Blog

Su deposundan sanat merkezine

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ankara, cumhuriyetin ilk yıllarında aslında dereleriyle olduğu kadar susuzluğuyla da meşhur bir şehirdi. Sokak çeşmeleri ve kuyulardan sağlanan sular genelde dut ve kavak ağaçlarının yoğun olduğu bölgelerden gelirdi. 

Dr. Yalçın Ergir’in aktardığı bilgilere göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün evinin de bulunduğu bağlar “Can Kaya” olarak bilinen Can Memba’nın yakınındaydı. Bu memba suyu aşağılara, şimdiki Sheraton Oteli’nin karşısındaki vadiden (Seymenler Parkı’nın yanındaki İran Caddesi) akar, Kavaklı Dere’den (Kuğulu Park’tan Tunus Caddes’ini izleyerek) İncesu’ya karışırdı. Bu yıllarda bu alan bağ evleri ve kerpiç evler bulunan bir bölgeydi. Evlerdeki musluklardan suyun akması için 1936’yı beklemek gerekti. 

1926 yılında inşaatına başlanan ASKİ’ye ait su deposu

120 tonluk depo

1926-1928 yılları arasında Çankaya’yı beslemek için önce Alman Sefareti karşısında bir tulumba istasyonu ile 120 tonluk depo inşa edilmişti. İnşaatına 1926’da başlanmış ve 1928 yılında tamamlanarak 1930 başlarında hizmete alınmıştı. Daha sonraki yıllarda Kavaklıdere deposundan beslenen alanların genişlemesine koşut olarak kapasitesi de artırıldı.

Çubuk Barajı 1936 yılı sonlarında devreye alınıp yüzeysel göl suları “su süzgeci”nde arıtılıp kente verildikten sonra arıtılmış içme suyu önce Beştepe’deki sonra Devlet Demir Yolları’ndaki depolara, oradan da Kavaklıdere deposuna aktarıldı.

Kurtboğazı Barajı’nın tamamlanması (1967) ve İvedik İçmesuyu Arıtma Tesisi’nden kente su verilmeye başlamasından Kavaklıdere Deposu’nun devre dışı bırakılmasına kadar olan zaman diliminde buradan doğrudan beslenen yerler içerisinde Gaziosmanpaşa, Ayrancı ve Küçükesat dağıtım depoları ile Kavaklıdere, TBMM, Rusya Büyükelçiliği ve Ankara Oteli yer alıyordu.

Kültür merkezi olması şartıyla bedelsiz olarak belediyeye tahsis edildi

Su deposunun bulunduğu alan Ankara Anakent Belediyesi bünyesindeki ASKİ’ye aitti. Su depoları kaldırılıp da bu alan işlevini yitirince burası farklı projelerle gündeme geldi. 90’lı yılların başında Ankara Anakent Belediye Başkanlığı lojmanı için de yer aranıyordu ve su deposunun bulunduğu bu arsa da gündemdeydi. ASKİ’nin elindeki bu parseli, dönemin Çankaya Belediye Başkanı Doğan Taşdelen, kültür merkezi yapmak amacıyla Ankara Anakent Belediye Başkanı Murat Karayalçın’dan talep etti. Karayalçın’ın da projeyi olumlu karşılamasıyla belediyenin elindeki en kıymetli arsalardan biri kültür merkezi olması şartıyla bedelsiz olarak Çankaya Belediyesi’ne tahsis edildi.

Sonunda Taşdelen’in girişimi ve Karayalçın’ın özverisiyle tüm Ankara’nın beklentilerini karşılayacak ve gelecek nesillere taşınacak örnek bir kültür merkezi olması yönünde önemli bir adım atılmış oldu.

Pek çok aydın ve sanatçıya kucak açıyor

Proje için ise ‘bir yarışma mı açılsın yoksa biran önce işe başlayalım mı’ tartışması gündemdeydi. Sonunda yarışmadan vazgeçilerek mimarlar Erdoğan Elmas ve Zafer Gülçür tarafından 1994 yılında proje tasarlanmaya başlandı. Yapılan ilk proje, içinde büyük bir sinema salonu barındırsa da inşaat aşamasında maliyetleri katladığı için sinema salonundan vazgeçildi ve otoparka dönüştürüldü.

Temel atma töreni

İnşaatı Oyak tarafından üstlenilen merkezin açılışı ise 1998 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından yapıldı ve o günden bu yana Ankara’nın kültür sanat yükünü önemli ölçüde omuzlamış bu merkez, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen’in ifadesiyle “bir sanat merkezi olmasının ötesinde ülkenin demokrasi tarihine, özgürleşme tarihine de katkısı olan bir yer” oldu; pek çok aydının fikirlerini paylaşacak alan, sanatçıların eserlerini sergileyecekleri salon bulamadığı dönemlerde onlara kucak açtı.

ÇSM’nin açılışı 1998 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından yapıldı

Türkiye’nin başkenti Ankara’nın en önemli ilçesi Çankaya’da 1989-1999 yılları arasında belediye başkanlığı yapan ve 11 Temmuz 2020’de vefat eden Doğan Taşdelen’in adı da artık görev döneminde yaptırdığı Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yaşayacak. Taşdelen’in en büyük eserlerinden biri olan, Ankara’nın yakın dönem kültür ve sanat tarihinde özgün bir yer edinmiş Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin adı, Çankaya Belediye Meclisi’nin oybirliği ile aldığı kararla “Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi” olarak değiştirildi. 

