Blog

Ankara’nın işgal günleri…

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin nedenini ve önemini, o dönemin şartlarına ve Ankara’nın yüzyıl önceki hararetli günlerine bakarak bir daha anlamaya çalışalım.

30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışmalar sona erer. İttihat Terakki Cemiyeti’nin Almanya’nın yanında girdiği 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için büyük bir yıkım getirmiştir. 

İstanbul, İzmir başta olmak üzere pek çok kente İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri girmeye başlar. 

Bu dönemde pek bilinmese de Ankara da bu işgalden nasibini alır. Demiryollarını kontrol ve kentte asayişi sağlamak amacıyla 4 Aralık 1918 sabahı İstanbul’dan trenle gelen 200 İngiliz askeri istasyonu işgal eder. Bir bölük İskoç süvarisi de iri atlarıyla (Ulus Meydanı’nda) bir gözdağı yürüyüşü yaparak Demirlibahçe’de konuşlanırlar. Tunuslu zabitlerden oluşan bir Fransız bölüğü de İngilizlerin ardından kente ulaşır.

İngiliz yüzbaşısı Whithall, Gar’ın direksiyon binasına karargâhını kurar. Fransız komutan Yüzbaşı Boissier ise İttihat ve Terakki’nin binasına (Birinci Meclis’e) yerleşir. Fransız askerleri de karşıdaki Millet Bahçesi içinde bulunan tiyatro binasına girerler. 

Dönemin Ankara Valisi ve garnizon komutanının cılız itirazları, süvari atlarının ürkütücü sesleri arasında kaybolur gider. 

Halk uzun süre çekinir bu askerlerden; kimsede ses çıkaracak güç yoktur. 

Damat Ferit Paşa, 15 Mart 1919 günü Muhittin Paşa’yı, Ankara valiliğine atar. 1915’de sürgün edilen Ankaralı Ermeni ailelerden geri dönebilenlerine ait ev ve eşyaların geri verilmesi için mahkemeler kurulur, tehcirde suçlu bulunan dönemin eşrafı ve bürokratları tutuklanır, bir kısmı Malta’ya sürgün edilir.   

Ankara’da tehcir suçundan 97 kişi tutuklanarak İngiliz Divanı Harbi’nde yargılanmak üzere İstanbul’a götürülür. Bunlar içinde Kınacızade Şakir, Attarzade Salih, Bulgurzade Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin, Haniflerin Mehmet de vardır. Lakin yargılanmadan hapisten kaçıp Ankara’ya dönerler sessizce.

Nakşibendi müderrisi Sadullah Efendi’nin İngiliz askerlerinin tacizlerine karşı Samanpazarı’nda halka cesaret veren haykırışı ise kentteki ilk kıvılcım sayılabilir. Bu zat sonraları gizli bir ekip kurarak, işbirliği yapanlara suikastlar düzenler. 

Kemal Paşa, İstanbul’da devletin bağımsızlığı konusunda güvendiği silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapar. Şubat 1919 tarihinde İstanbul’a tedaviye gelen 20’inci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile de sıkça görüşür. Kolorduyu Ankara’ya taşıma planlarını yaparlar. 

Bu arada bazı asker ve memurlar gizlice Azmi Milli Cemiyeti kurarlar Ankara’da.

İngilizler, 20’inci Kolordu’nun Ankara’ya gelişine mani olamaz. 3500 kişilik askeri birlik, Ali Fuat Paşa’nın komutasında Nisan ayında Konya Ereğli’den Ankara’ya gelir. Paşa’nın işgal kuvvetlerine karşı cesur davranışları halka büyük moral vermeye başlamıştır. 

15 Mayıs günü İzmir’in işgali nedeniyle Ankaralılar üç ayrı miting yaparlar. 

8 Haziran günü kente gelen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat Paşa’yla beraber gizlice Kemal Paşa’yla buluşmak üzere 18 Haziran günü Amasya’ya gider.

23 Temmuz tarihinde Erzurum Kongresi toplanır.

Ankara’da halk tabiri ile “Kuvvacı”lar çalışmalarını hızlandırır. “Kuvâ-i Milliye” tabiri, “Milli Kuvvetler” anlamında kullanılır.

11 Ağustos günü İngiliz Muhipler Cemiyeti yeniden örgütlenir. Vali, tüm memurlara üyelik baskısı yapar. 

15 Ağustos günü Ali Fuat Paşa, İstanbul Hükümeti’ne karşı gelerek telgrafhaneyi işgal eder. 

Rifat Efendi, Ankara’yı temsilen Sivas Kongresi’ne katılan Ömer Mümtaz Bey’e, Kemal Paşa’ya iletilmek üzere bir mektup verir ve Ankara’ya davet eder. 

Kurban Bayramı arifesi (5 Eylül günü) Ankaralılar, Vahdettin’le bayramlaşmak ve Vali Muhittin Paşa’yı şikayet için telgraf çekerler ama Damat Ferit Paşa doğrudan görüşmelerine engel olunca “Senin gibi Sadrazamı da biz tanımıyoruz” diyerek İngiliz işgaline boyun eğen Ferit Paşa hükümetine karşı isyan ederler.

Temsili-Heyetiye Hükümet Meydanı’nda

11 Eylül’de Sivas Kongresi’nde oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin bundan sonra Ankara’da çalışmasına karar verilir.

19 Eylül günü, Keskin’le Elmadağ arasındaki “Kılıçlar Belinde” Ankara Valisi Muhittin Paşa, Keskinli Rıza Bey Müfrezesi tarafından yakalanarak Sivas’a gönderilir. Ankaralılar kendilerine Yahya Galip Bey’i vali seçerler. 

Geceleri Hıristiyan mahallelerindeki meyhane gürültüsü ve asayiş olaylarından rahatsız olan Yahya Galip, susturulmaları! için Haymana Kaymakamı Cemal Bey ve adamlarına rica eder. Emir kısa sürede yerine getirilir.

5 Ekim günü Namazgahtepe’de kılınan Cuma Namazı ve toplu yemin sonrası, Ankara’da bir “Milli Alay” kurulmasına başlanır. 

29 Ekim günü Rifat Efendi ve eşraf Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurarlar.

22 Aralık tarihinde Temsil-i Heyetiye, 3 otomobille 13 kişi olarak yola çıkarlar. Kayseri, Hacıbektaş, Mucur, Kırşehir ve Keskin’de görüşmeler yaparlar.

Ankara’da beş gün sürecek hummalı bir karşılama faaliyeti başlar, Seymen Alayı kurulur.

Oğuz boylarının geleneği olan Seymen Alayı, beyliğin veya devletin yıkılışı sonrasında yeni lideri seçmek ve yeni devleti kurmak amacıyla “Kızılca Gün” şartlarında kurulmaktadır. Bundan önceki alayın düzülüşü 1908 Meşrutiyet ilanında olmuştur. 

Valinin tören için atlılar toplama çağrısına ilçelerden yeterli destek gelmeyince polis amiri Cemal, eskiden kaymakam olduğu Haymana’ya gider; savaşa gitmeyeceklerine inandırılan yüz atlı ile gelir. 

Birkaç gün öncesinden Ankara’da, Samanpazarı’ndaki Sarı Ahmet’in Efeler Kahvesi önüne sancak dikilerek “Seymen Alayı” toplanmaya çağrılır. 

Sancağın dikildiği kısa zamanda yörede duyulur ve ilk gelen Kalecik, Zir, Yozgat seymenlerinin ardından diğerleri de gelerek hanlara yerleşirler. 

Bir diğer seğmen kolu da Hamamönü’ndeki Erzurum Mahallesi’nde Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin kahvesinde toplanır (Günümüze kadar gelen Erzurum Kahvesi).

Ankaralılar davul ve zurna sesleriyle uyandı o sabah. Kentin meşhur tellâllarından Ali Dayı gür sesiyle çarşıdan bağırarak geliyordu.

– “Mustafa Kemal Paşa geliyor! Herkes aşağıyüze insin!” 

Davul sesleriyle uyanan halk, tellâl Ali’nin avazesiyle haberi almış oluyordu. 

Elinde çıngırağıyla kentin meşhur ihtiyar dilsizi Ahras İbrahim, kırk paraya, Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişini yazan ajansı satıyordu. 

Aslında Ankaralılar, Kemal Paşa’nın gelişini, geçen Perşembe Sivas’tan hareket ettiği günden beri bekliyordu.

