda. O zaman Ocak ayı yenilenme ve uyanışı da simgeliyor. Bu ikilikler ne olursa olsun en nihayetinde yaşam döngüsünün bir yerinde Ocak, karı ve soğuğu ile aramızdadır. Kış mevsiminin en has ayı. Gerçekten de öyledir.
Dönüp takvime, takvimlerin çok eski tarihine baktığımızda görürüz ki Ocak ve Şubat ayları, öyle sert geçer ki halk ekip biçemez, hükümdar vergi alamaz; tek gayeleri hayatta kalmaktır, öyleyse bu günleri saymanın kime ne faydası vardır? Roma’nın ilk hükümdarı Romolus, MÖ.738’de ayın hareketi esas alınarak hazırlanmış tarihin ilk takvimine Ocak ve Şubat aylarını koymaz. Ona göre yıl, Mart ayı ile başlar ve Aralık ayı ile biter. MÖ.713’te başa gelen hükümdar Numa ise bu durumu düzeltir ve Ocak ile Şubat aylarını takvimin sonuna ekler. Mart ilk ay iken Şubat sondadır. Sonraları Roma hükümdarı Julius Sezar, Güneş yılını esas alan bir takvim hazırlatarak önemli işler yapar. Ocak ayına da önem verir ancak hakkını teslim edemez. Yılın en uzun gecesinin yaşandığı 21 Aralık sonrası Ocak ayı, günlerin uzamaya başladığı, uyanışın başladığı aydır. Ama yılın başı olamaz. Derken Gregoryan (Miladi) takvimin 1582’de kullanılmaya başlanması ile 1 Ocak yıl başı olacaktır.
Ocak ayının bu hüzünlü hikayesi en nihayetinde mutlu sonla biter; duvarınızda yeni yılın takvimi, en baş köşede Ocak ayı, yeni yıldan da bir bir eksiltmeye başladığımız günler. Sayılsın veya sayılmasın, zihnimizde Ocak ayı güzel anlamlar taşıyor. Bizi evlere hapsetse de gece uğultulu sesler boş sokaklarda yankılansa da, güzel. Kimimiz derinden gelen o sesi, loş bir ışığın altında sıcak bir yudumla ninni gibi dinlemeyi seviyor.
Bir de kar var, bu çetin mevsimin en güzel armağanı. Onun bembeyaz lapa lapa yağdığı yıllar aklımızda, albümlerde, galerilerde. Bir fotoğraf açıyorum; 2017 Ocak ayı, 2016’dan kalma kar hala sokakta. Kuzgun Sokağı’nda, Mesnevi ile Portakal Çiçeği arasında oturuyorum, saat geç olmuş, karşıda apartman görevlisi kaldırımdaki karı kürüyor, sonra tuz döküyor. Başka bir fotoğraf başka bir yıl, yine Ocak ayı, yine Kuzgun sokağı. Bu defa orada oturmuyorum. Portakal Çiçeği’nden Mesnevi’ye doğru inerken Barış Apartmanı önündeki kaplumbağalar aklıma geliyor. Ankara’nın merkezinde, bir apartman bahçesinde, kaplumbağa besleyen bir sakin oturuyor. Bahçenin önünde durup, çalıların arasına bakıyorum. Evini sırtında taşıyan bu canlılar, çok kolay kamufle olabiliyorlar. Kabuklarına çekilip kuytu köşelerde derinlerde bir yerlerde uyuyorlar. Ekim gibi uykuya dalıp, Mart gibi uyanıyorlar. Evrenin uzun yaşayan misafirlerinden, efsanevi, ilham kaynağı. Kış uykusuna yatan evcil bir hayvan. Onlara yazının başında “çocuk” dedim ya, ne büyük gaflet değil mi? Evimizde, bahçemizde, sokaklarda beraber olduğumuz, evleri, bahçeleri, sokakları paylaştığımız hayvanlara karşı sorumluluğu, hayvan sever bir semt olarak Ayrancı’da yaşayan herkes paylaşıyor. Ancak bazılarımız var ki bunu daha derinden yaşıyor. Gününü gecesini hayvanlara vakfeden kahramanların hikayesini anlatmaya elbette bu sayfalar yetmez. İşte onlardan bir tanesi de toprak rengi giyinmiş kaplumbağaların koruyuculuğunu üstleniyor. Ağaçların çiçeklenmesi, bir meyvenin vaktinin gelmesi, kar yağması, güneş açması… Bunlar bize, nasıl dünyanın döndüğünü hatırlatıyor ise, kış uykusuna yatan bir cinsi Ankara’nın merkezinde, sokakta yürürken güvenli alanında görmek, havaların soğumaya başlaması ile göremeyince “dünya dönüyor” demek, dünyanın döndüğünü bir de böyle hatırlamak, ne güzel…
2020 yılı şüphesiz insanlık tarihinde kendisinden ileride de söz ettirecek olaylarla dolu ve tüm insanlığın en çok zorlandığı yıl ya da yıllardan biri oldu. Hayat düzenimiz değişti, günlük konuşmalarımıza pandemi, pnömoni, sosyal mesafe gibi terimler aniden dahil oldu. Ama bunların içinde hayatımızın değiştiğini en iyi yansıtan terimlerden biri “yeni normal” oldu.
