1960’lı yıllarda Marksist sosyolog Henri Lefebvre tarafından ortaya atılan Kent Hakkı (Le Droit a la Ville) kavramı kent sakinlerini kentin sadece tüketicisi olan pasif kullanıcılar olması yerine; kenti üreten, yöneten, dönüştüren ve kent için mücadele eden aktif kullanıcılar olması gerektiğini savunur. Bu bir talep, bir çığlıktır. Her ne kadar kent hakkı kavramı günümüzde çok yaygın çalışılan bir konu olsa da spesifik olarak iki yaklaşımdan bahsedilebilir ki bunlar: radikal ve reformist yaklaşımdır. Günümüzde uluslararası kuruluşların yayınları ve çalışmaları reformist yaklaşımın ürünüdür. Kentsel sorunlara kökten bir çözüm sunmayan ve iyileştirme odaklı olan bu yaklaşım karşısında radikal yaklaşım yani Lefebvre, Harvey gibi düşünürler daha kökten çözümler sunmaktadır. Su hakkı kökten çözümleri gerektiren bir haktır.
“Su hakkına sahip misin?” sorusu doğada kendiliğinden bulunan, kamusal bir kaynak olan ve yaşamın temeli olan “SU”yun ticarileşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ifade eder. Suyun bir insan hakkı olarak savunulmaya başlaması 20. Yüzyıla dayanır. Ticarileşme ve özelleşmeyle birlikte suya ulaşamama ihtimalinin yarattığı endişe 1992 yılında Dublin Su İlkeleri’nin yayınlanmasına sebep olmuştur. Bu ilkeler:
Tatlı su kaynağının yaşam, gelişim ve çevre için vazgeçilmez, sınırlı ve hassas bir kaynak olduğu,
Su yönetiminin kullanıcıları, planlamacıları ve politika yapıcıları tüm seviyelerde kapsayan katılımcı bir yaklaşıma dayanması gerektiği,
Kadınların suyun sağlanması, yönetimi ve korunmasında merkezi bir rol oynaması,
Suyun tüm rekabetçi kullanımlarında ekonomik bir değere sahip olmasıdır.
2000 yılında yayınlanan Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden biri olan çevresel sürdürülebilirliği sağlamak, temiz su ve sanitasyona erişimi kapsamaktadır. 2002 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, 15 No’lu Genel Yorumu ile suyun yaşam, sağlık ve sanitasyon için ayrılmaz bir insan hakkı olduğunu detaylı olarak yorumlamıştır. Bu süreçte su hakkına dair bir diğer önemli gelişme Maude Barlow tarafından 2007 yılında yazılan Su Hakkı isimli eserdir. Bu eserde suyun ticari bir meta değil ortak bir miras olduğunu söyleyen 4 temel prensip yer almaktadır. Bunlar:
Su insan hakkıdır
Su ortak bir mirastır
Suyun da hakları vardır
Su bize nasıl bir arada yaşayacağımızı öğretebilir.
“Suyun da hakları vardır” ifadesi suyun geri planda kaldığına yönelik bir ifade olsa da Barlow suyun önemini acil önlemler alınması gerektiği yönünde vurgulamıştır. Benzer şekilde 2010 yılında Birleşmiş Milletler güvenli ve temiz içme suyu ve sanitasyonu insan hakkı olarak tanıyan tarihi bir karar vermiştir. Ancak bu kararları verenler güvenli ve temiz suya kolayca erişebilenlerken bu kararlardan haberleri dahi olmayanlar Resimdeki temiz suya erişemeyen insanlardır.
2015 yılında yayınlanan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın 6. Maddesi 2030 yılına kadar herkes için temiz su ve sanitasyon sağlama hedefini pekiştirmiştir. Ancak günümüz koşullarında bu hedefin gerçekleşip gerçekleşemeyeceği tartışma konusudur. Öyle ki 2023 DSÖ ve UNICEF verilerine göre 1,6 milyar insan evinde güvenli içme suyuna erişemiyor; 2,8 milyar insan güvenli sanitasyon hizmetlerinden yoksun; 1,9 milyar insan temel el yıkama imkanından mahrumdur.
İlan edilen bu hedefler ve kararlar, Kuzey’de ve Güney’de sürdürülen su hakkı mücadelelerinin ürünüdür. Her ne kadar her iki hareket arasında mülkiyetçilik ve anti-kapitalist mücade açısından farklılıklar olsa da (Yılmaz, 2010) karar vericileri etkilemiştir. Güneydeki mücadelelerin en etkilileri Cochabamba Su Savaşları, Hindistan Narmada Nehri, ABD Flint Kenti Su Felaketi iken Kuzeyde genellikle platformlar üzerinden yürütülen bir mücadele vardır. Özellikle 2000’li yıllarda gerçekleşen Cochabamba Su Savaşları ile 15 yıldır uygulanan neoliberal politikalardan biri ilk kez toplumsal bir hareket ile durdurulmuş ve Bolivya’daki toplumsal mücadelelerin biçimini değişmiştir. Türkiye’de ise su hakkı mücadeleleri 1980’lerde nüfusun artması ve hızlı kentleşme su kaynaklarının kirlenmesi ve tüketiminin artmasına yol açarak ilk ciddi erişim sorunlarını ortaya çıkardı. 2000’li yıllarda suyun ticarileştirilmesi ve özelleşmesi eğilimi artmış, güçlü direnişlerin adımları atılmıştır. Su kaynaklarını tehdit eden HES projeleri, madencilik çalışmaları ve kentsel dönüşüm faaliyetlerine karşı hukuki ve toplumsal mücadele dönemi başlamıştır. Özellikle Karadeniz bölgesinde yapılan protestolar farkındalığın artmasını sağlamıştır.
Tüm bu mücadelelere rağmen suyun önemi hala anlaşılmış değildir. Su tükenirken ortaya çıkardığı sorunlar çevreyi geri dönülemez şekilde etkileyecektir. Bu nedenle suyun geleceğine ilişkin mahalle ölçeğinde yapılan en küçük faaliyet bile çok önemliyken evrensel anlamda çözüm sunan etkili çalışmalar yapılmalıdır.
Kaynakça
Yılmaz, G. (2010) “Bütün renkler kirleniyordu…Praksisten Kaçış Sürecinde Su Hakkı Mücadeleleri”, Praksis, 24, 25-39.
Bir daha olmayacak, bir daha asla… Şimdi nerede o eski Çankaya, Kavaklıdere bağları? Samanpazarı eşrafı, eski Ankaralılar, bağlarını, o kutsal çocukluk anılarına boş vererek parselleyip parselleyip sattılar. Kim bilir nice eşekli, bağ evli, yer yataklı, yerli dolaplı çocukluk, Amerikalı ve başka yabancı kiracılarla iç içe yaşayan apartman hayatında unutuldu çoktan.” Sevgi Soysal – Yürümek (1970), s. 14.
Son yıllarda, toplumun dertlerini dile getirebildiği kanallar daralıyor ve insanlar kendilerine sunulan ana akım medya gibi boy aynalarında yaşadıkları dertlerin yansımalarını görmüyor. Hal böyle olunca çok sınırlı sayıda muhalif olan kanala, benim sorunlu bulduğum bir güvenle, hakikat bağımlılığı geliştiriyorlar. Fakat, belirli kriz anlarında görüyoruz ki bu kanalların bir kısmı gerçekte iktidarın muhalefet göreviyle yedeklediği aktörler. Hiç uzaklara gitmeden henüz geçen hafta yaşanan, muhalif görünümlü bir şarkıcının öncülük ettiği yardım kuruluşu merkezinde patlayan krize bakalım. Sanıyorum ortaya saçılanlara bakarken pek çoğumuzun hissettiği duygu aslında bir tür duygusuzluk. Sosyolojideki karşılığıyla apati. Durumumuz böyle bir duygusuzluk hali olunca da toplum hakikatine sahip çıkabileceği moral referanslara muhtaç kalıyor. “Hayır, bu tanık olduğum haklı ve adil olamaz” derken işaret edebileceği bir nokta, levha, anıt…
ODTÜ mezuniyet törenlerinde açılan pankartların böyle bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum birkaç yıldır. Pankartlar, hemen tören sırasında sosyal medyaya düşmeye başlıyor, özellikle son yıllarda giderek gündemde daha büyük bir yer ediniyor ve bu yeri Türkiye gibi bir ülke açısından oldukça uzun sayılabilecek bir süre koruyabiliyor. Geçen sene ODTÜ pankartlarının yarattığı gündem tufanına tanık olduğumuzda kendi kuşağımdan arkadaşlarla, sosyal medyadan çağrı yaparak küçük bir arkeolojik araştırmaya girişmiştik. Farklı yıllardan topladığımız fotoğraflardan anladığım pankart meselesi 2000’lerin başında, elle hazırlanmış (baskı olmayan) ve bölümlere özel tek bir pankartla başlıyor. Sloganlardan ziyade öğrenciliğin ve mezun olunan bölümlerin zorluğuna dair esprili ifadeler var. Çevre Mühendisliği ya da Sosyoloji gibi bazı bölümlerin belirli toplumsal sorunlar merkezinde slogana yaklaşan oldukça genel ifadeler dışında siyasi göndermelere rastlamıyoruz. Belirli mühendislik bölümlerinin baret, Psikoloji bölümünün ise huni takması gibi obje kullanımları da yaygın bu erken dönemde.