Sabah erkenden heyeti karşılamak için Ulucanlar’dan kalkan Seymen alayı, Hacıbayram Camii’nde toplanır. Seymen duasını, Kayyum Dede yapar. Hacı Bayram-ı Velî türbesinin önünde kurban kesilir.

Seymen alayı düzülmüş, üç sancak halinde sokaklarda dolaşmaya başlamışlardı. 

Alayın önündeki davulcular ve zurnacılar muhakkak Abdallardan seçilirdi. Göğüslerinde bir takım paralar, boynuzlar ve ufak taşlar asarlar, uzun saçlarının üstüne keçe külah giyerler. Zurna çaldığında, davullarını havaya kaldırarak ve kendilerine has rakslar yaparlardı. 

Seymenbaşı Kasap Yaşar, Karaoğlan (Anafartalar) Caddesi’ne geldiğinde Teke palasını havaya kaldırırken:  “Doh! Doh!” sesine bütün Seymen alayı katılarak, yeri ve göğü inletiyordu. Yaya Seymenlerin arkasını atlı yüzlerce zeybek kıyafetli Seymen takip ediyordu. 

Onları da Ankara’da bulunan tarikat dervişleri takip ediyordu. Nakşibendî Dergâhı, Sadî Dergâhı, Rufai, Kadiri Dergâhları, Mevlevi Dergâhı, Hacı Bayram Velî müritleri, civar köylerdeki Kızılbaşlar ve Bektaşiler vardı.

Rufa-î dervişleri kor halinde bir demiri diline sürüyor, çıplak karınlarına kılıç, ucu sivri topuzları ise yanaklarına sokuyorlardı. 

Seymen Alayı Temsili-Heyetiye’i karşılarken

İşte bugün bu dervişler, Seymen alayını takip ediyorlar, ellerindeki kudümleri, halile denilen iri zilleri çalarak, hu çekerek ve yanaklarına topuzlar, karınlarına sokulmuş kılıçlarla ilerliyorlardı.

Bu dervişler alayının arkasından esnaf loncaları geliyordu. 

Keçeciler, bakırcılar, demirciler, semerciler, çıkrıkçılar, nalburlar, tiftikçiler, orakçılar, debbağlar, kilciler, tuzcular, kasaplar, haffalar, urgancılar, saraçlar, kunduracılar, terziler, sofçular, dokumacılar, esnaf bayraklarının arkasından ilerliyorlardı. 

Karşılamaya mektepler de gelmişti. Ankara’daki Nakşibendi, Ay Melek, Taceddin, Ulucanlar İlk Mektebleri, Ziraat mektebi, Sanayi mektebi, Darülmuallimin ve Ankara Sultanisi (Taşmektep) vardı. Bu mekteplerin talebeleri ellerinde bayraklar, muallimleri başlarında alayı takip ediyorlardı. Mektepler İstasyon Caddesi’ne dizilmişlerdi. 

Beynam Köyü’nde geceleyen heyet ekibi 27 Aralık 1919 cumartesi sabahı Gölbaşı üzerinden Ankara’ya yaklaşmaktaydı.

Ankara’nın görüldüğü ilk nokta olan Keklikpınarı’nda toplanan eşraf ve memurlar saat 11.00’de gelen heyeti karşılayarak beraberce Dikmen sırtlarında (Kızıl Yokuş) sıralanmış seymenlerin eşliğinde kente inmeye başlarlar.  

Bugün Genelkurmay kavşağı olan, o dönem reji memuru Salamon Efendi’nin bir ahşap evinin önündeki cılız bir akasya ağacının yanında atlarıyla bekleyen Seymen Alayı, kesilen alaca bir dana eşliğinde bağlılık yemini ederler Kemal Paşa’ya.  

Ardından Namazgahtepe (Radyo Evi civarı) önünde bekleyen Müftü Rifat Hoca ve ulema tarafından saygıyla karşılanır heyettekiler. 

Namazgahtepe’de Şehitlik (Şimdiki Etnografya Müzesi)

Tren Garı önünden geçilerek Taşhan’a gidilirken Kemal Paşa, Fransız komutanın karargahı olmuş binada (Birinci Millet Meclisi) sallanan Fransız bayrağına şöyle bir bakar. Millet Bahçesi’ndeki Fransız zabitleri yüksek duvarın üstünden bu manzarayı izlerler.

Taşhan meydanında toplanan halkın önünden geçilerek Hacı Bayram Türbesi’ne yapılan ziyaretten sonra Hükümet Meydanı’ndaki coşkulu tören saat 16.00 civarı Kemal Paşa’nın teşekkür konuşmasıyla son bulur. Artık zaman kaybetmeden işe koyulma vaktidir. Beraberce Vilayet Binası’na girilir. 

Hacı bayram – Veli Türbesi’nde dua edilirken

Bütün bu tezahüratlarla halk, Mustafa Kemal’i Millî Mücadele’nin önderi seçmişti. Onunla son zafere kadar çalışacaktı. 

Mustafa Kemal milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara’dan bir daha ayrılmayacaktı.

Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milli mücadeleye maddi, manevi yardımlarda bulunmuş, Kuvayi Millîye Birlikleri oluşturarak cepheye göndermiştir. Ayrıca, Kemal Paşa ve arkadaşlarının geldiği gün olan 27 Aralık 1919’dan 23 Nisan 1920’ye kadar, dört aylık sürede tüm masrafları, Ankaralıların finanse ettiği bu teşkilat karşılamıştır.  

Kemal Paşa ve heyetinin Ankaralılarla, Kurtuluş Savaşı dahil, Cumhuriyet’e giden her adımda yanlarında olan Ankara halkıyla kader birliği böyle başlar.

Bahçelievler Derneği 20. yaşında

Bahçelievler Derneği
Bahçelievler Derneği 20 yaşında

Bahçelievler Semti, Bahçelievler, Yukarı Bahçelievler ve Emek mahallelerini kapsıyor ve semtte yaklaşık 51 bin kişi yaşıyor.

Kuruluşu ve gelişimi itibariyle farklı bir hikayesi olan Bahçelievler’in tarihi, Ankara’nın tarihi ile yakın ilişkili: 

Cumhuriyetin ilanından sonra Ankara’nın imar planının yapılması amacıyla düzenlenen yarışmayı kazanan Jansen Planı, 1932 yılında kabul ediliyor. Bahçelievler’in bir kentsel planlama yöntemi olan Cite-Jardin (bahçe-şehir) anlayışı ile kurulması bu planda yer alıyor. Türkiye’nin ilk toplu konut kooperatifi ve konut girişimi olarak kabul edilen Bahçeli Evler Yapı Kooperatifi, 26 Ocak 1935 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla resmen kuruluyor.

Başkent Ankara’nın hızla artmakta olan nüfusunun konut ihtiyacını karşılamak üzere kurulan başka kooperatiflere öncülük ederek örnek olan Bahçeli Evler Yapı Kooperatifi, dönemin bürokrat sınıfının modern yaşamının mekân ihtiyacına cevap verecek şekilde tasarlanıyor ve 1938 yılı sonunda evlerin inşaatı tamamlanarak sahiplerine teslim ediliyor.

Yıllar içerisinde Ankara’nın en gözde yerleşim bölgelerinden biri olan semtin nüfusu ve ekonomik değeri giderek artarken bu durum, Bahçelievler’in özgün konutlarının bir rant unsuru haline gelerek çok hızlı bir yık-yap sürecine de neden oldu. Bahçelievler konutları ve kent planı defalarca değişirken bahçe-şehir idealinden de hızla uzaklaşıldı.

Bahçelievler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (Bahçelievler Derneği) ise 7 Kasım 2000 tarihinde 8 semt sakininin öncülüğünde kuruldu. Kurucu ve Onursal Başkanı Nazif Ceylandağ olan derneğin kurulmasında semt ruhunun korunmasına yönelik savunuculuk faaliyetleri önemli rol oynadı. 

1995 yılında Başkent Üniversitesi Hastanesi’nin imar mevzuatına ve Anıtkabir Koruma Planı’na aykırı olarak yapılaşması, her yıl faaliyetleri artan hastanenin mahalle yaşamı üzerindeki olumsuz etkisi, Alpaslan İlkokulu’nun okul statüsünün değiştirilmesi gibi konular, derneğin kurulmasına neden olan etkenler arasında yer alıyor.

Bahçelievler Derneği, ihtiyacı olanlara yönelik yardım faaliyetleri düzenlemek, semt dokusunu bozan gelişmelere yönelik sivil toplum bilinci oluşturmak, Bahçelievler ile ilgili kültürel hafızayı canlı tutmak gibi amaçlarla etkinlikler gerçekleştiriyor.

