Cihat Baluken: Planlama bir diyalog ortamıdır

Cihat Balüken
CİHAT BALUKEN Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi YK Üyesi

6 Şubat depremlerinin ardından hükümet afet bölgesindeki kentleri bir yılda inşa edeceğini açıkladı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kentler bir yılda inşa edilemez, mümkün değil. Kent dediğimiz şeyler “inşa edilen şeyler” de değil. Bir biraraya geliş, bir ortaklaşma, biraraya gelip sorumluluk alan insanların birlikte yaşayabilmesi. Bu ortaklaşma da yüzyıllar alan bir sürece tekabül ediyor. O nedenle kurulabilen bir olgu olarak görmüyorum. Bir yılda zaten mümkün değil. Ama farklı gerekçelerle yeniden yerleşimler oluyor mu dünya üzerinde? Tabi ki oluyor. Bunlar ya zorunlu bir takım afetler nedeniyle gerçekleşebiliyor veya enerji projeleri başta olmak üzere bir topluluğun başka bir yere taşınması gündeme gelebiliyor. Burada şöyle bir hassas bir durum var, çok ciddi araştırmaların yapılması gerekiyor. Bu araştırmaların, analizlerin bile bir yılda olması mümkün değil. Buradaki insanların geçmiş yaşamı, mevcuttaki etki durumu, gidecekleri yerde yapmaları gerekenlerin araştırmalarının yapılması gerekir. Bu bile zaten Türkiye’de gerçekleştirilen bir uygulama değil. Bugün de böyle bir durum yok. Bir yılda kaba bir inşaatla olası bir durum değil. 

Siyasal iktidar bu gerekçeyle kentleri de siyasal olarak yeniden inşa etmeyi mi planlıyor?

Modern planlamanın ilk büyük ölçekli uygulamalarından olan ilk modern şehir plancısı olarak bilinen Haussmann’ın 1800’lerin sonlarına doğru Paris için farklı bir kent tahayyülü vardır. Aslında güvenlik kaygılarından oluşan siyasi gerekçeler üzerine bir kent planı oluşturmuşlardı ve bunu hayata geçirmişlerdi.

Bizim bahsettiğimiz kentlerin yeniden inşası değil tabii ama burada yapılacak bir çalışmanın da siyasi bir arka planı olduğunu düşünüyorum. Zaten son 20 yılda yapılan şehircilik uygulamaları, şehircilik projelerine ve şehir algısına baktığımız zaman siyasetten ayrı düşünmek mümkün değil. Bu doğrultuda 20 yıldaki siyasi pratik neyse bunun devamı niteliğinde şehircilik zihniyeti de devam edecektir.

Kent merkezlerine baktığımızda meydanlarını küçülten, kamusal alanları ortadan kaldıran şeyler görüyoruz. Afet bölgesindeki kentlerin yeniden inşasında bu tür bir şehircilik anlayışıyla karşılaşabilir miyiz?

Bunlar 20 yıllık bir süreçte kent ölçeğinde ortaya konulan somut gerçeklikler. Bizde bunun canlı şahidi olduk. Bundan bağımsız farklı bir şehircilik pratiğinin ortaya konulabileceğini düşünmüyorum, böyle de ilerlemiyor süreç. Bütün problemlerin var olma potansiyelinin olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Burada hem vatandaşın hem ekonomik yaşamın, hem sosyal yaşamın, hem ekolojik dengenin tamamen zıttı süreçler işletiliyor. Bu süreçler aynı şekilde devam edecektir diye düşünüyorum.

Şehir plancıları planlamayı nasıl yapıyor, toplu konut bu planlama sürecinin neresindedir?

Ben planlamayı şöyle tanımlayabilirim; kamu kaynaklarının ve çevresel kaynakların etkili bir kamu yönetimi aracılığıyla etkili ve verimli kullanılmasını sağlayan bir araç. Bunlar bizim imar mevzuatında geçen tanımlar değil. Orada farklı bir tanım yapılıyor ama biz bunu yeterli görmüyoruz. 

Türkiye’de planlama bir prosedür olarak görülüyor. Önceden karar verilen sonra bir plancı eliyle resmiyet kazandırılan, çizim yaptırılan bir meslek alanı olarak görüyorum. Bunun ötesinde bir tanım getiren kimse yok.

Bu sürekli kötüye giden ve giderek yolsuzlaşan bir süreç. Cumhuriyetin ilk döneminde gerçekten planlı yapılan, o dönemin ileri teknikleriyle Avrupa’dan öncü mimarların davet edildiği bir süreçten bahsediyoruz. Şu anda bile Ankara’da keyif aldığınız noktalar o dönemin izlerini taşıyor. 

50-60’larda sürekli bir kayıp, sürekli bir geri plana itilmeden bahsediyoruz. Ne etkili olabilir? Sürekli bir büyüme hırsı, ülkenin büyüme hırsı kaliteli yaşamın, çevre kaynaklarının dengeli kullanılmasının önüne geçiyor. Kamu yönetimi bunu sağlayamayacaksa büyüme hırsına yönelecekse büyük bir yıkıma sebep olabiliyor. 

Son yirmi yılda geldiğimiz nokta itibariyle plan artık bir prosedüre dönüşüyor. Kimsenin birşey soramadığı, yorumda bulunamadığı bir alanda en hızlı büyümeyi, en hızlı projeleri nasıl yaparız anlayışıyla bir senaryo konuşuluyor. Planlamaya da uydurulması gereken bir mantalite var. Bu acıya sebep oldu, bundan sonrada böyle olur.

70’lere gelen süreçte ne farklıydı? Bir iktisatçı, bir mühendis, bir mimar, bir plancı biraraya gelip konuşup bölgesel kalkınma nasıl sağlanır tartışılıyordu. Bir diyalog ortamı sonucunda planlar oluşuyordu. Planlama bir diyalog ortamıdır, plancının da görevi bir arabuluculuktur. Şu anda böyle bir durum yok. 

Afet bölgesindeki kentlerin yeniden inşasında nasıl bir şehircilik anlayışıyla karşılaşacağız? 

Mimar ve plancı TOKİ’nin en altında ezilen teknik bir tabaka. Karar mekanizmasında plancı yoktur.

Burada bir meydanlar sistemi yok, erişilebilirliği sıkıntılı. Burada yaşayanlar nasıl mutlu olabilir. 

“Afete dayanıklılık” toplu konut üretimi değildir, afete dayanıklı bir toplu konut projesi yapmak da değildir. Siz bunu yaparak kentin kırılganlığını daha da ileriye götürebilirsiniz. Çünkü o kaynakları etkili bir şekilde kullanmamış olursunuz. 

Kentin kırılganlığını daha da ileriye nasıl götürebilirsiniz; eğer hayatından mutlu olmayan, komşusunu tanımayan, mahalle kültürü olmayan, organize olamayan bir topluluk oluşturmuşsanız bu kişiler zaten orada yaşamayacaktır. TOKİ’sini kiraya verip başka yerde yaşamayı tercih edecektir. Bu tabloda herhangi bir afete dayanıklılık yaratmak  mümkün değil. 

Bir afet esnasında düşünün; kimsenin kimseyi tanımadığı, kimsenin nereye gideceğini bilmediği, ne yapması gerektiğini bilmediği, kime yardım edeceğini bilmediği bir ortamda, herhangi bir yakınına ulaşamadığı bir ortamda kaos oluşur, kontrolsüz bir ortam oluşur. 

Eğer siz buna hizmet eden mekanlar üretiyorsanız o bina afete ne kadar dayanıklı da olsa dirençli olmazsınız. Nitekim bugün TOKİ çok konut üretti, bunlar sağlam kaldı ama kentin bütününe baktığınızda bir başarısızlıktan bahsedebiliriz, herkes bunda hemfikir. Toplu konut tek başına düşünülmemesi gereken çok boyutlu düşünülmesi gereken bir konudur. Bunun uzağında olan her anlayış bir şekilde başarısız oluyor. Bir yerden tutturursa, bir yerden kaçırıyor. Zemini binayı sağlam yapıyor ama kimsenin kimsenin farkında olmadığı topluluklar oluşuyor bu da dirençlilik değil.

Bundan sonra afeti önceleyen bir planlama olacağını düşünüyor musunuz?

Bunu yapmıyorlarsa zaten allah akıl fikir versin. Türkiye’de öyle şeylere şahit oluyoruz ki, yeni yeni fay hatları çıkıyor, bazı projelerin selameti açısından fay hatlarının yerinin değiştirildiğini duyuyoruz. Bu devam ettirilirse artık suç oluşturur bunlar. 

Kamu denetimi çok önemli bir nokta. Meselemiz tek başına afet değil, tek başına fay hatları da değil. Afete dayanıklılık sosyal, ekonomik, ekolojik yönleri olan bir mesele. Bunun bu yönleriyle değerlendirilmesi gerekiyor. İmar mevzuatı buna hakim değil. Bunu bu boyutlarıyla düşünmediğiniz zaman iş bir noktada çığrından çıkıyor. 

Kent bir yılda inşa edilebilir mi?

Ömer Dursunüstün: 1 yılda ancak kentkırım yapılır

Ömer Dursunüstün
ÖMER DURSUNÜSTÜN Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Sekreteri

6 Şubat depremlerinin ardından hükümet afet bölgesindeki kentleri 1 yılda inşa edeceğini açıkladı. Bu açıklama üzerine TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın bir açıklaması oldu “kent bir yılda inşa edilebilir mi?” diye. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Kent nedir, kentler sıfırdan bir yılda inşa edilebilir mi?

Bu konu iki başlık altında değerlendirilebilir; birincisi bu inşanın maddi koşulları, ikincisi de bu inşayı depremi ve travmalarını yaşamış insanlar için ve onlarla beraber yapmak.

Gerçekten bu kadar sayıda konut üretimi, altyapı ve inşasıyla alakalı tek sorun bir yıllık süre ile kısıtlanması değil, burada kurulacak çalışma biçimleri, buraya gelecek işçiler, burada oluşacak yoğun insan nüfusu ve bunların kendi arasında da bir gündelik hayat kurgusunun olması, yani bu inşa sürecinin maddi koşullarının oluşturulması gerekliliği.

