Blog

Bir mahalle arası tiyatrosu: Farabi Sahne

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Her şehrin kerteriz olmuş noktaları, mekanları, sokakları vardır; Farabi Sokak da Ankaralılar için böyle sokaklardan biridir işte. Farabi Sokak, birçok Ankaralı gibi benim kişisel tarihimde de önemli bir yer tutar; birçok adres Farabi Sokak üzerinden tarif edilir. Ankara’nın ilk barlarından A Bar 1980’lerin sonunda (hafızam beni yanıltmıyorsa 1987 ya da 88’de) bu sokak üzerinde açılmıştır. Ünlü Körfez Pastanesi 1980’li, 90’lı yıllarda benim için sırf kanyaklı pasta almak için bile yolumu bu sokağa düşürme sebebimdir. Uzun bir aradan sonra Ankara’ya döndüğümde bu mahalleleri, sokakları mesken tutmam da tesadüf değildir; buraların her şeye rağmen o çok tanıdığım mahalle ruhunu, bunu koruma çabasını severim, yok edilen, kaybolan her şeye üzülür, yapılan değişikliklere dikkat kesilirim. 

Farabi Sokak’ta bir tiyatro mekanını 4-5 yıl önce fark ettiğimde de böyle bir dikkatle baktığımı, merak ettiğimi ama nedense içeri girme cesareti bulamadığımı, mahalle içinde bir tiyatro fikri çok cazip gelse de oranın kapalı devre bir yer, bir grup tiyatrocunun ya da tiyatro sevdalısının kendileri için oluşturdukları bir atölye sahne olduğu hissine kapılmıştım. Sonrasında Farabi Sahnesi olarak yavaş yavaş daha dışa dönük bir mekana dönüşmeye başladığını gözledim, zaman zaman bahçesinde dostlarıma rastladım ama ben sanırım ilk kez geçen yıl içeri girme isteği ve cesareti buldum; “cafe”sinde oturdum, kahvesini içtim, tatlılarının tadına baktım. Bu kez mekanın, üzerine üzerine gelmeyen ama sıcak davetini aldım. Sonra “Dansöz” düştü gündeme, oyun hakkında övgüler okumaya başladım ardı ardına; kimi, güvendiğim dostlarım tarafından yazılmış. Bu güzel oyunun mahallemdeki bir tiyatroda oynanıyor oluşu mutlu etti, heyecan verdi. İlk fırsatta izledim “Dansöz”ü bu güzel sahnede, sonra kendimi alamadım iki kez daha izledim bu çok etkileyici tek kişilik oyunu. Ardından “Bir Ağacın Hikayesi” geldi; ne güzel bir oyundu. Çocuk oyunu dense de zevkle izledim; salonu dolduran, üstelik çoğu yetişkin kalabalığın aldığı keyfe tanık oldum. Çocukluğumda Devlet Tiyatroları’nın oyunlarına ailece giderdik sık sık. Özellikle Altındağ Tiyatrosu’ndaki oyunların sonrasında, oyuncuların servise doğru gidişini uzaktan izlemeyi çok severdim. Sahnede gördüğüm insanlar bana gerçek üstü, ulaşılmaz gelirdi; sahne dışında, o kısacık servis yolunda onları görmenin heyecanı başkaydı. Bazen mesafeden, ulaşılmazdan besleniyor heyecan; Farabi Sahnesi’nde ise o sıcak oyun gecelerinde bu kez heyecanın, büyünün, bu kadar yakında olmaktan, iç içelikten beslendiğini gördüm, yaşadım. Oyun akşamları, sahnede göz teması kurabilecek yakınlıkta izlediğiniz oyuncularla, oyuna emek verenlerle, izleyenlerin oyun sonrasına taşan yan yanalığı çok etkileyici, çok mutluluk vericiydi. 

İşte anlatılan, bu hoş mekanın, sahnenin ve tiyatroya gönül vererek yola düşenlerin hikayesi:

Mekanın sahibi Koray Tahir Ön, Ayrancı ve çevresinde geçirdiği çocukluk, ilk gençlik dönemlerinin hemen ardından İstanbul’da on sene kadar kamera önünde oyunculuk, yine GET Yapımla, Garaj İstanbul’da, üç yıl kapalı gişe oynayan “Pragma” adlı oyunun rejisini yaptıktan sonra 2015-2016 gibi Ankara’ya dönüyor. Farabi Sahnesi’nin bulunduğu adreste, hatırladığı kadarıyla 2007’den beri tiyatro faaliyetlerinin yürütüldüğünü öğrenince Koray’dan, şaşırıyorum. Oysa benim burayı fark etmem son yıllarda oluyor. Ama 2007’lerde mekanın daha çok bir atölye gibi değerlendirildiğini söylüyor Koray, şaşkınlığıma biraz cevap olsun diye. Sonra Bertan Yusuf Bayraktaroğlu devralıyor mekanı ve mekanın yavaş yavaş dışarı açıldığı, dışarıdan tiyatro gruplarına ev sahipliği yaptığı dönem başlıyor. Nihayetinde 2018’de Koray Tahir Ön’ün Farabi Sahnesi’ni devralmasıyla da yeni bir döneme giriliyor. Ben de sanırım tam bu sıralarda, gelip geçerken kaçamak bakışlarla süzdüğüm bu mekanla farklı bir ilişki kurmaya başlıyorum. 

Koray, burada yapmak istediklerini; daha çağdaş, eleştirel, söylemek istediğini korkusuzca söyleyen bir tiyatro anlayışına yol açıcı olmak, bu tarz tiyatrolara olabildiğince ev sahipliği yapmak olarak tarif ediyor. Bu sahnede oynanan oyunları soruyorum, bir çırpıda onlarca oyun sayıyor: Dansöz, Kuşlar, Parrhessia, Bir Delinin Hatıra Defteri, Dr. Jekyll ve Mrs. Hyde, Cemal Süreya, Thom Pain, Palto, Altın Ejderha, Krem Karamel, Açık Denizde, Acayip Taşınma, Arzunun Dokuz Parçası, Bir Aşk Mektubu, Vecihi Hürkuş, Kolleksiyoncu, Kuyruksuz Yıldız, Bir Ağacın Hikayesi, Alaattin-kukla tiyatrosu, Bernarda Alba’nın Evi, Altın Elma, Salome ve Diğerleri, Tekinsiz, Eskiden Olduğu Gibi, Görkemli Görkemin Uğursuz Hikayesi, Gül Ali Masalı, Yolluk… Oyunlar genelde yüzde 75-80 doluluk oranı ile oynanmış. “Dansöz” etkileyici bir oyun olmasının yanı sıra, üzerine çok yazılması, övgü dolu eleştirilerin sosyal medya üzerinden de yayılması sebebiyle çok fark edilen bir oyun olmuş.

Mahallelinin ilgisini merak ediyorum, böyle bir şansın mahallede yaşayanlar tarafından yeterince değerlendirilip değerlendirilmediğini soruyorum; başlangıçta mekanın çok da tiyatro olarak algılanmadığını ama zamanla bir ilgi oluştuğunu söylüyor Koray.

Farabi Sahnesi’nin kendi oyunlarını çıkaran bir ekibi var bir süredir. Önümüzdeki günlerde kendi oyunları ile de sahnelerinde yer almak istiyorlar. Aslında atölyeler yapmak, “cafe” kısmında minik bir sahne kurarak müzik dinletileri düzenlemek, burayı mahallenin ortasında, yaşayan, canlı bir kültür, sanat, muhabbet ortamına dönüştürmek gibi çok güzel fikirleri, heyecanları var, dinlerken sizi de heveslendiren. Ama ne yazık ki bu salgın süreci bu niyetlerini bir süre askıya almak zorunda bırakmış. 