Bahçelievler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şevket Özgün de amaçlarını ve projelerini şöyle sıralıyor:

• Komşuluk kültürünü korumak ve sürdürmek

• Sosyal dayanışmayı artırmak

• Kent ve kentlilik hakkını savunmak

Örgütlü bir semt dokusunun oluşmasına katkı sunmak

• Katılımcı yerel demokrasiyi desteklemek için çalışmalar yapmak.

Şevket Özgün, 20. yılını geride bırakan derneğin önümüzdeki dönem projelerini de tüm üyeler ve komşularla gerçekleştirmeyi hedeflediklerini belirtirken, bu projeleri şöyle açıklıyor:

• Semt Hali ve Emek Pazarı için “Yaşam Merkezi” projeleri

• “Semtimizin Çiçeği Sardunya” projesi

• Meşe fidanı yetiştirme projesi

• Meslek Liselilere Burs Projesi

• “Bahçelievler’i Yeniden Düşün“ semtimizin yeniden tasarlanması projesi

• Semt Kültürüne Yönelik “Bahçelievler Jansen Müzesi” Projesi.

Özgün, Bahçelievler Derneği’nin Ankara Kent Konseyi, Çankaya Kent Konseyi ve diğer semt dernekleri ile işbirliklerinin devam ettiğini de ekliyor.

27 Aralık: Hangi şehrin tarihinde var ki?

100 yıllık bir geçmişi var, bizim Kurtuluş Savaşının; tarihe sorsanız altı üstü bir yüzyıl ama biz o yüzyıla öyle bir tarih sığdırmışız ki ciltler dolusu kitaplarla anlatılamaz.

İşte bu nedenle şair, “Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir” dizesini döktürmüş.

Bu dize, Ankara için yazılmıştır sanki!

Nasıl olmasın ki?

Cumhuriyet tarihinin önemli dönemeçlerine tanığı olmakla kalmamış; o tarihin oluşmasında etkin rol üstlenmiş bir şehirden söz ediyorum.

DİĞERLERİ KURTULUŞ, ANKARA BAYRAM KUTLAR!

Her ne kadar “ilk kurşun” İzmir’de atılmışsa da, orası kurtarılmıştır; kurtuluş gününü kutlar.

Tıpkı diğer pek çok şehir gibi!

Ankara ise o şehirlerin kurtarılma sürecini başlatanlara, daha sürecin başında inanan ve kucak açan; o süreci yöneten ve yönlendirenlere ev sahipliği yapan bir şehirdir.

Tıpkı zor zamanlarda çocuğunun arkasında duran; her şey yoluna girdiğindeyse kendisine ayrılan yerde alçak gönüllü hayatını sürdüren bir güzel baba gibi!

Ankara’nın bu başarısı, kökünü, tarihi geleneğinden alır.

O tarihi gelenekte “katılımcılık” vardır, örneğin.

Tarihi adım adım dolaştığınızda göreceksiniz ki Ankara, ister “yaren meclisi” aracılığıyla ister “meşveret” yöntemiyle isterse de “istişare” yaparak, her daim katılımcıdır.

Selçuklu’nun “birlik ve bütünlük” sağlamakta acze düştüğü dönemlerde kendisini korumak ve dağınıklığı ortadan kaldırmak için kurduğu Ahi Cumhuriyeti, bunun en çarpıcı örneğidir.

Kurtuluş Savaşının öngünlerinde yaşadıkları da, bu örneğin istisna olmadığının bir kanıtıdır.

Tarihe meraklı olanlar bilirler; Ankara, İstanbul Hükümeti tarafından atanan “işbirlikçi” Muhittin Paşa’yı vali olarak istemediği gibi, Onun yerine gönderilen Ziya Paşa’yı da kabul etmemişti.

Peki ne yapmışlardı?

Kendilerine vali olarak, Yahya Galip’i seçmişler; sonuna kadar da arkasında durmuşlardı. 

Vali seçmek de nedir?” diye sorabilirsiniz.

Osmanlıda, kendi valisini kendisi seçen başka bir şehir olmadığı gerçeğinden hareketle söyleyebilirim ki bu coğrafya üzerinde, sadece Ankara’nın elde ettiği “fevkalade müsaadeye mazhar” bir durumdur. 

Seçtikleri valiye desteklerinin göstermelik olmadığını kanıtlamak için Ona “Hakan” adını vermelerinden de anlaşılmaktadır ki Ankara, kendine özgü ayrıcalığını bizzat kendisinin yarattığı bir şehirdir.

ANKARA USULÜ DEMOKRASİ!

İsyankar denilebilir mi Ankara için?

İsyankar da denebilir ama bu tanım Ankara’yı anlatmaya yetmez.

İşbirlikçi valiyi koruduğu için Padişaha isyan etmiş ama o kadarla yetinmemiş; valisini seçerek, çözümünü de kendi üretmiştir. 

Buna “Ankara usulü demokrasi” desem abartılı olmaz umarım!

Bu usulün, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın valilik konusunda yardım istediği Atatürk’ün ricasını dahi geri çevirecek kadar kararlı bir hal aldığını hatırlatırım.

Ankara’nın kurtuluşun ve kuruluşun karargahı olmasını sağlayan da bu duruşudur. 

Her koşulda kendi iradesine sahip çıkacak kararlılık gösteren kaç şehir vardır acaba? 

O kararlılık nedeniyledir ki Ankara, işgalci emperyalistlerin oyuncağı haline dönüşen şeyhülislamın, Mustafa Kemal’i hain ilan eden fetvasına karşı fetva yayınlamaktan da geri durmamış bir şehirdir. 

Atatürk’ün, Sivas Kongresi biter bitmez, hedefine Ankara’yı koymasında, böyle bir sağlam duruşun etkisi yadsınamaz.

İşte bu “ahval ve şerait” içinde, Ankara’ya gelmiştir Atatürk!

Tarih, 27 Aralık 1919’dur ve o gün Ankara’nın bayramıdır.

Atatürk, Ankara açısından önemli olan bu tarihi adımı atmak için yolculuğa başladığı İstanbul’dan, “bağımsız bir Türkiye” hedefini gerçekleştirmek üzere ayrıldığının bilincindeydi.

Sonrasını biliyorsunuz; Önce Samsun’a varmış, sonrasında tarihin gördüğü en bağımsızlıkçı genelgeyi duyurduğu Amasya’da ses vermişti dünyaya.

Erzurum ve Sivas Kongreleri, “irade-i şahane”nin tarihe gömüleceğinin ve artık “irade-i milliye” döneminin işaret fişeği gibidir!

BİR İŞARET FİŞEĞİDİR ANKARA!

 “Harap ve bitap” düşmüş bu topraklara can suyu olan o “işaret fişeği”nin bir “bayram günü” coşkusuyla taçlandığı Ankara’dır söz konusu olan.

Atatürk, henüz Bandırma Vapurunda ve henüz Samsun’a varmamışken, Ankaralıların, 21 Mayıs 1919 günü yaptıkları muhteşem miting, o “işaret fişeği”ni alıp kabul ettiklerinin göstergesidir.

İşgal altındaki İstanbul basını, o mitingi, “Anadolu’nun Tuğyanı” yani “coşkusu” başlığıyla duyurmuştu.

Tam da Kemal Atatürk’ün istediği gibiydi bu miting ve Atatürk tarafından devamının getirilmesi istendiğinde, Ankaralılar, 29 Mayıs’ta, bir kez daha “protesto mitingi” düzenleyerek yanıt vermişlerdi.

Protesto etmekle yetinmediklerini biliyoruz; hemen o günlerde, “Azm-i Milli Yurdu” Teşkilatını kurmuşlardı. 

Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin ilk adımıydı bu!

İşte bu nedenle Kemal Atatürk, Samsun’dan başlayıp, Amasya, Erzurum, Sivas ve nihayet Ankara’ya varana dek geçtiği her yerde toplantılar yapıp, halkın örgütlenmesi için canhıraş çalışırken, Ankaralıların “milli irade” için attıkları adımlar, her zaman kayda değer, daima örnek alınacak tarihi öneme sahiptir.

Damat Ferit’in, Sivas Kongresi’ne delege göndermenin isyan niteliği taşıdığına ilişkin emrine ve dönemin valisi Muhittin Paşa’ya karşı duruşları, geleceğin habercisi niteliğindedir.

Ankara’nın kendisine vali olarak seçtiği Yahya Galip, Sivas’ta bulunan Atatürk’e, “Biz mukadderatımızı, ne böyle milletin mukadderatını bilmeyen hükümet ve ne de sümmetedarik gönderilecek valilere terk edemeyiz” şeklinde telgraf çekerek, Ankara’nın duruşunu tarihe not düşmüştü.

Ankaralıların harladıkları, “milli irade” ateşiydi ve o ateş, yanmıştı bir kere!

O “ateş”, o günden itibaren hep yanacak ve 27 Aralık 1919’da, Atatürk ve arkadaşlarının Ankara’ya girdikleri Kızılyokuş’ta bir kez daha alevlenecekti.

Atatürk ve arkadaşlarının, bir gün önce Beynam’a vardıkları haberini alan Ankaralıların o geceyi iple çektikleri, ertesi gün, Mustafa Kemal’i görülmemiş bir kalabalıkla karşılamalarından anlaşılabilirdi.

O günün gazeteleri, “hava baharı andırıyordu ve sanki bir düğün vardı” şeklinde çıkmıştı.

Kış ortasında bahar havası yaşamak, Ankara’daki moral motivasyonun düzeyini de göstermektedir.

Rıfat Börekçi, o mahşeri kalabalık için “bütün Ankara halkı, kadınlarına, çocuklarına, lohusalarına varıncaya kadar yollara döküldüler. Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladılar” şeklinde yazmıştı.

Dışarıdan bakıldığında, “harap ve bitap” düşmüş bir halkın bu kadar coşkulu olmasını anlamak zordur. 

“BU ANKARA VAR YA BU ANKARA…”!

Bunu anlamak için Ankara’nın ruhuna sirayet etmek; o ruhu içselleştirmek lazımdır.

Bedri Rahmi’nin iznine sığınarak ve o güzel şirinden esinlenerek diyebilirim ki “Bu Ankara var ya bu Ankara”, hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığının tepeden tırnağa kanıtıdır.

Hatırlamak lazım; Ankara, 27 Aralık’ta, herhangi bir konuğu değil, tarihe yön veren bir lidere açtı kapısını.

Unutmamak lazım; Ankara o kapıyı bir tesadüf sonucu değil, “tarihin kendisine yüklediği rol” gereği bilerek ve isteyerek açmıştı.

İşte bu nedenle belirtmek isterim ki “kurtuluş ve kuruluş bir şiirse, Ankara o şiirin ilk dizesidir” ve her daim öyle kalacaktır.

DOMUS’un ama aslında Ayten Hanım’ın güzel hikayesi

1980’lerin sonlarıydı sanki; hemen çoğumuz Ayrancı’da oturan, zamanının çoğunu bir arada geçiren bir grup genç insandık, güzel dostlardık. Bir kısmımız Ankara dışında yeni hayatlar kurmaya başlamıştı ve grubun bu işlerini hep önceden düşünenleri, akıl edenleri (başta sevgili Rengin) Ankara buluşmalarının ilkini akıl etmişti; üstelik bir hoşluk olsun diye, 1940’ların 50’lerin giysileriyle gelinecekti buluşmaya. 

Benim her zaman olduğu gibi büyük teyzemden kalma giysim imdadıma yetişti. Buluşma yeri gruptan sevgili Gaye’nin, yine hepimizin yakından tanıdığı, çok sevdiği, annesi Ayten Hanım’ın, Ayten Cebel’in Yeşilyurt Sokak’taki eviydi. Aslında hemen yan dairede oturan arkadaşımın evine çok gelmiş gitmişliğim olsa da Ayten Hanım’ın evine ilk kez gidecektim. Kapı açıldığında inanılmaz güzel bir görüntü vardı; 40-50 yıl öncesine ışınlanılmıştı sanki; herkes dönemi yansıtan bir giysi, aksesuar, saçla nasıl hoş, nasıl ışıl ışıldı. Ama bir başka önemli ayrıntı mekandı. Sanki bir başka ortamda bu atmosfer asla yaratılamaz, her şey bu kadar fark edilemez, ışıldayamazdı. Ayten Hanım’ın dünyasına daha fazla girebildiğim özel anlardan biri olmuştu o gün. Ayten Hanım gibiydi evi de; özenle seçilmiş, biriktirilmiş, birbirinden güzel objelerle dolu, onun nezaketini, ince zevkini, görgüsünü, vefasını, hevesini, merakını yansıtan. Ve Ayten Hanım, yine kendisine çok yakışan bir cömertlikle her birinin bin hikayesi olan eşyalarla dolu evini, kalabalık, genç bir gruba hiç tereddütsüz sunmuş, kalbi gibi açmıştı.

Evle karşılaşma anımı bu kadar vurgulu anlatma isteğim de yıllar içinde tanıdıkça oluşan, pekişen Ayten Hanım fikrimin, duygumun mekan üzerinden de oluşabildiği önemli anlardan, anılardan olmasından sanırım. Sonra her güzel ilişki gibi merakı hiç yitirmeden bugüne dek sürdü dostluğumuz sevgili Ayten Hanım’la. Her biri ayrı bir başlıkla kaydedilmeyi hakeden sayısız sohbetimiz oldu bu yıllar içinde. Hayata karşı bir duruş yakalamış, hep onu korumuş, hevesini, merakını, samimiyetini, güzel kalbini koruyarak doksan yılı arkasında bırakmış, dillere destan güzelliğini kalbinin daha da parlattığı Ayten Hanım’ı dinlemeyi, ondan öğrenmeyi, sohbet etmeyi hep çok sevdim ve deneyimlerini; cesaretin, dostların, dostlukların hep çok önemli yer tuttuğu renkli ve öncü hikayesini daha çok insan bilsin istedim.

Ayten Hanım’la oradan oraya keyifle atlayarak, dolu dolu yaşadıklarını dile getirdiği güzel sohbetlerden, öyle farklı başlıkların altı doldurulabilir ki; 1940’lardan başlayarak Ankara, şehrin sosyal hayatı, entelektüel sosyalliği, İstanbul anıları, birçoğu hepimizin tanıdığı ya da bir şekilde adına aşina olduğumuz dostları, yollar, yolculuklar, aşklar… Ben de Ayten Hanım’ı gazetemize, biraz mahallemizle bağlantı kurarak Ankara’daki son yıllarının Ayrancılılığıyla, özellikle de Kuğulu Park’ın hemen yanı başında, şimdiki Düzen Laboratuvarı’nın yerinde yani Ayrancı’nın çeperinde 1979-1990 yılları arasında var olan ama tarihi daha eskiye dayanan DOMUS’un hikayesi üzerinden konuk etmek istiyorum. 

1970’li, 80’li yılları Ankara’da yaşamışların hatırlayacağını düşündüğüm DOMUS’u ben Menekşe Sokak’ta küçük bir dükkan olarak hatırlıyorum. Ortaokul yıllarım, aslında dekoratif objelere özel olarak çok da ilgimin olmadığı zamanlardı ama her geçişimde Menekşe Sokak’taki o dükkanın önünde takılıyordum; belki Ankara’da o türden hediyelik eşyalar satan fazla bir yer olmadığı için belki bir dükkan vitrininden daha fazlasını bana hissettirdiği için, Ayten Hanım’ın evine ilk gidişimdeki duyguya benzer bir duyguyla, bir müzede ya da sergideymişçesine izleyebildiğim için. Sonra Ankara’nın ilklerinden olabileceğini düşündüğüm ya da açıldığı zaman gözde bir çarşı oluşuyla bana o hissi veren Onur Pasajı’nda rastlıyorum DOMUS’a. Yıllar yıllar sonra Ayten Hanım’la yolumuz kesiştiğinde neden DOMUS’la öyle bir bağ kurduğumu daha iyi anlıyorum.

