Giresun Şebinkarahisar’da 25 Eylül 1964 tarihinde dünyaya gelen Erdal Eren, 1980 yılında asıldı bir darağacında. Henüz 17 yaşındaydı. Yaşı bile asılmasına engeldi. Darbe ile ülke yönetimine el koyan Kenan Evren, “Asmayalım da besleyelim mi?” dediği Erdal’ın yaşını bir gecede büyüttü. 13 Aralık 1980’de Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildi Erdal. Yıllar sonra yapılan 12 Eylül yargılamasında kendisine Erdal Eren’i tanıyıp tanımadığı soruldu ve “tanımıyorum” anlamına gelecek şekilde kafasını salladı Evren. Erdal infazını tabureye vurarak kendisi yaptı.
Sinan Suner, Erdal Eren’in arkadaşı. 1980 Ocak ayında Ayrancı’da Nazilli Sokağı ile Hoşdere Caddesi’nin birleştiği yerde yazılama yaparken öldürülür. 2 Şubat 1980 gecesi ise Sinan’ın öldürüldüğü yerde anma yapanlar arasında Erdal Eren de vardır ve çıkan çatışmada bir asker ölür. Askerin Erdal’ın silahından çıkan kurşunla öldüğü iddia edilir ve Erdal yargılanır.
Ailesi, arkadaşları, avukatı yıllarca anlattı Erdal Eren’i. Gencecik yaşında neden hapse girdiğini annesine yazdığı mektupta şu şekilde özetledi :
“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”
Küçük yaşına rağmen söylediği sözler umut doluydu.
O’nun umut dolu, hala gelecek güzel günlere inanan sözleri ve tavırları birçok sanatçının eserlerinde kendini buldu. Gülten Akın, “Büyü” adlı şiirinde “Büyüyüp onyedine geldiğinde, büyü de baban sana idamlar alacak” demiş ve Erdal Eren’in 17 yaşındaki idamını anlatmıştır. Savaş Ay Erdal’a ait son fotoğrafları çekmiş ve bunları Sezen Aksu’ya gösterdiğinde Aysel Gürel’in Son Bakış Şarkısı’na ilham olmuştur. Öncelikle Ağıt Gibi dizeleri yazılmış Aysel Gürel tarafından. “Bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi, veda ederken aşk ateşi gibi, söner iç çekişler. Amman amman yandım aman acı yüzler“. Daha sonra bu sözler Sezen Aksu tarafından seslendirilen Son Bakış şarkısı ile karşımıza çıkar.
O dönem Erdal’ın yaşıtı birçok kişi hapishanelerde işkencelere maruz kalmış, haksızca idam edilmiş ya da bir şekilde öldürülmüştür. Erdal Eren de ailesine yazdığı mektupta “sizin binlerce evladınız var” der. Erdal Eren gibi genç yaşta olan ve o gece ölen Er Zekeriya Önge de 19 yaşındadır. Her ikisinin de akrabası olduğunu söyleyen Teoman “İki Çocuk” isimli şarkıyı yazmıştır. Şarkı “Kalpte kurşun ilmek boyunda iki çocuk ölüm karşısında” dizeleriyle Erdal’ın ve Zekeriya’nın ölümünü anlatmıştır.
17 yaş, düşününce küçük kardeş, küçük çocuk yaşı… Bu yaşta birinin ölmesi bile çok acıyken idamın yükünü taşıması akıl almaz. 17 yaş daha yolun başı bile değildir. 17 yaşında çocuklar daha lise öğrencisidir, hayal kurarlar, aşık olurlar. Erdal’ın da hayalleri vardı annesine yazdığı mektupta: “Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor” demiş ve gelecek görüşte özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını istemiştir. Teoman’ı Erdal Eren’e ilişkin yazdığı bir diğer şarkı ise “On Yedi”dir.
O’na ilişkin bu kadar eser verilmesi aslında O’nun hikayesinin ne kadar yaralayıcı ve etkileyici olduğunun ruha dokunan anlatısıdır. Erdal’ı anlatan diğer şarkılar: “Ahmet Kaya’ya ait Yaşamadın Sen, Ali Asker’e ait Şu Metrisin Önü, Ali Ekber Eren’in Ankara Adı Kara, Duman Kolay Değildir, Mor ve Ötesi Darbe, Saian Sakulta Salkım Suç, Ümmü Şen Nenni…”dir.
Yaşına ve küçücük bedenine rağmen çok ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor Erdal’ın abisi Erkan Eren. Erdal Eren’le aynı zamanda cezaevinde olan Pamuk Yıldız da Erdal gibi 17 yaşındaydı. Cezaevi’nden çıkınca yazdığı kitapta anlatır Erdal Eren’i. Her havalandırma ve sayımda tekme, yumruk ve copla dövdüklerini söyler ve şu cümleleri ekler: “Derinden, incecik ‘Bacı Bacı’ diyen bir ses duydum. Sesi aramak için, kafamı çevirmeden gözlerimi oynattım. Önünde durduğum tecridin hava alınması için açık bırakılan yerindeki küçük mazgalında, sakalsız, bıyıksız sevimli bir baş gördüm. ‘Bacılara selam söyle’ dedi. Gözlerimle ‘Kimin selamı’ dedim. Erdal’ın dedi.”
Erdal Eren’in idamı Dünya’da da yankı bulmuştu. Hatta idamdan sonra Dominikli öğrenci hareketi yürüten bir genç bebeğine Erdal Eren ismini vermiştir. Erdal’ın idamından sonra Hindistanlı Anti-faşist gençlik delegasyonu bir marş bestelemiştir. 1983 yılında Danimarka’da düzenlenen 6. Uluslararası Anti-Faşist Anti-Emperyalist Gençlik Kampı’nda seslendirilir.
Sadece Türkiye’yi değil Dünya’yı derinden etkileyen bu idam, karar vericileri etkilememiş ve Erdal 17 yaşında hayata gözlerini yummuş, o hep 17 yaşında kalmıştır.
Depreme dayanıksız diye boşaltıldı, şimdi nasıl açılıyor?
Saraçoğlu Mahallesi, Ankara’nın merkezi Kızılay’da bulunuyor. Merkezin betona ve trafiğe bulanmış yorucu havasından kurtulmak için yürüme mesafesindeki 120 bin m2’lik Saraçoğlu Mahallesi, 75 yıllık eşsiz mimarisi, sessiz sokakları, yüzlerce ağacı ve üzerinde yaşayan değişik türde binlerce kuşu ile adeta bir vaha konumunda. İşte bu güzel mahalle son 7 yıldır imara açılma konusunda kamu ile sivil toplum kuruluşları arasında yoğun bir mücadeleye sahne oluyor. Tüm bu süreçleri ve bu mücadeleyi anlatmadan önce Saraçoğlu Mahallesi’nin tarihine kısaca bakalım dilerseniz.
Bu bölge henüz boş bir araziyken alanla ilgili ilk mimari projeler, 1930’lu yıllarda üretilmeye başlandı. 1935 yılında hükümetin bu arazide devletin üst düzey memurları için bir toplu konut inşa edeceğini öğrenen Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen, Ankara Belediyesi’ne projenin kendisine verilmesini rica eden bir mektup yazmıştı. Bunun yanı sıra, 1937 yılında mimar Bruno Taut, İstanbul Akademisi’ndeki öğrencileri ile bu alanı çalışmış, öğrencilerden arazi için bir toplu konut projesi üretmelerini istemişti. Ancak proje, 1944 yılında Türkiye’ye Maarif Vekaleti’nde danışmanlık görevi için gelen Alman mimar Paul Bonatz’a teklif edildi.
