Blog

İğde ağacı: Eski bir mahallenin bildiğimiz öyküsü

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Camdan dışarı bakıyorum, güzel bir ilk yaz sabahının erken saatleri. Yeni doğan gün, iğde ağacından yayılan baygın kokuyu da yanına katarak içime akıyor. Bakışlarımı bahçemizin meyve ağaçlarının rengarenk çiçeklerle donanmış dallarında gezdirirken derin bir soluk alıyorum.

Mahallem sessiz. Günlük devinimin başlaması için daha erken. Bobo’nun havlaması sessizliği bir anlığına bölüyor. ‘Hişşt’ diyorum aralık pencereden, ‘sus bakayım, herkes uyuyor.’ O güzel başını kaldırıp bana bakıyor anlamış gibi ve olduğu yere oturuveriyor, bakışıyoruz. 

Bobo’yu susturdum ama bakalım herkes uykuda mı gerçekten, kim bilir? Yatağında bir o yana, bir bu yana dönüp uykuyu biraz daha uzatmak, günü biraz daha kısaltmak için, yüreğindeki sıkıntıyı söküp atabilmek, umuda dair bir şeyler yakalayabilmek için, çarşafla yorganın arasında çırpınıp duran yıpranmış, sızılı, yorgun bedenini duyumsamamak için çabalayan kaç kişi vardır şimdi bilebilir miyim?

Mahalle suskun. Yeni günün eşiğinde, aldatıcı bir dinginlik, güneşin ilk ışıklarıyla belirginleşerek apartmanları sarıyor. Birazdan istenmese de yataklardan çıkılacak, ayaklar sürüklenerek banyoya, mutfağa girilecek, çaylar demlenecek, tuzsuz peynirler, şekersiz çaylar, esmer ekmeklerden oluşan kahvaltılar yapılırken camlardan dışarıya göz atılacak ve şimdilik herşeyin yerli yerinde olduğunu görmenin ferahlığı dudaklara kırık birer gülücük olarak konacak. 

Sonra yarınların kaygısı yavaşça yürekleri yoklayacak. Ölüm denen son noktaya adım adım yaklaşılırken elden ayaktan düşmeden göçüvermenin duası bu kez kıpır kıpır olacak dudaklarda. Sonra geçmişe dönülecek yavaş yavaş. Gün uzun, yapılacak pek bir iş, gidilecek bir yer yok. Gözler çabuk yoruluyor okuyunca. Kulaklar televizyondaki konuşmaları çok da net ayırt edemiyor. O zaman düşünülecek bol bol. Geleceğe dair hayal kurulamayacağına göre, geçmiş günlerin iyi, kötü anıları birer birer yoklayacak bellekleri. Mutlulukla gülümsendiği de olacak, bakışların kederle karardığı da.

Camdan yaşlı mahalleme bakıyorum. Şimdilerde bir kentsel dönüşüm çılgınlığı sardı her yanı. Eski apartmanlar yıkılıp yerine yenileri yapılıyor. Rezidans diyorlar havalı havalı, bildiğimiz apartman oysa. Bu mahallenin yaşlı insanları alıştıkları evlerinde yaşayıp ölmek istiyorlar. Yaşamlarının son demlerinde oradan oraya sürüklenmek istemiyorlar. Ne daha lüks bir dairede ne de parada pulda gözleri var artık. Ama bu yüzden apartmanlarda kavgalar kopuyor, eski sakinler ile sonradan yerleşenler arasında çatışmalar yaşanıyor. Zaten yaşlı beyinleri her şeyi büyütüp dert etmeye hazır; görece dinginlikleri de uçup gidiyor bu yüzden. 

Yan apartmandaki komşum, oğullarının bırakıp gittiği köpeğini bahçeye çıkardı. Yaşlı köpek ve yaşlı adam, ruhları çekilip alınmış gibi dolaşıyorlar. Köpeğin bacağını kaldırıp işediği yerde eskiden bir kum havuzu vardı. Hafta içi bakıcı kadınlar, hafta sonları anneler, çocuklarını ellerine birer kova-kürek tutuşturup kum havuzuna getirirlerdi. Ankara’nın o zamanlar yeni kurulmakta olan semtlerindendi Ayrancı. Orta sınıf, yeni evli, bürokrat, akademisyen, sanatçı ailelerin borç-harç birer daire alıp yerleştikleri, çocuklar doğurup büyüttükleri, evlendirip yeni yuvalarına yolculadıkları, emekli olup torun büyüttükleri ve sonunda yapayalnız kalıverdikleri mahallem.

Camdan dışarı bakıyorum. Bobo komşunun köpeğini kovaladı havlayarak. Eh vakit de ilerledi nasılsa, havlayabilir artık. 3 bebeklerdi bahçenin bir köşesinde titreşirken bulduğumuzda. Anaları ne olmuştu kim bilir. Biraz büyüyünce ikisi kayboldular. Bir tek Bobo kaldı, o da canımız ciğerimiz işte. Şanslı köpek. Yediği önünde, yemediğiyse ardından gelen bahçemizin on beş-yirmi kedisine, saksağanına, güvercinine, serçesine. Geçen kış havalar çok soğuyunca birkaç komşu paralarımızı katıştırıp Bobo’ya en güzelinden, villa gibi bir kulübe aldık. İki seneye yakın bir zamandır Bobo’ya yemek taşır, su taşır ve sevgi sözcükleri göndeririz ama asla gönül indirip yanımıza yanaşmaz, kendini sevdirmez. Oradan uzaklaşmadıkça gidip yemeğini yemez. 

Camdan dışarı bakıyorum. Apartmanların çoğu yarım asırlık. Ama hep ellerimiz üstünde olduğu için hala güzeller. Bir zamanlar gece yarıları ışıklar yanardı. Anneler yeni doğmuş bebeklerini besler, kollarında sallarlardı uykusuz gecelerde. Çok sonraları üniversite sınavlarına hazırlanan çocuklarına gece yarılarına kadar çay-kahve taşıdılar üstlerinde gecelik, gözlerinde uyku. Evlerin ölgün ışıklarında karşıdan karşıya ortaklık kurulur, duygular paylaşılırdı da analardan başka kimse bilmezdi.

İşte kara kediler konvoyu yollara döküldü. Kedilerimizin çoğu kapkara. E ana kara, baba kara olunca ne olabilir ki başka. Çoğaldıkça kapkara çoğalıyorlar işte. O gözler yemyeşil nasıl da ışıldar. Bunlar da memur sanki, daireye gider gibi bir ciddiyetle gider, gelirler. Ben de merak eder dururum acaba ne düşünüp de böyle o yana, bu yana giderler diye. 

Camdan dışarı bakıyorum. Bobo iri gövdesini savurarak kedileri kovalarmış gibi yaptı. Aslında kimsenin kimseye zararı dokunmuyor bahçede. Canları oyun isteyince işte böyle eğleniyorlar. En çok da saksağanlar eğleniyor. Korkusuzca köpeğin de kedilerin de burunlarının ucuna kadar yanaşıp onları kışkırtıyorlar, tam pençeyi yiyecekler, pırrr… Bazen kedileri peşlerine takıp ağaçların en üst dallarına kadar sürüklüyor, o daldan öbürüne konarak deli ediyorlar zavallıları. 

Camdan dışarı bakıyorum. Üst kattaki komşum çarşı çantasını arabasının bagajına yerleştiriyor. Selamlaşıyoruz. Markete gidiyor. Mahallede beş-altı market açıldı peş peşe. Bir zamanların güler yüzlü, hatırşinas bakkalları, kasapları, manavları, boyunlarını bükerek kapılarına kilit vurdular birer birer, karşılıklı hâl hatır soracak esnafımız kalmadı. Onların yerine işte bu marketler silsilesi. Değil selamlaşmak, hatır sormak, kovalanırcasına paketinizi kapıp çıktığınız marketler. Komşum arabasını çalıştırdı. Tepesindeki kedi atladı, kaçtı. Öbürleri de sağa sola savruldular. Bobo ıhlamurun dibine serilmiş, yan gözle olanları seyrediyor.

Camdan dışarı bakıyorum. Yükselen güneş, perde aralıklarından içerilere süzülüp bedenleri ve yürekleri ısıtıyor. Kalkmalı, apartman görevlisinin bıraktığı gazeteyi almalı kapının önünden. Bu güzel bahçenin köpeklerinden, kedilerinden, kuşlarından, ağaçlarından, çiçeklerinden şimdilik ayrılıp zavallı ülkemin ve ait olduğu dünyanın tatsız gerçekleriyle yüzleşme zamanı. 

