15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.
Ankara’nın saymakla bitmeyecek bellek noktaları içinde, temas edilen ve izi kalan 3 yer; Ulus Heykel, Kızılay (Güvenpark) ve Kuğulu Park. İşte bu 3 bellek noktasının ucunda bir heykel; “Su Perilerinin Dansı”. Kuğulu Park’a gelip de yüzünüzü Cinnah Caddesi’ne çevirdiğinizde göreceğiniz bir masal noktası. Katlı kavşak yapıldıktan ve suyu kesildikten sonra o köşede sessizce duruyor.
Balerinlerin yeniden dansetmesi, suyun ışıltısıyla buluşmaları ve kuşların uğrağı olması adına #vanayıaçın diyoruz ve sözü önce heykelin yaratıcısı Metin Yurdanur’a, sonra görüşlerini aldığımız semtli ve kentten insanlara bırakıyoruz.
Heykeltraş Metin Yurdanur (Foto: Mahmut Turgut)
“Su Perilerinin Dansı”nın yapım ve yerine konma hikayesini aktarır mısınız?
Rahmetli Doğan Taşdelen Çankaya Belediye Başkanı’yken, belediyenin önerisi ile hayata geçti. 1990 yılında ilk olarak Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Heykeli’ni yaptım Çankaya Belediyesi’ne, 10 Aralık’ta açılışı yapıldı. 1991 yılı Aralık ayında, yüz bin maden işçisi ve aileleri birlikte sendikal hakları için yürüyüşe geçtiklerinde Ankara’ya sokulmadılar. Çankaya Belediyesi “Biz sembolik olarak madencileri Ankara’ya getireceğiz” dedi ve Olgunlar Sokak’ta camlara kazma sallayan madenci heykelini yaptık.
Cinnah Caddesi’nin girişinde, girerken sol tarafında bir polis noktası vardı 80 darbesinden sonra, 10-11 yıl kadar. Belediye yetkililerinin çabası ile polis noktası –orada böyle bekliyorlardı silahlı külahlı– kaldırılarak, Su Perilerinin Dansı – Balerinler heykeli kondu.
Su perilerinin dansı (Metin Yurdanur koleksiyonu)
Durağan bir heykel değildi, hareketliydi. Su fıskiyelerini 30 yıl öncesinin teknolojisi ile hayata geçirdik. 12-13 yıl kadar sürdü ömrü. Ta ki Melih Gökçek Belediyesi, Kuğulu Kavşağı’nı alt-üst edip, yok edinceye kadar. Ulus’tan Cinnah Caddesi girişine kadarki Atatürk Bulvarı, Ankara’nın önemli çekim merkezi o süreçte çok hırpalandı (1994 Mart, 2017 Ekim arası). Aslında burada, –heykelin yok edilmesi bir semboldür– esas yok edilen Cumhuriyet’in, 1923 devriminin kazanımlarıdır.
Ulus Heykel’den Köşk’e kadar çıkan çok önemli bir tarih aksımız var, Atatürk Bulvarı. Bu akstaki diğer heykelleriniz ve kamusal alandaki heykellerin kent yaşamına etkisi üzerine neler dersiniz?
Ulus’taki Krippel’in yaptığı Zafer Anıtı’ndan, Cinnah Caddesi girişindeki Su Perilerinin Dansı heykeline kadar ki eserlerimi sayarsam;
Radyoevi’nin karşısında Cumhuriyet Parkı’nda; Mustafa Sarısözen anıt heykeli
Kültür Bakanlığı’nın duvarında büyük, 30 metre uzunluğunda bir Türkiyemiz heykeli (2010 yılında yaptım, rölyefin tabanına 20 cm yüksekliğinde çalılar diktiler. Şu anda çalılar büyüdü ve rölyefin yarısını kapatmış durumda. #vanayıaçın gibi, #çalılarıkesin gibi bir kampanya başlatmalı)
Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bahçesinde bir Atatürk Anıtı
Adliye Sarayı’nın bahçesinde, bronz döküm, 1995 yılında yaptığım, Atatürk ve Hukuk anıtı
Abdi İpekçi Parkı’na gelince Eller heykeli Eller heykeli Ankara’nın ‘ilk sivil heykeli’ sayılıyor Ankara’da o zamana kadar meydanlarda, kamusal alanda resmi olmayan bir heykel yok. Atatürk, Kurtuluş Savaşı gazileri, devletin yaptırdığı sanat eserleri var.
İnsan Hakları Heykeli Yüksel Caddesi’nde
Olgunlar Sokak’ta, Madenci Heykeli
O da büyük bir yara; camları kırık durumda, bakımsız. Sözlü olarak uyarmamıza karşın yetkilileri; ne camlar yeniden yapıldı, ne çevresi temizlendi.
Kendi içerisinde kendisini tanıtan/tanımlayan ve insanlarla ilişki kuran birer semboldür hepsi. Tam bir ilişkisi vardır kentliyle, fotoğraf çekilmiştir, üzerine tırmanılmıştır… Eller heykelinin bulunduğu Abdi İpekçi Parkı’nda tüm sivil toplum örgütleri, solcusu, sağcısı kendisini ifade etme hakkına sahipti. 10 yıl önce o alan toplantı ve gösteriye yasaklandı. İnsan Hakları Heykeli’nde insanlar kendisini ifade ediyordu, orası da 3-4 yıl önce yasaklandı.
Çalışma(ları)nızın yerle ilişkisi ve zaman içindeki gelişmeler bozulmalar için neler dersiniz?
İnsanların akşamları çocuklarıyla yürüyüşe çıktığı, gençlerin/sevgililerin el ele gezindiği o olağanüstü Atatürk Bulvarımız bat-çık kavşaklar yapılarak yok edildi. Herkes AVM’lere tıkıldı, oralar da mikrop yuvası oldu.
Terk edilmişliği, yalnız bırakılmışlığı, ötelenmişliği, itilip-kakılmışlığı, boynu büküklüğü, kadük bırakılmışlığı, gözden düşürülmüş, karanlığı gözlemliyorum heykelimizi her gördüğümde, güzel yılları özlüyoruz.
Sosyolojiden, toplumsal gelişmeden ayrı düşünülemez sanat eseri. Onunla iç içedir. Çünkü her bir sanat eseri birer semboldür. Siz belediye olarak istediğiniz kadar yapı yapın, yalnızca semboller kalır. Vedat Dalokay’dan geriye sadece Hitit Heykeli, efsane belediye başkanı Ali Dinçer’den geriye Eller Heykeli kaldı. İnsan Hakları Heykeli eşittir Doğan Taşdelen’dir.
Geldiğimiz noktada heykelin su sisteminin çalışmıyor oluşu üzerine neler dersiniz?
Boyuna bir şeyler oluyor; basın yazıyor, sosyal medya kaynıyor. Boyuna bağırıyor @ankaraapartmanlari ve siz arkadaşlar; ‘vanayı açın da balerinler dans etsin, sular kıvrıla kıvrıla eşlik etsin onlara’ diye. 30 yıl öncesinin teknolojisiyle Metin Yurdanur, sanatçı olarak bu heykeli başardı. 30 yıl sonra belediye artık 2020 olanaklarıyla bu su vanasını açmalı. Teknoloji 30 yıl önce daha mı ilerdeydi yani..!
Sanatçıya “Metin Bey, bizim bir sorunumuz var. Orada bir heykel yapmışsınız 30 yıl önce. Ne olacak bu, çalışmıyor. Gelin bakalım bir çaresine” teklifinde bulunursun. Bekliyorum. Zaten bir tadilat yapılacaksa iznimle yapılması gerekiyor telif hakları yasasına göre.
“Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri: Çankaya İlçesi Örneği” kitabı yayınlandı
Doğa Koruma Merkezi (DKM) olarak, Doğa ve Şehirler Projesi kapsamında yayımladığımız “Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri: Çankaya İlçesi Örneği” kitabıyla yaşadığımız ilçedeki ekosistem hizmetlerinin neler olduğunu haritalama yöntemiyle ortaya koyup değerlendirmeye çalıştık. Yöneticiler için yeşil altyapı ve doğa tabanlı çözümleri dikkate alan önerilerde bulunduk, ekosistem hizmetlerinden en verimli biçimde nasıl faydalanılabileceğine ve bu hizmetlerin devamlılığının sağlanabilmesine yönelik örneklere değindik. T.C Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından koordine edilen Türkiye ve AB Arasında Sivil Toplum Diyaloğu-V Hibe Programı (CSD-V) çerçevesinde desteklenen projenin bu çalışmasına çok sayıda uzman ve Çankayalı katkı verdi.
Özellikle yerel yönetimlerin ekosistem hizmeti bakış açısıyla haritalara “mahalle ölçeğinde” tekrar bakmalarına ve bu yaklaşımla uzun vadede, kent ve kentli sağlığı için maliyeti daha düşük çözümlerle kentin sorunlarını ele almalarına katkı sağlayacağını düşündüğümüz kitapta, kentte yaşayanlar, yani sivil toplum ya da vatandaş için de hem gündelik uygulama hem de yerel demokraside talep mekanizmasını işletirken kullanabileceği öneriler ve bilgiler mevcut.
Çankayalı’nın “mahalleden” sorunun kaynağına bakabilmesini sağlayacak ve aynı zamanda yaşadığı mahallede ya da semtinde hangi ekosistemin olduğunu ve onun sunduğu hizmetleri fark edeceği, bu bilgi ile ekosistemi koruma, sürdürülebilir kılma ve belki de çoğaltmak için bir takım faaliyetler yapabileceği bir kaynak oluşturmuş olduk. Çankaya daha önce bu uygulamaları yapan, deneyen ve iş birliğine açık ve aynı zamanda Türkiye’nin en büyük ilçesi olarak hem bahsettiğimiz sorunlarla en çok mücadele eden hem de uygulamalarıyla “ilçe ölçeğinde” Türkiye’ye örnek olmaya aday bir belediye. Bu nedenle çalışmamızı Çankaya’da yaptık. Aynı zamanda DKM olarak Çankayalı olmamız bizim bu çalışma için daha fazla heyecanlanmamıza neden oldu.
Çalışmanın Ayrancı semti özelinde öne çıkan hizmetler durumu ise şöyle:
Yapılaşmanın yoğunlaştığı Ayrancı, Emek, Öveçler ve Mustafa Kemal mahalleleri ilçenin alt rakımlarında yer almaları nedeniyle sel-taşkın riskinin yüksek çıktığı ve önleme hizmeti sunacak doğal alanların bulunmadığı yerler.
Dikmen Vadisi örneği ise özellikle vadilerdeki yeşil alanların soğutma etkisinin ne denli güçlü olduğunu çalışmamızda ortaya koyuyor. Vadi tabanında yer yer açığa çıkan mevsimsel akarsular, geniş taç yapan yaşlı ağaçların varlığı Dikmen Vadisi’ni her bir hizmet için ayrı ayrı ön plana çıkarıyor. Doğal alanlar ve kentsel yeşil alanlar tarafından sağlanan yerel iklimin düzenlenmesi (yaz aylarında yüzey sıcaklığının düşürülmesi, ısı adalarının oluşmasının engellenmesi) hizmetinin mahallelerde nasıl değiştiğine baktığımızda da; yaz aylarında hissedilen yüzey sıcaklığının ilçe ortalamasının altında olduğu mahalleler arasında Ayrancı semti de öne çıkıyor.
Mahallelerin yüzey sıcaklık değeri ile barındırdıkları yeşil alan veya doğal alan miktarı arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Ayrancı semtinin vadiye yakınlığı, konut bahçelerindeki vejetasyon, bu hizmetin öne çıkmasına sebep olan etkenler. Örneğin, benzer geçmişlere sahip Seyrantepe ve Ayrancı mahalleleri arasındaki ısı farkı apartman bahçelerinin büyüklükleri ve ağaç varlıkları ile ilişkili. Ayrancı semtinde kentsel dönüşüm ile yapılaşmanın yoğunlaşması bu dengeyi bozmaya sebep olabilir. Bu nedenle konut bahçelerinin hava temizleme hizmetindeki rolü güçlendirilmeli, bahçelerin geçirimsiz yüzeylerle kaplanmasına izin verilmemeli. İmar yönetmeliğindeki bina/ağaç adedi hesabı yeniden gözden geçirilmeli, konut bahçeleri ve buraların kentsel dönüşüm çalışmalarında ağaç varlığının korunması ilkesi önemsenmeli. Mevcut ağaçların korunması ve yeni yapılacak binalarda yeşil çatılar teşvik edilmeli.
Eski binalar ise vergi düzenlemeleri ve diğer teşvik mekanizmalarıyla özendirilebilir. Yine özellikle yoğun yapısal dokuda yeşil alan yaratmanın mümkün olmadığı eski mahalleler için yeşil çatılar ve yol ağaçlandırmaları çözüm sunuyor. Karbon tutum hizmetinin daha iyi haritalanabilmesi için de kent/ilçe (ve mahalle) ölçeğinde “ağaç veri tabanının” oluşturulması gerekli. Kısa vadede en azından bitkisel envanter kayıt altına alınmalı.
Ayrancı ve Güzeltepe mahallesi ile bitişik olan Dikmen Vadisi ekosistem hizmetlerinden; rekreasyon hizmeti, vadi sistemi ile hava kirliliğinin azaltılması, soğutma işlevi ile şehrin kliması ve dahası bizim dışımızda pek çok canlıya habitat sağlıyor. Bu alanın, tıpkı diğer vadi sistemleri gibi hem Çankayalı hem de Ankara için ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülüyor.
Son olarak; Ayrancı semti hem yapı yoğunluğu hem de ilçenin alt rakımlarında yer alması nedeniyle sel ve taşkın riskinin yüksek olduğu bir bölge. Sel taşkın önleme hizmetinin geliştirilmesi gereken mahallelerde yeşil ve/veya mavi altyapının güçlendirilmesi gerekiyor. Örneğin, riskli bölgelerde geçirimsiz yüzeylerin miktarı azaltılmalı, park ve rekreasyon alanlarında yapısal donatı elemanlarının kullanımı sınırlandırılmalı ve bu alanlarda su drenajını kolaylaştıracak uygulamalar geliştirilmeli. Çatı bahçeleri, yağmur bahçeleri gibi uygulamaların bu alanlarda teşvik edilmesi sorunun çözümüne katkı sunabilir.
Ayrancı mahallesinin güneyinde konumlanan Dikmen Vadisi, etrafını soğutan bir vaha gibi. Mahallede kişi başına rekreasyon alanı miktarı 3 m2’nin biraz üzerinde.Aziziye mahallesindeki Portakal Çiçeği Parkı mahallenin yerel iklimin düzenlenmesi hizmeti performansını çok artırıyor. Özellikle Kuzgun Sokak’taki bahçeler, yeşil yol şeridi ve Rus Büyükelçiliği bahçesi bu etkiyi genişletiyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 5 m2’nin altında.Ekosistem hizmetlerinin en düşük olduğu mahalle Güvenevler mahallesi. Yoğun yerleşim dokusuna sahip mahallede küçük cep parkları ve kısıtlı büyüklükteki konut bahçelerindeki ağaçlar dışında hizmet sağlayıcı bulunmuyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 1 m2’nin altında.Güzeltepe mahallesinin batısındaki Dikmen Vadisi, mahallede ekosistem hizmetlerine en büyük katkıyı sağlayan yeşil alan. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 13 m2 ile semtteki en yüksek miktar.Remzi Oğuz Arık mahallesinde hizmet sağlayıcı başlıca unsurlar büyükelçilik konutlarının bahçeleri. Ancak rekreasyon anlamında faydalanmak mümkün değil. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 2 m2’nin biraz üzerinde.
15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.
Tiyatro, seslendirme, oyunculuk, yönetmenlik, sesli kitap… Devlet Tiyatroları, Ankara Sanat Tiyatrosu, şimdi de Çankaya Sahne. Büyülü bir süreç. Kimdir Mehmet Atay?
Sorunun son kısmından yola çıkayım, bu “büyülü süreç” diye bir kelime kullanmışsınız. İnsanın hayatını erekler, amaçlar, vizyonlar kadar tesadüfler de belirliyor. Bilemiyorum ne kadar büyülü olduğunu. Ama şunu diyebilirim; tiyatro hayatım, saydığınız bütün mesleklerin dışında her şeyin ortasında, merkeze tiyatro oturuyor. Bu da biraz tesadüflere bağlı olarak gelişmiş bir şey.
Mehmet Atay
Lise yıllarımda biraz haylaz bir öğrenciydim ve son sınıfa geldiğimde de pek akıllanmış sayılmazdım. Biliyorsunuz liselerde kol faaliyetleri asılır; işte gazetecilik kolu, müzik kolu falan. İşte tiyatro kolu da bunlardan bir tanesiydi. Bir dedikodu geldi kulağımıza, “geçen sene tiyatro kolu çok iyi çalıştı, çok iyi de ders asabildi.” Biz de tiyatro koluna girelim mi diye 3-5 arkadaş konuştuk aramızda. Girdik tiyatro koluna.
O sene şans eseri, öğretmenlerimizin de teşvikiyle 3 tane oyun oynandı. Bir tanesi Şinasi’nin şair evlenmesi, bir tanesi Çanakkale ile ilgili bir oyun, birisi de Uzak Dünyalar oyunuydu. O senelerde; Halk Eğitim Merkezi (şimdiki Resim Heykel Müzesi) 3. Tiyatro’da Halk Eğitim faaliyetleri varmış ve Liselerarası Tiyatro Yarışması açtılar. Biz de Ankara Atatürk Lisesi olarak – o zaman erkek lisesiydi ama son sınıfta kızlar da gelmeye başlamıştı. Kızlar, erkekler birlikte tiyatro yapabilme şansı elde edebildik.- Hasbelkader, liselerarası tiyatro yarışmasında “en başarılı erkek oyuncu” ödülü aldım. Bu ödül hem kanıma girdi, hem de teşvik ve tahrik etti. Tiyatro kolunu organize eden edebiyat öğretmenimizin de teşviki, “konservatuarı denemelisin” demesiyle başvurdum ve kazandım. Babamın da haberi vardı, rahmetliye “ben konservatuar imtihanına gireceğim” demiştim, o da “olur gir” demişti. Girdim, sonra “kazandım” diye gittiğimde yanına, –heves gibi düşünmüştü galiba– biraz hayal kırıklığına uğradı, birkaç ay küstü bana.
İşte böyle tesadüflerle başlayan bir süreçtir tiyatro hayatım benim. Konservatuara girince de, o lisedeki haylaz, hayta, derslerle ilgilenmeyen çocuğun yerini, tamamıyla eğitimine, tiyatroya kendini adamış bir talebe aldı. 24 saatim tiyatro olmaya başladı, demek ki severek yapıyormuşum.
Tabii şimdiki gibi aslanın ağzında değil tiyatroculuk (1975 yılı). 5 yıl okuyup mezun olduktan 1 saat sonra kadrolu Devlet Tiyatrosu Sanatçısıyız, o zaman öyle bir şansımız vardı. Şimdi öyle değil yeni çocuklar için. Çok zor geçiriyorlar bu süreci, iş bulamıyorlar, Devlet Tiyatrosu’na girmek neredeyse imkansız hale geldi, çok mezun var. 7.000 tane işsiz mezun olduğu söyleniyor İstanbul’da.
Bu süreci dolu dolu geçirdiğiniz zaman, mezun olduktan sonrasını da dolu dolu geçirmeye ve tiyatroda üst üste görevler almaya başlıyorsunuz. Yan branşlar ilginizi çekiyor; seslendirme, dizi/sinema oyunculuğu teklifleri de gelmeye başlıyor. Ama bunların hepsinin merkezinde tiyatro var, eğitim var, vizyon var.
Sesli kitap başka bir süreç. Önce benim ihtiyaç duyduğum bir ürün. İstanbul’a çok sık gidiyordum bir dönem ve özgür olmak adına arabayla gidiyordum. Gittin 6, geldin 6 saat, sürekli gözün yolda, boşa giden zaman gibi gelmeye başlıyor. Bu, yolda geçen zamanın bir şeyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Dünyada yapılan örnekler var ve sesli kitapla (bizim markamız o) tanışıyorsunuz. Bizde niye olmasın diye araştırdım. O zamana kadar münferit bir şeyler yapılmış. Genellikle popüler olan isimler, o anı değerlendirmek, para kazanabilmek için yapmışlar. Adile Hanım rahmetli, masal kasetleri çıkarmaya başlamış popüler olduğu dönemde. Onların her biri de bizim için birer sesli kitap.
“Bu nasıl sistemli bir hale gelebilir” diye düşünürken (şimdiki bir) ortağımla tanıştım. O da, çocuklar üzerine sesli kitap çıkarmak istiyormuş seri halde. Önüme, çocuklar için “okur musun” diye çocuk kitapları verdi. Dedim ki, “çocuk kitapları için, hem sesim ve hem cinsiyetim itibariyle –genelde kadın okuyucular okur- doğru insan olduğumu düşünmüyorum” dedim. “Benim de yetişkinler için böyle bir projem var, gel ikisini evlendirelim” dedik ve evlendirdik, 2009’dan beri sesli kitap üretiyoruz. Şu anda bayağı iyi bir koleksiyonla, hem Storytel hem kendi sitemizde dinleyicisiyle/okuyucusuyla buluşuyor sesli kitaplarımız.
Ben öyle çok hırsı olan, “o’nu yapayım, bunu da yapayım” diyen biri değilim. Biraz tesadüflerle gelişmiştir hayat. Mehmet Atay da oluştuysa, o da odur zaten.
Mekan, mahalle, merkezde olmak, mekanın geçmişi… Şili Meydanı’nda, Ayrancı’da, kentin göbeğinde, böylesine tarihi olan bir yerin tiyatroya dönüşünü sağladınız. Neler söylersiniz?
Buraların çocuğuyum zaten. Çocukluğum, gençliğim, delikanlılığım hep Esat’ta geçti. Buralar da bölgemizdi ve ben de bir sinema tutkunuydum o zamanlar. Çankaya Sineması da benim çok sık geldiğim bir yerdi. Yanında da Kilim Pastanesi vardı. Pastanenin kokusunu duymak, kız arkadaşlarımızla buraya gelmek falan, bir nostalji yaşıyorsunuz tabii ki. Hiç aklıma gelmeyecek bir şeydi, oldu. 2006 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan emekli oldum, tercih ettim kendimi biraz özgür hissetmek istedim, iyi de oldu.
Burasının kült bir mekan olması yanında benim için nostaljik hatıraları var. Buraya girdiğim zaman her yerini ayrıntılı hatırlayamadım ama localarını, konumunu, kapısının arasından perdenin görünümünü hatırlayabildiğim için onları yerli yerine koyabiliyorum. Burası sinema iken bu kadar kalabalık ve hareketli bir yer değildi. Zaten buradaki (Şili Meydanı ve onu merkeze alan bölge) hareketlilik son 2 yılda oluştu ve birbiri ardına işletmeler açılmaya başladı.
Burada birçok şey denenmiş. Eskiden sinema, sinemadan sonra bir müddet disko yapılmış, sonra gazino yapılmış, bir süre atıl kalmış ve ihmal edilmiş. İçindeki kiracı bir süre kira verip oturmuş ama hiç bakılmamış binaya. Yıllar sonra terk ettiğindeyse tam bir virane olarak kalmış. Biraz korkarak girdik. Bir tiyatroyu yapmak masraflı bir iş. Neyimiz varsa, varımızı yoğumuzu ortaya koyarak, bazı özel zevklerimden feragat edip onları da paraya çevirerek, burayı çalışır bir tiyatro haline getirdik.
Geçen yıl açıldınız çok iyi oyunlar ve aktivitelerle. Ve üzerine pandemi geldi. Neler dersiniz; ülke, ekonomi, seyirci, sanatın para kıskacı üzerine.
Tabii ki işin başı; seyirci burayı tanıyacak, bilecek ki teveccühünü, ilgisini gösterecek. Buranın da tanınmaya ihtiyacı var. Bu konuda eksiklerimiz olduğu için ancak bu bölgeyi besleyecek kadar çalışabildik. Pandemi dolayısıyla 5 ay kadar faaliyette kalabildik. Çok memnun kaldı buraya gelenler, kim geldi ve takip ettiyse bir daha gitmedi, hiçbir gösteriyi kaçırmamaya başladılar, bu güzeldi.
Manevi tarafını çok iyi düşünerek girdiğimizi söyleyemeyeceğim. Çevre öyle besliyor ki insanı, buraya gelip kapının önünde durup, burada bir sanat mekanının açılmış olması insanların gözünde o kadar büyüdü, o kadar taltifle karşılaştık ki, burayı canlandırmış olmanın maneviyatını onlar sayesinde anlayabildik. Büyük bir iş, önemli bir iş yapmış olduğumuzu o zaman anlayabildik.
Farkında değildik, korku çok hakimdi çünkü; “Acaba becerebilecek miyiz, acaba yapabilecek miyiz, acaba gücümüz yetebilecek mi, bir yerde tıkanırsak ne olacak” gibi, endişeler taşıyorduk ve hâlâ da taşıyoruz. Pandemi sebebiyle birçok tiyatro da, firma da, bütün sektörler de ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ama tiyatroların önemli olan tarafı şu:
Marketinizi burada kaparsınız bir sonraki sokakta açabilirsiniz. Market, terzi, kafe açacak çok yeriniz vardır. Ama tiyatro yapabileceğiniz alan yok, kalmadı. Devlet kurumları da mal sahipleri de dahil tiyatrolara hala destek verilmiş değil. Eğer tiyatrolar pandemi döneminde destek görmez ve kapanırsa bu büyük sanat boşluklarına yol açacak, bunların yerini yine marketler, otoparklar alacak ve bir daha Türkiye’de sanat hayatı kolay kolay tekrar dirilemeyecek. Ya çok büyük yatırımlar (kapitalizmin sermayesi) girecek işin içine ki o zaman tiyatronun asıl özü kayboluyor. Bir tiyatrocu hiçbir zaman tiyatrosunu; bir yatırım aracı, zengin olma aracı olarak düşünmez. Orayı tiyatro yapabileceği için ayakta tutmaya çalışır. Eğer bu alanlar yok olursa, Türkiye’de sanat hayatı uzunca bir süre kendine gelemeyecek, toparlanamayacak demektir.
“Tiyatronun, canlı ve yüz yüze temasın büyüsü… İnsanla temas” desem, neler dersiniz?
Seyircinin sahnedeki kişiyle özdeşleşmesi, buluşmasıyla eskiden daha çok karşılaşırdık. Şimdi eskisi kadar karşılaşmıyoruz çünkü seyirciyi illüzyona sokabilecek, içine alabilecek, teknolojik imkanları çok geniş olan sanat yapıtları var, sinema bunlardan sadece bir tanesi. Biz tiyatroda bu illüzyon üzerine çalışmıyoruz, tiyatro bu illüzyonu seyirciye sağlayamaz. Sağlamaya çalışırsa komik olur, yapabilmesi için de çok büyük prodüksiyonlar haline gelmesi gerekir.
Eskiden turnelerde çok sık rastlardık, oyunda kötülük yapan oyuncuyu çıkışta dayak atmak isteyen seyirciyle karşılaşırdık. Şimdi öyle değil, seyirci oyun olduğunun bilincinde. İşte bizim arınma dediğimiz şey, eğer gerçekleştirebiliyorsak zaten onu biz burada bir tiyatro yapıtı sunabiliyoruz demektir seyirciye. Tiyatroda seyirci, sahnedeki oyunun “mış” gibi olduğunu bilerek ve kabul ederek oturur koltuğuna. Oradaki patlayan silah gerçekten patlamaz, ölen gerçekten ölmez, tabanca tahta tabancadır, onu kabul eder. Öyle bir şansımız var bizim.
Ayrancım Gazetesi olarak sizinle söyleşmeye geldik. Semtin ve kentin kalbi olan bir noktadayız. Okuyucularımıza, kent-kentli kültürüne, mekanın tarihine ilişkin bize ne dersiniz.
Ben sosyolog değilim, bir takım tespitler yapamam. Buraların tarihçesi üzerine söyleyeceklerim sınırlı. Ama şuradan geçen ve buraya gelen seyirciyi biliyorum, dokunabildiklerim üzerinden konuşabilirim. Buraya geldiği zaman seyirci, kendisinin burayla paylaştığı şeyi anlatma ihtiyacı duyuyor. “Burası vaktiyle şöyleydi… Ben burada şöyle yapardım… Çocukluğumda bunu yapardım… Şurada Kilim Pastanesi vardı, burada Börekçi vardı…” Benim de bazen bilmediğim şeyleri paylaşıyorlar, paylaşmak istiyor ve içeriyi merak ediyor, “Acaba hala aynı duruyor mu” diyor çünkü yıllardır buraya girilememiş.
Diskoyken büyük bir kesim girmemiş, ondan sonra uzun süre atıl kalmış. Burası kapalı bir kapıymış, çukurda, karanlıkta ve kimse buranın arkasında –aşağı yukarı– o zaman sinemayken 800 kişilik, şimdi 500 kişilik bir tiyatro olabileceğine ihtimal verememiş. Önünden geçmiş ama burası karanlık bir kapıymış. Belli bir yaş grubu “Evet ben burada bir şeyler yaşadım onu görmek istiyorum” diyor. Belli bir yaş grubu ise “Burası karanlık bir kutuydu, neresi ne olmuş burası, burada tiyatro mu olur” diye merak edip giriyor. Bunun arkasında bu kadar büyük bir şey olabileceğini aklı hafzalası almıyor. “Burada ne varmış, böyle bir yer var mıymış, nasıl, neymiş” diyor. Airport zamanında, diskoya giden bazı çocuklar, “burası bizim için Airport’tu” diyor, onlar da ayrı bir nostalji yaşıyor. Arkadaşlarıyla geldiler eğlendiler, aradan 15-20 yıl geçti ve 20 yıl önce bir genç olarak gelip eğlendikleri mekanlar 40-50 yaşlarındaki insanlar için yine bir nostalji kaynağı oldu.
Son söz yerine…
Bu muhitler birbirinden çok farklı değildir. Bir zamanlar bir Esat çocuğu olarak, bir zamanlar Ayrancı’da yaşamış biri olarak, Ayrancı’da 30 senede 3 tane seslendirme stüdyosu açmış olarak burada özel bir hikayemiz var.
Cinnah’ta başlar bizim öykümüz, Mesnevi’de devam eder, Hoşdere’de sürer ve şimdi buradayız. Sağlam bir öykümüz var Ayrancı’da.
Burası bence tescil edilecek, kültürel sit ilan edilecek bir yer/yapı. Ankara’nın kült mekanlarından bir tanesi. Ben devlet olsam, Kültür Bakanlığı olsam önce buraya ben sahip çıkardım. Maalesef bu tip şeyler olmuyor, ya en son sıraya atılıyor ya da hiç ilgilenilmiyor.
Ve Ayrancılılara seslenmek istersek, Ayrancılılara diyoruz ki;
“Gelin ve mekanınıza sahip çıkın. Gelin gidin, oturun, çay için, oyunlarımızı seyredin. Bizi yönlendirin, isteklerinizi söyleyin.”
Bir terslik olmazsa 19 Eylül’de “Geçmiş zaman olur ki” isimli –benim talebelerim olan– Kulis Sanat Oyuncuları’nın oyunuyla başlıyoruz. Bahçelievler’de 7-8 senedir inatla tiyatro yapmaya çalışan ve tiyatro aşkıyla dolu çocuklar. Pandemi sürecinde hem sahneleri çok küçük hem oynama imkanları yok artık, oynasalar da anlamlı olmayacak kendini kurtaramayacak oyun. Onlarla bir işbirliğine gittik. Ben onlara “buyrunuz paylaşalım” dedim ve oynayabilecekleri bir alan yarattım, onlar da bana genç enerjileriyle destek verecekler, benim de öyle bir desteğe ihtiyacım var. Bu işbirliği bizi ayakta tutar diye düşündük ve bir işbirliğine gittik. Eylül ayı içinde 4 oyun oynayacak, hepsi talebelerimin oyunları.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle “bu en büyük bayramımız.” Cumhuriyetimizin 97. yılını yürekten kutluyoruz. Onu ilelebet yaşatmak için Atamızın izinde yürümeye devam edeceğiz.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
İtalya Şubat ayında COVID-19 nedeniyle tecrit altına girdiğinde, ülke salgınla savaşmak için bir araya geldi. Opera sanatçıları ve müzisyenler balkonlarından verdikleri küçük konserlerle komşularını şımartırken pencerelerde andrá tutto bene (herşey iyi olacak) sözleriyle gökkuşağı bayrakları asılıydı.
Pencerelere Andrá Tutto Bene (herşey iyi olacak) sözleriyle gökkuşağı bayrakları asıldı
Salgın sırasında, teması azaltma, sosyal mesafe gibi kurallar nedeniyle zorlanan ve işlerini sürdürmek için çareler düşünen Floransa’daki yaratıcı restoran ve bar sahipleri, işlerini ve şehrin ruhunu canlı tutmak için bir tuhaf ortaçağ mimari uygulamasından ilham aldılar ve şehrin dört bir yanındaki şarap pencereleri yeniden açıldı!
Pencereler veba sırasında benzer bir amaç için kullanıldı.
Ülke çapındaki korona virüsü krizi sırasında, Floransa’daki Vivoli dondurma salonu, Mayıs ayından itibaren kendi şarap pencerelerinden kahve, içecek ve dondurma satma fikrini ortaya attı. Yiyecek ve içeceklerin dağıtımında bulaşıcılığı önleyici bu ilginç yöntem, hızla örnek alınan bir başarı oldu ve Floransa’daki başka üç büyük restoran tarafından kopyalandı.
Sanat tarihçisi Diletta Corsini, Floransa’daki ‘kara ölüm’ veya ‘hıyarcıklı veba salgını’ sırasında şarap pencerelerinin kullanımından bahseden 1634 yılına ait harika bir belge buldu. İnsanlar 1600’lerde hıyarcıklı vebanın bulaşma yöntemini tespit edememiş olsalar da bulaşmayı önlemek için yöntemler aradılar. Zaten normal olarak kullanılan şarap pencereleri de özellikle mikropsuz ticari işlemler için kullanışlı hale geldi. Pencerelerin 1532’de inşa edilmeye başladığı ve 19. yüzyıla kadar devam ettiği biliniyor.
Saray, fazla şarabı alt sınıflara ‘temas etmeden’ satabiliyordu.
‘Şarap Pencereleri’ veya ‘buchette del vino’ denilen ve orijinal olarak saraydaki fazla şarabı Floransa’nın işçi sınıfına satmak için kullanılan bu küçük kapaklar, satış sırasında Floransa’nın saray efradı ile yoksul işçilerin yüz yüze gelmemesinin bir yöntemi oldular. Böylelikle işçiler saraya girmeden, sarayın şarabını satın alabiliyorlardı.
Şarap şişesi pencereden müşteriye veriliyor, ödeme ise madeni paraları koymak için müşteriye uzatılan metal bir tabak aracılığıyla gerçekleşiyordu. Metal tabağa konan madeni paralar da toplanmadan önce sirke ile dezenfekte ediliyordu.
Şarap satıcıları, müşteri tarafından getirilen şarap şişelerine temastan kaçınmak için ise iki farklı yöntem bulmuştu; ya müşteri önceden satıcı tarafından şişelenmiş şaraplardan satın alıyor ya da sarayın iç tarafındaki şarap fıçısına bağlanmış metal bir boru, şarap penceresinden uzatılarak müşterinin kendi şişesini buradan doldurması sağlanıyordu. Şarabın kolay akabilmesi için de fıçı biraz yüksek bir yere yerleştirilmişti.
Dünya şarap pencerelerini konuşuyor.
Bu hikaye İtalyan gazeteleri ve haber siteleri tarafından yayınlanırken, ABD’de Business Insider haber sitesi ve ünlü New York Post gazetesinin de ilgisini çekti. Ve ardından ortaçağ şarap pencereleri, dünyanın dört bir yanındaki düzinelerce başka televizyon, radyo, gazete, web sitesi ve blog tarafından konu edildi.
Floransa ve Toskana’ya özgü olan bu şarap pencereleri bir zamanlar günlük yaşamın bir parçasıydı. Bölgedeki Rönesans harikalarının ve Duomo Katedrali’nin güzelliğinin gölgesinde kalan bu yapılar, Floransa mimarisi içinde de yıllarca gözden kaçtı.
Pandemiyle birlikte yeniden gündeme gelen, eski saraylara ve asil hanelere bağlı olan bu tarihi şarap pencereleri, çoğu orta çağa kadar uzanan Floransa çevresinde görülebilir. Yalnızca Floransa’nın eski şehir duvarları içinde 150’den fazla şarap penceresi bulunuyor.
Yeni normalin bir parçası.
Floransalılar şimdi haklı olarak bu eşsiz tarih parçalarına sahip çıkıyorlar. 2016 yılında hem turistler hem de yerel halk arasında farkındalık yaratmaya yardımcı olmak için kurulan Şarap Penceresi Derneği de onları korumak, belgelemek ve tanıtmak için bir görev üstleniyor. Artık tüm pencereler koruma altında ancak vandalizm hala bir sorun.
Derneğin başkanı Matteo Faglia, COVID’den sonra şarap pencerelerine yönelik tutumların değişmeye başlayacağını umuyor; “insanlar pencerelerin ne olduğunun ve geçmişinin farkına vardığında onlara daha fazla saygı duyma eğilimindeler. Bu nedenle tüm şarap pencerelerine bir plaket koymak istiyoruz” diyor.
Belki de şarap pencereleri Floransa’nın “yeni normal”inin bir parçası olacak.
Ayrancı semtinin kuşlarında bu ay saksağan, leş kargası ve serçe var. Önümüzdeki ay ise semtimizde görülebilecek kuşlardan olan saka ve bülbülü, kafes kuşçuluğu fanatiklerinin perspektifinden anlatacağım.
Bu sayının kuşları:
Leş Kargası
Leş kargası (Corvus corone)
Kargagiller ailesinden bir başka kuş türü olan leş kargası, batı Avrupa ve doğu Asya’da bulunur. Baş, boyun ve göğsünün üst kısmı siyah, ense, sırt ve karnı gri renktedir. Uçarken akrobatik performans sergiler. Saksağan gibi, leş kargası da bilimsel deneylerle yüksek zekaya sahip olduğu kanıtlanmış türlerden biridir. Davranış biyologları zaten kargalara “Kanatlı primatlar” demektedir. Hemen hemen herşeyi yer; solucandan keneye kadar çeşitli hayvanlar, leşler, tohumlar, meyveler ve gıda artıklarıyla beslenir.
Ayrancı semtinin sokaklarında onu kedi maması kaplarının etrafında görebilirsiniz. Yuva yapmayıp yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakan, bu nedenle de “yuva paraziti” olarak tanımlanan tepeli gugukkuşunun iki numaralı yuva tercihi leş kargasınınkidir; birinci tercihi saksağan yuvasıdır. Leş kargası, Danimarka’ya bağlı Faroe adalarının folklöründe yer alır. İnanışa göre, bir bakire kadın, 2 Şubat sabahı (Hristiyanların Candlemas olarak adlandırdıkları gün) bir leş kargasına önce bir taş, sonra bir kemik sonra da bir tutam torf toprağı attığında, leş kargası denize doğru uçarsa, kadın bir yabancı ile evlenecek demektir. Leş kargası uçup bir eve ya da tarlaya konarsa, kadın o yöreden biriyle evlenecektir ama kuş hiç uçmazsa, bu, kadın hiç evlenemeyecek anlamına gelir.
Ev Serçesi (Foto: David Chapman)
Ev Serçesi (Passer domesticus)
Ötücü kuşlar takımınında yer alan serçe en aşina olduğumuz kuşların başında geliyor. Bilimsel adındaki Passer, Latince “küçük” demek, domesticus ise “ev” anlamına geliyor. Ev serçesinin anavatanı Avrasya ve Kuzey Afrika’dır. Güney Amerika dışında dünyanın hemen her yerine götürülmüştür. İlk kez 1852’de New York’un Brooklyn semtinde bir mezarlığa getirilen ev serçesi, yüz yıl geçmeden bütün kıtaya yayılmış.
Erkeği ve dişisi birbirlerinden kolayca ayırdedilir; erkeklerin siyah bir önlüğü, yan tarafları kestane rengi olan gri bir tacı ve beyaz yanakları vardır. Koloniler halinde yuva yapan sosyal kuşlardır; yemlenme, tüneme, kum ve su banyosu gibi aktiviteleri gruplar halinde gerçekleştirirler. Üreme sezonu boyunca çok sık çiftleşirler; bu nedenle geçmişi Roma dönemine kadar uzanan, yumurtalarının afrodizyak etkisine sahip olduğu yönünde yanlış bir kanı vardır. Serçeler, yine bu özelliklerinden dolayı antik Yunan’da “şehvete düşkün” olarak tanımlanıp, aşk tanrıçası Afrodit ile özdeşleştirilmiş. Bu türde dişiler baskın yapıdadır; üreme döneminde erkek bireyler için kavgaya tutuştukları olur. Genellikle tek eşlidirler ancak bilimsel çalışmalar, dişinin de erkeğin de kaçamaklar yaptığını tespit etmiş. İngilizce’de “hedefe odaklan” anlamında “gözünü serçeden ayırma” deyimi kullanılır.
Saksağan (Foto: Ahmet Karataş)
Saksağan (Pica pica)
Ötücü kuşlar takımının kargagiller ailesine ait bir kuştur. Oldukça iri olan bu kuş, menekşe, parlak yeşil ve siyah-beyaz renkleri ile uzun kuyruğuyla hemen ayırdedilir. Üreme dönemi dışında sosyal bir kuştur; beslenme zamanlarında birlikte yiyecek ararlar. Bölgelerini diğer türlerden birlikte korurlar.
Dünyanın en zeki hayvanları arasında yer alır. Aynadaki görüntünün kendisine ait olduğunun ayrımına varan, nadir sayıda “memeli olmayan” türlerden biridir. Doğu Asya kültüründe şans getirdiği inancı vardır. Kore’nin ulusal sembollerinden biridir; Seongnam FC adlı futbol takımının amblemidir. Saksağan, hırsızlıkla anılan bir kuştur; çevresinde gördüğü parlak ve metal eşyaları çalarak yuvasına götürür. Gioachino Rossini’nin “Hırsız Saksağan” adlı operası, bir saksağanın gümüş bir kaşık çalmasıyla başlayan ve baş kahramanı hırsızlıktan idam edilme noktasına kadar sürükleyen bir dizi olayı anlatır (Neyse ki opera mutlu sonla bitiyor.) Son olarak, saksağan denince akla ilk gelen “dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” deyimine değinelim. Bazı kaynaklara göre bu deyimin aslı: “dal üstünde saksağan, vur beline baltayı”dır. Baltayı vurduğumuz yer ise saksağanın beli değil; ağacın gövdesi. Bu deyim aslında, “bir kötülüğü önlemek için fedakarlık yapmak gerekir” anlamına geliyor. Saksağan, ağaçlara yuvalayan ve üreme döneminde oldukça gürültü yapan bir kuş. Deyim aslında, saksağan kuşunun yuvalayıp çoğalmasını önlemek için, “dalda saksağan mı gördün, ormanı korumak için ağacı feda et.” diyor. Ancak bir şekilde dal, dam kelimesine dönüşmüş; balta da kazma olmuş. Bugün de artık konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan yersiz, saçma bir söz duyduğumuzda “dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” diyoruz.
1959'da Bandırma'da doğdu. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Aynı bölümde öğretim görevlisiyken 6 Ocak 2017 günü 679 Sayılı KHK ile mesleğinden haksız yere ihraç edildi.
Tunalı Hilmi Caddesi, 1980’lerde Ayrancı’da değildi, hatta Kavaklıdere’de bile değildi. O yıllarda Tunalı’nın kendine özgü bir konumu, kendi başına bir varoluşu vardı. Şehrin kalbi Kızılay’dan Tunalı Hilmi Caddesi’ne, günlük söyleyişle Tunalı’ya taşınmıştı sanki. Öyle ki, Nazlı Eray orada geçen öyküler yazmış, Murathan Mungan onu anlatan bir roman yazmaya niyetlenmişti…
1980’lerin başında Tunus Caddesi’nin Tunalı’ya çıktığı kavşağın bugünlerde Ziraat Bankası’nın yer aldığı köşesinde Kral Çiftliği, diğer köşesinde ise Galeri Levni yer alırdı. Figen Batur’un işlettiği, apartman dairesinden bozma –caddeye bir kapı açılmış ve pencereler vitrine çevrilmişti– Galeri Levni’de resimlerin yanı sıra Anadolu’dan toplanmış eşyalar ve antikalar da satılırdı. Galeriye dairenin şömineli salonundan girilirdi. Büyük salonun girişe göre sol tarafında biri caddeye bakan, diğeri de arkada iki oda yer alırdı. Arka odadan geçilen koridorda depo olarak kullanılan bir başka oda ile mutfak, banyo ve tuvalet bulunurdu. Galerinin logosunu, yanlış hatırlamıyorsam Sait Maden tasarlamıştı.
Faruk Alpkaya, Murat Özaltın ve Metin Soysal
1982 yılında, o günlerde Adaş Dağıtım’ın sahibi olan (bugünlerde Arkadaş Kitabevi) Cumhur Özdemir, Tunalı’da bir kitabevi açmayı düşünmüş olsa gerek ki, o sıralarda faaliyeti büyük ölçüde yavaşlamış olan Galeri Levni’nin sahibi Figen Batur ile biraraya gelerek galerinin bir bölümünü kitabevine çevirmek üzere anlaştı. Anlaşmaya göre, kapıdan girince salonun karşı duvarında üç metre, kapının sol tarafındaki vitrin ile iki oda kitabevi olacak, arka taraf ortak kullanılacaktı. Buna karşılık kitabevi bir miktar düzenli kira ödeyecek, kâr belli bir miktarı geçerse ayrıca kar payı verilecekti –o miktara benim çalıştığım dönemde yaklaşılamadı bile, kitabevi genelikle başa baş gitti-. Cumhur Özdemir’e tek yararı dağıtımın nakit ihtiyacında yardımcı olmak oldu. Figen Batur ise düzenli bir biçimde kirasını aldı.
Kitabevi 1982 yılının sonbaharında Levni Kitabevi adıyla bir kokteyl ile açıldı. Kokteylde en aklımda kalan isim Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosundan, gazetede “Ankara Notları” adını taşıyan bir köşesi olan Mustafa Ekmekçi –giderken “müşteri olarak da bekleriz” dediğim için olsa gerek-ki, ben oradayken hiç uğramadı.() Diğer katılımcılar ise oldukça bulanık. Cumhur Özdemir, Figen Batur, Figen Batur’un o zamanki eşi Enis Batur muhakkak olmalı. Biraz hayalgücünü işin içine katarak Şahin ve Filiz Yenişehirlioğlu’nun, Oruç Aruoba’nın, Ertuğrul Özkök ve eşinin, İlber Ortaylı ve eşinin de orada olduğunu söyleyebilirim, ama emin değilim. Başka kimler vardı acaba?
Galeri Levni’nin adını ve logosunu kullanan kitabevinde başlangıçta üç kişiydik. Cumhur Özdemir adına kayınbiraderi, mahalleden arkadaşım Murat Özaltın patronumuzdu. SBF’den sınıf arkadaşım Metin Soysal (sonradan gazeteci) ile ben de çalışan. Aslında patron ve çalışandan ziyade üç arkadaş gibiydik. Bugün o günleri hatırlamaya çalıştıkça, olmaması imkansız ama hiçbir tatsızlık gelmiyor aklıma. İlk birkaç günden sonra, Figen Batur adına galeri kısmını işleten Nurcan Akad da (Tanju Akad’ın eski eşi, sonradan gazeteci) bize katıldı ve Üç Silahşörlere dönüştük adeta. Çalışanlar olarak Metin’in ve benim hem okulu hem kitabevini birarada yürütmemize elveren bir düzenleme yapmıştık. Birimiz erken gelip kitabevini açıyor, paspas yapıp toz alıyor ve akşamüstü erken çıkıyordu; diğerimiz ise öğleye doğru gelip akşam geç kapatıyor, kasa hesabını yapıyordu diye hatırlıyorum. Ayrıca her dönem birer dersi izlemek üzere işbölümü yapmıştık ve seçtiğimiz derse göre birbirimizi idare ediyorduk. Tabii Murat ile Nurcan da bizi idare ediyordu. Ayrıca sınıf arkadaşlarımız da ara sıra uğrayıp çay içiyorlar, ders notlarını veriyorlardı. Burada en çok aklımda kalanlar Yücel Özdemir ve Filiz Çulha nedense…
Metin Soysal ve Faruk Alpkaya
Levni Kitabevi ilk açıldığında pek müşterisi yoktu. Sabahtan öğleye –ki bu durum hiç değişmedi– bir iki kişi ya gelirdi ya gelmezdi. Dolayısıyla rutin işleri yaptıktan sonra öğleye kadar kitap okurduk. Orada çalıştığım dönemde Barbara Cartland’tan Harold Robins’e çok sayıda best seller yazarın kitabını okuduğumu hatırlıyorum. John Le Carre, Johannes Mario Simmel, Frederick Forsyth, Isaac Asimov gibi yazarları okumayı o zaman sevdim. Cumartesi günleri Tunalı ana baba gününe dönerdi ve bizim kitapçı da bundan payını alırdı. Cumartesi günleri kitabevinin cirosu bütün haftanın toplamını geçerdi.
Zamanla, neredeyse her öğle tatilinde uğrayan, akşam iş çıkışında yeni çıkan kitaplara bakan, gelmezlerse merak ettiğimiz sürekli müşterilerimiz oluştu. Bunları bir kısmı kamuoyunun da tanıdığı kişilerdi. Örneğin, o zamanlar Tunus Caddesi’nde oturan Bilge Bey (Karasu) ara sıra uğrardı. Bir süre sonra, çok evhamlı olduğunu öğrenip “nasılsınız” diye sormayı bıraktığımızı hatırlıyorum, onun yerine “çay içer misiniz” gibi sorularla konuşmaya çalışırdık. Herkesin varsaydığının aksine Enis Batur çok az uğrardı, o daha çok Tunalı’da biraz ilerdeki bir kahvede oturur, kahve ve sigara içerek çalışırdı. O sıralar Hacettepe Üniversitesi’nde olan Ertuğrul Özkök de ara sıra uğrardı. İlber Ortaylı, eşi hamileyken akşamüstü yürüyüşlerinde, sonra da bebek arabasında çocuklarını gezdirirken önümüzden geçerler, bazen de içeri girer kitaplara bakarlardı. SBF’den Metin ile benim hocam da olacak olan Ortaylı, bir gün, babasının iyi bir tarihçi olmak istiyorsa Ermeniler, Kürtler ve Atatürk hakkında hiçbir şey yazmamasını öğütlediğini anlatmıştı –sonradan bu öğüdü tutmadı.- Bir süre sonra YÖK ve 1402 sayılı Sıkıyönetim yasası ile atılmaların başlamasıyla birlikte kitabevine uğrayan akademisyenlerin bir kısmı istifa ederek İstanbul’a taşınacaklardı. Bu döneme ilişkin ilginç bir anım da Ünsal Oskay’a ilişkindir. O dönemde SBF’ye bağlı olan Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda (sonradan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) olan Oskay 1402’likler üzerine bir akşamüstü uğrayıp istifa ettiğini söylemiş, biz de kendisine yakışanı yaptığını, gurur duyduğumuzu söylemiştik. Ancak bir gün sonra tekrar gelen Ünsal Oskay istifasını geri aldığını belirtip, galeri kısmından antika bir büfe satın almış ve bizi çok şaşırtmıştı.
1983 yazında yeni seçim kanunu çıkmış ve yılsonunda genel seçim yapılacağı belli olmuştu. Bu, bizim kitabevinin müşteri profiline yeni isimlerin eklenmesine yol açtı. Eski başbakanlardan ve kapatılan Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel’in Güniz Sokak’taki evine oldukça yakın olan Levni Kitabevi Demirel’i ziyaretlerini hızlandıran çevresinin görüşme öncesi zaman geçirdiği ya da görüşmeden sonra kitaplara baktığı bir yer haline geldi. Özellikle İsmet Sezgin, daha sonra tanıyacağımız Yıldırım Avcı ve Hüsamettin Cindoruk o günlerden hatırladığım adlar. Bir de giyim kuşamından Demirel’e geldiğini tahmin ettiğimiz, ama tanımadığımız kişiler vardı. Bunların bir kısmı kitap da alır, çoğu ise yalnızca bakar ve oyalanırdı.
Levni Kitabevi’nin müşterileri arasında başta Cinnah Caddesi’nin bulunan Hürriyet gazetesinin Ankara bürosu çalışanları olmak üzere gazeteciler de yer alırdı. Bunlardan biri de dönemin en popüler adlarından olan Emin Çölaşan idi. O günlerde Milliyet’te çalışan Çölaşan’ın 24 Ocak Kararları’nın alındığı günlerini anlatan ve Turgut Özal’ı ön plana çıkaran yazı dizisi Milliyet Yayınları tarafından 24 Ocak Bir Dönemin Perde Arkası adıyla kitaplaştırılmıştı. Çölaşan, o günlerde önce kitabının gelip gelmediğini, sonra da kaç tane sattığını sormak için neredeyse her akşam kitapçıya uğrar olmuştu.
Söz gazetecilerden açılmışken dönemin en saygın ve tanınmış gazetecilerinden biri olan Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04:00 kitabı için düzenlediğimiz imza gününden bahsetmemek olmaz. Seçimlerin yapılıp Turgut Özal’ın ANAP’ı iktidar olduktan sonra Birand 12 Eylül darbesi sürecini anlatan yazı dizisini yayınlamış ve bu dizi de kitap olarak basılmıştı. Kitabın Ankara dağıtımını Cumhur Özdemir’in dağıtım şirketi yapıyordu. Bu bağlantıyı kullanan Özdemir, Birand’ı Levni Kitabevi’nde bir imza günü yapması için ikna etmişti. O gün için gazetelere ilanlar verilmiş, bazı gazeteler de imza gününü haber yapmışlardı. İmza günü saat yaklaşırken bir yağmur başladı. Birand ve eşi taksiden inip kitabevine adeta sığındılar. Erken gelmiş üç okur kitaplarını imzalatıp çıktı. O sırada yağmur öyle şiddetlendi ki Tunalı adeta dere oldu. Öyle ki, kapının önünde durup kaldırımı aşan suların içeri girmemesi için süpürge paspasla nöbet tutmaya başladık. Başka hiçbir okur gelmediği gibi –kitabevinde telefon da yoktu– Birandlar içerde mahsur kaldı, imza için ayırdıkları zaman geçtikten bir süre sonra ancak trafik işlemeye başlayınca ayrılabildiler.
Bu arada Figen ve Enis Batur İstanbul’a taşınırken, galeri kısmını tasfiye etmişler ve galeri kısmında bir plakçı açılmıştı. O günlerin plakçıları genellikle plakları kasete aktarırlardı. Ömer ve Sinan’ın açtığı plakçı da ilk günler böyle yapıyordu. Ancak plakçının açılmasından bir süre sonra Zülfü Livaneli’nin Ada albümü çıkmış ve albümün kaset versiyonu da piyasaya sürülmüştü. İlk haftalarda her gün 5/10 Ada kaseti satıldığını anımsıyorum. Plakçının açılması başlangıçta kitabevinin de canlanmasına neden olmuştu. Özellikle birbiri ardına çıkan popüler kasetler bunda rol oynuyordu. Bu arada bizler de durmadan müzik dinliyorduk. Supertramp’ın Logical Song’u o dönem sevdiğimiz şarkıydı. Yalnız, bir süre sonra plakçının bir kısmına Atari oyun makineleri kondu ve bunların çıkardığı mekanik sesler ortalığı kapladı, bu arada içeri girenlerin yaş ortalaması da iyice düştü.
1985 başında Katma Değer Vergisi (KDV) uygulaması başladı. Başlangıçta uygun yazar kasalar, anlaşmalı matbaaların bastığı makbuzlar yoktu, ancak maliye memurları ve belediye zabıtaları, özellikle Cumartesi günleri bütün işyerlerini dolaşıp kontrol yapıyorlardı. Biz de çift taraflı boş makbuz koçanı almış, iki tarafına da Levni Kitabevi ve “KDV dahildir” kaşesi basmıştık. Her satışta elle miktarı yazıp bir fiş veriyorduk. Neyse ki Maliye Bakanlığı ile anlaşmalı matbaa uygulaması başladı da işler biraz kolaylaştı. O yaz Metin ve ben SBF’den mezun olup kitapçıdan ayrıldık. Birbirimizin ardı sıra İstanbul’a taşındık. Nurcan bizden bir süre önce taşınmış ve Nokta dergisinde çalışmaya başlamıştı. Metin, Dünya gazetesinde, ben de kısa bir süre yaşayacak olan İstanbul Yeni Asır gazetesinde çalışmaya başladım. Levni Kitabevi 1980’lerin sonlarına kadar açık kaldı.