Diğer taraftan bu süreci depremin etkilerini, travmalarını, kayıplarını yaşamış insanlarla birlikte, ancak onları sürece dahil etmeden sürdürmek toplumsal yaraları çok daha büyütecek. Örneğin hala bazı köylerde, ilçelerde uzun zaman önce yapılan deprem konutları, yıllar sonra bile adres tarif edilirken “deprem konutları” olarak geçiyor. Bu konutlar ev olmuş değil, bir semt olarak tanımlanmış değil. Bu şekilde toplumsal travmalar miras bırakılmış oluyor. Orasık, o depremin izini taşıyan deprem konutu olarak tanınıyor. Çünkü mevcudu düşündüğümüzde orası kentle birlikte gelişmemiş oluyor. Bugüne kadarki birikimin, kültürün, gündelik hayatın sekteye uğraması, ihmal edilmesi diğer taraftan yaratacağı gündelik hayatın aşina ve insani olmaması durumu var. 

Elbette ki, gerektiği zaman gerektiği imkanla herhangi bir yapılı alan yeniden yapılabilir. Ama bu yapım insanlarla beraber olmayınca bambaşka bir şey tanımlar ve şu anki uygulamaya baktığımız zaman kesinlikle iyi bir şey çıkmayacak burada. TOKİ’nin tüm şehirlerde yaptığı uygulamalar gibi konut ve ticari alan ayırıp terk edecek buraları. Bu işin maddi koşulunun çok da önemli olmadığını, bir şekilde yapılabileceğini düşündüğümüz zaman böyle oluyor. Böyle bir süreç 10-11 İle yayıldığında; bir sürü ilçe, bir sürü nüfus Türkiye’deki yıllık ortalama konut üretimimizin 11-12 katına tekabül ediyor. Bunu müteahhitlerle yapacakları bölge bu süreçte aslında rantabl olmayan bir bölge. Devamında oraya nasıl çekim sağlayacakları da ayrı bir mesele. Rantabl olmayan bir bölgede tüm Türkiye’nin toplam konut üretiminin 10-11 katını bir tarlanın ortasında üretebileceklerini düşünüyorlar. İddiaları bu ama maddi olarak mümkün değil. Sadece çimento, beton santrallerini düşündüğümüzde bile ülkedekiler yetmiyor. Bu aslında Kanal İstanbul gibi bir mega proje. Her yere bir yılda beş yüzer, biner tane konut yapmayı düşündüğünüzde bu Kanal İstanbul’dan daha büyük bir maliyeti gerektiriyor.

Diğer taraftan geçici barınma alanları olması gerektiği gibi kurgulanmadığı için yetersiz hem de kentle ilişkileri olmadığı için büyük bir nüfus hareketiyle karşı karşıyayız. Bu nüfus hareketiyle memleketine dönmek isteyen ya da dönebilecek durumda olanları yapılacak bölge kalkınma planlarıyla ve çeşitli istihdam şekilleriyle buraya geri çağırabilmek önemli.

Orada kente 5 km, 10 km uzaklıkta bir tarlada evinin olması, daha sonra işe, erzağa, paraya muhtaç yardım bekleyen insanlar yaratmak demek. Yani bu maddi koşullar üstüne ancak böyle bir toplum var olabilir. O nedenle onların geri dönüşü için kentin iş alanları, çalışma alanlarıyla birlikte düşünülmesi gerekiyor.

Aynı şekilde gecekonduların bol olduğu, yavaş yavaş dönüşümlerin, yerinden edilmelerin veya apartmanlaşmanın başladığı zamanlardaki toplumsal ve bireysel kırılmaları biliyoruz Türkiye’de. Balkonunda gecekondudaki bahçesini yaşatmaya çalışan insanlar, hayvanlarını özleyen insanlar, direkt bahçeyle, sokakla ilişki kuramayan insanlar deprem bölgesindeki gibi acı bir sonuç olmasa da bireyleri de çok fazla etkileyen süreçlerde planlama ve yapım işlerinde halkın katılımının hiçbir zaman göz önünde bulundurulmadığını gördük. Ama burada gerçekten kim için yapıldığı bile belli olmayan konutlar yapılacak. Kim yaşayacak burada, nasıl yaşayacak? Hiçbir ekonomik ve sosyal arka planı yok bu fikrin. 

Dolayısıyla 1 yılda bir yerler üretilebilir, 1 yılda bina yapılabilir ama 1 yılda kent inşa edilemez. Birbirleriyle ilişkisi olan, birikimi olan bir toplum yaşantısı üretemez burası.

Kentler sosyal ve kültürel donatılarıyla öne çıkan alanlar. Buralarda yok olan sosyal ve kültürel yapı nasıl tekrar hayata geçecek?

Kentlerin, üstüne koyarak, geliştirerek, bir kısmını terk ederek yeni şeyler yaratarak ama birikimli bir şekilde geliştiği ortada. Hem kültürel, hem ekonomik, hem makroform ve yapılı alan anlamında birikimli gelişmesi bu.

Şöyle düşünebiliriz; sosyal ve kültürel donatılar dediğimiz şeyler aslında “kamusal alanlar.” Kamusallık uzun zamandır niteliksizleştiriliyor, zayıflatılıyor. Bugün bu bölgede sanat galerileri olmazsa, tiyatrodan yoksun kalırsa gibi bir husus değil. Orada bir okul bahçesinde birbirlerine denk gelemeyecek çocuklar var. Bir kahvehanede oturup sohbet edemeyecek insanlardan bahsediyoruz aslında. 

Böyle bir kurguda örneğin Elbistan’ın 100-150 bin arası bir nüfusu var. Çevresinde 4-5 parça biner biner konutlar konulmuş, 5-10 km aralıklarla hepsi farklı farklı yerlerdeler. Daha sonra burada çalışma alanları, sanayisi, ticareti geliştirilse bile bu merkezde birbirlerine uzak yerlerden gelip çalışıp, gece yatakhane gibi konutlarına dönen insanlar oluşacak. Burada kamusal nitelik kaybedilmiş oluyor. Bir taraftan göç, bir taraftan yabancılaşma hem kenti hem diğer insanları etkileyecektir. 

Bu arada kentteki mevcut konutların hak sahiplerine ne olacak, araziler ne olacak hususu var? Bir şekilde yerlerinden edilmiş oldular. Oradaki ekonomik yapıyı düşündüğümüz zaman TOKİ’nin verdiği eve razı olacak bir sürü de insan var. Bu açıdan bakıldığında “kentkırım” gibi birşey bu, kenti alıp parçalayıp 5-10 km çevresine yayıyorsun. 

Depremden sonra uzun süre sosyal medyada Amerikan banliyölerinin görselleri paylaşılmıştı; yeni yerleşimler bahçeli olsun, müstakil olsun diye. Oradaki en büyük problem, yaşamın merkezileşememesi. Banliyölerin otomobil bağımlı olması gibi hususlar var. Bu 100 yıl öncesinin meselesi olarak tartışılmış geçilmiş uluslararası literatürde. Biz yeniden deneyimliyoruz böyle bir şeyi. Çok ilkel bir karar. Üstelik şimdi biz bunu yapacağız ama keyfini çıkarabilecek bir bahçemiz bile yok. Çünkü apartman banliyöleri yapıyor şu an hükümet. 

Bunu bir kentkırım olarak yorumluyorsunuz. Siyasal iktidar kentlerin yeniden inşası meselesiyle kentlerin hem siyasal hem kültürel yapılarını da yeniden inşa etmeyi planlıyor mu size göre?

Son 4-5 yıldır iktidarın en büyük kamusal alan projesi millet bahçeleri oldu. Her şehirde yapılmaya başlandı, yüksek bütçelerle yapıldı. Orada aslında bir toplum tahayyül ediliyor, bir toplum tarifliyor. Camisi olan, kıraathanesi olan, kütüphanede kek yiyen, idari tesisin dibinde oradaki görevlilerin hegemonyası altında bir kamusal alan tarifliyordu. Çok fazla sayıda da uygulamaya geçti. 

Şimdi siyasal iktidarın kamusal alan, sosyo-kültürel faaliyet noktasındaki yaklaşımını ve üretimlerini biliyoruz. Burada bir tarihsel süreç düşünüldüğünde burada şahane meydanlar, şahane kent merkezleri üretme şansı zaten yok. Eğer üretirse de, bir sosyokültürel mekandan ne anladığının en iyi örneğinin millet bahçeleri olduğunu gördük. Açık yeşil alan ancak, cami, kimin çalışacağı belli olmayan, gerekli olup olmadığı tartışmalı 6-7 odalı idari tesis…

Stadyumların kent merkezinden dışarı çıkarılması, tarihi kent merkezlerinin niteliksizleşmesi aslında bunların hepsi siyasal iktidarın toplumla bir savaşı. Toplumsal bağlarımız giderek zayıflamış vaziyette. 

60’lara kadar Türk edebiyatını, sanatını şekillendiren bir sürü yazar, heykeltraş yetiştirmiş bir Ankara son 20 yılda kiminle adını duyurdu? Ulusal manada duyurabilmiş kimsenin yetişmemesinin bir sebebi de kamusallığın olmaması, farklı olanların birbiriyle karşılaşacak mekanlar bulamamasıdır. Bir taraftan elimizdeki mekanlar niteliksizleştirilirken, kimi rant projeleriyle yok edilirken diğer taraftan yeni yaptıkları yerlerde kendi hegemonyalarını kurdukları kentsel mekanlar üretiyorlar.

Deprem sonrasında yapılan konut projeleri, iktidarın bugüne kadarki inşaat politikası ve kentleşme politikasının aslında tutarlı bir şekilde yürüdüğünü düşündürüyor. Çünkü zaten tüm kentlerde istediği buydu; sadece konutlar olsun, kamusallık olmasın, insanlar bir araya gelmesin.

Bu iktidar 2002’den beri gündeme getirdiği ve ısrarla politikleştirdiği kent-şehir ayrımını ortaya koydu. Bu süreç şimdi tam da bunun yeniden inşası gibi görünüyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kent, makroformda sınırlanan yakın çevresinden ibaret olan yapılı alandır. Haymana’ya da kent diyebiliriz buna göre. Şehir daha hiyerarşik, daha merkeziyetçi bir yaklaşımın, onun tarifi diyebiliriz. Bunu da en çok hayata geçiren büyükşehir yasası oldu. Köylerin mahalle olması, her şeyin merkeze bağlanması. Hem siyasal hem ekonomik gücü merkezde toplamanın sonucu oldu.

Deprem sonrası Antakya (Foto: Cahit Akın)
Deprem sonrası Antakya (Foto: Cahit Akın)

Afet bölgesindeki kentlerin yeniden inşasında nasıl bir şehircilik anlayışıyla karşılaşacağız? 