Yeni adıyla açılışı 3 Ekim 2020 tarihinde yapılan sanat merkezimizin daha nice yıllara kültür ve sanatı taşımasını diliyoruz.

3 Ekim 2020’de Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi adıyla yeniden açılış yapıldı.

Koronavirüs salgını, muhtarların önemini bir kez daha ortaya çıkardı

Yazar Hakkında

Güvenevler Mahallesi Muhtarı
Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu Genel Sekreteri

26 Ekim, Türk kadınlarının köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme hakkı verilmesinin 87. yılı. Ülkemizde hala kadınların siyasi ve idari hayattaki yeri tartışma konusu.

Muhtarlık görevinde üçüncü dönemim. İlk seçildiğim dönemden beri ülkemizde bir muhtarlık tartışması var. Önce Avrupa Birliği sürecinde muhtarlığın kaldırılması planlanıyor diye konuşuldu. Avrupa’daki idari sistemde muhtarlık diye bir birim yok, Türkiye’de olmayacak dediler. Sonra büyükşehirlerdeki köylerin mahalleye dönüştürülmesi nedeniyle önümüze bu defa da köy muhtarı, mahalle muhtarı ayrımı geldi. Nüfus idareleri ve e-devlet sistemi güçlendikçe muhtarlar tebligat verme noktasında kaldılar. 

Son dönemde muhtarlarımızın özlük haklarında önemli iyileştirmeler oldu; maaşlar arttırıldı, sigortaları yatırılmaya başlandı. Fakat bugün geldiğimiz noktada koronavirüs salgını gösterdi ki, muhtar demek sadece tebligat demek, ikametgah belgesi demek değil. Muhtar demek mahallenin morali demek, vicdanı demek, sağduyusu demektir. Muhtarı bütün bu özelliklerinden çıkararak bir mühür, bir belge ya da bir imza olarak algılamak doğru değil.

Salgının özellikle ilk döneminde, salgın hızla yayılıp sokağa çıkma yasakları başladığında mahalledeki bütün krizi muhtarlar yönetmek durumunda kaldılar. Ev ev kimlerin neye ihtiyacı olduğunu, hangi evde kimin yalnız yaşadığını, kimin sokağa çıkamayacak durumda olduğunu bilen sadece muhtarlar oldu. Dolayısıyla salgın mahalle düzeyinde birazcık kontrol altına alınabildiyse bunda muhtarlarımızın özverisi ve emeğine teşekkür etmek gerekiyor.

Bugün 26 Ekim, yani Türk kadınlarına köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 87. yılı. Ülkemizde kadın hakları konusunda şüphesiz ki; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün rolü büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında kadın hareketi için söylenebilecek en önemli kazanım kadınlarımızın siyasi haklara kavuşmuş olmasıdır. 

Yalova Gacık köyü muhtarı Meliha Manço (1932)

Türk kadını siyasal hayata ilk adımını, Cumhuriyet’in 7. yılında yani 5 Nisan 1930’da atmıştır. 1930 yılında 1580 sayılı belediye yasası ile Türk kadınına ilk kez belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Daha sonra 1932 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk Yalova’nın Gacık köyüne yaptığı ziyarette köyün muhtarı olarak Meliha Manço’yu Türkiye’nin ilk muhtarı olarak atadığını ilan etmesi, köylerde muhtarlık ve köy ihtiyar heyeti seçimlerinde kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesinin habercisi olmuştur. Meliha Hanım muhtar olarak atandığında henüz 22 yaşındaydı. İki yıl muhtarlık yapıp bu süre zarfında köyün yolunu açtırıp bir de okul binası yaptırmıştı.

Bugün bakıldığında, Türkiye’de kadın muhtarların sayısı genel muhtarların sayısının %2,14’ ünü oluşturmaktadır. 2014-2019 arası döneme baktığımızda 685 olan kadın muhtar sayısı, 2019-2023 döneminde 1073’e yükselmiştir. 

Türkiye genelinde, 2014-2019 döneminde toplam 73 ilde kadın muhtar bulunurken, 2019-2023 döneminde bu il sayısı 77 ile yükselmiştir. 140 kadın muhtar ile en fazla kadın muhtar bulunan il İstanbul’dur. Bu ili 124 kadın muhtar ile Ankara ve 120 kadın muhtar ile İzmir ili takip etmektedir. Elbette 81 ilimizin tamamında kadın muhtarlarımızın olması ve sayılarının artması en büyük temennimizdir.

Aziziye’nin merdivenli sokakları

Saat: 09:41

Bürümcük Sokağı merdivenindeyim. Şu ana kadar 56 basamak indim, 9 basamak daha inersem Kuloğlu Sokağı’na varacağım. Burayı, sokaklarda rastgele yürüdüğüm sıcak bir ağustos günü keşfetmiştim. Bir tutam gölge, sığınacak bir kuytu ararken imdadıma bu merdiven yetişmişti. Bilirsiniz, merdivenlerde yapılabilecek üç ana eylem vardır; inmek, çıkmak ve oturmak. Nice çocuk oyunlarına, nice gençlik sohbetlerine ve nice kaçamaklara dekor olmuştur bu oturaklar. Merdivenlerin bu işlevi belediyelerin de işine gelir, merdivenin olduğu bölgeye bank yapmasına gerek kalmaz. Gerçi Roma Belediyesi, ünlü İspanyol Merdivenleri’nde oturmayı yasakladı ama bu bizim merdivenlere olan bakışımızı değiştirmeyecek ve tüm merdivenlerde oturma eylememiz sürecek!