Türkiye’nin ilk toplu konut projesi
Ve bu Türkiye’nin ilk toplu konut projesini, Emlak ve Eytam Bankası’nın 1937’de kurduğu Emlakbank Yapı Limited Şirketi üstlendi. 29 Ekim 1944’te temeli atılmaya başlanan inşaat hızla sürer ve 29 Ekim 1945’te 450 konutun 150’si iskana hazır hale getirilir. Okul, sosyal tesis, ticari alanlar gibi donatılarının da 1946 yılında tamamlanmasıyla birlikte toplam 75 binası ve 435 lojmanı ile ülkenin ilk merkezi ısıtma sistemli mahallesi olan Saraçoğlu son şeklini alır.
Temelini dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu attığı için adını buradan alan mahallenin adı 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Namık Kemal olarak değiştirilse de halk arasında pek tutulmaz.
Tescillenen mahalle
Saraçoğlu Mahallesi 14.04.1979 tarihinde 1. Derece Kentsel Sit Alanı olarak tescil edildi. Ayrıca, mahalledeki yapılar “1. Grup Yapılar” niteliğinde tescilli. Kumrular Sokağı’ndaki çınar ve kestane ağaçları ise aynı kurulun 08.06.1979 tarihli kararı ile tescil altına alındı. Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 2 Mart1993 tarihli kararı ile de mahalledeki tüm yapıların tescil kaydı yenilenirken mahallenin sınırlarında bulunan toplam 210 ağaç da tescillenerek koruma altına alındı.
Doğan Taşdelen’in mektubu sonrası Demirel veto etmişti
Sahip olduğu yoğun yeşil doku ile Ankara kent merkezinin yeşil alan ihtiyacını karşılayacak niteliğe sahip olan Saraçoğlu için ilk tehlike 1994 yılında Tansu Çiller hükümetinin kamu lojmanlarını elden çıkarmaya çalışmasıyla başlıyor. Saraçoğlu lojmanlarının yıkılması için SİT kararını kaldıran hükümetin bu kararına ODTÜ’den, TMMOB’den ve belediyeden pek çok tepki geliyor. Dönemin Çankaya Belediye başkanı Doğan Taşdelen, Cumhurbaşkanı Demirel’e bir mektup yazarak durumun vahametini anlatıyor. Mektupta Saraçoğlu’nun tarihi, mimari ve doğal özelliklerini sıralayan Taşdelen, bu nadide yerin SİT kararının kaldırılmasına TBMM’de nasıl karar verilebileceğine dair üzüntülerini paylaşıyor ve gelen tepkiler üzerine Demirel de yasayı veto ederek bu tehlikeyi uzaklaştırıyor.
Afet riski?
Ancak Saraçoğlu Mahallesi bu kez 28 Ocak 2013 tarihinde ‘afet riskli alan’ ilan edilirken, Danıştay iptal edince 18 Kasım günü Bakanlar Kurulu kararı ile tekrar afet alanı ilan edilmiş ama bu karar da bir süre sonra Danıştay’dan dönmüştü. 5 Ağustos 2014 tarihinde konutların koruma dereceleri 1’den 2’ye düşürülmüş, lojman sakinlerinden evlerini boşaltması istenmesinin ardından elektrik, su, gaz ve temizlik hizmetleri ardı ardına durdurulmaya başlanmıştı. Ardından lojmanların tahliyesine karar verilmiş, evler boşalttırılmıştı.
17 Ağustos 2017 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Saraçoğlu Mahallesi Emlak GYO’ya devredilerek mahallede bulunan taşınmazların satışının önü açıldı. Danıştay 10. Dairesi, Mart 2018 tarihinde Emlak Konut’a devri davasında yürütmeyi durdurdu. Fakat mahkeme Emlak GYO’nun özel hükümlere bağlı olduğunu gerekçe göstererek açılan iptal davasını düşürdü. Böylelikle Saraçoğlu Mahallesi kamudan alınmış oldu.
Proje için ilk çalışmalara başlandı
16 Mart 2018 tarihinde alanda turizm-ticaret-konut kullanımı ile yeraltı otoparkı düzenlemeleri öngören Koruma Amaçlı İmar Planları onaylandı. 2019 Temmuz ayında bu imar planı, meslek odalarının açtığı dava sonucu iptal edilince, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu yıl yeniden bir imar planını devreye soktu. Oluşturulan ikinci plan hakkında ise meslek odalarının Çevre Şehircilik Bakanlığı’na karşı açtığı davada, Ankara 23. İdare Mahkemesi’nin bakanlıktan istediği bilgi ve belgeleri bugüne kadar göndermediği, mahkemenin ikinci kez bilgi ve belge istediği bildirildi.
Pandemi sürecinin ağırlaştığı bir dönemde 14 Nisan günü, 124 adet daireden oluşan konut alanı, bin 680 araçlık otopark, 160 odalı otel, ofis, kafe ve restoranların inşa edileceği proje için ilk çalışmalara başlandı. Mahallede sondaj çalışmalarının yapıldığı ve ağaçların kesildiği tespit edildi. 20 Ocak 2020 tarihli bakanlık tarafından onaylanan bu imar planında Namık Kemal Ortaokulu’nun da ticaret alanına dönüştürüldüğü görülüyor. Saraçoğlu Mahallesi çevresini saran 210 tescilli ağacın dışında mahalle dahilinde yüzlerce ağaç daha bulunuyor. Pek çok STK’nın itirazları ve devam eden hukuki sürece rağmen hızlanan inşaat faaliyetleri mahallenin bütünlüğüne zarar veriliyor mu endişesini de beraberinde getiriyor.
İtirazlar devam ediyor
25 Eylül günü bölgede incelemelerde bulunan Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan;
“Davalar devam ederken, mahkemeye bilgi belge göndermeyerek süreci uzatanlar, hukuk süreci tamamlanmadan Saraçoğlu’nda inşai çalışmaları başlattılar. İş makineleri ve kepçelerle Saraçoğlu Mahallesi’ne girmek, züccaciye dükkanına girmiş fil durumudur. Ankara 1 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kentin doğal, kültürel varlıklarını ve kamu yararını gözeterek inşai çalışmaları durdurmalıdır” dedi.
Candan ayrıca, projenin ‘ekonomik kalkınma’ iddiasına da dikkat çekerken, “Kızılay esnafı iş yapamazken, hangi mağazalar, bu projenin rantından faydalanacak açıklayın” sorusunu da soruyor.
TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu da,
“Kamuoyundaki tepkilere rağmen Emlak GYO’nun, daha önce de restorasyon skandallarıyla gündeme gelen Güryapı A.Ş. ile hukuki süreç hala devam ederken anlaşma yapmasının ve Namık Kemal Ortaokulu’na gönderilen boşaltma emrinin, hukuksuz bir şekilde bu değerin ranta açılması olduğunu” ifade ediyor. Açıklamada,
‘‘Önceki dönemlerde de rant tehdidi altına girmiş olan mahalle, 70 yılı aşkın Ankara’nın merkezinin kültürel ve yeşil alanı olarak kullanılmaktadır. Saraçoğlu Mahallesi’ne yapılması planlanan bu muğlak ‘düzenleme’, aynı zamanda şehir merkezimizin akciğerlerine de yapılmış bir saldırıdır. Tüm Ankara halkını, şehrin kültürel ve tarihi değeri olan bu bölgemizi korumaya, gelecek başka yıkımların da önüne geçebilmek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Dava süreci devam ederken rant projesinin yaratacağı tahribata karşı inşaatın acilen durdurulmasını, kamu yararına ve hukuka uygun şekilde Saraçoğlu Mahallesi’nin özgün değerlerinin bütüncül olarak korunarak yaşatılmasını talep ediyoruz.’’ deniliyor
Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Sekreteri Ömer Dursunüstün ise;
‘‘Pandemi koşullarını fırsata çeviren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Emlak Konut Gayrimenkul ve yüklenici firma olan Güryapı Şirketi, bugüne kadar elde ettiğimiz hukuki kazanımlara, mahkeme kararlarına ve devam eden davalarına rağmen yıkım ve restorasyon amacıyla çalışmalarına başlamıştır. Ankara’nın en değerli kamusal alanlarından olan Saraçoğlu Mahallesi 1’inci Derece Kentsel Sit özelliğine sahiptir ve mahallenin tarihi, kültürel ve doğal değerleri sermayedarlara hediye edilmektedir’’
şeklinde açıklamada bulundu.
Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen konuya ilişkin yaptığı son açıklamada, projede koruma kararlarına aykırı bir işlem olmadığını ifade ederken;
“Yıkım yok, ağaç kesme yok, bitki örtüsü korunuyor, ekosistem yenileniyor. SİT koruması altında, kararlara uygun biçimde yapılacak. Biz projeyi gördük inceledik. Onun için ruhsat verdik” diyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un başkanlığında düzenlenen ‘Saraçoğlu Mahallesi Koruma Yenileme ve Yaşatma Projesi Tanıtım Toplantısı’na katılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın da bu konuda aksi bir açıklama yapmadığı görülüyor.
Saraçoğlu Mahallesi’nin bir dönem sakini olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise büyükşehir belediyesinin de partisine geçtiği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından Ankara Mimarlar Odası’na Mimarlar Günü dolayısıyla bir mektup yollayarak “31 Mart’ta ulaştığımız başarı Saraçoğlu’na da beklediği baharı getirecektir” demişti. Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyle idi:
“1983- 1999 yılları arasında Saraçoğlu’nda yaşayan bir bürokrattım. Bizim için tek bir adımda kentin gürültüsünden kurtularak sessizliğine sığındığımız keşmekeşin ortasında kendisini saklamayı başarmış bir vahaydı. Bu bağlamda Saraçoğlu cumhuriyetimizin 100. Yılında yaşayan bir cumhuriyet tarihi müzesi ve tasarım enstitüsü planlaması içinde düşünülmelidir. Ülkemizin ilk toplu konut projesi olarak kabul edilen Saraçoğlu ve onu çevreleyen caddeler sokaklar Saraçoğlu’nun nasıl bir geleceğe layık olduğunu bizlere söylüyor. Saraçoğlu Cumhuriyetimizin 100. yılına geçmişi anımsatan ancak yüzü geleceğe dönük gençlerimizin gelecek düşlerine, gelecek hayallerine teslim olmuş bir özgürlük alanı olarak hazırlanmalıdır. 31 Mart’ta ulaştığımız başarı Saraçoğlu’na beklediğimiz baharı getirecektir.”
Sonuç olarak kent merkezinde yer alan bu nadide mahallenin akıbeti hakkındaki endişeler devam ediyor.
Ankaralılar, kent merkezinde yer alan bu nadide mahallelerini korumakta kararlılar. Meslek odaları ve STK’lar seslerini yükseltiyorlar; Saraçoğlu Mahallesi’nin kültürel miras değeri ve kamusal niteliği özelleştirilip ranta açılarak yok edilemez.
Sokakların çağdaş siyaset felsefelerinde unutulduğunu söylemek hiç de abartılı bir tespit değildir. Çünkü uzunca bir süredir sokakların felsefe açısından önemli varlıklar olmadığını ileri süren pek çok argüman zinciri doğal bir esasmış gibi kabul görüyor: sözgelimi günümüzde birçok filozof, politik bir alanın içindeki yaşayıcıların belirli üyelik koşullarını taşıması noktasında tanımlanabileceğini öne sürerek, sokakların ülkeler ya da eyaletler gibi kendi sınırlarını kontrol etmemelerinden hareketle böyle bir üyelik koşulunu var edemeyeceğini dile getiriyor. Yani bir ülkenin yurttaşı olabiliriz, fakat bir sokağın –hatta biraz daha genişletirsek– bir mahallenin ya da kentin yurttaşı olamayız. Kuşkusuz bu vb argüman zincirleri oldukça kullanışlıdır; fakat insanın politik varoluşunu üyelik ya da başka bir takım soyut kavramlar üzerine inşa etmesinden dolayı sakatlayıcı ve tehlikelidir. Çünkü bu şekilde argümanlar geliştirenlerin zannettiğinin aksine, politik eksendeki felsefi sorun, teorik durumlar ya da soyut kaynaklara ilişkin sorunlar değildir. Zira politika soyut olana değil somut olana ilişkindir, şimdide ve bugünde olandır. Nitekim gerçek yaşamlarımızda Dworkin’in istiridye kabukları gibi teorik bir durum içindeki soyut şeyleri eşit şekilde paylaşma sorunuyla değil; eğitim, sağlık ve barınma gibi önemli işlevleri yerine getiren kurumlara adil şekilde erişip erişememe gibi pratik ve somut sorunlarla karşı karşıya kalırız. Unutulmamalıdır ki, teorik ya da soyut sorunlar, felsefi düşüncenin genellikle yer aldığı soyutlama düzleminde konu edildiği her an, kolay bir çözümü kabul etmezler. Bununla birlikte, pratik ve somut sorunlarımızın çözümü üzerine felsefi düşüncenin katkı sunacağı çok fazla şey vardır –ve buna da çok fazla ihtiyacımız var…–
Şunu açıkça belirtmek gerekir ki, politika, teorik ya da soyut sorunların çözümüne ilişkin kendi tarafınızı seçip başkalarına muhalefet etme etkinliği değil; pratik ya da somut sorunların çözümüne ilişkin kendi sunduğunuz katkıların yanı sıra başkalarının da katkıda bulunmasını teşvik etmeye yönelik bir etkinliktir. Bu noktada da sokakların politika için önceliği çok açıktır. Çünkü insanlar arasındaki etkileşimlerin başat gündemleri bir arada yaşama gerilimi ekseninde belirir. Ve bu gerilimden dolayıdır ki, insanlar arasındaki etkileşimlerin büyük çoğunluğunu politik konular teşkil eder. Nitekim bir arada yaşayabilme koşullarını belirleme ve düzenleme işlevini üstlenen politik kurumlar, bir arada yaşama kültürünün inşa edilmesi ve sürdürülebilir kılınmasını amaçladığı ölçüde bir anlam taşır. Ve her birimizin bildiği gibi insanlar arasındaki etkileşimin en yoğun olduğu mekânlar, bir takım istisnalar bulunmakla birlikte, genellikle sokaklardır. Şu halde, politik yaşamlarımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz alanlardır sokaklar.
Elbette, devlet, iktidar, meclis, hükümet vb gibi bildik politik yapıların aksine politik bir yapı olarak sokakların kavramsal düzlemde çok farklı bir karakteri vardır –hatta belki de politik yapılar içinde karakteri olan tek yapıdır onlar.– Çünkü sokaklar, pek çok politik yapının aksine doğrudan mekânsallığın üzerine kuruludur. Bu yüzden de hem öncelikli hem de önemlidir. Önceliklidir, çünkü normatif sorunlarımızın tümünün ilk olarak ortaya çıktığı yerler sokaklardır. Ve önemlidir, çünkü normatif sorunlarımızın çözümü için var edilen kurumsal yapıların, bizzat inşa edilmesinde ya da mevcut yapıların varlıklarını sürdürmesinde ya da yok edilmesinde en belirleyici aktörler, zannedildiği gibi iktidardaki, meclisteki ya da kürsüdeki insanlar değil, sokaktaki insanlardır.