Mahalleler bir idari birim olarak anılır. Ama bizim mahalle kültürü, mahalle yaşantısı diyebileceğimiz farklı bağlamlarla ilerleyebileceğimiz artık başka bir şey yok. Sadece son 20 yılda değil bu daha da geriye gidiyor. Muhafazakar ideolojinin kentlerle ilgili yaklaşımını buradan görebilirsiniz; Ankara’da eski kentten (Ulus) yeni kente kurgulanan ve TBMM gibi simge ile biten bir Atatürk Bulvarına karşı Kocatepe Camisi ile biten Mithatpaşa Caddesi’nin geliştirilmesi muhafazakar toplum inşasının mekânsal ayağıdır. İdeolojik olarak ayrımın, kırılmanın arka planıdır bu.

Gerçekten ideolojiyi mekana türlü yatırımlarla, türlü politikalarla yansıtmanın mücadelesi verilirken arka tarafta Ankara’nın gecekondularla büyüdüğü bir dönemden bahsediyoruz. Yani aslında halkçı bir politika olmayan, konut sunumu, bir yaşam tarzı örgütlemek yerine mevcut ideolojinin, kurucu ideolojiyle ve yaptıklarıyla savaşa harcadığı bir efor var. 80 sonrası bu kavga sermayeye terk edildi. 2002’den beri de bu sermayenin temsilcisi olarak seçilmiş bir partinin mevzuat değişiklikleri, yasa değişiklikleri, uygulamaları, söylemlerini gördük biz. Yüz yıllık bir kavganın üretimi. Şimdi burası da böyle, kontrol edilebilir biner konuttan ibaret yaşam alanları. Toplanıp değerlendirme yapabilecekleri, birbirleriyle karşılaşabilecekleri bir alan yok. Ne istihdam sunarsan onu yapmak zorunda olan, bir alternatifi kalmayan kolu kanadı kırık bir toplum yaratacak.

Şehir plancıları yeniden inşanın neresinde?

Planlamanın normal süreci gereği üst ölçekli plan, alt ölçekli plan yapılır, parselasyon yapılır ona göre ruhsatlar hazırlanarak inşaatlara başlanır. Biliyorsunuz bir kararname yayınlandı. Kararnamede planlara gerek olmadan sadece vaziyet planı ile ruhsatlandırılabiliyor. Meslek alanı olarak tamamen dışarıda bırakıldığımız bir süreç.

Herhangi bir görüş alındığına dair bir bilgimiz de yok. Çok hızlı gelişti, o karar çıktıktan sonra kimseden görüş alınmasına da gerek yok. Bizim en başında önerdiğimiz süreç öncelikle geçici barınma alanlarının hızlıca inşasıdır. Yer seçimi daha basittir onun, kurgusu daha kolaydır ve temel ve acil ihtiyaçtır. 

Düzce depreminden sonra 5-6 yıl çadırlarda kalanlar vardı. Irak’ın bazı yerlerinde 70’lerden kalan konteynır kentlerde yaşayan insanlar kentle birleşmiş. Bunlara “geçici” denmesinin nedeni aslında yaşanabilir yerler de olmasıdır. Ama geçici olarak bir yıl boyunca burada kalacaksa, eş zamanlı olarak 50 yıl, 100 yıl ayakta kalacak kentsel alanlar inşa etmek uğruna 6 ay, 1 yıl harcanarak yapılacak bir planlama çalışması gecikme olarak sayılmamalı. Birbirine paralel ve etaplı gidecek bir sürü şey ekarte edildi. Biz meslek alanı olarak tamamen dışarıda bırakıldık.

Şehir plancıları planlamayı nasıl yapıyor, toplu konut bu planlama sürecinin neresindedir?

Toplu konut, sosyal politikayla baş başa gitmesi gereken bir mesele. Konut sunumunu sadece sermayeye, sadece müteahite devredince barınma hakkının yerine getirilmesi tamamen ihmal edilmiş bir vaziyet alıyor diyebiliriz. 

Kentsel dönüşüm yasasıyla uzun zamandır hem büyükşehirin yetkisinde hem bakanlığın yetkisinde kentsel dönüşüm alanları belirleniyor, riskli alanlar belirleniyor, rezerv alanlar belirleniyor. Tamamen kamunun TOKİ eliyle konut sunumu yapabilmesi için elini güçlendiren yasa bunlar. Toplu konut sosyal konut olmadığı sürece yenilmeye mahkum. 

Ankara’da da, deprem bölgesinde de milyonlarca alan böyle imar ediliyor. Ama riskli alana geldiğimizde üzerinde riskli yapılar “varmış gibi” riskli alan ilan ediliyor. 

Bundan sonra afeti önceleyen bir planlama olacağını düşünüyor musunuz?

Bugüne kadar kentte ne yapıldı? Dereyi kapatıp üstüne yolu geçirmeyi becerdik, bir kanala alıp doğal yatakları değiştirebildik, aynı şekilde fay olur, temel hesaplarını yaparım ona göre yaparım deyip geçtik. Dere yataklarının, taşkın alanlarının hepsini de özel mülkiyete geçirdik, yapılaştık. Bu sırada denetleyen kurumlar vardı bir şekilde.

Roma hukukunun temeli şudur “malikle mülkün arasına kamu yararı girer.” Sen her türlü tasarrufta bulunamazsın. Bunun genele bir faydasının olması lazım. Bunu denetleyecek olan da devlet. Devletin asıl amacı bu, o denetleyecek. Bu denetimi “onu da sen yap” diye devrettiğin zaman işte böyle oluyor. İmar barışı denilen “yapıdan maliki sorumludur” noktası, devletin kendini reddetmesidir. O olamaz. Binlerce yıldır her türlü kuralda var kamu yararı kavramı. 

15 dakikalık kent nedir?

Tıpkı canlılar gibi kentler ve kentsel yaşam da sürekli değişim halinde. Bu değişimin kontrol altında tutulabilmesi ve kentlerin günümüz koşullarına uyum sağlayabilmesi için yeni kentsel teoriler ortaya atılıyor. Bu teoriler başta sürdürülebilirlik ilkesi olmak üzere doğa dostu olma ve yaşam kalitesini yükseltme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm, kentleri de sosyal ve mekansal anlamda etkiledi. Günümüzde hala etkisi süren Covid-19 pandemisi de kentsel yaşamın ve sürdürülebilirliğin sorgulandığı dönem oldu. Bu dönemde, kent sakinleri temel ihtiyaçlarını karşılamak ve günlük hayatlarını idame ettirmek konusunda fazlasıyla sıkıntı yaşayınca Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü Carlos Moreno’nun “15 Dakikalık Kent Modeli” yeniden gündeme geldi.

Kentlerin 6 ana işlevi; onurlu yaşam, iyi çalışma şartları, ihtiyaçları karşılama, eğitim, iyi olma hali ve eğlence!

“Eğitim, sağlık, çalışma gibi temel ihtiyaçların geniş alanlara yayıldığı, gündelik hayatın birden fazla ulaşım aracı kullanılarak ulaşılacak mesafede geçtiği ve herkesin acelesinin olduğu kentlerde kent sakinleri huzurlu ve mutlu değildir.” Moreno’nun “15 Dakikalık Kenti” de insanın yaşam alanında huzurlu ve mutlu olmasını amaçlıyor. Öncelikle yaya ya da bisiklet gibi ekoloji ile uyumlu, doğa dostu ulaşım yolları benimsenir. Böylece araç trafiği azalır ve insanların daha huzurlu olduğu bir kent hayatı oluşur. Moreno, kentlerin 6 ana işlevi olduğunu söyler; onurlu yaşam, iyi çalışma şartları, ihtiyaçları karşılama, eğitim, iyi olma hali ve eğlence. 

Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü Carlos Moreno

Bu işlevler yerine getirilirken alanın doğru kullanımı da önemlidir. Kamu binalarının mesai saatleri dışında ya da okulların yaz tatillerinde diğer işlevleri gerçekleştirmek için kullanımıyla alanın doğru kullanımı sağlanabilir. Okulların yazın gençlik merkezi,  kamu kurumlarının mesaiden sonra semt meclisi olması bu duruma örnek olarak verilebilir. 

Günlük ihtiyaçlara erişimin yaya ya da bisiklet yoluyla 15 dakika mesafede sağlanması ütopya olarak görünse de Amsterdam ve Kopenhag gibi kentler bu hedefe örnek gösterilebilir. Ayrıca Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da “15 Dakikalık Kent Modeli”nin önemli savunucularından. Amerikalı bir milyarder olan Marc Lore da 5 milyon nüfusu olan bir kent yaratmayı planlamakta. Çölde inşa edilecek bu kent için Nevada, Utah, Idaho, Arizona, Teksas ve Appalachian bölgeleri adaylar arasında yer alıyor. Bu “ekoloji dostu ve sürdürülebilir kent” projesinin adı ise “15 Dakikalık Şehir Tasarımı”.

Carlos Moreno’nun 15 Dakikalık Kent Modeli.

Pilot bölge uygulaması ile “15 Dakikalık Kent” pratik edilebilir

Yerelleşme kavramının oldukça önemli olmaya başladığı günümüzde kent sakinlerinin yaşam kalitesini yükseltmek için yerel idarelerin çalışmaları da önemli yer tutuyor. Prof. Dr. Aykut Karaman, “15 Dakikalık Kentler” için, kent işlevlerini yerine getirebilecek mahalleler saptanması gerektiğinin üzerinde duruyor. Pandemi süreci ile yerelleşme anlayışı, yardımlaşma ve dayanışmanın bile mahallelerden yaygınlaştığını gösterdi. Ayrancı semti de bu açıdan değerlendirmeye tabi tutulabilir. Sosyal ilişkiler ve fiziksel mekanlar açısından mahalle kültürünün hala devam ettiği Ayrancı, gündelik ihtiyaçların da 15 dakikalık mesafede karşılanabildiği bir semt. İlkokul, ortaokul ve lise gibi eğitim kurumları, hastane ve aile hekimleri gibi sağlık kurumları ve bakkaldan süpermakete kadar her türlü gıda ürünün satıldığı yerler semtte var. Ayrıca çalışma alanı olarak kamu kurumları ve özel kurumlar, gençlik merkezi, kadınlar lokali gibi sosyal donatı alanları, kafe, bar, restoran gibi eğlence alanları da 15 dakikalık mesafede ulaşılabilir. 

15 dakikalık bir kentin ekoloji ile uyumlu ve yaşanabilir olması beklenir. Yaya ve bisiklet yoluyla ulaşım, bu amaç için gerekli. Ayrancı semtinde yaya olarak bir yerden başka bir yere gitmek oldukça kolay. Bisiklet de kullanılabilir ancak bunun için bisiklet yolları yapılarak sağlıklı bir ağ oluşturulması gerekiyor. Semtte yeşil alan ve parkların oldukça yaygın olması da ekoloji ile uyum sağlamaya yardımcı diyebiliriz.

Günümüzde ve gelecekte kentlerin daha yaşanabilir alanlar olabilmesi için kentin küçük parçalardan oluşması ve her parçanın kentlinin ihtiyacını karşılayacak niteliğe ulaşması sağlanabilir. Doğaldır ki bu uzun ve zorlu bir süreç. Merkezi ve yerel idare işbirliği içinde çalışabilir hatta pilot bölge uygulaması ile “15 Dakikalık Kent” pratik edilebilir. Ayrancı semti zaten bu kent modeline yakın özellikler gösterdiği için pilot bir bölge için uygun. Semtin eksiklikleri tespit edilip tamamlanarak daha yaşanabilir, sürdürülebilir ve doğa ile uyumlu bir hal alması sağlanabilir. 

Pelin Ceylan’ı koruyamadık

Ayrancı da erkek şiddetinden azade değil

Hoşdere Caddesinde ayrıldığı kocası tarafından vurulan Pelin Ceylan için mahalleli ve kadın inisiyatifleri tepkilerini bildirdiler

Tarih 12 Aralık ve günlerden pazartesi, TBMM duvarına 300 metre mesafede, Ali Dede Sokağı ile Hoşdere Caddesi kesişiminde, tüm şehrin gözünün önünde sokak ortasında bir erkek bir kadını öldürmeye çalıştı. Pelin Ceylan, sokak ortasında kan kaybediyordu ve onu vuran silahlı eski kocası Mehmet Eroğlu kimseyi yanına yaklaştırmıyordu, biz ise sadece seyredebildik. Biz videolara bakmaya devam ettik, Pelin Ceylan kan kaybetmeye.

İki koruması olduğu bilinen Pelin Ceylan, tutuklu (olduğu sanılan) eski eşi Mehmet Eroğlu’nun açık cezaevinden izinli çıktığını (tabii ki) bilmeden evinden alışverişe çıkmış ve çilek alırken, kendi mahallesinde, evinin yakınında ve ‘bizim’ dediğimiz sokaklardan birinde, hepimizin gözü önünde öldürülmeye çalışıldı.

Şimdi Pelin Ceylan, ölümün kıyısında yaşam mücadelesi veriyor. Tüm Ankara O’nun için kan aradı, hastanede doktorlar tüm birikimlerini sergiliyorlar ama durumu iyi değil. Umarız siz bu cümleleri okurken hepimiz kötü haberi almayız.

Pelin Ceylan, Mehmet Eroğlu tarafından vurulduktan ve yerde kan kaybettikten 15-20 dakika sonra katil erkek Mehmet Eroğlu yakalanabildi. Ambulans gelmedi ve Pelin taksiyle hastaneye götürülebildi. Devlet (zaten ne zaman korudu ki) koruyamadı (koruma elemanları neredeydi!), biz mahallelileri de bir şey yapamadık. Muhtar Elif Doğan mahalleye geldiğinden bu yana ilgileniyordu ama sadece O ve birkaç komşusu. 

Pelin Ceylan

(Ayrancı mahallesi muhtarı) Elif Doğan anlatıyor:

“Birlikte destek olduk ama koruyamadık, çok üzgünüz. 3 çocuğu var Pelin’in. Pelin Ceylan devlet korumasında bir kadındı. Aile içi şiddetten dolayı yer değiştirmişti. Gizlilik kararı nedeniyle küçük çocuğu ile birlikte bütün bilgileri değiştirilmişti. Gittiği yerde tutunamayıp geri dönmüştü. Bu değişikliklere karşın, Pelin Ceylan’a güvenlik ‘bu şehirden git’ diyor. ‘Bir şey yapamaz, köpekten korkuyor’ diyerek bir köpek de almıştı. Ben ‘Yeniden uzaklaştırma al istersen’ demiştim. Koruyamadık.”

Kadınları koruyan mekanizmalar günden güne kaybedilirken ve yeni çağın yaşam biçiminde dayanışma gittikçe erir giderken kadınlar yalnızlaşıyor, kırılganlaşıyor. Erkek egemen toplum düzeni ailesinden devletine her geçen gün bir kez daha hakimiyetini ilan ederken ve erkek şiddeti de pervasızlaşıyor, televizyonlarımızdan izleyip ahlanıp vahlanıp unutup geçtiğimiz; erkek şiddeti her yanı sarıyor, Pelin ve birçok kadın yaşama tutunmaya çalışırken gittikçe azalıyor, azalıyoruz. 

Yine de kadınlar geri adım atmıyorlar. Her günün getirdikleri ve götürdüklerine direniyor, hiçbir kadının yalnız yürümemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Ülkenin en büyük örgütlenmesi de, dayanışma sergileyeni de kadınlar.

13 Aralık Salı günü Emekliler Parkı’nda buluşan Ayrancılı kadınlar ve Ankara Kadın Platformu, Pelin Ceylan’a sokak ortasında ve mahallemizde, katil Mehmet Eroğlu tarafından yapılan cinayet girişimini “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”… “Asla yalnız yürümeyeceksin” diye slogan atarak ve basın açıklaması ile protesto ettiler;

“Dün tam da burada, bir kadın daha erkek şiddetine maruz bırakıldı. Arkadaşımız Pelin, boşandığı erkek Mehmet Eroğlu tarafından hunharca öldürülmeye çalışıldı. Üstelik de Pelin’i yaralayan fail, olay mahallinde tehditler savurmaktan çekinmeyerek ve ölmesini umarak başında bekledi. Adeta düşmanını vurmuş bir avcı gibi, iğrenç bir yaratık gibi başında bekledi saatlerce.

Uzun süredir boşandığı erkek tarafından tehdit edilen Pelin, devletin sözde koruma kararı altındayken bu saldırıya maruz kaldı. Şikayet için gittiği kolluk güçleri, tedbir almak yerine, yaşadığı yeri terk etmesini söylediler Pelin’e. Hala yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Pelin’e yapılan bu vahşi saldırı, asla münferit değildir, tekil bir saldırı değildir.

Bizler bu saldırgan erkek cüretinin nereden geldiğini çok iyi tanıyor ve biliyoruz;

– İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede fes etmeye çalışanlardan… ‘kadın cinayetleri abartılıyor’ diyenlerden… ‘O saatte ne işi varmış’ diyenlerden tanıyoruz.

– Cezasızlık politikaları ile erkeklerin sırtını sıvazlayan erkek adaletten tanıyoruz.

– 8 Mart’ta, 25 Kasım’da ‘yaşamak istiyoruz’ diyen kadınlara işkenceyle gözaltına alanlardan tanıyoruz.

– 6 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz bırakıldığı cinsel şiddeti, evlilik adı altında aklayanlardan ve buna göz yumanlardan tanıyoruz.

– Çıkar ilişkileri olan tarikatlarda, cemaatlerde, kurumlarda işlenen suçlara ‘Bir kereden bir şey olmaz’ diyenlerden tanıyoruz.

– ‘Artık yeter’ demek için, ‘bir kişi daha eksilmek istemiyoruz’ demek için sokağa çıkan, haklarını arayan kadınları kriminalize etmeye çalışan iktidar ve yandaşlarından tanıyoruz.

Bireysel silahlanmaya karşı hiçbir önlem almayanlar, kadın cinayetlerini kader kisvesi altında geçiştirmeye çalışıyor. Sokaklarda tedirgin dolaşmak istemiyoruz. Pelin’in verdiği yaşam mücadelesi hepimizin mücadelesidir. 3 yıl boyunca cebinde koruma kararlarıyla gezen, 3 yıl boyunca hiçbir tedbir alınmayan ve bu sebeple şiddete uğrayan ve saldırılan, öldürülmeye çalışılan kadınlardan bir tanesidir Pelin.

Artık bir kişi bile eksilmeye tahammülümüz yok.

Artık yeter diyoruz..!

Bireysel silahlanmaya hayır diyoruz.

Erkek adalet değil gerçek adalet diyoruz.”dediler hep birlikte.

En temel hak yaşamak.  Devletin ilk büyük sorumluluğu, insanının yaşam hakkını korumak. Bizim ilk büyük sorumluluğumuz dayanışmak. Ama erkek şiddeti, sistemin erkek lehine tüm olanaklarını sergilediği düzen ve bizim kendi 100 m2’lerimize kapandığımız yaşamda, Ayrancı’da bir kadının yaşamı erkek şiddetiyle ellerinin ucundan kayıp gidiyor. En steril, en korunaklı alanlara çektiğimizi zannettiğimiz hayatlarımızı patriyarka en korkunç yüzüyle darmadağın edebiliyor. Dayanışmasıyla övündüğümüz Ayrancı’nın orta yerinde çaresizlik içinde boğazımızda bir koca düğüm gözümüzde yaş ile kalıveriyoruz, elimizden sadece ummak geliyor.

Sistemin tüm gözeneklerimize, tüm ara sokaklarımıza işlediği çok soğuk günler… Ancak birbirimizin elini tutarsak var olabiliriz. O güne kadar, bir kadının canının yandığı her gün yataklarımız bize dar gelsin.

Pelin Ceylan için, sevgi ile, umut ile…

Avrupa’dan sonra ABD’nin başkenti Washington’da da toplu ulaşım bedava oluyor

ABD’nin Kansas City şehrinde Mart 2020’de otobüslerde sıfır ücret uygulamaya başlanmıştı. Karardan sonra otobüs kullanan yolcu sayısının 2022’de bir önceki yıla göre yüzde 13 oranında arttığı söyleniyor. 

Başkent Washington DC belediye yönetimi, Covid-19 salgınının toplu taşımanın çalışanlar için ne kadar büyük öneme sahip olduğunu gösterdiğini ve düşük ücretlerin bile çalışanlara önemli bir külfet oluşturabileceğini kanıtladığını işaret ederek ücretsiz toplu taşıma yönünde bir adım atılmasına karar verildiğini belirtiyor. 1 Temmuz 2023’de yürürlüğe girecek karar çerçevesinde tüm toplu taşıma araçlarına biniş sırasında alınan 2 dolarlık ücret ödenmeyecek. Geçen ay oybirliği ile kabul edilen planla şehir merkezindeki 12 ana güzergahta otobüs hizmeti 24 saate çıkarılacak, yolculukları daha hızlı ve daha güvenilir hale getirmek için de yollarda otobüslere özel kulvar ayrılacak.

Uzmanlar yolcu sayısını artması, düşük gelirlilerin maliyet yüklerinin azalması, toplu taşıma hız ve kalitesinin artması ve yollardaki araç sayısının düşmesi gibi sonuçlara ulaşılması durumunda başkentin bedava toplu taşıma sisteminin yeniden şekillendirilebileceğini işaret ediyor. 

Lüksemburg ve Estonya’nın başkenti Tallinn ulaşım ücretlerini kaldırma konusunda Avrupa’da öncü olmuşlardı. Avrupa’daki 50’den fazla şehir ve kasaba, iklim krizi ve sosyal eşitlik gibi motivasyonlarla ücretsiz toplu taşımaya geçildi. Lüksemburg, 2020’de tüm toplu taşıma ücretlerini iptal eden dünyadaki ilk ülke oldu. Estonya’nın başkenti Tallinn, 9 yıl önce ücretsiz ulaşımı hayata geçirdi. Belediye yetkilileri, kararın sürücüleri özel araçlarını evde bırakmaya ikna etme konusunda çok da başarılı olamadığını söylüyor. Dokuz yıl içinde, özel araç kullananların payı yüzde 42’den yüzde 48’e yükselmiş. Ancak okula giden çocuğu çok olan ailelerin tasarruf ettiği, ayrıca 2018’den beri bazı ilçe otobüslerinin de ücretsiz olmasının olumlu etkisi kabul ediliyor. Uzmanlar ücretsiz toplu taşıma sisteminin başarılı olması için toplu taşımanın kalitesinin ve bağlantılarının iyileştirilmesinin kilit rolü olduğunu konusunda hemfikirler. Bunlar olmadığında özel araç kullanımından vazgeçilmiyor.

Ankara’da toplu taşıma ücretsiz olabilir mi?

“Keşke mümkün olsa ama ulaşımın kamulaştırılmasını pek mümkün görmüyorum”

Merve Büyüktaş 

Bir vatandaş olarak son dönemde gelen zamlar hakkındaki düşüncem tabii ki olmaması yönünde. Mansur Yavaş’ın zam olmaması kararı halk için belediyecilik yaptığının bir göstergesiydi. Fakat özel sektör baskısını da maalesef haksız bulmak imkansız çünkü benzin vb. enerji ürünlerine de çok ciddi zamlar geldi. Ürünler zamlandıkça hizmetler de zamlanıyor, hizmetler zamlandıkça asgari ücret zammı konuşuluyor. Bu şekilde sonsuz bir döngü oluşuyor, bu döngünün kırılması enflasyonun düşürülmesi ile mümkün ancak. Gerçekçi ekonomik çözümler yapılması gerekiyor yoksa bu haliyle bu süreci devam ettirmek imkansız hale gelecektir. 

Belediyeyi zorlamak tabii doğru değil ama günümüz şartlarında artık mecbur oluyor yukarıda da belirttiğim gibi. Keşke ortak bir noktada buluşulabilseydi. Hizmeti alanları yani vatandaşı düşünmek bir belediye için çok güzel bir davranış ama aynı zamanda hizmet sağlayıcı da zamlardan etkileniyor, en azından bu kadar yüksek olmasa bile iki tarafı da ortada buluşturacak bir zam daha iyi olabilirdi. Ankara’da güzel bir ulaşım ağı var. Otobüsün gitmediği yerlere de ulaşım gelse keşke… Ama içinde bulunduğumuz ekonomik düzen ulaşımın kamulaştırılmasına imkan veremez diye düşünüyorum. 

Ulaşım temel haklardan biri bence. Kamulaşsa ve ücretsiz olsa gerçekten çok güzel olur. Bugün Ankara’da gidiş geliş olmak üzere iki yol ücretiyle ulaşım mümkün. Ama İstanbul gibi yerlerde ulaşım masrafı çok daha büyük oluyor. İnsanlar aldıkları her ürün, attıkları her adım, ödedikleri her fatura için çok yüksek vergiler ödüyor. Bu vergiler ulaşım için belediyelere bütçe olarak -en azından bir kısmı- geri dönebilir. Böylece ulaşım ücretsiz olabilir. Tabii çok büyük masraflar ve paralardan bahsettiğimizi unutmamak gerekir. Ulaşım ücretsiz olması için maliyetlerinde düşük olması gerekir. Bugün için yaşadığımız Türkiye’de ücretsiz ulaşımı pek mümkün görmüyorum.

“Toplu taşıma ücretsiz olamaz”

Murat Sönmezdoğru:

Yüzde 44 zam yapıldığını biliyorum. Şimdi ben 65 yaş üzeri olduğum için ücretsiz biniyorum. Toplu taşıma ücretsiz olamaz, cüzi de olsa ödemeleri lazım. Ben memnunum bu hattı kullanıyorum, özel otobüsler de belediye de iyi çalışıyor.

“Öğrenci için 50 kuruş, halk için de 1 lira gibi cüzi bir fiyat olabilir” 

Deniz Hanım: 

Ayrancı sakiniyim. Zamlardan çok etkilendim. Ben öğrenciyim, bayağı düşündürüyor beni. Kent hakkı olarak ulaşımın ücretsiz olması gerektiğini düşünüyorum tabii. En azından öğrenci için 50 kuruş, halk için de 1 lira gibi cüzi bir fiyat olabilir. İsterim tabii neden ücretsiz olmasın. Otobüslerin çok kalabalık olması gibi bir sıkıntı var. 427 nolu hattı kullanıyorum, bu hat diğer otobüslere göre o kadar kalabalık olmuyor. Diğer kullandığım otobüsler sıkış tıkış. Minibüs pahalı olduğu için öğrenci indirimi olmadığı için kullanmıyorum.

“Ücretsiz taşıma hayal değil”

Selda Onurlu

Ben Anıttepe’den Ayrancı’ya işe geliyorum. Önceden iki minibüse binerek geliyordum, işe geç kalınca da taksiye biniyordum. Artık tek vasıtaya binebilmek için yürümeye başladım. Üstelik Anıttepe ile Ayrancı birbirine çok uzak mesafeler değil ama belediye otobüs seferi olmadığı için ulaşımı zor oluyor. Belediye toplu taşımayı tamamen kendisi sağlamalı bence. Ücretsiz taşıma ise hayal değil aslında. Ülkemizde otobüsün sıfıra yakın ücretlendirildiği örnek bir belediye vardı; Tunceli Ovacık’ta bedava taşıma yapılıyor. Tunceli’de ise çok ucuza yapılıyor. Yani istenince mümkün olabiliyor.

Ücretsiz toplu taşıma mümkün

Kent içi ulaşım zamları, başarısız ekonomik politikaların neden olduğu döviz kurlarındaki artışa paralel gelen hiper enflasyonun bir parçası olarak kentlinin sırtına binen yüklerden sadece birisi.

Geçen yılın ardından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş 4,5 liraya çıkardıkları tam bilet fiyatının akaryakıt zamlarıyla orantılandığında en az 6,5 lira olması gerektiğini ama mümkün olduğu sürece bu farkın belediyenin öz kaynaklarıyla karşılayacaklarını açıklamıştı. Yavaş, EGO işletmesinin bilet gelirlerinden gelen paradan daha fazla yakıt harcaması yaptıklarını, buna işletme ve personel giderlerinin de eklendiğinde açığın çok daha fazla olduğunu ama ulaşım hizmetinin Ankaralılar için en uygun şekilde ücretlendirme politikası yürüttüklerini belirtiyordu.

Akaryakıt zamlarının hesabını kim verecekti?

Son zammın üstünden 2 ay geçtikten sonra özel taşıma şirketleri 9 Mart 2022 sabahı sosyal medya üzerinden yaptıkları “çok üzgünüz, affınıza sığınıyoruz” uyarısıyla birlikte ertesi günden itibaren çalışmayacaklarını beyan etmişlerdi. Bu ani çıkış bir grev miydi yoksa bir şantaj mıydı bilemiyoruz ama ertesi sabah bilet fiyatlarının en az 10 lira olması talebiyle Büyükşehir Belediyesi önünde toplanan özel taşımacılar “Esnaf burada, Mansur nerede?” şeklinde tempo tutarken, Minibüsçüler Esnaf Odası Başkanı Murat Yılmazer, “KDV’siz ÖTV’siz yakıt desteği sağlanmasını istiyoruz. Olumlu sonuç alana kadar eylemimiz sürecek” diyordu. 9 Mart’ın karlı sabahında işlerine gitmek için uyanan kentlileri bir de özel halk otobüsleri ve minibüsçülerin iş bırakmasından kaynaklı ulaşım krizi bekliyordu. O sabah Yavaş, bütün hatlara ek sefer düzenleyeceklerini ve mümkünse özel araç kullanmalarını tavsiye ediyordu halka.

Mutlu son meğer acı bir reçete imiş

10 Mart günü belediyeden anlaşmanın sağlandığı müjdesi veriliyordu Ankaralılara. Özel halk otobüsleri ve minibüsçüler tekrar servise çıktılar. Bu anlaşmanın içeriğinden çok ulaşımın normale dönmesiyle ilgilenen kentliler anlaşmanın acı faturasını bir gün sonra öğrenecekti. 

Toplu taşıma ücretlerine yüzde 44 zam gelmişti. Belediye, zam açıklamasında buna mecbur kaldıklarını ifade ediyordu. Bilet fiyatları 4.5 liradan 6.5 liraya yükseltilmişti. Öte yandan özel minibüs ve otobüslere kişi başına 2-4 lira da belediye tarafından ödeme yapılacaktı. Yılda 440 milyon kişiyi taşıyan özel halk otobüsleri ve minibüslere yüzde 44 zam dışında yüzlerce milyon liralık belediye kaynağı akıtılacaktı bundan böyle.

Son yerel seçim hezimetinden sonra toplu taşımaya ücretsiz binme hakkı olanların masrafını karşılayan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın kaynağı kesip belediyelere vermesiyle birlikte bu hakka sahip yüz binlerce insanın payını da belediyeden çıkardıklarını bir kere daha hatırlatalım bu arada.

Anlaşıldığı gibi bu zamların iki taraflı zararı dokunuyordu bizlere, sadece yüzde 44 zam değil belediyenin bütçesinden çok ciddi miktarda paranın aktarılması pek çok toplu taşıma projelerinin ertelenmesine neden olacaktı. 

Toplu taşımada özel şirketlerin gücü nedir?

Öte yandan Mansur Yavaş’ı zam yapmak zorunda bırakan özel şirketlerin kent içi ulaşım sektörünü nasıl domine edebildiklerini ve güçlerini görmüş olduk. Açıkçası buz dağının görünmeyen yüzü çıktı karşımıza. Peki kimdi bu şirketler, ne zaman ortaya çıkmışlardı ve nasıl veya kimler tarafından böylesi güçlenmişlerdi?

Dolmuşların geçmişi çok eskilere dayansa da şimdiki minibüslerden çok farklı bir duruş çizmekteydiler aslında. Özel Halk Otobüsleri ve diğer özel toplu taşıma araçlarının da yollarda görünmeye başlanması 40 yıl öncesine dayanıyordu. Ulaşım sektörünün hızla büyümesi gözlerini buraya diken sermayenin bu alana yatırım yapması da özellikle bir önceki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek dönemine denk geliyor. Hatta o dönemleri yaşayanlar bilir, EGO otobüsleri yoğun hatlardan yavaş yavaş el çektirilmiş, yerlerine özel şirketlerin araçları geçirilmişti. Çoğumuz bu araçların yüksek hızlarda seyrettiğini, birbirleriyle nasıl yarıştıklarını ve sık sık EGO otobüslerinin önüne geçmek için nasıl türlü manevralar yaptıklarını hatırlarız mutlaka. Minibüsler ise bambaşka bir alemdir. Güvenpark’ın yarısını işgal etmelerine izin verilmesi kadar, milyonluk değerlere ulaşan hatlarında en çok insan taşıyan bu sektörün belediye tarafından hiçbir denetime tabi tutulmaması da trajik bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Yılda 330 milyon yolcu taşıyarak yüzde 18.3 paya sahip bu ekibin, belediyenin ulaşım sisteminde böylesi ağırlığı varken, denetimden uzak kalabildiğine akıl erdirmek gerçekten anlaşılması zor bir durum. 

Bir başka ulaşım mümkün mü?

Peki, bir kenti yöneten belediyeden yine kent ulaşım hizmetini sağlamasını beklemek çok mu zor? Sadece Ankara değil hangi kentimizde bu hizmeti sağlayabilecek donanıma sahip belediyemiz var? Neden mümkün olamıyor? İnsanlar neden sürekli özel araç hayali kuruyor?

Bu soruların cevabı belediye yönetiminin veya yerel yönetim yasalarının eksikliğiyle açıklamak çok yeterli olmayabilir. Özel sektörün bu alana girmek istemesinin dolayısıyla bu sektörde dönen akçenin çekiciliği belki bize bir kapı açabilir sorularımıza bir cevap bulmak açısından. 

Diğer yandan kent hakkı açısından baktığımızda kentte yaşayanların barınma, beslenme, eğitim kadar ulaşım haklarının da olduğunu görmekteyiz. İnsanların her türlü aktivitesinin ulaşım yoluyla sağlanabileceğini göz önünde tutarsak bu hak neden ücretsiz olmasın? Çok mu ütopik geliyor kulağa? Neden? Bize bu kadar uzak gelmesi belki haklarımız konusunda yeterli farkındalık yaratılmamış olmasına veya bu talebin mümkün kılınmasının istenmiyor olmasına bağlayabilir miyiz?

Ankaralılar olarak çok özel ve farklı bir kentte yaşıyor olduğumuz bilinciyle ve kent yaşamının “bir başka kent mümkün” taleplerimizi yükselttiğimiz oranda güzelleşeceğine olan inancımız gereği temel haklarımızdan yararlanmanın bir lüks ya da ütopya olmadığını daha sık savunmalıyız. Daha güzel bir kent ve daha kaliteli bir yaşam için…

Erhan Öncü: Ulaşım hakkı, kentlilerin tüm haklarını birbirine yapıştıran bir harçtır 

Ayrancım Gazetesi’nin bu sayısında Mimar, Şehir Plancısı Erhan Öncü ile kentteki ulaşım sorununu, ücretsiz kamusal ulaşımın mümkün olup olamayacağını konuştuk. “Ulaşım konusunda hastalığın ne olduğunu anlamaya çalışmadan geçici çözümler peşinde koştuk. Dolayısıyla artık sorunların görünen değil görünmeyen asıl nedenlerine odaklanmamız gerekiyor” diyen Öncü ile gerçekleştirdiğimiz sohbet şöyle: 

Şimdiye kadar bütün seçilen yönetimler hep görünen sorunları çözmeye yöneldi. Yani semptomları hastalık olarak değerlendirdik ama hastalık daha derinlerde. Bizim gördüğümüz sorunlar trafik sıkışıklığı, yolların yetersizliği, kazalar, hava kirliliği ki bunları bile çoğu zaman fark etmiyoruz biz. Daha pek çok sorun var oysa ama tek gördüğümüz trafik sıkışıklığı. Yöneticiler de bu talepler doğrultusunda bunu çözmeye çalıştı. Özel sektör de bu sorunu çözmek için “katkı” koymaya çalıştı. Sistem böyle biçimlendi. Dolayısıyla ulaşım konusunda hastalığın ne olduğunu anlamaya çalışmadan geçici çözümler peşinde koştuk. Tabii ki bu yaklaşımla bir yere varılamıyor; yeni yollar, katlı kavşaklar yapıyoruz ama çare olmuyor. 

“Gaz vanasını kapatmadan çözüm bulmak imkansız”

Mutfakta bir yangın olduğunda söndürmek için önümüzde iki şık vardır ya yangın söndürücü kullanmak ya da doğal gaz vanasını kapatmak durumundayız. Türkiye’de hiç kimse ulaşım sorununu çözmek için doğal gaz vanasını kapatmıyor. Herkes yangın söndürücüyü sıkıyor ama gaz kaynağı açık olduğu sürece yangın büyüyerek artıyor. Artık yangın sadece mutfağı değil bütün evi tehdit eder duruma geldi. Dolayısıyla sorunların görünen değil görünmeyen asıl nedenlerine odaklanmamız gerekiyor; neden insanlar bu kadar çok merkeze gelmeye çalışıyor? Neden otomobille gelmeye çalışıyor?

Öte yandan mevcut otobüs ulaşımı kalabalık ve rahatsız olduğu için herkes bir otomobil sahibi olmayı hayal ediyor. Kendince ulaşım sorununu çözeceğini düşünüyor ama bu da trafik sorununu iyice arttırıyor. Yollar tıkanmaya başlayınca ilave şeritler, hızlı yollar, katlı kavşaklar devreye sokuluyor. Gaz vanasını kapatmadan çözüm bulmak imkansız.

Artık ülkeler farklı çözümler geliştiriyor. Kentlerde insanlar daha az yolculuk yapacak şekilde planlama yapılıyor. 15 dakikalık veya 20 dakikalık kentler gibi yeni kavramlar ortaya çıkıyor.  Aslında bu kavramlar çok yeni de değil, bizim eski imar planlarımızda olan şeyler. Örneğin bir mahalle yaparsınız, içinde ilk okul vardır. İki mahalle birleşince orta okul yaparsınız. Yakına bir sağlık ocağı yaparsınız. Üç dört mahalle birleşince lisesi, hastanesi, alışveriş merkezi yapılır. Ayrancı, Yenimahalle, Esat’ta olduğu gibi. Dolayısıyla bu planlama insanların çok daha az yolculuk yapmasını sağlar. Bu, motorlu taşıt yolculuğu yapmadan gündelik ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde planlamaktır. 

“Ulaşım bugün en büyük rant sektörlerinden birisi haline geldi”

Fakat biz bu planları sermayenin de çıkarlarıyla bambaşka bir şekle çeviriyoruz. Artık çocuklar okullarına yürüyerek değil, servisle uzak mesafelere gitmek durumundalar. Bu ciddi bir dönüşümdür. İki üç yıl öncesine kadar valiler kentlerde eğitim kampüsleri yapmayı düşünüyorlardı. Kentteki bütün öğrencileri tek bir bölgeye taşımayı düşünüyorlardı. Bu kadar sakat bir düşünceleri vardı. Öte yandan benzer planları şehir hastaneleri olarak uygulamaya koydular. Kent içindeki 11 hastaneyi kapatıp halkı iki büyük hastaneye yönlendirmek istiyorlar. 

Ulaşım bugün en büyük rant sektörlerinden birisi haline geldi. Önce insan odaklı planlamalar bitti. Beton, asfalt ve rant, sektörü araç odaklı olarak belirliyor artık. Belediyede onaylanan yeni imar planlarının çoğu bir ay sonra değiştirilmeye başlanıyor. Rant çevreleri tarafından parça parça değiştiriyor, bozuluyor. Okul veya yeşil alan için ayrılmış arazi, bir bakıyorsunuz alışveriş merkezine çevriliyor. Artık imar ve ulaşım planları yapmanın bir anlamı kalmadı çünkü kamusal alanlarımız rant projeleriyle parça parça yok ediliyor.  Planları uzmanlar değil müteahhitler ve iş birliği yapan yöneticiler yönlendiriyor. ODTÜ üzerinden geçen yola baktığınızda ucunda yükselen rezidansları görürsünüz. Amaç bellidir. 

“Yöneticiler değişse de anlayış değişmiyor”

Partilerin bu konuda birbirinden çok farkı yok. ODTÜ yoluna karşı yanımızda duran politikacılar, daha sonra yolu onaylayan insanlar oldular. Artık asla kontrol edemeyecekleri bir canavarın eline düştüler. Onun adı beton, asfalt, rant canavarıdır. Yöneticiler değişse de bu anlayış değişmiyor. Planlama açısından baktığımızda eski dönemlerde bazı güzel uygulamalar görüyoruz. Otobüs yolları, yayalaştırma uygulamaları, ekspres otobüsler, bedava otobüsler gibi iyi örnekler var. 70’li yıllarda dünya ile birlikte hareket eden uygulamalar gerçekleşmiştir. Bugünkü Ankara ise dünyanın çok gerisinde kaldı, çıkar gruplarının elinde yeni gelişme ve uygulamaların çok uzağında artık. 

Ortalama kentlerdeki araç hızları 30 km/h civarı. Ne kadar 90 km hız limitli yollar yapsanız da bu sıkışıklığın sonunda ortalamayı yükseltemezsiniz. Pek çok ülke için bu hız olması gereken limittir. Avrupa artık hız limitini 30 km’ye indirme hedefinde. Dolayısıyla biz çözümü daha hızlı yollar, erişme kontrollü yollar, katlı kavşaklar, kesintisiz akımda ararken hiçbiri yeterli olmuyor çünkü kaşınmayı kaşımakla gideremezsiniz, tam tersine daha çok kaşınmaya yol açar. 

Metro çalışmalarının yapılması sevindirici lakin onun da belli koşulları var. 9. ve 10. kalkınma planlarına göre bir yere tramvay yapmak için zirve saatlerde bir yönde 7 bin kişi taşınması gerekiyor. 10 bin kişi taşınacaksa hafif raylı sistem, 15 bin kişi taşınacaksa metro yapılması öngörülüyor. Bizde buna uyulmuyor. Bizde saatte 70 bin kişi olarak planlanmış ama uygulamada 10 bin kişi taşınıyor. 