Koray Tahir Ön, eşitliğe, iyiliğe, güzelliğe inanıyor; iyiliğin, güzelliğin, iyilik ve güzellik doğuracağını düşünüyor; giriştiği işe de böyle bakıyor. Aslında biliyoruz ki, mahalle içinde böyle bir tiyatro kurma çabası da başka türlü açıklanamaz zaten; ancak bir güzel sevdayla, tiyatro sevdasıyla ve iyiye, güzele her şeye rağmen inanmakla olur. Mahallemizde uzun ömürlü olsun Farabi Sahnesi, güzel niyetlerini tek tek gerçekleştirsin, hevesle bekleyelim olacakları, biz de parçası olalım… İklim değişsin, Akdeniz olsun…      

Mahalle kültüründe yeni nesil kahve

Kent yaşamına aktif katılan herkesin mutlaka dikkatini çekmiştir; son yıllarda giderek daha da görünür olan bir kahve tüketim trendi içerisindeyiz. Hem kişi başına düşen ortalama yıllık tüketim artıyor, hem de kahve hazırlama yöntemleri giderek çeşitleniyor. Bu yeni tüketim ekolü uzmanlarca 3. nesil kahvecilik (diğer adlarıyla 3. dalga veya yeni nesil kahvecilik) olarak tanımlanıyor. 

Bu yeni dalgayı; granül kahvenin tüm dünyada kitlesel olarak tüketildiği 1. dalga ve zincir kahvecilerin piyasayı domine ettiği 2. dalgadan farklı kılan pek çok unsur var. Bunların en başında kahve çekirdeklerinin yüksek niteliği, üretim-tüketim zincirinin şeffaflığı, sürdürülebilirlik gibi hassasiyetler ön plana çıkıyor ve kahvenin ‘ayık tutma’ odaklı temel işlevi yerini gövde, asidite, canlılık gibi terimlerin kullanıldığı özel bir gastronomik deneyime bırakıyor.

2010’larda gelişmeye başlayan bu yeni kahve tüketim tarzı etkilerini en çok şehir yaşamında her gün bir yenisi açılan butik kahvecilerle gösteriyor. Dükkan sayısındaki bu artış trendi pandemi koşullarındaki dezavantajları göz ardı edersek hala devam ediyor. Ayrancı özelinde bile 10’dan fazla kahve dükkanı mevcut. Bu dükkanları ilgiye mazhar kılan şey genelde mahalle kültürüne “rağmen” değil bilakis içerisinde ve ona katkı sunan unsurlarla işletilmeleri. Mahalle kültürüne yeni kahve dükkanlarının entegrasyonu, kitlelere dayatılan AVM kültürünün sessiz bir protestosu ve reddini de içeriyor şüphesiz. 

Kuzgundokuz’dan Önder ve Ali Taşyürek kardeşler

Buradan yola çıkarak Ayrancı’da kısa sürede hatırı sayılır bir üne kavuşan, adresi adıyla müsemma mahalle kahvecisi Kuzgundokuz’dan Önder ve Ali Taşyürek kardeşlerle bu yeni trende, Ayrancı’da esnaf olmaya dair lezzetli bir sohbet gerçekleştirdik:

Bu dükkanı Ayrancı’da açmanızın özel bir sebebi var mı? 

Önder: Ayrancı’nın bende özel bir yeri var. 1994’te Ankara’ya geldiğimde Şimşek Sokak’ta oturuyordum. O dönemden bugüne Ayrancı’daki sosyolojik değişimi bizzat gözlemledim. Aynı şekilde mahalledeki köklü işletmecilik ve esnafçılık anlayışına da şahidim. Kendi dükkanımızı açma fikri ortaya çıktığında aklımızda hep Ayrancı vardı. Ankara’da mahalle kültürünün hala korunduğu az sayıdaki semtlerden birisi de burası. Birçok arkadaşım sokak arasındaki bir dükkanın ticari olarak akıllıca olmayacağı yönünde bizi uyardı ama ben özellikle mahalle kültürünün içerisinde bir dükkan istiyordum. Kalitemiz sayesinde işlek yerde olmamanın dezavantajlarını aşacağımıza inancımız tamdı, nitekim de öyle oldu. Müşterilerimizin konforu ve huzurunu önceledik. Belki de Ayrancı’da olmamızın önemli sebeplerinden biri de Türk kahvesinin bu semtin kültürüyle çok örtüştüğünü düşünmemiz. Her yaş kitlesinden, yeni deneyimlere açık mahalle sakinlerinin varlığı bizi cesaretlendirdi. Gelenekle yeni olanın birlikteliği için uygun bir zemin sunuyor bu semt. Yeni nesil butik dükkanların işletmecileri de bizzat AVM kültürünün soğuk ve insana dokunmayan yapısından mustarip. Bu yeni tarz işletmeler hem kendilerine hem müşterilerine bu temas imkanını sağlıyorlar aslında.

Buradan yeni nesil kahveciliğe girelim. Eski kahve alışkanlıklarına göre bugün ne farklı?

Önder: Önemli olan yüksek kalitedeki çekirdekleri, müşteriye şeffaf bir şekilde sunabilmek; kahvenin yetiştiği ülke, bölge, rakımı, toprak yapısı, işleme yöntemi, fermantasyonu vb. tüketicinin bu detaylara erişimi olması adil ticaret ve sürdürülebilirlik anlamında önemli. Biz dükkanda 80 puan üzeri almış kahve çekirdeklerini, özel su ve özel ekipmanlar kullanarak titizlikle demliyoruz. Bizim diğer dükkanlardan farkımız menümüzde espresso bazlı kahvelerin olmaması. Her dükkanda espresso mevcut ama nitelikli Türk kahvesi bulunmuyor. Biz odağa Türk kahvesini almak istedik. Dükkana gelen müşteriler ayrıca V60, Chemex gibi yöntemlerle demlenmiş filtre kahve de içebiliyorlar. Her yöntemin sunduğu tatlar farklı ve bunu keşfetmek müşteri için keyifli bir macera oluyor.

Türkiye’de olmamıza rağmen nitelikli Türk kahvesi sunan çok az yer olmasını ironik buluyorum. Türk kahvesine yaklaşımınız nasıl?

Önder: Nereye gidersek gidelim, en yakın kuruyemişçi ya da marketten alınmış öğütülmüş kahve kullanılarak Türk kahvesi hazırlanıyor. Bu çekirdeklerin ne zaman kavrulduğu, ne zaman öğütüldüğü ve kaliteleri tamamen muamma. Hiçbir yerde Türk kahvesi nitelikli çekirdekler kullanılarak anında öğütülüp servis edilmiyor. Biraz önce konuştuğumuz şeffaflık ilkesi Türk kahvesi için de geçerli olmalı. Türk kahvesinin 500 yıllık bir hikayesi var, baştan savma yapılmasına razı olmadık. İçi gümüş kaplı özel bakır cezveler kullanıyoruz. Demlemeyi 60 derece suyla başlatıyoruz ve kahvenin yanmasına izin vermiyoruz. 

Ali: Bütün geri bildirimler olumlu. Müşteriler alıştıkları Türk kahvesi tadından çok daha aromatik buluyorlar bizim yaptığımız kahveyi. Her yaş kitlesi memnun ayrılıyor. Bir de öğretici olabiliyor bizim yaşattığımız deneyim. Mesela bizi kahve çekirdeklerini tartarken ve öğütürken gördüklerinde, “yanlış anladınız Türk kahvesi istemiştim ben” diyebiliyorlar. Türk kahvesinin de aslında bir öğütme ve demleme yöntemi olduğunu ve her çekirdekle yapılabileceğini öğrenmiş oluyorlar. Bu bilgi eksikliği genel olarak sektördekilerin yani bizlerin hatası, o yüzden kapatmaya uğraşıyoruz.

Ali’nin cheesecake’leri Ayrancı’da ve hatta Ankara’da hatırı sayılır bir üne kavuştu. Cheesecake’deki başarınızın ardında ne var?