DOMUS’un ilk yıllarında Ayten hanım…

Ayten Hanım, Kırım göçmeni bir anne ile babanın kızı olarak İstanbul’da dünyaya geliyor. Ankara’ya ise 1941’de taşınıyor. İlk olarak anneannesinin, Yahudi Mahallesi olarak bilinen bölgede, Denizciler Caddesi’ndeki evine yerleşiyorlar. 1947 yılında, liseyi bitirmek üzereyken de dönemin Matbuat Genel Müdürlüğü danışmanlarından Naci Serez ile evlenip Yenişehir’in gözde apartmanlarından Soysal Apartmanı’na gelin gidiyor. Yenişehir’i o yıllarda en çok akasya ağaçlarıyla, bulvar üzerindeki -birinde özellikle şehirde yaşayan yabancıların, sefirlerin buluştuğu- iki pastanesiyle hatırlıyor. Apartmanlarının hemen altındaki Süreyya Pavyonu’nun da anılarında özel bir yeri var; evlendikleri günün gecesi düğün yemeği, üyelik sistemi ile müşteri kabul eden bu gözde ve özel mekanda veriliyor. Bu mekanın Ayten Hanım’a hatırlattıklarından biri de, mekanda geçirilen kimi gecelerin ardından sabahın ilk saatlerinde Baraj’a bülbül dinlemeye gidilmesi. Dönemin önemli bürokratlarından, TRT üzerinden günde iki kez neşriyat yapan Amerikanın Sesi Radyosu’nda İngilizce haber programları; Ulus, Varlık, Hayat gibi gazete ve dergilerde de gazetecilik yapan Naci Serez Bey’le evlilikleri 3 yıl sürüyor ama dostlukları, birbirlerini koruyup kollamaları hiç bitmiyor.

Sonrasında Ankara Ulucanlar’daki Armutçuzadelerin Konağı’nda ikamet eden annesinin evine dönen Ayten Hanım bir süre sonra ikinci eşi Nevzat Bey ile evlenerek, önce Sıhhiye’de, daha sonra Kavaklıdere Güniz Sokak’ta yaşamaya başlıyor, Demirellerle komşuluk ediyor. Bu arada 1967 yılında, Kızılay Menekşe Sokak’ta, ilk dükkanını kızının, bizim de sevgili arkadaşımızın isimlerinden birini alarak Meltem Butik adıyla açıyor. Neler satılmıyor ki bu dükkanda; bir dönem çok sükse yapan ilk ahşap tavan lambaları, metal lambalar, deri çantalar, defterler, biblolar, kırmızı pötikare çocuk lambaları, Karadeniz’den, Bursa’dan toplanmış malzemeler ile üretilen el işi ürünler, genç sanatçıların ürünleri, önemli seramik sanatçılarının elinden çıkmış seramikler. Özellikle Avrupa’da moda olmuş metal lambaları soruyorlar mesela. Ayten Hanım bu talebi arkadaşları ile paylaşırken bir sabah cüzdanını bile alamadan bir arkadaşının “hadi” demesiyle Siteler’de bir atölyenin kapısında buluyor kendini; tam da aradığı türden lambalara rastlıyor, hepsini alıyor, üzerinde beş kuruş para olmadan. 

Ürün portföylerinde sonradan çok önemli yer tutan lamba satışlarının ilki de satmayı düşünmeden vitrinlerine astıkları, Karadeniz separelerinden ürettikleri bir lambaya talip olunması ile başlıyor. Sonra kendi atölyelerini kuruyorlar, önce dükkanın alt katında daha sonra da Siteler’de. Siteler’de küçük bir fabrika kuruluyor kısa sürede, mühendis eşinin de katkısıyla. İşler büyüyor; Karanfil Sokak, Onur Çarşısı derken; oğlu sevgili Atilla Abi ve gelini devreye giriyor. Onur Çarşısı’ndaki dükkan Atilla Abi’nin isteğiyle DOMUS adını alırken, Meltem Butik de benzer ürünleri satarak varlığını sürdürüyor. Benim de çok iyi hatırladığım, ilk örneklerini Hollanda’dan getirttikleri, seramikten yapılma Adem ve Havva bibloları büyük ilgi görüyor; bir süre sonra talebi karşılamak üzere alçı kalıpları dökülüyor. Sonra Kıbrıs üzerinden İngiltere’den getirtilen “pierrot”lar DOMUS’un ilgi çeken ürünleri arasına giriyor. Mimar Sinan Üniversitesi’nden genç sanatçı adaylarının, sanatçıların ürünlerinin yanı sıra Atilla Galatalı, Füreya Koral gibi ünlü sanatçıların işlerine rastlamak da mümkün oluyor DOMUS’un raflarında. Daha burada sayamadığımız, Ayten Hanım’ın yaratıcılığı, güzel ilişki kurma becerisi ile ulaştığı pek çok ürün DOMUS’a ilgiyi her geçen gün artırıyor. Büyük otellerle bağlantılar kuruluyor, uluslararası fuarlara katılıyorlar. Ayten Hanım 1973’de bağlantısının hiç kopmadığı İstanbul’a yerleşiyor tekrar. Ürünleri ile şehre yenilik getiren, heyecan yaratan DOMUS, bu süreçte diğer aile fertleri tarafından çekilip çevrilse de ürün portföyünü oluşturma işi yine ağırlıklı olarak Ayten Hanım tarafından yapılıyor. 

Yıllar sonra, bir zamanlar DOMUS’da çalışmış bir sevgili dostumun, bir süre satılmayan bir ürüne Ayten Hanım’ın yaptığı küçücük bir müdahalenin onu nasıl görünür, fark edilir ve beğenilir hale getirdiğini, nasıl sihirli dokunuş etkisi yarattığını anlattığını hatırlıyorum. Yani yakınında da uzağında da olsa Ayten Hanım’ın eli, güzel ruhu hep DOMUS’un üzerinde oluyor, geriye biraz çekildiği zamanlarsa hemen kendisini hissettiriyor.

1979’da Ankara’ya tekrar dönüyor Ayten Hanım, belki de kızının Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmesiyle birlikte. Bu kez Ayrancı’ya yerleşiyor; önce Mesnevi Sokak ile Cinnah Caddesi’nin kesişiminde, bir zamanlar altında Ankara’nın ender saunalarından birinin olduğu apartmana, daha sonra Yeşilyurt Sokak’taki, benim ilk gördüğüm evlerine. Bu arada Kuğulu Park’ın hemen yanı başında, Kıtır’ın yanındaki DOMUS’un sorumluluğunu üstleniyor; 1990’a kadar açık kalıyor DOMUS. 1990’da kapanışının ardından kısa bir süre sonra ise Antalya’ya yerleşiyorlar. Ayten Hanım bulunduğu her yerde hayatı güzelleştirmeye devam ediyor, insanları kendine sevgiyle bağlamayı her zaman başarıyor, sohbetine müptela yaşsız dostlar ediniyor. Okumaktan, zevk almaktan, heveslerinden vazgeçmiyor. Çok güzel çiçekler kurutuyor, sergiler açıyor. Her buluşmamızda bir kitabın arasında özenle kurutulmuş çiçekler, yolculuklarının birisinden severek aldığı ve bir zamanlar zevkle giydiği bir elbise size armağan ediliveriyor ama dönüş yolunda en güzel armağan, Ayten Hanım’ın ışıltısı hiç kaçmamış güzel yeşil gözlerini sizden ayırmadan anlattığı hikayeler, öğretmeye çalışmadan öğrettikleri oluyor. Ayten Hanım veda ederken hep “sevgiyle kalın” der; içinizde huzurlu bir sevgi kalıyor…

Doğa ve Şehirler Projesi Çalıştayı 16-17 Kasım’da yapıldı

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Doğa Koruma Merkezi’nin yönettiği ve Ayrancım Gazetesi’nde projenin ürünü kitabına da yer verdiğimiz “Doğa ve Şehirler Projesi” kapsamında 16-17 Kasım 2020 tarihlerinde Ankara’da “Şehirlerde Doğa Tabanlı Çözümler ve Yeşil Altyapı Uluslararası Çalıştayı” düzenlendi. Bahçelievler, Çiğdemim, Kavaklıderem Dernekleri ile birlikte Ayrancım Derneği de; Yasemin Keser, Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül ve Tanju Gündüzalp’in katılımıyla Çalıştay’ın II. gününde moderatör olarak atölyelerde yer aldı.

Şehirlerde Doğa Tabanlı Çözümler ve Yeşil Altyapı Uluslararası Çalıştayımesafeli” çekilen anı fotoğrafı ile sona erdi.

Doğa ve Şehirler Projesi” doğa temelli çözümleri ve yeşil altyapı kavramını teşvik etmek adına, derinlikli bir proje. Çankaya’nın tüm mahalle, semt, park ve diğer alanlarına; hava temizliği, karbon tutumu, rekreasyon, sel taşkın önleme ve yerel iklimin düzenlenmesi ölçütleriyle bakmış, oldukça emek harcanmış bir proje ve çaba. Konuya ilişkin AB ve Türkiye’deki STK’lar arasında diyalog, iş birliği ve deneyim paylaşımı için bir platform sağlamayı da amaçlayan bir proje.