Bürümcük Sokağı merdiveni

Saat: 09:48

Kuloğlu Sokak’tan, Kıbrıs Sokağı’ndaki iki merdiveni kullanarak önce Enis Behiç Koryürek ardından da Dede Korkut Sokağı’na iniyorum. Merdiven inmek genellikle olumlu bir anlam taşır. Rüya tabirlerinde dahi bir işin sonuna gelindiğine ve sıkıntıların biteceğine işarettir. Ben rüyamda hiç merdivenden inmedim ama tıpkı böyle etrafı istila edecek kadar büyümüş ağaçları ve çiçekli balkonları olan bir sokaktan geçtim. O sokakta da yıkılmayı bekleyen eski apartmanlar vardı. Günün birinde kentsel dönüşümün Aziziye’yi de ele geçirmesi kuvvetle muhtemelken mahalle sakinlerinin ise bir şeylere dönüşmek gibi bir arzularının olduğunu pek sanmıyorum, olsa olsa yenilenme isteyebilirler.

Yürüyen merdivenler görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında!

Saat: 10.36

Kuzgun Caddesi’ndeki park tabelasına kadar fazla oyalanmadan yürüyorum. Tabelada, Necip Hablemitoğlu’nun resmi var. 2002 yılında, bu mahalledeki evinin önünde öldürülmüştü. Ankara’nın yaşına bakmak isterseniz, sadece burayı değil Bahriye Üçok Parkı, Uğur Mumcu’nun Sokağı, Muammer Aksoy Caddesi’ni de ziyaret edebilirsiniz.

Caddeden bakınca klasik bir tasarım izlenimi veren Kuzgun Sokağı merdivenlerinin ilk basamaklarını çıktıktan sonra basamakların zikzak çizdiğini görmek beni şaşırtıyor.  Bu tasarım, bankları hatta çöp kutularını bile şık gösteriyor. Merdivenin genişleyen kısmında boş bir havuz var. Etrafı inceleyip fotoğraf çektiğimden olacak bazı insanlar beni belediye çalışanı sanıyor ve taleplerini iletiyor. Taleplerin arasında, bu merdivenin kaldırılıp yerine yürüyen merdiven yapılması da var. Yürüyen merdivenlerin görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında olduğu cevabını vererek parktan ayrılıyorum.

Saat: 11.02 

Platin Sokağı’na vurdum kendimi. Portakal Çiçeği Caddesi’ne, Kuşkondu Sokağı’nın tam 131 basamaklı merdivenini kullanarak ulaşacağım. Merdivenin başındayım. Buradan karşıya baktığımda, caddeyle kesilen merdivenin yolun karşısında devam ettiğini görüyorum. Bu merdivendeki basamaklar daha dar ve çok, karşıdakilerse daha az ve yayvan duruyor. İnmeye başlıyorum. Eğimin de yardımıyla istemsizce hızlanıyorum. Sahip olduğum hız, beni doğruca karşıdaki merdivenlere atıyor ve aynı hızla basamakları ikişer üçer çıkıyorum. Kendimi antrenman yapan Rocky gibi hissediyorum. Uzmanlar inmenin aksine, merdiven çıkmanın son derece sağlıklı bir egzersiz yöntemi olduğunu belirtiyor. 77 basamağı bir solukta çıktıktan sonra Rocky gibi ellerimi havaya kaldırıyorum. 

Ankara’nın en güzel merdiveni hangisi?

Saat:11.40

Portakal Çiçeği’nin hem sokağı hem caddesi hem de parkı var mahallede. Şu an parkında yürüyorum. Vadi boyunca büyümüş, yapaylıktan uzak, yeşil rengin hakim olduğu ve tüm sakinlerinin huzurla nefes aldığı bu tür parklara çok sık rastlanmıyor. Genelleme yapacak olursak şehir içindeki parklarda beton oranı, bitki oranına ya eş ya da daha fazla. Parktan, Piyade Sokağı’na doğru yöneldiğimde karşıma tasarım harikası bir merdiven çıkıyor. Biçimsel olarak köşe ve dairesel kavramların bir arada kullanıldığı, basamakların hafif kaydırmalı olarak yükseldiği bu merdiven şayet bir sıralama yapılsa Ankara’nın en iyi 3 merdiveni arasına girer diye düşünüyorum. Sahi böyle bir sıralama için anket yapılabilir mi? Hatta sadece merdivenle kalmayıp en güzel park, en güzel heykel, en güzel apartman da sorulsa insanlara.  

Portakal Çiçeği Caddesi merdiveni

Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar

Saat: 12.30

Bu kez Portakal Çiçeği Caddesi’ne giriyorum. Önümde Aziziye’ye ait olmadıklarını her halinden belli eden iki tane uzun bina, arkamda ise bu mahallenin nüfusuna dahil olduğu tartışılmayacak Şair Nefi Sokağı’nın merdiveni var. İki apartman arasında uzanmış renkli ve ağaçlı bir merdiven bu. Basamaklarını ağır ağır çıkıyorum, ünlü bir mısrada geçtiği için, buradan öyle geçilmesine inandığım için. 