Peki 2020 yılında Ankara yeni normali nasıl yaşadı? Ankaralıların yeni normaldeki mekân tercihleri nereler oldu? Kısacası 2020’de Ankara’da neler oldu biraz bu konuya bakalım.
Restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinema gibi yerler perakende ve rekreasyon alanları olarak adlandırılır. Ankaralıların 2020 yılındaki perakende ve rekreasyon alanlarındaki hareketliliklerine baktığımızda yeni normalin etkisini fazlasıyla görüyoruz.
Pandemi öncesine kadar restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinemalardaki yoğunluk standart sınırın da üzerindeyken, yeni normalle keskin bir şekilde Ankaralılar olarak kendimizi geri çekmişiz. Yaz döneminden Kasım ayına kadar bu alanlardaki yoğunluk artsa da yoğunluğun pandemi öncesi döneme göre çok çok aşağıda olduğunu görebiliyoruz. Son önlemlerden sonra da tekrar Nisan-Mayıs dönemindeki hareket şeklimize dönmüşüz gibi duruyor.
Ankaralıların 2020 yılındaki market, pazar, gıda deposu, özel ürünlerin satıldığı gıda dükkânı ve eczane gibi yerlerdeki hareketlerini incelediğimizde, perakende ve rekreasyon alanlarına göre daha farklı şekilde hareket ettiklerini görüyoruz. Temel ihtiyaçların karşılanması amacıyla kullanılan market ve eczane alanlarındaki yoğunluk, önlemlerin olduğu dönemler hariç pandemi öncesine göre pek bir değişiklik göstermiyor. Aksine yer yer pandemi öncesi dönemden de daha fazla yoğunluğun yaşandığı zamanlar var.
2020 yılında Ankaralıların özellikle yaz ve sonbahar dönemlerinde en favori mekanlarının parklar ve yeşil alanlar olduğunu görüyoruz ki bu elbette hepimizin tahmin edebileceği bir durum. Özellikle yeni normale adım attığımız Mayıs ayı ortalarından itibaren havaların soğuduğu ve önlemlerin yeniden geldiği döneme kadar parklardaki hareketliliğin tüm alanlarda daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu süreçten edindiğimiz derslerle umarım şehrimizdeki yeşil alan ve park sayısı daha da artar diye temennide bulunarak bir diğer inceleme alanımız olan toplu taşıma hareketliliğine geçiyorum:
Ankara’da 2020 yılındaki toplu taşıma yoğunluğu incelendiğinde kentlilerimizin önlemlere ellerinden geldiğince uyduğunu görüyoruz. Yeni normalin başlamasıyla beraber toplu taşımalardaki yoğunluk pandemi öncesi döneme yaklaşsa da standart değerin altında olduğunu söylebiliriz. Kasım ayındaki önlemler ile kentlilerimizin ellerinden geldikçe hareketliliği azaltma çabası da grafiğin en son bölgesinde kendini gösteriyor.
2020 yılında Ankara’daki iş yerlerine dair hareket trendleri incelendiğinde pandemi başlangıcı ile bu bölgelerdeki hareketlilikte de keskin bir düşüş gözlemleniyor. Yeni normalin başlangıcıyla beraber iş yerlerindeki hareketlilikte artış yaşansa da bu hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemin altında olduğunu söyleyebiliriz. Haziran-Aralık döneminde sadece Kurban Bayramı ve 29-31 Ekim tarihleri arasında hareketliliğin azaldığı iş yerlerinde, yeni alınan önlemlerle de hareketliliğin azaldığını ancak Mart-Mayıs aralığına göre daha yüksek olduğunu görüyoruz.
Yeni normal kadar ağzımıza pelesenk olan bir diğer kavram ise kuşku yok “evde kal” sloganı oldu. Son olarak kentlilerimizin 2020 yılında evlerindeki hareket yoğunluğunu inceleyeceğiz: Ankaralıların, pandemi başlangıcıyla beraber Mart-Mayıs ayları arasında evlerine çekildiklerini söyleyebiliriz. Yeni normalin başlamasıyla evlerdeki hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemle aynı seviyeye geldiğini görebiliyoruz. Ancak özellikle yeni önlemlerden sonra yılın son döneminde, kentlilerimizin bir kısmının yine evlerinde kalmaya başladığını görsek de bu ev yoğunluğunun Mart-Mayıs döneminin altında olduğunu söylemek mümkün.
Sonuç olarak 2020 yılı Ankaralıların özellikle Mart-Mayıs ve Kasım-Aralık ayları dönemlerinde evlerinde kaldığı, yaz ve sonbahar dönemlerinde sosyalleşmek için yeşil alanları ve parkları kullandığı, hayatlarının geçmiş dönemlerindeki kadar kafe, restoran ve sinema gibi mekanlara gitmediği, toplu taşımayı eskisi kadar sık kullanmadığı bir yıl oldu. Umarım 2021 eski yaşam alışkanlıklarımızı hızlıca kavuştuğumuz bir yıl olur. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!