Bu haliyle sokakların tüm politik kurumların bizzat varlığını belirleyen mekânlar olmasına rağmen en düşük politik kurumlarla temsil edilmesi ve hatta çoğunlukla temsil bile edilmemesi günümüz dünyası için oldukça ironik ve çatışmalı bir durumdur. Sağduyu ve tarihsel deneyimler, aşağıdan yukarıya gerçekleşen değişimlerin, yukarıdan aşağıya gerçekleşen değişimlere göre çok daha kalıcı olduğuna işaret etmesine rağmen; günümüzdeki politik tartışmaların odak noktası halen bir sokağın yaşayıcıları olduğumuz gerçeğinden çok çok uzaklarda seyretmektedir. Ki bu tartışmalar sonrasında sahip olduğumuz haklar, titiz bir şekilde mümkün olan en üst soyutlukta ifade edilirken, bir sokağın yaşayıcıları olduğumuz gerçeği ısrarla göz ardı edilmektedir.
Antik Yunan’da sokak ve felsefe
En üzücü olanı ise filozofların da bu soyut tartışmaların içine sürükleniyor oluşudur. Çünkü Antik Yunanda ortaya çıkışını göz önüne aldığımızda felsefe ilkin sokaklarda, meydanlarda, basit bir yürüyüşte ve mümkün olduğu her seferinde açık alanlarda icra edilen bir etkinlikti.
Ki çağdaş yaşamlarımız içinde de bu ironi ve çatışmayı fark eden filozoflar olmuştur. Sözgelimi Jean Paul Sartre, Les Chemins de La Liberté (Özgürlük Yolları) adlı roman üçlemesine tam da bu ironi ve çatışmaya yönelik bir giriş yapar. Romandaki ilk satırlar tam da bir sokağın ortasındadır: Vercingetorix Sokağı’nın ortasında… Dahası ana karakter Mathieu’nün soyismi de besbelli ki kasıtlı olarak Delarue olarak verilmiştir –yani Sokaktaki.- Ki bir entelektüel olarak hiç de sokakta varolamayan Mathieu, giderek aslında her şeyin sokakta olup bittiğini ve kendisinin de diğer tüm insanlar gibi sokağa ait olduğunu kavrayacaktır roman boyunca.
Birkaç yüzyıldan beri entelektüel çevrelerin tartışmakta olduğu edebiyatın, müziğin, resmin, kısacası tüm sanatların –fakat her durumda öncelikle ve esas olarak felsefenin– ikametinin neresi olduğuna ilişkin soruya yönelik de net bir yanıt verir Sartre bu romanında: sokak!
Jean Paul Sartre, Les Chemins de La Liberté (Özgürlük Yolları) adlı roman üçlemesinin ilk kitabı Akıl Çağı ile
Çünkü bu soru, hem kadim bir şekilde hem de çağdaş olarak yanıtı çoktan verilmiş bir sorudur. Yüzyıllar sonrasında her şeyin yeniden sokakta olup bittiği bir çağda yaşanmaktadır artık: Akıl Çağı’nda (L’Âge de Raison). Bu çağda her şey koşulsuz bir sorgulamayla işleyen akıl tarafından saldırıya uğramakta ve aciz bir halde kalmaktadır. Çünkü akıl karşısında her şey korunaksızdır. Sartre bunu ikili bir anlam içinde de kullanır, artık benzeri tüm entelektüel etkinlikler gibi felsefenin de kendisine ait fildişi kulesinde yaşama olanağı kalmamıştır. Çünkü binaların çevrelediği bir sokakta değil, sokakların çevrelediği binalarda yaşanan bir çağdır bu. Yani bir başka ifadeyle artık sokağa çıkmayan ya da sokakta varolmayan hiçbir şeyin geleceği yoktur. Nitekim Thales’in gökyüzüne bakıp yürürken, Sokrates’in öğrencileriyle birlikte köşe bucak dolaşırken, Platon’un ağaç altlarında otururken, Aristoteles’in durmaksızın gezerken felsefe yapması hiç de bir tesadüf olmasa gerek.
Leonardo da Vinci ile tanışmam üniversite yıllarımda oldu. Mimarlık, içmimarlık, tasarım, mühendislik okuyan bir çok kişinin yolu mutlaka Da Vinci ile kesişir ve kiminin bu yolculuğu kısa, kiminin ise benim gibi hayat boyu sürer. Peki meşhur tabloları, icatları ile aslında hep hayatımızda olan Leonardo da Vinci kim? Böyle birini anlatmak zor. Bana göre mükemmeli bulsa bile daha da iyisini aramaya devam eden bir dahi, zor şartlarda mücadele etmenin ilham kaynağı. Araştırmacılara göre ise Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezarfen, döneminin önemli bir filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı, ressamı…
Tuttuğu defterler pek çok alanda ilham kaynağı
Bu büyük dahinin yaşadığı bilimsel ve felsefi serüvenini anlatan 7 bine yakın eskiz ve taslak notları, Londra, Paris, Torino, Milano ve Madrid gibi şehirlerde sergileniyor. Tuttuğu defterler bile hala tıptan mühendislik ve müziğe pek çok alanda ilham kaynağı. Beni en çok etkileyenlerden biri ise insan anatomisi üzerine yaptığı kadavra çalışmaları. Da Vinci insan organizmasına, çalışma prensiplerini merak ettiği mükemmel bir makine olarak yaklaşıyor; insanı olabildiğince canlı ve tüm hareketlerini gerçeğe en yakın şekilde çizmek için dış gözlemleri yeterli görmeyip vücudun içini de görmek, kemiklerin, kasların ve eklemlerin birbirleriyle ilişkilerini kavramak istiyor. Onun bu araştırmacı merakı, eserlerinin arkasında büyük bir emek olduğunun göstergesi ve hala günümüze ışık tutmasının nedeni.
The Vitruvian Man is a world-renowned drawing created by Leonardo da Vinci circa 1487 and was based on the work of the famed Vitruvius.
Mekan-insan ilişkisi
Sanatçının dolmakalemle yaptığı yukarıda görülen eskiz, elinden düşürmediği defterlerinden birine aitti. Çizimin yanlarında, ideal insan bedenine ilişkin ters yazı ile yazılmış notlar yer alıyor. Bu eskiz Romalı mimar Marcus Vitruvius Pollio’nun M.Ö. 1. yüzyılda yazdığı bir kitapta yer verdiği, ideal bir insan vücudunun bir daire ve karenin içine yerleşebileceğine ilişkin teoriyi çizgilere döküyor. Da Vinci, eskizde bir erkek bedenini iki farklı pozisyonda kağıda yerleştiriyor; kareye tam sığması için kolları uzatılmış olan ve daireye tam yerleşecek şekilde bacaklarını ve kollarını açmış olan.
Rönesansın dahi adamı, Vitruvius’un kavramlarını görselleştirmeye çalışan tek sanatçı değildi ancak Da Vinci’nin eskizi, matematik, felsefe ve sanatı ustaca birleştirmesi ile Rönesansın en önemli eserleri arasına girdi. Ve günümüzde mimarlık kitaplarının en anlamlı sembolü oldu. İnsan anatomisini, fiziksel ihtiyaçlar ve ölçülerin birleşmesini, mekanların ölçek gereksinimlerini belki de bu çizim en iyi şekilde özetliyordu.
