Yeni yaşanan depremden büyük yaralar alan bir yerleşime olan keşif ziyareti sırasında edindiği bir görüşünü aktarmıştı bize Baykan Günay, o zaman üniversite öğrencisiydim. Gördüğü yıkılmış bir binanın formundan, yerinden ya da uyandırdığı histen kaynaklı olabileceğini düşündüğüm sebeplerle, enkazın kaldırılmayıp bir ‘deprem hatıratı/anıtı’ olarak bırakılması düşüncesini iletmişti bize. Öğrenciydim, deprem başta olmak üzere tüm felaketlerin ardında hiçbir iz bırakmadan kent mekânından silinmesi gerektiğine inanıyordum ve bu bakış açısı beni çok etkilemişti: insanlar neden kötü anılarını her gün kamusal alanda görerek hatırlamak istesinler ki? Böyle sorularla aklımı kurcalayan bu anı ve fikir hafızamdan o gün bugündür çıkmadı.
George Perec, Species of Spaces and Other Pieces kitabında mekanlar kırgınlığından bahseder:“…
Mekan, parmakların arasından akan kum gibi eriyor. Zaman onu alıp götürüyor ve bana sadece şekilsiz parçalar bırakıyor: Yazmak: Bir şeyi saklamak için titizlikle denemek, bir şeyin hayatta kalmasını sağlamak; boşluk büyüdükçe boşluktan birkaç tanımlı parça çıkarmak, bir yerde bir iz veya birkaç işaret bırakmak.”
Hafızanın yokluğuna direnmek isterken Perec, çareyi yazmakta görüyor. Baykan Hoca ise akan kumları, döküldükleri yerde bırakmaktan bahsediyor. Bugün Taksim Meydanı yarışmasında da tartışıldığı gibi, kent ve toplum hafızasında yer eden olayların, yaşanmış anıların ötesinde bir anlamı olması talebi hiç de geçersiz değil. Tabi bu noktada aklıma başka bir soru takılıyor: bir andaki sayısız karmaşık olaylar zinciriyle taçlanmış bir olgu, nasıl olur da fiziksel mekânda temsil edilir? Bir anıt mıdır sadece bunun çözümü? Taksim Meydanı örneğinde mesela, nasıl bir tasarım bu meydanın tarihi boyunca gördüklerine kucak açabilir, hangi fiziksel araç bu ve benzer olayları yeniden üretme sözünü verebilir?
Tüm bu “işlev mi biçimi, biçim mi işlevi takip eder” ikilemine düşmeden ve bu soruları belki başka bir yazıda tartışmak üzere Baykan Hoca’nın deprem anıtına geri gelmek istiyorum. Ankara Garı patlamasının ardından gar girişinin karşısındaki, trafiğin içinde kalmış küçücük alanda yer bulan anı panolarını, önüne konulan çiçekleri hatırlayın, ardından da kafanızı orada adeta hiçbir şey yaşanmamış gibi devam eden hayatı görmek için kaldırın. İstemezsiniz tabi ama, 13 Mart 2016 Kızılay otobüs duraklarındaki patlamayı düşünün, kaç gün sonra kendinizi olayın geçtiği yerde hiçbir şey olmamış gibi otobüs beklerken buldunuz, bir hatırlamaya çalışın?
Bu türde, bireyin, toplumun hafızasında derin yara açan olaylar kenti hiç yaralamıyor gibi görünüyor değil mi? İnsan beyni ve kalbinin uzun süre katlanamayacağı bir olay yaşandığında, birileri geliyor, tamirler hızlanıyor, izler yıkanıyor ve hayat devam ediyor; mekân kir tutan, eskiyen ama asla yaralarını göstermeyen bir varlık gibi görünmemiş bir hızla kabuk bağlıyor.
28 Haziran 2016 Atatürk Havalimanı patlaması, üç saat farkla eşiğinden döndüğüm bir olaydı örneğin ve üzerinden daha 24 saat geçmeden yapılan “düzenlemelerle” alan kullanıma açılmış, olay yerinin etrafı kapatılmış, etrafta kalan yüzlerce bavul, tavanda izler, camdaki izler arasından yürüyüp gitmiştik o korku tünelinden, orada sadece 24 saat önce hayat durmamış gibi. Ne garip bir dünya halidir ki, o gün İstanbul’a 22 Mart 2016’daki patlama sonrası terminali haziran ayında dahi kapalı olan Brüksel Zavantem Havaalanı’ndan gelmiştim. Tam üç ay sonra, yaptıkları geçici bir terminal binasını kullanan, olay yerini açmayan ancak yaşananları, duvar yazılarından, posterlerden bile anlaşılabileceği üzere hala hatırlayan ve hatırlatan bir mekândan.
Beyrut
Dönüp yine deprem anıtı fikrine bakacağım, sonradan yapılanın değil, yaşanan olayla yoğrularak hayatına devam eden mekanların gücünden bahsedeceğim, Beyrut’taki bir müzeye götüreceğim sizi. Burası, kentin iç savaş sırasında kullanıl(a)mayan ve doğudaki Hristiyan mahallerini, batıdaki Müslüman mahallelerden ayıran sokağı ele geçiren çalı ve otlar sebebiyle “the green mile” (yeşil yol) olarak bilinen bölgesinde bir köşe bina. Beit Beirut (Beyrut Evi), bugün, kentin iç savaş tarihini hatırlatan bir miras, bir müze ve kültür merkezi olarak kullanılıyor. 1924 yılında tasarlanmış ve Lübnan iç savaşına kadar orta sınıf ailelerin yaşadığı bu yapı, savaş sırasında stratejik konumu sebebiyle keskin nişancıların savaş bölgesine baktığı bir nirengi noktası olarak kullanılmış. Savaşın izleri ve sonrasında uğradığı saldırılar sebebiyle 1997 yılında yıkım kararı çıkan bu bina, Lübnanlı kültürel miras savunucuları tarafından kurtarılmış. Bina cephesinin bir kısmı yenilenirken, giriş ve birinci katı savaşın izleriyle bırakılmış ve yapıyı güçlendirme çalışmaları yapılmış. Taşıdığı tüm keder ve acıyla bugün kentin tarih zincirinin koparılamayan bir parçası olarak, bir hafıza müzesi olarak ayakta duruyor, hem de kültür ve sanatla.
Fernando Botero’nun, Medellin kentindeki San Antonia meydanında sergilenen Barışın Kuşları heykelleri
Bu yazı Kolombiyalı ünlü sanatçı Fernando Botero’nun, Medellin kentindeki San Antonia meydanına yakın yan yana duran iki kuş heykeli üzerine olacaktı. Ancak mekânın hızla örtülen yaraları, yerde olmasa da hafızamda ağır bastı ve araya birçok örnek girdi. 1995’te bir müzik festivali sırasında yaşanan bir patlamadan zarar gören Botero’nun kuş heykeli ise belki de tüm yazılanlara en güzel özet. Zamanın savunma bakanı olan Botero’nun oğlunu hedef alan patlamada zarar gören bronz kuş heykeli kaldırılmadan önce belediye başkanını arayan Botero, yeni yaptığı ve diğeriyle aynı olan kuş heykelini kente bağışlar ve onun zarar gören heykelle yan yana durmasını ister. Böylece, insanlığa verilen zararı ve yeniden doğuşu temsil eden iki kuş yan yana duracak ve barışın kuşları (pajaros de paz) olarak anılacaktır. Bu örnekle ve ötesinde Botero’nun büyük emek verdiği kentin kültürel dönüşüm süreci bugüne gelindiğinde başarıya ulaşmış görünüyor.