İnandığım başka bir şey daha var; sadece bu merdivenden değil saydığım tüm merdivenlerden bir de güz vakti geçilmesi gerektiği. Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar. Belki ben de onları toplar, Metin Altıok gibi birbirine uhuyla yapıştırır, sehpaya örtü yaparım…

Şair Nefi Sokağı merdiveni

Meydandaki iki kuşun düşündürdükleri

Yazar Hakkında

Yeni yaşanan depremden büyük yaralar alan bir yerleşime olan keşif ziyareti sırasında edindiği bir görüşünü aktarmıştı bize Baykan Günay, o zaman üniversite öğrencisiydim. Gördüğü yıkılmış bir binanın formundan, yerinden ya da uyandırdığı histen kaynaklı olabileceğini düşündüğüm sebeplerle, enkazın kaldırılmayıp bir ‘deprem hatıratı/anıtı’ olarak bırakılması düşüncesini iletmişti bize.  Öğrenciydim, deprem başta olmak üzere tüm felaketlerin ardında hiçbir iz bırakmadan kent mekânından silinmesi gerektiğine inanıyordum ve bu bakış açısı beni çok etkilemişti: insanlar neden kötü anılarını her gün kamusal alanda görerek hatırlamak istesinler ki? Böyle sorularla aklımı kurcalayan bu anı ve fikir hafızamdan o gün bugündür çıkmadı. 

George Perec, Species of Spaces and Other Pieces kitabında mekanlar kırgınlığından bahseder:“… 

Mekan, parmakların arasından akan kum gibi eriyor. Zaman onu alıp götürüyor ve bana sadece şekilsiz parçalar bırakıyor: Yazmak: Bir şeyi saklamak için titizlikle denemek, bir şeyin hayatta kalmasını sağlamak; boşluk büyüdükçe boşluktan birkaç tanımlı parça çıkarmak, bir yerde bir iz veya birkaç işaret bırakmak.”

Hafızanın yokluğuna direnmek isterken Perec, çareyi yazmakta görüyor. Baykan Hoca ise akan kumları, döküldükleri yerde bırakmaktan bahsediyor. Bugün Taksim Meydanı yarışmasında da tartışıldığı gibi, kent ve toplum hafızasında yer eden olayların, yaşanmış anıların ötesinde bir anlamı olması talebi hiç de geçersiz değil. Tabi bu noktada aklıma başka bir soru takılıyor: bir andaki sayısız karmaşık olaylar zinciriyle taçlanmış bir olgu, nasıl olur da fiziksel mekânda temsil edilir? Bir anıt mıdır sadece bunun çözümü? Taksim Meydanı örneğinde mesela, nasıl bir tasarım bu meydanın tarihi boyunca gördüklerine kucak açabilir, hangi fiziksel araç bu ve benzer olayları yeniden üretme sözünü verebilir?

Tüm bu “işlev mi biçimi, biçim mi işlevi takip eder” ikilemine düşmeden ve bu soruları belki başka bir yazıda tartışmak üzere Baykan Hoca’nın deprem anıtına geri gelmek istiyorum. Ankara Garı patlamasının ardından gar girişinin karşısındaki, trafiğin içinde kalmış küçücük alanda yer bulan anı panolarını, önüne konulan çiçekleri hatırlayın, ardından da kafanızı orada adeta hiçbir şey yaşanmamış gibi devam eden hayatı görmek için kaldırın. İstemezsiniz tabi ama, 13 Mart 2016 Kızılay otobüs duraklarındaki patlamayı düşünün, kaç gün sonra kendinizi olayın geçtiği yerde hiçbir şey olmamış gibi otobüs beklerken buldunuz, bir hatırlamaya çalışın? 

Bu türde, bireyin, toplumun hafızasında derin yara açan olaylar kenti hiç yaralamıyor gibi görünüyor değil mi? İnsan beyni ve kalbinin uzun süre katlanamayacağı bir olay yaşandığında, birileri geliyor, tamirler hızlanıyor, izler yıkanıyor ve hayat devam ediyor; mekân kir tutan, eskiyen ama asla yaralarını göstermeyen bir varlık gibi görünmemiş bir hızla kabuk bağlıyor. 

28 Haziran 2016 Atatürk Havalimanı patlaması, üç saat farkla eşiğinden döndüğüm bir olaydı örneğin ve üzerinden daha 24 saat geçmeden yapılan “düzenlemelerle” alan kullanıma açılmış, olay yerinin etrafı kapatılmış, etrafta kalan yüzlerce bavul, tavanda izler, camdaki izler arasından yürüyüp gitmiştik o korku tünelinden, orada sadece 24 saat önce hayat durmamış gibi. Ne garip bir dünya halidir ki, o gün İstanbul’a 22 Mart 2016’daki patlama sonrası terminali haziran ayında dahi kapalı olan Brüksel Zavantem Havaalanı’ndan gelmiştim. Tam üç ay sonra, yaptıkları geçici bir terminal binasını kullanan, olay yerini açmayan ancak yaşananları, duvar yazılarından, posterlerden bile anlaşılabileceği üzere hala hatırlayan ve hatırlatan bir mekândan.

Dönüp yine deprem anıtı fikrine bakacağım, sonradan yapılanın değil, yaşanan olayla yoğrularak hayatına devam eden mekanların gücünden bahsedeceğim, Beyrut’taki bir müzeye götüreceğim sizi. Burası, kentin iç savaş sırasında kullanıl(a)mayan ve doğudaki Hristiyan mahallerini, batıdaki Müslüman mahallelerden ayıran sokağı ele geçiren çalı ve otlar sebebiyle  “the green mile” (yeşil yol) olarak bilinen bölgesinde bir köşe bina. Beit Beirut (Beyrut Evi), bugün, kentin iç savaş tarihini hatırlatan bir miras, bir müze ve kültür merkezi olarak kullanılıyor. 1924 yılında tasarlanmış ve Lübnan iç savaşına kadar orta sınıf ailelerin yaşadığı bu yapı, savaş sırasında stratejik konumu sebebiyle keskin nişancıların savaş bölgesine baktığı bir nirengi noktası olarak kullanılmış. Savaşın izleri ve sonrasında uğradığı saldırılar sebebiyle 1997 yılında yıkım kararı çıkan bu bina, Lübnanlı kültürel miras savunucuları tarafından kurtarılmış. Bina cephesinin bir kısmı yenilenirken, giriş ve birinci katı savaşın izleriyle bırakılmış ve yapıyı güçlendirme çalışmaları yapılmış. Taşıdığı tüm keder ve acıyla bugün kentin tarih zincirinin koparılamayan bir parçası olarak, bir hafıza müzesi olarak ayakta duruyor, hem de kültür ve sanatla.

Fernando Botero’nun, Medellin kentindeki San Antonia meydanında sergilenen Barışın Kuşları heykelleri

Bu yazı Kolombiyalı ünlü sanatçı Fernando Botero’nun, Medellin kentindeki San Antonia meydanına yakın yan yana duran iki kuş heykeli üzerine olacaktı. Ancak mekânın hızla örtülen yaraları, yerde olmasa da hafızamda ağır bastı ve araya birçok örnek girdi. 1995’te bir müzik festivali sırasında yaşanan bir patlamadan zarar gören Botero’nun kuş heykeli ise belki de tüm yazılanlara en güzel özet. Zamanın savunma bakanı olan Botero’nun oğlunu hedef alan patlamada zarar gören bronz kuş heykeli kaldırılmadan önce belediye başkanını arayan Botero, yeni yaptığı ve diğeriyle aynı olan kuş heykelini kente bağışlar ve onun zarar gören heykelle yan yana durmasını ister. Böylece, insanlığa verilen zararı ve yeniden doğuşu temsil eden iki kuş yan yana duracak ve barışın kuşları (pajaros de paz) olarak anılacaktır. Bu örnekle ve ötesinde Botero’nun büyük emek verdiği kentin kültürel dönüşüm süreci bugüne gelindiğinde başarıya ulaşmış görünüyor.

Barışın kuşları bize, birey ve toplum olarak bu tür olaylardan ders almayı, gerektiğinde yavaşça iyileşerek yola öyle devam etmeyi öğütlüyor adeta, kendi içimizde de kent mekanında da.

Radyo mutluluktur, size hayal kurdurur, heyecanlandırır

Her mahallenin bir radyosu olmalı…

Nur Şentürk

NUR ŞENTÜRK / Programcı

Sizi ve MaxFM’i kısaca tanıyabilir miyiz? Ne zamandır yayındasınız, nasıl bir yayın akışınız var? Dinleyici kitlenizi nasıl tanımlarsınız?

Ben Nur Şentürk. Yayın hayatıma 2002 yılında Ankara’da özel bir radyoda haber spikeri olarak başladım. 2010 yılından bu yana da hafta içi her gün 14:00 – 17:00 saatleri arasında radyo programcısı olarak  Max Fm’deyim. MAX FM, KBN grubuna ait, 24 saat müzik ağırlıklı yayın yapan bir radyo istasyonu. Max Fm 2009’dan beri yayında. Yayın akışı; Los Angeles program ofisi ve Ankara program ofisi, Avrupa ilişkileri ise, Londra ofisi tarafından yürütülen MAX FM’in müzik akışı da; Amerika ve Avrupa radyo listeleri, Ankara merkez ofisine telefon ve e-mail aracılığı ile iletilen dinleyici istekleri dikkate alınarak belirleniyor. Dinleyicilerimizi tek bir kalıba sokup tanımlamak, onlara haksızlık olur.  Dinleyici kitlemiz hayatın her anını müzikle geçirmekten keyif alan bir çok güzel insandan oluşuyor.

Ankara’nın radyo istasyonları arasında Max FM’i nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Max Fm Ankara’nın bir sembolü. Bunun en büyük nedeni; insanların mutlu oldukları müzikleri dinlemeleriyle beraber, seslerini duydukları anda mutlu eden yayıncılara sahip olmasıdır. Siz bu soruyu sorunca 2014 yılında iş nedeniyle İstanbul’a yerleşen bir dinleyicimizin maili gözümün önüne geldi. Kendisi Max Fm için; Ankara’ya tutkun, insanı Ankara’da gibi hissettiren mutlu eden frekanstır. İstanbul’un göbeğinde Ankara’da gibiyim. Daha ne isteyeyim yazmıştı. İşte Max Fm’in yeri Ankara’da ve Ankara dışında böyle kuvvetli.

İnternet ve cep telefonu üzerinden youtube, spotify gibi olanakları düşünürsek radyo’nun pozisyonunu nasıl değerlendirirsiniz?

Radyo size hayal kurdurur. Radyo sizi heyecanlandırır.  Bir sonraki şarkının ne olacağını siz bilemezsiniz ve bu durumda doğal olarak sizi meraklandırır. Az önce saydığınız hiç bir uygulama size bu heyecanı yaşatmaz. Açıkçası radyo mutluluktur. O yüzden kaç yıl geçerse geçsin radyo hep ilk sırada ve hep özel kalacaktır. 

