Şehir hayatının hızı içinde bazen en büyük hazineyi, yani komşumuzu ve sokağımızı unutuyoruz. Ayrancım Derneği olarak, köklerimizi hatırlamak ve geleceğimizi birlikte örmek için Mahalle Okulu Seminerleri’ni başlattık Tarihten bugüne, muhtarlıktan dayanışma ağlarına kadar mahalleye dair her şeyi 6 hafta boyunca alanında uzman isimlerle konuşuyoruz:
Mehmet Sarığlu: Osmanlı’da Mahalle Yönetimi ve Mahalle Tarihi
Halil Memiş: Mahalle Yönetimi, Muhtarlık ve Yerel Yönetimler
Ezgi Orhan: Mahalle Kültürü, Barınma ve Kentte Gece Yaşamı
Begüm Özden Fırat: Dayanışma Ekonomisi ve Mahalle Dayanışma Ağları
Besim Can Zırh: Mahallenin Oluşumu, Göç ve Kimlik
İlhan Tekeli: Gündelik Yaşam, Yaşam Kalitesi ve Yerellik
6-24 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleşen sertifikalı derslerimiz altı hafta boyunca Cumartesi günleri 17.00 – 18.30 arasında yapıldı. 13 katılımcımız setifikalarını aldılar.
2026 yılının başlamasıyla Ankara’da su sorunu görünür hale gelmiş, barajlardaki su miktarının azalması, teknik arızalar ve tüketimin artması gibi sebeplerle su kesintileri yaşanmıştır. Özellikle Ayrancı semtinde etkisini fazlasıyla gösteren bu kesintiler, “Su” üzerine konuşmayı gerekli kılmış ve su yeniden gündeme gelmiştir.
Bu ihtiyaçla Ayrancım Derneği olarak 5 ders ve 1 gezi programından oluşan Su Okulu’nda derslerin yanısıra Ankara’nın su kaynaklarını oluşturan BAKAP, Mogan gölü, Eymir Gölü ve İmrahor Vadisi’ne gezi düzenlendi. Eğitimlere katılan 41 katılımcı sertifikalarını aldılar.
3 Mart 2026 Salı Suyun Şekillendirici Gücü: Ankara’nın Doğal Yapısına Morfolojik Bir Bakış Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
5 Mart 2026 Perşembe Ankara’nın Su Kaynakları Onur Bektaş
10 Mart 2026 Salı Su Bir Gün Biterse? Sinem Küçükay
10 Mart 2026 Salı Su Bir Gün Biterse? Sinem Küçükay
12 Mart 2026 Perşembe Yeşil Altyapı Kavramı ve Uygulama Örnekleri Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
17 Mart 2026 Salı Kent Hakkı Bağlamında Su Hakkı Irmak Dalgıç Bulut
“Çok basit bir sebeple istemiyoruz yeni binaları: Çirkinler, kullanışsızlar, balkonsuzlar, basık tavanlılar, bahçesiz ve ağaçsızlar”
Metin Solmaz (57)
Girişimci, Yazar
Nostalji güzel şeyleri hatırlama sanatıdır. Çirkin şeyler hiç olmamış gibi davranılır. O yüzden o berbat okullar, askerlikler filan çok nefis hatırlanır, anlatılır. Ben bu yüzden nostalji sevmem. Bu konuda en sinirimi bozan şey de bu kentsel dönüşüm sonucu peydah olan ucubelerin nostaljik bir aşkla istenmiyor zannedilmesi. Hayır. Bütün diğer sebepleri çiğneyen çok basit bir sebeple istemiyoruz yeni binaları: Çirkinler. Kullanışsızlar. Balkonsuzlar. Basık tavanlılar. Bahçesiz ve ağaçsızlar. Geberit banyoyu koyuyorlar lüks oluyor. Ayrancıda nefis mimarlar yaşıyor. Ayrancı apartmanlarını çalışmış nefis akademisyenler var. Elimde olsa onlardan bir kurul yaparım. Ve o kuruldan geçmeden kimse çivi çakamaz, tabela asamaz. Ha bir de elbette hunharca topladıkları bütün sokak köpeklerimizi geri getirirdim.
“Mahallenin ruhunu bozmadan”
Esin Koçulu (55)
Emekli Bankacı
Buradaki nüfus yaşlı. Dolayısıyla binalar eski. Binaların odalarından, camlarından bahsetmiyorum bile; en üst katta oturan seksen yaşındaki annem dördüncü kata çıkamıyor. Ne yaptı? Gidip kardeşimin evine yerleşti. Altmış senedir oturduğu, gelin geldiği evi bırakıp gitmek zorunda kaldı. Oysa asansör olsaydı durum farklı olurdu; asansör bir lüks değil. O yüzden ben, altı dönüm üzerine kurulmuş beş bloğun kentsel dönüşüm kapsamında yenilenmesini destekliyorum.
Ama şöyle bir durum da var: Süreci sadece müteahhitlere bıraktığınızda, onların “Kendime ne kadar daha fazla pay çıkarabilirim?” düşüncesi ön plana çıkıyor. Son dönemde yapılan yeni binalara baktığınızda, kapısında oturup bir çay içebileceğiniz hiçbir alan yok. Oysa buradaki eski binaların genelde arka taraflarında güzel bahçeleri bulunuyor. Sonuç olarak kentsel dönüşüm gerekli; ancak mahallenin ruhunu bozmadan yapılmalı.
“Ev dediğimiz yer sadece dört duvardan ibaret değil”
Irmak Akar (21)
Öğrenci
Binalar kesinlikle yenilenmeli çünkü Ayrancı bölgesi oldukça eski konutlardan oluşuyor. Bu nedenle olası bir depremde veya herhangi bir doğal afette, çoğu binanın çok çabuk yıkılabileceği riskini taşıyoruz. Ancak bu yenilenme süreci gerçekleşirken mahallenin ruhunun kesinlikle korunması gerekiyor. Ev dediğimiz yer sadece dört duvardan ibaret olmamalı. Örneğin, Ayrancı’daki binalarda balkonların çok küçük olması benim canımı sıkan detaylardan biri; neredeyse hiç geniş, ferah balkon yok. Oysa balkon benim için çok önemli bir yaşam alanı ve mimari tasarımlarda buraların daha iyi değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Özetle; binalar yenilenmeli, evet. Fakat bu yapılırken hem mevcut nüfusun ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı hem de mahallenin kültürü ve o özgün ruhu asla kaybolmamalı.
“Binaların da bir ömrü var”
Fatma Yüksel (68)
Emekli Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Binaların da tıpkı insanlar gibi bir ömrü var. Mühendislerden ve mimarlardan duyduğum kadarıyla bu ömür yaklaşık elli yıl. Çünkü demir yoruluyor, çimento yıpranıyor. Dolayısıyla binaların yenilenmesi, kentsel dönüşüme girmesi kaçınılmaz bir ihtiyaç.
Ancak bu yenilenme yapılırken belirli bir mimari dokunun korunmasını isterdim. Bodrum veya Safranbolu evleri gibi, mahallenin kendine has bir karakteri olmalı. Fakat işin ekonomik boyutu insanları çok zorluyor. Benim oturduğum bina da oldukça eski ve duvarlarında çatlaklar var. Kesinlikle yıkılması gerekiyor ancak müteahhitler üste para almadan burayı yenilemeyeceklerini söylüyorlar.
Şehir dediğimiz mekân devasa bir mekanizma gibi işler. Görünen yüzünde imar planları, parsel numaraları ya da birbirini kesen asfalt caddeler var. Diğer yüzünde ise kentin asıl ruhu saklı. O soğuk beton blokların arasından sızan, sokak köşelerinde biriken ve kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızayı buluruz orada.
Semt, bu hafızanın en somut, en dirençli ve en canlı birimidir. İkametgâh adresi olmanın çok ötesindedir. Ortak bir geçmişin, paylaşılan pratiklerin ve kolektif bir aidiyetin fiziksel karşılığıdır orası. Mesela Ankara’da Ayrancı’nın yokuşları ya da Eskişehir’de Ertuğrulgazi’nin bahçeli nizamı, basitçe birer yerleşim alanı değildir. Şehrin karakterini inşa eden çok katmanlı kimlik adalarıdır.
Nedir, bir semti hafıza mekânı kılan temel unsur? Binaların estetiği mi? Hayır. O yapıların içinde, evlerin arasında akan gündelik yaşam pratikleridir, aslolan. Bahçedeki meyve ağacının gölgesinde yapılan komşu sohbeti, bakkalın önünde ayaküstü selamlaşma, pencerelerden taşan sesler, bütün bunlar mekânı sadece barınma alanı olmaktan çıkarır ve yaşam evrenine dönüştürür.
Neoliberal kentleşme politikaları işte tam da bu noktada devreye girer. Semtin yaşayan, bütüncül varlığını bir engel olarak görür. Mekânın kullanım değeri değil, değişim değeri esastır. Mekân rant aracıdır. Semtleri içten içe kemiren sürecin failidir.
Mekânın dokusunu oluşturan yapıların tek tek yıkılmasıyla başlayan süreç, semtin yavaş ölümüdür. Her yıkılan eski evle birlikte sadece bir yapı ortadan kalkmaz. Bahçedeki meyve ağacı, o ağaçla kurulan bağ, sokağın ışığı, o köşede birikmiş ömrün hikâyesi de hafızadan silinir.
Yerine dikilen ve birbirinin kopyası, çevresinde bir saksı çiçeğe dahi yer bırakmayan apartmanlar, semtin insani ölçeğini yok eder. Bu acımasız dönüşüm, mekânı anonimleştirir, insanı yalnızlaştırır. Artık sokak, orada yürünen bir kamusal alan olmaktan çıkar. Beton duvarlar arasından hızla geçilen bir koridora dönüşür.
Hafızası olan mekânların kaybolması, kentin sürekliliğinin de kopması demektir. Evlerinden kopamayan yalnız yaşlıların birer birer göçmesi, onların geride bıraktığı boşluğun hafızasız beton yığınlarıyla doldurulması, kentin kolektif vicdanını da aşındırır. O güzelim bahçeleri sadece elden çıkarılması gereken mali birer yük olarak gören kimi çocuklar, mekânın hatırasını mülkiyet hırsına feda ederler.
Kent hakkı mücadelesi tam da burada, bu hafıza mekânlarını korumak ve onları neoliberal piyasa mekanizmalarının insafına bırakmamak için başlamalıdır. Semt, kentin geçmişi ile geleceği arasındaki ince köprüdür. O köprünün yıkılması, kentin de kendi hikayesini unutması demektir.
Bahçeden kutuya sosyolojik tasfiye
Bahçeli evden kutu apartmana geçişi basitçe bir mimari form değişikliği olarak görmek yanıltır. Bu geçiş, kentsel yaşamın iliklerine kadar işleyen bir sosyolojik tasfiye sürecidir. Ankara’da Ayrancı’nın o kendine has az katlı, arka bahçeli apartman nizamı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi, Sümer ve Osmangazi mahallelerinde meyve ağaçlarıyla çevrili kooperatif evleri, aslında bir toplumsal sözleşmenin mekânsal karşılığıydı.
Bu evlerde sokağa küsülmez, komşuyla araya aşılmaz duvarlar örülmezdi. Kamusal alan ile özel alan arasında yumuşak bir geçiş sunan bir yaşam tarzının kalbiydi. Neoliberal kentleşme, bu yumuşak dokuyu verimsiz alan olarak kodladı. Orayı ranta tahvil edilebilir metrekarelere dönüştürdü. Sadece evler değil, o evlerden beslenen bütün o mahalle kültürü de enkaza dönüştü.
Bu tasfiyenin en dramatik öznesi, hayatını o bahçeli evin toprağına, ağacına ve sokağın ritmine bağlamış olan yaşlı kuşaktır. Onlar için o ev, sadece bir tapu değil, evlatlarını büyüttükleri, gölgesinde soluklandıkları, hatıralar biriktirdikleri bir sığınak. Kentsel dönüşümün sert rüzgârı o kuşağı da semtten koparıyor. Bahçesinden, toprağından koparılan yaşlıların göçüyle aslında semtin ruhu da tahliye edilmiş oluyor.
Yerlerine gelen yeni kuşaklar ise genel olarak mekâna kullanım değeri değil, değişim değeri üzerinden bakıyor. Bir zamanlar huzur ve aidiyet kaynağı olan o bahçeli evler, artık sadece “Müteahhit ne kadar verir?” sorusunun öznesi hâline gelmiş durumda. Mali bir yük olmuş.
Kutu kutu apartmanlar, bu yeni zihniyetin betonlaşmış hâlini anlatıyor. Birbirinin kopyası, tek bir saksının bile sığmadığı balkonları, sokağa gözünü yuman sakinleriyle o binalar, yalnızlıkların, yalnızlaşmanın yeni mimarisini temsil ediyor. Bahçelerin yerini otoparklar alıyor, boşluklar betonla kaplanıyor. Çocukların meyve çalacağı tek bir ağaç bile yok. Yaşlıların oturup dertleşeceği tek bir gölge bile kalmıyor.
Sosyolojik tasfiye işte böyle gerçekleşiyor: Ortak yaşam alanları yok ediliyor, insanlar dört duvar arasına hapsoluyor. Komşuluk, sadece asansörde karşılaşan iki yabancı arasında. Mahallenin denetleyici ve koruyucu dokusu da siliniyor. Kent, atomize olmuş bireylerin bir araya geldiği, mekanik bir yığına dönüşüyor.
Bu dönüşümün yarattığı en büyük tahribat ise, sınıfsal ve kültürel sürekliliğin kopmasıdır. Semtin dokusunu oluşturan o incelikli, ince işçilikle örülmüş, emek ve sevgi ürünü yaşam pratikleri kaba bir inşaat ekonomisine kurban ediliyor. Kentin demografisi de hızla homojen bir karakter ediniyor. Eski sakinlerin yerini alan, mekâna dair hiçbir hafızası olmayan gelip geçici kullanıcılar, semti bir yaşam alanı olarak değil, bir yatırım aracı olarak görüyor.
Sonuçta ortaya çıkan manzara, hafızasını yitirmiş, ağaçsız, kuş sesinden mahrum ve sadece ranta endeksli bir kutular yığını oluyor. Bu tasfiye süreci, kentin nefes borularını tıkarken, bizi de kendi yarattığımız beton labirentlerde kimliksiz birer figüre dönüştürüyor.
Fotoğraf: Doğa Kısa
Lefebvre ile teoriden pratiğe
Neoliberal kentsel dönüşümün bu yıkıcı çarkına karşı durma gereği yalnızca eski evleri koruma arzusundan doğmaz. Politik bir duruşu ve kent hakkı arayışını da zorunlu kılar. Henri Lefebvre’in kavramsallaştırdığı kent hakkı anlayışında şehir sadece içinde barınılan bir mekândan ibaret değildir. Lefebvre, mekânı sakinlerinin ortaklaşa ürettiği bir sanat eseri olarak görür.
Bu perspektiften bakıldığında, Ankara’nın Ayrancı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi mahallesi, sakinlerinin mülkiyet haklarından bağımsız olarak, o sokaklarda yürüyen, o ağaçların gölgesinde soluklanan herkesin ortak ürettiği mekânlardır. Neoliberal belediyecilik anlayışı, semti sakinlerinden koparmış, sermayenin oyun sahasına çevirmiştir. Kentin sakini, kendi yaşam alanının geleceği hakkında söz söyleyen bir kentli olmaktan çıkarılmış, gayrimenkul piyasasının figüranına dönüştürülmüştür.
Teoriden pratiğe geçişte kent hakkı, kentsel mekânın kullanım değerinin değişim değerine karşı kazandığı bir zaferi temsil etmelidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz semtin yavaş ölümü, işte bu hakkın gasbedilişini anlatır. Semtin dokusu bozulurken, oradaki demografik yapı sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden kurgulanırken bir dışlanma süreci de yaşanır. Kentin merkezindeki hafıza mekânları, soylulaştırma adı altında asıl sahiplerinden arındırılır. Böylesine bir süreçte belediyecilik politikaları, sadece imar izinlerini onaylayan bir noter makamı gibi çalışmanın ötesine geçmeli, semtin toplumsal dokusunu ve o mekâna sinmiş gündelik yaşam pratiklerini koruma sorumluluğu üstlenmelidir.
Gerçek bir kent hakkı mücadelesi, kenti bir rant alanı olarak gören teknokratik bakış açısına radikal bir itiraz da olmalıdır. Sadece yıkımlara karşı çıkmak yetmez. Kentin nasıl inşa edileceğine, hangi ağacın nerede duracağına ve kamusal alanın nasıl paylaşıldığına dair karar alma süreçlerine doğrudan katılmak da gerekir.
Ayrancı’da bir bahçeli evin yıkılıp yerine devasa bir beton kütlesinin dikilmesi, sadece o parselin sahibini ilgilendiren hukuki bir mesele değildir. O sokaktan geçen herkesin görsel, sosyal ve ekolojik hakkına yapılan bir müdahaledir. Dolayısıyla, kent hakkı odaklı bir belediyecilik, mahallelinin kendi yaşam alanını savunma iradesini kurumsallaştıran mekanizmalar kurmak zorundadır.
Bu kuramsal çerçeve, semt savunmasını romantik bir nostalji olmaktan çıkarıp rasyonel bir hak arayışına dönüştürüyor. Kentin sakinleri, birer müşteri veya hak sahibi paydaş olmanın ötesinde, kentin yaratıcı özneleri konumundadır. Sokaktaki her meyve ağacı, her eski taş duvar, bu ortak üretimin ve kolektif hafızanın birer parçasıdır.
Lefebvre’in vurguladığı gibi, kent hakkı kentteki yaşamın dönüştürülmesine yönelik bir çağrıdır. Bu çağrı, neoliberal kuşatmaya karşı semtin dokusunu, komşuluk hukukunu ve gündelik yaşamın o canlı, öngörülemez dokusunu savunmakla başlar.
Ağıttan eyleme kent savunması
Kent savunması söylemi, yitirilene yakılan hüzünlü bir ağıt değildir. Olmamalıdır. Eski komşulukların, meyve bahçelerinin ve mahalle sıcaklığının nostaljisine sığınmak elbette insani bir refleks, ama neoliberal kentleşmenin acımasız dişlileri karşısında bu nostalji bizi tek başına koruyan bir kalkan olamaz.
Kent savunmasını gerçek bir mücadeleye dönüştürmek için, semt güzellemelerini aşmalı, hak temelli ve örgütlü bir politik itirazı inşa etmeliyiz. Meselemiz kenti bir müze gibi dondurmak değil, yaşayan dokunun değişim sürecini yönetme hakkını talep etmek olmalıdır.
Ayrancı veya Ertuğrulgazi gibi semtlerde verilmesi gereken mücadeleyi, betonlaşmaya karşı bir estetik itiraza hapsetmek doğru değil. Kentin demografik yapısının ve toplumsal hafızasının zorla değiştirilmesine karşı da “yerinde kalma” iradesini açığa çıkarmalıyız.
Kent savunması, mülk sahiplerinin müteahhitlerle yaptığı bireysel pazarlıkların ötesine geçmelidir. Sokağın ve mahallenin kolektif bir özne olarak masaya oturmasını sağlamalıyız. Yıkımlara ağıt yakmayı bırakıp, imar planlarındaki rant odaklı değişiklikleri deşifre eden, hukuki süreçleri mahalle meclisleri aracılığıyla takip eden ve semtte nasıl yaşayacağımıza bizim karar vereceğimizi ifade eden bir eylem pratiği inşa etmeliyiz. Romantizmden arınmış, veriye dayalı, stratejik bir direnişten söz ediyorum.
Bu dönüşümde en kritik eşik, değişen demografiyi ve dokuyu dışlamamak, yeni olanı mücadeleye dahil edebilmektir. Semte yeni taşınan, o kutu apartmanların sakini genç kuşakları, kiracıları da mahallenin yeni hafızası olarak kabul etmeliyiz. Kent hakkı sadece tapu sahiplerine ait bir imtiyaz değildir. Kent hakkı, mekânı soluyan herkesin ortak hakkıdır.
Semt savunması sadece yaşlı kuşakların geçmişe tutunma çabası değildir. Gençlerin de daha insani, yeşil ve kamusal bir gelecekte yaşama arzusunu anlatmalıdır. Eylemlilik süreci, sözlü tarih çalışmalarıyla geçmişi belgelemenin ötesine geçmeli, modern şehircilik ilkeleriyle geleceği kurgulayan bir köprü kurmalıdır.
Kent savunması, neoliberalizmin “parçala ve yönet” taktiğine karşı “birleş ve diren” mantığını hayata geçirir. Tek bir binanın yıkılması, bütün bir semtin ekosistemine saldırı demektir. Bu farkındalıkla hareket eden bir mücadele, mahalle derneklerinden hukuki platformlara, sanatçıların görsel tanıklıklarından akademisyenlerin saha araştırmalarına kadar geniş bir cephe açar.
Yıkıma müdahale imkânı, nostaljik bir geçmişe dönme hayalinde değil, bugünün gerçekliği içinde yaratılacak yeni dayanışma ağlarında saklıdır. Ağıt yerini stratejiye, bireysel hüzün yerini kolektif bir kentsel muhalefete bıraktığında, kent hakkı sadece kâğıt üzerinde bir kavram olmaktan çıkar ve sokağın dinamik gücü hâline gelir.
Kadrajı genişletmek
Kadrajı sadece kaybettiklerimize değil, bugünün çatlakları arasından filizlenen imkânlara da açalım. Kent hakkı mücadelesinde kadrajı genişletelim ve semtin dokusundaki aşınmayı sadece bir kayıp hikâyesi olarak okumayı bırakalım. Değişimin kendisini bir müdahale alanı olarak kabul edelim.
Sözlü mirası kayıt altına almak elbette değerlidir ama o seslerin yankılandığı mekânlar birer birer otoparka ya da beton kutulara dönüşürken, onları arşivlemek yetmez. Gerçek bir müdahale için, o kadrajın içine yıkım ekiplerini, imar dosyalarını ve değişen demografinin yarattığı yeni sosyal gerilimleri de dahil etmeli, çözüm yollarını tam da bu sert gerçekliğin orta yerinde aramalıyız.
Kadrajı genişletirsek göreceğimiz manzara, sadece yaşlıların çapaladığı bahçelerin yok oluşu olmaz. Orada kentsel adaletsizliğin yeni biçimlerini de buluruz. Bu aşamada direniş, gündelik yaşamın o küçük ama inatçı örüntülerini, yani mesela bir kapı önü sohbetini, bir esnaf dayanışmasını veya bir parkın kullanım biçimini, politik birer eylem olarak yeniden tanımlar.
Lefebvre’ci kent hakkı, mikro pratikler ile makro politikalar kaynaştığında değer kazanır. Yerel yönetimlere düşen görev, katılımcılık kavramını sadece anketlerden ibaret görmemek, semtin tarihsel ve sosyolojik katmanlarını imar planlarının asli birer bileşeni hâline getirmektir. Mekânı korumak, sadece eskiyi muhafaza etmek değildir. Mekânı yaşatmak, geleceği o eskiyle organik bir bağ kurarak yeniden tasarlayabilmektir.
Semt güzellemelerinin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Mekânsal adaleti savunan bir yeni kentsellik bilincine ihtiyacımız var. Ayrancı’daki bir apartman bahçesinin sadece o apartman sakinlerine değil, tüm şehrin ekolojik ve sosyal dengesine hizmet ettiğini bilmeliyiz. O bahçenin betonlaşması, tüm kentin nefessiz kalması demektir. Mücadele, bu farkındalığı bir mahalle meclisi kararlılığına dönüştürebildiği ölçüde başarılı olacaktır. Semt savunması; mimarların, hukukçuların, sanatçıların ve o mahallede nefes alan, hattâ o mahalleden geçen herkesin bir araya geldiği, disiplinlerarası bir kent nöbetine dönüşmek zorunda.
Neoliberal kentin homojenize eden saldırısı karşısında semt, bizim son sığınağımız ve ilk mevzimizdir. Kadrajı genişletip baktığımızda, yıkımın büyüklüğü kadar, o yıkımın içinden yükselen itiraz seslerinin potansiyelini de görürüz. Kentin kimliğini inşa eden hafıza mekânlarını korumak, geçmişe duyulan bir vefa borcunu aşan, çocuklarımıza bırakacağımız yaşanabilir bir dünya sözüdür.
Ağıtları eyleme, nostaljiyi ise örgütlü bir kent hakkı mücadelesine tahvil ettiğimizde, bahçelerinden meyve yenen evlerin ruhu, belki beton blokların arasında yeni bir yaşam formu bularak varlığını sürdürecektir. Gerçeklikten kaçmadan, o gerçekliğin içinde direnerek şehri yeniden kurmak bizim elimizde.
1960’lı yıllarda Marksist sosyolog Henri Lefebvre tarafından ortaya atılan Kent Hakkı (Le Droit a la Ville) kavramı kent sakinlerini kentin sadece tüketicisi olan pasif kullanıcılar olması yerine; kenti üreten, yöneten, dönüştüren ve kent için mücadele eden aktif kullanıcılar olması gerektiğini savunur. Bu bir talep, bir çığlıktır. Her ne kadar kent hakkı kavramı günümüzde çok yaygın çalışılan bir konu olsa da spesifik olarak iki yaklaşımdan bahsedilebilir ki bunlar: radikal ve reformist yaklaşımdır. Günümüzde uluslararası kuruluşların yayınları ve çalışmaları reformist yaklaşımın ürünüdür. Kentsel sorunlara kökten bir çözüm sunmayan ve iyileştirme odaklı olan bu yaklaşım karşısında radikal yaklaşım yani Lefebvre, Harvey gibi düşünürler daha kökten çözümler sunmaktadır. Su hakkı kökten çözümleri gerektiren bir haktır.
“Su hakkına sahip misin?” sorusu doğada kendiliğinden bulunan, kamusal bir kaynak olan ve yaşamın temeli olan “SU”yun ticarileşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ifade eder. Suyun bir insan hakkı olarak savunulmaya başlaması 20. Yüzyıla dayanır. Ticarileşme ve özelleşmeyle birlikte suya ulaşamama ihtimalinin yarattığı endişe 1992 yılında Dublin Su İlkeleri’nin yayınlanmasına sebep olmuştur. Bu ilkeler:
Tatlı su kaynağının yaşam, gelişim ve çevre için vazgeçilmez, sınırlı ve hassas bir kaynak olduğu,
Su yönetiminin kullanıcıları, planlamacıları ve politika yapıcıları tüm seviyelerde kapsayan katılımcı bir yaklaşıma dayanması gerektiği,
Kadınların suyun sağlanması, yönetimi ve korunmasında merkezi bir rol oynaması,
Suyun tüm rekabetçi kullanımlarında ekonomik bir değere sahip olmasıdır.
2000 yılında yayınlanan Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden biri olan çevresel sürdürülebilirliği sağlamak, temiz su ve sanitasyona erişimi kapsamaktadır. 2002 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, 15 No’lu Genel Yorumu ile suyun yaşam, sağlık ve sanitasyon için ayrılmaz bir insan hakkı olduğunu detaylı olarak yorumlamıştır. Bu süreçte su hakkına dair bir diğer önemli gelişme Maude Barlow tarafından 2007 yılında yazılan Su Hakkı isimli eserdir. Bu eserde suyun ticari bir meta değil ortak bir miras olduğunu söyleyen 4 temel prensip yer almaktadır. Bunlar:
Su insan hakkıdır
Su ortak bir mirastır
Suyun da hakları vardır
Su bize nasıl bir arada yaşayacağımızı öğretebilir.
“Suyun da hakları vardır” ifadesi suyun geri planda kaldığına yönelik bir ifade olsa da Barlow suyun önemini acil önlemler alınması gerektiği yönünde vurgulamıştır. Benzer şekilde 2010 yılında Birleşmiş Milletler güvenli ve temiz içme suyu ve sanitasyonu insan hakkı olarak tanıyan tarihi bir karar vermiştir. Ancak bu kararları verenler güvenli ve temiz suya kolayca erişebilenlerken bu kararlardan haberleri dahi olmayanlar Resimdeki temiz suya erişemeyen insanlardır.
2015 yılında yayınlanan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın 6. Maddesi 2030 yılına kadar herkes için temiz su ve sanitasyon sağlama hedefini pekiştirmiştir. Ancak günümüz koşullarında bu hedefin gerçekleşip gerçekleşemeyeceği tartışma konusudur. Öyle ki 2023 DSÖ ve UNICEF verilerine göre 1,6 milyar insan evinde güvenli içme suyuna erişemiyor; 2,8 milyar insan güvenli sanitasyon hizmetlerinden yoksun; 1,9 milyar insan temel el yıkama imkanından mahrumdur.
İlan edilen bu hedefler ve kararlar, Kuzey’de ve Güney’de sürdürülen su hakkı mücadelelerinin ürünüdür. Her ne kadar her iki hareket arasında mülkiyetçilik ve anti-kapitalist mücade açısından farklılıklar olsa da (Yılmaz, 2010) karar vericileri etkilemiştir. Güneydeki mücadelelerin en etkilileri Cochabamba Su Savaşları, Hindistan Narmada Nehri, ABD Flint Kenti Su Felaketi iken Kuzeyde genellikle platformlar üzerinden yürütülen bir mücadele vardır. Özellikle 2000’li yıllarda gerçekleşen Cochabamba Su Savaşları ile 15 yıldır uygulanan neoliberal politikalardan biri ilk kez toplumsal bir hareket ile durdurulmuş ve Bolivya’daki toplumsal mücadelelerin biçimini değişmiştir. Türkiye’de ise su hakkı mücadeleleri 1980’lerde nüfusun artması ve hızlı kentleşme su kaynaklarının kirlenmesi ve tüketiminin artmasına yol açarak ilk ciddi erişim sorunlarını ortaya çıkardı. 2000’li yıllarda suyun ticarileştirilmesi ve özelleşmesi eğilimi artmış, güçlü direnişlerin adımları atılmıştır. Su kaynaklarını tehdit eden HES projeleri, madencilik çalışmaları ve kentsel dönüşüm faaliyetlerine karşı hukuki ve toplumsal mücadele dönemi başlamıştır. Özellikle Karadeniz bölgesinde yapılan protestolar farkındalığın artmasını sağlamıştır.
Tüm bu mücadelelere rağmen suyun önemi hala anlaşılmış değildir. Su tükenirken ortaya çıkardığı sorunlar çevreyi geri dönülemez şekilde etkileyecektir. Bu nedenle suyun geleceğine ilişkin mahalle ölçeğinde yapılan en küçük faaliyet bile çok önemliyken evrensel anlamda çözüm sunan etkili çalışmalar yapılmalıdır.
Kaynakça
Yılmaz, G. (2010) “Bütün renkler kirleniyordu…Praksisten Kaçış Sürecinde Su Hakkı Mücadeleleri”, Praksis, 24, 25-39.
Bir daha olmayacak, bir daha asla… Şimdi nerede o eski Çankaya, Kavaklıdere bağları? Samanpazarı eşrafı, eski Ankaralılar, bağlarını, o kutsal çocukluk anılarına boş vererek parselleyip parselleyip sattılar. Kim bilir nice eşekli, bağ evli, yer yataklı, yerli dolaplı çocukluk, Amerikalı ve başka yabancı kiracılarla iç içe yaşayan apartman hayatında unutuldu çoktan.” Sevgi Soysal – Yürümek (1970), s. 14.
Son yıllarda, toplumun dertlerini dile getirebildiği kanallar daralıyor ve insanlar kendilerine sunulan ana akım medya gibi boy aynalarında yaşadıkları dertlerin yansımalarını görmüyor. Hal böyle olunca çok sınırlı sayıda muhalif olan kanala, benim sorunlu bulduğum bir güvenle, hakikat bağımlılığı geliştiriyorlar. Fakat, belirli kriz anlarında görüyoruz ki bu kanalların bir kısmı gerçekte iktidarın muhalefet göreviyle yedeklediği aktörler. Hiç uzaklara gitmeden henüz geçen hafta yaşanan, muhalif görünümlü bir şarkıcının öncülük ettiği yardım kuruluşu merkezinde patlayan krize bakalım. Sanıyorum ortaya saçılanlara bakarken pek çoğumuzun hissettiği duygu aslında bir tür duygusuzluk. Sosyolojideki karşılığıyla apati. Durumumuz böyle bir duygusuzluk hali olunca da toplum hakikatine sahip çıkabileceği moral referanslara muhtaç kalıyor. “Hayır, bu tanık olduğum haklı ve adil olamaz” derken işaret edebileceği bir nokta, levha, anıt…
ODTÜ mezuniyet törenlerinde açılan pankartların böyle bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum birkaç yıldır. Pankartlar, hemen tören sırasında sosyal medyaya düşmeye başlıyor, özellikle son yıllarda giderek gündemde daha büyük bir yer ediniyor ve bu yeri Türkiye gibi bir ülke açısından oldukça uzun sayılabilecek bir süre koruyabiliyor. Geçen sene ODTÜ pankartlarının yarattığı gündem tufanına tanık olduğumuzda kendi kuşağımdan arkadaşlarla, sosyal medyadan çağrı yaparak küçük bir arkeolojik araştırmaya girişmiştik. Farklı yıllardan topladığımız fotoğraflardan anladığım pankart meselesi 2000’lerin başında, elle hazırlanmış (baskı olmayan) ve bölümlere özel tek bir pankartla başlıyor. Sloganlardan ziyade öğrenciliğin ve mezun olunan bölümlerin zorluğuna dair esprili ifadeler var. Çevre Mühendisliği ya da Sosyoloji gibi bazı bölümlerin belirli toplumsal sorunlar merkezinde slogana yaklaşan oldukça genel ifadeler dışında siyasi göndermelere rastlamıyoruz. Belirli mühendislik bölümlerinin baret, Psikoloji bölümünün ise huni takması gibi obje kullanımları da yaygın bu erken dönemde.
Sonra ne oluyorsa oluyor. 2012 yılındaki mezuniyette ilk slogan pankartlar yaygınlık kazanmaya başlıyor. Bu dönem Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli zira 2002 yılında iktidara gelen siyasi çizginin onuncu yılı ve çözümü yönünde sözler verilen tüm meseleler, 2001 krizi sonrası iktisadi bir soluklanmanın dışında, toplumun gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Hani Ertuğrul Özkök’ün Amiral Gemisi’ndeki kaptan köşkünden “metal yorgunluğu” başlıklı yazılar yazdığı yıllar. Hemen akabinde dönemin Başbakanı’nın ODTÜ Yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK merkezine yaptığı ziyaret sırasında büyük protestolar yaşanıyor ve “orantısız güç” kavramı lügatımıza giriyor. Bu gerilimle girdiğimiz 2013 yılının Mayıs ayı sonunda ise, yaz sonuna kadar sürecek, Gezi Parkı Protestoları başlıyor ve ODTÜ mezuniyet pankartları o yıl bir daha solmamak üzere umut çiçekleri açıyor.
O günden 2025 yılına kadar bu pankartlar ülkedeki (ve kısmen dünyadaki) bir yıllık siyasi ve toplumsal gelişmelerin adeta panoramasını sunan uzun metrajlı bir haber programı gibi akıyor. Dile kolay, Ankara’nın yaz güneşi altında 3 saat süren bir geçiş töreninden bahsediyoruz. Devrim basamaklarında oturan aileler, yakınlar ve arkadaşlar geçen pankartla hatırlıyor neler yaşandığını ve muhasara altına alınmış gündelik hayatlarında gösteremedikleri tepkiyi pankartlar eşliğinde gösteriyorlar. O çocukların o pankartlarında bir filizkıran fırtınasıyaşanıyor. Fırtına dinerken görülüyor: İşte hakikatin çölünde her şey çıplak…
İlginç ve önemli, ülkenin durumu açısından semptomatik ve siyasi açıdan neredeyse bir arınma töreni olarak gördüğüm bu hadiseye yıllar içinde defalarca tanık olunca ne yaşandığı konusundaki anlayışım biraz böyle bir yere sabitlendi. Dolayısıyla bu yılda merakla izledim tüm pankartların geçişini. Tümü için bir yorum yazmak bu yazının sınırları açısından mümkün değil. O nedenle memleketin içinde bulunduğu durumun semptomatik okumasına imkân veren bir başka vaka olarak Ayrancı’da yıllardır tanık olduğumuz kentsel (ya da Ayrancı’da söylendiği biçimiyle rantsal) dönüşüme neden olan süreçleri hedef alan pankartlara odaklanmak isterim.
ODTÜ’nün kuruluşunda, her anlamda üzerine inşa edildiği Mimarlık Fakültesi pankartları bu yıl 2010’lardan bu yana giderek rant merkezli kangren olan kentleşme ve konut sorununa bakan pankartlar öne çıkıyordu. 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada Türkiye’de mimarlık mesleği açısından 2013 yılını bir kırılma olarak saptamıştık. Bu tarihten sonra mezun olanlar artık kendini “mimar işçi” görüyordu. ODTÜ pankartlarının geneline hâkim olan işsizlik tehditti merkezindeki kemikleşen gelecek kaygısını en yoğun yaşayan meslek grupları başında geliyor mimarlar artık. Bu nedenle de pankartlardan bize ne diyeceklerini hep önemli bulurum.
Bu sene Mimarlık Fakültesi pankartlarında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi nedeniyle yasladığımız “kentsel kapatılma” elbette ki gündemdeydi: “Kentten utananlar 11 milyarlık makyaj yaptı”, “Kent misafirler için değil içinde yaşayanlar için planlanır.”
Bunun yanı sıra pankartlarda kendi gelecek kaygılarından ziyade ülkeye dair duydukları sorumluluğun öne çıktığını gördük: “Baskıyla çizdiğiniz sınırlara inat, özgürlüğü her ölçekte savunacağız,” “Bizim planlarımızda saraylar değil, herekse eşit gökyüzü var,” “Nefrete, şiddete ve ranta inat; herkes için özgür ve adil bir yaşam planlıyoruz,” “Savaşın yarattığı sınırı rant için çizilen parsel tamamlar” ve “Vaziyet planlı belli. Tek çare Devrim.”
Benim Ayrancı açısından önemli bulduğum ise kentsel dönüşümle yitirdiğimiz mahallelerimiz ve kent sakini olma hallerimizle ilişkili olanlardı:
“Kamu yararı gözetmeyen kentsel dönüşüm, rantsal bölüşümdür!”, “Kentin asıl protokolü sakinidir” ve “We built cities we can’t afford to live in” (Yaşamaya gücümüzün yetmediği şehirler kuruyoruz).
Ayrancı’da yaşanan kentsel dönüşümü iki senedir açtığım bir ders kapsamında takip etmeye çalışıyorum. Kuşkusuz bu sorun bir tek Ayrancı’da yaşanmıyor. Fakat Ayrancı’nın 1950’lerden bu yana adım adım şekillenmiş özgün mahalle kültürü ve kimliği çerçevesinde başka bir anlam kazanıyor. Ayrancı mahalle sakinlerinin yıllar içinde biriktirdikleriyle oldukça özgün bir biçimde belgeleniyor. O pankartları hazırlayan genç mezunların bir kısmının da Ayrancı sakini olduğunu ve pankartlarındaki sloganlar bu deneyimden doğru şekillendiğini düşünmek çok mümkün. Dolayısıyla, kaybettiğimiz mahallelerimiz de ODTÜ pankartlarındaki yerlerini alıyor.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 5,8 milyon ön lisans ve lisans öğrencisi bulunuyor. GSB’ye bağlı devlet yurtlarının kapasitesi yaklaşık 1 milyon yatakla sınırlı kalıyor. Ankara’da 312 binden fazla üniversite öğrencisi bulunuyor. Artan kira fiyatları ve sınırlı yurt kapasitesi, öğrencilerin barınma tercihlerini doğrudan etkiliyor.
Bu tablo, öğrencilerin farklı yaşam deneyimlerinde karşılık buluyor.
“Kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi E.İ., Gölbaşı’ndaki KYK yurdundan her gün Cebeci Kampüsü’ne gidip geldiğini söylüyor. Ulaşımda geçirdiği sürenin günlük yaşamını etkilediğini belirten E.İ., yurt kuralları nedeniyle bazı sosyal etkinliklerden erken ayrılmak zorunda kaldığını anlatıyor.
“Üniversitedeki ya da kent merkezindeki etkinliklerden en geç saat dokuzda ayrılmam gerekiyor. Günle bağım erken kopuyor. Bu yüzden kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum.”
“Çalışmak artık tercih değil, zorunluluk”
Gazetecilik Bölümü 3. sınıf öğrencisi R.O. iki buçuk yıl devlet yurdunda kaldıktan sonra arkadaşlarıyla eve çıktığını anlatıyor. Eve çıkan öğrenciler için ekonomik yükün arttığını belirten R.O., burs ve aile desteğinin tek başına yeterli olmadığını söylüyor.
“Burslarla geçinmek imkânsız. Özellikle eve çıkan öğrenciler için çalışmak artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.”
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi S.T. ise ailesiyle birlikte yaşıyor. Barınma maliyeti açısından avantajlı görünse de aile yanında yaşamanın öğrencilik deneyimini farklı biçimlerde etkilediğini ifade ediyor.
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor. Bu yüzden sosyal etkinliklere katılırken bazı sınırlamalarla karşılaşabiliyorum.”
Kentte yaşamak neden kente katılmak anlamına gelmiyor?
Görüşülen öğrenciler farklı koşullarda yaşasa da benzer sorunlarla karşılaşıyor. Barınma sorunu yalnızca öğrencilerin nerede yaşadığıyla sınırlı kalmıyor; kent yaşamına katılımı da etkiliyor. Uzun ulaşım süreleri, yükselen yaşam maliyetleri ve kent merkezinden uzaklaşma, öğrencilerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını zorlaştırıyor.
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi de bu değerlendirmeyi destekliyor. Odaya göre artan konut ve kira maliyetleri öğrencileri kent merkezinden uzaklaştırırken, kampüslere, kamusal alanlara ve kültürel etkinliklere erişimi de güçleştiriyor.
“Yolculuk sürelerinin uzamasıyla öğrenciler ders dışındaki vaktini kütüphanede, tiyatro salonunda, sivil toplum faaliyetinde veya bir parkta geçirmek yerine ulaşımda tüketir. Dolayısıyla kentsel yaşama katılım zorlaşmaktadır.”
Oda, yaşanan durumu yalnızca bir barınma sorunu olarak değil, öğrencilerin kent olanaklarına eşit erişimini etkileyen çok boyutlu bir sorun olarak değerlendiriyor.
Öğrenciler için nasıl bir kent mümkün?
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ne göre öğrenci barınma sorununun çözümünde mevcut kentsel envanterin daha verimli kullanılması ve kurumlar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Oda, mülkiyeti belediyeye ait ancak atıl durumda bulunan yapıların öğrenci konukevlerine dönüştürülmesini ve kira desteği gibi alternatif politikaların uygulanmasını öneriyor.
Odaya göre öğrencilerin kentle bağ kurabilmesi için yalnızca barınma olanağı yeterli değil. Kampüslere, kamusal alanlara ve sosyal yaşama erişimin kolaylaştırılması, ulaşım politikalarının da bu doğrultuda ele alınması gerekiyor.
Ankara’da görüşülen öğrencilerin deneyimleri de barınma sorununun yalnızca bir konut meselesi olmadığını gösteriyor. Farklı koşullarda yaşasalar da öğrencilerin ortak noktası aynı: Kentte yaşıyorlar ancak kentin sunduğu olanaklara eşit biçimde erişemiyorlar.
“Yaşadığınız sokakları sadece bir adres değil, bir hikaye olarak görmeye hazır mısınız?”
Şehir hayatının hızı içinde bazen en büyük hazineyi, yani komşumuzu ve sokağımızı unutuyoruz. Ayrancım Derneği olarak, köklerimizi hatırlamak ve geleceğimizi birlikte örmek için Mahalle Okulu Seminerleri’ni başlatıyoruz!
Tarihten bugüne, muhtarlıktan dayanışma ağlarına kadar mahalleye dair her şeyi 6 hafta boyunca alanında uzman isimlerle konuşuyoruz:
16 Mayıs Cumartesi 🏛️ Mehmet Sarıoğlu: Osmanlı’dan Günümüze Mahalle Tarihi
23 Mayıs Cumartesi 🗳️ Halil Memiş: Mahalle Yönetimi ve Muhtarlık
6 Haziran Cumartesi ☕ Ezgi Orhan: Mahalle Kültürü, Barınma ve Kentte Gece Yaşamı
13 Haziran Cumartesi 🤝 Begüm Özden Fırat: Dayanışma Ekonomisi ve Mahalle Dayanışma Ağları
20 Haziran Cumartesi 🌍 Besim Can Zırh: Mahallenin Oluşumu, Göç ve Kimlik
24 Haziran Çarşamba 🏡 İlhan Tekeli: Gündelik Yaşam ve Yaşam Kalitesi ve Yerellik
Sertifikalı derslerimiz Cumartesi günleri 17.00 – 18.30 arasında yapılacaktır.
Mahallemizi yeniden keşfetmek, sadece yan yana değil, “birlikte” yaşamak için bu seminerlerde buluşalım.
Ayrancım Derneği olağan genel kurulu 6 Aralık 2025 tarihinde gerçekleştirildi. Yapılan seçim sonucunda 3 yıl süreyle görev yapacak yeni yönetim kurulu üyeleri belirlendi. Yönetim Kurulunun ilk toplantısında yapılan görev dağılımına göre;
Atatürk Orman Çiftliği’nin arazi ve plan bütünlüğünü aşındıran müdahaleler 1950’lerde Karşı Devrim’in güçlenmesiyle hibe koşullarını aşındıran satışlar ve tahsislerle başlamıştır. 29 Mayıs 1959 tarihli 7310 sayılı Kanun’la 725 dekar AOÇ arazisinin satışı düzenlenmiş; 6 Haziran 1959’da Resmî Gazete’de yayımlanan bu düzenleme, bütünlüğün bozulmasında kritik bir eşik olmuştur.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi bünyesinde hazırlanan Atatürk Orman Çiftliği oluşumunun, yapılanmasının ve yapılaşmasının neresinde yer alındığını gösteren “Hangi Yerleşke AOÇ” adlı çalışmada görüleceği gibi;
“Eskişehir Yolu, İstanbul Yolu, AŞTİ Bulvarı ve yeni açılan Ankara Bulvarı (ki, gerçekte plandaki adı AOÇ Bulvarı’dır), AOÇ arazisini batıya doğru kat ederken, beşincisi bunu kesen Anadolu Bulvarı olarak gerçekleşmiştir; tümü de bu arazinin bütünlüğünü zedeleyerek kalan arazi parçalarını hem küçültmüşler ve hem de nitelikli varlığını risk altına sokmuşlardır! Bunun farkında mıyız? Arazi bölünmesi yaşanırken ortaya çıkan kullanım ve mülkiyet deseni, artık bağlantısı kopan arazilerin konum, ilişki ve kullanım açısından AOÇ’nin olduğu duygusu ve bilgisini yeniden canlandırmamızı bile zorlamaktadır. Yalnızca resmî kurumlar ve devlet daireleri değil, parti binaları, askeri bölge ve kullanımlar, özel eğitim kurumları ve üniversiteler ve otobüs terminalleri gibi büyük; ama benzinlik, büfe, lokanta benzeri küçük işletmelerin de aralarında olduğu, aidiyetlerini gizleyen araziler ve yapılar dışında, yalnızca açık yeşil alanlar, Atatürk Orman Çiftliği’ne ait oldukları konusunda bir açık mesaj vermektedir.”
Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerinde talan edilen araziler görülebiliyor.
Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerine talan edilen arazilerin üzerine inşa edilen bu yapıları oturttuğumuzda yıkımın dehşetiyle irkilmemek mümkün değildir. Bugün adını tek tek saymaya kalksak toplamda yüzlerce bina ve yerleşke Atatürk Orman Çiftliği arazileri işgal edilerek konumlandırılmıştır. Bunlardan bazıları; ASKİ Genel Müdürlüğü Eğitim ve Spor Tesisleri, Ankara Atlı Spor Kulübü, Gençlerbirliğ Tesisleri, Alparslan Türkeş Mezarlığı, Başkent Öğretmenevi, Orman Genel Müdürlüğü Lojmanları, Devlet Mezarlığı, Gazi Orduevi, Benzin İstasyonları, Bayraktar Twins (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı), Tevfik İleri İmam Hatip Lisesi, Çevre ve Orman Bakanlğı, Yüksel İnşaat ve HaberTürk Binası, Emsan Sitesi, İşçi Blokları, Gazeteciler Sitesi, Seylap Blokları, İpek Sitesi, Yüzüncü Yıl Sitesi, Urankent, YDA 1. Etap, Gimat Toptancılar Sitesi, Rize Gross, SSK Blokları, Konkur sitesi, Mitaş Enerji, Koray Outlet, Şaşmaz, Optimum Center, Danıştay, Ahmet Hamdi Akseki Cami, Öz Ankara Toptancılar Sitesi, ATB İş Merkezi, ACity Outlet, Tan Oto, Tepe Home, Atisan Sanayi Sitesi, Efe Plaza, Gordion AVM, ve adını burada tek tek sayamadığımız niceleri… * Hangi Yerleşke AOÇ
2000’lerden itibaren yetki devri ve protokoller aracılığıyla, AOÇ üzerindeki planlama ve kullanım kararlarında belediye ve farklı kamu aktörlerinin rolü genişlemiştir. 19 Ekim 2011 tarihli protokolle AOÇ Hayvanat Bahçesi alanının kullanım hakkı Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne verilmiş; izleyen plan kararları “Yenileme Alanı” tanımı ve uygulamalarıyla ANKAPARK gibi büyük ölçekli projelerin zeminini oluşturmuştur. Bu süreç, üst ölçekli koruma hedefi yerine projeye göre parça parça planlama pratiklerini öne çıkarmıştır.
Yargı denetimiyle bu gidişat birçok kez durdurulmuştur. 3 Ağustos 2015’te Ankara 5. İdare Mahkemesi, AOÇ Koruma Amaçlı İmar, Ulaşım Planı ve Uygulama Projesi’ni, AOÇ’nin kuruluş amacına ve 1. derece doğal-tarihi sit niteliğine aykırılık gerekçesiyle oybirliği ile iptal etmiştir. Kararın ardından, planlara dayalı inşa süreçlerinin parçası olan Ankara Bulvarı, belediye duyurularıyla Ağustos 2015’te trafiğe kapatılmış; ancak idarenin yaptığı yeni plan değişiklikleri ve uygulamalarla mahkeme kararının uygulanabilirliği fiilen ortadan kalkmıştır.
Buna karşın izleyen yıllarda, iptal edilen kararların revize edilip yeniden onaylanması ve benzer fonksiyonların yeni planlarla tekrar gündeme getirilmesi görülmüştür. Meslek odaları bu pratiği, “iptal, revizyon, yeniden uygulama” şeklinde işleyen bir süreklilik döngüsü olarak tanımlamaktadır. Bu metinde ‘sürdürülmüş ihlal’ terimiyle kastedilen, tam olarak bu döngüdür.
Sonuçta AOÇ’deki yıkım, tek bir siyasi döneme indirgenemeyecek birikimli kararlar ve temelinde karşı devrim sürecinin ürünüdür. Farklı dönemlerde belediye, bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşlarınca alınan kararlar; koruma statülerine rağmen alanın parçalanmasına, işlevsel süreksizliğine ve plan bütünlüğünün zayıflamasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu tablo, AOÇ’nin 1. derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü ve kuruluş koşulları ile uyumlu, tutarlı ve şeffaf bir üst ölçekli koruma-kullanma stratejisine duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yöneten değişse de yönetim anlayışı değişmedikçe talan devam etmektedir. Türk ulusu, bu gidişata dur diyerek Cumhuriyetimize ve onun simgesi yapı ve kurumlara sahip çıkmalıdır.
AOÇ’nin bütüncül bir koruma-imar planı ile korunması yerine parsel temelli müdahalelerle yapılaşmaya açılması, arazinin bütünlüğünü bozmaktadır. Örneğin 50 metre genişliğinde duble yollar ile AOÇ tarım arazilerinin bilerek ve isteyerek parçalara bölünmesi sağlanmıştır. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ne göre de bu yollar AOÇ arazisini “parça parça bölerek” toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Ankara 4. İdare Mahkemesi söz konusu yolları içeren imar planlarını iptal ederek AOÇ tarım arazilerinin kesilmesine geçit vermemiştir. Ancak plan değişiklikleri küçük ölçekte devam etmektedir; Mimarlar Odası bu eksende AOÇ için kapsamlı bir koruma amaçlı üst ölçekli imar planı hazırlanması ve bölücü yol yapımlarının derhal durdurulması çağrısında bulunmuştur. Oda ayrıca 13 Nisan 2021 tarihli açıklamasında Gökçek döneminde planlanan yollardan bir tanesinin Atatürk Orman Çiftliği’nin talan edilmesi bölünerek parçalanmasının en önemli uygulamalarından olduğunu, “İ. gökçek tarafından planlanan yolun Mansur Yavaş tarafından inşa edildiğini” bildirmiştir.
Atatürk Orman Çiftliği alanları, son yıllarda büyük ölçekli projelerle hızla dönüşüme uğratılmaktadır. ANKAPARK örneğinde olduğu gibi 1,2 milyon metrekarelik hayvanat bahçesi alanı 2013 yılında eğlence parkına dönüştürülmüştür. 2018 yılında çıkarılan bir kanunla, bu alan 29 yıl süreyle Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilmiştir. Harita Kadastro Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin uyarısına göre ANKAPARK, AOÇ arazi yapısını gasp ederek “ticarethaneye çevrilmektedir”.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı (“Beştepe Külliyesi”) da AOÇ üzerinde inşa edilen bir başka dev projedir. Danıştay, bu külliyenin bulunduğu alana herhangi bir “kamu/kurum binası” yapılamayacağı kararını vererek inşaatın temelini hukuken engellemiştir. Ancak Saray inşaatı her türlü uyarıya karşın başlamış ve zaman içinde yaklaşık 750 bin m²’yi aşan bir alana yayılmıştır. Bu çalışmalar için tahminen 10 binin üzerinde ağaç kesildiği değerlendirilmektedir. İnşaat çalışmaları sırasında Atatürk Evi’nin yanında bulunan Tarımcı Atatürk Heykeli ve Meydanı’nda yer alan rölyeflere bilerek zarar verilmiş ve parçalanarak pek çok parçası kaybolmuştur. Devlet bursuyla heykel ihtisasını Paris’te yapan Türk heykeltraş Burhan Alkar 1930 doğumlu olması ve ilerlemiş yaşına rağmen yetkililere rölyeflerin ücretsiz tamir edilmesi ve ücretsiz olarak yeniden yapılması için deyim yerindeyse yalvarmıştır. Bu bile tek başına tarihe kara leke olarak geçecektir.
Atatürk Orman Çiftliği arazisinin ABD büyükelçiliğine satışının iptali ile ilgili Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada Yargıtay satış kararını bozmuştur. Diğer bir ifadeyle satış kanun dışı ise arazi de yapılan büyükelçilik kompleksi de fiilen işgal edilmiş vatan toprağı olarak değerlendirilebilir! Hukuk mekanizması kullanılarak bu kararın da arkasından dolanılacaktır, bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti sessiz bir işgal yaşamaktadır. Türk Ulusu savaşmadan yenilmektedir.
AOÇ arazisi içinde Sağlık eski bakanıyla ilişkili olan TEBA Vakfı’na 2025’te tahsis edilen Medipol Üniversitesi kampüsü inşaatı ve TÜRK İŞ Konfederasyonu bina inşaatı mahkeme kararlarına rağmen sürmektedir. Ayrıca yeni bulvar-yollar (ör. 4,2 km uzunluğunda 50 m genişliğinde güzergâh) gibi büyük kamu-özel yatırımları da AOÇ arazileri üstünde öne çıkmaktadır. Bu mega projeler, AOÇ’nin ekolojik ve kamusal bütünlüğünü ortadan kaldırarak, kullanım amacını dönüştürmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’nin koruma statüsü, çeşitli hukuki ve idari düzenlemelerle zaman içinde değiştirilerek projelere zemin hazırlanmıştır. 2012 yılı itibarıyla, AOÇ arazisinin birinci derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü, Ankara Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu tarafından kaldırılmıştır. Sit derecesinin düşürülmesiyle, AOÇ arazisinin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesine ve sıkı koruma hükümlerinin gevşetilmesine olanak sağlamıştır .
2014 yılında Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, tarihi sit alanlarında “kamu hizmet binaları” yapımına izin veren bir ilke kararı almıştır. Ancak Danıştay bu kararı hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. 2021yılında aynı kurul, “kamu hizmeti” yerine “resmî kurum” ibaresi içeren bir düzenleme yapmıştır. Bu değişiklik de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından hukuka aykırı bulunarak durdurulmuştur. Yargı kararlarıyla, AOÇ alanlarında yapılaşmaya yönelik idari girişimler defalarca engellenmesine rağmen Cumhuriyetle hesaplaşmanın zirve mekânı AOÇ görüldüğü gibi her an tehdit altındadır.
Atatürk Orman Çiftliği arazisinde, yürütmenin durdurulması adına verilen yargı kararlarına rağmen, aynı alan için yapılan yeni plan değişiklikleriyle mahkemenin iptal kararlarını fiilen ortadan kaldırmaya yönelik bir yaklaşım sergilenmektedir. Örneğin, Türk-İş Konfederasyonu Binası ve Medipol Üniversitesi kampüsü için 2022 yılında yapılan imar planı değişiklikleri, açılan davalar sonucunda Ankara 16. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Ancak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 30 Mayıs 2024 tarihinde aynı alana “Özel Sosyal Tesis Alanı” statüsü tanıyan yeni bir plan hazırlamıştır. Bu durum, idarenin mahkeme kararlarına uymama eğilimi olarak değerlendirildiğinde, hukuki güvenliğin zedelenmesi durumuyla karşı karşıya kalındığı/kalınacağı ortadadır. Burada Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, davadaki müdahilliğini geri çektiğini, Etimesgut Belediyesi’nin ise, bu süreçte inşaat ruhsatı vererek projelerin devamını sağladığını hatırlatmak yarar var. Aynı zamanda bu tutum hukuki süreçleri zayıflatarak AOÇ arazilerinin korunması açısından büyük risk oluşturmuştur.
AOÇ arazileri uzun süreli tahsis ve kiralamalarla kamu elinden çıkarılmaktadır. AKP döneminde on binlerce dönüm AOÇ arazisi, çeşitli kamu kuruluşlarına ve özel vakıflara devredilmiştir. 2012 yılında 1,37 milyar TL’ye inşa edildiği söylen Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve 801 milyon dolar maliyetli ANKAPARK, bu tahsisli alanlar üzerinde yer almaktadır. 2022 yılında açılan ABD Büyükelçiliği de tahsisli AOÇ arazisine kurulmuştur. Böylece AOÇ, aslen kamu kullanımına ayrılmış bir şartlı bağışla halkımıza emanet edilmişken, el birliğiyle büyük yatırımlar için ‘rant kapısı’ haline getirilmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’ni simgeleyen yapılar zaman içinde işlevsizleştirilip hatıralar unutturulmaya çalışılmaktadır. 1926 yılında inşa edilen ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın örneklerinden biri olan Gazi İstasyonu künefeciye çevrilerek tarihî kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Atatürk’ün ayağını bastığı yere bile düşman sabıkalı ve sapkın bu anlayış daha önce Marmara Köşkü’nü de yok etmiştir. Benzer şekilde tarihî PTT Gazi Şubesi önü arkası sağı solu ve çatısı köfte kokoreççiler tarafından sarılarak tanınmaz hale getirilmiştir. 1940’lardan beri ailelerin uğrak yeri olan AOÇ Hayvanat Bahçesi 2013’te kapatılmıştır. Yıllarca on binlerce ziyaretçi ağırlayan, Anadolu hayatını da kısmen temsil eden bu mekânın yok oluşu toplumsal bellekte büyük boşluk yaratmıştır.
4 Kasım 2015 gecesi Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) sınırları içindeki Müze ve Sergi Salonu’nda çıkan yangında alevler özellikle malzeme ambarı ve sinevizyon bölümünü etkilerken, Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterinde kayıtlı 263 eser —aralarında Atatürk’e ait fotoğraflar, tarımsal aletler ve çiftliğin kuruluşuna dair değerli objeler bulunuyordu— zamanında tahliye edilerek korunduğu iddia edilmiştir. Ancak yangının ardından müzenin restorasyonu ve yeniden açılışına dair resmî bir adım kamuoyuna yansımamış, konu 2017 yılında TBMM gündemine taşınmasına rağmen sonuçsuz kalmıştır. Böylece AOÇ’nin tarihsel hafızasını taşıyan bu yapı, hem fiziksel yıpranma hem de belirsizlik nedeniyle Ankara’nın kültürel mirasında kayıp bir halka olarak kalmaya devam etmektedir.
Benzer şekilde AOÇ’nin süt fabrikası da işlevini yitirmiştir. geçmişte 150’ye yakın süt ürünü üreten fabrika, bugün sadece süt, yoğurt, ayran ve dondurma gibi temel üretime indirgenmiş durumdadır. Bu tarz üretim tesislerinin küçültülmesi ve bir bölümlerinin özelleştirilmesi, AOÇ’nin “çiftlik” kimliğinin silinmesine neden olmuştur. Bugün Atatürk Orman Çiftliği etiketli ürünlerin çoğu başka üreticiler tarafından üretilmektedir. Özellikle son yirmi yılda büyüyen çocuklar için Atatürk Orman Çiftliği, kokoreç ve köfte dışında bir anlam ifade etmemektedir. Ülkemizi yöneten anlayış, AOÇ’yi, anıtsal değere sahip bir Cumhuriyet mirası olarak değil, rant odaklı ticari ve özel yatırımlara açılabilir bir potansiyel alan olarak algılamaktadır.
AOÇ nasıl korunmalı?
Atatürk Orman Çiftliği’ni korumak için bütüncül bir koruma yaklaşımı gerekmektedir. AOÇ’yi yalnızca bir tarım arazisi ya da rekreasyon alanı olarak görülemez, kurulduğu tarihte hedeflenenler ve kuruluş ülküsünden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yönüyle AOÇ’ye, ekolojik koridorları, tarihî yapıları ve üretim alanları ile birlikte yeniden işlev kazandırılması gerekmektedir. Bu yönüyle de Avrupa’daki kentsel tarım parklarından kendisini ayrıştıran eşsiz özellikleriyle de ancak bütüncül bir koruma yaklaşımıyla korunabilir.
AOÇ alanlarına yönelik parçacı imar planları bahse konu bütünlüğe zarar vermektedir. Bağlayıcı bir koruma amaçlı nazım plan, SİT statüsü ve üretim rekreasyon bölgeleri net biçimde tanımlanmalıdır. Meslek odalarının yıllardır altını çizdiği gibi, plan bütünlüğü olmadan bu Ata mirasının korunması olası değildir.
Bugüne dek AOÇ alanları çoğu zaman mahkeme kararlarıyla savunulabilmiştir. Toplumsal sahiplenme olmadan savunma hattı kurulamamaktadır. Aidiyet duygusu çoğunluk üzerinde yerleşmediği için kitlesel eylemler geliştirilememiş sonuç olarak AOÇ alanlarıyla ilgili olarak karar değişikliği ya da geri çekilme sağlanamamıştır.
Cumhuriyetimizi yıkmaya ant içmiş anlayışla yalnızca hukuk mücadelesi yoluyla başarılı olunamadığı görülmektedir. Hukuk sistemini silah olarak kullanan bir anlayışla yalnızca hukuk zemininde mücadele edilemez. Cumhuriyetimizi korumak adına toplumsal denetim mekanizmaları ve farkındalığın yükseltilmesi büyük bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Vatandaşların yönetenlerden hesap sormaması durumunda neler olacağı açıkça görülmektedir. Toplumsal denetim mekanizmaları oluşturmadan, yurttaşların kendi eserine sahip çıkmasını bekleyemeyiz.
Bunun için de gelişen teknolojiden de yararlanarak sayısal ortamda portal ya da platform benzeri yapılar kurulmalı, doğru bilginin kolayca yayılabilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi AOÇ Araştırmaları sayfası son dönemde güncellenmese de güzel bir örnektir. Bakanlık, kurum ve kuruluşlara ek olarak meslek odaları, sivil toplum kuruluşlarına ve bireysel arşivlerde bulunan tüm AOÇ belgeleri kamuya açık şekilde erişilebilecek bir sayısal arşiv altında birleştirilmelidir. Bu hem tarihsel izlenebilirliği hem de toplumsal aidiyeti geliştirecektir.
Atatürk Orman Çiftliği mücadelesi için hukuki veritabanı oluşturulmalı bugüne kadar açılan davalar ve gelişmelerle ilgili vatandaşların rahatça ulaşıp bilgi alabileceği platform kurulmalıdır. Gündemi yapay olarak hızlandırılarak olan bitenin halkın gözünden kaçırıldığı, medyanın neredeyse tamamen ele geçirildiği günümüzde ülkemizde kamuya açık şeffaf ve bağımsız bilgilendirme mekanizmalarını kurmak zorundayız. Buradan doğabilecek vatandaşlık tepkilerinin yansıması olarak daha sorumlu bir yurttaş profilinden bahsedebiliriz.
Atatürk’ün AOÇ’yi Türk Ulusu’na bağışlarken öngördüğü temel işlevlerden biri de üretimdir. Bugün teknolojinin tüm ilerlemesine karşın tarım ve hayvancılık başta olmak üzere sanayi üretimini de geliştirecek ilgili alanlardaki üretim durmuştur. Bu üretim, devlet güvencesi ile yeniden başlatılmalı; büyüme çağındaki çocuklarımızla eğitim çağındaki gençlerimiz öncelikli olacak şekilde gelişim programlarıyla AOÇ tesislerinde üretilen temel ürünler halkımıza ulaştırılmalıdır. Benzer şekilde Halk Lokantaları üzerinden başta emekliler olmak üzere ihtiyaç sahiplerine ulaşabilecek destek programları uygulanabilir. Böylelikle AOÇ, hem gıda güvenliği hem de adil erişim açısından Atamızın hedeflerine uyumlu olarak yeniden işlevlendirilmiş olacaktır. Cumhuriyetin oluşturduğu sosyal devlet anlayışından uzaklaşılan bugünlerde O’nun öngörüsü bize ışık tutmayı sürdürmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Gazi Tren İstasyonu ise künefecilerin kuşatmasında.
AOÇ yalnızca üretim alanı değil, aynı zamanda bir öğrenme mekânıdır. Kuruluş döneminde olduğu gibi her yaştan öğrencimiz burada stajlarını yapabilir. Öğrenim çağına ulaşmış çocuklarımızın yaş ve ilgi alanlarına uygun olarak yönlendirilebileceği pek çok yapıyı barındırabilecek bir potansiyel içermektedir. Çocuklarımıza toprak ve doğa sevgisinin dışında yurttaşlık bilincinin aşılanmasında eşsiz bir fırsat sağlanabilir. Bunun yanı sıra teknik okul ve üniversitelerdeki öğrencilerimiz bundan bir asır önce olduğu gibi stajlarınızı bu tesislerde yapabilecektir. Üniversitelerimizin Mimarlık, Peyzaj Mimarlığı, Harita ve Kadastro Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Ziraat Mühendisliği, Orman Mühendisliği vb. fakülte ve yüksekokul öğrencileri proje yarışmaları düzenlenerek bu alanlara ilgileri artırılmalıdır. Bunun dışında sahada yapılabilecek çalışmalara gönüllü olabilecek her yaştan insanla gönüllülük esasına uygun projeler gerçekleştirilebilir. Bu yaklaşım, AOÇ’nin tarihsel kuruluş amaçlarını günümüze taşıyabilecek diğer önerilerle birlikte değerlendirilebilir. Bahse konu tüm bu girişimler insanımızın AOÇ’den başlamak üzere yurdumuza olan aidiyet duygularını da geliştirecektir.
Atatürk Orman Çiftliği PTT binası kokoreççilerin istilasında.
AOÇ’yi korumak için yalnızca kamu kaynaklarına bel bağlanmamalıdır. AOÇ’nin etki alanını da genişletecek şekilde Cumhuriyetimizin kurucu felsefesiyle uyumlu çalışan dernek ve vakıflar pek çok gönüllü çalışmayı örgütleyerek AOÇ’nin geleceğe dönük varlığını geliştirebilecek uzun vadeli projelerle bu ekosisteme eklemlenebilir. Bunun için ayrıca çalıştaylar düzenleyerek gelebilecek değerli öneriler toplanmalıdır. Bu aşamada özellikle toplumsal farkındalık yaratmak adına sergiler, belgeseller sosyal medya üzerinden yayınlanabilecek kısa filmler kullanılabilir.
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü yapısı mutlaka gözden geçirilmelidir. AOÇ alanlarının talan edilmesi sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak hukuki sürece müdahil olun(a)mamasının hesabı adalet önünde sorulmalıdır. Ayrıca en kısa sürede gerekli yasal düzenlemeler yapılarak AOÇ alanlarında yaşanan talanlara karşı kendisini ve birbirini denetleyebilecek bir düzenek oluşturulmalıdır. Ayrıca AOÇ alanlarını amacı dışında kullanım için kiralayan, uzun süreli tahsis eden, Gazi İstasyonu’nun künefeciye, tarihî PTT şubesinin kokoreç/köfteciye çevrilmesine vb. gibi sayısız örnekle talana ses çıkarmayan göz yuman yetkililer (bakanlık, kurum kuruluş ve belediyeler dahil) hakkında gereken idari işlem yapılmalıdır. ABB ve merkezi idare dâhil tüm kurumlar için AOÇ alanlarındaki ihale ve tahsislerde kamuoyunda farkındalık ve yüksek hassasiyet oluşturulmalıdır.
Atatürk Orman Çiftliği, Cumhuriyet’in aydınlanma projesinin canlı bir anıtıdır. Ancak tahribat süreci göstermiştir ki yalnızca yasal düzenlemeler AOÇ’yi korumaya yetmemektedir. Atatürk Orman Çiftliği halkımız tarafından sahiplenmeli, aidiyet bilinci geliştirilmeli ve yurttaşlık sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. AOÇ, yalnızca Ankaralıların değil, tüm Türkiye’nin ortak mirasıdır. Onu korumak, Cumhuriyet’i korumakla eş anlamlıdır! Cumhuriyetimizin üzerine inşa edildiği tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik kolonlarına, kurucu felsefeye sahip çıkılmalıdır!
Kaynakça
• Açıksöz, S., & Memlük, Y. (2004). Kentsel tarım kapsamında Atatürk Orman Çiftliği’nin yeniden değerlendirilmesi. Journal of Agricultural Sciences, 10(1), 76–84. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankutbd/issue/1084/12548
• Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2015, Ağustos 17). Ankara Bulvarı’nın kapatılması. Ankara Büyükşehir Belediyesi. https://www.ankara.bel.tr/tr/haberler/ankara-bulvarinin-kapatilmasi-7820
• Ankara Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü. (2020, 9 Aralık). İlimiz, Atatürk Orman Çiftliği 1. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı, 2108 Ada 1 Parselde düzenlenen Koruma Amaçlı Nazım ve Uygulama İmar Planı değişikliği duyurusu. Erişim: https://ankara.csb.gov.tr/ilimiz-aoc-i.-derece-dogal-tarihi-ve-sit-alani-2108-ada-1-parsele-iliskin-koruma-amacli-nazim-ve-uygulama-imar-plani-degisikligi-duyuru-411509
• AOÇ Üzerine Düşünmek. (t.y.). Hangi Yerleşke AOÇ? Orta Doğu Teknik Üniversitesi AOÇ Araştırmaları. Erişim adresi https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr/hangi-yerleske-aoc/
• Keskinok, H. Ç. (2007). Bir özgürleşme tasarısı olarak Atatürk Orman Çiftliği. Bir çağdaşlaşma öyküsü: Cumhuriyet devriminin büyük eseri Atatürk Orman Çiftliği içinde (ss. 70–80). Koleksiyoncular Derneği Yayınları.
• Kimyon, D., & Serter, G. (2015). Atatürk Orman Çiftliği’nin ve Ankara’nın değişimi-dönüşümü. Planlama, 25(1), 44–63. https://jag.journalagent.com/planlama/pdfs/PLAN_25_1_44_63.pdf
• HKMO (Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası). (2020, 6 Temmuz). AOÇ’nin talanı adım adım devam ediyor. https://www.hkmo.org.tr/ankara/haberler/detay/19657
• İnşaat Mühendisleri Odası. (2020, Aralık 23). Niyeti bağcıda olanın gözü de üzümde olmaz. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası. https://www.imo.org.tr/TR,45300/niyeti-bagcida-olanin-gozu-de-uzumde-olmaz.html
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (t.y.). AOÇ dosyası (kronoloji ve kararlar). Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=4973
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2020, Temmuz 27). AOÇ alanlarının en geniş sınırları… (Hukuk notu ve basın açıklaması). Mimarlar Odası Ankara Şubesi.
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 13). Yargı, AOÇ’yi parçalayan yollara ilişkin plan değişikliğini iptal etti [Basın açıklaması]. Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=13075
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 17). AOÇ Medipol plan değişikliği davasında bilirkişi raporu… Mimarlar Odası Ankara Şubesi.
• ODTÜ AOÇ Araştırmaları Platformu. (t.y.). Ana sayfa; hedefler; davalar ve riskler; AOÇ merkez bölgesi; hangi alan AOÇ? https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr
• Peyzaj Mimarları Odası. (2015, Ağustos 11). AOÇ arazisine inşa edilen Ankara Bulvarı trafiğe kapatıldı. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/icerik/aoc-arazisine-insa-edilen-ankara-bulvari-trafige-kapatildi-5791
• Peyzaj Mimarları Odası. (2022, Ağustos 1). Ankapark kültürel mirasımızı yok etmektedir. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/haberler/ankapark-kulturel-mirasimizi-yok-etmektedir-
• Şehir Plancıları Odası (Ankara Şubesi). (2014, Aralık 25). AOÇ Hayvanat Bahçesi Yenileme Alanı & protokoller. Şehir Plancıları Odası. https://www.spo.org.tr/detay.php?kod=6208&sube=1&tip=3
• TMMOB. (2015, 6 Nisan). Anayasa Mahkemesi’nin AOÇ kararı üzerine ortak açıklama.https://www.tmmob.org.tr/icerik/odalardan-anayasa-mahkemesinin-aoc-karari-uzerine-aciklama