Serender Pastanesi’nde yazılan öyküler

Her birimiz Ankara’nın farklı semtlerinde yaşasak da salı akşamları adresimiz aynıydı, Serender Pastanesi, Çankaya. Şimdi ise hayatımızdaki yeni sahnelere uyum sağlamaya çalışıyoruz.

Evde bir şey arıyordum. Aradığım şey çekmecede, Serender Pastanesi poşetinin içinden çıktı. Üzerinde yazan, “Serender Pastanesi 1990”. Poşetin fotoğrafını çekip sosyal medya hesabımda paylaştım ve fotoğrafı görüp hüznüme ortak olanlar kadar, bu vesile ile tatsız haberi ilk benden duyanlar da oldu. 

Serender Pastanesi de kapandı

Serender Pastanesi de pandemiyle birlikte kapanan ve maalesef tekrar açılmayan işletmelerden birisi ve benim için yeri her zaman ayrı olacak. Sadece çocukluğuma değdiği ya da yetişkin olduğumda da tüm kutlamalarıma yaş pastalarıyla eşlik ettiği için söylemiyorum bunu. Eşim Umut ile yaşadığımız ilk ev Serender Pastanesi ile aynı sokaktayken, akşamın geç saatlerinde bizi kırmayıp getirdikleri profiterollerden veya kar yağınca Serender’e yürüyüp salep almamızdan dolayı da değil yalnızca ki bu saydıklarım da Serender ile vedalaşmamı oldukça zorlaştıran mutlu hatıralar. 

Ancak son zamanlarında Serender’de geçirdiğim vakti arttıran sebep başkaydı. Aynı zamanda, bu yazıyı yazma isteğimi de pekiştiren sebep… Serender Pastanesi, Eylül 2019’dan kapanacağı tarihe kadar, 7 ay boyunca, Yazar Gamze Güller yürütücülüğünde gerçekleştirdiğimiz Yaratıcı Yazarlık Atölyesi için evimiz olmuştu. 

Serender Pastanesi Sedat Simavi Sokağı’ndaydı; yanı başındaki Güzeltepe Mahallesi’nin sokak ve caddeleri ise Yunus Nadi, Abidin Daver, Halit Ziya, Ahmet Rasim, Halide Nusret Zorlutuna, Ahmet Mithat Efendi, Süleyman Nazif… İş yerlerimizden ya da evlerimizden çıkıp oralardan geçerek Serender Pastanesi’ne geldik her hafta. 

Buluştuğumuz o salı akşamlarında, Gamze hocamız eşliğinde nice yazarın eserini okuduk, kendi yazdığımız öyküleri paylaştık. Vüs’at O. Bener okurken yazarın yaşadığı evin pek yakınımızdaki komşu sokaklardan birinde olduğunu konuştuk; Ankaralı pek çok yazarı andık. Tabii unutmadan, zaman zaman doğum günü pastaları üflendi, sakızlı muhallebiler paylaşıldı, çaylar sıklıkla tazelendi ve pazartesi başlanılan diyetler ertesi gün Serender’de keyifle bozuldu. 

Her birimiz Ankara’nın farklı semtlerinde yaşasak da salı akşamları adresimiz aynıydı, Serender Pastanesi, Çankaya. Öyle ki, Kasım 2019’da işi gereği Brüksel’e taşınan arkadaşımız Murat bize kartpostal gönderirken adres olarak Serender Pastanesi’ni seçmişti. Ders sırasında pastane sahibinin “Size mektup var!” diyerek masamıza bir zarf bırakması hepimizin yüzünü güldürmüştü. 

Murat, kartpostalı Paris gezisi sırasında satın almıştı ve kartpostalda Shakespeare and Company’nin kitap dolu rengârenk raflarının fotoğrafı basılıydı. Paris’in tarihi kitapçısından alınan o kartpostalın, tarihimizde edebiyatla anılan kişilerin ve yazarların adını taşıyan sokaklara sırtını yaslamış Serender Pastanesi’nde, hararetle edebiyat konuşan bizlerin eline geçmesi gerçekten çok güzel bir “öykü” sahnesiydi. 

Şimdi ise hayatımızdaki yeni sahnelere uyum sağlamaya çalışıyoruz. Pandemi başladığından beri internet üzerinden de olsa, her salı görüşmeye, öykü yazmaya, Gamze hocamızın bizi tanıştırdığı yeni yazarları okumaya devam ediyoruz. Doğum günlerimizi kutlamak, yayımlanan ya da ödül alan öykülerimizin sevincini paylaşmak ve hasretimizi gidermek, ekran başında her zaman yeterli gelmiyor ama devam ediyoruz, herkes gibi. Bizim öykümüz devam ederken, özlediğimiz günlerin ve 30 yıllık Serender Pastanesi’nin anısı da bu yazı ile Ayrancım Gazetesi’nde yaşamaya devam etsin istedim, tatları damağımızda kalarak… 

Kent-Simge Atakule

Mimar Ragıp Buluç anısına

Ankara’nın simge yapılarından Atakule’nin tarihini, yapılış amacını, nasıl bir kent (Ankara) simgesi haline geldiğini anlatmadan önce kenti kent yapan değerler ve simgelerden kısaca bahsedeceğim. Kent yani şehir için en temelde, “insanların yüzyıllardır toplu halde, tüm gereksinimleriyle birlikte yaşamaları için oluşmuş yerleşke” tanımı yapılabilir. Kenti kent yapan ana kriterler arasında, belli bir nüfus büyüklüğü, sanayi, üretim, hizmet sektörünün gelişmiş bir düzeye geçmiş olması, fiziksel altyapı, eğitim düzeyi gibi birçok faktör rol alsa da bir kentin değerini belirleyen diğer bir önemli faktör ise kültürel kimlik kavramıdır. 

Kente ait olmak

İnsanlar gittikleri yere kendi yaşayış, kültür ve alışkanlıklarını götürürler. Hatta kendi varlıklarına dair aitlik için bir takım işaretler, semboller, anıtlar, parklar vs kullanırlar. Bu durumda kentsel mekan nesnel olarak bireyler arasında aitlik tanımlaması da yapan bir düzenleme olur. Mekanlar ise bu toplumsal birliğin nesnel tanımlayıcılarıdır. Ait olduğu düzlemi, duygu ve düşüncelerini semboller üzerinden belirtme isteğinin, çok ilkel çağlarda başladığını belirtmek gerek. Yerleşim birimlerinde de devam eden bu sistem, kent simgeleri, mahalle, hatta sokaklar için de sıkça kullanılır. 

Atakule örneği

Kent simgesi için; “kentle özdeşleşmiş, o kenti diğer kentlerden ayıran özellikleri ve kentin kendine has nesnel – fiziksel – somut unsurlarıdır” denilir. Dünyada kentleri özgün hale getiren, kentle özdeşleşmiş örneklere bakıldığında Paris – Eyfel Kulesi, Roma – Aşıklar Çeşmesi, New York – Times Square, Berlin – Brandenburg Kapısı, Dubai – Burj Khalifa akla ilk gelenler arasında sayılabilir. 

Bu yapılar; bazen kenti yansıtması için özellikle tasarlanır ve yapılır, bazen de hayatın akışı içinde yapılmış olarak sonradan bir kent simgesi haline gelir; Ankara Atakule örneğinde olduğu gibi. 

Geçtiğimiz ekim ayında hayata veda eden Atakule’nin mimarı Ragıp Buluç, bir röportajında projesini şöyle açıklıyor:

“Atakule, 1985 yılında, Anıtsal Yapılar adlı şirketin girişimiyle ortaya çıkmıştır. Mimari proje için 70 civarında mimar davet edildi. İki elemeden sonra geriye kalan son 3 mimar arasından da ben seçildim. Bu proje için şirket yetkilileri ile birlikte, Singapur’dan Kanada’ya kadar tüm dünyayı dolaştık ve benzer projeleri inceledik. Özel bir proje olmasını istedik, çünkü şirket ortaklarından Mete Bora, hem Ankara’ya bir kule yapmak istiyordu, hem de o dönemde ülkemizde, alışveriş kültürünün pasajlardan, modern çarşılara geçişin ilk örneklerinden birini verecektik. Proje böyle doğdu ve 1989 yılında açıldığında, ilk gün 50 bine yakın ziyaretçiyle bir rekor kırdı, tüm dükkanlar da aynı gün satıldı. Bugün, Ankara’nın bir simgesi olarak anılması, hiç görmeyenlerin bile bilmesi tabii ki benim için bir manevi gururdur. Bu proje aynı zamanda Arjantin Mimarlık Müzesi’ndedir. Uluslararası alanda ödül almış bir projedir.’’