Çalıştay’ın ilk günü (16 kasım); dijital (zoom platformu üzerinden) ortamda gerçekleştirildi. AB ülkelerinden deneyimli uzmanlar ve yapılan/yapılmaya çalışılan uygulamalar ile Türkiye’den Eskişehir, Antalya, Gaziantep, İzmir, İstanbul ve Ankara yerel yönetimlerinin çalışmaları; STK’lar, akademisyenler, birlikler ve özel sektör deneyimleri dinlendi. Diyalog ortamı sağlanmaya çalışıldı.

Çalıştay’ın II. günü (17 kasım), pandemi şartlarına uygun ve tüm önlemler alınmış; mesafe, mekan, kişi sayısı çok detaylı bir şekilde organize edilmiş olarak; atölyeler, işbirlikleri ve gelecek planlamasına dönük gerçekleşti. Atölye çalışmalarında, projenin önceki çalıştayında belirlenen konu başlıkları detaylandırıldı ve işbirlikleri, gelecek planları üzerine konuşuldu.
Atölye Başlıkları şöyle idi:

1) Şehirlerde doğa tabanlı çözümlerin uygulanması ve yaygınlaştırılması (mod: Nilgül Karadeniz, Ankara Üniversitesi Peyzaj Bölümü)

2) Şehirdeki doğanın korunması için iletişimin geliştirilmesi (mod: Ayrancım Derneği)

3) Şehirlerde doğa koruma aracı olarak vatandaş-bilim projelerinin yürütülmesi (mod: Bahçelievler Derneği)

4) Toplum odaklı işlevsel parklar (mod: Didem Dizdaroğlu)

5) Kentsel tarım (mod: Çiğdemim Derneği)

6) Şehir Planlama ve mimaride ekolojinin gözetilmesi (mod: Aktan Acar, TOBB Üniversitesi Mimarlık Bölümü)

Projenin sonraki aşamalarına birlikte devam edilebilmesi adına alınan karar ve “mesafeli” çekilen anı fotoğrafı ile de çalıştay sona erdi.

İğde ağacı: Eski bir mahallenin bildiğimiz öyküsü

Camdan dışarı bakıyorum, güzel bir ilk yaz sabahının erken saatleri. Yeni doğan gün, iğde ağacından yayılan baygın kokuyu da yanına katarak içime akıyor. Bakışlarımı bahçemizin meyve ağaçlarının rengarenk çiçeklerle donanmış dallarında gezdirirken derin bir soluk alıyorum.

Mahallem sessiz. Günlük devinimin başlaması için daha erken. Bobo’nun havlaması sessizliği bir anlığına bölüyor. ‘Hişşt’ diyorum aralık pencereden, ‘sus bakayım, herkes uyuyor.’ O güzel başını kaldırıp bana bakıyor anlamış gibi ve olduğu yere oturuveriyor, bakışıyoruz. 

Bobo’yu susturdum ama bakalım herkes uykuda mı gerçekten, kim bilir? Yatağında bir o yana, bir bu yana dönüp uykuyu biraz daha uzatmak, günü biraz daha kısaltmak için, yüreğindeki sıkıntıyı söküp atabilmek, umuda dair bir şeyler yakalayabilmek için, çarşafla yorganın arasında çırpınıp duran yıpranmış, sızılı, yorgun bedenini duyumsamamak için çabalayan kaç kişi vardır şimdi bilebilir miyim?

Mahalle suskun. Yeni günün eşiğinde, aldatıcı bir dinginlik, güneşin ilk ışıklarıyla belirginleşerek apartmanları sarıyor. Birazdan istenmese de yataklardan çıkılacak, ayaklar sürüklenerek banyoya, mutfağa girilecek, çaylar demlenecek, tuzsuz peynirler, şekersiz çaylar, esmer ekmeklerden oluşan kahvaltılar yapılırken camlardan dışarıya göz atılacak ve şimdilik herşeyin yerli yerinde olduğunu görmenin ferahlığı dudaklara kırık birer gülücük olarak konacak. 

Sonra yarınların kaygısı yavaşça yürekleri yoklayacak. Ölüm denen son noktaya adım adım yaklaşılırken elden ayaktan düşmeden göçüvermenin duası bu kez kıpır kıpır olacak dudaklarda. Sonra geçmişe dönülecek yavaş yavaş. Gün uzun, yapılacak pek bir iş, gidilecek bir yer yok. Gözler çabuk yoruluyor okuyunca. Kulaklar televizyondaki konuşmaları çok da net ayırt edemiyor. O zaman düşünülecek bol bol. Geleceğe dair hayal kurulamayacağına göre, geçmiş günlerin iyi, kötü anıları birer birer yoklayacak bellekleri. Mutlulukla gülümsendiği de olacak, bakışların kederle karardığı da.

Camdan yaşlı mahalleme bakıyorum. Şimdilerde bir kentsel dönüşüm çılgınlığı sardı her yanı. Eski apartmanlar yıkılıp yerine yenileri yapılıyor. Rezidans diyorlar havalı havalı, bildiğimiz apartman oysa. Bu mahallenin yaşlı insanları alıştıkları evlerinde yaşayıp ölmek istiyorlar. Yaşamlarının son demlerinde oradan oraya sürüklenmek istemiyorlar. Ne daha lüks bir dairede ne de parada pulda gözleri var artık. Ama bu yüzden apartmanlarda kavgalar kopuyor, eski sakinler ile sonradan yerleşenler arasında çatışmalar yaşanıyor. Zaten yaşlı beyinleri her şeyi büyütüp dert etmeye hazır; görece dinginlikleri de uçup gidiyor bu yüzden. 

Yan apartmandaki komşum, oğullarının bırakıp gittiği köpeğini bahçeye çıkardı. Yaşlı köpek ve yaşlı adam, ruhları çekilip alınmış gibi dolaşıyorlar. Köpeğin bacağını kaldırıp işediği yerde eskiden bir kum havuzu vardı. Hafta içi bakıcı kadınlar, hafta sonları anneler, çocuklarını ellerine birer kova-kürek tutuşturup kum havuzuna getirirlerdi. Ankara’nın o zamanlar yeni kurulmakta olan semtlerindendi Ayrancı. Orta sınıf, yeni evli, bürokrat, akademisyen, sanatçı ailelerin borç-harç birer daire alıp yerleştikleri, çocuklar doğurup büyüttükleri, evlendirip yeni yuvalarına yolculadıkları, emekli olup torun büyüttükleri ve sonunda yapayalnız kalıverdikleri mahallem.

Camdan dışarı bakıyorum. Bobo komşunun köpeğini kovaladı havlayarak. Eh vakit de ilerledi nasılsa, havlayabilir artık. 3 bebeklerdi bahçenin bir köşesinde titreşirken bulduğumuzda. Anaları ne olmuştu kim bilir. Biraz büyüyünce ikisi kayboldular. Bir tek Bobo kaldı, o da canımız ciğerimiz işte. Şanslı köpek. Yediği önünde, yemediğiyse ardından gelen bahçemizin on beş-yirmi kedisine, saksağanına, güvercinine, serçesine. Geçen kış havalar çok soğuyunca birkaç komşu paralarımızı katıştırıp Bobo’ya en güzelinden, villa gibi bir kulübe aldık. İki seneye yakın bir zamandır Bobo’ya yemek taşır, su taşır ve sevgi sözcükleri göndeririz ama asla gönül indirip yanımıza yanaşmaz, kendini sevdirmez. Oradan uzaklaşmadıkça gidip yemeğini yemez. 

Camdan dışarı bakıyorum. Apartmanların çoğu yarım asırlık. Ama hep ellerimiz üstünde olduğu için hala güzeller. Bir zamanlar gece yarıları ışıklar yanardı. Anneler yeni doğmuş bebeklerini besler, kollarında sallarlardı uykusuz gecelerde. Çok sonraları üniversite sınavlarına hazırlanan çocuklarına gece yarılarına kadar çay-kahve taşıdılar üstlerinde gecelik, gözlerinde uyku. Evlerin ölgün ışıklarında karşıdan karşıya ortaklık kurulur, duygular paylaşılırdı da analardan başka kimse bilmezdi.

İşte kara kediler konvoyu yollara döküldü. Kedilerimizin çoğu kapkara. E ana kara, baba kara olunca ne olabilir ki başka. Çoğaldıkça kapkara çoğalıyorlar işte. O gözler yemyeşil nasıl da ışıldar. Bunlar da memur sanki, daireye gider gibi bir ciddiyetle gider, gelirler. Ben de merak eder dururum acaba ne düşünüp de böyle o yana, bu yana giderler diye. 