Radyo Aşağı Ayrancı’da,  mahalleyle ilişkiniz nasıl, lokasyonun size bir katkısı oluyor mu?

Yolu Havuzlu Sokak’a düşenlerin, Max Fm’i görmeleriyle beraber yüzlerinde bir tebessüm oluşması bizi keyiflendiriyor.  Eski bir dostla karşılaşma hissi insanlara iyi geliyor.

Görüyoruz ki, Ayrancı’da yaşayan çalışanlarınız, programcılarınız var. Biraz semti konuşmak istiyoruz, Ayrancı’nın günlük yaşamını değerlendirir misiniz? 

Ben aynı zamanda Ayrancı’da yaşıyorum. Ayrancı’nın mahalle ruhunu çok seviyorum. Ayrancı,  günün her saati kendi içinde insana huzur veren bir koşturmacaya ve belli rutinlere sahip bir semt ve bu durum insana kendini iyi hissettiriyor.  Aynı zamanda semtimiz hayvan dostudur.  Bir çok binanın önünde mama ve su kapları, kedi evleri , kuş yuvaları görebilirsiniz. Bir hayvansever olarak bu manzaralar beni çok mutlu ediyor.

Ayrancı son beş yılda bir değişim içinde, bunu nasıl gözlüyorsunuz?

Ayrancı’yı güzelleştiren değerlerin başında bence kendine has mimari dokusu geliyor.  Eski apartmanlar ve o apartmanların insanı büyüleyen yüzleri. Son yıllarda eski binalar yıkılıp yerlerine rezidanslar dikildikçe mahallenin çehresi değişiyor ve size az önce bahsettiğim büyülü çehre kendini zevksiz bir yapılaşmaya bırakıyor.  Binaların bence mevcut mimari tarza sahip çıkılarak yenilenmesi lazım; yoksa ilerleyen yıllarda Ayrancı rezidanslardan ibaret olacak ve o muhteşem mimariden geriye hiç bir şey kalmayacak diye korkmuyor değilim. 

Kaan Taylaner

Sadece yayınınızla değil radyonun dekoru ile konuşuluyorsunuz, kimlerin eli değdi dekorasyona?

KAAN TAYLANER

Radyomuzun ofisi inşa edilirken; 90’larda Los Angeles’ta bulunan stüdyomuzun bir benzerini yapmayı düşündük. Zamansız malzemelerden oluşan; tuğla, tahta ve siyah deri koltuklarla tam bir stüdyo ortamı yaratırken, bu konuda bize çok yetenekli bir mimar olan Nejat Sert yardımcı oldu ve bizim hayal ettiğimizi, bizim için gerçekleştirdi.

Nilüfer Kızılkaya

NİLÜFER KIZILKAYA / Programcı

Max Fm’de sabah yayınımız Özgür Aksuna’nın programı ile başlıyor. Yayın akışımız Çağıl Mermutlu, Nur Şentürk ve Kaan Taylaner’in programlarıyla devam ediyor. Haber yayınlarımız ise saat başında. Haberler, ben Nilüfer Kızılkaya’nın hazırlayıp sunmasıyla gerçekleşiyor. İşin mutfağında yani prodüksiyonda ise Karaca Yiğit Pehlivanlı var. Radyodaki herkes, işini çok seven, özveriyle çalışan ve çalışırken de keyif alan insanlar. 

Özgür Aksuna

ÖZGÜR AKSUNA / Programcı

Özgür Aksuna radyoculuk kararını nasıl verdi, pek çok farklı ilgi alanları ve yetenekleri var, bunları radyoculukla nasıl biraraya getiriyor?

Radyoculuk kararımı 1996 yılında TRT Ankara Radyosunun Ses sınavına girdikten sonra verdim. Radyo evine ilk girdiğim gün atmosfer beni büyüledi ve ben burada olmalıyım dedim. O gün belki hayatımın kırılma noktasıydı ve 25 yıllık radyo kariyerimin ilk adımını atmış oldum böylelikle. Müzik, aile ortamında çok fazla iç içe olduğum ve çok sevdiğim bir konu olduğu için içime işlemişti adeta ve üniversite eğitim hayatımı bitirdikten sonra bile hayatımdan hiç çıkmadı. Sanırım bundan sonra bir şekilde hayatımda hep var olacak. Farklı branşlarda yeteneklerim ve çalışmalarımın olması radyo hayatıma hep fayda ve başarı sağladı; bu nedenle her konudaki yeteneğimi radyo yayıncılığında nasıl verimli olabilirim konusuyla bağdaştırdım ve bu da bana başarıyı getirdi.

Kızılay’dan yürüyerek geliyorsanız Max FM Ayrancı’nın kapısıdır

KARACA YİĞİT / Programcı

Kendimi bildim bileli Ayrancı’da yaşıyorum. Max FM’in öncelikle; Kızılay yönünden gelip o yöne doğru giderken Ayrancı’nın sınırından geçiyormuş gibi hissettiren Meclis Parkı ve Havuzlu Sokak’la özdeşleşen bir görüntüsü vardır benim için. Bu mekansal algı, kent yaşamındaki genel tablo değişse de özgünlüğünü halen önemli ölçüde koruyan yapısıyla ve bir yandan da kendi sınırlarına hapsolmayan insanlarıyla Ayrancı’nın kimliğine de uyum sağlıyor. Çünkü Max FM’den kulaklara ulaşan müzikal dünya da benzer bir özgünlüğü taşıyor ve popüler olanın çizdiği sınırları aşıyor. Bunu Ayrancı’yla doğrudan ilişki bağlamında değil, daha çok güzel bir denk geliş olarak ele alıyorum.