Bir mimar hem ruha hem akla hitap eder

Atakule, 1989 yılında yapılmasına rağmen, Ankara’nın Anıtkabir’den ve birkaç tarihi yapısından sonra simge haline gelmiş önemli bir mimari yapısı olmuştur. Ankara’nın diğer önemli kent simgeleri olarak ise Hitit Heykeli, Ankara Kalesi, Eski Meclis Binası, Ulus Heykeli ve 1955 yılında yapımına başlanan 1963 yılında tamamlanan –uluslararası modernizm yaklaşımının Türkiye’deki ilk örneklerinden– Ulus İşhanı gösterilebilir. 

Atakule’ye bu açıdan bakıldığında ilk mimari yapısıyla; modern mimariye zıt olmayan kendine has üslubunu, ritmik, abartılı kübik cam yüzeyleri ile betonarme kulesini, girişinin kule ile orantılı şekilde dairesel olmasını ve çeliklerin dairesel yapıda zarif şekilde kullanımını, içeriye doğru bu girişin, ışıklık görevi yapacak şekilde tepede devam ettiğini görürüz. Mimarı Ragıp Buluç’un söylediği gibi “Mimarlar hem besteci hem de orkestra şefidir” tanımı resmen uygulanmıştır. Mimarlığın zor bir sanat olduğunu vurgulayan Buluç, “Bir mimar hem ruha hem akla hitap eder” der. Yani yapıyı incelediğimizde, hiçbir şeyin tesadüfen yapılmadığını, arkasında güçlü kararlar olduğunu anlarız.

Yapının açılış dönemine gidecek olursak; Atakule, Ankara’nın Başkent oluşunun 66. yılında, 13 Ekim 1989 tarihinde hizmete girdi. Altında bulunan alışveriş merkezi ise Türkiye’nin ikinci, Ankara’nın ilk alışveriş merkezi idi. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından açılışı yapılarak, ismi ise bir yarışma sonucunda belirlendi. 

Çankaya’da Cinnah Caddesi ve Çankaya Caddesi’nin kesiştiği Zübeyde Hanım Meydanı’nda yer alan Atakule konumu itibariyle de Ankara’nın bir çok yerinden görülerek simge haline geldi. Betonarme kule; 125m yüksekliğe, kubbe altında o dönem çok konuşulan 60 dakikada 360 derece dönen lokantaya, 87m yükseklikte seyir terasına, altında café-bar katı ve kokteyl salonuna sahipti. Ve tabii ki yukarı çıkmak için kullanılan şehir manzaralı asansörleri. O dönem çocuk olanlar çok iyi bilirler ki alt katında bulunan oyun, atari merkezi “Dream Land” hafızalara kazınan, nadir, unutulmaz bir eğlence merkeziydi. Bundan dolayı yenilenen yapısında gözlerim o eğlence merkezini aramıyor değil.

Atakule çeşitli eleştirilere de hedef olmuştu o dönem; kulesinin Berlin TV kulesine benzetilmesi, alışveriş merkezi, paralı asansörleri tartışıldı. Ancak burada Terry Barrett’in “Fotoğrafı Eleştimek’’ kitabında tanımladığı; “eleştiri, sanatın anlaşılma ve taktir düzeyini yükseltmek için sanat hakkında bir söylemdir” sözlerini hatırlamakta fayda var. Zira eleştiriler aslında bizleri sorgulamaya ve araştırmaya götüren bakış açısı sunar.

Ragıp Buluç da bu eleştirilere rağmen kentin simgesi haline gelen Atakule’nin, Berlin TV kulesine benzemeyeceğini biliyordu, nitekim bizler de onu sadece hep Atakule olarak gördük. Buluç bir röportajında da Atakule’nin 4 yıl gibi kısa bir sürede bitmesinin rekor olduğunu söylüyor ve “Mimarların karışanı çoktur” diyerek belki de tasarımında olanı tam olarak yansıtamadığına sitem ediyordu. 

İniş çıkış dönemi

Atakule; Botanik bahçe ve konumu ile birlikte, açılışından itibaren uzun yıllar şaşaasını yitirmedi. 2000’li yılların sonunda, açılan diğer AVM’ler, otopark sorunu, mağazaların teknik kapasite yetersizliği yüzünden ışıltısını kaybetmişti. 2012 yılında son dükkanların da kapanmasından sonra Atakule artık sadece bir simgeye dönüşmüştü. 2016 yılına gelindiğinde özel bir firma aracığı ile yeni bir proje hayata geçirildi. Atakule’nin ilk yapıldığı yıllardaki alışveriş merkezi bölümünün yerine tamamen yeniden dizayn edilmiş 4 katlı bir alışveriş merkezi binası inşa edilmeye başlanmıştı. Binanın bir bölümü tamamen seyir terası olarak inşa edilirken üst bölümü ise açık/şeffaf halde tasarlanarak, AVM içindekilerin devamlı kuleyi görmesi sağlandı. Kule’nin yapısı ise ilk yapılışına uygun şekilde yenilendi ve döner özelliğini korudu. Kapalı otoparkı ile de geçmişinde yaşanan sıkıntıya son verildi. Bunlarla birlikte Botanik yeşil bahçe de yeniden canlandırılmış oldu.

Aynı zamanda Atakule Ayrancı semti için de özellikli bir simgedir yıllardır. Adres tariflerinde, “Atakule’yi karşına al, Atakule arkanda kalacak şekilde devam et” gibi cümleler sıkça kullanılır. Hoşdere, Güvenlik Caddesi, Cinnah Caddesi yokuşlarının manzarası ve kesişim noktası haline gelmiştir. Atakule Nikah Salonu’nda evlenmek de birçok Ankaralı’nın hayaliyken, nikah kulede olsun diye günler sonrasını göze alan çiftler olmuştu. Ayrancı semtinden, Atakule’yi yeniden ışıltılı olarak görmek, bir kez daha bize aitliğimizi, semt, mahalle kültürünü, simgesel kimliğimizi hatırlatmış oldu.

Atakule’nin eski-yeni fotoğraflarına bakacak olursak kulesinin korunarak alışveriş merkezi bölümünün değiştiğini görürüz. İlk mimari yapıda cesur kübik camlar, dışardan içeriye devam eden tepe ışıklık vardı, yeni yapıda doğanın ritmine uygun, daha soft bir mimari kullanılarak yine tepe ışıklık düşünülmüş. Atakule’nin eski-yeni fotoğrafları karşılaştırıldığında ise değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum…

Ayrancı şahit: O hep onyedisinde kaldı

Yazar Hakkında

Erdal Eren’in anısına

Giresun Şebinkarahisar’da 25 Eylül 1964 tarihinde dünyaya gelen Erdal Eren, 1980 yılında asıldı bir darağacında. Henüz 17 yaşındaydı. Yaşı bile asılmasına engeldi. Darbe ile ülke yönetimine el koyan Kenan Evren, “Asmayalım da besleyelim mi?” dediği Erdal’ın yaşını bir gecede büyüttü. 13 Aralık 1980’de Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildi Erdal. Yıllar sonra yapılan 12 Eylül yargılamasında kendisine Erdal Eren’i tanıyıp tanımadığı soruldu ve “tanımıyorum” anlamına gelecek şekilde kafasını salladı Evren. Erdal infazını tabureye vurarak kendisi yaptı.

Sinan Suner, Erdal Eren’in arkadaşı. 1980 Ocak ayında Ayrancı’da Nazilli Sokağı ile Hoşdere Caddesi’nin birleştiği yerde yazılama yaparken öldürülür. 2 Şubat 1980 gecesi ise Sinan’ın öldürüldüğü yerde anma yapanlar arasında Erdal Eren de vardır ve çıkan çatışmada bir asker ölür. Askerin Erdal’ın silahından çıkan kurşunla öldüğü iddia edilir ve Erdal yargılanır.

Ailesi, arkadaşları, avukatı yıllarca anlattı Erdal Eren’i. Gencecik yaşında neden hapse girdiğini annesine yazdığı mektupta şu şekilde özetledi :

“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”

Küçük yaşına rağmen söylediği sözler umut doluydu.

O’nun umut dolu, hala gelecek güzel günlere inanan sözleri ve tavırları birçok sanatçının eserlerinde kendini buldu. Gülten Akın, “Büyü” adlı şiirinde “Büyüyüp onyedine geldiğinde, büyü de baban sana idamlar alacak” demiş ve Erdal Eren’in 17 yaşındaki idamını anlatmıştır. Savaş Ay Erdal’a ait son fotoğrafları çekmiş ve bunları Sezen Aksu’ya gösterdiğinde Aysel Gürel’in Son Bakış Şarkısı’na ilham olmuştur. Öncelikle Ağıt Gibi dizeleri yazılmış Aysel Gürel tarafından. “Bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi, veda ederken aşk ateşi gibi, söner iç çekişler. Amman amman yandım aman acı yüzler“. Daha sonra bu sözler Sezen Aksu tarafından seslendirilen Son Bakış şarkısı ile karşımıza çıkar.

O dönem Erdal’ın yaşıtı birçok kişi hapishanelerde işkencelere maruz kalmış, haksızca idam edilmiş ya da bir şekilde öldürülmüştür. Erdal Eren de ailesine yazdığı mektupta “sizin binlerce evladınız var” der. Erdal Eren gibi genç yaşta olan ve o gece ölen Er Zekeriya Önge de 19 yaşındadır. Her ikisinin de akrabası olduğunu söyleyen Teomanİki Çocuk” isimli şarkıyı yazmıştır. Şarkı “Kalpte kurşun ilmek boyunda iki çocuk ölüm karşısında” dizeleriyle Erdal’ın ve Zekeriya’nın ölümünü anlatmıştır.

17 yaş, düşününce küçük kardeş, küçük çocuk yaşı… Bu yaşta birinin ölmesi bile çok acıyken idamın yükünü taşıması akıl almaz. 17 yaş daha yolun başı bile değildir. 17 yaşında çocuklar daha lise öğrencisidir, hayal kurarlar, aşık olurlar. Erdal’ın da hayalleri vardı annesine yazdığı mektupta: “Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor” demiş ve  gelecek görüşte özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını istemiştir. Teoman’ı Erdal Eren’e ilişkin yazdığı bir diğer şarkı ise “On Yedi”dir.

O’na ilişkin bu kadar eser verilmesi aslında O’nun hikayesinin ne kadar yaralayıcı ve etkileyici olduğunun ruha dokunan anlatısıdır. Erdal’ı anlatan diğer şarkılar: “Ahmet Kaya’ya ait Yaşamadın Sen, Ali Asker’e ait Şu Metrisin Önü, Ali Ekber Eren’in Ankara Adı Kara, Duman Kolay Değildir, Mor ve Ötesi Darbe, Saian Sakulta Salkım Suç, Ümmü Şen Nenni…”dir.

Yaşına ve küçücük bedenine rağmen çok ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor Erdal’ın abisi Erkan Eren. Erdal Eren’le aynı zamanda cezaevinde olan Pamuk Yıldız da Erdal gibi 17 yaşındaydı. Cezaevi’nden çıkınca yazdığı kitapta anlatır Erdal Eren’i. Her havalandırma ve sayımda tekme, yumruk ve copla dövdüklerini söyler ve şu cümleleri ekler: “Derinden, incecik ‘Bacı Bacı’ diyen bir ses duydum. Sesi aramak için, kafamı çevirmeden gözlerimi oynattım. Önünde durduğum tecridin hava alınması için açık bırakılan yerindeki küçük mazgalında, sakalsız, bıyıksız sevimli bir baş gördüm. ‘Bacılara selam söyle’ dedi. Gözlerimle ‘Kimin selamı’ dedim. Erdal’ın dedi.

Erdal Eren’in idamı Dünya’da da yankı bulmuştu. Hatta idamdan sonra Dominikli öğrenci hareketi yürüten bir genç bebeğine Erdal Eren ismini vermiştir. Erdal’ın idamından sonra Hindistanlı Anti-faşist gençlik delegasyonu bir marş bestelemiştir. 1983 yılında Danimarka’da düzenlenen 6. Uluslararası Anti-Faşist Anti-Emperyalist Gençlik Kampı’nda seslendirilir.

Sadece Türkiye’yi değil Dünya’yı derinden etkileyen bu idam, karar vericileri etkilememiş ve Erdal 17 yaşında hayata gözlerini yummuş, o hep 17 yaşında kalmıştır.

Saraçoğlu muamması

Depreme dayanıksız diye boşaltıldı, şimdi nasıl açılıyor?

Saraçoğlu Mahallesi, Ankara’nın merkezi Kızılay’da bulunuyor. Merkezin betona ve trafiğe bulanmış yorucu havasından kurtulmak için yürüme mesafesindeki 120 bin m2’lik Saraçoğlu Mahallesi, 75 yıllık eşsiz mimarisi, sessiz sokakları, yüzlerce ağacı ve üzerinde yaşayan değişik türde binlerce kuşu ile adeta bir vaha konumunda. İşte bu güzel mahalle son 7 yıldır imara açılma konusunda kamu ile sivil toplum kuruluşları arasında yoğun bir mücadeleye sahne oluyor. Tüm bu süreçleri ve bu mücadeleyi anlatmadan önce Saraçoğlu Mahallesi’nin tarihine kısaca bakalım dilerseniz.

Bu bölge henüz boş bir araziyken alanla ilgili ilk mimari projeler, 1930’lu yıllarda üretilmeye başlandı. 1935 yılında hükümetin bu arazide devletin üst düzey memurları için bir toplu konut inşa edeceğini öğrenen Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen, Ankara Belediyesi’ne projenin kendisine verilmesini rica eden bir mektup yazmıştı. Bunun yanı sıra, 1937 yılında mimar Bruno Taut, İstanbul Akademisi’ndeki öğrencileri ile bu alanı çalışmış, öğrencilerden arazi için bir toplu konut projesi üretmelerini istemişti. Ancak proje, 1944 yılında Türkiye’ye Maarif Vekaleti’nde danışmanlık görevi için gelen Alman mimar Paul Bonatz’a teklif edildi.

Türkiye’nin ilk toplu konut projesi

Ve bu Türkiye’nin ilk toplu konut projesini, Emlak ve Eytam Bankası’nın 1937’de kurduğu Emlakbank Yapı Limited Şirketi üstlendi. 29 Ekim 1944’te temeli atılmaya başlanan inşaat hızla sürer ve 29 Ekim 1945’te 450 konutun 150’si iskana hazır hale getirilir. Okul, sosyal tesis, ticari alanlar gibi donatılarının da 1946 yılında tamamlanmasıyla birlikte toplam 75 binası ve 435 lojmanı ile ülkenin ilk merkezi ısıtma sistemli mahallesi olan Saraçoğlu son şeklini alır. 

Temelini dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu attığı için adını buradan alan mahallenin adı 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Namık Kemal olarak değiştirilse de halk arasında pek tutulmaz. 

Tescillenen mahalle

Saraçoğlu Mahallesi 14.04.1979 tarihinde 1. Derece Kentsel Sit Alanı olarak tescil edildi. Ayrıca, mahalledeki yapılar “1. Grup Yapılar” niteliğinde tescilli. Kumrular Sokağı’ndaki çınar ve kestane ağaçları ise aynı kurulun 08.06.1979 tarihli kararı ile tescil altına alındı. Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 2 Mart1993 tarihli kararı ile de mahalledeki tüm yapıların tescil kaydı yenilenirken mahallenin sınırlarında bulunan toplam 210 ağaç da tescillenerek koruma altına alındı. 

Doğan Taşdelen’in mektubu sonrası Demirel veto etmişti

Sahip olduğu yoğun yeşil doku ile Ankara kent merkezinin yeşil alan ihtiyacını karşılayacak niteliğe sahip olan Saraçoğlu için ilk tehlike 1994 yılında Tansu Çiller hükümetinin kamu lojmanlarını elden çıkarmaya çalışmasıyla başlıyor. Saraçoğlu lojmanlarının yıkılması için SİT kararını kaldıran hükümetin bu kararına ODTÜ’den, TMMOB’den ve belediyeden pek çok tepki geliyor. Dönemin Çankaya Belediye başkanı Doğan Taşdelen, Cumhurbaşkanı Demirel’e bir mektup yazarak durumun vahametini anlatıyor. Mektupta Saraçoğlu’nun tarihi, mimari ve doğal özelliklerini sıralayan Taşdelen, bu nadide yerin SİT kararının kaldırılmasına TBMM’de nasıl karar verilebileceğine dair üzüntülerini paylaşıyor ve gelen tepkiler üzerine Demirel de yasayı veto ederek bu tehlikeyi uzaklaştırıyor.

Afet riski?

