Kent hakkı odağında semti savunmak

Bir semt sadece binalardan ibaret değildir; hafızadır, ilişkidir, hayattır. O sokaklarda kurulan bağlar, paylaşılan anlar ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler kentin gerçek dokusunu oluşturur. Ama bugün her yıkılan evle birlikte sadece bir yapı değil, bir yaşam biçimi de siliniyor. Şimdi semt güzellemelerinin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Mekânsal adaleti savunan bir yeni kentsellik bilincine ihtiyacımız var. Ayrancı’daki bir apartman bahçesinin sadece o apartman sakinlerine değil, tüm şehrin ekolojik ve sosyal dengesine hizmet ettiğini bilmeliyiz.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Şehir dediğimiz mekân devasa bir mekanizma gibi işler. Görünen yüzünde imar planları, parsel numaraları ya da birbirini kesen asfalt caddeler var.  Diğer yüzünde ise kentin asıl ruhu saklı. O soğuk beton blokların arasından sızan, sokak köşelerinde biriken ve kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızayı buluruz orada.

Semt, bu hafızanın en somut, en dirençli ve en canlı birimidir. İkametgâh adresi olmanın çok ötesindedir. Ortak bir geçmişin, paylaşılan pratiklerin ve kolektif bir aidiyetin fiziksel karşılığıdır orası. Mesela Ankara’da Ayrancı’nın yokuşları ya da Eskişehir’de Ertuğrulgazi’nin bahçeli nizamı, basitçe birer yerleşim alanı değildir. Şehrin karakterini inşa eden çok katmanlı kimlik adalarıdır.

Nedir, bir semti hafıza mekânı kılan temel unsur? Binaların estetiği mi? Hayır. O yapıların içinde, evlerin arasında akan gündelik yaşam pratikleridir, aslolan. Bahçedeki meyve ağacının gölgesinde yapılan komşu sohbeti, bakkalın önünde ayaküstü selamlaşma, pencerelerden taşan sesler, bütün bunlar mekânı sadece barınma alanı olmaktan çıkarır ve yaşam evrenine dönüştürür.

Neoliberal kentleşme politikaları işte tam da bu noktada devreye girer. Semtin yaşayan, bütüncül varlığını bir engel olarak görür. Mekânın kullanım değeri değil, değişim değeri esastır. Mekân rant aracıdır. Semtleri içten içe kemiren sürecin failidir. 

Mekânın dokusunu oluşturan yapıların tek tek yıkılmasıyla başlayan süreç, semtin yavaş ölümüdür. Her yıkılan eski evle birlikte sadece bir yapı ortadan kalkmaz. Bahçedeki meyve ağacı, o ağaçla kurulan bağ, sokağın ışığı, o köşede birikmiş ömrün hikâyesi de hafızadan silinir.

Yerine dikilen ve birbirinin kopyası, çevresinde bir saksı çiçeğe dahi yer bırakmayan apartmanlar, semtin insani ölçeğini yok eder. Bu acımasız dönüşüm, mekânı anonimleştirir, insanı yalnızlaştırır. Artık sokak, orada yürünen bir kamusal alan olmaktan çıkar. Beton duvarlar arasından hızla geçilen bir koridora dönüşür.

Hafızası olan mekânların kaybolması, kentin sürekliliğinin de kopması demektir. Evlerinden kopamayan yalnız yaşlıların birer birer göçmesi, onların geride bıraktığı boşluğun hafızasız beton yığınlarıyla doldurulması, kentin kolektif vicdanını da aşındırır. O güzelim bahçeleri sadece elden çıkarılması gereken mali birer yük olarak gören kimi çocuklar, mekânın hatırasını mülkiyet hırsına feda ederler.

Kent hakkı mücadelesi tam da burada, bu hafıza mekânlarını korumak ve onları neoliberal piyasa mekanizmalarının insafına bırakmamak için başlamalıdır. Semt, kentin geçmişi ile geleceği arasındaki ince köprüdür. O köprünün yıkılması, kentin de kendi hikayesini unutması demektir.

Bahçeden kutuya sosyolojik tasfiye

Bahçeli evden kutu apartmana geçişi basitçe bir mimari form değişikliği olarak görmek yanıltır. Bu geçiş, kentsel yaşamın iliklerine kadar işleyen bir sosyolojik tasfiye sürecidir. Ankara’da Ayrancı’nın o kendine has az katlı, arka bahçeli apartman nizamı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi, Sümer ve Osmangazi mahallelerinde meyve ağaçlarıyla çevrili kooperatif evleri, aslında bir toplumsal sözleşmenin mekânsal karşılığıydı.

Bu evlerde sokağa küsülmez, komşuyla araya aşılmaz duvarlar örülmezdi. Kamusal alan ile özel alan arasında yumuşak bir geçiş sunan bir yaşam tarzının kalbiydi. Neoliberal kentleşme, bu yumuşak dokuyu verimsiz alan olarak kodladı. Orayı ranta tahvil edilebilir metrekarelere dönüştürdü. Sadece evler değil, o evlerden beslenen bütün o mahalle kültürü de enkaza dönüştü.

Bu tasfiyenin en dramatik öznesi, hayatını o bahçeli evin toprağına, ağacına ve sokağın ritmine bağlamış olan yaşlı kuşaktır. Onlar için o ev, sadece bir tapu değil, evlatlarını büyüttükleri, gölgesinde soluklandıkları, hatıralar biriktirdikleri bir sığınak. Kentsel dönüşümün sert rüzgârı o kuşağı da semtten koparıyor. Bahçesinden, toprağından koparılan yaşlıların göçüyle aslında semtin ruhu da tahliye edilmiş oluyor.

Yerlerine gelen yeni kuşaklar ise genel olarak mekâna kullanım değeri değil, değişim değeri üzerinden bakıyor. Bir zamanlar huzur ve aidiyet kaynağı olan o bahçeli evler, artık sadece “Müteahhit ne kadar verir?” sorusunun öznesi hâline gelmiş durumda. Mali bir yük olmuş.

Kutu kutu apartmanlar, bu yeni zihniyetin betonlaşmış hâlini anlatıyor. Birbirinin kopyası, tek bir saksının bile sığmadığı balkonları, sokağa gözünü yuman sakinleriyle o binalar, yalnızlıkların, yalnızlaşmanın yeni mimarisini temsil ediyor. Bahçelerin yerini otoparklar alıyor, boşluklar betonla kaplanıyor. Çocukların meyve çalacağı tek bir ağaç bile yok. Yaşlıların oturup dertleşeceği tek bir gölge bile kalmıyor.

Sosyolojik tasfiye işte böyle gerçekleşiyor: Ortak yaşam alanları yok ediliyor, insanlar dört duvar arasına hapsoluyor. Komşuluk, sadece asansörde karşılaşan iki yabancı arasında. Mahallenin denetleyici ve koruyucu dokusu da siliniyor. Kent, atomize olmuş bireylerin bir araya geldiği, mekanik bir yığına dönüşüyor.

Bu dönüşümün yarattığı en büyük tahribat ise, sınıfsal ve kültürel sürekliliğin kopmasıdır. Semtin dokusunu oluşturan o incelikli, ince işçilikle örülmüş, emek ve sevgi ürünü yaşam pratikleri kaba bir inşaat ekonomisine kurban ediliyor. Kentin demografisi de hızla homojen bir karakter ediniyor. Eski sakinlerin yerini alan, mekâna dair hiçbir hafızası olmayan gelip geçici kullanıcılar, semti bir yaşam alanı olarak değil, bir yatırım aracı olarak görüyor.

Sonuçta ortaya çıkan manzara, hafızasını yitirmiş, ağaçsız, kuş sesinden mahrum ve sadece ranta endeksli bir kutular yığını oluyor. Bu tasfiye süreci, kentin nefes borularını tıkarken, bizi de kendi yarattığımız beton labirentlerde kimliksiz birer figüre dönüştürüyor.

Fotoğraf: Doğa Kısa

Lefebvre ile teoriden pratiğe

Neoliberal kentsel dönüşümün bu yıkıcı çarkına karşı durma gereği yalnızca eski evleri koruma arzusundan doğmaz. Politik bir duruşu ve kent hakkı arayışını da zorunlu kılar. Henri Lefebvre’in kavramsallaştırdığı kent hakkı anlayışında şehir sadece içinde barınılan bir mekândan ibaret değildir. Lefebvre, mekânı sakinlerinin ortaklaşa ürettiği bir sanat eseri olarak görür.

Bu perspektiften bakıldığında, Ankara’nın Ayrancı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi mahallesi, sakinlerinin mülkiyet haklarından bağımsız olarak, o sokaklarda yürüyen, o ağaçların gölgesinde soluklanan herkesin ortak ürettiği mekânlardır. Neoliberal belediyecilik anlayışı, semti sakinlerinden koparmış, sermayenin oyun sahasına çevirmiştir. Kentin sakini, kendi yaşam alanının geleceği hakkında söz söyleyen bir kentli olmaktan çıkarılmış, gayrimenkul piyasasının figüranına dönüştürülmüştür.

Teoriden pratiğe geçişte kent hakkı, kentsel mekânın kullanım değerinin değişim değerine karşı kazandığı bir zaferi temsil etmelidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz semtin yavaş ölümü, işte bu hakkın gasbedilişini anlatır. Semtin dokusu bozulurken, oradaki demografik yapı sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden kurgulanırken bir dışlanma süreci de yaşanır. Kentin merkezindeki hafıza mekânları, soylulaştırma adı altında asıl sahiplerinden arındırılır. Böylesine bir süreçte belediyecilik politikaları, sadece imar izinlerini onaylayan bir noter makamı gibi çalışmanın ötesine geçmeli, semtin toplumsal dokusunu ve o mekâna sinmiş gündelik yaşam pratiklerini koruma sorumluluğu üstlenmelidir.

Gerçek bir kent hakkı mücadelesi, kenti bir rant alanı olarak gören teknokratik bakış açısına radikal bir itiraz da olmalıdır. Sadece yıkımlara karşı çıkmak yetmez. Kentin nasıl inşa edileceğine, hangi ağacın nerede duracağına ve kamusal alanın nasıl paylaşıldığına dair karar alma süreçlerine doğrudan katılmak da gerekir.

Ayrancı’da bir bahçeli evin yıkılıp yerine devasa bir beton kütlesinin dikilmesi, sadece o parselin sahibini ilgilendiren hukuki bir mesele değildir. O sokaktan geçen herkesin görsel, sosyal ve ekolojik hakkına yapılan bir müdahaledir. Dolayısıyla, kent hakkı odaklı bir belediyecilik, mahallelinin kendi yaşam alanını savunma iradesini kurumsallaştıran mekanizmalar kurmak zorundadır.

Bu kuramsal çerçeve, semt savunmasını romantik bir nostalji olmaktan çıkarıp rasyonel bir hak arayışına dönüştürüyor. Kentin sakinleri, birer müşteri veya hak sahibi paydaş olmanın ötesinde, kentin yaratıcı özneleri konumundadır. Sokaktaki her meyve ağacı, her eski taş duvar, bu ortak üretimin ve kolektif hafızanın birer parçasıdır.

Lefebvre’in vurguladığı gibi, kent hakkı kentteki yaşamın dönüştürülmesine yönelik bir çağrıdır. Bu çağrı, neoliberal kuşatmaya karşı semtin dokusunu, komşuluk hukukunu ve gündelik yaşamın o canlı, öngörülemez dokusunu savunmakla başlar.

Ağıttan eyleme kent savunması

Kent savunması söylemi, yitirilene yakılan hüzünlü bir ağıt değildir. Olmamalıdır. Eski komşulukların, meyve bahçelerinin ve mahalle sıcaklığının nostaljisine sığınmak elbette insani bir refleks, ama neoliberal kentleşmenin acımasız dişlileri karşısında bu nostalji bizi tek başına koruyan bir kalkan olamaz.

Kent savunmasını gerçek bir mücadeleye dönüştürmek için, semt güzellemelerini aşmalı, hak temelli ve örgütlü bir politik itirazı inşa etmeliyiz. Meselemiz kenti bir müze gibi dondurmak değil, yaşayan dokunun değişim sürecini yönetme hakkını talep etmek olmalıdır.

Ayrancı veya Ertuğrulgazi gibi semtlerde verilmesi gereken mücadeleyi, betonlaşmaya karşı bir estetik itiraza hapsetmek doğru değil. Kentin demografik yapısının ve toplumsal hafızasının zorla değiştirilmesine karşı da “yerinde kalma” iradesini açığa çıkarmalıyız.

Kent savunması, mülk sahiplerinin müteahhitlerle yaptığı bireysel pazarlıkların ötesine geçmelidir. Sokağın ve mahallenin kolektif bir özne olarak masaya oturmasını sağlamalıyız. Yıkımlara ağıt yakmayı bırakıp, imar planlarındaki rant odaklı değişiklikleri deşifre eden, hukuki süreçleri mahalle meclisleri aracılığıyla takip eden ve semtte nasıl yaşayacağımıza bizim karar vereceğimizi ifade eden bir eylem pratiği inşa etmeliyiz. Romantizmden arınmış, veriye dayalı, stratejik bir direnişten söz ediyorum.

Bu dönüşümde en kritik eşik, değişen demografiyi ve dokuyu dışlamamak, yeni olanı mücadeleye dahil edebilmektir. Semte yeni taşınan, o kutu apartmanların sakini genç kuşakları, kiracıları da mahallenin yeni hafızası olarak kabul etmeliyiz. Kent hakkı sadece tapu sahiplerine ait bir imtiyaz değildir. Kent hakkı, mekânı soluyan herkesin ortak hakkıdır.