Sonra ne oluyorsa oluyor. 2012 yılındaki mezuniyette ilk slogan pankartlar yaygınlık kazanmaya başlıyor. Bu dönem Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli zira 2002 yılında iktidara gelen siyasi çizginin onuncu yılı ve çözümü yönünde sözler verilen tüm meseleler, 2001 krizi sonrası iktisadi bir soluklanmanın dışında, toplumun gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Hani Ertuğrul Özkök’ün Amiral Gemisi’ndeki kaptan köşkünden “metal yorgunluğu” başlıklı yazılar yazdığı yıllar. Hemen akabinde dönemin Başbakanı’nın ODTÜ Yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK merkezine yaptığı ziyaret sırasında büyük protestolar yaşanıyor ve “orantısız güç” kavramı lügatımıza giriyor. Bu gerilimle girdiğimiz 2013 yılının Mayıs ayı sonunda ise, yaz sonuna kadar sürecek, Gezi Parkı Protestoları başlıyor ve ODTÜ mezuniyet pankartları o yıl bir daha solmamak üzere umut çiçekleri açıyor.
O günden 2025 yılına kadar bu pankartlar ülkedeki (ve kısmen dünyadaki) bir yıllık siyasi ve toplumsal gelişmelerin adeta panoramasını sunan uzun metrajlı bir haber programı gibi akıyor. Dile kolay, Ankara’nın yaz güneşi altında 3 saat süren bir geçiş töreninden bahsediyoruz. Devrim basamaklarında oturan aileler, yakınlar ve arkadaşlar geçen pankartla hatırlıyor neler yaşandığını ve muhasara altına alınmış gündelik hayatlarında gösteremedikleri tepkiyi pankartlar eşliğinde gösteriyorlar. O çocukların o pankartlarında bir filizkıran fırtınasıyaşanıyor. Fırtına dinerken görülüyor: İşte hakikatin çölünde her şey çıplak…
İlginç ve önemli, ülkenin durumu açısından semptomatik ve siyasi açıdan neredeyse bir arınma töreni olarak gördüğüm bu hadiseye yıllar içinde defalarca tanık olunca ne yaşandığı konusundaki anlayışım biraz böyle bir yere sabitlendi. Dolayısıyla bu yılda merakla izledim tüm pankartların geçişini. Tümü için bir yorum yazmak bu yazının sınırları açısından mümkün değil. O nedenle memleketin içinde bulunduğu durumun semptomatik okumasına imkân veren bir başka vaka olarak Ayrancı’da yıllardır tanık olduğumuz kentsel (ya da Ayrancı’da söylendiği biçimiyle rantsal) dönüşüme neden olan süreçleri hedef alan pankartlara odaklanmak isterim.
ODTÜ’nün kuruluşunda, her anlamda üzerine inşa edildiği Mimarlık Fakültesi pankartları bu yıl 2010’lardan bu yana giderek rant merkezli kangren olan kentleşme ve konut sorununa bakan pankartlar öne çıkıyordu. 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada Türkiye’de mimarlık mesleği açısından 2013 yılını bir kırılma olarak saptamıştık. Bu tarihten sonra mezun olanlar artık kendini “mimar işçi” görüyordu. ODTÜ pankartlarının geneline hâkim olan işsizlik tehditti merkezindeki kemikleşen gelecek kaygısını en yoğun yaşayan meslek grupları başında geliyor mimarlar artık. Bu nedenle de pankartlardan bize ne diyeceklerini hep önemli bulurum.
Bu sene Mimarlık Fakültesi pankartlarında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi nedeniyle yasladığımız “kentsel kapatılma” elbette ki gündemdeydi: “Kentten utananlar 11 milyarlık makyaj yaptı”, “Kent misafirler için değil içinde yaşayanlar için planlanır.”
Bunun yanı sıra pankartlarda kendi gelecek kaygılarından ziyade ülkeye dair duydukları sorumluluğun öne çıktığını gördük: “Baskıyla çizdiğiniz sınırlara inat, özgürlüğü her ölçekte savunacağız,” “Bizim planlarımızda saraylar değil, herekse eşit gökyüzü var,” “Nefrete, şiddete ve ranta inat; herkes için özgür ve adil bir yaşam planlıyoruz,” “Savaşın yarattığı sınırı rant için çizilen parsel tamamlar” ve “Vaziyet planlı belli. Tek çare Devrim.”
Benim Ayrancı açısından önemli bulduğum ise kentsel dönüşümle yitirdiğimiz mahallelerimiz ve kent sakini olma hallerimizle ilişkili olanlardı:
“Kamu yararı gözetmeyen kentsel dönüşüm, rantsal bölüşümdür!”, “Kentin asıl protokolü sakinidir” ve “We built cities we can’t afford to live in” (Yaşamaya gücümüzün yetmediği şehirler kuruyoruz).
Ayrancı’da yaşanan kentsel dönüşümü iki senedir açtığım bir ders kapsamında takip etmeye çalışıyorum. Kuşkusuz bu sorun bir tek Ayrancı’da yaşanmıyor. Fakat Ayrancı’nın 1950’lerden bu yana adım adım şekillenmiş özgün mahalle kültürü ve kimliği çerçevesinde başka bir anlam kazanıyor. Ayrancı mahalle sakinlerinin yıllar içinde biriktirdikleriyle oldukça özgün bir biçimde belgeleniyor. O pankartları hazırlayan genç mezunların bir kısmının da Ayrancı sakini olduğunu ve pankartlarındaki sloganlar bu deneyimden doğru şekillendiğini düşünmek çok mümkün. Dolayısıyla, kaybettiğimiz mahallelerimiz de ODTÜ pankartlarındaki yerlerini alıyor.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 5,8 milyon ön lisans ve lisans öğrencisi bulunuyor. GSB’ye bağlı devlet yurtlarının kapasitesi yaklaşık 1 milyon yatakla sınırlı kalıyor. Ankara’da 312 binden fazla üniversite öğrencisi bulunuyor. Artan kira fiyatları ve sınırlı yurt kapasitesi, öğrencilerin barınma tercihlerini doğrudan etkiliyor.
Bu tablo, öğrencilerin farklı yaşam deneyimlerinde karşılık buluyor.
“Kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi E.İ., Gölbaşı’ndaki KYK yurdundan her gün Cebeci Kampüsü’ne gidip geldiğini söylüyor. Ulaşımda geçirdiği sürenin günlük yaşamını etkilediğini belirten E.İ., yurt kuralları nedeniyle bazı sosyal etkinliklerden erken ayrılmak zorunda kaldığını anlatıyor.
“Üniversitedeki ya da kent merkezindeki etkinliklerden en geç saat dokuzda ayrılmam gerekiyor. Günle bağım erken kopuyor. Bu yüzden kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum.”
“Çalışmak artık tercih değil, zorunluluk”
Gazetecilik Bölümü 3. sınıf öğrencisi R.O. iki buçuk yıl devlet yurdunda kaldıktan sonra arkadaşlarıyla eve çıktığını anlatıyor. Eve çıkan öğrenciler için ekonomik yükün arttığını belirten R.O., burs ve aile desteğinin tek başına yeterli olmadığını söylüyor.
“Burslarla geçinmek imkânsız. Özellikle eve çıkan öğrenciler için çalışmak artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.”
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi S.T. ise ailesiyle birlikte yaşıyor. Barınma maliyeti açısından avantajlı görünse de aile yanında yaşamanın öğrencilik deneyimini farklı biçimlerde etkilediğini ifade ediyor.
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor. Bu yüzden sosyal etkinliklere katılırken bazı sınırlamalarla karşılaşabiliyorum.”
Kentte yaşamak neden kente katılmak anlamına gelmiyor?
Görüşülen öğrenciler farklı koşullarda yaşasa da benzer sorunlarla karşılaşıyor. Barınma sorunu yalnızca öğrencilerin nerede yaşadığıyla sınırlı kalmıyor; kent yaşamına katılımı da etkiliyor. Uzun ulaşım süreleri, yükselen yaşam maliyetleri ve kent merkezinden uzaklaşma, öğrencilerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını zorlaştırıyor.
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi de bu değerlendirmeyi destekliyor. Odaya göre artan konut ve kira maliyetleri öğrencileri kent merkezinden uzaklaştırırken, kampüslere, kamusal alanlara ve kültürel etkinliklere erişimi de güçleştiriyor.
“Yolculuk sürelerinin uzamasıyla öğrenciler ders dışındaki vaktini kütüphanede, tiyatro salonunda, sivil toplum faaliyetinde veya bir parkta geçirmek yerine ulaşımda tüketir. Dolayısıyla kentsel yaşama katılım zorlaşmaktadır.”
Oda, yaşanan durumu yalnızca bir barınma sorunu olarak değil, öğrencilerin kent olanaklarına eşit erişimini etkileyen çok boyutlu bir sorun olarak değerlendiriyor.
Öğrenciler için nasıl bir kent mümkün?
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ne göre öğrenci barınma sorununun çözümünde mevcut kentsel envanterin daha verimli kullanılması ve kurumlar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Oda, mülkiyeti belediyeye ait ancak atıl durumda bulunan yapıların öğrenci konukevlerine dönüştürülmesini ve kira desteği gibi alternatif politikaların uygulanmasını öneriyor.
Odaya göre öğrencilerin kentle bağ kurabilmesi için yalnızca barınma olanağı yeterli değil. Kampüslere, kamusal alanlara ve sosyal yaşama erişimin kolaylaştırılması, ulaşım politikalarının da bu doğrultuda ele alınması gerekiyor.
Ankara’da görüşülen öğrencilerin deneyimleri de barınma sorununun yalnızca bir konut meselesi olmadığını gösteriyor. Farklı koşullarda yaşasalar da öğrencilerin ortak noktası aynı: Kentte yaşıyorlar ancak kentin sunduğu olanaklara eşit biçimde erişemiyorlar.
“Yaşadığınız sokakları sadece bir adres değil, bir hikaye olarak görmeye hazır mısınız?”
Şehir hayatının hızı içinde bazen en büyük hazineyi, yani komşumuzu ve sokağımızı unutuyoruz. Ayrancım Derneği olarak, köklerimizi hatırlamak ve geleceğimizi birlikte örmek için Mahalle Okulu Seminerleri’ni başlatıyoruz!
Tarihten bugüne, muhtarlıktan dayanışma ağlarına kadar mahalleye dair her şeyi 6 hafta boyunca alanında uzman isimlerle konuşuyoruz:
16 Mayıs Cumartesi 🏛️ Mehmet Sarıoğlu: Osmanlı’dan Günümüze Mahalle Tarihi
23 Mayıs Cumartesi 🗳️ Halil Memiş: Mahalle Yönetimi ve Muhtarlık
6 Haziran Cumartesi ☕ Ezgi Orhan: Mahalle Kültürü, Barınma ve Kentte Gece Yaşamı
13 Haziran Cumartesi 🤝 Begüm Özden Fırat: Dayanışma Ekonomisi ve Mahalle Dayanışma Ağları
20 Haziran Cumartesi 🌍 Besim Can Zırh: Mahallenin Oluşumu, Göç ve Kimlik
24 Haziran Çarşamba 🏡 İlhan Tekeli: Gündelik Yaşam ve Yaşam Kalitesi ve Yerellik
Sertifikalı derslerimiz Cumartesi günleri 17.00 – 18.30 arasında yapılacaktır.
Mahallemizi yeniden keşfetmek, sadece yan yana değil, “birlikte” yaşamak için bu seminerlerde buluşalım.
Ayrancım Derneği olağan genel kurulu 6 Aralık 2025 tarihinde gerçekleştirildi. Yapılan seçim sonucunda 3 yıl süreyle görev yapacak yeni yönetim kurulu üyeleri belirlendi. Yönetim Kurulunun ilk toplantısında yapılan görev dağılımına göre;
Atatürk Orman Çiftliği’nin arazi ve plan bütünlüğünü aşındıran müdahaleler 1950’lerde Karşı Devrim’in güçlenmesiyle hibe koşullarını aşındıran satışlar ve tahsislerle başlamıştır. 29 Mayıs 1959 tarihli 7310 sayılı Kanun’la 725 dekar AOÇ arazisinin satışı düzenlenmiş; 6 Haziran 1959’da Resmî Gazete’de yayımlanan bu düzenleme, bütünlüğün bozulmasında kritik bir eşik olmuştur.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi bünyesinde hazırlanan Atatürk Orman Çiftliği oluşumunun, yapılanmasının ve yapılaşmasının neresinde yer alındığını gösteren “Hangi Yerleşke AOÇ” adlı çalışmada görüleceği gibi;
“Eskişehir Yolu, İstanbul Yolu, AŞTİ Bulvarı ve yeni açılan Ankara Bulvarı (ki, gerçekte plandaki adı AOÇ Bulvarı’dır), AOÇ arazisini batıya doğru kat ederken, beşincisi bunu kesen Anadolu Bulvarı olarak gerçekleşmiştir; tümü de bu arazinin bütünlüğünü zedeleyerek kalan arazi parçalarını hem küçültmüşler ve hem de nitelikli varlığını risk altına sokmuşlardır! Bunun farkında mıyız? Arazi bölünmesi yaşanırken ortaya çıkan kullanım ve mülkiyet deseni, artık bağlantısı kopan arazilerin konum, ilişki ve kullanım açısından AOÇ’nin olduğu duygusu ve bilgisini yeniden canlandırmamızı bile zorlamaktadır. Yalnızca resmî kurumlar ve devlet daireleri değil, parti binaları, askeri bölge ve kullanımlar, özel eğitim kurumları ve üniversiteler ve otobüs terminalleri gibi büyük; ama benzinlik, büfe, lokanta benzeri küçük işletmelerin de aralarında olduğu, aidiyetlerini gizleyen araziler ve yapılar dışında, yalnızca açık yeşil alanlar, Atatürk Orman Çiftliği’ne ait oldukları konusunda bir açık mesaj vermektedir.”
Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerinde talan edilen araziler görülebiliyor.
Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerine talan edilen arazilerin üzerine inşa edilen bu yapıları oturttuğumuzda yıkımın dehşetiyle irkilmemek mümkün değildir. Bugün adını tek tek saymaya kalksak toplamda yüzlerce bina ve yerleşke Atatürk Orman Çiftliği arazileri işgal edilerek konumlandırılmıştır. Bunlardan bazıları; ASKİ Genel Müdürlüğü Eğitim ve Spor Tesisleri, Ankara Atlı Spor Kulübü, Gençlerbirliğ Tesisleri, Alparslan Türkeş Mezarlığı, Başkent Öğretmenevi, Orman Genel Müdürlüğü Lojmanları, Devlet Mezarlığı, Gazi Orduevi, Benzin İstasyonları, Bayraktar Twins (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı), Tevfik İleri İmam Hatip Lisesi, Çevre ve Orman Bakanlğı, Yüksel İnşaat ve HaberTürk Binası, Emsan Sitesi, İşçi Blokları, Gazeteciler Sitesi, Seylap Blokları, İpek Sitesi, Yüzüncü Yıl Sitesi, Urankent, YDA 1. Etap, Gimat Toptancılar Sitesi, Rize Gross, SSK Blokları, Konkur sitesi, Mitaş Enerji, Koray Outlet, Şaşmaz, Optimum Center, Danıştay, Ahmet Hamdi Akseki Cami, Öz Ankara Toptancılar Sitesi, ATB İş Merkezi, ACity Outlet, Tan Oto, Tepe Home, Atisan Sanayi Sitesi, Efe Plaza, Gordion AVM, ve adını burada tek tek sayamadığımız niceleri… * Hangi Yerleşke AOÇ
2000’lerden itibaren yetki devri ve protokoller aracılığıyla, AOÇ üzerindeki planlama ve kullanım kararlarında belediye ve farklı kamu aktörlerinin rolü genişlemiştir. 19 Ekim 2011 tarihli protokolle AOÇ Hayvanat Bahçesi alanının kullanım hakkı Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne verilmiş; izleyen plan kararları “Yenileme Alanı” tanımı ve uygulamalarıyla ANKAPARK gibi büyük ölçekli projelerin zeminini oluşturmuştur. Bu süreç, üst ölçekli koruma hedefi yerine projeye göre parça parça planlama pratiklerini öne çıkarmıştır.
Yargı denetimiyle bu gidişat birçok kez durdurulmuştur. 3 Ağustos 2015’te Ankara 5. İdare Mahkemesi, AOÇ Koruma Amaçlı İmar, Ulaşım Planı ve Uygulama Projesi’ni, AOÇ’nin kuruluş amacına ve 1. derece doğal-tarihi sit niteliğine aykırılık gerekçesiyle oybirliği ile iptal etmiştir. Kararın ardından, planlara dayalı inşa süreçlerinin parçası olan Ankara Bulvarı, belediye duyurularıyla Ağustos 2015’te trafiğe kapatılmış; ancak idarenin yaptığı yeni plan değişiklikleri ve uygulamalarla mahkeme kararının uygulanabilirliği fiilen ortadan kalkmıştır.
Buna karşın izleyen yıllarda, iptal edilen kararların revize edilip yeniden onaylanması ve benzer fonksiyonların yeni planlarla tekrar gündeme getirilmesi görülmüştür. Meslek odaları bu pratiği, “iptal, revizyon, yeniden uygulama” şeklinde işleyen bir süreklilik döngüsü olarak tanımlamaktadır. Bu metinde ‘sürdürülmüş ihlal’ terimiyle kastedilen, tam olarak bu döngüdür.
Sonuçta AOÇ’deki yıkım, tek bir siyasi döneme indirgenemeyecek birikimli kararlar ve temelinde karşı devrim sürecinin ürünüdür. Farklı dönemlerde belediye, bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşlarınca alınan kararlar; koruma statülerine rağmen alanın parçalanmasına, işlevsel süreksizliğine ve plan bütünlüğünün zayıflamasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu tablo, AOÇ’nin 1. derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü ve kuruluş koşulları ile uyumlu, tutarlı ve şeffaf bir üst ölçekli koruma-kullanma stratejisine duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yöneten değişse de yönetim anlayışı değişmedikçe talan devam etmektedir. Türk ulusu, bu gidişata dur diyerek Cumhuriyetimize ve onun simgesi yapı ve kurumlara sahip çıkmalıdır.
