ODTÜ Mezuniyet Pankartlarından görünen Ayrancı…

Bir daha olmayacak, bir daha asla… Şimdi nerede o eski Çankaya, Kavaklıdere bağları? Samanpazarı eşrafı, eski Ankaralılar, bağlarını, o kutsal çocukluk anılarına boş vererek parselleyip parselleyip sattılar. Kim bilir nice eşekli, bağ evli, yer yataklı, yerli dolaplı çocukluk, Amerikalı ve başka yabancı kiracılarla iç içe yaşayan apartman hayatında unutuldu çoktan.”
Sevgi Soysal – Yürümek (1970), s. 14.

Son yıllarda, toplumun dertlerini dile getirebildiği kanallar daralıyor ve insanlar kendilerine sunulan ana akım medya gibi boy aynalarında yaşadıkları dertlerin yansımalarını görmüyor. Hal böyle olunca çok sınırlı sayıda muhalif olan kanala, benim sorunlu bulduğum bir güvenle, hakikat bağımlılığı geliştiriyorlar. Fakat, belirli kriz anlarında görüyoruz ki bu kanalların bir kısmı gerçekte iktidarın muhalefet göreviyle yedeklediği aktörler. Hiç uzaklara gitmeden henüz geçen hafta yaşanan, muhalif görünümlü bir şarkıcının öncülük ettiği yardım kuruluşu merkezinde patlayan krize bakalım. Sanıyorum ortaya saçılanlara bakarken pek çoğumuzun hissettiği duygu aslında bir tür duygusuzluk. Sosyolojideki karşılığıyla apati. Durumumuz böyle bir duygusuzluk hali olunca da toplum hakikatine sahip çıkabileceği moral referanslara muhtaç kalıyor. “Hayır, bu tanık olduğum haklı ve adil olamaz” derken işaret edebileceği bir nokta, levha, anıt… 

ODTÜ mezuniyet törenlerinde açılan pankartların böyle bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum birkaç yıldır. Pankartlar, hemen tören sırasında sosyal medyaya düşmeye başlıyor, özellikle son yıllarda giderek gündemde daha büyük bir yer ediniyor ve bu yeri Türkiye gibi bir ülke açısından oldukça uzun sayılabilecek bir süre koruyabiliyor. Geçen sene ODTÜ pankartlarının yarattığı gündem tufanına tanık olduğumuzda kendi kuşağımdan arkadaşlarla, sosyal medyadan çağrı yaparak küçük bir arkeolojik araştırmaya girişmiştik. Farklı yıllardan topladığımız fotoğraflardan anladığım pankart meselesi 2000’lerin başında, elle hazırlanmış (baskı olmayan) ve bölümlere özel tek bir pankartla başlıyor. Sloganlardan ziyade öğrenciliğin ve mezun olunan bölümlerin zorluğuna dair esprili ifadeler var. Çevre Mühendisliği ya da Sosyoloji gibi bazı bölümlerin belirli toplumsal sorunlar merkezinde slogana yaklaşan oldukça genel ifadeler dışında siyasi göndermelere rastlamıyoruz. Belirli mühendislik bölümlerinin baret, Psikoloji bölümünün ise huni takması gibi obje kullanımları da yaygın bu erken dönemde.

Sonra ne oluyorsa oluyor. 2012 yılındaki mezuniyette ilk slogan pankartlar yaygınlık kazanmaya başlıyor. Bu dönem Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli zira 2002 yılında iktidara gelen siyasi çizginin onuncu yılı ve çözümü yönünde sözler verilen tüm meseleler, 2001 krizi sonrası iktisadi bir soluklanmanın dışında, toplumun gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Hani Ertuğrul Özkök’ün Amiral Gemisi’ndeki kaptan köşkünden “metal yorgunluğu” başlıklı yazılar yazdığı yıllar. Hemen akabinde dönemin Başbakanı’nın ODTÜ Yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK merkezine yaptığı ziyaret sırasında büyük protestolar yaşanıyor ve “orantısız güç” kavramı lügatımıza giriyor. Bu gerilimle girdiğimiz 2013 yılının Mayıs ayı sonunda ise, yaz sonuna kadar sürecek, Gezi Parkı Protestoları başlıyor ve ODTÜ mezuniyet pankartları o yıl bir daha solmamak üzere umut çiçekleri açıyor.