Ayrancı’nın değişimindeki olumsuz yönler kent yaşamına dair genel anlamda hissettiğimiz olumsuzluklarla birebir bağlantılı, ama birçok farklı semte göre daha düşük yoğunluklu yaşanıyor gibi. Burada çok uzun yıllardır yaşayan insanların semtine bağlılığı ve semt dokusunu besleyen dinamiklere sahip çıkması önemli bir faktör. Ancak, semte yeni taşınanların da önemli bir kısmında, bu dokuyu daha öncesinden bilip ona istekle dahil olma motivasyonunun bulunması da çok değerli bence. Eğer burada yaşayan popülasyonun belirli bir kısmı için kaçınılmaz olan sirkülasyon uzun yıllar aynı motivasyonu taşıyarak devam ederse, ortaya çıkacak her türlü yenilik Ayrancı’nın kimliğine uyum sağlar diye düşünüyorum. Örneğin, son yıllarda semtte de artan 3. nesil kahvecilerden çeşitli atölyelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan mekanlardaki sosyalleşme, semte özgü samimiyeti ve keyfi de beraberinde taşıyor.

Küskün balerin

1990’larda çok yorucu ve çok gergin bir ortamda çalışıyordum. Günler, çözüm bekleyen onlarca problem ve sakinleştirilmesi gereken kızgın müşterilerle geçip gitmekteyken penceremin baktığı meydanda bir hareketlenme başladı. Belediye işçileri beş yol ağzının Cinnah – Atatürk Bulvarı köşesinde çalışmaya başladılar. Yorucu ve sıkıcı hayatıma renk geldi.

Önce merakla seyrettim, ne yapıldığını çözmeye çalıştım. Gördüğüm şeyden pek de memnun kalmadım çünkü saçma büyüklükte bir havuz yapılmıştı. Sonra balerinler geldi havuzun ortasına yerleştirildi. İşte o zaman sıkıcı hayatıma bir güzellik geldi. Sonra balerinlerin üzerinden kıvrıla kıvrıla sular akmaya başladı. Sanki su değil de balerinler kıvrılarak dans ediyor gibiydi. Sonra kuşlar geldi. Artık her öğle şirketten çıkıp balerinlerimi ziyaret ediyordum. Suyun, kuşların sesini dinleyip sıçrayan sularla serinliyordum.

Sonra balerinleri benden de çok seven bir teyze ortaya çıktı. Perişan giysileriyle gelip haftalık banyosunu balerinlerin altında yapmaya başladı. Yıkanırken kahkahalar atıp şarkılar söylerdi. Önce havuzun kenarına oturur sonra yana devrilerek kendini suya düşürürdü. Sonra da suya düşen bir çocuğun kahkahalarını, çığlıklarını atardı. Neşeli banyo sona erince giysilerini yıkar ve havuzdan çıkardı.

Kışın balerinlerim kar altında daha da güzelleşirlerdi ama kuşlar ve banyocu teyzem olmayınca neşeleri eksik kalırdı. Havalar ısınmaya başlayınca kadro yeniden toplanırdı.  Benim de keyfim yerine gelirdi. Sonra belediye seçimleri yapıldı. Cinnah Caddesi’nden yeni belediyenin destek konvoyları etrafa yumruk sallayarak geçit yaptılar. Benim balerinlerime de yumruklarını salladılar. Sonra balerinlerimin suyu kesildi. Perişan teyzemin banyoları, kahkahası, şarkıları sona erdi. Kuşlar da gelmez oldu. Köşenin neşesi soldu.

‘Su Perilerinin Dansı’ Ankara’lı ve bizden biri

Su perilerinin dansı (Metin Yurdanur arşivi)

Başarılı olarak görülen tüm kentsel yerler temelde üç özelliğe sahiptir: ekonomik, kültürel ve/veya sosyal boyut içermesi; binalar ve açık/kapalı mekanlar arasında bir ilişki tanımlaması; ve “yer” duygusundan, tarihsel ve kültürel bağlamdan kaynaklanan bir anlam yaratması. Öte yandan, bu unsurları taşıyan kentsel yerlerin tümü, yapılarla tanımlanan yerler değil.

Örneğin, kentsel “yer” oluşturan en güçlü ortamlardan birisi kamusal sanat. Kamusal sanatın toplumla etkileşime açık olması bu ortamı, halkı sanatla buluşturma veya kente estetik bir değer kazandırma amaçlarının ötesine geçirir; ait olduğu bağlamı bir “kentsel yer’e” dönüştürür. Kamusal sanat, içinde bulunduğu kentsel noktaya/alana yeni bir anlam ekler. Artık o da bir “kentli” olur; kentin dinamiklerine tanıklık eder, sosyal ve kültürel bir bağlam tanımlar, kentin belleğine ve kimliğine dair bir sözü olur.