AOÇ’nin bütüncül bir koruma-imar planı ile korunması yerine parsel temelli müdahalelerle yapılaşmaya açılması, arazinin bütünlüğünü bozmaktadır. Örneğin 50 metre genişliğinde duble yollar ile AOÇ tarım arazilerinin bilerek ve isteyerek parçalara bölünmesi sağlanmıştır. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ne göre de bu yollar AOÇ arazisini “parça parça bölerek” toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Ankara 4. İdare Mahkemesi söz konusu yolları içeren imar planlarını iptal ederek AOÇ tarım arazilerinin kesilmesine geçit vermemiştir. Ancak plan değişiklikleri küçük ölçekte devam etmektedir; Mimarlar Odası bu eksende AOÇ için kapsamlı bir koruma amaçlı üst ölçekli imar planı hazırlanması ve bölücü yol yapımlarının derhal durdurulması çağrısında bulunmuştur. Oda ayrıca 13 Nisan 2021 tarihli açıklamasında Gökçek döneminde planlanan yollardan bir tanesinin Atatürk Orman Çiftliği’nin talan edilmesi bölünerek parçalanmasının en önemli uygulamalarından olduğunu, “İ. gökçek tarafından planlanan yolun Mansur Yavaş tarafından inşa edildiğini” bildirmiştir.
Atatürk Orman Çiftliği alanları, son yıllarda büyük ölçekli projelerle hızla dönüşüme uğratılmaktadır. ANKAPARK örneğinde olduğu gibi 1,2 milyon metrekarelik hayvanat bahçesi alanı 2013 yılında eğlence parkına dönüştürülmüştür. 2018 yılında çıkarılan bir kanunla, bu alan 29 yıl süreyle Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilmiştir. Harita Kadastro Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin uyarısına göre ANKAPARK, AOÇ arazi yapısını gasp ederek “ticarethaneye çevrilmektedir”.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı (“Beştepe Külliyesi”) da AOÇ üzerinde inşa edilen bir başka dev projedir. Danıştay, bu külliyenin bulunduğu alana herhangi bir “kamu/kurum binası” yapılamayacağı kararını vererek inşaatın temelini hukuken engellemiştir. Ancak Saray inşaatı her türlü uyarıya karşın başlamış ve zaman içinde yaklaşık 750 bin m²’yi aşan bir alana yayılmıştır. Bu çalışmalar için tahminen 10 binin üzerinde ağaç kesildiği değerlendirilmektedir. İnşaat çalışmaları sırasında Atatürk Evi’nin yanında bulunan Tarımcı Atatürk Heykeli ve Meydanı’nda yer alan rölyeflere bilerek zarar verilmiş ve parçalanarak pek çok parçası kaybolmuştur. Devlet bursuyla heykel ihtisasını Paris’te yapan Türk heykeltraş Burhan Alkar 1930 doğumlu olması ve ilerlemiş yaşına rağmen yetkililere rölyeflerin ücretsiz tamir edilmesi ve ücretsiz olarak yeniden yapılması için deyim yerindeyse yalvarmıştır. Bu bile tek başına tarihe kara leke olarak geçecektir.
Atatürk Orman Çiftliği arazisinin ABD büyükelçiliğine satışının iptali ile ilgili Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada Yargıtay satış kararını bozmuştur. Diğer bir ifadeyle satış kanun dışı ise arazi de yapılan büyükelçilik kompleksi de fiilen işgal edilmiş vatan toprağı olarak değerlendirilebilir! Hukuk mekanizması kullanılarak bu kararın da arkasından dolanılacaktır, bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti sessiz bir işgal yaşamaktadır. Türk Ulusu savaşmadan yenilmektedir.
AOÇ arazisi içinde Sağlık eski bakanıyla ilişkili olan TEBA Vakfı’na 2025’te tahsis edilen Medipol Üniversitesi kampüsü inşaatı ve TÜRK İŞ Konfederasyonu bina inşaatı mahkeme kararlarına rağmen sürmektedir. Ayrıca yeni bulvar-yollar (ör. 4,2 km uzunluğunda 50 m genişliğinde güzergâh) gibi büyük kamu-özel yatırımları da AOÇ arazileri üstünde öne çıkmaktadır. Bu mega projeler, AOÇ’nin ekolojik ve kamusal bütünlüğünü ortadan kaldırarak, kullanım amacını dönüştürmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’nin koruma statüsü, çeşitli hukuki ve idari düzenlemelerle zaman içinde değiştirilerek projelere zemin hazırlanmıştır. 2012 yılı itibarıyla, AOÇ arazisinin birinci derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü, Ankara Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu tarafından kaldırılmıştır. Sit derecesinin düşürülmesiyle, AOÇ arazisinin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesine ve sıkı koruma hükümlerinin gevşetilmesine olanak sağlamıştır .
2014 yılında Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, tarihi sit alanlarında “kamu hizmet binaları” yapımına izin veren bir ilke kararı almıştır. Ancak Danıştay bu kararı hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. 2021yılında aynı kurul, “kamu hizmeti” yerine “resmî kurum” ibaresi içeren bir düzenleme yapmıştır. Bu değişiklik de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından hukuka aykırı bulunarak durdurulmuştur. Yargı kararlarıyla, AOÇ alanlarında yapılaşmaya yönelik idari girişimler defalarca engellenmesine rağmen Cumhuriyetle hesaplaşmanın zirve mekânı AOÇ görüldüğü gibi her an tehdit altındadır.
Atatürk Orman Çiftliği arazisinde, yürütmenin durdurulması adına verilen yargı kararlarına rağmen, aynı alan için yapılan yeni plan değişiklikleriyle mahkemenin iptal kararlarını fiilen ortadan kaldırmaya yönelik bir yaklaşım sergilenmektedir. Örneğin, Türk-İş Konfederasyonu Binası ve Medipol Üniversitesi kampüsü için 2022 yılında yapılan imar planı değişiklikleri, açılan davalar sonucunda Ankara 16. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Ancak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 30 Mayıs 2024 tarihinde aynı alana “Özel Sosyal Tesis Alanı” statüsü tanıyan yeni bir plan hazırlamıştır. Bu durum, idarenin mahkeme kararlarına uymama eğilimi olarak değerlendirildiğinde, hukuki güvenliğin zedelenmesi durumuyla karşı karşıya kalındığı/kalınacağı ortadadır. Burada Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, davadaki müdahilliğini geri çektiğini, Etimesgut Belediyesi’nin ise, bu süreçte inşaat ruhsatı vererek projelerin devamını sağladığını hatırlatmak yarar var. Aynı zamanda bu tutum hukuki süreçleri zayıflatarak AOÇ arazilerinin korunması açısından büyük risk oluşturmuştur.
AOÇ arazileri uzun süreli tahsis ve kiralamalarla kamu elinden çıkarılmaktadır. AKP döneminde on binlerce dönüm AOÇ arazisi, çeşitli kamu kuruluşlarına ve özel vakıflara devredilmiştir. 2012 yılında 1,37 milyar TL’ye inşa edildiği söylen Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve 801 milyon dolar maliyetli ANKAPARK, bu tahsisli alanlar üzerinde yer almaktadır. 2022 yılında açılan ABD Büyükelçiliği de tahsisli AOÇ arazisine kurulmuştur. Böylece AOÇ, aslen kamu kullanımına ayrılmış bir şartlı bağışla halkımıza emanet edilmişken, el birliğiyle büyük yatırımlar için ‘rant kapısı’ haline getirilmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’ni simgeleyen yapılar zaman içinde işlevsizleştirilip hatıralar unutturulmaya çalışılmaktadır. 1926 yılında inşa edilen ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın örneklerinden biri olan Gazi İstasyonu künefeciye çevrilerek tarihî kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Atatürk’ün ayağını bastığı yere bile düşman sabıkalı ve sapkın bu anlayış daha önce Marmara Köşkü’nü de yok etmiştir. Benzer şekilde tarihî PTT Gazi Şubesi önü arkası sağı solu ve çatısı köfte kokoreççiler tarafından sarılarak tanınmaz hale getirilmiştir. 1940’lardan beri ailelerin uğrak yeri olan AOÇ Hayvanat Bahçesi 2013’te kapatılmıştır. Yıllarca on binlerce ziyaretçi ağırlayan, Anadolu hayatını da kısmen temsil eden bu mekânın yok oluşu toplumsal bellekte büyük boşluk yaratmıştır.
4 Kasım 2015 gecesi Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) sınırları içindeki Müze ve Sergi Salonu’nda çıkan yangında alevler özellikle malzeme ambarı ve sinevizyon bölümünü etkilerken, Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterinde kayıtlı 263 eser —aralarında Atatürk’e ait fotoğraflar, tarımsal aletler ve çiftliğin kuruluşuna dair değerli objeler bulunuyordu— zamanında tahliye edilerek korunduğu iddia edilmiştir. Ancak yangının ardından müzenin restorasyonu ve yeniden açılışına dair resmî bir adım kamuoyuna yansımamış, konu 2017 yılında TBMM gündemine taşınmasına rağmen sonuçsuz kalmıştır. Böylece AOÇ’nin tarihsel hafızasını taşıyan bu yapı, hem fiziksel yıpranma hem de belirsizlik nedeniyle Ankara’nın kültürel mirasında kayıp bir halka olarak kalmaya devam etmektedir.