Toplu taşıma ücretsiz olabilir mi?

Toplu taşımada ücretsiz uygulamaya gelirsek, öncelikle bu taşıma masrafını biri ödemek zorunda. Dünyada genel prensip “kullanan öder” olmakla birlikte yeni bir eğilim de giderek güçleniyor; bedava toplu taşım. İnsanları toplu taşımaya yönlendirerek otomobil öncelikli ulaşımın getirdiği büyük masraflardan kaçınmayı planlıyor bu eğilim. Bu noktada yeni yollar, inşaat masrafları ve trafik sorunlarının azalması gibi çok mantıklı gerekçeleri var. Ancak bazı sorunları da ortaya çıkarıyor. Öncelikle bedava ulaşımın parası nereden çıkacak? Burada farklı teoriler, uygulamalar var. Bunların arasında örneğin suya zam yapmak var. Emlak vergilerini yükseltmek var. Kent merkezine girişleri paralı yapmak var. Lakin bunlar yeterli olmuyor. Yeni yöntemler geliştirilmeye çalışılıyor. 

Birincisi toplu taşımadan yararlanma düzeyine göre çözüm aranması, ikincisi de toplu taşım sistemini kötüleştirenlerden ceza olarak para alınması. Bu düşünceler nasıl yansıyor gerçeğe? Metro durağına yakınlık durumuna göre yerleşim bölgelerinden farklı gelir ve emlak vergileri alınabiliyor. Ya da metroya yakın evler otoparksız ve daha az yol yapılacak şekilde planlanıyor ki insanlar metroyu daha çok kullansınlar. Böylece bu bölgelerde daha az masraf gerçekleştirilerek kaynak aktarımı sağlanıyor. 

Trafik ve hava kirliliğine neden olan araç sahiplerinden kilometre başına ücret, sigorta ek ödemeleri gibi ekstra kaynaklar yaratılarak ücretsiz ulaşım masrafları karşılanıyor. Bir yandan da toplu taşıma kullanımı özendiriliyor. Dünyada birkaç yüz bin nüfuslu bazı kentler bu uygulamalara geçmiş durumda. 

Asıl sorun özel sektörün olması değil hizmet standartlarının olmaması

Bedava toplu taşım sisteminin özel sektörün olduğu yerlerde uygulanabilirliği elektronik geçiş sistemleri üzerinden mümkün olmakta. Şirketlerin ücretleri bu kaynaklardan karşılanıyor. Özel şirketlerin ulaşım sektöründeki gerekliliğini ele alalım şimdi, bunun bütün dünyada olduğunu söylemeliyim. Zaten ulaşım hizmeti 1800’lü yıllarda ilk olarak özel şirketler üzerinden ortaya çıkıyor. Hızla yaygınlaşmasıyla şirketler arası mücadele, şiddet gibi sorunlar çıkınca kamulaştırmalar başlıyor. Serbest iken regülasyona uğruyor ama bir süre sonra bunun sakıncaları görününce tekrar denetimli özel sektöre veriliyor. Süreç böyle bir döngüye giriyor. Bizde kamu yatırımları yetersiz olduğu için özel sektörden yardım bekleniyor. Parası olanlar otobüs, minibüs alarak işletmeye başlıyor. Bir süre sonra sayı kısıtlaması getiriliyor trafik sıkışıklığı yarattığı iddiasıyla. Aslında trafik sorunu bu araçlardan değil otomobillerden kaynaklı olmasına rağmen asıl amacın sektöre ilk girenlerin kendi karlarını koruma istekleri olduğu görülmektedir. Oligopol bir piyasa oluşturularak yeni girişler önleniyor. Hem kazançları artıyor hem de plaka rantı oluşuyor. Günümüzde taksi, minibüs, otobüs plaka değerinin, araç değerinden on kat fazla olduğunu görüyoruz. 

Bu sektörde çalışan işçilerin güvencesiz ve zor şartlarda, uzun saatler boyu çalıştırıldığı görülmektedir. Acil düzenleme gerekmektedir. Asıl sorun özel sektörün olması değil hizmet standartlarının olmamasıdır. 

ABD’de okul servisleri özel şirketler tarafından işletilmektedir ama parası kamu kaynaklarından karşılanmaktadır. Dolayısıyla bedava taşımacılık vardır. Bizde ise İstanbul örneğinde görüldüğü gibi belediyenin taksileri düzenlemeye bile gücü yetmemektedir. Seçilmiş yöneticilerin etkisizleştirildiğini, seçmenin iradesinin engellendiğini görmekteyiz.

Kentlerde yaşama, oturma hakkı olduğu gibi ulaşım da bir haktır

Kent hakkı olarak ulaşım konusuna gelirsek, insanların kentlerde yaşama, oturma hakkı olduğu gibi ulaşım da bir haktır. Bütün bu haklara erişimini de ulaşım hakkı üzerinden sağlayabilirsiniz. İşe, okula, hastaneye, kültürel aktivitelere makul fiyatla ve güvenle gidilebilmesi bakımından ulaşım hakkı öne çıkmakta. Tüm haklardan yararlanabilmenin bir harcıdır adeta ulaşım hakkı. Kenti kent yapan erişim yani ulaşım hakkıdır. Yoksa yaya mesafesiyle sınırlanan bir yerleşim boyutundan çıkılamaz. Ulaşım hakkı, kentlilerin tüm haklarını birbirine yapıştıran bir harçtır dolayısıyla. 

Elektrik faturama itiraz edebilir miyim?

Yeni yılla birlikte gelen elektrik zamları ardından vatandaşa yüklenen fahiş faturalar, en çok merak edilen ve konuşulan konulardan biri haline geldi. Peki bu faturaların doğruluğundan yahut sayacımızın tüketim miktarının ölçümünden şüpheliysek, fatura miktarına ve sayacın arızasına karşı başvurabileceğimiz yollar var mıdır? Varsa nelerdir? Bu yazıda bu konuya değineceğiz.

Bilindiği üzere, yeni yılın gelmesiyle birlikte Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) 1 Ocak 2022 tarihi itibariyle elektrik tüketiminde kademeli tarife uygulamasına geçileceğini bildirdi ve söz konusu elektrik zammı 1 Ocak 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bahsi geçen kademeli tarifeye göre, mesken aboneleri için aylık 150 kWh’e kadar olan tüketim miktarları için fiyat 1.37 TL/kWh iken, aylık tüketimlerin 150 kWh’ın üstündeki kısmı için bu fiyat 2,06 TL/kWh olarak belirlendi. Yine EPDK tarafından alınan karar kapsamında tüm Mesken Tek Zamanlı Alçak Gerilim aboneliklerinde günlük ortalama tüketim limiti 2022 yılının Ocak ayı için 5 kWh iken, 01 Şubat 2022 tarihi itibariyle bu miktar 7 kWh’a çıkarıldı ve birim fiyatta değişim yapılmadı. 

Elektrik faturasına itiraz
Elektrik faturasına itiraz

Söz konusu zamla birlikte elektrik faturası yüksek gelen ve zammın faturaya doğru yansıtılıp yansıtılmadığı yahut faturalarının hatalı tespit edilen elektrik tüketimi sonucu fahiş geldiği konusunda tereddüt yaşayan vatandaşlar, tereddütü gidermek adına faturasına karşı itiraz hakkına sahiptir. 

Elektrik faturasına itiraz, anlaşmalı olunan elektrik firmasına ait telefon numarasından müşteri hizmetlerini arayarak yahut hizmet noktalarına giderek kayıt oluşturmak suretiyle yapılabileceği gibi, online hizmetler merkezi ya da firmanın mobil uygulaması üzerinden itiraz formu doldurarak da yapılabilmektedir. 

İlimizde görevli elektrik tedarik şirketi ENERJİSA A.Ş, görevli elektrik dağıtım şirketi ise Başkent EDAŞ A.Ş. isimli firmalardır. Ankara’da yaşayan ve elektrik hizmeti alan kişilerin, faturaya ilişkin itirazları 444 4 372 numaralı Enerjisa Çağrı Merkezinden ya da hizmet noktalarından yapılabilmektedir. Bunun yanı sıra Online Hizmetler Merkezi ya da Enerjisa Mobil Uygulaması üzerinden itiraz formu doldurmak suretiyle de talepleriniz iletilebilmektedir.

Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği’ne göre, elektrik faturasına ilişkin itirazların süresi, tüketici tarafından ödeme bildiriminin yapıldığı tarihten itibaren bir yıldır. Yapılan itiraz, yine aynı yönetmelik gereğince 10 gün içerisinde sonuçlandırılacaktır. 

Burada önemle belirtmek gerekir ki, fatura itirazında bulunmuş olmak kişilerin faturayı ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Kişinin itiraz sebebiyle ödeme yapmamasının akabinde, standart süreç işleyecek ve sonucunda elektrik kesintisine maruz kalınacaktır. 

İtiraza konu edilen tüketim bedeli ile tüketicinin bir önceki tüketim döneminde ödemiş olduğu tüketim bedeli arasındaki farkın yüzde otuzdan fazla olması durumunda ise tüketici, bir önceki dönem tüketim bedeli kadarını son ödeme tarihine kadar ödeyebilecek ve kalan kısım için ödememeye ilişkin işlemlere maruz kalmayacaktır. 

Fatura ilişkin itirazın olumlu sonuçlanması halinde, yine bahsi geçen yönetmeliğe uygun olarak tüketimdeki farklar, gecikme zammı ile birlikte, tüketicinin talebi halinde nakden ve defaten en geç 3 iş günü içerisinde, diğer hallerde ise mahsuplaşmak suretiyle ilgili tüketiciye tedarikçi tarafından iade edilecektir. 

Tüketici yetkili firmaya karşı yapmış olduğu itirazına olumlu bir sonuç alamamışsa, söz konusu itirazını uyuşmazlık konusunun değerine göre Tüketici Hakem Heyetine veya Tüketici Mahkemesine yöneltebileceği gibi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na da itirazda bulunabilir.

Sayacın arızalanması veya ölçme hassasiyetinden şüphe edilmesi halinde ise, ilgili tüzel kişi veya tüketici tarafından sayacın kontrolü talep edilebilmektedir. Bu talep, dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi tarafından karşılanacaktır. Sayaç ile ilgili bu gibi durumlarda, yetkili firmanın Müşteri Hizmetleri Merkezine yazılı olarak başvuru yapılmalıdır. Söz konusu başvuruda tesisat numarasının da belirtilmesi gerekmektir. 