O günden 2025 yılına kadar bu pankartlar ülkedeki (ve kısmen dünyadaki) bir yıllık siyasi ve toplumsal gelişmelerin adeta panoramasını sunan uzun metrajlı bir haber programı gibi akıyor. Dile kolay, Ankara’nın yaz güneşi altında 3 saat süren bir geçiş töreninden bahsediyoruz. Devrim basamaklarında oturan aileler, yakınlar ve arkadaşlar geçen pankartla hatırlıyor neler yaşandığını ve muhasara altına alınmış gündelik hayatlarında gösteremedikleri tepkiyi pankartlar eşliğinde gösteriyorlar. O çocukların o pankartlarında bir filizkıran fırtınası yaşanıyor. Fırtına dinerken görülüyor: İşte hakikatin çölünde her şey çıplak…

İlginç ve önemli, ülkenin durumu açısından semptomatik ve siyasi açıdan neredeyse bir arınma töreni olarak gördüğüm bu hadiseye yıllar içinde defalarca tanık olunca ne yaşandığı konusundaki anlayışım biraz böyle bir yere sabitlendi. Dolayısıyla bu yılda merakla izledim tüm pankartların geçişini. Tümü için bir yorum yazmak bu yazının sınırları açısından mümkün değil. O nedenle memleketin içinde bulunduğu durumun semptomatik okumasına imkân veren bir başka vaka olarak Ayrancı’da yıllardır tanık olduğumuz kentsel (ya da Ayrancı’da söylendiği biçimiyle rantsal) dönüşüme neden olan süreçleri hedef alan pankartlara odaklanmak isterim.

ODTÜ’nün kuruluşunda, her anlamda üzerine inşa edildiği Mimarlık Fakültesi pankartları bu yıl 2010’lardan bu yana giderek rant merkezli kangren olan kentleşme ve konut sorununa bakan pankartlar öne çıkıyordu. 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada Türkiye’de mimarlık mesleği açısından 2013 yılını bir kırılma olarak saptamıştık. Bu tarihten sonra mezun olanlar artık kendini “mimar işçi” görüyordu. ODTÜ pankartlarının geneline hâkim olan işsizlik tehditti merkezindeki kemikleşen gelecek kaygısını en yoğun yaşayan meslek grupları başında geliyor mimarlar artık. Bu nedenle de pankartlardan bize ne diyeceklerini hep önemli bulurum.

Bu sene Mimarlık Fakültesi pankartlarında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi nedeniyle yasladığımız “kentsel kapatılma” elbette ki gündemdeydi: “Kentten utananlar 11 milyarlık makyaj yaptı”, “Kent misafirler için değil içinde yaşayanlar için planlanır.

Bunun yanı sıra pankartlarda kendi gelecek kaygılarından ziyade ülkeye dair duydukları sorumluluğun öne çıktığını gördük: “Baskıyla çizdiğiniz sınırlara inat, özgürlüğü her ölçekte savunacağız,” “Bizim planlarımızda saraylar değil, herekse eşit gökyüzü var,” “Nefrete, şiddete ve ranta inat; herkes için özgür ve adil bir yaşam planlıyoruz,” “Savaşın yarattığı sınırı rant için çizilen parsel tamamlar” ve “Vaziyet planlı belli. Tek çare Devrim.

Benim Ayrancı açısından önemli bulduğum ise kentsel dönüşümle yitirdiğimiz mahallelerimiz ve kent sakini olma hallerimizle ilişkili olanlardı: 

Kamu yararı gözetmeyen kentsel dönüşüm, rantsal bölüşümdür!”, “Kentin asıl protokolü sakinidir” ve “We built cities we can’t afford to live in” (Yaşamaya gücümüzün yetmediği şehirler kuruyoruz).