Benzer şekilde AOÇ’nin süt fabrikası da işlevini yitirmiştir. geçmişte 150’ye yakın süt ürünü üreten fabrika, bugün sadece süt, yoğurt, ayran ve dondurma gibi temel üretime indirgenmiş durumdadır. Bu tarz üretim tesislerinin küçültülmesi ve bir bölümlerinin özelleştirilmesi, AOÇ’nin “çiftlik” kimliğinin silinmesine neden olmuştur. Bugün Atatürk Orman Çiftliği etiketli ürünlerin çoğu başka üreticiler tarafından üretilmektedir. Özellikle son yirmi yılda büyüyen çocuklar için Atatürk Orman Çiftliği, kokoreç ve köfte dışında bir anlam ifade etmemektedir. Ülkemizi yöneten anlayış, AOÇ’yi, anıtsal değere sahip bir Cumhuriyet mirası olarak değil, rant odaklı ticari ve özel yatırımlara açılabilir bir potansiyel alan olarak algılamaktadır.
AOÇ nasıl korunmalı?
Atatürk Orman Çiftliği’ni korumak için bütüncül bir koruma yaklaşımı gerekmektedir. AOÇ’yi yalnızca bir tarım arazisi ya da rekreasyon alanı olarak görülemez, kurulduğu tarihte hedeflenenler ve kuruluş ülküsünden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yönüyle AOÇ’ye, ekolojik koridorları, tarihî yapıları ve üretim alanları ile birlikte yeniden işlev kazandırılması gerekmektedir. Bu yönüyle de Avrupa’daki kentsel tarım parklarından kendisini ayrıştıran eşsiz özellikleriyle de ancak bütüncül bir koruma yaklaşımıyla korunabilir.
AOÇ alanlarına yönelik parçacı imar planları bahse konu bütünlüğe zarar vermektedir. Bağlayıcı bir koruma amaçlı nazım plan, SİT statüsü ve üretim rekreasyon bölgeleri net biçimde tanımlanmalıdır. Meslek odalarının yıllardır altını çizdiği gibi, plan bütünlüğü olmadan bu Ata mirasının korunması olası değildir.
Bugüne dek AOÇ alanları çoğu zaman mahkeme kararlarıyla savunulabilmiştir. Toplumsal sahiplenme olmadan savunma hattı kurulamamaktadır. Aidiyet duygusu çoğunluk üzerinde yerleşmediği için kitlesel eylemler geliştirilememiş sonuç olarak AOÇ alanlarıyla ilgili olarak karar değişikliği ya da geri çekilme sağlanamamıştır.
Cumhuriyetimizi yıkmaya ant içmiş anlayışla yalnızca hukuk mücadelesi yoluyla başarılı olunamadığı görülmektedir. Hukuk sistemini silah olarak kullanan bir anlayışla yalnızca hukuk zemininde mücadele edilemez. Cumhuriyetimizi korumak adına toplumsal denetim mekanizmaları ve farkındalığın yükseltilmesi büyük bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Vatandaşların yönetenlerden hesap sormaması durumunda neler olacağı açıkça görülmektedir. Toplumsal denetim mekanizmaları oluşturmadan, yurttaşların kendi eserine sahip çıkmasını bekleyemeyiz.
Bunun için de gelişen teknolojiden de yararlanarak sayısal ortamda portal ya da platform benzeri yapılar kurulmalı, doğru bilginin kolayca yayılabilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi AOÇ Araştırmaları sayfası son dönemde güncellenmese de güzel bir örnektir. Bakanlık, kurum ve kuruluşlara ek olarak meslek odaları, sivil toplum kuruluşlarına ve bireysel arşivlerde bulunan tüm AOÇ belgeleri kamuya açık şekilde erişilebilecek bir sayısal arşiv altında birleştirilmelidir. Bu hem tarihsel izlenebilirliği hem de toplumsal aidiyeti geliştirecektir.
Atatürk Orman Çiftliği mücadelesi için hukuki veritabanı oluşturulmalı bugüne kadar açılan davalar ve gelişmelerle ilgili vatandaşların rahatça ulaşıp bilgi alabileceği platform kurulmalıdır. Gündemi yapay olarak hızlandırılarak olan bitenin halkın gözünden kaçırıldığı, medyanın neredeyse tamamen ele geçirildiği günümüzde ülkemizde kamuya açık şeffaf ve bağımsız bilgilendirme mekanizmalarını kurmak zorundayız. Buradan doğabilecek vatandaşlık tepkilerinin yansıması olarak daha sorumlu bir yurttaş profilinden bahsedebiliriz.
Atatürk’ün AOÇ’yi Türk Ulusu’na bağışlarken öngördüğü temel işlevlerden biri de üretimdir. Bugün teknolojinin tüm ilerlemesine karşın tarım ve hayvancılık başta olmak üzere sanayi üretimini de geliştirecek ilgili alanlardaki üretim durmuştur. Bu üretim, devlet güvencesi ile yeniden başlatılmalı; büyüme çağındaki çocuklarımızla eğitim çağındaki gençlerimiz öncelikli olacak şekilde gelişim programlarıyla AOÇ tesislerinde üretilen temel ürünler halkımıza ulaştırılmalıdır. Benzer şekilde Halk Lokantaları üzerinden başta emekliler olmak üzere ihtiyaç sahiplerine ulaşabilecek destek programları uygulanabilir. Böylelikle AOÇ, hem gıda güvenliği hem de adil erişim açısından Atamızın hedeflerine uyumlu olarak yeniden işlevlendirilmiş olacaktır. Cumhuriyetin oluşturduğu sosyal devlet anlayışından uzaklaşılan bugünlerde O’nun öngörüsü bize ışık tutmayı sürdürmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Gazi Tren İstasyonu ise künefecilerin kuşatmasında.
AOÇ yalnızca üretim alanı değil, aynı zamanda bir öğrenme mekânıdır. Kuruluş döneminde olduğu gibi her yaştan öğrencimiz burada stajlarını yapabilir. Öğrenim çağına ulaşmış çocuklarımızın yaş ve ilgi alanlarına uygun olarak yönlendirilebileceği pek çok yapıyı barındırabilecek bir potansiyel içermektedir. Çocuklarımıza toprak ve doğa sevgisinin dışında yurttaşlık bilincinin aşılanmasında eşsiz bir fırsat sağlanabilir. Bunun yanı sıra teknik okul ve üniversitelerdeki öğrencilerimiz bundan bir asır önce olduğu gibi stajlarınızı bu tesislerde yapabilecektir. Üniversitelerimizin Mimarlık, Peyzaj Mimarlığı, Harita ve Kadastro Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Ziraat Mühendisliği, Orman Mühendisliği vb. fakülte ve yüksekokul öğrencileri proje yarışmaları düzenlenerek bu alanlara ilgileri artırılmalıdır. Bunun dışında sahada yapılabilecek çalışmalara gönüllü olabilecek her yaştan insanla gönüllülük esasına uygun projeler gerçekleştirilebilir. Bu yaklaşım, AOÇ’nin tarihsel kuruluş amaçlarını günümüze taşıyabilecek diğer önerilerle birlikte değerlendirilebilir. Bahse konu tüm bu girişimler insanımızın AOÇ’den başlamak üzere yurdumuza olan aidiyet duygularını da geliştirecektir.
Atatürk Orman Çiftliği PTT binası kokoreççilerin istilasında.
AOÇ’yi korumak için yalnızca kamu kaynaklarına bel bağlanmamalıdır. AOÇ’nin etki alanını da genişletecek şekilde Cumhuriyetimizin kurucu felsefesiyle uyumlu çalışan dernek ve vakıflar pek çok gönüllü çalışmayı örgütleyerek AOÇ’nin geleceğe dönük varlığını geliştirebilecek uzun vadeli projelerle bu ekosisteme eklemlenebilir. Bunun için ayrıca çalıştaylar düzenleyerek gelebilecek değerli öneriler toplanmalıdır. Bu aşamada özellikle toplumsal farkındalık yaratmak adına sergiler, belgeseller sosyal medya üzerinden yayınlanabilecek kısa filmler kullanılabilir.
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü yapısı mutlaka gözden geçirilmelidir. AOÇ alanlarının talan edilmesi sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak hukuki sürece müdahil olun(a)mamasının hesabı adalet önünde sorulmalıdır. Ayrıca en kısa sürede gerekli yasal düzenlemeler yapılarak AOÇ alanlarında yaşanan talanlara karşı kendisini ve birbirini denetleyebilecek bir düzenek oluşturulmalıdır. Ayrıca AOÇ alanlarını amacı dışında kullanım için kiralayan, uzun süreli tahsis eden, Gazi İstasyonu’nun künefeciye, tarihî PTT şubesinin kokoreç/köfteciye çevrilmesine vb. gibi sayısız örnekle talana ses çıkarmayan göz yuman yetkililer (bakanlık, kurum kuruluş ve belediyeler dahil) hakkında gereken idari işlem yapılmalıdır. ABB ve merkezi idare dâhil tüm kurumlar için AOÇ alanlarındaki ihale ve tahsislerde kamuoyunda farkındalık ve yüksek hassasiyet oluşturulmalıdır.
Atatürk Orman Çiftliği, Cumhuriyet’in aydınlanma projesinin canlı bir anıtıdır. Ancak tahribat süreci göstermiştir ki yalnızca yasal düzenlemeler AOÇ’yi korumaya yetmemektedir. Atatürk Orman Çiftliği halkımız tarafından sahiplenmeli, aidiyet bilinci geliştirilmeli ve yurttaşlık sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. AOÇ, yalnızca Ankaralıların değil, tüm Türkiye’nin ortak mirasıdır. Onu korumak, Cumhuriyet’i korumakla eş anlamlıdır! Cumhuriyetimizin üzerine inşa edildiği tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik kolonlarına, kurucu felsefeye sahip çıkılmalıdır!
Kaynakça
• Açıksöz, S., & Memlük, Y. (2004). Kentsel tarım kapsamında Atatürk Orman Çiftliği’nin yeniden değerlendirilmesi. Journal of Agricultural Sciences, 10(1), 76–84. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankutbd/issue/1084/12548
• Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2015, Ağustos 17). Ankara Bulvarı’nın kapatılması. Ankara Büyükşehir Belediyesi. https://www.ankara.bel.tr/tr/haberler/ankara-bulvarinin-kapatilmasi-7820
• Ankara Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü. (2020, 9 Aralık). İlimiz, Atatürk Orman Çiftliği 1. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı, 2108 Ada 1 Parselde düzenlenen Koruma Amaçlı Nazım ve Uygulama İmar Planı değişikliği duyurusu. Erişim: https://ankara.csb.gov.tr/ilimiz-aoc-i.-derece-dogal-tarihi-ve-sit-alani-2108-ada-1-parsele-iliskin-koruma-amacli-nazim-ve-uygulama-imar-plani-degisikligi-duyuru-411509
• AOÇ Üzerine Düşünmek. (t.y.). Hangi Yerleşke AOÇ? Orta Doğu Teknik Üniversitesi AOÇ Araştırmaları. Erişim adresi https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr/hangi-yerleske-aoc/
• Keskinok, H. Ç. (2007). Bir özgürleşme tasarısı olarak Atatürk Orman Çiftliği. Bir çağdaşlaşma öyküsü: Cumhuriyet devriminin büyük eseri Atatürk Orman Çiftliği içinde (ss. 70–80). Koleksiyoncular Derneği Yayınları.
• Kimyon, D., & Serter, G. (2015). Atatürk Orman Çiftliği’nin ve Ankara’nın değişimi-dönüşümü. Planlama, 25(1), 44–63. https://jag.journalagent.com/planlama/pdfs/PLAN_25_1_44_63.pdf
• HKMO (Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası). (2020, 6 Temmuz). AOÇ’nin talanı adım adım devam ediyor. https://www.hkmo.org.tr/ankara/haberler/detay/19657
• İnşaat Mühendisleri Odası. (2020, Aralık 23). Niyeti bağcıda olanın gözü de üzümde olmaz. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası. https://www.imo.org.tr/TR,45300/niyeti-bagcida-olanin-gozu-de-uzumde-olmaz.html
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (t.y.). AOÇ dosyası (kronoloji ve kararlar). Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=4973
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2020, Temmuz 27). AOÇ alanlarının en geniş sınırları… (Hukuk notu ve basın açıklaması). Mimarlar Odası Ankara Şubesi.
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 13). Yargı, AOÇ’yi parçalayan yollara ilişkin plan değişikliğini iptal etti [Basın açıklaması]. Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=13075
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 17). AOÇ Medipol plan değişikliği davasında bilirkişi raporu… Mimarlar Odası Ankara Şubesi.
• ODTÜ AOÇ Araştırmaları Platformu. (t.y.). Ana sayfa; hedefler; davalar ve riskler; AOÇ merkez bölgesi; hangi alan AOÇ? https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr
• Peyzaj Mimarları Odası. (2015, Ağustos 11). AOÇ arazisine inşa edilen Ankara Bulvarı trafiğe kapatıldı. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/icerik/aoc-arazisine-insa-edilen-ankara-bulvari-trafige-kapatildi-5791
• Peyzaj Mimarları Odası. (2022, Ağustos 1). Ankapark kültürel mirasımızı yok etmektedir. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/haberler/ankapark-kulturel-mirasimizi-yok-etmektedir-
• Şehir Plancıları Odası (Ankara Şubesi). (2014, Aralık 25). AOÇ Hayvanat Bahçesi Yenileme Alanı & protokoller. Şehir Plancıları Odası. https://www.spo.org.tr/detay.php?kod=6208&sube=1&tip=3
• TMMOB. (2015, 6 Nisan). Anayasa Mahkemesi’nin AOÇ kararı üzerine ortak açıklama.https://www.tmmob.org.tr/icerik/odalardan-anayasa-mahkemesinin-aoc-karari-uzerine-aciklama
İkizköylüler, 3 Temmuz 2025 tarihinde 3. kez Ankara’ya gelip zeytinliklerini, köylerini, hayvanlarını, ailesini bırakıp bu talan yasasına karşı Meclisin hemen yanında bulunan Cemal Süreya Parkı’nda nöbet başlattılar. Gece gündüz demeden, Ankara’nın sıcağında, soğunda, yağmurunda aldırış etmeden direnişlerini sürdürdüler. Yaklaşık 18 gün yaşam nöbeti devam etti. Açlık grevine girdiler. Ona rağmen bu yasa geçti. İkizköylüler, Ayrancı halkına ilgileri için teşekkür etti.
Zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılmasını öngören kanun teklifi TBMM’den geçti. Yasa ile zeytinlik alanlar, belirli koşullar altında madencilik faaliyetlerine açılabilecek, ağaçlar taşınabilecek. Tartışmalı düzenleme ise, “kamu yararı” gerekçesiyle yasalaştı. Zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılmasını öngören ve kamuoyunda “Talan yasası” olarak anılan, “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” TBB Genel Kurulu’nda 199 oya karşı 255 oyla kabul edildi.
AKP’nin verdiği önerge ile kanun teklifinin 11’inci maddesi ile 3213 sayılı Kanun’a eklenen geçici 45’inci maddenin ikinci fıkrasında yer alan “öncelik verilmek suretiyle” ibaresinden sonra gelmek üzere “taşınan ve taşınamayan zeytin ağacı sayısının en az iki katı zeytin ağacı ile oluşan” ibaresi eklendi ve maddenin dördüncü fıkrası şöyle düzenlendi:
“Bu madde kapsamında, yeni tesis edilecek zeytin bahçeleri ile taşınacak zeytin ağaçları için Hazine taşınmazlarına ihtiyaç duyulması halinde, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca uygun görülenler veya maden sahalarının bulunduğu il sınırlarında kamu iktisadi teşebbüslerine ait taşınmazlardan ilgili kamu iktisadi teşebbüsünce uygun görülenler, zeytinliği kamulaştırılan taşınmaz maliklerinden talep edenlere 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 63’üncü maddesinde yer alan harca esas değerin yüzde biri üzerinden yirmi yıl süre ile doğrudan kiralanabilir. Kira süresi sonunda bakım yükümlülüklerini yerine getirdiği tespit edilen ve talepte bulunan kiracıların kira süresi onar yıl süreyle uzatılabilir.
Bakanlık artık izin verebilecek
Kanun teklifine göre, elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yürütülen madencilik faaliyetlerinin, tapuda zeytinlik olarak kayıtlı veya fiili olarak üzerinde zeytinlik bulunan, sınırları belirtilen alanlara denk gelmesi ve faaliyetlerin başka alanlarda yürütülmesi mümkün olmaması durumunda madencilik faaliyeti yürütülecek kısımdaki zeytin ağaçlarının maden sahasının bulunduğu ilçe ve il sınırlarına öncelik vermek suretiyle taşınmasına, sahada madencilik faaliyetleri yürütülmesine ve bu faaliyetlere ilişkin geçici tesisler inşa edilmesine “kamu yararı” gerekçesi dikkate alınarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca izin verilebilecek.
Zeytinlikler 10 yıl içinde kiraya verilecek
Zeytinlik olarak kayıtlı alanlar veya fiili olarak üzerinde zeytinlik bulunan alanlarda madencilik faaliyeti yürütülen her yıl için, bu sahaların rehabilitasyon çalışmalarını temin etmek üzere ruhsat sahibinden işletme ruhsat bedeli kadar ayrıca tahsilat yapılacak. Yeni tesis edilecek zeytin bahçeleri ile taşınacak zeytin ağaçları için Hazine taşınmazlarına ihtiyaç duyulması halinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca uygun görülenler, zeytinliği kamulaştırılan taşınmaz maliklerinden talep edenlere rayiç bedel üzerinden 10 yıl süreyle doğrudan kiraya verilebilecek.
Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı ön lisans veya üretim lisansı bulunan üretim tesisleri için gerekli özel mülkiyete konu taşınmazların temini amacıyla Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu tarafından 31 Aralık 2030’a kadar Kamulaştırma Kanunu kapsamında “acele kamulaştırma” kararı alınabilecek. Bu tarihe kadar işletmeye girecek yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinin izin, kira ve irtifak işlemlerinde yüzde 85 indirim uygulanacak. Enerji ithalatının azaltılması, cari açığın düşürülmesi ve yerli kaynaklara dayalı üretimin artırılması için izin, kira ve irtifak işlemlerinde uygulanmakta olan indirimlerin süresi 5 yıl uzatılacak.
Necla Işık
#ikizköydireniyor
Nejla Işık; İkizköy Muhtarı, BBC’nin 2024 yılında dünyada ilham kaynağı olan etkili 100 kadın listesinde yer almıştır. Babası da madende çalıştığı için belki de direnişini küçümsemek için “madencinin kızı” denilen Nejla Işık Ayrancı ve Cemal Süreya Parkı’na bu sözlerle veda etti.
“Maden yasasının zor ve dayatmayla geçirilmesine karşı sözümüzü söylemek üzere nöbete başladığımız Cemal Süreya Parkı’nda Ayrancı’da Ankara’da dayanışma içinde olduğumuz tüm dostlarımızla birlikte, onların desteğini de yanımıza alarak, bu mücadele ateşini köyümüzde ve tüm Anadolu’da daha da büyütmek üzere Ankara’ya veda ediyoruz. Yanımızda olmanız, mücadelemizin yeni etabına dair sözlerimizi kamuoyuna ulaştırmanız bizim için bundan sonraki adımda kritik önemde köylü, kentli, örgütlü, örgütsüz, akademisyen, hiç okumamış, kadın, erkek, genç, yaşlı, yoksul, varsıl, çiftçi, memur, işçi, herkese ama herkese teşekkür ederiz.”
“Şelaleye Düşmüştür Zeytinin dalı; Celaliyim Celalisin Celali.” Cemal Süreya
Semtin dokusunu bozar diye düşünüyorum. Trafik artık genel bir sorun Ankara’da. Toplu taşıma konusu ne yazık ki oturtulamadı, bundan sonra da düzeleceği konusunda soru işaretlerim var. Dolayısıyla orada bir otel, hastane vb. yapılması elbette olumsuz anlamda çok etkileyecektir mahalleyi.
“Herşey oldu bittiye getiriliyor, Ayrancı için kaygı verici bir durum”
Hüseyin Kalkan (33)
Esnaf
Ayrancı’nın bilinirliği açısından bir katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Zaten Ayrancı, Ankara’nın en önemli yerlerinden birisi. Kendine has bir oturumu, kendine has bir toplumu var. O yüzden bilinirlik açısından Ayrancı’ya bir katkı sağlamaz.
Altyapı sorununa gelince, altyapısının kaldırmayacağı çok aşikar. Bir anda Ayrancı’ya hiç ait olmayan bir hareketliliğin mahallemizin altyapısınca sorunsuz kabul edilmesi çok olası değil. Bir sürü yeni problemle uğraşmak zorunda kalacağız.
Trafik zaten Ayrancı için –ara sokaklar dahil olmak üzere– çok büyük bir problem. Ana caddelerde zaten yoğun bir trafik var. Ulaşım altyapısı anlamında çok büyük yeni problemler getirir.
Bunun öncelikle iyice bir hesaplanıp ondan sonra projelendirilmesi gerekirdi. Ama maalesef ülkede her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir plansızlık var. Her şey oldu bittiye getiriliyor.
Böyle önemli bir arazinin satışının bile çok sonradan ortaya çıkması, bir şeylerin el altından yapıldığını gösteriyor. Ayrancı için kaygı verici tabii ki. Rant uğruna bütün yeşil alanlar talan ediliyor. Biz isteriz ki orada sosyal bir ortamın sağlanabileceği, insanların vakit geçirebileceği bir kültür merkezi, bir konser alanı gibi şeyler yapılsın. Ama tabii ki yine halka bir şey sormuyorlar.
“Ayrancı’ya yeni sorunlar ekleyeceği kesin”
Tülay Kılıç (51)
Ayrancı’nın zaten birçok sorunu var, bunlara yenileri eklenir. Trafik iyice kitlenir, otobüs gelecek, taksi gelecek diye günümüz beklemekle geçer.
Birincisi trafik sorunu, ikincisi o büyüklükteki bir yerin gürültüsü açısından olumsuz bir etkisi olacağı kesin. Ayrancı bir emekli semti. Buranın düzenini bozacak.
Yani buraya çok hitap etmez öyle bir şey bence. Buradaki insanlar yolda zor yürüyoruz. Yollar dar, kaldırımlar dar. Güven hastanesi bile burada otopark sorununu artırdı. Bu büyüklükteki bir yer Ayrancı’yı kilitler.
“Kesinlikle çok katlı kullanıma açılmamalı”
Can Çokçalışkan (51)
Veteriner hekim
Olumsuz etkiler, bu alanın kamuya ait bir park, yeşil alan olması gerekirdi. Ancak bir kişiye satıldığı ortaya çıktı. Kesinlikle çok katlı otel, konut ya da hastane olmaması gerekir. Bulunduğu yerin halka açık, ağaçları ve yeşil alanı korunmuş, düşük katlı restoran, kafe vb. olarak kullanılmasını isteriz.
“Arsa sahibinin sözünü tutmasını beklerim”
Çiğdem Tiftikçi (44)
Fizik Öğretmeni
Bu arazi Atatürk Bulvarı ile Ayrancı sınırında bir doğal bariyer görevi görüyor, alçak katlı yapılar doğal habitata müsade ediyor ve içinde, berisinde, gerisinde onlarca kuş türünün yaşamasına imkan sağlıyor. Sadece güven hastanesinin bile trafiğe, park yerine nasıl bir yük oluşturduğunu bizzat tecrübe ettik. Arazi sahibinin “Ayrancı’nın dokusuna zarar vermeyecek bir yapı üretme” sözünü tutmasını isterim. Az katlı konutlar ve bol yeşillik benim hayalim..
“Trafiği ve ulaşımı felç eder”
Ceren S. (23)
Mühendis
Otel gereksiz, hastane olursa zaten yoğun olan trafiği ve ulaşımı daha da felç eder. Zaten yakında Bayındır ve Güven Hastaneleri var.
II. yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lidyalı seyyah Pausanias, Galatlar’ın Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken Ankara’dan da söz eder. “Ankyra” kentini Gordios’un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Frigler’in bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince gemi çapası demek olan kentin ismi için açıklama yapma gereğini duyan Pausanias, Midas’ın bulduğu gemi çapasının, kendi dönemine kadar Jüpiter Tapınağı’nda saklandığını söyleyerek kentin isminin hikâyesini aktarır. Çapa, II. yüzyıldan itibaren sikkelerin üzerine de işlenmektedir. Gene Pausanias, adı geçen metinde, Midas kaynağı adı ile bilinen ve üzerine öyküler yazılan su kaynağının Ankyra kentinde olduğunu bildirir ve “İşte Galatlar bu Ankyra kentini aldılar” der. Tarih boyunca akarsuları ile anılan Ankara, 200’den fazla akarsuyun bulunduğu bir çanak yerleşimidir. Bir Ankaralı olarak belki de kentte en çok aradığım şey masmavi bir su kaynağıdır. Zamanında burası için ne güzel şeyler tartışılmış aslında. Jansen döneminde, bu kadar zengin bir akarsu sistemine sahip olan bu kentte, gondol ve sandal üzerine kurulu bir ulaşım sisteminin bile tartışıldığı söyleniyor. Son zamanlarda artık kaybolmuş bu dereler için iki farklı görüşün öne çıkıyor. Bir kesim bu derelerin ıslah edilmesini ve artık hak ettikleri yeryüzünde özgür olarak akması gerektiğini savunuyor. Diğer bir kesim ise derelerin kapatılmadan önce yaşanan sel ve taşkın olaylarının tekrardan yaşanabileceğini düşünüyor. Ben, derelerin özgürce akması gerektiğini savunan taraftayım. Peki, neden bu görüşteyim? Eğer dereler tekrar yüzeye çıkarılsaydı, bizi nasıl bir gelecek beklerdi?
Güney Kore’nin başkenti Seul’de, Cheonggyecheon Deresi Restorasyonundan sonraki durumu
Doğa nehrin kıyısında başlar, kent ise onunla yaşar
İlk kentlerin su kenarında kurulmaya başlandığı düşünülürse, bu doğal eğilimden neden vazgeçtiğimizi sorgulamak gerekiyor. Üstelik bu sadece bize özgü bir durum da değil; dünya genelinde pek çok yer, tıpkı bizim gibi, su kenarındaki yaşam refleksinden uzaklaşmış durumda. Ama şimdilerde bizlere birer birer geri dönüşün ne kadar mükemmel olabileceğini gösteriyorlar. Bizler nedense görmek istemiyoruz. Mesela Güney Kore’nin başkenti Seul’de, dünyanın en etkileyici kentsel dönüşüm projelerinden biri olan Cheonggyecheon Deresi Restorasyonu, bu anlayışın öne çıkan bir örneği. 1940’larda betonla kaplanarak otoyola dönüştürülen bu dere, kenti ikiye bölmekle kalmamış, aynı zamanda güvensiz alanların oluşmasına da neden olmuştu. Ancak 2005’te başlayan restorasyon çalışmalarıyla birlikte 5.9 kilometrelik büyük üst geçit kaldırıldı, beton bloklar yerine yeşil alanlar tasarlandı ve temiz suyun yer aldığı bir yaşam koridoru oluşturuldu. Görselde gördüğünüz yer eskiden 3 katlı bir otoyoldu. Bu örneği gördükten sonra Ankara için neden olmasın sorusu aklımı ne zamandır kurcalıyordu. Bu yüzden geçenlerde Hoşdere için Kuzgun Caddesi’ne bir görselleştirme yapmak istedim.
Kuzgun Caddesi’nin şu andaki durumuHoşdere’nin tekrar açılması durumunda Kuzgun Caddesi hayalimiz
Denizsiz kente biraz da olsa mavilik katabilseydik ne olurdu?
Hoşdere’nin geçtiği caddelerden biri olan Kuzgun Caddesi’nin en kuzeyinde yer alan bir noktadan alınan bir görüntü üzerinden kendime ‘buraya biraz mavilik katabilsek ne olurdu?’ diye sordum. Bu mavilik aslında 1950’lerde başlayan süreçte biz kentlilerin elinden alınan bizim doğal hakkımızdı; arabaların değil. Bu yüzden ilk iş olarak görüntüden arabaları kaldırdım. Daha sonrası özgürlüğü elinden alınıp zamanında kanalizasyon inşa edilmek yerine, kanalizasyona dönüşen Hoşdere’yi olması gereken konuma yerleştirdim. Özgürlüğüne kavuşan Hoşdere etrafına biraz yeşilliği de beraberinde getirdi. Öncesinde bahsettiğim Güney Kore örneğinde de olduğu gibi pek çok canlı eski evlerine dönmüş ve kent içinde bir ekosistemi kendileri oluşturmuştu. Hoşdere aynı etkiyi yaratamasa bile yıllar süren tutsaklığından sonra biraz yardımı hak ediyor bence. Daha sonra maviliğe hasret kalmış Ankaralılar için bir araç yolunun yerine Hoşdere’nin koyu ahşap çitlerinin yanında bir yaya yolu belirseydi ne olurdu? diye düşündüm ve bir çizim daha ekledim. Bu görüntünün biraz mimariyi de en azından dış cepheleri etkileyeceğini varsayarak, sokaktaki binaların dış cepheleri üzerinden bir değişiklik yaptım. Görüntüye olabildiğince ağaç ve sonunda hakkını almış Ankaralıları da yerleştirdim.
Elbette bundan çok daha iyisinin yapılabileceğini düşünüyorum. Bu sadece benim hayalimin gerçeğe dönüşmesi durumunda nasıl bir görüntüyle karşılaşacağımıza dair ipucu sadece. Bu benim için nehirlerin taşkınlara sebebiyet vereceğini düşünen tarafa yani karşıt görüşte duranlara cevabımdır. Aksine, geçirimli yüzeylerin artmasının taşkın ve sel riskini azaltacağını düşünüyorum. Derelerin kayıp olmasının nedeninin taşkın ve sel riskini engellemek olduğunu düşünenlere yağmurlu bir günde metroya binmelerini tavsiye ederim.
Son sözlerimi benimle aynı fikirde olanları hayalime ortak olmaya davet ederek bitirmek isterim. Ya Kavaklıdere, Hoşdere, Bentderesi, Hatip Çayı, İncesu ve diğerleri özgürlüklerine kavuşsaydı? O zaman bizi nasıl bir Ankara bizleri bekliyor olurdu, hayal edebiliyor musunuz?
Kentsel yaşam kalitesi, kentsel sorunların artmasıyla ters orantılı olarak düşüşe geçmiştir. Nüfus ve araç sayısı arttıkça, yaya alanları, park ve bahçeler azalmaya başlamıştır. Kentleşmenin beraberinde getirdiği sorunlara yaratıcı çözümler üretmek artık zorunludur. Özellikle yerel yönetimlerin sivil toplum örgütleriyle işbirliği içinde yaptığı çalışmalar kentsel çözümlere örnektir. Bu çalışmalardan biri “Ekim ayında, ‘Sokaklar Dönüşüyor’ projesi kapsamında Global Designing Cities Initiative ve SUPERPOOL danışmanlığında, Avcılar Belediyesi ve Marmara Belediyeler Birliği ile gerçekleştirdiğimiz ilk projemizde, Türkiye’nin en kalabalık okulu olan Leyla Bayram İlköğretim Okulu’nu çevreleyen atıl otoparkı güvenli ve eğlenceli bir oyun alanına dönüştürdük!” şeklinde duyuruldu. Biz de bu çalışmanın tasarımcısı ve uygulayıcı Tabure Kentsel Tasarım Stüdyosu (KTS) tanışma fırsatı bulduk. Tabure KTS bir tasarım ekibi hepsi mimar olan Fatih Kala, Zeynep Aybala Tümer ve Mervan Önen’den oluşan yeni bir ekip ve birlikte kent için oldukça anlamlı ve motive edici bir işe imza atıyorlar. Biz de Fatih Kala ile röportaj yaparak Tabure KTS ve projenin detaylarını sizlerle paylaşmak istedik.
Tabure Kentsel Tasarım Stüdyosu (KTS) – Fatih Kala
Sokaklar Dönüşüyor Projesi, Marmara Belediyeler Birliği çatısı altında yürütülen birkaç projeden biri. Avcılar Belediyesi de bu projeyi uygulayan belediyelerden biri olarak tasarım ekibine ihtiyaç duyuyor ve böylece Ekip projeye dahil oluyor.
Çalışmalarını taktiksel kentleşme yöntemiyle yaptığını söyleyen Tabure KTS, taktiksel kentleşmeyi; düşük bütçeli, boyaların kullanıldığı bu sayede araba mekanlarının yaya mekanlarına dönüştürüldüğü bir yöntem olarak anlatıyor.
Taktiksel kentleşmenin başlangıcı araba odaklı kentlerde yayaların kendi isyanından dolayı ortaya çıkan, yere boyayla bir yaya geçidi çizip orada bir yaya geçidi oluşturup araba mekanlarının yayalar tarafından işgal edilmesi gibi bir süreçten doğuyor. Zamanla farklı kuruluşlar bununla ilgileniyor, bunda bir potansiyel görüp yaya mekanlarını nasıl arttırabiliriz üzerine daha organizeleşmiş bir hale büründürüyor. Her ne kadar alışılmış hali bir belediye ile yapılmıyor olsa da Avcılar Belediyesi, bu çalışmayı yapmayı tercih etmiş belediyelerden biri.
Türkiye’nin en kalabalık okulu olan Leyla Bayram İlköğretim Okulu’nu çevreleyen atıl otopark.Sokaklar Dönüşüyor’ projesi kapsamında Leyla Bayram İlköğretim Okulu’nu çevreleyen atıl otopark güvenli bir oyun alanına dönüştürüldü.
Fatih Kala süreci şöyle anlatıyor: “Yapılan proje aslında iki basamaklı oluyor. Bu prova projesiydi. Önce belediye bu alanlarda veri tutuyor. O yerden geçen yaya sayısı, araba sayısı, ihtiyaç duyulan hizmetler belirleniyor. Sonra biz boyalarla ve elimizdeki malzemelerle bir şey satın almaya ihtiyaç olmadan orayı bir yaya bölgesi yapıyoruz. Daha sonra belediye devreye giriyor. Boyanan yeri mesela zemini yükseltiyor ve parke taşları geliyor. Duba koyulan yerlere delinatör yerleştirerek orayı kalıcı hale getiriyor.”
Mike Lydon tarafından uzun vadeli fayda için kısa vadeli aksiyon şeklinde tanımlanan taktiksel kentleşmenin daha resmi bir tanımı: “taktiksel şehircilik, mahalle yapılaşmalarında uzun vadeli değişimi hızlandırmak için kısa vadeli, düşük maliyetli ve ölçeklenebilir müdahaleler kullanan ve şehir, organizasyon ve/veya vatandaş öncülüğünde gerçekleştirilen bir yaklaşımdır” şeklinde yapılıyor.
Maliyeti düşük yoruculuğu az olan taktiksel kentleşme dünya literatüründe de karşımıza çıkıyor. Özellikle günümüzde yayalaştırmanın iyi örneklerinden biri olan Times meydanı bu çalışmaya örnek verilebilir. Meydan ilk olarak 2009 yılında New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg‘in her gün Times Meydanı’ndan geçen 400.000’den fazla yayaya ek alan sağlama girişiminin bir parçası olarak trafiğe kapatıldı; o zamandan beri meydanda trafikle ilgili yaralanmalarda %33’lük bir azalma görüldü ve o zamandan 2016 yılına kadar yapılan tasarım çalışmalarıyla meydan günümüzdeki halini aldı.
Fatih Kala da, aslında çok küçük bir müdahalenin bile kent sakinlerince hemen benimsenebileceğini dolayısıyla denemeye değer bir uygulama olduğunu söylüyor. Küçük bir müdahaleye örnek ise sokak zeminine boyayla oyun alanı yapmak yani insanların zihninde bir mekan yaratmasına yardımcı olmak. Bir yere tabure koyarsınız ve orası kamusal bir alan olur. Bu sözleriyle Tabure KTS’nin adının buradan geldiğini öğrenmiş oluyoruz.
Geleceği yeniden düşünmek, kent için bir şeyler yapmak artık hepimizin sorumluluğu olmuş durumda. Biz de Ayrancım Gazetesi olarak semtle birlikte geleceği yeniden düşünmeye çağrı yaparken Tabure KTS’ninki gibi çalışmaların bizlere örnek olmasını, yol göstermesini diliyoruz.