Ali: Çok titiz bir deneme ve hazırlık sürecimiz var. En doğru malzemeleri en doğru şekilde kullanmak için çaba sarf ediyoruz. Mesela kullandığımız meyvelerin mevsiminde toplanmış olmasını çok önemsiyoruz. İyi malzeme için vakit harcıyoruz. Bazen meyveleri bizzat doğadan biz topluyoruz, bazen arkadaşlarımız özel yöresinde yetişmiş meyveleri getiriyor. Herhangi bir katkı maddesi veya boya içeren bir malzememiz yok. Toplamda 30 çeşit cheesecake üretiyoruz ama bu mevsime göre değişiyor. Mesela bugünlerde balkabaklı, orman meyveli, incirli ve süt reçelli cheesecake çok tutuyor. Süt reçelini günlük sütten kendimiz yapıyoruz. Hazır üründen kaçınıyoruz. Taze ve günlük üretimi önemsiyoruz.

Üretim sürecimiz de son derece şeffaf. Müşteri bizi cheesecake yaparken barın arkasından görebiliyor ve içi böylece rahat ediyor. Genel olarak müşterilerin geri bildirimleri çok olumlu bu da beni motive ediyor. Her şeyin başında bu işi sevmem yatıyor galiba. 

Aduja: El yapımı çikolata

Yazar Hakkında

Yaklaşık 4000 yıl önce Honduras’lı yerlilerin kakao çekirdeklerinden elde ettikleri çikolata, önceleri özel günlerde tüketilen acı bir içecekti. Avrupa’ya gelmesiyle birlikte tüketimi yaygınlaşmış olan çikolata bugünlerde Ayrancı Tirebolu Sokağı’nda küçük bir dükkanda imal ediliyor, Aduja Artisanal Chocolate.  

Aduja isminin İtalyanca “Gianduja” yani kuruyemişin çikolata ile kullanımından türetildiğini ifade eden Derin Erbengi içinse Aduja; “başına buyruk, sofistike, stil sahibi, özgüvenli ve çekici bir kadın” anlamına geliyor. Derin’in macerası çikolata tadarak başlamış ve daha sonra profesyonel eğitimleri neticesinde kendi dükkanını açmış. Ayrancı’yı tercih etme nedeni ise doğduğu ve büyüdüğü yer olan İzmir Bostanlı’yı hatırlatıyor olması. 

Çikolatanın huzur ve mutluluk verdiği herkesçe bilinir. Geleneksel ya da modern her çağda çikolata iyi dileklerin iletim aracı olmuştur. Ancak günümüzde fabrikasyon üretim her şeyin ruhunu emdiği gibi çikolatanın da bu özel anlamını yok etmektedir. Böyle bir zamanda “Artisanal” yani zanaatkar çikolata yapmak çikolataya yeniden anlam kazandırmaktır. 

Sahip olduğu köklü mahalle kültürünü; dayanışma anlayışı, farklılıklara duyduğu saygı ve yeniliklere açık olmasına borçlu olan Ayrancı, Aduja’nın da mahalle kültürüne sağladığı “tatlı” katkının farkında. Hem genç bir kadının emeği hem de çikolatanın hoş anlamları göz ardı edilmemekte, çok sayıda Ayrancı sakininin Aduja’ya yolu düşmektedir. Derin de Ayrancı sakinlerine;

Ayrancılılar kesinlikle kaliteli çikolata nedir biliyor. Paketli ürünlerden neden farklı olduğunu anlatmama bile çoğu zaman gerek kalmıyor. Kendim de Ayrancı da oturuyorum zaten. İnsanın kendini ait hissettiği yerde olması ve çalışması gerektiğine inanıyorum. Bizi açılış günümüzden beri ziyaret eden tüm semt dostlarına teşekkürlerimi sunuyorum.

A D U J A 
Artisanal Chocolate
DERİN ERBENGİ
Tirebolu Sokağı No:36 Ayrancı
0533.055 22 15

Ankara’nın işgal günleri…

27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin nedenini ve önemini, o dönemin şartlarına ve Ankara’nın yüzyıl önceki hararetli günlerine bakarak bir daha anlamaya çalışalım.

30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışmalar sona erer. İttihat Terakki Cemiyeti’nin Almanya’nın yanında girdiği 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için büyük bir yıkım getirmiştir. 

İstanbul, İzmir başta olmak üzere pek çok kente İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri girmeye başlar. 

Bu dönemde pek bilinmese de Ankara da bu işgalden nasibini alır. Demiryollarını kontrol ve kentte asayişi sağlamak amacıyla 4 Aralık 1918 sabahı İstanbul’dan trenle gelen 200 İngiliz askeri istasyonu işgal eder. Bir bölük İskoç süvarisi de iri atlarıyla (Ulus Meydanı’nda) bir gözdağı yürüyüşü yaparak Demirlibahçe’de konuşlanırlar. Tunuslu zabitlerden oluşan bir Fransız bölüğü de İngilizlerin ardından kente ulaşır.

İngiliz yüzbaşısı Whithall, Gar’ın direksiyon binasına karargâhını kurar. Fransız komutan Yüzbaşı Boissier ise İttihat ve Terakki’nin binasına (Birinci Meclis’e) yerleşir. Fransız askerleri de karşıdaki Millet Bahçesi içinde bulunan tiyatro binasına girerler. 

Dönemin Ankara Valisi ve garnizon komutanının cılız itirazları, süvari atlarının ürkütücü sesleri arasında kaybolur gider. 

Halk uzun süre çekinir bu askerlerden; kimsede ses çıkaracak güç yoktur. 

Damat Ferit Paşa, 15 Mart 1919 günü Muhittin Paşa’yı, Ankara valiliğine atar. 1915’de sürgün edilen Ankaralı Ermeni ailelerden geri dönebilenlerine ait ev ve eşyaların geri verilmesi için mahkemeler kurulur, tehcirde suçlu bulunan dönemin eşrafı ve bürokratları tutuklanır, bir kısmı Malta’ya sürgün edilir.   

Ankara’da tehcir suçundan 97 kişi tutuklanarak İngiliz Divanı Harbi’nde yargılanmak üzere İstanbul’a götürülür. Bunlar içinde Kınacızade Şakir, Attarzade Salih, Bulgurzade Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin, Haniflerin Mehmet de vardır. Lakin yargılanmadan hapisten kaçıp Ankara’ya dönerler sessizce.

Nakşibendi müderrisi Sadullah Efendi’nin İngiliz askerlerinin tacizlerine karşı Samanpazarı’nda halka cesaret veren haykırışı ise kentteki ilk kıvılcım sayılabilir. Bu zat sonraları gizli bir ekip kurarak, işbirliği yapanlara suikastlar düzenler. 

Kemal Paşa, İstanbul’da devletin bağımsızlığı konusunda güvendiği silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapar. Şubat 1919 tarihinde İstanbul’a tedaviye gelen 20’inci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile de sıkça görüşür. Kolorduyu Ankara’ya taşıma planlarını yaparlar. 

Bu arada bazı asker ve memurlar gizlice Azmi Milli Cemiyeti kurarlar Ankara’da.

İngilizler, 20’inci Kolordu’nun Ankara’ya gelişine mani olamaz. 3500 kişilik askeri birlik, Ali Fuat Paşa’nın komutasında Nisan ayında Konya Ereğli’den Ankara’ya gelir. Paşa’nın işgal kuvvetlerine karşı cesur davranışları halka büyük moral vermeye başlamıştır. 

15 Mayıs günü İzmir’in işgali nedeniyle Ankaralılar üç ayrı miting yaparlar. 

8 Haziran günü kente gelen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat Paşa’yla beraber gizlice Kemal Paşa’yla buluşmak üzere 18 Haziran günü Amasya’ya gider.

23 Temmuz tarihinde Erzurum Kongresi toplanır.

Ankara’da halk tabiri ile “Kuvvacı”lar çalışmalarını hızlandırır. “Kuvâ-i Milliye” tabiri, “Milli Kuvvetler” anlamında kullanılır.

11 Ağustos günü İngiliz Muhipler Cemiyeti yeniden örgütlenir. Vali, tüm memurlara üyelik baskısı yapar. 

15 Ağustos günü Ali Fuat Paşa, İstanbul Hükümeti’ne karşı gelerek telgrafhaneyi işgal eder. 

Rifat Efendi, Ankara’yı temsilen Sivas Kongresi’ne katılan Ömer Mümtaz Bey’e, Kemal Paşa’ya iletilmek üzere bir mektup verir ve Ankara’ya davet eder. 