Ancak Saraçoğlu Mahallesi bu kez 28 Ocak 2013 tarihinde ‘afet riskli alan’ ilan edilirken, Danıştay iptal edince 18 Kasım günü Bakanlar Kurulu kararı ile tekrar afet alanı ilan edilmiş ama bu karar da bir süre sonra Danıştay’dan dönmüştü. 5 Ağustos 2014 tarihinde konutların koruma dereceleri 1’den 2’ye düşürülmüş, lojman sakinlerinden evlerini boşaltması istenmesinin ardından elektrik, su, gaz ve temizlik hizmetleri ardı ardına durdurulmaya başlanmıştı. Ardından lojmanların tahliyesine karar verilmiş, evler boşalttırılmıştı. 

17 Ağustos 2017 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Saraçoğlu Mahallesi Emlak GYO’ya devredilerek mahallede bulunan taşınmazların satışının önü açıldı. Danıştay 10. Dairesi, Mart 2018 tarihinde Emlak Konut’a devri davasında yürütmeyi durdurdu. Fakat mahkeme Emlak GYO’nun özel hükümlere bağlı olduğunu gerekçe göstererek açılan iptal davasını düşürdü. Böylelikle Saraçoğlu Mahallesi kamudan alınmış oldu.

Proje için ilk çalışmalara başlandı

16 Mart 2018 tarihinde alanda turizm-ticaret-konut kullanımı ile yeraltı otoparkı düzenlemeleri öngören Koruma Amaçlı İmar Planları onaylandı. 2019 Temmuz ayında bu imar planı, meslek odalarının açtığı dava sonucu iptal edilince, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu yıl yeniden bir imar planını devreye soktu. Oluşturulan ikinci plan hakkında ise meslek odalarının Çevre Şehircilik Bakanlığı’na karşı açtığı davada, Ankara 23. İdare Mahkemesi’nin bakanlıktan istediği bilgi ve belgeleri bugüne kadar göndermediği, mahkemenin ikinci kez bilgi ve belge istediği bildirildi. 

Pandemi sürecinin ağırlaştığı bir dönemde 14 Nisan günü, 124 adet daireden oluşan konut alanı, bin 680 araçlık otopark, 160 odalı otel, ofis, kafe ve restoranların inşa edileceği proje için ilk çalışmalara başlandı. Mahallede sondaj çalışmalarının yapıldığı ve ağaçların kesildiği tespit edildi. 20 Ocak 2020 tarihli bakanlık tarafından onaylanan bu imar planında Namık Kemal Ortaokulu’nun da ticaret alanına dönüştürüldüğü görülüyor. Saraçoğlu Mahallesi çevresini saran 210 tescilli ağacın dışında mahalle dahilinde yüzlerce ağaç daha bulunuyor. Pek çok STK’nın itirazları ve devam eden hukuki sürece rağmen hızlanan inşaat faaliyetleri mahallenin bütünlüğüne zarar veriliyor mu endişesini de beraberinde getiriyor. 

İtirazlar devam ediyor

25 Eylül günü bölgede incelemelerde bulunan Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan

“Davalar devam ederken, mahkemeye bilgi belge göndermeyerek süreci uzatanlar, hukuk süreci tamamlanmadan Saraçoğlu’nda inşai çalışmaları başlattılar. İş makineleri ve kepçelerle Saraçoğlu Mahallesi’ne girmek, züccaciye dükkanına girmiş fil durumudur. Ankara 1 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kentin doğal, kültürel varlıklarını ve  kamu yararını gözeterek inşai çalışmaları durdurmalıdır” dedi. 

Candan ayrıca, projenin ‘ekonomik kalkınma’ iddiasına da dikkat çekerken, “Kızılay esnafı iş yapamazken, hangi mağazalar, bu projenin rantından faydalanacak açıklayın” sorusunu da soruyor. 

TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu da, 

Kamuoyundaki tepkilere rağmen Emlak GYO’nun, daha önce de restorasyon skandallarıyla gündeme gelen Güryapı A.Ş. ile hukuki süreç hala devam ederken anlaşma yapmasının ve Namık Kemal Ortaokulu’na gönderilen boşaltma emrinin, hukuksuz bir şekilde bu değerin ranta açılması olduğunu” ifade ediyor. Açıklamada,

‘‘Önceki dönemlerde de rant tehdidi altına girmiş olan mahalle, 70 yılı aşkın Ankara’nın merkezinin kültürel ve yeşil alanı olarak kullanılmaktadır. Saraçoğlu Mahallesi’ne yapılması planlanan bu muğlak ‘düzenleme’, aynı zamanda şehir merkezimizin akciğerlerine de yapılmış bir saldırıdır. Tüm Ankara halkını, şehrin kültürel ve tarihi değeri olan bu bölgemizi korumaya, gelecek başka yıkımların da önüne geçebilmek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Dava süreci devam ederken rant projesinin yaratacağı tahribata karşı inşaatın acilen durdurulmasını, kamu yararına ve hukuka uygun şekilde Saraçoğlu Mahallesi’nin özgün değerlerinin bütüncül olarak korunarak yaşatılmasını talep ediyoruz.’’ deniliyor

Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Sekreteri Ömer Dursunüstün ise; 

‘‘Pandemi koşullarını fırsata çeviren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Emlak Konut Gayrimenkul ve yüklenici firma olan Güryapı Şirketi, bugüne kadar elde ettiğimiz hukuki kazanımlara, mahkeme kararlarına ve devam eden davalarına rağmen yıkım ve restorasyon amacıyla çalışmalarına başlamıştır. Ankara’nın en değerli kamusal alanlarından olan Saraçoğlu Mahallesi 1’inci Derece Kentsel Sit özelliğine sahiptir ve mahallenin tarihi, kültürel ve doğal değerleri sermayedarlara hediye edilmektedir’’ 

şeklinde açıklamada bulundu. 

Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen konuya ilişkin yaptığı son açıklamada, projede koruma kararlarına aykırı bir işlem olmadığını ifade ederken; 

“Yıkım yok, ağaç kesme yok, bitki örtüsü korunuyor, ekosistem yenileniyor. SİT koruması altında, kararlara uygun biçimde yapılacak. Biz projeyi gördük inceledik. Onun için ruhsat verdik” diyor. 

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un başkanlığında düzenlenen ‘Saraçoğlu Mahallesi Koruma Yenileme ve Yaşatma Projesi Tanıtım Toplantısı’na katılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın da bu konuda aksi bir açıklama yapmadığı görülüyor.

Saraçoğlu Mahallesi’nin bir dönem sakini olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise büyükşehir belediyesinin de partisine geçtiği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından Ankara Mimarlar Odası’na Mimarlar Günü dolayısıyla bir mektup yollayarak “31 Mart’ta ulaştığımız başarı Saraçoğlu’na da beklediği baharı getirecektir” demişti. Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyle idi:

 “1983- 1999 yılları arasında Saraçoğlu’nda yaşayan bir bürokrattım. Bizim için tek bir adımda kentin gürültüsünden kurtularak sessizliğine sığındığımız keşmekeşin ortasında kendisini saklamayı başarmış bir vahaydı. Bu bağlamda Saraçoğlu cumhuriyetimizin 100. Yılında yaşayan bir cumhuriyet tarihi müzesi ve tasarım enstitüsü planlaması içinde düşünülmelidir. Ülkemizin ilk toplu konut projesi olarak kabul edilen Saraçoğlu ve onu çevreleyen caddeler sokaklar Saraçoğlu’nun nasıl bir geleceğe layık olduğunu bizlere söylüyor. Saraçoğlu Cumhuriyetimizin 100. yılına geçmişi anımsatan ancak yüzü geleceğe dönük gençlerimizin gelecek düşlerine, gelecek hayallerine teslim olmuş bir özgürlük alanı olarak hazırlanmalıdır. 31 Mart’ta ulaştığımız başarı Saraçoğlu’na beklediğimiz baharı getirecektir.”

Sonuç olarak kent merkezinde yer alan bu nadide mahallenin akıbeti hakkındaki endişeler devam ediyor. 

Ankaralılar, kent merkezinde yer alan bu nadide mahallelerini korumakta kararlılar. Meslek odaları ve STK’lar seslerini yükseltiyorlar; Saraçoğlu Mahallesi’nin kültürel miras değeri ve kamusal niteliği özelleştirilip ranta açılarak yok edilemez.