Ayrancı’da yaşanan kentsel dönüşümü iki senedir açtığım bir ders kapsamında takip etmeye çalışıyorum. Kuşkusuz bu sorun bir tek Ayrancı’da yaşanmıyor. Fakat Ayrancı’nın 1950’lerden bu yana adım adım şekillenmiş özgün mahalle kültürü ve kimliği çerçevesinde başka bir anlam kazanıyor. Ayrancı mahalle sakinlerinin yıllar içinde biriktirdikleriyle oldukça özgün bir biçimde belgeleniyor. O pankartları hazırlayan genç mezunların bir kısmının da Ayrancı sakini olduğunu ve pankartlarındaki sloganlar bu deneyimden doğru şekillendiğini düşünmek çok mümkün. Dolayısıyla, kaybettiğimiz mahallelerimiz de ODTÜ pankartlarındaki yerlerini alıyor.

Parselinizdeki ağacın üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu savunuyoruz

Kentsel dönüşüm olgusunda ilk önce toplumsal bir yitim söz konusu çünkü mevcut serbest piyasa düzeni dönüştürülen metanın değerini artırıyor. Dolayısı ile değerinin artacağı bilinen binalar da dönüştürülmeye başlanıyor. Kira veya satış bedelleri yükseliyor. Böyle olunca da kentsel doku içinde belirli bir yapıya sahip mahalleler hızla dönüşüyor. Eski sahipleri ve kiracılar bölgeden uzaklaşıyor. Biz buna soylulaştırma diyoruz. Kelime anlamının tersine olumsuz bir anlam yüklüyoruz bu duruma. Kısaca mevcut konut stoğunun değişmesi durumu, sosyal dokunun da dönüşüme uğraması anlamını taşıyor. Kullanıcıların kültürel tercihleri doğrultusunda değil zorunlu ekonomik süreçler nedeniyle olması söz konusu. Bu durum mahalleler içindeki yerleşik ilişkileri, bağları yapı bozumuna uğratıyor. Bu artık yepyeni  bir ilişkinin kurulması anlamına geliyor.  Bu ilişkiler uzun bir zaman sürecinde oluşuyor. Kuşaktan kuşağa, anılarla, belleklerle, toplumsal, kolektif belleğin oluşturulmasıyla gerçekleşiyor. Eğer kısa süreli, sert, radikal dönüşüm gerçekleştiği zaman ki -kentsel dönüşüm projeleri bu etkiye neden oluyor- bu birikimsel, kültürel yapı bir anda sıfırlanıyor. Yeni kimliğin oluşumu için ise uzun yıllar gerekiyor. Bu süre içinde mahalle sahipsizleşiyor, geçicileşiyor. İnsanların aidiyet hissetmediği dolayısıyla benimsemediği, sahiplenmediği çevreler oluşuyor. Bu durumu mahallenin sınıfsal yapısından bağımsız olarak gerçekleştiğini söyleyebilirim. Bölgenin değişim değerinin güçlenmesi ise öncelikle doğal yapının, yeşil alanların yitimi ile destekleniyor. Yani dönüşüm, kamusal altyapının yitimi pahasına oluyor. Kentsel dönüşüme uğrayan bir parsel içinde kesilen tek bir ağaç yalnızca o parsel için değil çevresindeki toplam peyzaj dokusunun da yitimine neden oluyor. Yani ağaçların zaman içerisine yayılan bu kayıpları tüm mahallenin hatta kentin alt parçasının değersizleşmesi anlamına geliyor. Sonuç olarak özel mülkiyetteki değer artışı kamusal alandaki değer yitimine neden oluyor diyebiliriz. Bu her zaman böyle mi olmalı? Hayır böyle olmak durumunda değil. Yurtdışındaki planlama kurumları ise konuyu geniş kamusal yarar ve kentli hakkı perspektifiyle ele aldığı için parselinizdeki ağacınız üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu savunuyor. Neden hakkı? Başka ağaçlarla birlikte yarattığı ekolojik etki sebebiyle. Tek bir ağacın yitimi bile tüm kentin olumsuz etkilendiği düşüncesi hakim. Planlama kurumunun yalnızca kentsel rantı paylaştırma olarak algılanmadığı aynı zamanda kamusal değer yaratabilen bir kurum olarak algılandığı ülkelerde ise kent planlaması çalışmalarında özel mülkiyetteki değer artışı ile kamusal alandaki yaşama dair altyapının yalnızca korunması değil güçlendirilmesi ve geliştirilmesi anlamında da bir denge mekanizması ortaya çıkıyor. Bizde planlama yalnızca imar planı demek yani yapılaşma demek. Yapılaşmaya endekslenildiği için kamusal altyapının değer artışının değil değer kaybının kontrol edildiği bir yapı haline geliyor. Dolayısıyla sorun sistematik yani kurumsal hale geliyor. Yeterli kurumsal altyapımızın olmaması nedeniyle kamusal üretim aracı olan planlama, bu sorunun aracı haline geliyor, bu olumsuz sürece alet oluyor.

Parselinizdeki ağacınız üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu bilmelisiniz.

İlgili kurumların bilgi birikiminin ötesinde görgü düzeyinin de yeterli düzeyde oluşması gerekiyor. 

Yerel yöneticilerimizde “başka bir kentsel yaşam, başka bir kentsel doku olanaklı” fikrinin ortaya çıkması gerekli mutlaka. 

Başka bir kamusal yaşam mümkün! 

Sorumluluk sadece yerel yönetilerde değil tabii ki, akademi de bu sürecin önünü açmıyor. 

Türkiye’de sıkça söylenen üniversite- sanayi işbirliği kavramının sadece sanayicilerle kalmaması, pratik anlamda yer alan her türlü üretici aktör ile bu ilişkinin geliştirilmesi gerekli. Böyle bir tahayyül oluşmadığı için müteahhitin kafasındaki klasik konut üretim modelinin dışına çıkılamıyor. Yeni modeller yaratılamıyor. 

İlla devrim yapmanıza gerek yok bunun için. Yeterli kurumsallaşma, bilgi, görgü, yasal statü vb olanaklar zorlandığı zaman alternatif modellerin arayışına neden girilmesin diye düşünüyorum.  

Mevcut üreticilerin ki bunlara mülk sahipleri de dahil, bu arayışı neden göze alamıyorlar? Yani neden daha az katlı, yatay ve boşluklu bir kentsel yapı düzeni yaratılamasın? Çünkü bir risk faktörü var.

Mevcut piyasa mekanizmaları içinde bir maliyet analiziyle bunun yeterince olanaklı görmediği zaman özel sektör aktörleri de buna yanaşmıyor. 

Bu noktada iki şey önemli; Birincisi, büyük inşaat şirketleri. Bunların bazı örnek pilot projeler ile desteklenmesi gerekiyor kamu tarafından. Öyle ki gerçekleştirdikleri alternatif projeler bir prestij ögesi haline gelsin. İkincisi, küçük müteahhitlerin proje destekleri ile önünün açılması gerekiyor ve tabii ki mülk sahiplerinin de bahsettiğimiz değerleri korumaya yönelik taleplerinin ortaya çıkması gerekiyor. Mülk sahiplerinin doğrudan talep etmesi çok önemli. Hem belediyelerden hem firmalardan. Alternatif tasarım modellerinin kamusal alanda tartışılması gerekiyor. Bu bilince varılması için de kolektif örgütlü bilinçlenme ve talep unsurunun öne çıkması gerek. Yerel aktörlerin bu konuda aktif çalışmasının önemi ortaya çıkmaktadır.