Kurban Bayramı arifesi (5 Eylül günü) Ankaralılar, Vahdettin’le bayramlaşmak ve Vali Muhittin Paşa’yı şikayet için telgraf çekerler ama Damat Ferit Paşa doğrudan görüşmelerine engel olunca “Senin gibi Sadrazamı da biz tanımıyoruz” diyerek İngiliz işgaline boyun eğen Ferit Paşa hükümetine karşı isyan ederler.

Temsili-Heyetiye Hükümet Meydanı’nda

11 Eylül’de Sivas Kongresi’nde oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin bundan sonra Ankara’da çalışmasına karar verilir.

19 Eylül günü, Keskin’le Elmadağ arasındaki “Kılıçlar Belinde” Ankara Valisi Muhittin Paşa, Keskinli Rıza Bey Müfrezesi tarafından yakalanarak Sivas’a gönderilir. Ankaralılar kendilerine Yahya Galip Bey’i vali seçerler. 

Geceleri Hıristiyan mahallelerindeki meyhane gürültüsü ve asayiş olaylarından rahatsız olan Yahya Galip, susturulmaları! için Haymana Kaymakamı Cemal Bey ve adamlarına rica eder. Emir kısa sürede yerine getirilir.

5 Ekim günü Namazgahtepe’de kılınan Cuma Namazı ve toplu yemin sonrası, Ankara’da bir “Milli Alay” kurulmasına başlanır. 

29 Ekim günü Rifat Efendi ve eşraf Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurarlar.

22 Aralık tarihinde Temsil-i Heyetiye, 3 otomobille 13 kişi olarak yola çıkarlar. Kayseri, Hacıbektaş, Mucur, Kırşehir ve Keskin’de görüşmeler yaparlar.

Ankara’da beş gün sürecek hummalı bir karşılama faaliyeti başlar, Seymen Alayı kurulur.

Oğuz boylarının geleneği olan Seymen Alayı, beyliğin veya devletin yıkılışı sonrasında yeni lideri seçmek ve yeni devleti kurmak amacıyla “Kızılca Gün” şartlarında kurulmaktadır. Bundan önceki alayın düzülüşü 1908 Meşrutiyet ilanında olmuştur. 

Valinin tören için atlılar toplama çağrısına ilçelerden yeterli destek gelmeyince polis amiri Cemal, eskiden kaymakam olduğu Haymana’ya gider; savaşa gitmeyeceklerine inandırılan yüz atlı ile gelir. 

Birkaç gün öncesinden Ankara’da, Samanpazarı’ndaki Sarı Ahmet’in Efeler Kahvesi önüne sancak dikilerek “Seymen Alayı” toplanmaya çağrılır. 

Sancağın dikildiği kısa zamanda yörede duyulur ve ilk gelen Kalecik, Zir, Yozgat seymenlerinin ardından diğerleri de gelerek hanlara yerleşirler. 

Bir diğer seğmen kolu da Hamamönü’ndeki Erzurum Mahallesi’nde Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin kahvesinde toplanır (Günümüze kadar gelen Erzurum Kahvesi).

Ankaralılar davul ve zurna sesleriyle uyandı o sabah. Kentin meşhur tellâllarından Ali Dayı gür sesiyle çarşıdan bağırarak geliyordu.

– “Mustafa Kemal Paşa geliyor! Herkes aşağıyüze insin!” 

Davul sesleriyle uyanan halk, tellâl Ali’nin avazesiyle haberi almış oluyordu. 

Elinde çıngırağıyla kentin meşhur ihtiyar dilsizi Ahras İbrahim, kırk paraya, Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişini yazan ajansı satıyordu. 

Aslında Ankaralılar, Kemal Paşa’nın gelişini, geçen Perşembe Sivas’tan hareket ettiği günden beri bekliyordu.

Sabah erkenden heyeti karşılamak için Ulucanlar’dan kalkan Seymen alayı, Hacıbayram Camii’nde toplanır. Seymen duasını, Kayyum Dede yapar. Hacı Bayram-ı Velî türbesinin önünde kurban kesilir.

Seymen alayı düzülmüş, üç sancak halinde sokaklarda dolaşmaya başlamışlardı. 

Alayın önündeki davulcular ve zurnacılar muhakkak Abdallardan seçilirdi. Göğüslerinde bir takım paralar, boynuzlar ve ufak taşlar asarlar, uzun saçlarının üstüne keçe külah giyerler. Zurna çaldığında, davullarını havaya kaldırarak ve kendilerine has rakslar yaparlardı. 

Seymenbaşı Kasap Yaşar, Karaoğlan (Anafartalar) Caddesi’ne geldiğinde Teke palasını havaya kaldırırken:  “Doh! Doh!” sesine bütün Seymen alayı katılarak, yeri ve göğü inletiyordu. Yaya Seymenlerin arkasını atlı yüzlerce zeybek kıyafetli Seymen takip ediyordu. 

Onları da Ankara’da bulunan tarikat dervişleri takip ediyordu. Nakşibendî Dergâhı, Sadî Dergâhı, Rufai, Kadiri Dergâhları, Mevlevi Dergâhı, Hacı Bayram Velî müritleri, civar köylerdeki Kızılbaşlar ve Bektaşiler vardı.

Rufa-î dervişleri kor halinde bir demiri diline sürüyor, çıplak karınlarına kılıç, ucu sivri topuzları ise yanaklarına sokuyorlardı. 

Seymen Alayı Temsili-Heyetiye’i karşılarken

İşte bugün bu dervişler, Seymen alayını takip ediyorlar, ellerindeki kudümleri, halile denilen iri zilleri çalarak, hu çekerek ve yanaklarına topuzlar, karınlarına sokulmuş kılıçlarla ilerliyorlardı.

Bu dervişler alayının arkasından esnaf loncaları geliyordu. 

Keçeciler, bakırcılar, demirciler, semerciler, çıkrıkçılar, nalburlar, tiftikçiler, orakçılar, debbağlar, kilciler, tuzcular, kasaplar, haffalar, urgancılar, saraçlar, kunduracılar, terziler, sofçular, dokumacılar, esnaf bayraklarının arkasından ilerliyorlardı. 

Karşılamaya mektepler de gelmişti. Ankara’daki Nakşibendi, Ay Melek, Taceddin, Ulucanlar İlk Mektebleri, Ziraat mektebi, Sanayi mektebi, Darülmuallimin ve Ankara Sultanisi (Taşmektep) vardı. Bu mekteplerin talebeleri ellerinde bayraklar, muallimleri başlarında alayı takip ediyorlardı. Mektepler İstasyon Caddesi’ne dizilmişlerdi. 

Beynam Köyü’nde geceleyen heyet ekibi 27 Aralık 1919 cumartesi sabahı Gölbaşı üzerinden Ankara’ya yaklaşmaktaydı.

Ankara’nın görüldüğü ilk nokta olan Keklikpınarı’nda toplanan eşraf ve memurlar saat 11.00’de gelen heyeti karşılayarak beraberce Dikmen sırtlarında (Kızıl Yokuş) sıralanmış seymenlerin eşliğinde kente inmeye başlarlar.  

Bugün Genelkurmay kavşağı olan, o dönem reji memuru Salamon Efendi’nin bir ahşap evinin önündeki cılız bir akasya ağacının yanında atlarıyla bekleyen Seymen Alayı, kesilen alaca bir dana eşliğinde bağlılık yemini ederler Kemal Paşa’ya.  

Ardından Namazgahtepe (Radyo Evi civarı) önünde bekleyen Müftü Rifat Hoca ve ulema tarafından saygıyla karşılanır heyettekiler. 