Cumhuriyetin kentsel mekanı ve aksı olarak gelişen Atatürk Bulvarı üzerindeki önemli bir kavşak noktasında yer alan “Su Perilerinin Dansı” heykeli de böyle bir kentli. Periler, geçen zaman içinde trafik ve araç yoğunluğu içinde kalarak neredeyse “yer” özelliğini yitirmiş tarihi aksın bu noktasına, tabir-i caizse, yeniden bir itibar atfediyor.

Kentte değişen pek çok şeye karşın periler, kentin tarihi ve yeni merkezlerini bağlayan Atatürk Bulvarı’nın Kuğulu Park’la buluşarak Kavaklıdere’ye aktığı, Cinnah Caddesi üzerinden Atakule’ye akış sağladığı ve Seğmenler Parkı yanından Çankaya’ya ulaştığı bu “yer’i” estetik bir jestle sahiplenen; bu yer’e ait çeşitli tarihsel ve bağlamsal anlamları ve değerleri zarif ama güçlü bir duruşla anımsatan bir Ankara’lı olarak bizden biri.

Ankara’da dans etmek, dansı düşünmek mümkün mü?

Acaba nasıl yapmış bu heykeli Metin Yurdanur?

Su perilerinin dansı heykeli yapım aşamasında heykeltraş Metin Yurdanur

Eller havaya, eller güzel” diye seslenir bale hocaları, “Göğüs dışarı, çene yukarı”… Uzun parmaklı zarif elleriyle hareketi devam ettiriyor periler. Az sonra başka bir pozisyona geçecekler. Çünkü dans bir akıştır. Geceleri ışıklandırma ve suyla bu akış çok daha belirgin.  İç içe geçen bacakların kompozisyonu ve üstte yer alan kavislerde sanki ritmi de görüyoruz. Perilerin güzelliği sadece bu zarafet ve hareket yeteneğiyle sınırlı değil. Bedenlerindeki dirilikte dansın sayısız tekrardan oluşan disiplinini de hissediyoruz. Bu bana Cumhuriyetin genç yıllarındaki çalışma azmini, hatta perilerin mini etekleri de o yıllardaki 19 Mayısların fotoğraflarını anımsatıyor.

Atatürk Bulvarı, Cinnah ve Kuğulu Park’ın buluştuğu kavşak böyle değildi. Bulvar yürüyen insanlarla, ışıklı tabelalarıyla Kuğulu’ya kadar canlı olurdu. Kuğulu Park’ın köşeden geçer perileri zevkle izler durağa giderdim. Kalbim kent merkezinde kalırdı eve dönerken… Ama perilerin dansı devam ederdi, bana gençliğin, kitapçıların, sanatçıların, farklı hayatların, olasılıkların, müziğin, gösterilerin, balenin, modern dansın oralarda olduğunu anlatan eşsiz bir totem gibi. 

Su perilerinin dansı (Foto: Tülin Selvi 1998)

Aslında belki de öyleydi; Ankara’da çok sesli müziğe gerçek bir katkı sağlayan Sevda-Cenap And Vakfı ve pek çok titri yanında bale, dans ve tiyatro eleştirmeni olan Metin And’ın evi hemen yanı başındaydı. Biraz ötedeyse Cumhuriyet’in ilk operalarına, caz konserlerine ev sahipliği yapan Tatbikat Sahnesi… Ve yukarıdaki sorulardan ilkine yanıt vermek gerekirse evet, Ankara’da dans etmek, dansı düşünmek mümkündü. Hep gri olmakla suçlanan Ankara, renkli ve üretken insanlar yetiştirdi hep. Devlet Opera Balesi’nin sayısız yetenekli dansçısı buradaydı. Hatta Modern Dans Topluluğu (MDT) da Ankara’nın bu eşsiz perilerle tanıştığı yıl olan 1992’de kurulmuştu.

2000’e çok az kalmıştı, “milenyum milenyum” diye bir şey köpürtülüp duruyordu ama Türkiye’nin önü de açıktı gerçekten. Atmosfer böyle basınçlı değildi. Ben çok gençtim gerçi ama seksenlerin ve doksanların ağırlığını bilenler dahi o bahar kokusunu kabul edecektir. O yıllarda adını bilmiyordum, bir heykeli bilmek, tanımak öğretilmez ya bizde. Künyesi var mıydı, yerinde miydi? (Genellikle çalınır çünkü.) “Su Perilerinin Dansı” ya da halkın verdiği isimle “Balerinler” o coşkuda dans ediyordu benim için. 2000’lerin ortalarına geldiğimizde umutların yerini endişeler almaya başlamıştı bile… İşte o aralıkta bir yerlerde bulvar değişti, insansızlaştı. Sonra da heykel ortadan kayboldu.

Yukarıda kısa paragraflara sıkıştırmaya çalıştığım bir kısmı bireysel olan şeyler; daha akademik bir dille söylersek heykelin kamusal alanda yarattığı etki ile ilgilidir. Kamusal bir mekana yerleştirilen heykel artık, çevresiyle birlikte dönüşür. İzleyicilerinin zevk, bilgi düzeyleri ve duygu durumlarına göre anlam kazanır, bir bellek ve ortaklık yaratır. Kamusal mekandaki heykel sizin bilginizi ölçmek için değil sizinle iletişime geçmek, anlamını sizinle çoğaltmak için oradadır. Bilgi sadece aldığınız zevki arttırır. Sizinle bir mekanı ve zamanı paylaşır. Ona isim verebilir, önünde biriyle buluşabilirsiniz. Anılarınız bir parçası olur ve belki de benim gibi yokluğunda onu özlersiniz.