Barışın kuşları bize, birey ve toplum olarak bu tür olaylardan ders almayı, gerektiğinde yavaşça iyileşerek yola öyle devam etmeyi öğütlüyor adeta, kendi içimizde de kent mekanında da.
Sizi ve MaxFM’i kısaca tanıyabilir miyiz? Ne zamandır yayındasınız, nasıl bir yayın akışınız var? Dinleyici kitlenizi nasıl tanımlarsınız?
Ben Nur Şentürk. Yayın hayatıma 2002 yılında Ankara’da özel bir radyoda haber spikeri olarak başladım. 2010 yılından bu yana da hafta içi her gün 14:00 – 17:00 saatleri arasında radyo programcısı olarak Max Fm’deyim. MAX FM, KBN grubuna ait, 24 saat müzik ağırlıklı yayın yapan bir radyo istasyonu. Max Fm 2009’dan beri yayında. Yayın akışı; Los Angeles program ofisi ve Ankara program ofisi, Avrupa ilişkileri ise, Londra ofisi tarafından yürütülen MAX FM’in müzik akışı da; Amerika ve Avrupa radyo listeleri, Ankara merkez ofisine telefon ve e-mail aracılığı ile iletilen dinleyici istekleri dikkate alınarak belirleniyor. Dinleyicilerimizi tek bir kalıba sokup tanımlamak, onlara haksızlık olur. Dinleyici kitlemiz hayatın her anını müzikle geçirmekten keyif alan bir çok güzel insandan oluşuyor.
Ankara’nın radyo istasyonları arasında Max FM’i nasıl bir yere koyuyorsunuz?
Max Fm Ankara’nın bir sembolü. Bunun en büyük nedeni; insanların mutlu oldukları müzikleri dinlemeleriyle beraber, seslerini duydukları anda mutlu eden yayıncılara sahip olmasıdır. Siz bu soruyu sorunca 2014 yılında iş nedeniyle İstanbul’a yerleşen bir dinleyicimizin maili gözümün önüne geldi. Kendisi Max Fm için; Ankara’ya tutkun, insanı Ankara’da gibi hissettiren mutlu eden frekanstır. İstanbul’un göbeğinde Ankara’da gibiyim. Daha ne isteyeyim yazmıştı. İşte Max Fm’in yeri Ankara’da ve Ankara dışında böyle kuvvetli.
İnternet ve cep telefonu üzerinden youtube, spotify gibi olanakları düşünürsek radyo’nun pozisyonunu nasıl değerlendirirsiniz?
Radyo size hayal kurdurur. Radyo sizi heyecanlandırır. Bir sonraki şarkının ne olacağını siz bilemezsiniz ve bu durumda doğal olarak sizi meraklandırır. Az önce saydığınız hiç bir uygulama size bu heyecanı yaşatmaz. Açıkçası radyo mutluluktur. O yüzden kaç yıl geçerse geçsin radyo hep ilk sırada ve hep özel kalacaktır.
Radyo Aşağı Ayrancı’da, mahalleyle ilişkiniz nasıl, lokasyonun size bir katkısı oluyor mu?
Yolu Havuzlu Sokak’a düşenlerin, Max Fm’i görmeleriyle beraber yüzlerinde bir tebessüm oluşması bizi keyiflendiriyor. Eski bir dostla karşılaşma hissi insanlara iyi geliyor.
Görüyoruz ki, Ayrancı’da yaşayan çalışanlarınız, programcılarınız var. Biraz semti konuşmak istiyoruz, Ayrancı’nın günlük yaşamını değerlendirir misiniz?
Ben aynı zamanda Ayrancı’da yaşıyorum. Ayrancı’nın mahalle ruhunu çok seviyorum. Ayrancı, günün her saati kendi içinde insana huzur veren bir koşturmacaya ve belli rutinlere sahip bir semt ve bu durum insana kendini iyi hissettiriyor. Aynı zamanda semtimiz hayvan dostudur. Bir çok binanın önünde mama ve su kapları, kedi evleri , kuş yuvaları görebilirsiniz. Bir hayvansever olarak bu manzaralar beni çok mutlu ediyor.
Ayrancı son beş yılda bir değişim içinde, bunu nasıl gözlüyorsunuz?
Ayrancı’yı güzelleştiren değerlerin başında bence kendine has mimari dokusu geliyor. Eski apartmanlar ve o apartmanların insanı büyüleyen yüzleri. Son yıllarda eski binalar yıkılıp yerlerine rezidanslar dikildikçe mahallenin çehresi değişiyor ve size az önce bahsettiğim büyülü çehre kendini zevksiz bir yapılaşmaya bırakıyor. Binaların bence mevcut mimari tarza sahip çıkılarak yenilenmesi lazım; yoksa ilerleyen yıllarda Ayrancı rezidanslardan ibaret olacak ve o muhteşem mimariden geriye hiç bir şey kalmayacak diye korkmuyor değilim.
Kaan Taylaner
Sadece yayınınızla değil radyonun dekoru ile konuşuluyorsunuz, kimlerin eli değdi dekorasyona?
KAAN TAYLANER
Radyomuzun ofisi inşa edilirken; 90’larda Los Angeles’ta bulunan stüdyomuzun bir benzerini yapmayı düşündük. Zamansız malzemelerden oluşan; tuğla, tahta ve siyah deri koltuklarla tam bir stüdyo ortamı yaratırken, bu konuda bize çok yetenekli bir mimar olan Nejat Sert yardımcı oldu ve bizim hayal ettiğimizi, bizim için gerçekleştirdi.
Nilüfer Kızılkaya
NİLÜFER KIZILKAYA / Programcı
Max Fm’de sabah yayınımız Özgür Aksuna’nın programı ile başlıyor. Yayın akışımız Çağıl Mermutlu, Nur Şentürk ve Kaan Taylaner’in programlarıyla devam ediyor. Haber yayınlarımız ise saat başında. Haberler, ben Nilüfer Kızılkaya’nın hazırlayıp sunmasıyla gerçekleşiyor. İşin mutfağında yani prodüksiyonda ise Karaca Yiğit Pehlivanlı var. Radyodaki herkes, işini çok seven, özveriyle çalışan ve çalışırken de keyif alan insanlar.
Özgür Aksuna
ÖZGÜR AKSUNA / Programcı
Özgür Aksuna radyoculuk kararını nasıl verdi, pek çok farklı ilgi alanları ve yetenekleri var, bunları radyoculukla nasıl biraraya getiriyor?
Radyoculuk kararımı 1996 yılında TRT Ankara Radyosunun Ses sınavına girdikten sonra verdim. Radyo evine ilk girdiğim gün atmosfer beni büyüledi ve ben burada olmalıyım dedim. O gün belki hayatımın kırılma noktasıydı ve 25 yıllık radyo kariyerimin ilk adımını atmış oldum böylelikle. Müzik, aile ortamında çok fazla iç içe olduğum ve çok sevdiğim bir konu olduğu için içime işlemişti adeta ve üniversite eğitim hayatımı bitirdikten sonra bile hayatımdan hiç çıkmadı. Sanırım bundan sonra bir şekilde hayatımda hep var olacak. Farklı branşlarda yeteneklerim ve çalışmalarımın olması radyo hayatıma hep fayda ve başarı sağladı; bu nedenle her konudaki yeteneğimi radyo yayıncılığında nasıl verimli olabilirim konusuyla bağdaştırdım ve bu da bana başarıyı getirdi.
Kızılay’dan yürüyerek geliyorsanız Max FM Ayrancı’nın kapısıdır
KARACA YİĞİT / Programcı
Kendimi bildim bileli Ayrancı’da yaşıyorum. Max FM’in öncelikle; Kızılay yönünden gelip o yöne doğru giderken Ayrancı’nın sınırından geçiyormuş gibi hissettiren Meclis Parkı ve Havuzlu Sokak’la özdeşleşen bir görüntüsü vardır benim için. Bu mekansal algı, kent yaşamındaki genel tablo değişse de özgünlüğünü halen önemli ölçüde koruyan yapısıyla ve bir yandan da kendi sınırlarına hapsolmayan insanlarıyla Ayrancı’nın kimliğine de uyum sağlıyor. Çünkü Max FM’den kulaklara ulaşan müzikal dünya da benzer bir özgünlüğü taşıyor ve popüler olanın çizdiği sınırları aşıyor. Bunu Ayrancı’yla doğrudan ilişki bağlamında değil, daha çok güzel bir denk geliş olarak ele alıyorum.
Ayrancı’nın değişimindeki olumsuz yönler kent yaşamına dair genel anlamda hissettiğimiz olumsuzluklarla birebir bağlantılı, ama birçok farklı semte göre daha düşük yoğunluklu yaşanıyor gibi. Burada çok uzun yıllardır yaşayan insanların semtine bağlılığı ve semt dokusunu besleyen dinamiklere sahip çıkması önemli bir faktör. Ancak, semte yeni taşınanların da önemli bir kısmında, bu dokuyu daha öncesinden bilip ona istekle dahil olma motivasyonunun bulunması da çok değerli bence. Eğer burada yaşayan popülasyonun belirli bir kısmı için kaçınılmaz olan sirkülasyon uzun yıllar aynı motivasyonu taşıyarak devam ederse, ortaya çıkacak her türlü yenilik Ayrancı’nın kimliğine uyum sağlar diye düşünüyorum. Örneğin, son yıllarda semtte de artan 3. nesil kahvecilerden çeşitli atölyelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan mekanlardaki sosyalleşme, semte özgü samimiyeti ve keyfi de beraberinde taşıyor.
1990’larda çok yorucu ve çok gergin bir ortamda çalışıyordum. Günler, çözüm bekleyen onlarca problem ve sakinleştirilmesi gereken kızgın müşterilerle geçip gitmekteyken penceremin baktığı meydanda bir hareketlenme başladı. Belediye işçileri beş yol ağzının Cinnah – Atatürk Bulvarı köşesinde çalışmaya başladılar. Yorucu ve sıkıcı hayatıma renk geldi.
Önce merakla seyrettim, ne yapıldığını çözmeye çalıştım. Gördüğüm şeyden pek de memnun kalmadım çünkü saçma büyüklükte bir havuz yapılmıştı. Sonra balerinler geldi havuzun ortasına yerleştirildi. İşte o zaman sıkıcı hayatıma bir güzellik geldi. Sonra balerinlerin üzerinden kıvrıla kıvrıla sular akmaya başladı. Sanki su değil de balerinler kıvrılarak dans ediyor gibiydi. Sonra kuşlar geldi. Artık her öğle şirketten çıkıp balerinlerimi ziyaret ediyordum. Suyun, kuşların sesini dinleyip sıçrayan sularla serinliyordum.
Sonra balerinleri benden de çok seven bir teyze ortaya çıktı. Perişan giysileriyle gelip haftalık banyosunu balerinlerin altında yapmaya başladı. Yıkanırken kahkahalar atıp şarkılar söylerdi. Önce havuzun kenarına oturur sonra yana devrilerek kendini suya düşürürdü. Sonra da suya düşen bir çocuğun kahkahalarını, çığlıklarını atardı. Neşeli banyo sona erince giysilerini yıkar ve havuzdan çıkardı.
Kışın balerinlerim kar altında daha da güzelleşirlerdi ama kuşlar ve banyocu teyzem olmayınca neşeleri eksik kalırdı. Havalar ısınmaya başlayınca kadro yeniden toplanırdı. Benim de keyfim yerine gelirdi. Sonra belediye seçimleri yapıldı. Cinnah Caddesi’nden yeni belediyenin destek konvoyları etrafa yumruk sallayarak geçit yaptılar. Benim balerinlerime de yumruklarını salladılar. Sonra balerinlerimin suyu kesildi. Perişan teyzemin banyoları, kahkahası, şarkıları sona erdi. Kuşlar da gelmez oldu. Köşenin neşesi soldu.
Başarılı olarak görülen tüm kentsel yerler temelde üç özelliğe sahiptir: ekonomik, kültürel ve/veya sosyal boyut içermesi; binalar ve açık/kapalı mekanlar arasında bir ilişki tanımlaması; ve “yer” duygusundan, tarihsel ve kültürel bağlamdan kaynaklanan bir anlam yaratması. Öte yandan, bu unsurları taşıyan kentsel yerlerin tümü, yapılarla tanımlanan yerler değil.
Örneğin, kentsel “yer” oluşturan en güçlü ortamlardan birisi kamusal sanat. Kamusal sanatın toplumla etkileşime açık olması bu ortamı, halkı sanatla buluşturma veya kente estetik bir değer kazandırma amaçlarının ötesine geçirir; ait olduğu bağlamı bir “kentsel yer’e” dönüştürür. Kamusal sanat, içinde bulunduğu kentsel noktaya/alana yeni bir anlam ekler. Artık o da bir “kentli” olur; kentin dinamiklerine tanıklık eder, sosyal ve kültürel bir bağlam tanımlar, kentin belleğine ve kimliğine dair bir sözü olur.
Cumhuriyetin kentsel mekanı ve aksı olarak gelişen Atatürk Bulvarı üzerindeki önemli bir kavşak noktasında yer alan “Su Perilerinin Dansı” heykeli de böyle bir kentli. Periler, geçen zaman içinde trafik ve araç yoğunluğu içinde kalarak neredeyse “yer” özelliğini yitirmiş tarihi aksın bu noktasına, tabir-i caizse, yeniden bir itibar atfediyor.
Kentte değişen pek çok şeye karşın periler, kentin tarihi ve yeni merkezlerini bağlayan Atatürk Bulvarı’nın Kuğulu Park’la buluşarak Kavaklıdere’ye aktığı, Cinnah Caddesi üzerinden Atakule’ye akış sağladığı ve Seğmenler Parkı yanından Çankaya’ya ulaştığı bu “yer’i” estetik bir jestle sahiplenen; bu yer’e ait çeşitli tarihsel ve bağlamsal anlamları ve değerleri zarif ama güçlü bir duruşla anımsatan bir Ankara’lı olarak bizden biri.
Su perilerinin dansı heykeli yapım aşamasında heykeltraş Metin Yurdanur
Eller havaya, eller güzel” diye seslenir bale hocaları, “Göğüs dışarı, çene yukarı”… Uzun parmaklı zarif elleriyle hareketi devam ettiriyor periler. Az sonra başka bir pozisyona geçecekler. Çünkü dans bir akıştır. Geceleri ışıklandırma ve suyla bu akış çok daha belirgin. İç içe geçen bacakların kompozisyonu ve üstte yer alan kavislerde sanki ritmi de görüyoruz. Perilerin güzelliği sadece bu zarafet ve hareket yeteneğiyle sınırlı değil. Bedenlerindeki dirilikte dansın sayısız tekrardan oluşan disiplinini de hissediyoruz. Bu bana Cumhuriyetin genç yıllarındaki çalışma azmini, hatta perilerin mini etekleri de o yıllardaki 19 Mayısların fotoğraflarını anımsatıyor.
Atatürk Bulvarı, Cinnah ve Kuğulu Park’ın buluştuğu kavşak böyle değildi. Bulvar yürüyen insanlarla, ışıklı tabelalarıyla Kuğulu’ya kadar canlı olurdu. Kuğulu Park’ın köşeden geçer perileri zevkle izler durağa giderdim. Kalbim kent merkezinde kalırdı eve dönerken… Ama perilerin dansı devam ederdi, bana gençliğin, kitapçıların, sanatçıların, farklı hayatların, olasılıkların, müziğin, gösterilerin, balenin, modern dansın oralarda olduğunu anlatan eşsiz bir totem gibi.
Su perilerinin dansı (Foto: Tülin Selvi 1998)
Aslında belki de öyleydi; Ankara’da çok sesli müziğe gerçek bir katkı sağlayan Sevda-Cenap And Vakfı ve pek çok titri yanında bale, dans ve tiyatro eleştirmeni olan Metin And’ın evi hemen yanı başındaydı. Biraz ötedeyse Cumhuriyet’in ilk operalarına, caz konserlerine ev sahipliği yapan Tatbikat Sahnesi… Ve yukarıdaki sorulardan ilkine yanıt vermek gerekirse evet, Ankara’da dans etmek, dansı düşünmek mümkündü. Hep gri olmakla suçlanan Ankara, renkli ve üretken insanlar yetiştirdi hep. Devlet Opera Balesi’nin sayısız yetenekli dansçısı buradaydı. Hatta Modern Dans Topluluğu (MDT) da Ankara’nın bu eşsiz perilerle tanıştığı yıl olan 1992’de kurulmuştu.
2000’e çok az kalmıştı, “milenyum milenyum” diye bir şey köpürtülüp duruyordu ama Türkiye’nin önü de açıktı gerçekten. Atmosfer böyle basınçlı değildi. Ben çok gençtim gerçi ama seksenlerin ve doksanların ağırlığını bilenler dahi o bahar kokusunu kabul edecektir. O yıllarda adını bilmiyordum, bir heykeli bilmek, tanımak öğretilmez ya bizde. Künyesi var mıydı, yerinde miydi? (Genellikle çalınır çünkü.) “Su Perilerinin Dansı” ya da halkın verdiği isimle “Balerinler” o coşkuda dans ediyordu benim için. 2000’lerin ortalarına geldiğimizde umutların yerini endişeler almaya başlamıştı bile… İşte o aralıkta bir yerlerde bulvar değişti, insansızlaştı. Sonra da heykel ortadan kayboldu.
Yukarıda kısa paragraflara sıkıştırmaya çalıştığım bir kısmı bireysel olan şeyler; daha akademik bir dille söylersek heykelin kamusal alanda yarattığı etki ile ilgilidir. Kamusal bir mekana yerleştirilen heykel artık, çevresiyle birlikte dönüşür. İzleyicilerinin zevk, bilgi düzeyleri ve duygu durumlarına göre anlam kazanır, bir bellek ve ortaklık yaratır. Kamusal mekandaki heykel sizin bilginizi ölçmek için değil sizinle iletişime geçmek, anlamını sizinle çoğaltmak için oradadır. Bilgi sadece aldığınız zevki arttırır. Sizinle bir mekanı ve zamanı paylaşır. Ona isim verebilir, önünde biriyle buluşabilirsiniz. Anılarınız bir parçası olur ve belki de benim gibi yokluğunda onu özlersiniz.
15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.
Ankara’nın saymakla bitmeyecek bellek noktaları içinde, temas edilen ve izi kalan 3 yer; Ulus Heykel, Kızılay (Güvenpark) ve Kuğulu Park. İşte bu 3 bellek noktasının ucunda bir heykel; “Su Perilerinin Dansı”. Kuğulu Park’a gelip de yüzünüzü Cinnah Caddesi’ne çevirdiğinizde göreceğiniz bir masal noktası. Katlı kavşak yapıldıktan ve suyu kesildikten sonra o köşede sessizce duruyor.
Balerinlerin yeniden dansetmesi, suyun ışıltısıyla buluşmaları ve kuşların uğrağı olması adına #vanayıaçın diyoruz ve sözü önce heykelin yaratıcısı Metin Yurdanur’a, sonra görüşlerini aldığımız semtli ve kentten insanlara bırakıyoruz.
Heykeltraş Metin Yurdanur (Foto: Mahmut Turgut)
“Su Perilerinin Dansı”nın yapım ve yerine konma hikayesini aktarır mısınız?
Rahmetli Doğan Taşdelen Çankaya Belediye Başkanı’yken, belediyenin önerisi ile hayata geçti. 1990 yılında ilk olarak Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Heykeli’ni yaptım Çankaya Belediyesi’ne, 10 Aralık’ta açılışı yapıldı. 1991 yılı Aralık ayında, yüz bin maden işçisi ve aileleri birlikte sendikal hakları için yürüyüşe geçtiklerinde Ankara’ya sokulmadılar. Çankaya Belediyesi “Biz sembolik olarak madencileri Ankara’ya getireceğiz” dedi ve Olgunlar Sokak’ta camlara kazma sallayan madenci heykelini yaptık.
Cinnah Caddesi’nin girişinde, girerken sol tarafında bir polis noktası vardı 80 darbesinden sonra, 10-11 yıl kadar. Belediye yetkililerinin çabası ile polis noktası –orada böyle bekliyorlardı silahlı külahlı– kaldırılarak, Su Perilerinin Dansı – Balerinler heykeli kondu.
Su perilerinin dansı (Metin Yurdanur koleksiyonu)
Durağan bir heykel değildi, hareketliydi. Su fıskiyelerini 30 yıl öncesinin teknolojisi ile hayata geçirdik. 12-13 yıl kadar sürdü ömrü. Ta ki Melih Gökçek Belediyesi, Kuğulu Kavşağı’nı alt-üst edip, yok edinceye kadar. Ulus’tan Cinnah Caddesi girişine kadarki Atatürk Bulvarı, Ankara’nın önemli çekim merkezi o süreçte çok hırpalandı (1994 Mart, 2017 Ekim arası). Aslında burada, –heykelin yok edilmesi bir semboldür– esas yok edilen Cumhuriyet’in, 1923 devriminin kazanımlarıdır.
Ulus Heykel’den Köşk’e kadar çıkan çok önemli bir tarih aksımız var, Atatürk Bulvarı. Bu akstaki diğer heykelleriniz ve kamusal alandaki heykellerin kent yaşamına etkisi üzerine neler dersiniz?
Ulus’taki Krippel’in yaptığı Zafer Anıtı’ndan, Cinnah Caddesi girişindeki Su Perilerinin Dansı heykeline kadar ki eserlerimi sayarsam;
Radyoevi’nin karşısında Cumhuriyet Parkı’nda; Mustafa Sarısözen anıt heykeli
Kültür Bakanlığı’nın duvarında büyük, 30 metre uzunluğunda bir Türkiyemiz heykeli (2010 yılında yaptım, rölyefin tabanına 20 cm yüksekliğinde çalılar diktiler. Şu anda çalılar büyüdü ve rölyefin yarısını kapatmış durumda. #vanayıaçın gibi, #çalılarıkesin gibi bir kampanya başlatmalı)
Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bahçesinde bir Atatürk Anıtı
Adliye Sarayı’nın bahçesinde, bronz döküm, 1995 yılında yaptığım, Atatürk ve Hukuk anıtı
Abdi İpekçi Parkı’na gelince Eller heykeli Eller heykeli Ankara’nın ‘ilk sivil heykeli’ sayılıyor Ankara’da o zamana kadar meydanlarda, kamusal alanda resmi olmayan bir heykel yok. Atatürk, Kurtuluş Savaşı gazileri, devletin yaptırdığı sanat eserleri var.
İnsan Hakları Heykeli Yüksel Caddesi’nde
Olgunlar Sokak’ta, Madenci Heykeli
O da büyük bir yara; camları kırık durumda, bakımsız. Sözlü olarak uyarmamıza karşın yetkilileri; ne camlar yeniden yapıldı, ne çevresi temizlendi.
Kendi içerisinde kendisini tanıtan/tanımlayan ve insanlarla ilişki kuran birer semboldür hepsi. Tam bir ilişkisi vardır kentliyle, fotoğraf çekilmiştir, üzerine tırmanılmıştır… Eller heykelinin bulunduğu Abdi İpekçi Parkı’nda tüm sivil toplum örgütleri, solcusu, sağcısı kendisini ifade etme hakkına sahipti. 10 yıl önce o alan toplantı ve gösteriye yasaklandı. İnsan Hakları Heykeli’nde insanlar kendisini ifade ediyordu, orası da 3-4 yıl önce yasaklandı.
Çalışma(ları)nızın yerle ilişkisi ve zaman içindeki gelişmeler bozulmalar için neler dersiniz?
İnsanların akşamları çocuklarıyla yürüyüşe çıktığı, gençlerin/sevgililerin el ele gezindiği o olağanüstü Atatürk Bulvarımız bat-çık kavşaklar yapılarak yok edildi. Herkes AVM’lere tıkıldı, oralar da mikrop yuvası oldu.
Terk edilmişliği, yalnız bırakılmışlığı, ötelenmişliği, itilip-kakılmışlığı, boynu büküklüğü, kadük bırakılmışlığı, gözden düşürülmüş, karanlığı gözlemliyorum heykelimizi her gördüğümde, güzel yılları özlüyoruz.
Sosyolojiden, toplumsal gelişmeden ayrı düşünülemez sanat eseri. Onunla iç içedir. Çünkü her bir sanat eseri birer semboldür. Siz belediye olarak istediğiniz kadar yapı yapın, yalnızca semboller kalır. Vedat Dalokay’dan geriye sadece Hitit Heykeli, efsane belediye başkanı Ali Dinçer’den geriye Eller Heykeli kaldı. İnsan Hakları Heykeli eşittir Doğan Taşdelen’dir.
Geldiğimiz noktada heykelin su sisteminin çalışmıyor oluşu üzerine neler dersiniz?
Boyuna bir şeyler oluyor; basın yazıyor, sosyal medya kaynıyor. Boyuna bağırıyor @ankaraapartmanlari ve siz arkadaşlar; ‘vanayı açın da balerinler dans etsin, sular kıvrıla kıvrıla eşlik etsin onlara’ diye. 30 yıl öncesinin teknolojisiyle Metin Yurdanur, sanatçı olarak bu heykeli başardı. 30 yıl sonra belediye artık 2020 olanaklarıyla bu su vanasını açmalı. Teknoloji 30 yıl önce daha mı ilerdeydi yani..!
Sanatçıya “Metin Bey, bizim bir sorunumuz var. Orada bir heykel yapmışsınız 30 yıl önce. Ne olacak bu, çalışmıyor. Gelin bakalım bir çaresine” teklifinde bulunursun. Bekliyorum. Zaten bir tadilat yapılacaksa iznimle yapılması gerekiyor telif hakları yasasına göre.
“Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri: Çankaya İlçesi Örneği” kitabı yayınlandı
Doğa Koruma Merkezi (DKM) olarak, Doğa ve Şehirler Projesi kapsamında yayımladığımız “Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri: Çankaya İlçesi Örneği” kitabıyla yaşadığımız ilçedeki ekosistem hizmetlerinin neler olduğunu haritalama yöntemiyle ortaya koyup değerlendirmeye çalıştık. Yöneticiler için yeşil altyapı ve doğa tabanlı çözümleri dikkate alan önerilerde bulunduk, ekosistem hizmetlerinden en verimli biçimde nasıl faydalanılabileceğine ve bu hizmetlerin devamlılığının sağlanabilmesine yönelik örneklere değindik. T.C Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından koordine edilen Türkiye ve AB Arasında Sivil Toplum Diyaloğu-V Hibe Programı (CSD-V) çerçevesinde desteklenen projenin bu çalışmasına çok sayıda uzman ve Çankayalı katkı verdi.
Özellikle yerel yönetimlerin ekosistem hizmeti bakış açısıyla haritalara “mahalle ölçeğinde” tekrar bakmalarına ve bu yaklaşımla uzun vadede, kent ve kentli sağlığı için maliyeti daha düşük çözümlerle kentin sorunlarını ele almalarına katkı sağlayacağını düşündüğümüz kitapta, kentte yaşayanlar, yani sivil toplum ya da vatandaş için de hem gündelik uygulama hem de yerel demokraside talep mekanizmasını işletirken kullanabileceği öneriler ve bilgiler mevcut.
Çankayalı’nın “mahalleden” sorunun kaynağına bakabilmesini sağlayacak ve aynı zamanda yaşadığı mahallede ya da semtinde hangi ekosistemin olduğunu ve onun sunduğu hizmetleri fark edeceği, bu bilgi ile ekosistemi koruma, sürdürülebilir kılma ve belki de çoğaltmak için bir takım faaliyetler yapabileceği bir kaynak oluşturmuş olduk. Çankaya daha önce bu uygulamaları yapan, deneyen ve iş birliğine açık ve aynı zamanda Türkiye’nin en büyük ilçesi olarak hem bahsettiğimiz sorunlarla en çok mücadele eden hem de uygulamalarıyla “ilçe ölçeğinde” Türkiye’ye örnek olmaya aday bir belediye. Bu nedenle çalışmamızı Çankaya’da yaptık. Aynı zamanda DKM olarak Çankayalı olmamız bizim bu çalışma için daha fazla heyecanlanmamıza neden oldu.
Çalışmanın Ayrancı semti özelinde öne çıkan hizmetler durumu ise şöyle:
Yapılaşmanın yoğunlaştığı Ayrancı, Emek, Öveçler ve Mustafa Kemal mahalleleri ilçenin alt rakımlarında yer almaları nedeniyle sel-taşkın riskinin yüksek çıktığı ve önleme hizmeti sunacak doğal alanların bulunmadığı yerler.
Dikmen Vadisi örneği ise özellikle vadilerdeki yeşil alanların soğutma etkisinin ne denli güçlü olduğunu çalışmamızda ortaya koyuyor. Vadi tabanında yer yer açığa çıkan mevsimsel akarsular, geniş taç yapan yaşlı ağaçların varlığı Dikmen Vadisi’ni her bir hizmet için ayrı ayrı ön plana çıkarıyor. Doğal alanlar ve kentsel yeşil alanlar tarafından sağlanan yerel iklimin düzenlenmesi (yaz aylarında yüzey sıcaklığının düşürülmesi, ısı adalarının oluşmasının engellenmesi) hizmetinin mahallelerde nasıl değiştiğine baktığımızda da; yaz aylarında hissedilen yüzey sıcaklığının ilçe ortalamasının altında olduğu mahalleler arasında Ayrancı semti de öne çıkıyor.
Mahallelerin yüzey sıcaklık değeri ile barındırdıkları yeşil alan veya doğal alan miktarı arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Ayrancı semtinin vadiye yakınlığı, konut bahçelerindeki vejetasyon, bu hizmetin öne çıkmasına sebep olan etkenler. Örneğin, benzer geçmişlere sahip Seyrantepe ve Ayrancı mahalleleri arasındaki ısı farkı apartman bahçelerinin büyüklükleri ve ağaç varlıkları ile ilişkili. Ayrancı semtinde kentsel dönüşüm ile yapılaşmanın yoğunlaşması bu dengeyi bozmaya sebep olabilir. Bu nedenle konut bahçelerinin hava temizleme hizmetindeki rolü güçlendirilmeli, bahçelerin geçirimsiz yüzeylerle kaplanmasına izin verilmemeli. İmar yönetmeliğindeki bina/ağaç adedi hesabı yeniden gözden geçirilmeli, konut bahçeleri ve buraların kentsel dönüşüm çalışmalarında ağaç varlığının korunması ilkesi önemsenmeli. Mevcut ağaçların korunması ve yeni yapılacak binalarda yeşil çatılar teşvik edilmeli.
Eski binalar ise vergi düzenlemeleri ve diğer teşvik mekanizmalarıyla özendirilebilir. Yine özellikle yoğun yapısal dokuda yeşil alan yaratmanın mümkün olmadığı eski mahalleler için yeşil çatılar ve yol ağaçlandırmaları çözüm sunuyor. Karbon tutum hizmetinin daha iyi haritalanabilmesi için de kent/ilçe (ve mahalle) ölçeğinde “ağaç veri tabanının” oluşturulması gerekli. Kısa vadede en azından bitkisel envanter kayıt altına alınmalı.
Ayrancı ve Güzeltepe mahallesi ile bitişik olan Dikmen Vadisi ekosistem hizmetlerinden; rekreasyon hizmeti, vadi sistemi ile hava kirliliğinin azaltılması, soğutma işlevi ile şehrin kliması ve dahası bizim dışımızda pek çok canlıya habitat sağlıyor. Bu alanın, tıpkı diğer vadi sistemleri gibi hem Çankayalı hem de Ankara için ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülüyor.
Son olarak; Ayrancı semti hem yapı yoğunluğu hem de ilçenin alt rakımlarında yer alması nedeniyle sel ve taşkın riskinin yüksek olduğu bir bölge. Sel taşkın önleme hizmetinin geliştirilmesi gereken mahallelerde yeşil ve/veya mavi altyapının güçlendirilmesi gerekiyor. Örneğin, riskli bölgelerde geçirimsiz yüzeylerin miktarı azaltılmalı, park ve rekreasyon alanlarında yapısal donatı elemanlarının kullanımı sınırlandırılmalı ve bu alanlarda su drenajını kolaylaştıracak uygulamalar geliştirilmeli. Çatı bahçeleri, yağmur bahçeleri gibi uygulamaların bu alanlarda teşvik edilmesi sorunun çözümüne katkı sunabilir.
Ayrancı mahallesinin güneyinde konumlanan Dikmen Vadisi, etrafını soğutan bir vaha gibi. Mahallede kişi başına rekreasyon alanı miktarı 3 m2’nin biraz üzerinde.Aziziye mahallesindeki Portakal Çiçeği Parkı mahallenin yerel iklimin düzenlenmesi hizmeti performansını çok artırıyor. Özellikle Kuzgun Sokak’taki bahçeler, yeşil yol şeridi ve Rus Büyükelçiliği bahçesi bu etkiyi genişletiyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 5 m2’nin altında.Ekosistem hizmetlerinin en düşük olduğu mahalle Güvenevler mahallesi. Yoğun yerleşim dokusuna sahip mahallede küçük cep parkları ve kısıtlı büyüklükteki konut bahçelerindeki ağaçlar dışında hizmet sağlayıcı bulunmuyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 1 m2’nin altında.Güzeltepe mahallesinin batısındaki Dikmen Vadisi, mahallede ekosistem hizmetlerine en büyük katkıyı sağlayan yeşil alan. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 13 m2 ile semtteki en yüksek miktar.Remzi Oğuz Arık mahallesinde hizmet sağlayıcı başlıca unsurlar büyükelçilik konutlarının bahçeleri. Ancak rekreasyon anlamında faydalanmak mümkün değil. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 2 m2’nin biraz üzerinde.
15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.
Tiyatro, seslendirme, oyunculuk, yönetmenlik, sesli kitap… Devlet Tiyatroları, Ankara Sanat Tiyatrosu, şimdi de Çankaya Sahne. Büyülü bir süreç. Kimdir Mehmet Atay?
Sorunun son kısmından yola çıkayım, bu “büyülü süreç” diye bir kelime kullanmışsınız. İnsanın hayatını erekler, amaçlar, vizyonlar kadar tesadüfler de belirliyor. Bilemiyorum ne kadar büyülü olduğunu. Ama şunu diyebilirim; tiyatro hayatım, saydığınız bütün mesleklerin dışında her şeyin ortasında, merkeze tiyatro oturuyor. Bu da biraz tesadüflere bağlı olarak gelişmiş bir şey.
Mehmet Atay
Lise yıllarımda biraz haylaz bir öğrenciydim ve son sınıfa geldiğimde de pek akıllanmış sayılmazdım. Biliyorsunuz liselerde kol faaliyetleri asılır; işte gazetecilik kolu, müzik kolu falan. İşte tiyatro kolu da bunlardan bir tanesiydi. Bir dedikodu geldi kulağımıza, “geçen sene tiyatro kolu çok iyi çalıştı, çok iyi de ders asabildi.” Biz de tiyatro koluna girelim mi diye 3-5 arkadaş konuştuk aramızda. Girdik tiyatro koluna.
O sene şans eseri, öğretmenlerimizin de teşvikiyle 3 tane oyun oynandı. Bir tanesi Şinasi’nin şair evlenmesi, bir tanesi Çanakkale ile ilgili bir oyun, birisi de Uzak Dünyalar oyunuydu. O senelerde; Halk Eğitim Merkezi (şimdiki Resim Heykel Müzesi) 3. Tiyatro’da Halk Eğitim faaliyetleri varmış ve Liselerarası Tiyatro Yarışması açtılar. Biz de Ankara Atatürk Lisesi olarak – o zaman erkek lisesiydi ama son sınıfta kızlar da gelmeye başlamıştı. Kızlar, erkekler birlikte tiyatro yapabilme şansı elde edebildik.- Hasbelkader, liselerarası tiyatro yarışmasında “en başarılı erkek oyuncu” ödülü aldım. Bu ödül hem kanıma girdi, hem de teşvik ve tahrik etti. Tiyatro kolunu organize eden edebiyat öğretmenimizin de teşviki, “konservatuarı denemelisin” demesiyle başvurdum ve kazandım. Babamın da haberi vardı, rahmetliye “ben konservatuar imtihanına gireceğim” demiştim, o da “olur gir” demişti. Girdim, sonra “kazandım” diye gittiğimde yanına, –heves gibi düşünmüştü galiba– biraz hayal kırıklığına uğradı, birkaç ay küstü bana.
İşte böyle tesadüflerle başlayan bir süreçtir tiyatro hayatım benim. Konservatuara girince de, o lisedeki haylaz, hayta, derslerle ilgilenmeyen çocuğun yerini, tamamıyla eğitimine, tiyatroya kendini adamış bir talebe aldı. 24 saatim tiyatro olmaya başladı, demek ki severek yapıyormuşum.
Tabii şimdiki gibi aslanın ağzında değil tiyatroculuk (1975 yılı). 5 yıl okuyup mezun olduktan 1 saat sonra kadrolu Devlet Tiyatrosu Sanatçısıyız, o zaman öyle bir şansımız vardı. Şimdi öyle değil yeni çocuklar için. Çok zor geçiriyorlar bu süreci, iş bulamıyorlar, Devlet Tiyatrosu’na girmek neredeyse imkansız hale geldi, çok mezun var. 7.000 tane işsiz mezun olduğu söyleniyor İstanbul’da.
Bu süreci dolu dolu geçirdiğiniz zaman, mezun olduktan sonrasını da dolu dolu geçirmeye ve tiyatroda üst üste görevler almaya başlıyorsunuz. Yan branşlar ilginizi çekiyor; seslendirme, dizi/sinema oyunculuğu teklifleri de gelmeye başlıyor. Ama bunların hepsinin merkezinde tiyatro var, eğitim var, vizyon var.
Sesli kitap başka bir süreç. Önce benim ihtiyaç duyduğum bir ürün. İstanbul’a çok sık gidiyordum bir dönem ve özgür olmak adına arabayla gidiyordum. Gittin 6, geldin 6 saat, sürekli gözün yolda, boşa giden zaman gibi gelmeye başlıyor. Bu, yolda geçen zamanın bir şeyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Dünyada yapılan örnekler var ve sesli kitapla (bizim markamız o) tanışıyorsunuz. Bizde niye olmasın diye araştırdım. O zamana kadar münferit bir şeyler yapılmış. Genellikle popüler olan isimler, o anı değerlendirmek, para kazanabilmek için yapmışlar. Adile Hanım rahmetli, masal kasetleri çıkarmaya başlamış popüler olduğu dönemde. Onların her biri de bizim için birer sesli kitap.
“Bu nasıl sistemli bir hale gelebilir” diye düşünürken (şimdiki bir) ortağımla tanıştım. O da, çocuklar üzerine sesli kitap çıkarmak istiyormuş seri halde. Önüme, çocuklar için “okur musun” diye çocuk kitapları verdi. Dedim ki, “çocuk kitapları için, hem sesim ve hem cinsiyetim itibariyle –genelde kadın okuyucular okur- doğru insan olduğumu düşünmüyorum” dedim. “Benim de yetişkinler için böyle bir projem var, gel ikisini evlendirelim” dedik ve evlendirdik, 2009’dan beri sesli kitap üretiyoruz. Şu anda bayağı iyi bir koleksiyonla, hem Storytel hem kendi sitemizde dinleyicisiyle/okuyucusuyla buluşuyor sesli kitaplarımız.
Ben öyle çok hırsı olan, “o’nu yapayım, bunu da yapayım” diyen biri değilim. Biraz tesadüflerle gelişmiştir hayat. Mehmet Atay da oluştuysa, o da odur zaten.
Mekan, mahalle, merkezde olmak, mekanın geçmişi… Şili Meydanı’nda, Ayrancı’da, kentin göbeğinde, böylesine tarihi olan bir yerin tiyatroya dönüşünü sağladınız. Neler söylersiniz?
Buraların çocuğuyum zaten. Çocukluğum, gençliğim, delikanlılığım hep Esat’ta geçti. Buralar da bölgemizdi ve ben de bir sinema tutkunuydum o zamanlar. Çankaya Sineması da benim çok sık geldiğim bir yerdi. Yanında da Kilim Pastanesi vardı. Pastanenin kokusunu duymak, kız arkadaşlarımızla buraya gelmek falan, bir nostalji yaşıyorsunuz tabii ki. Hiç aklıma gelmeyecek bir şeydi, oldu. 2006 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan emekli oldum, tercih ettim kendimi biraz özgür hissetmek istedim, iyi de oldu.
Burasının kült bir mekan olması yanında benim için nostaljik hatıraları var. Buraya girdiğim zaman her yerini ayrıntılı hatırlayamadım ama localarını, konumunu, kapısının arasından perdenin görünümünü hatırlayabildiğim için onları yerli yerine koyabiliyorum. Burası sinema iken bu kadar kalabalık ve hareketli bir yer değildi. Zaten buradaki (Şili Meydanı ve onu merkeze alan bölge) hareketlilik son 2 yılda oluştu ve birbiri ardına işletmeler açılmaya başladı.
Burada birçok şey denenmiş. Eskiden sinema, sinemadan sonra bir müddet disko yapılmış, sonra gazino yapılmış, bir süre atıl kalmış ve ihmal edilmiş. İçindeki kiracı bir süre kira verip oturmuş ama hiç bakılmamış binaya. Yıllar sonra terk ettiğindeyse tam bir virane olarak kalmış. Biraz korkarak girdik. Bir tiyatroyu yapmak masraflı bir iş. Neyimiz varsa, varımızı yoğumuzu ortaya koyarak, bazı özel zevklerimden feragat edip onları da paraya çevirerek, burayı çalışır bir tiyatro haline getirdik.
Geçen yıl açıldınız çok iyi oyunlar ve aktivitelerle. Ve üzerine pandemi geldi. Neler dersiniz; ülke, ekonomi, seyirci, sanatın para kıskacı üzerine.
Tabii ki işin başı; seyirci burayı tanıyacak, bilecek ki teveccühünü, ilgisini gösterecek. Buranın da tanınmaya ihtiyacı var. Bu konuda eksiklerimiz olduğu için ancak bu bölgeyi besleyecek kadar çalışabildik. Pandemi dolayısıyla 5 ay kadar faaliyette kalabildik. Çok memnun kaldı buraya gelenler, kim geldi ve takip ettiyse bir daha gitmedi, hiçbir gösteriyi kaçırmamaya başladılar, bu güzeldi.
Manevi tarafını çok iyi düşünerek girdiğimizi söyleyemeyeceğim. Çevre öyle besliyor ki insanı, buraya gelip kapının önünde durup, burada bir sanat mekanının açılmış olması insanların gözünde o kadar büyüdü, o kadar taltifle karşılaştık ki, burayı canlandırmış olmanın maneviyatını onlar sayesinde anlayabildik. Büyük bir iş, önemli bir iş yapmış olduğumuzu o zaman anlayabildik.