Başvuru neticesinde sayaç yeni bir sayaç ile değiştirilmekte olup, şikayete konu edilen sayaçlar hakkında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı personeli nezdinde tarafsız bir rapor hazırlanır. Rapor sonucuna göre, sayacın doğru tüketim kaydettiğinin tespiti halinde, sayaç kontrol bedeli faturaya yansıtılmakta olup, talep sahibi tarafından karşılanmaktadır. İnceleme sonucu sayacın arızalı çıktığının tespiti halinde ise, tüketicinin arızalı dönem ile aynı döneme ait sorunsuz olarak ölçülmüş geçmiş dönem tüketim değerleri var ise, bu tüketimler göz önüne alınır. Tüketicinin geçmiş dönem tüketim değerleri yok ise, sayaç değişim tarihinden sonraki döneme ait günlük ortalama tüketim değerleri dikkate alınarak hesaplama yapılır. Söz konusu hesaplama arızalı dönem birim fiyatı üzerinden yapılır. 

Peki herhangi bir zam uygulamasını hukuka uygun bulmuyorsak, söz konusu zam uygulamasına yönelik neler yapabiliriz?

2575 sayılı Danıştay Kanunu gereğince; bakanlıklar ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlem niteliğinde olan zam uygulamalarına karşı Danıştay’da yürütmenin durdurulması ve iptali istemiyle dava açılabilecektir. Söz konusu iptal davasını açma süresi yazılı bildirimin yapıldığı yahut ilanı gereken düzenleyici işlemlerde ilan tarihini izleyen günden itibaren olmak üzere 60 gündür. 

Sonuç olarak, son gelen zamlar üzerine, yukarıda bahsi geçen hususlar çerçevesinde, doğruluğu şüphe haline gelmiş elektrik faturanıza itiraz edebilir, tüketim miktarını hatalı ölçtüğünü düşündüğünüz sayaçlarınıza müdahale talep edebilirsiniz. Ayrıca hukuka ve hakkaniyete aykırı bulduğunuz zam uygulamalarını iptal davasına konu edebilirsiniz.

Kaynakça:

Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği

Enerjisa Enerji Anonim Şirketi/www.enerjisa.com.tr

Başkent Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi/www.baskentedas.com.tr

2575 sayılı Danıştay Kanunu

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu

Ayrancı’nın bir arada yaşam kültürü LGBTİ+’ları da içeriyor

Derneğinizi tanıyabilir miyiz?

17 Mayıs Derneği henüz iki yaşına girdi ama aslına bakarsak ülke çapında çok daha gerilere giden LGBTİ+ aktivizminin sonuçlarını, deneyimini, mirasını taşıyan bir yerde duruyor. Kurucularımızın hepsi 1990’lı yıllardan beri bu hareketi kuran ve lubunyalar ile temasta bulunan insanlardan oluşuyor. Aslında bu mirası devralıp LGBTİ+ hareketin güçlenmesinde, bireylerin tek tek güçlenmesinde bu deneyimi nasıl aktarırız düşüncesiyle kurulmuş bir derneğiz. 

Derneğinizin ismi neden 17 Mayıs?

Dünya Sağlık Örgütü’nün 17 Mayıs 1990 tarihinde eşcinselliği hastalık kategorisinden çıkartması nedeniyle bu ismi seçtik. Dünya’da da 17 Mayıs günü LGBTİ+ hareketinin varoluş günü olarak kutlanmaya başladı. 17 Mayıs hareketi tam da bu fobiye karşı duran bir yerden kendini var ediyor. Öte yandan uzun yılların içerisinde oluşan LGBTİ+ topluluğu ve  LGBTİ+ örgütlerinin arasındaki mesafenin kapatılmasını, LGBTİ+’lara karşı özellikle 2015 yılından sonra yürütülen kampanya ve politikalar neticesinde artan nefrete karşı, ayrıca pandemi sürecinin getirdiği olumsuz şartlar nedeniyle LGBTİ+ hareketi içinde desteğe ihtiyacı olan bireylerin güçlenmesini odağına alarak kendini var eden bir derneğiz. 

Hangi çalışmaları yürütüyorsunuz?

17 Mayıs Derneği LGBTİ+ hareketi içerisinde görünür olmayan, güçlenmeye ihtiyacı olan, kaynaklardan eşit derecede yararlanamayan gruplarla çalışmaktadır. Bu anlamda özellikle yaşlı LGBTİ+’ları gündemimize aldık. Yaşlılar için olumlu bir sosyal politikanın olmadığı ülkemizde hem yaşlı olmak hem de LGBTİ+ olmaktan doğan dezavantajların ortadan kalkması için çalışmalarımız var.

HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar bir diğer çalışma alanımız. HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar, genel olarak tüm HIV ile yaşayanlar sadece tıp alanı üzerinden medikalize edilerek ele alınıyor. Kişiler hasta kimliğine sıkıştırılarak “toplumu” koruyan tıp alanında ele alınıyor. Biz burada bu bakışın çok büyük hak kayıplarına yol açtığını görüyoruz. HIV ile yaşayanların karşılaştığı sıkıntıların LGBTİ+’lar ile oldukça benzeştiğini görmekteyiz. Bu bağlamda HIV ile yaşayan LGBTİ+’ların sosyo-ekonomik hakları, insan olmalarından doğan hakları ve yaşamın her alanında var olmaları gerektiğine dair neler yapabileceğimize, tıp ve toplumu değil bu kişileri odağa alan bir bakış açısı üzerinden çalışıyoruz. HIV ile yaşayan LGBTİ+’lara yönelik akran danışmanlığı ve psiko-sosyal ve hukuk destek yönlendirmesi yapacağımız bir danışmanlık sistemi oluşturduk. Bu destek için pozitif@17mayis.org üzerinden bize ulaşılabilir.

Bir diğer çalışma alanımız İnterseks çalışmaları. İnterseks varoluşlarının LGBTİ+ hareketiyle kesişmesi Gezi Parkı olaylarına kadar gidiyor. 2013 yılında Lambdaistanbul Derneği’nde yaşanan tartışmalar LGBT’ye bir İ harfinin eklenmesini doğurdu. İnterseks örgütlülüğü Türkiye’de görünürlük ve kaynaklara ulaşım konusunda sorun yaşayan bir topluluk. Malta Deklarasyonu’nda “İntersekslerle birlikte İnterseksler için çalışmak” çağrısını yaptılar. Biz de bu ilke doğrultusunda bu toplulukla birlikte çalışmalara başladık. Örneğin interdayanisma.org sitesinin kurulumunda desteğimiz oldu. Hareketin güçlenmesi için bir kamp çalışması da gerçekleştirdik. 

Bunların dışında LGBTİ+’ların kent haklarına ulaşması, kent içinde eşit bir yurttaş, eşit bir mahalleli olarak görülmesi ve haklara erişim noktasında da kent çalışmaları yapıyoruz. Çankaya’yı pilot bölge seçtik. Çankaya’da yaşayan ve çalışan LGBTİ+’ların eşit yurttaşlık hakkına, kent hakkına ne derece erişebildiği ve ayrımcılığa uğradığı noktaların giderilebilmesi için kenti kent yapan bütün bileşenlerin bir araya gelerek neler yapabileceklerine odaklandık. Çankaya Kent Konseyi bileşeni olarak LGBTİ+’ların kentte eşit haklarla var olduğunu göstermeyi amaçlıyoruz. Çankaya’da yoğun şekilde var olan LGBTİ+’ların varlıklarının kabulü anlamında gerek konsey gerekse belediye kurumlarında olumlu gelişmeler görmekle birlikte bu sürecin hızlandırılmasına katkı koymaya çalışıyoruz. Şu anda kent konseyi yürütmesinde 9 erkek, 8 kadın, bir LGBTİ+ üyeye yer ayrılmasını da başlangıç olarak olumlu buluyoruz.

Öte yandan güçlendirme programımız var. Ankara sınırları içinde kalmıyor. LGBTİ+’lara yönelik psiko-sosyal ve hukuk alanlarında destek veriyoruz.

Esenlik programımız ise fobik nefretin kurumsallaştığı günümüzde zor süreçlerden geçmek zorunda bırakılan, hedef gösterilen LGBTİ+ örgütlerinin ve aktivistlerinin iyilik hallerini güçlendirmeyi planlıyor. 

Şu anda 25 aktiviste danışmanlık sağlamakla birlikte önümüzdeki süreçte bu sayıyı artırmayı hedefliyoruz.

Kapasite geliştirme programımızda ise LGBTİ+ örgütleri ve inisiyatiflerinin idari konularda, mali konularda, proje yazılım ve yürütme süreçlerinde ortaya çıkan ihtiyaçlarına uzman havuzumuzun desteği üzerinden cevap vermeye çalışıyoruz.

Neden Ayrancı?

Derneğimiz iki sene önce Mithatpaşa Caddesi üzerinde idi. Orayı birkaç dost dernekle birlikte paylaşıyorduk. Bir süre sonra çalışmalarımızın yoğunlaşması üzerine Ayrancı’da bu ofisi tuttuk. 

Ayrancı Mahallesi LGBTİ+’ların yoğun olarak yaşadığı, var olabildiğimiz yerlerden birisi. Komşuluk ilişkilerinin canlılığını koruması, demokratik değerlerin birlikte inşa edilebildiği bir yer olması ve Ayrancı’da var olan bir arada yaşam kültürü LGBTİ+’ların burayı seçmesinde önemli özellikler olarak karşımıza çıkıyor. Ankara şartlarında görece rahat ettiğimiz bölgelerden birisidir Ayrancı. 

Bir şekilde kendimizi burada var edebilmenin bir potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. 

Dünya’da ve ülkemizde mevcut politikaların derinleştirdiği ırkçılığın, ayrımcılığın, eşitsizliğin, nefretin, fobinin, kadına karşı şiddetin  ve ötekileştirmenin olmadığı bir mahalleyi mümkün kılabilir miyiz sorusu üzerinden Ayrancı’da aslında bu potansiyelin olduğunu düşünüyoruz. Birkaç kuşak önce bürokratik ilişkilerin yoğun olarak hissedildiği bir yer olabilir ancak günümüzde LGBTİ+’ların bu durumu değiştirdiğini görüyoruz. 

Şu anda sadece sekiz arkadaşımızla tüm bu projeleri uygulamaya çalışıyoruz. Yönetim kurulumuzda bulunan Kaos GL’den arkadaşlarımızın değerli destekleri ve dayanışmaları ile bu yoğun işlerin üstesinden gelebildiğimizi söylemek isteriz..