Helikopter 1940’lı yıllarda icat edilmiş olsa da, Da Vinci’nin, havaya yükselmesi için spiral tasarladığı bu makinaya ait çizimlerin bir ilk olduğu düşünülüyor. 15. yüzyılın sonlarına ait Da Vinci’nin bu eskizi birçok diğer fikri gibi hayata geçirilip denenmedi ancak notları ve çizimleri, böyle bir cihazın nasıl çalışabileceğini doğru bir şekilde anlatıyordu.
“Son Akşam Yemeği”, İncil’den alınan bir sahneyi yansıtan tablo. Figürlerin yüz ifadeleri ve duruşuyla, insani duyguları yansıtmasıyla bu alanda ilklerden biri sayılıyor. Resimdeki neredeyse her unsur, gözlerin, merkezde yer alan İsa’ya yönelmesini sağlıyor. Da Vinci resimde tampera (Orta Çağ’da çok kullanılan tutkallı su ile boyanın karıştırıldığı teknik) ile yağlı boya kullanıyor.
1500’lerin başında Da Vinci tarafından yapılan Mona Lisa tablosu ise dünyanın en ünlü ve en gizemli tablolarından biri. Resmedilen figür gülüyor mu hüzünlü mü bilinmiyor ve belki de insanın karmaşıklığını ve tezatlarını aynı anda yansıttığı için bu kadar ilgi görüyor. Paris’e gittiğim yıl ben de bu tabloyu görmeden dönmedim ve bu kadar heyecanlanacağımı düşünmemiştim. Louvre müzesindeki binlerce eser, devasa tablolar, muazzam heykellerin arasından sıyrılmış bu küçük tablo (77cmx53cm) müthiş bir kalabalığı ağırlıyordu. Mona Lisa bize bakıyordu, biz ona. Ve günlerce bakabilirdi insan öylece kalıp, belki gizemini çözmek için, belki sadece seyretmek için, belki de kendimizi onda görmek için.
“Herkes uykudayken erken uyanmış bir adam”
Leonardo çok yönlü bir sanatçıydı. Yaptığı eserlerinin arkasında çok fazla merak, araştırma ve detay vardı. Bu da onu dünyanın en büyük sanatçılarından ve dehalarından biri haline getirdi. Çocukluğunda böcekleri, hayvanları ve doğanın bütün biçimlerini gözlemleyip taslaklar çizmiş durmadan. Gücünün, zekasının bilincine vararak, herşeyi merak ederek yaşamış; hiçbir yerin yerlisi olamadan, ruhuna yolculuk ateşi üflenmiş seyyahlar gibi. Sigmund Freud onun için “Herkes uykudayken, gökyüzüne karanlık hakimken erken uyanmış bir adam” der.
Leonardo da Vinci’ye Saygı projesine katılan sanatçılar
Leonardo da Vinci, 500. Ölüm Yıl Dönümü’nde dünyanın çeşitli yerlerinde, onuruna düzenlenen büyük organizasyonlarla anıldı. Ülkemizde de “Leonardo da Vinci’nin 500. Ölüm Yıl Dönümü” nedeniyle çok önemli bir proje gerçekleştirildi. Bir grup sanatçı, Paris’te yaşayan ressam Onay Akbaş’ın düşlediği “Leonardo da Vinci’ye Saygı” projesini, İbrahim Karaoğlu’nun küratörlüğünde ve Emre Sefer’in koordinatörlüğünde, Leonardo’nun ömrünün son üç yılını yaşadığı Amboise kentine bir yolculuk yaparak başlattılar. Yolculuk sonrası her sanatçı, orada duyumsadıklarını Leonardo’ya gönderme yaptıkları resim, heykel, kitap ve belgesel bir filme dönüştürerek sanatseverlerle buluşturdular. Bu proje için yapılan tüm yapıtlar bir sanat şöleniyle Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Ankaralı sanatseverlerle buluştu. Bu değerli sergiyi görmeniz dileğiyle.
Sinemanın beyaz perdeden “çevrimiçi”ne dönüşümü, pandemiyle değişen tüketim alışkanlıklarının belki de en dikkat çekici olanı. Sinema salonlarının ölümünü ilan etmek için hala çok erken ama yeni eğilim, sektörün yönünü dijital yayın servislerinden yana çevirdiğini gösteriyor.
Bu yılın başlarında Wuhan’da tespit edilen yeni bir virüse bağlı olarak ortaya çıkan salgına dair haberler duyulur olmaya başladığında bunun çok büyük ölçekli küresel bir krize dönüşeceğini kimse öngörmüyordu. Ve şimdi 10 ay sonra bile yeni koronavirüse dair bildiklerimiz çok sınırlı ve tamamen güvenli, etkili olduğu teyit edilmiş bir tedavi yöntemi veya aşı bulunmuyor.
Sağlık krizi olarak başlayan COVID-19 salgını kısa bir sürede ekonomik, sosyal ve hatta kültürel bir krize dönüştü. Bildiğimiz dünya ayaklarımızın altından kayıp giderken “yeni normali” mümkün kılmak için gündelik pratiklerimizi, tüketim kalıplarımızı, çalışma ve sosyalleşme örüntülerimizi neredeyse tamamen değiştirmek zorunda kaldık. Dolayısıyla bu bir sistem krizi ve “sistem” dediğimiz kapitalizme işaret eden bu gücün, yeni tüketim ve satın alma kalıplarını krizin ortasında bile yeniden tasarlama ve topluluklara dikte etme hızı dikkat çekici.
Dijital yayın servisleri altın çağında
Bu hız içinde tüketim alışkanlıklarının en çok değiştiği alanlardan biri de kuşkusuz kültür ve sanat oldu. Sergiler, müzeler, konserler, filmler ve daha fazlası için mecra, fiziksel olandan “çevrimiçi”ne kaydı. Bu yıl 39. İstanbul Film Festivali (https://film.iksv.org/) ve 2020 Engelsiz Filmler Festivali’nin (https://eff2020.muvi.com/tr) çevrimiçi olarak gerçekleşmesi de buna bir örnek.
Özellikle sinemadaki bu dönüşüm aslında pandemiden çok daha önce başlamıştı. Bir süredir internet üzerinden yayın sunan dijital servisler (stream platformlar) sinema izleyicisi tarafından giderek daha sıklıkla tercih ediliyordu. Sinema salonlarının ölümünü ilan etmek için hala çok erken ama yeni eğilim, sektörün bu platformlara daha çok bütçe ayırmaya başladığını gösteriyor. Nitekim 2017 verilerine baktığımızda ABD ve Kanada’da stream’in yaygınlaşmasına bağlı olarak sinemaya gitme sayılarının 1992 yılındakine kadar düştüğünü ve hatta dibe vurduğunu görüyoruz.
Dünyaca ünlü yönetmenler de filmlerini dijital yayın servisleri üzerinden izleyicisine sunmayı tercih edebiliyor. Üstelik bu tercih prestijli sinema ödüllerinde yarışmaya da engel değil. Martin Scorsese tarafından çekilen; Al Pacino ve Robert DeNiro gibi büyük oyuncuların boy gösterdiği “The Irishman” (2019) stream platformlar arasında en popüler olan Netflix’te yayınlandı ve sinema salonlarda vizyona girmedi. Aynı şekilde Alfonso Cuarón tarafından ABD Meksika ortaklığıyla çekilen ve dağıtımı Netflix tarafından yapılan “Roma”, (2018) 76. Altın Küre’den “en iyi yönetmen” ve “yabancı dilde en iyi film” ödülleriyle döndü. Noah Baumbach tarafından Netflix için çekilen “Marriage Story” (2019) de çok konuşulan filmler arasında yer aldı.