Camdan dışarı bakıyorum. Bobo iri gövdesini savurarak kedileri kovalarmış gibi yaptı. Aslında kimsenin kimseye zararı dokunmuyor bahçede. Canları oyun isteyince işte böyle eğleniyorlar. En çok da saksağanlar eğleniyor. Korkusuzca köpeğin de kedilerin de burunlarının ucuna kadar yanaşıp onları kışkırtıyorlar, tam pençeyi yiyecekler, pırrr… Bazen kedileri peşlerine takıp ağaçların en üst dallarına kadar sürüklüyor, o daldan öbürüne konarak deli ediyorlar zavallıları. 

Camdan dışarı bakıyorum. Üst kattaki komşum çarşı çantasını arabasının bagajına yerleştiriyor. Selamlaşıyoruz. Markete gidiyor. Mahallede beş-altı market açıldı peş peşe. Bir zamanların güler yüzlü, hatırşinas bakkalları, kasapları, manavları, boyunlarını bükerek kapılarına kilit vurdular birer birer, karşılıklı hâl hatır soracak esnafımız kalmadı. Onların yerine işte bu marketler silsilesi. Değil selamlaşmak, hatır sormak, kovalanırcasına paketinizi kapıp çıktığınız marketler. Komşum arabasını çalıştırdı. Tepesindeki kedi atladı, kaçtı. Öbürleri de sağa sola savruldular. Bobo ıhlamurun dibine serilmiş, yan gözle olanları seyrediyor.

Camdan dışarı bakıyorum. Yükselen güneş, perde aralıklarından içerilere süzülüp bedenleri ve yürekleri ısıtıyor. Kalkmalı, apartman görevlisinin bıraktığı gazeteyi almalı kapının önünden. Bu güzel bahçenin köpeklerinden, kedilerinden, kuşlarından, ağaçlarından, çiçeklerinden şimdilik ayrılıp zavallı ülkemin ve ait olduğu dünyanın tatsız gerçekleriyle yüzleşme zamanı. 

Serender Pastanesi’nde yazılan öyküler

Her birimiz Ankara’nın farklı semtlerinde yaşasak da salı akşamları adresimiz aynıydı, Serender Pastanesi, Çankaya. Şimdi ise hayatımızdaki yeni sahnelere uyum sağlamaya çalışıyoruz.

Evde bir şey arıyordum. Aradığım şey çekmecede, Serender Pastanesi poşetinin içinden çıktı. Üzerinde yazan, “Serender Pastanesi 1990”. Poşetin fotoğrafını çekip sosyal medya hesabımda paylaştım ve fotoğrafı görüp hüznüme ortak olanlar kadar, bu vesile ile tatsız haberi ilk benden duyanlar da oldu. 

Serender Pastanesi de kapandı

Serender Pastanesi de pandemiyle birlikte kapanan ve maalesef tekrar açılmayan işletmelerden birisi ve benim için yeri her zaman ayrı olacak. Sadece çocukluğuma değdiği ya da yetişkin olduğumda da tüm kutlamalarıma yaş pastalarıyla eşlik ettiği için söylemiyorum bunu. Eşim Umut ile yaşadığımız ilk ev Serender Pastanesi ile aynı sokaktayken, akşamın geç saatlerinde bizi kırmayıp getirdikleri profiterollerden veya kar yağınca Serender’e yürüyüp salep almamızdan dolayı da değil yalnızca ki bu saydıklarım da Serender ile vedalaşmamı oldukça zorlaştıran mutlu hatıralar. 

Ancak son zamanlarında Serender’de geçirdiğim vakti arttıran sebep başkaydı. Aynı zamanda, bu yazıyı yazma isteğimi de pekiştiren sebep… Serender Pastanesi, Eylül 2019’dan kapanacağı tarihe kadar, 7 ay boyunca, Yazar Gamze Güller yürütücülüğünde gerçekleştirdiğimiz Yaratıcı Yazarlık Atölyesi için evimiz olmuştu. 

Serender Pastanesi Sedat Simavi Sokağı’ndaydı; yanı başındaki Güzeltepe Mahallesi’nin sokak ve caddeleri ise Yunus Nadi, Abidin Daver, Halit Ziya, Ahmet Rasim, Halide Nusret Zorlutuna, Ahmet Mithat Efendi, Süleyman Nazif… İş yerlerimizden ya da evlerimizden çıkıp oralardan geçerek Serender Pastanesi’ne geldik her hafta. 

Buluştuğumuz o salı akşamlarında, Gamze hocamız eşliğinde nice yazarın eserini okuduk, kendi yazdığımız öyküleri paylaştık. Vüs’at O. Bener okurken yazarın yaşadığı evin pek yakınımızdaki komşu sokaklardan birinde olduğunu konuştuk; Ankaralı pek çok yazarı andık. Tabii unutmadan, zaman zaman doğum günü pastaları üflendi, sakızlı muhallebiler paylaşıldı, çaylar sıklıkla tazelendi ve pazartesi başlanılan diyetler ertesi gün Serender’de keyifle bozuldu. 

Her birimiz Ankara’nın farklı semtlerinde yaşasak da salı akşamları adresimiz aynıydı, Serender Pastanesi, Çankaya. Öyle ki, Kasım 2019’da işi gereği Brüksel’e taşınan arkadaşımız Murat bize kartpostal gönderirken adres olarak Serender Pastanesi’ni seçmişti. Ders sırasında pastane sahibinin “Size mektup var!” diyerek masamıza bir zarf bırakması hepimizin yüzünü güldürmüştü. 

Murat, kartpostalı Paris gezisi sırasında satın almıştı ve kartpostalda Shakespeare and Company’nin kitap dolu rengârenk raflarının fotoğrafı basılıydı. Paris’in tarihi kitapçısından alınan o kartpostalın, tarihimizde edebiyatla anılan kişilerin ve yazarların adını taşıyan sokaklara sırtını yaslamış Serender Pastanesi’nde, hararetle edebiyat konuşan bizlerin eline geçmesi gerçekten çok güzel bir “öykü” sahnesiydi. 

Şimdi ise hayatımızdaki yeni sahnelere uyum sağlamaya çalışıyoruz. Pandemi başladığından beri internet üzerinden de olsa, her salı görüşmeye, öykü yazmaya, Gamze hocamızın bizi tanıştırdığı yeni yazarları okumaya devam ediyoruz. Doğum günlerimizi kutlamak, yayımlanan ya da ödül alan öykülerimizin sevincini paylaşmak ve hasretimizi gidermek, ekran başında her zaman yeterli gelmiyor ama devam ediyoruz, herkes gibi. Bizim öykümüz devam ederken, özlediğimiz günlerin ve 30 yıllık Serender Pastanesi’nin anısı da bu yazı ile Ayrancım Gazetesi’nde yaşamaya devam etsin istedim, tatları damağımızda kalarak… 

Kent-Simge Atakule

Mimar Ragıp Buluç anısına

Ankara’nın simge yapılarından Atakule’nin tarihini, yapılış amacını, nasıl bir kent (Ankara) simgesi haline geldiğini anlatmadan önce kenti kent yapan değerler ve simgelerden kısaca bahsedeceğim. Kent yani şehir için en temelde, “insanların yüzyıllardır toplu halde, tüm gereksinimleriyle birlikte yaşamaları için oluşmuş yerleşke” tanımı yapılabilir. Kenti kent yapan ana kriterler arasında, belli bir nüfus büyüklüğü, sanayi, üretim, hizmet sektörünün gelişmiş bir düzeye geçmiş olması, fiziksel altyapı, eğitim düzeyi gibi birçok faktör rol alsa da bir kentin değerini belirleyen diğer bir önemli faktör ise kültürel kimlik kavramıdır. 

Kente ait olmak

İnsanlar gittikleri yere kendi yaşayış, kültür ve alışkanlıklarını götürürler. Hatta kendi varlıklarına dair aitlik için bir takım işaretler, semboller, anıtlar, parklar vs kullanırlar. Bu durumda kentsel mekan nesnel olarak bireyler arasında aitlik tanımlaması da yapan bir düzenleme olur. Mekanlar ise bu toplumsal birliğin nesnel tanımlayıcılarıdır. Ait olduğu düzlemi, duygu ve düşüncelerini semboller üzerinden belirtme isteğinin, çok ilkel çağlarda başladığını belirtmek gerek. Yerleşim birimlerinde de devam eden bu sistem, kent simgeleri, mahalle, hatta sokaklar için de sıkça kullanılır. 

Atakule örneği

Kent simgesi için; “kentle özdeşleşmiş, o kenti diğer kentlerden ayıran özellikleri ve kentin kendine has nesnel – fiziksel – somut unsurlarıdır” denilir. Dünyada kentleri özgün hale getiren, kentle özdeşleşmiş örneklere bakıldığında Paris – Eyfel Kulesi, Roma – Aşıklar Çeşmesi, New York – Times Square, Berlin – Brandenburg Kapısı, Dubai – Burj Khalifa akla ilk gelenler arasında sayılabilir. 

Bu yapılar; bazen kenti yansıtması için özellikle tasarlanır ve yapılır, bazen de hayatın akışı içinde yapılmış olarak sonradan bir kent simgesi haline gelir; Ankara Atakule örneğinde olduğu gibi. 

Geçtiğimiz ekim ayında hayata veda eden Atakule’nin mimarı Ragıp Buluç, bir röportajında projesini şöyle açıklıyor:

“Atakule, 1985 yılında, Anıtsal Yapılar adlı şirketin girişimiyle ortaya çıkmıştır. Mimari proje için 70 civarında mimar davet edildi. İki elemeden sonra geriye kalan son 3 mimar arasından da ben seçildim. Bu proje için şirket yetkilileri ile birlikte, Singapur’dan Kanada’ya kadar tüm dünyayı dolaştık ve benzer projeleri inceledik. Özel bir proje olmasını istedik, çünkü şirket ortaklarından Mete Bora, hem Ankara’ya bir kule yapmak istiyordu, hem de o dönemde ülkemizde, alışveriş kültürünün pasajlardan, modern çarşılara geçişin ilk örneklerinden birini verecektik. Proje böyle doğdu ve 1989 yılında açıldığında, ilk gün 50 bine yakın ziyaretçiyle bir rekor kırdı, tüm dükkanlar da aynı gün satıldı. Bugün, Ankara’nın bir simgesi olarak anılması, hiç görmeyenlerin bile bilmesi tabii ki benim için bir manevi gururdur. Bu proje aynı zamanda Arjantin Mimarlık Müzesi’ndedir. Uluslararası alanda ödül almış bir projedir.’’

Bir mimar hem ruha hem akla hitap eder

Atakule, 1989 yılında yapılmasına rağmen, Ankara’nın Anıtkabir’den ve birkaç tarihi yapısından sonra simge haline gelmiş önemli bir mimari yapısı olmuştur. Ankara’nın diğer önemli kent simgeleri olarak ise Hitit Heykeli, Ankara Kalesi, Eski Meclis Binası, Ulus Heykeli ve 1955 yılında yapımına başlanan 1963 yılında tamamlanan –uluslararası modernizm yaklaşımının Türkiye’deki ilk örneklerinden– Ulus İşhanı gösterilebilir. 

Atakule’ye bu açıdan bakıldığında ilk mimari yapısıyla; modern mimariye zıt olmayan kendine has üslubunu, ritmik, abartılı kübik cam yüzeyleri ile betonarme kulesini, girişinin kule ile orantılı şekilde dairesel olmasını ve çeliklerin dairesel yapıda zarif şekilde kullanımını, içeriye doğru bu girişin, ışıklık görevi yapacak şekilde tepede devam ettiğini görürüz. Mimarı Ragıp Buluç’un söylediği gibi “Mimarlar hem besteci hem de orkestra şefidir” tanımı resmen uygulanmıştır. Mimarlığın zor bir sanat olduğunu vurgulayan Buluç, “Bir mimar hem ruha hem akla hitap eder” der. Yani yapıyı incelediğimizde, hiçbir şeyin tesadüfen yapılmadığını, arkasında güçlü kararlar olduğunu anlarız.

Yapının açılış dönemine gidecek olursak; Atakule, Ankara’nın Başkent oluşunun 66. yılında, 13 Ekim 1989 tarihinde hizmete girdi. Altında bulunan alışveriş merkezi ise Türkiye’nin ikinci, Ankara’nın ilk alışveriş merkezi idi. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından açılışı yapılarak, ismi ise bir yarışma sonucunda belirlendi. 

Çankaya’da Cinnah Caddesi ve Çankaya Caddesi’nin kesiştiği Zübeyde Hanım Meydanı’nda yer alan Atakule konumu itibariyle de Ankara’nın bir çok yerinden görülerek simge haline geldi. Betonarme kule; 125m yüksekliğe, kubbe altında o dönem çok konuşulan 60 dakikada 360 derece dönen lokantaya, 87m yükseklikte seyir terasına, altında café-bar katı ve kokteyl salonuna sahipti. Ve tabii ki yukarı çıkmak için kullanılan şehir manzaralı asansörleri. O dönem çocuk olanlar çok iyi bilirler ki alt katında bulunan oyun, atari merkezi “Dream Land” hafızalara kazınan, nadir, unutulmaz bir eğlence merkeziydi. Bundan dolayı yenilenen yapısında gözlerim o eğlence merkezini aramıyor değil.

Atakule çeşitli eleştirilere de hedef olmuştu o dönem; kulesinin Berlin TV kulesine benzetilmesi, alışveriş merkezi, paralı asansörleri tartışıldı. Ancak burada Terry Barrett’in “Fotoğrafı Eleştimek’’ kitabında tanımladığı; “eleştiri, sanatın anlaşılma ve taktir düzeyini yükseltmek için sanat hakkında bir söylemdir” sözlerini hatırlamakta fayda var. Zira eleştiriler aslında bizleri sorgulamaya ve araştırmaya götüren bakış açısı sunar.

Ragıp Buluç da bu eleştirilere rağmen kentin simgesi haline gelen Atakule’nin, Berlin TV kulesine benzemeyeceğini biliyordu, nitekim bizler de onu sadece hep Atakule olarak gördük. Buluç bir röportajında da Atakule’nin 4 yıl gibi kısa bir sürede bitmesinin rekor olduğunu söylüyor ve “Mimarların karışanı çoktur” diyerek belki de tasarımında olanı tam olarak yansıtamadığına sitem ediyordu. 

İniş çıkış dönemi

Atakule; Botanik bahçe ve konumu ile birlikte, açılışından itibaren uzun yıllar şaşaasını yitirmedi. 2000’li yılların sonunda, açılan diğer AVM’ler, otopark sorunu, mağazaların teknik kapasite yetersizliği yüzünden ışıltısını kaybetmişti. 2012 yılında son dükkanların da kapanmasından sonra Atakule artık sadece bir simgeye dönüşmüştü. 2016 yılına gelindiğinde özel bir firma aracığı ile yeni bir proje hayata geçirildi. Atakule’nin ilk yapıldığı yıllardaki alışveriş merkezi bölümünün yerine tamamen yeniden dizayn edilmiş 4 katlı bir alışveriş merkezi binası inşa edilmeye başlanmıştı. Binanın bir bölümü tamamen seyir terası olarak inşa edilirken üst bölümü ise açık/şeffaf halde tasarlanarak, AVM içindekilerin devamlı kuleyi görmesi sağlandı. Kule’nin yapısı ise ilk yapılışına uygun şekilde yenilendi ve döner özelliğini korudu. Kapalı otoparkı ile de geçmişinde yaşanan sıkıntıya son verildi. Bunlarla birlikte Botanik yeşil bahçe de yeniden canlandırılmış oldu.

Aynı zamanda Atakule Ayrancı semti için de özellikli bir simgedir yıllardır. Adres tariflerinde, “Atakule’yi karşına al, Atakule arkanda kalacak şekilde devam et” gibi cümleler sıkça kullanılır. Hoşdere, Güvenlik Caddesi, Cinnah Caddesi yokuşlarının manzarası ve kesişim noktası haline gelmiştir. Atakule Nikah Salonu’nda evlenmek de birçok Ankaralı’nın hayaliyken, nikah kulede olsun diye günler sonrasını göze alan çiftler olmuştu. Ayrancı semtinden, Atakule’yi yeniden ışıltılı olarak görmek, bir kez daha bize aitliğimizi, semt, mahalle kültürünü, simgesel kimliğimizi hatırlatmış oldu.

Atakule’nin eski-yeni fotoğraflarına bakacak olursak kulesinin korunarak alışveriş merkezi bölümünün değiştiğini görürüz. İlk mimari yapıda cesur kübik camlar, dışardan içeriye devam eden tepe ışıklık vardı, yeni yapıda doğanın ritmine uygun, daha soft bir mimari kullanılarak yine tepe ışıklık düşünülmüş. Atakule’nin eski-yeni fotoğrafları karşılaştırıldığında ise değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum…