Blog

Fuge, late, tace

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Yokluğumun ölçüsünü almak için bir hücreye girdim, selefimin orada tattığı derin huzuru soludum ve manastır geleneklerine göre kapısına koyduğu üç Latince sözcüğü şefkatle okudum. Öncülük etmek istediğim hayatın bütün ilkeleri bu üç Latince sözcükte özetlendi: Fuge, late, tace…

Kaç, saklan, sus… 

Giderek artan bir hızın, bu hızın içinde bir düzene konması giderek zorlaşan bir karmaşanın, bu karmaşanın içinde giderek baş edilmesi bir hayli güç bir zorbalık mekânına dönüşen büyük kentlerin içinde yaşamaya zorlandığımız günümüz dünyasında, kuşkusuz ki, Benassis’nin anladığından çok daha farklı bir şekilde anlıyoruz bu üç ilkeyi: kaç, saklan, sus…

Yaşamlarımızın sürekli olarak küçültülmüş ve yalıtılmış mekânların üzerine inşa edilmesi sonrasında kaçabilecek pek çok yerimiz var artık.  Sanal mekânlar üzerine inşa edilen bir çağın yaşayıcıları olarak gizlenip saklanabileceğimiz pek çok avatarımız. Yaşamanın kurucu matrisinin üzerine inşa edildiği mahalleler nesli tükenmekte olan birer mekâna dönüşürken de pısıp pısıp susabileceğimiz pek çok konuşmamız var.

Dikey mimarinin giderek yaygınlaşmasıyla başlayan tarihsel süreç, mahalle esnaflarının yerini AVM ve süpermarketlerin almasıyla devam etti. Sonra bu aşama da geçildi ve giderek dijitalleştik. Ve en nihayetinde bir yandan yüzbinlerce kilometre ötedeki insanlarla anlık iletişim kurabilirken, bir yandan da içlerinden bir tekini dahi tanımadığımız yüzlerce kişilik binalarda konaklar bulduk kendimizi. Komşusu olmayan hayatlarımız içinde, her ötekini birer tehlike ve tehdit olarak duyumsuyor, her yakınlığı ise ancak ve ancak ekonomik bir anlaşma üzerine kurabiliyoruz artık.  

Mahalleler evlerimizle ve hatta odalarımızla ikame ediliyor çoktandır. Nitekim sipariş ettiğimiz bir takım ürünlerin elimize ulaşabilmesi için bilmek zorunda olduğumuz adresimizin küçük bir ayrıntısından başka hemen hiçbir anlam ifade etmeyen isimlerini bile zar zor hatırlıyoruz onların… 

Mahallelerin sosyo-ekonomik kalkınma biçimlerimizden dolayı sosyal yalıtımlara sebebiyet verdiği kuşkusuz ki çoktandır dile getirilen bir olgu. Bununla birlikte bu durumun gelip geçici bir durum olduğuna ilişkin ziyadesiyle ısrar edildi ve ziyadesiyle daha büyük yalıtımlar ortaya çıktı. Dahası bu sosyal yalıtımlara karşı gösterilen tepkilerde bile abuk sabuk kavram haritalarına başvuruldu. Dinamik bir tarihsellik mekânı anlayışının yerini statik ve nostaljik bir tarih anlayışı aldı. Böylece mahallelerin tarihselliğinden değil mahallelerin tarihinden söz eder olduk. Mahallelerin karakteristik niteliklerinin yerini ise yirminci yüzyıl faşizmlerince zihinlerimize kazınan kimlik kavramı aldı. Bu sayede de mahallelerin karakterlerini geliştirmek yerine kimliklerini korumaya soyunduk. Bir arada birlikte yaşamanın var ettiği kültür kavramı da bu tarih ve kimlik kavramının içinde daima eskide ve geçmişte kalan bir müze nesnesine dönüştürüldü. 

Mahalle sakinlerinin, yani bizzat bir arada birlikte yaşamakta olan insanların unutulduğu bu kavramsal çerçeve, kuşkusuz ki ne bir şeyleri koruyabiliyor ne de bir şeyleri geliştirebiliyor. 

Elbette her birimiz, aynı mahallede yaşamanın aynı yaşam serüvenini paylaşmak anlamına gelmediğini çok iyi biliyoruz. Ancak yine de mahalle ya da bir ortak yaşam mekânı üzerine düşünmeye başladığımızda hep de aynı hatayı yapıyoruz: tekleştirici bir kimlik kavramıyla yola çıkıp durağanlaştıran ve kutsallaştırılan bir tarih kavramında sonlandırıyoruz düşüncelerimizi. Ama hayır, mahalleler, sokaklar, caddeler hiçbir şekilde bir kimlik yuvası değildir, olmamıştır ve olmamalıdır da; çünkü bir mahallenin çekiciliği öncelikle ve esas olarak onun kültürel zenginliğinden kaynaklanır ve kültürel bir zenginlik de kişiliklerin yerini alan kimliklerle değil, kişilerin bir arada, birlikte yaşamalarıyla var olur ve gelişir. Nitekim bir mahalleyi mimari bir yapıdan ayrı bir şekilde kültürel bir mekân olarak görmemizin sebebi onun sakinleri, yani “mahalleli” dediğimiz yaşayıcılarıdır. Çünkü kültürler binalar tarafından değil insan tekleri tarafından var edilir ve geliştirilir. 

Fakat günümüzde bu niteliği süratle unutulan mekânlardır mahalleler ve çağdaş mimarların pek çoğunun özel olarak düzenlenmiş ve yalıtılmış zenginlikler içinde bir mahalle var edilebileceğini sanmasının sebebi de bu unutuştur. Gelgelelim mahalleler asla bilinçsiz bir anı toplamı değildir. Dolayısıyla mahalle dinamiklerini tanımayı, güçlendirmeyi ve canlandırmayı öğrenmeli, özellikle mahalle sakinlerini tek tek tanımalı, onların soruları ve sorunları hakkında bilgi edinmeli, sakinleri tanımanın mahallenin değerini tanımak anlamına geldiğini kavramalı, ortak mekânları artırmalı ve geliştirmeliyiz. Nihayetinde mahalle yaşamına ilişkin karar vericiler ile mahalleliler arasında çeşitli ilişki tarzlarını teşvik etmeli ve bir arada, birlikte yaşamayı kolaylaştıran destek unsurlarını artırmalıyız. Tüm bunlar için kuşkusuz ki, sakinlerin kendi aralarındaki ilgi, bilgi, birikim, duyarlılık ve deneyim alışverişi en gerekli ve en acil olanıdır.

28 yıllık senfoni bitiyor

Yapımı bir yılan hikayesine dönen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yeni konser salonu 29 Ekim 2020’de özel bir konserle açılıyor. Yeni salon Türkiye’nin ilk üzüm bağı oturma düzenine sahip konser salonu olma unvanını taşıyor. Bu oturma düzeni artık modern konser salonu mimarisinde norm olmuş durumda. Tarihteki ilk örneği 1963’te açılan Berlin Filarmoni Salonu’dur.Yumurta şekilli iki konser salonundan oluşan yapının büyük olanı 2,012 kişilik, küçük olanı ise 500 kişiliktir.

1992’den bugüne 28 yıllık bir hikaye

CSO’ya yeni salon yapılması düşüncesi Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığına kadar uzanıyor. Cumhurbaşkanı Özal davetli olduğu CSO binasına kalabalıktan giremeyince 1992’de yeni bir salon için mimari yarışma açılmıştı.

Özal’a, yapılan “en iyi akustikli salon Leipzig’deki Gewandhaus’dur” önerisi üzerine bu salonun “aynısının yapılması”nı istemiştir. Bu talimatla hazırlanan 3 mimari projeden biri seçilmiş fakat Mimarlar Odası’nın “ulusal yarışma açılması” yönündeki baskısıyla 1992 yılında bir ulusal proje yarışması açılmıştır. Jüri başkanlığını Doğan Tekeli’nin, danışmanlığını CSO’nun o zamanki 1. şefi Gürer Aykal’ın yaptığı yarışmayı mimarlar Semra ve Özcan Uygur’un projesi kazandı.

Otopark binası, koro binası, CSO sanatçı çalışma ve prova bölümlerinin bulunduğu proje iki salondan oluşuyor. Üstü cam olarak tasarlanan fuaye ise Ankara Kalesi ve Anıtkabir arasındaki çizgi üzerinde konumlanıyor. 1995’de inşaatın sadece kapalı otopark ile koro bölümünün ihalesi yapıldı. 1997’de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel temeli attı. İnşaata her yıl düzenli ödenek ayrılmadığı için zamanla inşaat alanına su doldu, kurbağalar yaşamaya başladı. Yıllar içerisinde sürüncemeye bırakılan inşaatın akibeti Ankaralılar için bir şehir efsanesine dönüştü. Sonunda 2019’un sonbaharında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası yeni sezon açılışı için hazırlık yaparken konuyu Cumhurbaşkanı’na doğrudan anlatma olanağı buldu. Cumhurbaşkanının talimatıyla binanın açılışının 29 Ekim 2020’e yetiştirilmesi için inşaat hızlandırıldı. CSO’nun boşalttığı 1961 tarihli eski konser salonuna ise Devlet Çoksesli Korosu’nun taşınması bekleniyor

29 Ekim 2020’de Cumhurbaşkanı ve resmî protokolun katılacağı mesafeli açılışta, CSO’nun 1. Şefi Cemi’i Can Deliorman yönetiminde Güher-Süher Pekinel kardeşlerin konseri ile açılacak. 30 Ekim’de de yeni sezon açılışının halka, kendi dinleyicisine yapması bekleniyor.

CSO’nun yaylılarından bir grup, açık alanda inşaatta çalışan işçilere, şef Cemi’i Can Deliorman yönetiminde bir teşekkür konseri verdi. CSO sanatçıları başlarında baret ve üzerlerindeki işçi yelekleriyle “Biz de bu binanın emekçileriyiz” mesajını verdi. Konserde Mozart’ın Küçük Bir Gece Müziği başlıklı eserini seslendirdi.

Yersiz yurtsuz

Edward W. Said aynı isimli otobiyografisinde; yersiz yurtsuzluğunu, bir zenginlik olarak benimser ve benliğini her yerde “dışarıdan” biri olarak kuruşunu anlatır. Oysa eseri kitaplıkta her gördüğümde içim sızlar. Ağacın dallarını koparmış, yerinden sökmüş hissi yaratır. Yazıyı kaleme alırken hesapladım, yıllarca bir yere ait olma içgüdüme rağmen, Urfa, Ankara, İstanbul ve nihayet İzmir serüvenimde on beş ayrı evle tanışmak zorunda kalmışım. Haksızlık etmemek lazım, farklı dünyaların bana kattıklarına da elbette müteşekkirim.

Ancak pek çoğumuza benzer bizim ailenin göçebe geleneği, bana da işlemiş. Babamın meclise girmesiyle Urfa’dan başlayan hikâyemiz 1965 senesinde Anıttepe ve Tandoğan ile devam etmiş. Misafir gibi gelinen Ankara’da hevesimiz kursağımızda kalmış,  70’te eski topraklara heyecanla geri dönüp, 74’te bu kez Bahçelievler’e yerleşmişiz. Babamın emekli ikramiyesiyle alınan 1. caddedeki eve kadar üç ev daha değiştirip semti bir güzel tavaf etmişiz. 

Ayrancı ile tanışmam, eşimle üniversitede buluşmama denk gelir. Emek’te o günün devrimcileri ile Bahçelievler’de ülkücülerin arasında sıkışmış bizim gençlik için bakanlıkların ötesi sakin, hele Çankaya, Gaziosmanpaşa bizim için ayrı dünyalardı. Ayrancı hem şehrin merkezi hem de bu iki yakayı birbirine bağlayan dokusuydu. Okuldayken o âleme ait anılarımız; troleybüsün Farabi sokaktan dönerken boynuzlarını düşürmesini beklemek ya da parayı bulursak Körfez’den içeri dalıp şeftalisi bol şantili pasta sipariş etmekti. Fakülteden çıkınca Kızılay’a gelindi mi Ayrancı başlardı. Meclis duvarından Güvenlik Caddesi’ne dönünce kendimizi Tomurcuk sokağında bulurduk. Evliliğin ilk yılları şehrin hızla genişleyen Çankaya’sındaki Oyak Sitesi’nde geçse de, dayanamayıp Kuzgun sokağına geri döndük. 99’un sonunda İstanbul’a taşınana kadar üst sokağımız Farabi’de, üç beş adımlık mesafedeki işyerimle son derece mutlu bir yaşamımız oldu. İki kızımız da sokağımızın köşesindeki Adile Naşit Parkı’nda koşturdular. Kuğulu Park’ı görmeden hafta sonumuz geçmedi. İstanbul’da on yedi yılda iki semt, dört ev, sonunda sakinleşelim diye üç senedir Ege’de bir köye kendimizi attık.

Diyeceğim odur ki, bir yere kendimi koyamadım. Bahsettiğim mekânların çoğu artık yok, tanıştığım insanların bazıları kayıp, yine de onları bazen en küçük detayına kadar hatırladığıma ben de şaşırıyorum. Yaşadığım şehirlere şimdilerde gittiğimde tanıdık anıları arıyorum. Bulamayınca kendimi hep güvensiz hissediyorum. “Yazarın bir derdi olmalı, yoksa yazamaz” derler. Bana da oldu. İlk romanımda insanların yalnızlığını işledim. Doğduğum, büyüdüğüm, mutlu olduğumu düşündüğüm mekânlara, insanlara yabancılaşmışım, onlar da bana. Sanki gideni geri almak istemiyorlar… Nasılsa dönmeyeceğini bildikleri için kimseyi aldatmıyorlar. Yaman bir çelişki; çok gezen öğreniyor ama bağlantıyı bırakıyor.

2018 Nobel Edebiyat ödüllü yazar Olga Tokarczuk, Koşucular adlı kitabında sürekli seyahat eden insanları anlatıyor. Kapitalizmin bitmeyen maraton hissi farkında olmadan içimize işlemiş. Mahallemizde oturursak, geriye dönüp bakarsak hep kaybedeceğimiz kulağımıza fısıldanmış. Daha büyük ev, daha yeni araba, iyi okullar, kariyer, pahalı kıyafetler… Biliyorum, her şey yerli yerinde dursa, tanıdık yerler, komşular hiç değişmese düşüncesi insanın yüreğinde duruyor. Yıllar önce Hatay’da, ülkemizde kalan son Ermeni köyü, Vakıflı’ya gitmiştim.  Tertemiz, güzelim meyve bahçeleri, pırıl pırıl sokaklarıyla, huzurlu yaşayan bir mahalleydi. Kilisenin papazı “burası cennet ama çocukları tutamıyoruz, büyük şehre gitmek istiyorlar”, “biz ölünce hikâye bitecek, en çok ona üzülüyorum” demişti. Joseph Campbell diyor ki, “kaçınılmaz sonun ölüm olduğunu bilen tek hayvan, insandır. Ömrünün son diliminde bunu düşünmeye başlar. Geçmişini düşünüp hınçla mı yoksa sevgiyle mi bakacaktır.

Ömrünün çoğunu Tomurcuk sokakta geçirmiş rahmetli kayınpederimin sözüyle bitireyim;

Hatırlanmak yaşamak kadar tatlıdır

Gazeteyi düşünenlerin, paylaşanların, yazanların, emek harcayanların eline sağlık, hatırlayanlarınız bol olsun, sevgiyle…

Ayrancı’nın manolyası kurtuluyor

Ayrancı semtimizin ilk ve tek anıt ağaç olma özelliği taşıyan Manolya Ağacı’mızın haberini ve içinde bulunduğu kötü şartlara rağmen yaşama mücadelesini ilk sayımızda sizlere duyurmaya çalışmıştık.

Paris Caddesinde otopark olarak kullanılan alanda molozların arasına sıkışmış Manolya ağacımız

Paris Caddesi’nin başında şu an özel şirkete kiralanmış otopark olarak kullanılan boş alanda unutulmanın ve bakımsızlığın zor şartlarında yaşama direnen Ankara’nın ilk Manolya Ağacı’nın sessiz yardım çığlıklarına kulak veren Ayrancım Derneği üyeleri kendisine yardım etmek üzere hareket planı hazırladılar.

Orman mühendisi Ahmet Demirtaş ile birlikte ağacın son durumunu inceledik

Ayrancım Derneği’nden Ali Necati Koçak, Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül, Kerim Hammami’den oluşan grup ağacı 2005 yılında bizzat bulup tescil eden orman mühendisi Ahmet Demirtaş ile birlikte ağacın son durumunu yerinde görüp, sorunları tespit ederek hazırladıkları dilekçe ile tescil edilen varlıklardan sorumlu kurum olan Çevre Şehircilik Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü’ne başvurdular. 

İl Müdürlüğü’nden ağacın durumunun iyileştirilmesinin önümüzdeki yılın programına alınmasını sağlayacakları bilgisi verildi.

Bunun üzerine manolyanın bakımı ve korunmasını hızlandırmak için Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Dairesi Başkanı Bekir Ödemiş’i ziyaret ederek konuyu kendilerine ilettiler.

Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Dairesi Başkanı Bekir Ödemiş manolya ağacının bakımı için ekip görevlendirdi

Başkan Ödemiş aldığı bilgiler sonrası hemen aynı gün Manolya ağacı için bir ekip görevlendirerek tespitini yaptırdı. Şimdi bakımı ve korunması için gerekli işlemlerin yapılmasını bekliyoruz.

1960’lara kadar bağları, bahçeleriyle ünlü semtimizin tek anıt ağacı olan Manolya Ağacı’mızın içler acısı durumdan kurtulacağına inanıyoruz..

Arkası Yarın II: Bizim büyük belirsizliğimiz

Morali çabuk bozulan biriyim. Ama karamsar sayılmam. Bana göre, şeyler kendilerini çözmek üzerine bilinçsiz bir çaba içindedir. Son dakikaya kalan işler bir şekilde biter; düğümler, ne kadar sıkı olursa olsun ferahlayıp açılır. Tabii bir de, mümkünse, gördüğümüz rüyaları kulağımızı iyice vererek dinlemek gerekir. Bazı yolculukları kolaylaştırabilmesi için. 

Kaygıdan uyuyamadığım bir Şubat gecesi, en sonunda dalmayı başardığım on dakika içinde, fazlasıyla rahatsız hissettiren bir rüya gördüm. Ailemle birlikte bir yolcu gemisine bindiriliyordum. Annem, şu anda hayatta olmayan dedem ve tanımadığım bir insan kalabalığıyla birlikte. Belki gemiye sığamayacak kadar çok insan, metrelerce, kuyruklarca insanla birlikte. İtip kakışmalar, bağırış çağırışlar arasında, güvertede kendimize birer yer bulup oturduk. 

Bavullarımızla gelmiştik. Belli ki, uzun bir yolculuk olacaktı. Peki ama nereye? Endişeliydim. Çünkü kaçtığımızı biliyordum. Bize zarar vereceğinden emin olduğumuz güçlü bir düşmanı, kaçarak alt edeceğimiz söylenmişti. –Hangi devletin, hangi zamanın– kolluk kuvvetleri, bizi nizama sokmaya çalışarak görevlerini yapıyordu. Zorlanmıyorlardı, kaderimize gönüllüydük. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir müddet boyunca, geminin içinde, birbirimizle beraber kalmaya. Sözsüz bir anlaşmayla, yolculuğumuzu bir bekleyiş olarak sürdürmeye. Endişeli olduğumu söylemiş miydim? Düzelteyim: Çok endişeliydim. Kaynağının ne olduğunu bilmediğim bir his, öleceğimize garanti veriyordu. Bizi istemeyen, bizi yok etmek için yollara düşmüş, bizden güçlü bir düşmandan kaçıyor olmak, midemde, göğüs boşluğumda ve nefes borumda damar damar atıyordu. Ölümle kaçınılmaz yüzleşme. Hayal kırıklığına uğrama korkusuyla umut etmeyi erteleyerek en kötü senaryoya hazırlık. Bunların hepsinin karıştığı bir yutkunma. Bu duyguyu İkinci Dünya Savaşı’ndan hatırlıyor olduğumu fark etmenin şaşkınlığı.

Jung, kişiliğin tamamı olarak tanımladığı psişeyi, bilinç ve bilinçdışı diyerek ikiye böler; bilinçdışını ise, kişisel ve kolektif isimleriyle birbirinden ayırır. Kişisel bilinçdışı, bize huzursuzluk verdiği için bastırıp kilitlediklerimizle dolu itiş tıkış bir oda gibiyken, kolektif bilinçdışı, hepimizin, içine kendimizden parçaları akıttığı bir havuza benzer. İlk insandan bu yana tüm etkileşimlerimiz, korku, mücadele, sevgi, kaybetme endişesi ve daha fazlası, bu havuzda kuyrukları birbirine değe değe yüzedurur. İnsanlık tarihi kadar zamandır oradadırlar ama yaşlanmaz, yosunlanmaz, yok olmazlar; öte yandan, bizlerle girdikleri sürekli alışveriş içinde tüm kültürlerin, coğrafyaların, farklı renk ve seslerin öznel bilgisiyle katman katman birikip içkin hale gelir, bilgelik olurlar. Arketipler* ve semboller işte böyle biçimlenir. Mitler, halk hikayeleri, söylenceler, dinler, efsaneler hep bu yapıdan beslenir. Anlam her seferinde kendini yeniden ve yeniden farklı temsillerle üretirken, içeride, çekirdekte, tüm kolektiften süzülen büyük (küçük) bilgi, sessizce saklanır. Açık edilmeyi bekleyerek. 

Her yerdedirler. Böyleyken, bilincimiz açıkken, yani uyanıkken rast geldiklerimizin manalarına erebilmek kolay olmaz. Oysa rüyalarda işaretler daha açıktır. 

Gemimiz, teknik anlamda suyun üzerinde kalarak hareket eden bir düzeneğe sahip olmasına rağmen, seyahatini denizin altından yol alarak gerçekleştirecekti. Nasıl yani? Bu bir denizaltı değildi. Bu bir yolcu gemisiydi. Boğulmaz mıydık? Nefessiz kalmaz mıydık? Bir açıklama gerekiyordu. Yapılmıyordu. Gemi, denizin altından seyahat edecekti. Yalnız kaçarak alt edebileceğimiz, bizi avlamak için hazırlık yapan büyük düşmana ancak böyle görünmez olabilirdik. 

Islak, kalabalık, yalnız hissediyordum. İçinde bulunduğum an’a ait değildim ve bir şeyden çok korktuğumuzda kapıldığımız bir kayıtsızlıkla, geçmesi fikriyle ilgiliydim. Kimbilir, belki gerçek hayatta da kendimizi hiç ait hissetmediğimiz ve geçmesi gerektiğine yemin edebileceğimiz anlarda, aslında bir rüyanın içindeydik. 

Gemimiz, huzursuz bir gürültüyle hareket etti. Hani bazen yaşamdaki uyum ve denge kaybolunca, bütün diğer duyguların arasından biri, diğerlerine ağır basar; bir boğuculuk, bir ağırlık her şeyi kapsar. Güvertede, işte bunun ilanı vardı: Sıkıntının evrensel kümesi. Deniz sıkıntı, insan yüzleri sıkıntı, parkeler sıkıntı, ellerim sıkıntı. Belki bu yüzden, renkleri hatırlamıyorum. Daha çok, filtrelenmiş bir kare taşıyorum zihnimde: Gemimiz, hiçbir donanımı olmaksızın, denizin altında usançla ilerliyor. Dedemin henüz ölmemiş genç yüzünde bir ifadesizlik var. Annemde. Tanımadığım bütün diğer yolcularda. Zaman zaman nefesim kesilecek gibi oluyor; gerçekten boğuluyor muyum yoksa boğulmaktan duyduğum korku mu beni avlıyor; okunaklı değil. 

Günler, haftalar geçiyor. Çıldırmaya yaklaşıyorum. Aslında görünürde bir şey değişmiyor. Hava kararıp yeniden aydınlanıyor. Yolcular sakince orada burada günlük konuşmalarla oyalanıyor. Kaygım, suya atılıp yeniden tutulan bir balık gibi, sürekli nemli, canlı. Denizin altında nefes almaya devam etmek zorunda olma düşüncesi ağzımı, burnumu tıkıyor. Yine de hayattayım. Nefes alabiliyorum. Boğulmuyorum. Annem, gözleriyle çok kolay olduğunu söylüyor. Metrelerce derinde olduğumuzu unuttuğumda, gerçekten de kolaylaşıyor sanki. Sonra yine hatırlıyorum. Az ötemde bir solunum cihazı bulup yüzüme geçiriyorum, fayda etmesini bekleyerek gözlerimi yuvarlıyorum. Olmadı. Çıkarıyorum.

Açık deniz, sembolizmde, ötekiliğin yeri olarak tanımlanır. Büyük güzelliğe ve yıkıcı güce sahip olan. Öngörülemez ve yabancı. Huşu ve korku, dalgalarında aynı anda yükselir. İşte bu yüzden dünyanın her yerinde denizciler, ilk zamanlardan beri, evlerinin güvenli kıyılarını terk edip yelken açar, izsiz ve akıl almaz derinliğe doğru sürerler.

Gemideki herkesle birlikteyim ama yalnızım. İçimde, belirsizliğin, çevresindeki her şeyi yutan, dairesel, kıyıcı duygusu var. Kimsesizliğe benziyor. Gemidekilerin de, ciğerlerinde ve göğüs kafeslerinde sessizce, bilmeden taşıdıkları ortak, yekpare duygunun bir parçası olarak buluyorum onu kendimde. 

Fiziksel ya da sözel bir iletişimle ifade etmiyoruz ama bir şekilde, yarım yamalak hatırladığımız eski, güçlü, derin bir yöntemle bunu paylaşıyoruz. Büyük kimsesizliği bölüşüyoruz. İşte böylece aylar geçiyor. Ve bir sabah, kafamı uyuklarken düştüğü banktan kaldırınca, merdivenlere düşen ışığı görüyorum. Vardık, diyorlar. Vardık ve ölmedik. Yine de içimde bir sevinç duymuyorum. Zaten yolculardan hiçbiri de inmeye gönüllü görünmüyor. Gemiye alışmışız. Yaşamın belirsiz akışına. Ölmeye yakınlığın imkanları sıradanlaşmış. Ama farklıyız eskisinden. Yeni bir haikye gerekiyor. 

Uyanıyorum. 

Rüyayı gördükten birkaç hafta sonra, ülkedeki korona vakaları duyulur olmaya başlıyor. Sonrasında karantina günleri ve yasaklar geliyor. Kendimi, kendi evimde seyahat ederken buluyorum. Oyalanmak için balkona çıkıp diğer yolcuları izliyorum. Gitar çalarak mırıldanan, düşünceler içinde sigarasını üfleyen, elindeki taşları yer karolarına sürten komşularımı. Geceleri bir kadının ağlayışlarını duyarak uyuyakalıyorum. Başka bir gece, onlar benimkini. Şimşek Sokak’ın bomboş uzunluğunda, bir aşağı bir yukarı köpeklerimi çekiştirerek kakalarını yapmalarını bekliyorum. Ali Dede’yi arkanıza alınca solda kalan apartmanın birinci cam kenarına selam veriyorum. İyi geceler kayıtsız yüz. Hastanenin önünü sulayan temizlik görevlisi kadar hevessizim. 

İçimde, belirsizliğin, çevresindeki her şeyi yutan, dairesel, kıyıcı duygusu var. Kimsesizliğe benziyor. 

Tüm mahalle sakinlerinin, ciğerlerinde ve göğüs kafeslerinde sessizce, bilmeden taşıdıkları ortak, yekpare duygunun bir parçası olarak buluyorum onu kendimde. Konuşmuyoruz ama yarım yamalak hatırladığımız eski, güçlü, derin bir yöntemle bunu paylaşıyoruz. Büyük kimsesizliği bölüşüyoruz.

Neyse ki, morali çabuk bozulan biriyim ama karamsar sayılmam. Şeylerin kendilerini çözmek üzerine bilinçsiz bir çaba içinde olduklarına inanıyorum.

Sonraki sayı: Klostrofobik bir mekan olarak mahalle

* Jung’un “arketip” terimi, psikoloji literatüründe, algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleyen, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanır. Budak, S. (2000), Psikoloji Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları

Ayrancı semtinin kuşları-3

Ayrancı semtinde yaşayan kuşları aktarmaya devam ediyorum.
Geçtiğimiz aylarda büyük baştankara, karatavuk, sığırcık, ebabil, yeşil papağan ve kumru kuşlarını aktarmıştım, bu ay çıvgın, alaca ağaçkakan ve küçük karga ile seriye devam ediyoruz. 

Bu sayının kuşları:

Çıvgın (Phylloscopus collybita)

Ötücü kuşlar takımında Ötleğengiller familyasına ait yaygın bulunan bir kuş türüdür. İlk bakışta serçe zannedilir ancak dikkatli bakıldığında sırtının zeytin yeşili ve karnının sarımsı rengiyle serçeden ayırt etmek mümkündür. Bacakları ince ve siyahımsıdır. Bu türün erkeği meraklı ve korkusuzdur, yuvalarına yaklaşan alakarga sansar gibi yumurta avcılarına ve küçük kuşlara saldırabilirler. (Bu vesileyle, semtimizde ağaç sansarının da yaşadığı bilgisini paylaşayım.) Çıvgın için yaşam ortamları çok özeldir; yakın akrabalarıyla bile alanlarını paylaşmazlar. Erkek bireyler bölgelerini diğer erkeklere bildirmek ve dişi partner bulmak için öter. Erkek birey bir dişi bulduğunda kur ritüelinin bir parçası olarak kelebek benzeri bir uçuş kullanır. Bir çıvgın çifti bağ kurduktan sonra diğer dişileri bölgeden uzaklaştırırlar. Çıvgınlar, yuvalarını kısa çalılıklara yapar, 4 ila 7 yumurta bırakırlar. Böcekle beslenen bu kuşlar, bir günde vücutlarının 3’te 1’i kadar böcek tüketir.

Alaca ağaçkakan (Dendrocopos syriacus)

Ağaçkakangiller (Picidae) familyasına ait 22–23 cm boyunda bir ağaçkakan türüdür ve ülkemizdeki en yaygın ağaçkakandır. Parklar ve karışık ormanlarda yaşar. Erişkinlerin tepesi siyahtır, yanakları beyazdır. Erkek bireylerin başlarının arkasında kırmızı bir leke bulunur, dişilerde ise bu leke yoktur. Ağaçların gövdelerine tırmanmaya uyum sağlamıştır, yukarı doğru zıplayarak ilerler. İlkbahar aylarında dışarıdan ara ara gelen tak-tak sesleri bu kuşa aittir; ağaca gagasıyla vururken çıkardığı davul sesine benzeyen bu sesi duyup da fark etmemek mümkün değildir. Üremek için ağaç gövdelerini oyarlar, bu işi daha çok erkek birey üstlenir. Genellikle her üreme döneminde yeni bir yuva deliği açarlar. Yuvanın ağız genişliği 5 cm civarındadır, yerden 1,5 ila 6 metre yükseğe yuva yaparlar. Aynı ağaçta birden fazla yuva deliği görüyorsanız, bunun nedeni çiftlerin genelde hep aynı ağaca yuva yapmayı tercih etmesindendir. Yuva içeri doğru 10-15 cm ilerler ve genişleyerek aşağı döner. Bu bölüm 25-40 cm yüksekliğinde ve 7-11 cm genişliğindedir. Böceklerle beslenen alaca ağaçkakanlar sürekli iğne yapraklı ağaçlarda yiyecek arar ama bu ağaçlara yuva yapmazlar. Uzun dili yardımıyla ağaç kabuklarının altından böcekleri çıkarırlar.

Küçük karga (Corvus monedula)

Kargagiller familyasına ait, 33 cm boyundaki bu kuş, en küçük karga türüdür. Erginlerde ense ve boynun yanları koyu gri, gövdenin yanları ve göğüs arduaz rengidir, diğer taraflar siyahtır. Açık alanlar, kayalıklar ve kentlerde yaşar. Çatılar, minare kovukları ve eski yapılardaki deliklere yuva yaparlar. Koloni halinde ürerler. Diğer kargalar gibi oldukça zekidir ve insanla birlikte yaşamayı öğrenmiş bir kuştur. Alet kullanabilirler. Bir dönem İngiltere’de sindirim bozukluğuna yol açan Campylobacter jejuni adlı bakteri salgınına küçük karganın neden olduğu saptanmış; küçük kargalar sütçülerin kapı önüne bıraktıkları sütlerin kapağını açıp içiyorlarmış. Bu bakteri, küçük kargaların gagalarında izole edilince, durum anlaşılmış*. Küçük gruplar halinde yaşayan bu kuşlar sık sık kavga edebilirler. Tek eşlidirler. Hemen hemen herşeyi yerler. Bu sayede şehir yaşamına uyum sağlamışlardır. 

Kaynakça: TRAKUŞ  (https://www.trakus.org)

Vikipedi

* Evrim Ağacı (https://evrimagaci.org/kucuk-karga-coloeus-monedula-5353)

Her bir kuş türü hakkında kapsamlı bilgiye, görsellerine ve ötüşlerine linklerden ulaşabilirsiniz.

Kaynakça: TRAKUŞ

Doğal Hayatı Koruma Derneği, Türkiye ve Avrupa’nın Kuşları

Köylü Dükkan: Ayrancı’da “taze/doğal” ürünler

Yerküre’nin ve üzerinde yaşayanların çıkmaz bir döngüye girdiği günlerden geçiyoruz. “Hep bana” bireyselciliği, “daha çok kar, daha çok sömürü, daha çok tüketim” kapital zırdeliliği ve hızla artan nüfus.

Gelinen noktada, su fakiri olmaya hızla giden bir dünya, iklimi bozulan bir coğrafya, beslenmeye ulaşamayan milyon insan, çöpe giden tonlarca yiyecek, akla hayale sığmayan tüketim ve tükettirme ve yalnız insan. Ve bunların sonucunda, dün kolay ulaştığımız “doğal” besinin bizden uzaklaşmasına tanıklık. Tarımsal üretim dünya çapında bir krize ilerliyor ve gıda güvenliği tehlike altında.

Geldiğimiz günlerde, bunu geri döndürme çabasındaki üretim ortamları, kooperatifler, çiftlikler… ve bunların satış noktaları olarak yaşantımıza değmekte.

Mahalle kültürünün sürdüğü, sürmeye çalıştığı -yaşadığımız yer- Ayrancı’da artan sayıdaki organik/doğal ürün satış noktalarından birini size tanıtacağız bu sayıda: Köylü Dükkan.

Söz, Köylü ‘Taze ve Doğal’ dükkanının sahibi, kadın emeğini/üretimini raflarına taşıyan Selma Şentürk’te:

“İsim arayışında iken, çok sevdiğim arkadaşım, kardeşim ‘Abla; seni ve yapacağın işi yansıtmalı’ demişti. Çocukluğum, hayata bakışım, amacımı birarada düşününce, kağıda ‘Köylü’ yazdım. Kadın üreticilerinin noktası ‘Köylü’. Ayrancı insanının dayanışması, kadınlarının duyarlılığı, evimin de burada olmasını sağladı. İşim ve evimle mahalleli oldum.

Yani başlayan bir yolculuk. Ayrancı, Köylü ve benim ortak hikayemiz. Köylü açılalı on ay oldu. Amacım; kadının çabasını, üretimini Köylü ile bir noktaya taşıyabilmek. Mütevazi dükkanımda dizili ürünlerin seçilme hikayesidir bu. Başta Ovacık Belediyesi Ovacık Kadın Kooperatifi’ne, Soma Kadın Atölyesi’ne, Tardaş’a, Lütfiye’ye, tüm kadınlarımıza çok teşekkürler ve selamlar.”

KÖYLÜ TAZE VE DOĞAL

Selma Şentürk
Güvenevler Mahallesi
Kuzgun Sokak No:55/B A.Ayrancı
www.koylutazevedogal
0544. 325 06 58

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Mesnevi Sokağı’nda çiçek büfesi için ağaç katlinin önüne geçildi

Mesnevi Sokağı ile Kuzgun Sokağı köşesinde yer alan yeşil alan üzerine Mayıs ayında bir gecede inşa edilen çiçek büfesi bölge halkının itirazları üzerine kaldırıldı.

Çiçek satış yerleri; yer tespitleri belediye tarafından yapıldıktan sonra belediye meclis kararıyla ihaleye çıkarılıp, ihaleyle kiralaması yapılmaktadır. Caddenin karşısında yıllardır hizmet veren çiçek büfesi tarafından yeni yer tahsisi talebi belediye tarafından sonuçlandırılmadan inşaat yapımına başlanması bölgede tepkiyle karşılanmıştı. 

Çiçek büfesi için seçilen yerin ulaşım ve park sorunu yaratacağı, yaya geçişini engelleyeceği, yan binalar için güvenlik sorunu oluşturacağı, çevre kirliliğine yol açacağı ve yeşil alana zarar vereceği gerekçeleri ile bölgede yaşayanlar tarafından CİMER, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Çankaya Belediyesine itiraz dilekçeleri verilmiş.

İtirazı yapan mahalle halkı Ayrancım Derneğine de ulaşarak şikayetlerini dile getirdiler. Ayrancım Derneğimiz Çankaya Belediyesi nezdinde girişimlerde bulunarak büfenin kaldırılmasını talep etti.

İtirazlar sonunda yapılan incelemelerde Ayrancı sakinlerinin endişeleri haklı bulunmuş Belediye Başkanımız Alper Taşdelen’in talimatıyla Çankaya Belediyesi tarafından büfe hizmete açılmadan sökülmüştür. Umuyoruz ki, önümüzdeki günlerde büfe için sökülen ve kuruyan ağaçlar da yeniden canlandırılacaktır.