Ev izleyicisinin artık daha fazla seçeneği var
“Stream” alışkanlığı Türkiye’de Netflix ile yaygınlık kazandı ama Blutv, Puhutv gibi yerli girişimler de pazardan kısa sürede ciddi bir pay koparabilmeyi başardı. 2007 yılında sinema filmi değerlendirme ve inceleme sitesi olarak kurulan ve ayrıca adının anılmasını hak eden “Mubi Platformu” da yayınladığı festival filmleriyle özellikle pandemi döneminde sinema severler için oldukça cezbedici oldu. Dünyaca ünlü alışveriş sitesi Amazon’un stream platformu Prime Video’nun Ekim ayı içinde Türkiye’de faaliyete başlaması da bu platformlara ilginin giderek arttığının bir başka örneği.
Pandeminin sinema sektöründe yarattığı bu dijital dönüşüm, ev izleyicisi için daha çok seçenek demek olsa da bu kadar fazla seçenek “ne izlemeliyim” araştırmasına, izlenecek filmden daha çok zaman ayırmaya sebep olabiliyor. Ben de bir ev izleyicisi olarak; Ayrancım Gazetesi okurları için çevrimiçi platformlardan küçük bir seçki yaptım. Keyifli seyirler!
I’m Thinking of Ending Things (2020)
Platform: Netflix
Yönetmen Charlie Kaufman’ın 5 yıllık uzun bir aranın ardından çektiği ilk filmi. Kaufman sinemasından beklenen çok katmanlılık, zihinsel süreçlere sıkışmış bireyler, zekice diyaloglar, ilişki çıkmazları, garip bir mizah anlayışı bu filmde de var ama alışkın olduğumuzdan biraz daha karanlık bir sunumla. Film bir kitap uyarlaması; Jake ve ondan ayrılmayı düşünen ama fikirlerini kendine saklayan kız arkadaşının Jake’in taşradaki anne ve babasına yaptıkları akşam yemeği ziyaretini konu alıyor ama filmin büyük bir kısmında kamera kar fırtınası içinde yol alan arabayı ve içindeki 2 yolcuyu takip ediyor. Bu da filmi tiyatral bir anlatıya dönüştürüyor. Sembolik ögelerle süslü bu filmi anlatmak gerçekten zor ve kolay bir seyirlik sunmadığını söylemek isterim. Hiç değilse arkanıza yaslanın ve çok farklı konularda fikir teatisi içeren şiirsel diyalogların tadını çıkarın.
The Report (2019)
Platform: Prime Video
Stream platformlarında ABD’nin kendi karanlık siyasi tarihini ve insan hakları ihlallerini konu eden yapımlarda ciddi bir artış var. Scott Z. Burns tarafından yazılan ve yönetilen The Report da, 11 Eylül saldırılarının ardından CIA’in işkence uygulamalarını konu ediniyor. Film, senatoda çalışan Daniel Jones’un El Kaide militanlarına yönelik kayıtlara geçen 6 bin sayfalık işkence raporunu kabul ettirme sürecine odaklanıyor. Tahmin edilebileceği üzere CIA, ABD Senatosu ve Beyaz Saray arasındaki bürokratik gelgitler ve örtülü, açık diyaloglar filmin iskeletini oluşturuyor. Doğru olanı yapmak için gösterilen ve yer yer kurumsal kültürle çelişen kişisel çabaların anlamlı ve değerli olduğuna dair mesaj taşıyan film, işkenceden sorumlu kişilerin hala CIA’de görevli olduğunu hatırlatarak misyonun tamamlanmadığına da dikkat çekiyor.
Hungry Hearts (2014)
Platform: Blutv
2014 Venedik Film Festivali’nde Adam Driver’a “En İyi Erkek Oyuncu”, Alba Rohrwacher’a “En İyi Kadın Oyuncu ödülü” kazandıran Hungry Hearts, (Aç Kalpler) türler arası enteresan bir izleme deneyimi sunuyor. Bir çiftin ilk görüşte aşkıyla başlayan ve evlilikle tamamlanan romantik süreç, çocuklarının doğmasıyla adeta gerilime dönüşüyor. Annenin vegan tercihlerini yenidoğana dayatması ve çocukta gelişen büyüme bozukluğuna karşı babanın almaya çalıştığı önlemler konu ediliyor ama filmin odağı aslında bu da değil. Film herhangi bir ideolojik, politik gözlükten okunmamalı. Çift arasında oluşan gerginlik de filme çok iyi yansıtılmış, bu durum görüntüyü deforme edecek kadar geniş açılarla yer yer desteklenmiş. Özgün ve sorgulatıcı bir öykü.
Manifesto (2015)
Platform: Mubi
36. İstanbul Film Festivali’nde yer alan “Manifesto” oldukça deneysel ve özgün bir yapım. Aslında video enstalasyonları olarak planlanıp uzun metraja evrilmiş bir proje. Ödüllü oyuncu Cate Blanchett’in insan üstü bir performansla 13 farklı karakteri canlandırdığı film boyunca Blanchett; tuhaf bağlam ve mekanlarda son yüzyıla damgasını vurmuş felsefi ve sanatsal manifestoları söze döküyor. Marksizm, Dadaizm, Fütürizm, Dogma95 ve daha fazla akıma ait mikro/makro manifestolar farklı parçalarla ama bir bütünlük halinde seyirciye aktarılıyor. Bir ailenin öğle yemeği öncesinde ettiği dua, bir ilkokul öğretmeninin sınıfta anlattıkları, cenazede yapılan bir konuşma veya evsiz bir adamın kendi kendine mırıldandıkları bir manifestoya denk düşüyor. Tüm manifestoların, ortak paydada idealist, öfkeli ve “vurdumduymaz” olduğunu görüyorsunuz. Bu sorumsuzluk, her bir manifestonun sonucu umursamayan ve yapı bozan bir eylem çağrısı olmasından kaynaklanıyor. Zihni körelten geleneksel kalıpların ve bu kalıpların neden olduğu yozlaşmanın reddi, anlam dediğimiz şeyin çarpık bir inşa olduğu kabulü genel olarak tüm manifestoların iskeletini oluşturuyor. Manifestolarla paralel şekilde soyut çağırışımlar taşıyan ama bazen de “sıradan” mekanlar filmde çok özenli bir görüntü yönetmenliğiyle birleşiyor.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Ankara, cumhuriyetin ilk yıllarında aslında dereleriyle olduğu kadar susuzluğuyla da meşhur bir şehirdi. Sokak çeşmeleri ve kuyulardan sağlanan sular genelde dut ve kavak ağaçlarının yoğun olduğu bölgelerden gelirdi.
Dr. Yalçın Ergir’in aktardığı bilgilere göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün evinin de bulunduğu bağlar “Can Kaya” olarak bilinen Can Memba’nın yakınındaydı. Bu memba suyu aşağılara, şimdiki Sheraton Oteli’nin karşısındaki vadiden (Seymenler Parkı’nın yanındaki İran Caddesi) akar, Kavaklı Dere’den (Kuğulu Park’tan Tunus Caddes’ini izleyerek) İncesu’ya karışırdı. Bu yıllarda bu alan bağ evleri ve kerpiç evler bulunan bir bölgeydi. Evlerdeki musluklardan suyun akması için 1936’yı beklemek gerekti.
1926 yılında inşaatına başlanan ASKİ’ye ait su deposu
120 tonluk depo
1926-1928 yılları arasında Çankaya’yı beslemek için önce Alman Sefareti karşısında bir tulumba istasyonu ile 120 tonluk depo inşa edilmişti. İnşaatına 1926’da başlanmış ve 1928 yılında tamamlanarak 1930 başlarında hizmete alınmıştı. Daha sonraki yıllarda Kavaklıdere deposundan beslenen alanların genişlemesine koşut olarak kapasitesi de artırıldı.
Çubuk Barajı 1936 yılı sonlarında devreye alınıp yüzeysel göl suları “su süzgeci”nde arıtılıp kente verildikten sonra arıtılmış içme suyu önce Beştepe’deki sonra Devlet Demir Yolları’ndaki depolara, oradan da Kavaklıdere deposuna aktarıldı.
Kurtboğazı Barajı’nın tamamlanması (1967) ve İvedik İçmesuyu Arıtma Tesisi’nden kente su verilmeye başlamasından Kavaklıdere Deposu’nun devre dışı bırakılmasına kadar olan zaman diliminde buradan doğrudan beslenen yerler içerisinde Gaziosmanpaşa, Ayrancı ve Küçükesat dağıtım depoları ile Kavaklıdere, TBMM, Rusya Büyükelçiliği ve Ankara Oteli yer alıyordu.
Kültür merkezi olması şartıyla bedelsiz olarak belediyeye tahsis edildi
Su deposunun bulunduğu alan Ankara Anakent Belediyesi bünyesindeki ASKİ’ye aitti. Su depoları kaldırılıp da bu alan işlevini yitirince burası farklı projelerle gündeme geldi. 90’lı yılların başında Ankara Anakent Belediye Başkanlığı lojmanı için de yer aranıyordu ve su deposunun bulunduğu bu arsa da gündemdeydi. ASKİ’nin elindeki bu parseli, dönemin Çankaya Belediye Başkanı Doğan Taşdelen, kültür merkezi yapmak amacıyla Ankara Anakent Belediye Başkanı Murat Karayalçın’dan talep etti. Karayalçın’ın da projeyi olumlu karşılamasıyla belediyenin elindeki en kıymetli arsalardan biri kültür merkezi olması şartıyla bedelsiz olarak Çankaya Belediyesi’ne tahsis edildi.
Sonunda Taşdelen’in girişimi ve Karayalçın’ın özverisiyle tüm Ankara’nın beklentilerini karşılayacak ve gelecek nesillere taşınacak örnek bir kültür merkezi olması yönünde önemli bir adım atılmış oldu.
ÇSM’nin mimarları Erdoğan Elmas ve Zafer Gülçür
Pek çok aydın ve sanatçıya kucak açıyor
Proje için ise ‘bir yarışma mı açılsın yoksa biran önce işe başlayalım mı’ tartışması gündemdeydi. Sonunda yarışmadan vazgeçilerek mimarlar Erdoğan Elmas ve Zafer Gülçür tarafından 1994 yılında proje tasarlanmaya başlandı. Yapılan ilk proje, içinde büyük bir sinema salonu barındırsa da inşaat aşamasında maliyetleri katladığı için sinema salonundan vazgeçildi ve otoparka dönüştürüldü.
Temel atma töreni
İnşaatı Oyak tarafından üstlenilen merkezin açılışı ise 1998 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından yapıldı ve o günden bu yana Ankara’nın kültür sanat yükünü önemli ölçüde omuzlamış bu merkez, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen’in ifadesiyle “bir sanat merkezi olmasının ötesinde ülkenin demokrasi tarihine, özgürleşme tarihine de katkısı olan bir yer” oldu; pek çok aydının fikirlerini paylaşacak alan, sanatçıların eserlerini sergileyecekleri salon bulamadığı dönemlerde onlara kucak açtı.
ÇSM’nin açılışı 1998 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından yapıldı
Türkiye’nin başkenti Ankara’nın en önemli ilçesi Çankaya’da 1989-1999 yılları arasında belediye başkanlığı yapan ve 11 Temmuz 2020’de vefat eden Doğan Taşdelen’in adı da artık görev döneminde yaptırdığı Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yaşayacak. Taşdelen’in en büyük eserlerinden biri olan, Ankara’nın yakın dönem kültür ve sanat tarihinde özgün bir yer edinmiş Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin adı, Çankaya Belediye Meclisi’nin oybirliği ile aldığı kararla “Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi” olarak değiştirildi.
Yeni adıyla açılışı 3 Ekim 2020 tarihinde yapılan sanat merkezimizin daha nice yıllara kültür ve sanatı taşımasını diliyoruz.
3 Ekim 2020’de Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi adıyla yeniden açılış yapıldı.
26 Ekim, Türk kadınlarının köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme hakkı verilmesinin 87. yılı. Ülkemizde hala kadınların siyasi ve idari hayattaki yeri tartışma konusu.
Muhtarlık görevinde üçüncü dönemim. İlk seçildiğim dönemden beri ülkemizde bir muhtarlık tartışması var. Önce Avrupa Birliği sürecinde muhtarlığın kaldırılması planlanıyor diye konuşuldu. Avrupa’daki idari sistemde muhtarlık diye bir birim yok, Türkiye’de olmayacak dediler. Sonra büyükşehirlerdeki köylerin mahalleye dönüştürülmesi nedeniyle önümüze bu defa da köy muhtarı, mahalle muhtarı ayrımı geldi. Nüfus idareleri ve e-devlet sistemi güçlendikçe muhtarlar tebligat verme noktasında kaldılar.
Son dönemde muhtarlarımızın özlük haklarında önemli iyileştirmeler oldu; maaşlar arttırıldı, sigortaları yatırılmaya başlandı. Fakat bugün geldiğimiz noktada koronavirüs salgını gösterdi ki, muhtar demek sadece tebligat demek, ikametgah belgesi demek değil. Muhtar demek mahallenin morali demek, vicdanı demek, sağduyusu demektir. Muhtarı bütün bu özelliklerinden çıkararak bir mühür, bir belge ya da bir imza olarak algılamak doğru değil.
Salgının özellikle ilk döneminde, salgın hızla yayılıp sokağa çıkma yasakları başladığında mahalledeki bütün krizi muhtarlar yönetmek durumunda kaldılar. Ev ev kimlerin neye ihtiyacı olduğunu, hangi evde kimin yalnız yaşadığını, kimin sokağa çıkamayacak durumda olduğunu bilen sadece muhtarlar oldu. Dolayısıyla salgın mahalle düzeyinde birazcık kontrol altına alınabildiyse bunda muhtarlarımızın özverisi ve emeğine teşekkür etmek gerekiyor.
Bugün 26 Ekim, yani Türk kadınlarına köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 87. yılı. Ülkemizde kadın hakları konusunda şüphesiz ki; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün rolü büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında kadın hareketi için söylenebilecek en önemli kazanım kadınlarımızın siyasi haklara kavuşmuş olmasıdır.
Yalova Gacık köyü muhtarı Meliha Manço (1932)
Türk kadını siyasal hayata ilk adımını, Cumhuriyet’in 7. yılında yani 5 Nisan 1930’da atmıştır. 1930 yılında 1580 sayılı belediye yasası ile Türk kadınına ilk kez belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Daha sonra 1932 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk Yalova’nın Gacık köyüne yaptığı ziyarette köyün muhtarı olarak Meliha Manço’yu Türkiye’nin ilk muhtarı olarak atadığını ilan etmesi, köylerde muhtarlık ve köy ihtiyar heyeti seçimlerinde kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesinin habercisi olmuştur. Meliha Hanım muhtar olarak atandığında henüz 22 yaşındaydı. İki yıl muhtarlık yapıp bu süre zarfında köyün yolunu açtırıp bir de okul binası yaptırmıştı.
Bugün bakıldığında, Türkiye’de kadın muhtarların sayısı genel muhtarların sayısının %2,14’ ünü oluşturmaktadır. 2014-2019 arası döneme baktığımızda 685 olan kadın muhtar sayısı, 2019-2023 döneminde 1073’e yükselmiştir.
Türkiye genelinde, 2014-2019 döneminde toplam 73 ilde kadın muhtar bulunurken, 2019-2023 döneminde bu il sayısı 77 ile yükselmiştir. 140 kadın muhtar ile en fazla kadın muhtar bulunan il İstanbul’dur. Bu ili 124 kadın muhtar ile Ankara ve 120 kadın muhtar ile İzmir ili takip etmektedir. Elbette 81 ilimizin tamamında kadın muhtarlarımızın olması ve sayılarının artması en büyük temennimizdir.
Bürümcük Sokağı merdivenindeyim. Şu ana kadar 56 basamak indim, 9 basamak daha inersem Kuloğlu Sokağı’na varacağım. Burayı, sokaklarda rastgele yürüdüğüm sıcak bir ağustos günü keşfetmiştim. Bir tutam gölge, sığınacak bir kuytu ararken imdadıma bu merdiven yetişmişti. Bilirsiniz, merdivenlerde yapılabilecek üç ana eylem vardır; inmek, çıkmak ve oturmak. Nice çocuk oyunlarına, nice gençlik sohbetlerine ve nice kaçamaklara dekor olmuştur bu oturaklar. Merdivenlerin bu işlevi belediyelerin de işine gelir, merdivenin olduğu bölgeye bank yapmasına gerek kalmaz. Gerçi Roma Belediyesi, ünlü İspanyol Merdivenleri’nde oturmayı yasakladı ama bu bizim merdivenlere olan bakışımızı değiştirmeyecek ve tüm merdivenlerde oturma eylememiz sürecek!
Bürümcük Sokağı merdiveni
Saat: 09:48
Kuloğlu Sokak’tan, Kıbrıs Sokağı’ndaki iki merdiveni kullanarak önce Enis Behiç Koryürek ardından da Dede Korkut Sokağı’na iniyorum. Merdiven inmek genellikle olumlu bir anlam taşır. Rüya tabirlerinde dahi bir işin sonuna gelindiğine ve sıkıntıların biteceğine işarettir. Ben rüyamda hiç merdivenden inmedim ama tıpkı böyle etrafı istila edecek kadar büyümüş ağaçları ve çiçekli balkonları olan bir sokaktan geçtim. O sokakta da yıkılmayı bekleyen eski apartmanlar vardı. Günün birinde kentsel dönüşümün Aziziye’yi de ele geçirmesi kuvvetle muhtemelken mahalle sakinlerinin ise bir şeylere dönüşmek gibi bir arzularının olduğunu pek sanmıyorum, olsa olsa yenilenme isteyebilirler.
Kıbrıs Sokağı merdiveni
Yürüyen merdivenler görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında!
Saat: 10.36
Kuzgun Caddesi’ndeki park tabelasına kadar fazla oyalanmadan yürüyorum. Tabelada, Necip Hablemitoğlu’nun resmi var. 2002 yılında, bu mahalledeki evinin önünde öldürülmüştü. Ankara’nın yaşına bakmak isterseniz, sadece burayı değil Bahriye Üçok Parkı, Uğur Mumcu’nun Sokağı, Muammer Aksoy Caddesi’ni de ziyaret edebilirsiniz.
Caddeden bakınca klasik bir tasarım izlenimi veren Kuzgun Sokağı merdivenlerinin ilk basamaklarını çıktıktan sonra basamakların zikzak çizdiğini görmek beni şaşırtıyor. Bu tasarım, bankları hatta çöp kutularını bile şık gösteriyor. Merdivenin genişleyen kısmında boş bir havuz var. Etrafı inceleyip fotoğraf çektiğimden olacak bazı insanlar beni belediye çalışanı sanıyor ve taleplerini iletiyor. Taleplerin arasında, bu merdivenin kaldırılıp yerine yürüyen merdiven yapılması da var. Yürüyen merdivenlerin görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında olduğu cevabını vererek parktan ayrılıyorum.
Necip Hablemitoğlu Parkı merdivenleri
Saat: 11.02
Platin Sokağı’na vurdum kendimi. Portakal Çiçeği Caddesi’ne, Kuşkondu Sokağı’nın tam 131 basamaklı merdivenini kullanarak ulaşacağım. Merdivenin başındayım. Buradan karşıya baktığımda, caddeyle kesilen merdivenin yolun karşısında devam ettiğini görüyorum. Bu merdivendeki basamaklar daha dar ve çok, karşıdakilerse daha az ve yayvan duruyor. İnmeye başlıyorum. Eğimin de yardımıyla istemsizce hızlanıyorum. Sahip olduğum hız, beni doğruca karşıdaki merdivenlere atıyor ve aynı hızla basamakları ikişer üçer çıkıyorum. Kendimi antrenman yapan Rocky gibi hissediyorum. Uzmanlar inmenin aksine, merdiven çıkmanın son derece sağlıklı bir egzersiz yöntemi olduğunu belirtiyor. 77 basamağı bir solukta çıktıktan sonra Rocky gibi ellerimi havaya kaldırıyorum.
131 basamaklı Kuşkondu Sokağı merdiveni
Ankara’nın en güzel merdiveni hangisi?
Saat:11.40
Portakal Çiçeği’nin hem sokağı hem caddesi hem de parkı var mahallede. Şu an parkında yürüyorum. Vadi boyunca büyümüş, yapaylıktan uzak, yeşil rengin hakim olduğu ve tüm sakinlerinin huzurla nefes aldığı bu tür parklara çok sık rastlanmıyor. Genelleme yapacak olursak şehir içindeki parklarda beton oranı, bitki oranına ya eş ya da daha fazla. Parktan, Piyade Sokağı’na doğru yöneldiğimde karşıma tasarım harikası bir merdiven çıkıyor. Biçimsel olarak köşe ve dairesel kavramların bir arada kullanıldığı, basamakların hafif kaydırmalı olarak yükseldiği bu merdiven şayet bir sıralama yapılsa Ankara’nın en iyi 3 merdiveni arasına girer diye düşünüyorum. Sahi böyle bir sıralama için anket yapılabilir mi? Hatta sadece merdivenle kalmayıp en güzel park, en güzel heykel, en güzel apartman da sorulsa insanlara.
Portakal Çiçeği Caddesi merdiveni
Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar
Saat: 12.30
Bu kez Portakal Çiçeği Caddesi’ne giriyorum. Önümde Aziziye’ye ait olmadıklarını her halinden belli eden iki tane uzun bina, arkamda ise bu mahallenin nüfusuna dahil olduğu tartışılmayacak Şair Nefi Sokağı’nın merdiveni var. İki apartman arasında uzanmış renkli ve ağaçlı bir merdiven bu. Basamaklarını ağır ağır çıkıyorum, ünlü bir mısrada geçtiği için, buradan öyle geçilmesine inandığım için.
İnandığım başka bir şey daha var; sadece bu merdivenden değil saydığım tüm merdivenlerden bir de güz vakti geçilmesi gerektiği. Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar. Belki ben de onları toplar, Metin Altıok gibi birbirine uhuyla yapıştırır, sehpaya örtü yaparım…