Namazgahtepe’de Şehitlik (Şimdiki Etnografya Müzesi)

Tren Garı önünden geçilerek Taşhan’a gidilirken Kemal Paşa, Fransız komutanın karargahı olmuş binada (Birinci Millet Meclisi) sallanan Fransız bayrağına şöyle bir bakar. Millet Bahçesi’ndeki Fransız zabitleri yüksek duvarın üstünden bu manzarayı izlerler.

Taşhan meydanında toplanan halkın önünden geçilerek Hacı Bayram Türbesi’ne yapılan ziyaretten sonra Hükümet Meydanı’ndaki coşkulu tören saat 16.00 civarı Kemal Paşa’nın teşekkür konuşmasıyla son bulur. Artık zaman kaybetmeden işe koyulma vaktidir. Beraberce Vilayet Binası’na girilir. 

Hacı bayram – Veli Türbesi’nde dua edilirken

Bütün bu tezahüratlarla halk, Mustafa Kemal’i Millî Mücadele’nin önderi seçmişti. Onunla son zafere kadar çalışacaktı. 

Mustafa Kemal milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara’dan bir daha ayrılmayacaktı.

Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milli mücadeleye maddi, manevi yardımlarda bulunmuş, Kuvayi Millîye Birlikleri oluşturarak cepheye göndermiştir. Ayrıca, Kemal Paşa ve arkadaşlarının geldiği gün olan 27 Aralık 1919’dan 23 Nisan 1920’ye kadar, dört aylık sürede tüm masrafları, Ankaralıların finanse ettiği bu teşkilat karşılamıştır.  

Kemal Paşa ve heyetinin Ankaralılarla, Kurtuluş Savaşı dahil, Cumhuriyet’e giden her adımda yanlarında olan Ankara halkıyla kader birliği böyle başlar.

Bahçelievler Derneği 20. yaşında

Bahçelievler Derneği
Bahçelievler Derneği 20 yaşında

Bahçelievler Semti, Bahçelievler, Yukarı Bahçelievler ve Emek mahallelerini kapsıyor ve semtte yaklaşık 51 bin kişi yaşıyor.

Kuruluşu ve gelişimi itibariyle farklı bir hikayesi olan Bahçelievler’in tarihi, Ankara’nın tarihi ile yakın ilişkili: 

Cumhuriyetin ilanından sonra Ankara’nın imar planının yapılması amacıyla düzenlenen yarışmayı kazanan Jansen Planı, 1932 yılında kabul ediliyor. Bahçelievler’in bir kentsel planlama yöntemi olan Cite-Jardin (bahçe-şehir) anlayışı ile kurulması bu planda yer alıyor. Türkiye’nin ilk toplu konut kooperatifi ve konut girişimi olarak kabul edilen Bahçeli Evler Yapı Kooperatifi, 26 Ocak 1935 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla resmen kuruluyor.

Başkent Ankara’nın hızla artmakta olan nüfusunun konut ihtiyacını karşılamak üzere kurulan başka kooperatiflere öncülük ederek örnek olan Bahçeli Evler Yapı Kooperatifi, dönemin bürokrat sınıfının modern yaşamının mekân ihtiyacına cevap verecek şekilde tasarlanıyor ve 1938 yılı sonunda evlerin inşaatı tamamlanarak sahiplerine teslim ediliyor.

Yıllar içerisinde Ankara’nın en gözde yerleşim bölgelerinden biri olan semtin nüfusu ve ekonomik değeri giderek artarken bu durum, Bahçelievler’in özgün konutlarının bir rant unsuru haline gelerek çok hızlı bir yık-yap sürecine de neden oldu. Bahçelievler konutları ve kent planı defalarca değişirken bahçe-şehir idealinden de hızla uzaklaşıldı.

Bahçelievler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (Bahçelievler Derneği) ise 7 Kasım 2000 tarihinde 8 semt sakininin öncülüğünde kuruldu. Kurucu ve Onursal Başkanı Nazif Ceylandağ olan derneğin kurulmasında semt ruhunun korunmasına yönelik savunuculuk faaliyetleri önemli rol oynadı. 

1995 yılında Başkent Üniversitesi Hastanesi’nin imar mevzuatına ve Anıtkabir Koruma Planı’na aykırı olarak yapılaşması, her yıl faaliyetleri artan hastanenin mahalle yaşamı üzerindeki olumsuz etkisi, Alpaslan İlkokulu’nun okul statüsünün değiştirilmesi gibi konular, derneğin kurulmasına neden olan etkenler arasında yer alıyor.

Bahçelievler Derneği, ihtiyacı olanlara yönelik yardım faaliyetleri düzenlemek, semt dokusunu bozan gelişmelere yönelik sivil toplum bilinci oluşturmak, Bahçelievler ile ilgili kültürel hafızayı canlı tutmak gibi amaçlarla etkinlikler gerçekleştiriyor.

Bahçelievler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şevket Özgün de amaçlarını ve projelerini şöyle sıralıyor:

• Komşuluk kültürünü korumak ve sürdürmek

• Sosyal dayanışmayı artırmak

• Kent ve kentlilik hakkını savunmak

Örgütlü bir semt dokusunun oluşmasına katkı sunmak

• Katılımcı yerel demokrasiyi desteklemek için çalışmalar yapmak.

Şevket Özgün, 20. yılını geride bırakan derneğin önümüzdeki dönem projelerini de tüm üyeler ve komşularla gerçekleştirmeyi hedeflediklerini belirtirken, bu projeleri şöyle açıklıyor:

• Semt Hali ve Emek Pazarı için “Yaşam Merkezi” projeleri

• “Semtimizin Çiçeği Sardunya” projesi

• Meşe fidanı yetiştirme projesi

• Meslek Liselilere Burs Projesi

• “Bahçelievler’i Yeniden Düşün“ semtimizin yeniden tasarlanması projesi

• Semt Kültürüne Yönelik “Bahçelievler Jansen Müzesi” Projesi.

Özgün, Bahçelievler Derneği’nin Ankara Kent Konseyi, Çankaya Kent Konseyi ve diğer semt dernekleri ile işbirliklerinin devam ettiğini de ekliyor.

27 Aralık: Hangi şehrin tarihinde var ki?

100 yıllık bir geçmişi var, bizim Kurtuluş Savaşının; tarihe sorsanız altı üstü bir yüzyıl ama biz o yüzyıla öyle bir tarih sığdırmışız ki ciltler dolusu kitaplarla anlatılamaz.

İşte bu nedenle şair, “Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir” dizesini döktürmüş.

Bu dize, Ankara için yazılmıştır sanki!

Nasıl olmasın ki?

Cumhuriyet tarihinin önemli dönemeçlerine tanığı olmakla kalmamış; o tarihin oluşmasında etkin rol üstlenmiş bir şehirden söz ediyorum.

DİĞERLERİ KURTULUŞ, ANKARA BAYRAM KUTLAR!

Her ne kadar “ilk kurşun” İzmir’de atılmışsa da, orası kurtarılmıştır; kurtuluş gününü kutlar.

Tıpkı diğer pek çok şehir gibi!

Ankara ise o şehirlerin kurtarılma sürecini başlatanlara, daha sürecin başında inanan ve kucak açan; o süreci yöneten ve yönlendirenlere ev sahipliği yapan bir şehirdir.

Tıpkı zor zamanlarda çocuğunun arkasında duran; her şey yoluna girdiğindeyse kendisine ayrılan yerde alçak gönüllü hayatını sürdüren bir güzel baba gibi!

Ankara’nın bu başarısı, kökünü, tarihi geleneğinden alır.

O tarihi gelenekte “katılımcılık” vardır, örneğin.

Tarihi adım adım dolaştığınızda göreceksiniz ki Ankara, ister “yaren meclisi” aracılığıyla ister “meşveret” yöntemiyle isterse de “istişare” yaparak, her daim katılımcıdır.

Selçuklu’nun “birlik ve bütünlük” sağlamakta acze düştüğü dönemlerde kendisini korumak ve dağınıklığı ortadan kaldırmak için kurduğu Ahi Cumhuriyeti, bunun en çarpıcı örneğidir.

Kurtuluş Savaşının öngünlerinde yaşadıkları da, bu örneğin istisna olmadığının bir kanıtıdır.

Tarihe meraklı olanlar bilirler; Ankara, İstanbul Hükümeti tarafından atanan “işbirlikçi” Muhittin Paşa’yı vali olarak istemediği gibi, Onun yerine gönderilen Ziya Paşa’yı da kabul etmemişti.

Peki ne yapmışlardı?

Kendilerine vali olarak, Yahya Galip’i seçmişler; sonuna kadar da arkasında durmuşlardı. 

Vali seçmek de nedir?” diye sorabilirsiniz.

Osmanlıda, kendi valisini kendisi seçen başka bir şehir olmadığı gerçeğinden hareketle söyleyebilirim ki bu coğrafya üzerinde, sadece Ankara’nın elde ettiği “fevkalade müsaadeye mazhar” bir durumdur. 

Seçtikleri valiye desteklerinin göstermelik olmadığını kanıtlamak için Ona “Hakan” adını vermelerinden de anlaşılmaktadır ki Ankara, kendine özgü ayrıcalığını bizzat kendisinin yarattığı bir şehirdir.

ANKARA USULÜ DEMOKRASİ!

İsyankar denilebilir mi Ankara için?

İsyankar da denebilir ama bu tanım Ankara’yı anlatmaya yetmez.

İşbirlikçi valiyi koruduğu için Padişaha isyan etmiş ama o kadarla yetinmemiş; valisini seçerek, çözümünü de kendi üretmiştir. 

Buna “Ankara usulü demokrasi” desem abartılı olmaz umarım!

Bu usulün, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın valilik konusunda yardım istediği Atatürk’ün ricasını dahi geri çevirecek kadar kararlı bir hal aldığını hatırlatırım.

Ankara’nın kurtuluşun ve kuruluşun karargahı olmasını sağlayan da bu duruşudur. 

Her koşulda kendi iradesine sahip çıkacak kararlılık gösteren kaç şehir vardır acaba? 

O kararlılık nedeniyledir ki Ankara, işgalci emperyalistlerin oyuncağı haline dönüşen şeyhülislamın, Mustafa Kemal’i hain ilan eden fetvasına karşı fetva yayınlamaktan da geri durmamış bir şehirdir. 

Atatürk’ün, Sivas Kongresi biter bitmez, hedefine Ankara’yı koymasında, böyle bir sağlam duruşun etkisi yadsınamaz.

İşte bu “ahval ve şerait” içinde, Ankara’ya gelmiştir Atatürk!

Tarih, 27 Aralık 1919’dur ve o gün Ankara’nın bayramıdır.

Atatürk, Ankara açısından önemli olan bu tarihi adımı atmak için yolculuğa başladığı İstanbul’dan, “bağımsız bir Türkiye” hedefini gerçekleştirmek üzere ayrıldığının bilincindeydi.

Sonrasını biliyorsunuz; Önce Samsun’a varmış, sonrasında tarihin gördüğü en bağımsızlıkçı genelgeyi duyurduğu Amasya’da ses vermişti dünyaya.

Erzurum ve Sivas Kongreleri, “irade-i şahane”nin tarihe gömüleceğinin ve artık “irade-i milliye” döneminin işaret fişeği gibidir!

BİR İŞARET FİŞEĞİDİR ANKARA!

 “Harap ve bitap” düşmüş bu topraklara can suyu olan o “işaret fişeği”nin bir “bayram günü” coşkusuyla taçlandığı Ankara’dır söz konusu olan.

Atatürk, henüz Bandırma Vapurunda ve henüz Samsun’a varmamışken, Ankaralıların, 21 Mayıs 1919 günü yaptıkları muhteşem miting, o “işaret fişeği”ni alıp kabul ettiklerinin göstergesidir.

İşgal altındaki İstanbul basını, o mitingi, “Anadolu’nun Tuğyanı” yani “coşkusu” başlığıyla duyurmuştu.

Tam da Kemal Atatürk’ün istediği gibiydi bu miting ve Atatürk tarafından devamının getirilmesi istendiğinde, Ankaralılar, 29 Mayıs’ta, bir kez daha “protesto mitingi” düzenleyerek yanıt vermişlerdi.

Protesto etmekle yetinmediklerini biliyoruz; hemen o günlerde, “Azm-i Milli Yurdu” Teşkilatını kurmuşlardı. 

Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin ilk adımıydı bu!

İşte bu nedenle Kemal Atatürk, Samsun’dan başlayıp, Amasya, Erzurum, Sivas ve nihayet Ankara’ya varana dek geçtiği her yerde toplantılar yapıp, halkın örgütlenmesi için canhıraş çalışırken, Ankaralıların “milli irade” için attıkları adımlar, her zaman kayda değer, daima örnek alınacak tarihi öneme sahiptir.

Damat Ferit’in, Sivas Kongresi’ne delege göndermenin isyan niteliği taşıdığına ilişkin emrine ve dönemin valisi Muhittin Paşa’ya karşı duruşları, geleceğin habercisi niteliğindedir.

Ankara’nın kendisine vali olarak seçtiği Yahya Galip, Sivas’ta bulunan Atatürk’e, “Biz mukadderatımızı, ne böyle milletin mukadderatını bilmeyen hükümet ve ne de sümmetedarik gönderilecek valilere terk edemeyiz” şeklinde telgraf çekerek, Ankara’nın duruşunu tarihe not düşmüştü.

Ankaralıların harladıkları, “milli irade” ateşiydi ve o ateş, yanmıştı bir kere!

O “ateş”, o günden itibaren hep yanacak ve 27 Aralık 1919’da, Atatürk ve arkadaşlarının Ankara’ya girdikleri Kızılyokuş’ta bir kez daha alevlenecekti.

Atatürk ve arkadaşlarının, bir gün önce Beynam’a vardıkları haberini alan Ankaralıların o geceyi iple çektikleri, ertesi gün, Mustafa Kemal’i görülmemiş bir kalabalıkla karşılamalarından anlaşılabilirdi.

O günün gazeteleri, “hava baharı andırıyordu ve sanki bir düğün vardı” şeklinde çıkmıştı.

Kış ortasında bahar havası yaşamak, Ankara’daki moral motivasyonun düzeyini de göstermektedir.

Rıfat Börekçi, o mahşeri kalabalık için “bütün Ankara halkı, kadınlarına, çocuklarına, lohusalarına varıncaya kadar yollara döküldüler. Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladılar” şeklinde yazmıştı.

Dışarıdan bakıldığında, “harap ve bitap” düşmüş bir halkın bu kadar coşkulu olmasını anlamak zordur. 

“BU ANKARA VAR YA BU ANKARA…”!

Bunu anlamak için Ankara’nın ruhuna sirayet etmek; o ruhu içselleştirmek lazımdır.

Bedri Rahmi’nin iznine sığınarak ve o güzel şirinden esinlenerek diyebilirim ki “Bu Ankara var ya bu Ankara”, hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığının tepeden tırnağa kanıtıdır.

Hatırlamak lazım; Ankara, 27 Aralık’ta, herhangi bir konuğu değil, tarihe yön veren bir lidere açtı kapısını.

Unutmamak lazım; Ankara o kapıyı bir tesadüf sonucu değil, “tarihin kendisine yüklediği rol” gereği bilerek ve isteyerek açmıştı.

İşte bu nedenle belirtmek isterim ki “kurtuluş ve kuruluş bir şiirse, Ankara o şiirin ilk dizesidir” ve her daim öyle kalacaktır.

DOMUS’un ama aslında Ayten Hanım’ın güzel hikayesi

1980’lerin sonlarıydı sanki; hemen çoğumuz Ayrancı’da oturan, zamanının çoğunu bir arada geçiren bir grup genç insandık, güzel dostlardık. Bir kısmımız Ankara dışında yeni hayatlar kurmaya başlamıştı ve grubun bu işlerini hep önceden düşünenleri, akıl edenleri (başta sevgili Rengin) Ankara buluşmalarının ilkini akıl etmişti; üstelik bir hoşluk olsun diye, 1940’ların 50’lerin giysileriyle gelinecekti buluşmaya. 

Benim her zaman olduğu gibi büyük teyzemden kalma giysim imdadıma yetişti. Buluşma yeri gruptan sevgili Gaye’nin, yine hepimizin yakından tanıdığı, çok sevdiği, annesi Ayten Hanım’ın, Ayten Cebel’in Yeşilyurt Sokak’taki eviydi. Aslında hemen yan dairede oturan arkadaşımın evine çok gelmiş gitmişliğim olsa da Ayten Hanım’ın evine ilk kez gidecektim. Kapı açıldığında inanılmaz güzel bir görüntü vardı; 40-50 yıl öncesine ışınlanılmıştı sanki; herkes dönemi yansıtan bir giysi, aksesuar, saçla nasıl hoş, nasıl ışıl ışıldı. Ama bir başka önemli ayrıntı mekandı. Sanki bir başka ortamda bu atmosfer asla yaratılamaz, her şey bu kadar fark edilemez, ışıldayamazdı. Ayten Hanım’ın dünyasına daha fazla girebildiğim özel anlardan biri olmuştu o gün. Ayten Hanım gibiydi evi de; özenle seçilmiş, biriktirilmiş, birbirinden güzel objelerle dolu, onun nezaketini, ince zevkini, görgüsünü, vefasını, hevesini, merakını yansıtan. Ve Ayten Hanım, yine kendisine çok yakışan bir cömertlikle her birinin bin hikayesi olan eşyalarla dolu evini, kalabalık, genç bir gruba hiç tereddütsüz sunmuş, kalbi gibi açmıştı.

Evle karşılaşma anımı bu kadar vurgulu anlatma isteğim de yıllar içinde tanıdıkça oluşan, pekişen Ayten Hanım fikrimin, duygumun mekan üzerinden de oluşabildiği önemli anlardan, anılardan olmasından sanırım. Sonra her güzel ilişki gibi merakı hiç yitirmeden bugüne dek sürdü dostluğumuz sevgili Ayten Hanım’la. Her biri ayrı bir başlıkla kaydedilmeyi hakeden sayısız sohbetimiz oldu bu yıllar içinde. Hayata karşı bir duruş yakalamış, hep onu korumuş, hevesini, merakını, samimiyetini, güzel kalbini koruyarak doksan yılı arkasında bırakmış, dillere destan güzelliğini kalbinin daha da parlattığı Ayten Hanım’ı dinlemeyi, ondan öğrenmeyi, sohbet etmeyi hep çok sevdim ve deneyimlerini; cesaretin, dostların, dostlukların hep çok önemli yer tuttuğu renkli ve öncü hikayesini daha çok insan bilsin istedim.

Ayten Hanım’la oradan oraya keyifle atlayarak, dolu dolu yaşadıklarını dile getirdiği güzel sohbetlerden, öyle farklı başlıkların altı doldurulabilir ki; 1940’lardan başlayarak Ankara, şehrin sosyal hayatı, entelektüel sosyalliği, İstanbul anıları, birçoğu hepimizin tanıdığı ya da bir şekilde adına aşina olduğumuz dostları, yollar, yolculuklar, aşklar… Ben de Ayten Hanım’ı gazetemize, biraz mahallemizle bağlantı kurarak Ankara’daki son yıllarının Ayrancılılığıyla, özellikle de Kuğulu Park’ın hemen yanı başında, şimdiki Düzen Laboratuvarı’nın yerinde yani Ayrancı’nın çeperinde 1979-1990 yılları arasında var olan ama tarihi daha eskiye dayanan DOMUS’un hikayesi üzerinden konuk etmek istiyorum. 

1970’li, 80’li yılları Ankara’da yaşamışların hatırlayacağını düşündüğüm DOMUS’u ben Menekşe Sokak’ta küçük bir dükkan olarak hatırlıyorum. Ortaokul yıllarım, aslında dekoratif objelere özel olarak çok da ilgimin olmadığı zamanlardı ama her geçişimde Menekşe Sokak’taki o dükkanın önünde takılıyordum; belki Ankara’da o türden hediyelik eşyalar satan fazla bir yer olmadığı için belki bir dükkan vitrininden daha fazlasını bana hissettirdiği için, Ayten Hanım’ın evine ilk gidişimdeki duyguya benzer bir duyguyla, bir müzede ya da sergideymişçesine izleyebildiğim için. Sonra Ankara’nın ilklerinden olabileceğini düşündüğüm ya da açıldığı zaman gözde bir çarşı oluşuyla bana o hissi veren Onur Pasajı’nda rastlıyorum DOMUS’a. Yıllar yıllar sonra Ayten Hanım’la yolumuz kesiştiğinde neden DOMUS’la öyle bir bağ kurduğumu daha iyi anlıyorum.

DOMUS’un ilk yıllarında Ayten hanım…

Ayten Hanım, Kırım göçmeni bir anne ile babanın kızı olarak İstanbul’da dünyaya geliyor. Ankara’ya ise 1941’de taşınıyor. İlk olarak anneannesinin, Yahudi Mahallesi olarak bilinen bölgede, Denizciler Caddesi’ndeki evine yerleşiyorlar. 1947 yılında, liseyi bitirmek üzereyken de dönemin Matbuat Genel Müdürlüğü danışmanlarından Naci Serez ile evlenip Yenişehir’in gözde apartmanlarından Soysal Apartmanı’na gelin gidiyor. Yenişehir’i o yıllarda en çok akasya ağaçlarıyla, bulvar üzerindeki -birinde özellikle şehirde yaşayan yabancıların, sefirlerin buluştuğu- iki pastanesiyle hatırlıyor. Apartmanlarının hemen altındaki Süreyya Pavyonu’nun da anılarında özel bir yeri var; evlendikleri günün gecesi düğün yemeği, üyelik sistemi ile müşteri kabul eden bu gözde ve özel mekanda veriliyor. Bu mekanın Ayten Hanım’a hatırlattıklarından biri de, mekanda geçirilen kimi gecelerin ardından sabahın ilk saatlerinde Baraj’a bülbül dinlemeye gidilmesi. Dönemin önemli bürokratlarından, TRT üzerinden günde iki kez neşriyat yapan Amerikanın Sesi Radyosu’nda İngilizce haber programları; Ulus, Varlık, Hayat gibi gazete ve dergilerde de gazetecilik yapan Naci Serez Bey’le evlilikleri 3 yıl sürüyor ama dostlukları, birbirlerini koruyup kollamaları hiç bitmiyor.

Sonrasında Ankara Ulucanlar’daki Armutçuzadelerin Konağı’nda ikamet eden annesinin evine dönen Ayten Hanım bir süre sonra ikinci eşi Nevzat Bey ile evlenerek, önce Sıhhiye’de, daha sonra Kavaklıdere Güniz Sokak’ta yaşamaya başlıyor, Demirellerle komşuluk ediyor. Bu arada 1967 yılında, Kızılay Menekşe Sokak’ta, ilk dükkanını kızının, bizim de sevgili arkadaşımızın isimlerinden birini alarak Meltem Butik adıyla açıyor. Neler satılmıyor ki bu dükkanda; bir dönem çok sükse yapan ilk ahşap tavan lambaları, metal lambalar, deri çantalar, defterler, biblolar, kırmızı pötikare çocuk lambaları, Karadeniz’den, Bursa’dan toplanmış malzemeler ile üretilen el işi ürünler, genç sanatçıların ürünleri, önemli seramik sanatçılarının elinden çıkmış seramikler. Özellikle Avrupa’da moda olmuş metal lambaları soruyorlar mesela. Ayten Hanım bu talebi arkadaşları ile paylaşırken bir sabah cüzdanını bile alamadan bir arkadaşının “hadi” demesiyle Siteler’de bir atölyenin kapısında buluyor kendini; tam da aradığı türden lambalara rastlıyor, hepsini alıyor, üzerinde beş kuruş para olmadan. 

Ürün portföylerinde sonradan çok önemli yer tutan lamba satışlarının ilki de satmayı düşünmeden vitrinlerine astıkları, Karadeniz separelerinden ürettikleri bir lambaya talip olunması ile başlıyor. Sonra kendi atölyelerini kuruyorlar, önce dükkanın alt katında daha sonra da Siteler’de. Siteler’de küçük bir fabrika kuruluyor kısa sürede, mühendis eşinin de katkısıyla. İşler büyüyor; Karanfil Sokak, Onur Çarşısı derken; oğlu sevgili Atilla Abi ve gelini devreye giriyor. Onur Çarşısı’ndaki dükkan Atilla Abi’nin isteğiyle DOMUS adını alırken, Meltem Butik de benzer ürünleri satarak varlığını sürdürüyor. Benim de çok iyi hatırladığım, ilk örneklerini Hollanda’dan getirttikleri, seramikten yapılma Adem ve Havva bibloları büyük ilgi görüyor; bir süre sonra talebi karşılamak üzere alçı kalıpları dökülüyor. Sonra Kıbrıs üzerinden İngiltere’den getirtilen “pierrot”lar DOMUS’un ilgi çeken ürünleri arasına giriyor. Mimar Sinan Üniversitesi’nden genç sanatçı adaylarının, sanatçıların ürünlerinin yanı sıra Atilla Galatalı, Füreya Koral gibi ünlü sanatçıların işlerine rastlamak da mümkün oluyor DOMUS’un raflarında. Daha burada sayamadığımız, Ayten Hanım’ın yaratıcılığı, güzel ilişki kurma becerisi ile ulaştığı pek çok ürün DOMUS’a ilgiyi her geçen gün artırıyor. Büyük otellerle bağlantılar kuruluyor, uluslararası fuarlara katılıyorlar. Ayten Hanım 1973’de bağlantısının hiç kopmadığı İstanbul’a yerleşiyor tekrar. Ürünleri ile şehre yenilik getiren, heyecan yaratan DOMUS, bu süreçte diğer aile fertleri tarafından çekilip çevrilse de ürün portföyünü oluşturma işi yine ağırlıklı olarak Ayten Hanım tarafından yapılıyor. 

Yıllar sonra, bir zamanlar DOMUS’da çalışmış bir sevgili dostumun, bir süre satılmayan bir ürüne Ayten Hanım’ın yaptığı küçücük bir müdahalenin onu nasıl görünür, fark edilir ve beğenilir hale getirdiğini, nasıl sihirli dokunuş etkisi yarattığını anlattığını hatırlıyorum. Yani yakınında da uzağında da olsa Ayten Hanım’ın eli, güzel ruhu hep DOMUS’un üzerinde oluyor, geriye biraz çekildiği zamanlarsa hemen kendisini hissettiriyor.

1979’da Ankara’ya tekrar dönüyor Ayten Hanım, belki de kızının Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmesiyle birlikte. Bu kez Ayrancı’ya yerleşiyor; önce Mesnevi Sokak ile Cinnah Caddesi’nin kesişiminde, bir zamanlar altında Ankara’nın ender saunalarından birinin olduğu apartmana, daha sonra Yeşilyurt Sokak’taki, benim ilk gördüğüm evlerine. Bu arada Kuğulu Park’ın hemen yanı başında, Kıtır’ın yanındaki DOMUS’un sorumluluğunu üstleniyor; 1990’a kadar açık kalıyor DOMUS. 1990’da kapanışının ardından kısa bir süre sonra ise Antalya’ya yerleşiyorlar. Ayten Hanım bulunduğu her yerde hayatı güzelleştirmeye devam ediyor, insanları kendine sevgiyle bağlamayı her zaman başarıyor, sohbetine müptela yaşsız dostlar ediniyor. Okumaktan, zevk almaktan, heveslerinden vazgeçmiyor. Çok güzel çiçekler kurutuyor, sergiler açıyor. Her buluşmamızda bir kitabın arasında özenle kurutulmuş çiçekler, yolculuklarının birisinden severek aldığı ve bir zamanlar zevkle giydiği bir elbise size armağan ediliveriyor ama dönüş yolunda en güzel armağan, Ayten Hanım’ın ışıltısı hiç kaçmamış güzel yeşil gözlerini sizden ayırmadan anlattığı hikayeler, öğretmeye çalışmadan öğrettikleri oluyor. Ayten Hanım veda ederken hep “sevgiyle kalın” der; içinizde huzurlu bir sevgi kalıyor…

Doğa ve Şehirler Projesi Çalıştayı 16-17 Kasım’da yapıldı

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Doğa Koruma Merkezi’nin yönettiği ve Ayrancım Gazetesi’nde projenin ürünü kitabına da yer verdiğimiz “Doğa ve Şehirler Projesi” kapsamında 16-17 Kasım 2020 tarihlerinde Ankara’da “Şehirlerde Doğa Tabanlı Çözümler ve Yeşil Altyapı Uluslararası Çalıştayı” düzenlendi. Bahçelievler, Çiğdemim, Kavaklıderem Dernekleri ile birlikte Ayrancım Derneği de; Yasemin Keser, Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül ve Tanju Gündüzalp’in katılımıyla Çalıştay’ın II. gününde moderatör olarak atölyelerde yer aldı.

Şehirlerde Doğa Tabanlı Çözümler ve Yeşil Altyapı Uluslararası Çalıştayımesafeli” çekilen anı fotoğrafı ile sona erdi.

Doğa ve Şehirler Projesi” doğa temelli çözümleri ve yeşil altyapı kavramını teşvik etmek adına, derinlikli bir proje. Çankaya’nın tüm mahalle, semt, park ve diğer alanlarına; hava temizliği, karbon tutumu, rekreasyon, sel taşkın önleme ve yerel iklimin düzenlenmesi ölçütleriyle bakmış, oldukça emek harcanmış bir proje ve çaba. Konuya ilişkin AB ve Türkiye’deki STK’lar arasında diyalog, iş birliği ve deneyim paylaşımı için bir platform sağlamayı da amaçlayan bir proje.

Çalıştay’ın ilk günü (16 kasım); dijital (zoom platformu üzerinden) ortamda gerçekleştirildi. AB ülkelerinden deneyimli uzmanlar ve yapılan/yapılmaya çalışılan uygulamalar ile Türkiye’den Eskişehir, Antalya, Gaziantep, İzmir, İstanbul ve Ankara yerel yönetimlerinin çalışmaları; STK’lar, akademisyenler, birlikler ve özel sektör deneyimleri dinlendi. Diyalog ortamı sağlanmaya çalışıldı.

Çalıştay’ın II. günü (17 kasım), pandemi şartlarına uygun ve tüm önlemler alınmış; mesafe, mekan, kişi sayısı çok detaylı bir şekilde organize edilmiş olarak; atölyeler, işbirlikleri ve gelecek planlamasına dönük gerçekleşti. Atölye çalışmalarında, projenin önceki çalıştayında belirlenen konu başlıkları detaylandırıldı ve işbirlikleri, gelecek planları üzerine konuşuldu.
Atölye Başlıkları şöyle idi:

1) Şehirlerde doğa tabanlı çözümlerin uygulanması ve yaygınlaştırılması (mod: Nilgül Karadeniz, Ankara Üniversitesi Peyzaj Bölümü)

2) Şehirdeki doğanın korunması için iletişimin geliştirilmesi (mod: Ayrancım Derneği)

3) Şehirlerde doğa koruma aracı olarak vatandaş-bilim projelerinin yürütülmesi (mod: Bahçelievler Derneği)

4) Toplum odaklı işlevsel parklar (mod: Didem Dizdaroğlu)

5) Kentsel tarım (mod: Çiğdemim Derneği)

6) Şehir Planlama ve mimaride ekolojinin gözetilmesi (mod: Aktan Acar, TOBB Üniversitesi Mimarlık Bölümü)

Projenin sonraki aşamalarına birlikte devam edilebilmesi adına alınan karar ve “mesafeli” çekilen anı fotoğrafı ile de çalıştay sona erdi.