Farkında değildik, korku çok hakimdi çünkü; “Acaba becerebilecek miyiz, acaba yapabilecek miyiz, acaba gücümüz yetebilecek mi, bir yerde tıkanırsak ne olacak” gibi, endişeler taşıyorduk ve hâlâ da taşıyoruz. Pandemi sebebiyle birçok tiyatro da, firma da, bütün sektörler de ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ama tiyatroların önemli olan tarafı şu:
Marketinizi burada kaparsınız bir sonraki sokakta açabilirsiniz. Market, terzi, kafe açacak çok yeriniz vardır. Ama tiyatro yapabileceğiniz alan yok, kalmadı. Devlet kurumları da mal sahipleri de dahil tiyatrolara hala destek verilmiş değil. Eğer tiyatrolar pandemi döneminde destek görmez ve kapanırsa bu büyük sanat boşluklarına yol açacak, bunların yerini yine marketler, otoparklar alacak ve bir daha Türkiye’de sanat hayatı kolay kolay tekrar dirilemeyecek. Ya çok büyük yatırımlar (kapitalizmin sermayesi) girecek işin içine ki o zaman tiyatronun asıl özü kayboluyor. Bir tiyatrocu hiçbir zaman tiyatrosunu; bir yatırım aracı, zengin olma aracı olarak düşünmez. Orayı tiyatro yapabileceği için ayakta tutmaya çalışır. Eğer bu alanlar yok olursa, Türkiye’de sanat hayatı uzunca bir süre kendine gelemeyecek, toparlanamayacak demektir.
“Tiyatronun, canlı ve yüz yüze temasın büyüsü… İnsanla temas” desem, neler dersiniz?
Seyircinin sahnedeki kişiyle özdeşleşmesi, buluşmasıyla eskiden daha çok karşılaşırdık. Şimdi eskisi kadar karşılaşmıyoruz çünkü seyirciyi illüzyona sokabilecek, içine alabilecek, teknolojik imkanları çok geniş olan sanat yapıtları var, sinema bunlardan sadece bir tanesi. Biz tiyatroda bu illüzyon üzerine çalışmıyoruz, tiyatro bu illüzyonu seyirciye sağlayamaz. Sağlamaya çalışırsa komik olur, yapabilmesi için de çok büyük prodüksiyonlar haline gelmesi gerekir.
Eskiden turnelerde çok sık rastlardık, oyunda kötülük yapan oyuncuyu çıkışta dayak atmak isteyen seyirciyle karşılaşırdık. Şimdi öyle değil, seyirci oyun olduğunun bilincinde. İşte bizim arınma dediğimiz şey, eğer gerçekleştirebiliyorsak zaten onu biz burada bir tiyatro yapıtı sunabiliyoruz demektir seyirciye. Tiyatroda seyirci, sahnedeki oyunun “mış” gibi olduğunu bilerek ve kabul ederek oturur koltuğuna. Oradaki patlayan silah gerçekten patlamaz, ölen gerçekten ölmez, tabanca tahta tabancadır, onu kabul eder. Öyle bir şansımız var bizim.
Ayrancım Gazetesi olarak sizinle söyleşmeye geldik. Semtin ve kentin kalbi olan bir noktadayız. Okuyucularımıza, kent-kentli kültürüne, mekanın tarihine ilişkin bize ne dersiniz.
Ben sosyolog değilim, bir takım tespitler yapamam. Buraların tarihçesi üzerine söyleyeceklerim sınırlı. Ama şuradan geçen ve buraya gelen seyirciyi biliyorum, dokunabildiklerim üzerinden konuşabilirim. Buraya geldiği zaman seyirci, kendisinin burayla paylaştığı şeyi anlatma ihtiyacı duyuyor. “Burası vaktiyle şöyleydi… Ben burada şöyle yapardım… Çocukluğumda bunu yapardım… Şurada Kilim Pastanesi vardı, burada Börekçi vardı…” Benim de bazen bilmediğim şeyleri paylaşıyorlar, paylaşmak istiyor ve içeriyi merak ediyor, “Acaba hala aynı duruyor mu” diyor çünkü yıllardır buraya girilememiş.
Diskoyken büyük bir kesim girmemiş, ondan sonra uzun süre atıl kalmış. Burası kapalı bir kapıymış, çukurda, karanlıkta ve kimse buranın arkasında –aşağı yukarı– o zaman sinemayken 800 kişilik, şimdi 500 kişilik bir tiyatro olabileceğine ihtimal verememiş. Önünden geçmiş ama burası karanlık bir kapıymış. Belli bir yaş grubu “Evet ben burada bir şeyler yaşadım onu görmek istiyorum” diyor. Belli bir yaş grubu ise “Burası karanlık bir kutuydu, neresi ne olmuş burası, burada tiyatro mu olur” diye merak edip giriyor. Bunun arkasında bu kadar büyük bir şey olabileceğini aklı hafzalası almıyor. “Burada ne varmış, böyle bir yer var mıymış, nasıl, neymiş” diyor. Airport zamanında, diskoya giden bazı çocuklar, “burası bizim için Airport’tu” diyor, onlar da ayrı bir nostalji yaşıyor. Arkadaşlarıyla geldiler eğlendiler, aradan 15-20 yıl geçti ve 20 yıl önce bir genç olarak gelip eğlendikleri mekanlar 40-50 yaşlarındaki insanlar için yine bir nostalji kaynağı oldu.
Son söz yerine…
Bu muhitler birbirinden çok farklı değildir. Bir zamanlar bir Esat çocuğu olarak, bir zamanlar Ayrancı’da yaşamış biri olarak, Ayrancı’da 30 senede 3 tane seslendirme stüdyosu açmış olarak burada özel bir hikayemiz var.
Cinnah’ta başlar bizim öykümüz, Mesnevi’de devam eder, Hoşdere’de sürer ve şimdi buradayız. Sağlam bir öykümüz var Ayrancı’da.
Burası bence tescil edilecek, kültürel sit ilan edilecek bir yer/yapı. Ankara’nın kült mekanlarından bir tanesi. Ben devlet olsam, Kültür Bakanlığı olsam önce buraya ben sahip çıkardım. Maalesef bu tip şeyler olmuyor, ya en son sıraya atılıyor ya da hiç ilgilenilmiyor.
Ve Ayrancılılara seslenmek istersek, Ayrancılılara diyoruz ki;
“Gelin ve mekanınıza sahip çıkın. Gelin gidin, oturun, çay için, oyunlarımızı seyredin. Bizi yönlendirin, isteklerinizi söyleyin.”
Bir terslik olmazsa 19 Eylül’de “Geçmiş zaman olur ki” isimli –benim talebelerim olan– Kulis Sanat Oyuncuları’nın oyunuyla başlıyoruz. Bahçelievler’de 7-8 senedir inatla tiyatro yapmaya çalışan ve tiyatro aşkıyla dolu çocuklar. Pandemi sürecinde hem sahneleri çok küçük hem oynama imkanları yok artık, oynasalar da anlamlı olmayacak kendini kurtaramayacak oyun. Onlarla bir işbirliğine gittik. Ben onlara “buyrunuz paylaşalım” dedim ve oynayabilecekleri bir alan yarattım, onlar da bana genç enerjileriyle destek verecekler, benim de öyle bir desteğe ihtiyacım var. Bu işbirliği bizi ayakta tutar diye düşündük ve bir işbirliğine gittik. Eylül ayı içinde 4 oyun oynayacak, hepsi talebelerimin oyunları.