Sokak ve felsefe

Sokakların çağdaş siyaset felsefelerinde unutulduğunu söylemek hiç de abartılı bir tespit değildir. Çünkü uzunca bir süredir sokakların felsefe açısından önemli varlıklar olmadığını ileri süren pek çok argüman zinciri doğal bir esasmış gibi kabul görüyor: sözgelimi günümüzde birçok filozof, politik bir alanın içindeki yaşayıcıların belirli üyelik koşullarını taşıması noktasında tanımlanabileceğini öne sürerek, sokakların ülkeler ya da eyaletler gibi kendi sınırlarını kontrol etmemelerinden hareketle böyle bir üyelik koşulunu var edemeyeceğini dile getiriyor. Yani bir ülkenin yurttaşı olabiliriz, fakat bir sokağın –hatta biraz daha genişletirsek– bir mahallenin ya da kentin yurttaşı olamayız. Kuşkusuz bu vb argüman zincirleri oldukça kullanışlıdır; fakat insanın politik varoluşunu üyelik ya da başka bir takım soyut kavramlar üzerine inşa etmesinden dolayı sakatlayıcı ve tehlikelidir. Çünkü bu şekilde argümanlar geliştirenlerin zannettiğinin aksine, politik eksendeki felsefi sorun, teorik durumlar ya da soyut kaynaklara ilişkin sorunlar değildir. Zira politika soyut olana değil somut olana ilişkindir, şimdide ve bugünde olandır. Nitekim gerçek yaşamlarımızda Dworkin’in istiridye kabukları gibi teorik bir durum içindeki soyut şeyleri eşit şekilde paylaşma sorunuyla değil; eğitim, sağlık ve barınma gibi önemli işlevleri yerine getiren kurumlara adil şekilde erişip erişememe gibi pratik ve somut sorunlarla karşı karşıya kalırız. Unutulmamalıdır ki, teorik ya da soyut sorunlar, felsefi düşüncenin genellikle yer aldığı soyutlama düzleminde konu edildiği her an, kolay bir çözümü kabul etmezler. Bununla birlikte, pratik ve somut sorunlarımızın çözümü üzerine felsefi düşüncenin katkı sunacağı çok fazla şey vardır –ve buna da çok fazla ihtiyacımız var…

Şunu açıkça belirtmek gerekir ki, politika, teorik ya da soyut sorunların çözümüne ilişkin kendi tarafınızı seçip başkalarına muhalefet etme etkinliği değil; pratik ya da somut sorunların çözümüne ilişkin kendi sunduğunuz katkıların yanı sıra başkalarının da katkıda bulunmasını teşvik etmeye yönelik bir etkinliktir. Bu noktada da sokakların politika için önceliği çok açıktır. Çünkü insanlar arasındaki etkileşimlerin başat gündemleri bir arada yaşama gerilimi ekseninde belirir. Ve bu gerilimden dolayıdır ki, insanlar arasındaki etkileşimlerin büyük çoğunluğunu politik konular teşkil eder. Nitekim bir arada yaşayabilme koşullarını belirleme ve düzenleme işlevini üstlenen politik kurumlar, bir arada yaşama kültürünün inşa edilmesi ve sürdürülebilir kılınmasını amaçladığı ölçüde bir anlam taşır. Ve her birimizin bildiği gibi insanlar arasındaki etkileşimin en yoğun olduğu mekânlar, bir takım istisnalar bulunmakla birlikte, genellikle sokaklardır. Şu halde, politik yaşamlarımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz alanlardır sokaklar. 

Elbette, devlet, iktidar, meclis, hükümet vb gibi bildik politik yapıların aksine politik bir yapı olarak sokakların kavramsal düzlemde çok farklı bir karakteri vardır –hatta belki de politik yapılar içinde karakteri olan tek yapıdır onlar.– Çünkü sokaklar, pek çok politik yapının aksine doğrudan mekânsallığın üzerine kuruludur. Bu yüzden de hem öncelikli hem de önemlidir. Önceliklidir, çünkü normatif sorunlarımızın tümünün ilk olarak ortaya çıktığı yerler sokaklardır. Ve önemlidir, çünkü normatif sorunlarımızın çözümü için var edilen kurumsal yapıların, bizzat inşa edilmesinde ya da mevcut yapıların varlıklarını sürdürmesinde ya da yok edilmesinde en belirleyici aktörler, zannedildiği gibi iktidardaki, meclisteki ya da kürsüdeki insanlar değil, sokaktaki insanlardır.

Bu haliyle sokakların tüm politik kurumların bizzat varlığını belirleyen mekânlar olmasına rağmen en düşük politik kurumlarla temsil edilmesi ve hatta çoğunlukla temsil bile edilmemesi günümüz dünyası için oldukça ironik ve çatışmalı bir durumdur. Sağduyu ve tarihsel deneyimler, aşağıdan yukarıya gerçekleşen değişimlerin, yukarıdan aşağıya gerçekleşen değişimlere göre çok daha kalıcı olduğuna işaret etmesine rağmen; günümüzdeki politik tartışmaların odak noktası halen bir sokağın yaşayıcıları olduğumuz gerçeğinden çok çok uzaklarda seyretmektedir. Ki bu tartışmalar sonrasında sahip olduğumuz haklar, titiz bir şekilde mümkün olan en üst soyutlukta ifade edilirken, bir sokağın yaşayıcıları olduğumuz gerçeği ısrarla göz ardı edilmektedir. 

Antik Yunan’da sokak ve felsefe

En üzücü olanı ise filozofların da bu soyut tartışmaların içine sürükleniyor oluşudur. Çünkü Antik Yunanda ortaya çıkışını göz önüne aldığımızda felsefe ilkin sokaklarda, meydanlarda, basit bir yürüyüşte ve mümkün olduğu her seferinde açık alanlarda icra edilen bir etkinlikti. 

Ki çağdaş yaşamlarımız içinde de bu ironi ve çatışmayı fark eden filozoflar olmuştur. Sözgelimi Jean Paul Sartre, Les Chemins de La Liberté (Özgürlük Yolları) adlı roman üçlemesine tam da bu ironi ve çatışmaya yönelik bir giriş yapar. Romandaki ilk satırlar tam da bir sokağın ortasındadır: Vercingetorix Sokağı’nın ortasında… Dahası ana karakter Mathieu’nün soyismi de besbelli ki kasıtlı olarak Delarue olarak verilmiştir –yani Sokaktaki.- Ki bir entelektüel olarak hiç de sokakta varolamayan Mathieu, giderek aslında her şeyin sokakta olup bittiğini ve kendisinin de diğer tüm insanlar gibi sokağa ait olduğunu kavrayacaktır roman boyunca. 

Birkaç yüzyıldan beri entelektüel çevrelerin tartışmakta olduğu edebiyatın, müziğin, resmin, kısacası tüm sanatların –fakat her durumda öncelikle ve esas olarak felsefenin– ikametinin neresi olduğuna ilişkin soruya yönelik de net bir yanıt verir Sartre bu romanında: sokak! 

Jean Paul Sartre, Les Chemins de La Liberté (Özgürlük Yolları) adlı roman üçlemesinin ilk kitabı Akıl Çağı ile

Çünkü bu soru, hem kadim bir şekilde hem de çağdaş olarak yanıtı çoktan verilmiş bir sorudur. Yüzyıllar sonrasında her şeyin yeniden sokakta olup bittiği bir çağda yaşanmaktadır artık: Akıl Çağı’nda (L’Âge de Raison).  Bu çağda her şey koşulsuz bir sorgulamayla işleyen akıl tarafından saldırıya uğramakta ve aciz bir halde kalmaktadır. Çünkü akıl karşısında her şey korunaksızdır. Sartre bunu ikili bir anlam içinde de kullanır, artık benzeri tüm entelektüel etkinlikler gibi felsefenin de kendisine ait fildişi kulesinde yaşama olanağı kalmamıştır. Çünkü binaların çevrelediği bir sokakta değil, sokakların çevrelediği binalarda yaşanan bir çağdır bu. Yani bir başka ifadeyle artık sokağa çıkmayan ya da sokakta varolmayan hiçbir şeyin geleceği yoktur. Nitekim Thales’in gökyüzüne bakıp yürürken, Sokrates’in öğrencileriyle birlikte köşe bucak dolaşırken, Platon’un ağaç altlarında otururken, Aristoteles’in durmaksızın gezerken felsefe yapması hiç de bir tesadüf olmasa gerek.

Leonardo Da Vinci’ye saygı

Leonardo da Vinci ile tanışmam üniversite yıllarımda oldu. Mimarlık, içmimarlık, tasarım, mühendislik okuyan bir çok kişinin yolu mutlaka Da Vinci ile kesişir ve kiminin bu yolculuğu kısa, kiminin ise benim gibi hayat boyu sürer. Peki meşhur tabloları, icatları ile aslında hep hayatımızda olan Leonardo da Vinci kim? Böyle birini anlatmak zor. Bana göre mükemmeli bulsa bile daha da iyisini aramaya devam eden bir dahi, zor şartlarda mücadele etmenin ilham kaynağı. Araştırmacılara göre ise Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezarfen, döneminin önemli bir filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı, ressamı… 

Tuttuğu defterler pek çok alanda ilham kaynağı

Bu büyük dahinin yaşadığı bilimsel ve felsefi serüvenini anlatan 7 bine yakın eskiz ve taslak notları, Londra, Paris, Torino, Milano ve Madrid gibi şehirlerde sergileniyor. Tuttuğu defterler bile hala tıptan mühendislik ve müziğe pek çok alanda ilham kaynağı. Beni en çok etkileyenlerden biri ise insan anatomisi üzerine yaptığı kadavra çalışmaları. Da Vinci insan organizmasına, çalışma prensiplerini merak ettiği mükemmel bir makine olarak yaklaşıyor; insanı olabildiğince canlı ve tüm hareketlerini gerçeğe en yakın şekilde çizmek için dış gözlemleri yeterli görmeyip vücudun içini de görmek, kemiklerin, kasların ve eklemlerin birbirleriyle ilişkilerini kavramak istiyor. Onun bu araştırmacı merakı, eserlerinin arkasında büyük bir emek olduğunun göstergesi ve hala günümüze ışık tutmasının nedeni.

The Vitruvian Man is a world-renowned drawing created by Leonardo da Vinci circa 1487 and was based on the work of the famed Vitruvius.

Mekan-insan ilişkisi

Sanatçının dolmakalemle yaptığı yukarıda görülen eskiz, elinden düşürmediği defterlerinden birine aitti. Çizimin yanlarında, ideal insan bedenine ilişkin ters yazı ile yazılmış notlar yer alıyor. Bu eskiz Romalı mimar Marcus Vitruvius Pollio’nun M.Ö. 1. yüzyılda yazdığı bir kitapta yer verdiği, ideal bir insan vücudunun bir daire ve karenin içine yerleşebileceğine ilişkin teoriyi çizgilere döküyor. Da Vinci, eskizde bir erkek bedenini iki farklı pozisyonda kağıda yerleştiriyor; kareye tam sığması için kolları uzatılmış olan ve daireye tam yerleşecek şekilde bacaklarını ve kollarını açmış olan.

Rönesansın dahi adamı, Vitruvius’un kavramlarını görselleştirmeye çalışan tek sanatçı değildi ancak Da Vinci’nin eskizi, matematik, felsefe ve sanatı ustaca birleştirmesi ile Rönesansın en önemli eserleri arasına girdi. Ve günümüzde mimarlık kitaplarının en anlamlı sembolü oldu. İnsan anatomisini, fiziksel ihtiyaçlar ve ölçülerin birleşmesini, mekanların ölçek gereksinimlerini belki de bu çizim en iyi şekilde özetliyordu. 

Helikopter 1940’lı yıllarda icat edilmiş olsa da, Da Vinci’nin, havaya yükselmesi için spiral tasarladığı bu makinaya ait çizimlerin bir ilk olduğu düşünülüyor. 15. yüzyılın sonlarına ait Da Vinci’nin bu eskizi birçok diğer fikri gibi hayata geçirilip denenmedi ancak notları ve çizimleri, böyle bir cihazın nasıl çalışabileceğini doğru bir şekilde anlatıyordu. 

Son Akşam Yemeği”, İncil’den alınan bir sahneyi yansıtan tablo. Figürlerin yüz ifadeleri ve duruşuyla, insani duyguları yansıtmasıyla bu alanda ilklerden biri sayılıyor. Resimdeki neredeyse her unsur, gözlerin, merkezde yer alan İsa’ya yönelmesini sağlıyor. Da Vinci resimde tampera (Orta Çağ’da çok kullanılan tutkallı su ile boyanın karıştırıldığı teknik) ile yağlı boya kullanıyor.

1500’lerin başında Da Vinci tarafından yapılan Mona Lisa tablosu ise dünyanın en ünlü ve en gizemli tablolarından biri. Resmedilen figür gülüyor mu hüzünlü mü bilinmiyor ve belki de insanın karmaşıklığını ve tezatlarını aynı anda yansıttığı için bu kadar ilgi görüyor. Paris’e gittiğim yıl ben de bu tabloyu görmeden dönmedim ve bu kadar heyecanlanacağımı düşünmemiştim. Louvre müzesindeki binlerce eser, devasa tablolar, muazzam heykellerin arasından sıyrılmış bu küçük tablo (77cmx53cm) müthiş bir kalabalığı ağırlıyordu. Mona Lisa bize bakıyordu, biz ona. Ve günlerce bakabilirdi insan öylece kalıp, belki gizemini çözmek için, belki sadece seyretmek için, belki de kendimizi onda görmek için.

“Herkes uykudayken erken uyanmış bir adam”

Leonardo çok yönlü bir sanatçıydı. Yaptığı eserlerinin arkasında çok fazla merak, araştırma ve detay vardı. Bu da onu dünyanın en büyük sanatçılarından ve dehalarından biri haline getirdi. Çocukluğunda böcekleri, hayvanları ve doğanın bütün biçimlerini gözlemleyip taslaklar çizmiş durmadan. Gücünün, zekasının bilincine vararak, herşeyi merak ederek yaşamış; hiçbir yerin yerlisi olamadan, ruhuna yolculuk ateşi üflenmiş seyyahlar gibi. Sigmund Freud onun için “Herkes uykudayken, gökyüzüne karanlık hakimken erken uyanmış bir adam” der.

Leonardo da Vinci’ye Saygı projesine katılan sanatçılar

Leonardo da Vinci, 500. Ölüm Yıl Dönümü’nde dünyanın çeşitli yerlerinde, onuruna düzenlenen büyük organizasyonlarla anıldı. Ülkemizde de “Leonardo da Vinci’nin 500. Ölüm Yıl Dönümü” nedeniyle çok önemli bir proje gerçekleştirildi. Bir grup sanatçı, Paris’te yaşayan ressam Onay Akbaş’ın düşlediği “Leonardo da Vinci’ye Saygı” projesini, İbrahim Karaoğlu’nun küratörlüğünde ve Emre Sefer’in koordinatörlüğünde, Leonardo’nun ömrünün son üç yılını yaşadığı Amboise kentine bir yolculuk yaparak başlattılar. Yolculuk sonrası her sanatçı, orada duyumsadıklarını Leonardo’ya gönderme yaptıkları resim, heykel, kitap ve belgesel bir filme dönüştürerek sanatseverlerle buluşturdular. Bu proje için yapılan tüm yapıtlar bir sanat şöleniyle Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Ankaralı sanatseverlerle buluştu. Bu değerli sergiyi görmeniz dileğiyle.

Sinemanın “çevrimiçi”ne evrimi

Sinemanın beyaz perdeden “çevrimiçi”ne dönüşümü, pandemiyle değişen tüketim alışkanlıklarının belki de en dikkat çekici olanı. Sinema salonlarının ölümünü ilan etmek için hala çok erken ama yeni eğilim, sektörün yönünü dijital yayın servislerinden yana çevirdiğini gösteriyor.

Bu yılın başlarında Wuhan’da tespit edilen yeni bir virüse bağlı olarak ortaya çıkan salgına dair haberler duyulur olmaya başladığında bunun çok büyük ölçekli küresel bir krize dönüşeceğini kimse öngörmüyordu. Ve şimdi 10 ay sonra bile yeni koronavirüse dair bildiklerimiz çok sınırlı ve tamamen güvenli, etkili olduğu teyit edilmiş bir tedavi yöntemi veya aşı bulunmuyor. 

Sağlık krizi olarak başlayan COVID-19 salgını kısa bir sürede ekonomik, sosyal ve hatta kültürel bir krize dönüştü. Bildiğimiz dünya ayaklarımızın altından kayıp giderken “yeni normali” mümkün kılmak için gündelik pratiklerimizi, tüketim kalıplarımızı, çalışma ve sosyalleşme örüntülerimizi neredeyse tamamen değiştirmek zorunda kaldık.  Dolayısıyla bu bir sistem krizi ve “sistem” dediğimiz kapitalizme işaret eden bu gücün, yeni tüketim ve satın alma kalıplarını krizin ortasında bile yeniden tasarlama ve topluluklara dikte etme hızı dikkat çekici.

Dijital yayın servisleri altın çağında

Bu hız içinde tüketim alışkanlıklarının en çok değiştiği alanlardan biri de kuşkusuz kültür ve sanat oldu. Sergiler, müzeler, konserler, filmler ve daha fazlası için mecra, fiziksel olandan “çevrimiçi”ne kaydı. Bu yıl 39. İstanbul Film Festivali (https://film.iksv.org/) ve 2020 Engelsiz Filmler Festivali’nin (https://eff2020.muvi.com/tr) çevrimiçi olarak gerçekleşmesi de buna bir örnek.

Özellikle sinemadaki bu dönüşüm aslında pandemiden çok daha önce başlamıştı. Bir süredir internet üzerinden yayın sunan dijital servisler (stream platformlar) sinema izleyicisi tarafından giderek daha sıklıkla tercih ediliyordu. Sinema salonlarının ölümünü ilan etmek için hala çok erken ama yeni eğilim, sektörün bu platformlara daha çok bütçe ayırmaya başladığını gösteriyor. Nitekim 2017 verilerine baktığımızda ABD ve Kanada’da stream’in yaygınlaşmasına bağlı olarak sinemaya gitme sayılarının 1992 yılındakine kadar düştüğünü ve hatta dibe vurduğunu görüyoruz.

Dünyaca ünlü yönetmenler de filmlerini dijital yayın servisleri üzerinden izleyicisine sunmayı tercih edebiliyor. Üstelik bu tercih prestijli sinema ödüllerinde yarışmaya da engel değil. Martin Scorsese tarafından çekilen; Al Pacino ve Robert DeNiro gibi büyük oyuncuların boy gösterdiği “The Irishman” (2019) stream platformlar arasında en popüler olan Netflix’te yayınlandı ve sinema salonlarda vizyona girmedi. Aynı şekilde  Alfonso Cuarón tarafından ABD Meksika ortaklığıyla çekilen ve dağıtımı Netflix tarafından yapılan “Roma”, (2018) 76. Altın Küre’den “en iyi yönetmen” ve “yabancı dilde en iyi film” ödülleriyle döndü. Noah Baumbach tarafından Netflix için çekilen “Marriage Story” (2019) de çok konuşulan filmler arasında yer aldı.

Ev izleyicisinin artık daha fazla seçeneği var

Stream” alışkanlığı Türkiye’de Netflix ile yaygınlık kazandı ama Blutv, Puhutv gibi yerli girişimler de pazardan kısa sürede ciddi bir pay koparabilmeyi başardı. 2007 yılında sinema filmi değerlendirme ve inceleme sitesi olarak kurulan ve ayrıca adının anılmasını hak eden “Mubi Platformu” da yayınladığı festival filmleriyle özellikle pandemi döneminde sinema severler için oldukça cezbedici oldu. Dünyaca ünlü alışveriş sitesi Amazon’un stream platformu Prime Video’nun Ekim ayı içinde Türkiye’de faaliyete başlaması da bu platformlara ilginin giderek arttığının bir başka örneği.

Pandeminin sinema sektöründe yarattığı bu dijital dönüşüm, ev izleyicisi için daha çok seçenek demek olsa da bu kadar fazla seçenek “ne izlemeliyim” araştırmasına, izlenecek filmden daha çok zaman ayırmaya sebep olabiliyor. Ben de bir ev izleyicisi olarak; Ayrancım Gazetesi okurları için çevrimiçi platformlardan küçük bir seçki yaptım. Keyifli seyirler!

I’m Thinking of Ending Things (2020)

Platform: Netflix

Yönetmen Charlie Kaufman’ın 5 yıllık uzun bir aranın ardından çektiği ilk filmi. Kaufman sinemasından beklenen çok katmanlılık, zihinsel süreçlere sıkışmış bireyler, zekice diyaloglar, ilişki çıkmazları, garip bir mizah anlayışı bu filmde de var ama alışkın olduğumuzdan biraz daha karanlık bir sunumla. Film bir kitap uyarlaması; Jake ve ondan ayrılmayı düşünen ama fikirlerini kendine saklayan kız arkadaşının Jake’in taşradaki anne ve babasına yaptıkları akşam yemeği ziyaretini konu alıyor ama filmin büyük bir kısmında kamera kar fırtınası içinde yol alan arabayı ve içindeki 2 yolcuyu takip ediyor. Bu da filmi tiyatral bir anlatıya dönüştürüyor. Sembolik ögelerle süslü bu filmi anlatmak gerçekten zor ve kolay bir seyirlik sunmadığını söylemek isterim. Hiç değilse arkanıza yaslanın ve çok farklı konularda fikir teatisi içeren şiirsel diyalogların tadını çıkarın.

The Report (2019)

Platform: Prime Video

Stream platformlarında ABD’nin kendi karanlık siyasi tarihini ve insan hakları ihlallerini konu eden yapımlarda ciddi bir artış var. Scott Z. Burns tarafından yazılan ve yönetilen The Report da, 11 Eylül saldırılarının ardından CIA’in işkence uygulamalarını konu ediniyor. Film, senatoda çalışan Daniel Jones’un El Kaide militanlarına yönelik kayıtlara geçen 6 bin sayfalık işkence raporunu kabul ettirme sürecine odaklanıyor. Tahmin edilebileceği üzere CIA, ABD Senatosu ve Beyaz Saray arasındaki bürokratik gelgitler ve örtülü, açık diyaloglar filmin iskeletini oluşturuyor. Doğru olanı yapmak için gösterilen ve yer yer kurumsal kültürle çelişen kişisel çabaların anlamlı ve değerli olduğuna dair mesaj taşıyan film, işkenceden sorumlu kişilerin hala CIA’de görevli olduğunu hatırlatarak misyonun tamamlanmadığına da dikkat çekiyor. 

Hungry Hearts (2014)

Platform: Blutv

2014 Venedik Film Festivali’nde Adam Driver’a “En İyi Erkek Oyuncu”, Alba Rohrwacher’a “En İyi Kadın Oyuncu ödülü” kazandıran Hungry Hearts, (Aç Kalpler) türler arası enteresan bir izleme deneyimi sunuyor. Bir çiftin ilk görüşte aşkıyla başlayan ve evlilikle tamamlanan romantik süreç, çocuklarının doğmasıyla adeta gerilime dönüşüyor. Annenin vegan tercihlerini yenidoğana dayatması ve çocukta gelişen büyüme bozukluğuna karşı babanın almaya çalıştığı önlemler konu ediliyor ama filmin odağı aslında bu da değil. Film herhangi bir ideolojik, politik gözlükten okunmamalı. Çift arasında oluşan gerginlik de filme çok iyi yansıtılmış, bu durum görüntüyü deforme edecek kadar geniş açılarla yer yer desteklenmiş. Özgün ve sorgulatıcı bir öykü. 

Manifesto (2015)

Platform: Mubi

36. İstanbul Film Festivali’nde yer alan “Manifesto” oldukça deneysel ve özgün bir yapım. Aslında video enstalasyonları olarak planlanıp uzun metraja evrilmiş bir proje. Ödüllü oyuncu Cate Blanchett’in insan üstü bir performansla 13 farklı karakteri canlandırdığı film boyunca Blanchett; tuhaf bağlam ve mekanlarda son yüzyıla damgasını vurmuş felsefi ve sanatsal manifestoları söze döküyor. Marksizm, Dadaizm, Fütürizm, Dogma95 ve daha fazla akıma ait mikro/makro manifestolar farklı parçalarla ama bir bütünlük halinde seyirciye aktarılıyor. Bir ailenin öğle yemeği öncesinde ettiği dua, bir ilkokul öğretmeninin sınıfta anlattıkları, cenazede yapılan bir konuşma veya evsiz bir adamın kendi kendine mırıldandıkları bir manifestoya denk düşüyor. Tüm manifestoların, ortak paydada idealist, öfkeli ve “vurdumduymaz” olduğunu görüyorsunuz. Bu sorumsuzluk, her bir manifestonun sonucu umursamayan ve yapı bozan bir eylem çağrısı olmasından kaynaklanıyor. Zihni körelten geleneksel kalıpların ve bu kalıpların neden olduğu yozlaşmanın reddi, anlam dediğimiz şeyin çarpık bir inşa olduğu kabulü genel olarak tüm manifestoların iskeletini oluşturuyor. Manifestolarla paralel şekilde soyut çağırışımlar taşıyan ama bazen de “sıradan” mekanlar filmde çok özenli bir görüntü yönetmenliğiyle birleşiyor.