Semt savunması sadece yaşlı kuşakların geçmişe tutunma çabası değildir. Gençlerin de daha insani, yeşil ve kamusal bir gelecekte yaşama arzusunu anlatmalıdır. Eylemlilik süreci, sözlü tarih çalışmalarıyla geçmişi belgelemenin ötesine geçmeli, modern şehircilik ilkeleriyle geleceği kurgulayan bir köprü kurmalıdır.

Kent savunması, neoliberalizmin “parçala ve yönet” taktiğine karşı “birleş ve diren” mantığını hayata geçirir. Tek bir binanın yıkılması, bütün bir semtin ekosistemine saldırı demektir. Bu farkındalıkla hareket eden bir mücadele, mahalle derneklerinden hukuki platformlara, sanatçıların görsel tanıklıklarından akademisyenlerin saha araştırmalarına kadar geniş bir cephe açar.

Yıkıma müdahale imkânı, nostaljik bir geçmişe dönme hayalinde değil, bugünün gerçekliği içinde yaratılacak yeni dayanışma ağlarında saklıdır. Ağıt yerini stratejiye, bireysel hüzün yerini kolektif bir kentsel muhalefete bıraktığında, kent hakkı sadece kâğıt üzerinde bir kavram olmaktan çıkar ve sokağın dinamik gücü hâline gelir.

Kadrajı genişletmek

Kadrajı sadece kaybettiklerimize değil, bugünün çatlakları arasından filizlenen imkânlara da açalım. Kent hakkı mücadelesinde kadrajı genişletelim ve semtin dokusundaki aşınmayı sadece bir kayıp hikâyesi olarak okumayı bırakalım. Değişimin kendisini bir müdahale alanı olarak kabul edelim.

Sözlü mirası kayıt altına almak elbette değerlidir ama o seslerin yankılandığı mekânlar birer birer otoparka ya da beton kutulara dönüşürken, onları arşivlemek yetmez. Gerçek bir müdahale için, o kadrajın içine yıkım ekiplerini, imar dosyalarını ve değişen demografinin yarattığı yeni sosyal gerilimleri de dahil etmeli, çözüm yollarını tam da bu sert gerçekliğin orta yerinde aramalıyız.

Kadrajı genişletirsek göreceğimiz manzara, sadece yaşlıların çapaladığı bahçelerin yok oluşu olmaz. Orada kentsel adaletsizliğin yeni biçimlerini de buluruz. Bu aşamada direniş, gündelik yaşamın o küçük ama inatçı örüntülerini, yani mesela bir kapı önü sohbetini, bir esnaf dayanışmasını veya bir parkın kullanım biçimini, politik birer eylem olarak yeniden tanımlar.

Lefebvre’ci kent hakkı, mikro pratikler ile makro politikalar kaynaştığında değer kazanır. Yerel yönetimlere düşen görev, katılımcılık kavramını sadece anketlerden ibaret görmemek, semtin tarihsel ve sosyolojik katmanlarını imar planlarının asli birer bileşeni hâline getirmektir. Mekânı korumak, sadece eskiyi muhafaza etmek değildir. Mekânı yaşatmak, geleceği o eskiyle organik bir bağ kurarak yeniden tasarlayabilmektir.

Semt güzellemelerinin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Mekânsal adaleti savunan bir yeni kentsellik bilincine ihtiyacımız var. Ayrancı’daki bir apartman bahçesinin sadece o apartman sakinlerine değil, tüm şehrin ekolojik ve sosyal dengesine hizmet ettiğini bilmeliyiz. O bahçenin betonlaşması, tüm kentin nefessiz kalması demektir. Mücadele, bu farkındalığı bir mahalle meclisi kararlılığına dönüştürebildiği ölçüde başarılı olacaktır. Semt savunması; mimarların, hukukçuların, sanatçıların ve o mahallede nefes alan, hattâ o mahalleden geçen herkesin bir araya geldiği, disiplinlerarası bir kent nöbetine dönüşmek zorunda.

Neoliberal kentin homojenize eden saldırısı karşısında semt, bizim son sığınağımız ve ilk mevzimizdir. Kadrajı genişletip baktığımızda, yıkımın büyüklüğü kadar, o yıkımın içinden yükselen itiraz seslerinin potansiyelini de görürüz. Kentin kimliğini inşa eden hafıza mekânlarını korumak, geçmişe duyulan bir vefa borcunu aşan, çocuklarımıza bırakacağımız yaşanabilir bir dünya sözüdür.

Ağıtları eyleme, nostaljiyi ise örgütlü bir kent hakkı mücadelesine tahvil ettiğimizde, bahçelerinden meyve yenen evlerin ruhu, belki beton blokların arasında yeni bir yaşam formu bularak varlığını sürdürecektir. Gerçeklikten kaçmadan, o gerçekliğin içinde direnerek şehri yeniden kurmak bizim elimizde.

  • 244.163
  • 2

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir