Blog

Koronavirüsle mücadele hastaneden değil, mahalleden başlamalı

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Dünyada olduğu kadar ülkemizde de artık ana gündemimiz koronavirüsle mücadele. Şimdi bu mücadelenin hangi ölçekte planlanması gerektiği üzerine bir tartışma yürütüyoruz. Bu anlamda halk sağlığı ve yönetim ilişkisinde en iyi örneklerden birisi, birkaç yıl önce İskandinav ülkelerinden birinde alınan ve uygulamaya başlanan karar olsa gerek. Bu, hastane ve tedavi merkezli sağlık politikası yaklaşımı yerine sorunları hastalanmadan çözmek için “istisnasız her semt ve mahalleye içinde spor alanı, yürüyüş alanı barındıran park ve yeşil alan” oluşturma kararıdır. Oluşacak sağlık sorunlarının sonucunu minimize etmenin yolu, sebebi yerinde ve zamanında çözmektir. Bunun en iyi yöntemi de çocukluk yıllarından itibaren halkın sağlığı ve bağışıklığını güçlendirecek ortamların yaşanılan mahallede yaratılmasıdır. 

Sağlığın mahalle odaklı düşünülmesi gerektiği üzerine önemli bir açıklama (TTB) Türk Tabipler Birliği’nden geldi. TTB Genel Sekreteri Bülent Nazım Yılmaz, yaptığı açıklamada Türkiye’nin salgınla mücadele programını ve sonbahara girerken alınması gereken önlemleri sıralarken, “Hastalığın önce ailelerde, mahallelerde kontrol altına alınması gerekiyor. Ana merkez birinci basamak sağlık kurumları olmalı” dedi.

TTB Genel Sekreteri Yılmaz, “Türkiye’de salgının planlı yönetildiğini düşünmüyorum. Bir program boşluğu var ve bugünkü salgınla mücadele programı bu salgınla baş edecek düzeyde değil. Salgına yönelik ne tür önlemler alınıyor diye baktığımızda büyük bir boşluk görüyoruz. Sağlık Bakanlığı salgını geriletmek için sağlık sisteminde değişiklik yapmayı bırakın kısmi değişikliklere bile gitmiyor.

Türkiye’de birinci basamak sağlık sistemi var. Bunu aile sağlığı merkezleri ve aile hekimleri oluşturuyor. Bu salgın bölge tabanlı, birinci basamak sağlık sistemi olmadan çözülemez. Ana mücadele merkezleri bunlar olmalı. Hastaneleri ana merkez belirleyerek salgın yönetilemez. Yönetilmeye çalışılırsa şu anki gibi hastanelere kapasitesinden çok fazla başvurular yaşanır bu hem insanların hizmet almasını engeller hem de salgının bulaşını arttırır” şeklinde konuştu.

TTB kısıtlamaya gidilmesini önermezken Yılmaz,Yasakla bu iş olmaz. Yaşamı nasıl düzenleyip bu kadar uzun süre kısıtlayabilirsiniz ki? Bu mantıklı değil bizim öneri getiren bir sisteme ihtiyacımız var. Sonbaharda gripler artacağı için virüs konusunda tanı koymak zorlaşabilir. Grip ve koronavirüs birbirinin üzerine binebilir ve tablolar ağırlaşabilir. Örneğin; Kovid ile enfekte olmuş bir kişi bir de grip ile temas ederse hastalığın koşulları ağırlaşabilir. Bunun için grip aşısı eylülden itibaren herkese ücretsiz yapılmalı” dedi.

Ankara’da aile hekimliği yapan Türk Tabipleri Birliği Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal da, birinci basamak sağlık hizmetlerinin her zaman önemli olduğunu fakat salgın dönemlerinde öneminin bir kat arttığını söylüyor. Dünyada koronavirüsle mücadelede başarılı olarak gösterilen ülkelerde birinci basamak sağlık hizmetleri üzerinden bir planlama yapıldığını belirten Ünal,Şu an salgın bir miktar yönetilebiliyorsa, bu sağlık emekçilerinin özverili çalışması sayesinde oluyor” diyor.

Ünal, “Aile sağlığı merkezinde şüpheli hastaları 112’ye yönlendirmek veya örnek alınması için ekip çağırmak 2 saate kadar zaman alabiliyor. Pozitif hastalarla riskli hastaları aile sağlığı merkezlerinde ayırmak için basit önlemler alınabilir fakat Sağlık Bakanlığı önerileri dikkate almıyor.

Sağlık ocaklarında sabah 08.00-10.00 saatleri arasında kan alımı yapılıyor. Biz o iki saati gebelere ve bebeklere ayırıp kan alımını 10.00-11.00 arası yapmak istiyoruz. Fakat bakanlık böyle bir düzenlemeye gitmiyor. 

En büyük sorunlarımızdan biri de raporlar. Pozitif çıkan ve 14 gün dinlenmesi gereken kişilere acildeki hekimler 2 gün, işyeri hekimleri de 2 gün rapor verebiliyor. Bu süreyi tamamlayanlar rapor almak için aile hekimlerine gidiyor. Sabah 8’de kapıda bebekler, gebeler ve pozitif hastalar aynı anda bekliyor. O zaman bu kişiler aile hekimliğini de enfekte ediyor. Bunun değişmesi lazım. Pozitif tanısı koyan ilk doktor 14 gün rapor verebilmeli” dedi.

SAĞLIK OCAKLARINDA DURUM NEDİR?

Bir pratisyen aile hekimi olarak düşüncem; pandemi ile mücadelede birinci basamak sağlık hizmetlerine öncelikle test imkanı sağlanmalıdır. Kayıtlı olan bölgesel hastalara daha hızlı ulaşılma noktasında bizler bu işin üstesinden çok rahat gelecek bir ekibiz. 

Ayrancı bölgesi itibariyle korona vakalarının artmasına gelince; hasta kişilerin veya temaslıların hastalıklarını saklaması, karantina tedbirlerine uymaması ve bayram öncesinden itibaren sorumsuz davranışları sayının yükselmesine sebep olmuştur. Aile hekimliği olarak pandemi sürecinde bizlerden çok daha fazla istifade edilebilirdi, bu bizim görevimizdi.

Kendinden şüphe duyan, bazı belirtiler gösterenlere ilk testleri çok hızlı bir şekilde her mahalledeki sağlık ocağında aile hekimi tarafından uygulanabilir. 

Bazı sağlık ocaklardan şikayetler var

Her ne kadar aile hekimleri içerisinde hastayı odasına sokmayan, muayene yapmayan meslektaşlarımız olsa da, bunları teşvik eden bazı derneklerin kurduğu telefon ağlarında aynı ifadeler kullanılsa da, bunlar hoş olmayan münferid davranışlardır.

Aile hekimine başvuran her hasta koronavirüs vakası olacak diye algılamamak gerekir. Pandemi var diye hastada alerjik reaksiyon görülemez mi, kişinin ağrısı olamaz mı, bel ağrısı, kas ağrısı tutamaz mı, orta kulak iltihabı olamaz mı?

Kapıdan girmeyin, ne ilaç istiyorsan söyle, git eczaneden al, biz sonra yazarız” demek vatandaşı (hastayı) eczane ile ortak görmek demektir. Bu zaviyeden bakınca mesleğimize yakışmayan bu tavırlar doğru değildir.

Koronavirüs mahalle ekonomisini %36 küçülttü

COVID-19 İşletme Etki ve İhtiyaç Anketi’ne, Türkiye’nin yedi bölgesini temsilen 47 şehirden 780 işletme katıldı. İşletmelerin krizin seyrine yönelik öngörüleri ve tedbirlerinin araştırıldığı anket ile koronavirüs salgınının işletmeler üzerindeki ekonomik etkileri çarpıcı bir şekilde ortaya konuldu.

Koronavirüs en çok küçük işletmeleri etkiledi

Ankete katılan işletmelerin yüzde 62’si koronavirüs salgınından büyük ölçüde etkilendiklerini ifade ederken hiç etkilenmediğini söyleyen işletmelerin oranı ise yüzde 3’te kaldı. Ankete göre büyük işletmelerin yüzde 11’i, mikro ve küçük ölçekli işletmelerin ise yüzde 36’sı faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Tüm işletmelerin yalnızca yüzde 8’i kriz yönetimine geçmeden işlerinin rutin seyrinde devam ettiğini belirtirken yüzde 32’si kısmen, yüzde 29’u ise yoğun bir şekilde kriz yönetimi yaptıklarını vurguladı.

Cirolar yüzde 50’den fazla düştü

Salgın sonrası firmaların yarısından fazlasının cirosu yüzde 50’den fazla düşerken bu düşüşte bölgesel farklılıklar dikkat çekti. 

Koronavirüs salgınını ciddi bir tehdit olarak gören işletmeler, bu doğrultuda stratejilerini de gözden geçiriyor. İşletmelerin yüzde 51’i işletmesinin altyapı ve dijital olanaklarının uzaktan çalışma için yeterli olmadığını belirtiyor. 

KOBİ’lerin üç beklentisi: Erteleme, indirim ve destek

Ankette, katılımcılara beklenti ve talepleri de soruldu. Buna göre; katılımcıların yüzde 80’i fatura, vergi ve SGK ödemelerinde ertelemeye, yüzde 77’si ise vergi indirimine ihtiyaç duyduklarını belirtti. KOBİ’lerin diğer talepleri ise finansal destek, kredi, çek ve borçlarında erteleme olarak sıralandı. Bunlara ek olarak, katılımcıların yüzde 26’sı çalışanlar için psiko-sosyal desteğe, yüzde 24’ü de tıbbi ve koruyucu malzeme desteğine olan ihtiyaca işaret etti.

Ayrancı ekonomisi koronavirüsten nasıl etkilendi?

Mahir Erdem 
(Kuğu Pastanesi)

Sokağa çıkma yasağı tam bahar başlangıcında geldi. Sonra da bahçeler kapandı. Bahçe, bizim ciromuzun önemli  bir yüzdesini oluşturuyor. Virüsün etkisiyle yaşlı müşteri profili evlere çekildiler, dışarıdan sipariş vermemeye özen gösterdiler. Genellikle marketlerden raf ömrü uzun ürünleri tercih ederek ihtiyaçlarını evlerinde giderdiler. Bizim ürettiğimiz poğaça, kek, pasta gibi ürünleri evlerinde kendileri yaptılar.

Orta vadede, elektrik, su, doğalgaz ödemeleri konusunda kesinti yapılmayacağı söylense de şimdi bu borçlar birikerek geldi. İhbarnameler gönderilmeye başlandı. İcra müdürlüklerindeki dosyalar konusunda da şimdi tahsile gidenler nedeniyle sorun yaşayan esnafın çoğu işyerini kapatma yoluna gitti.

Uzun vadede ise sonbaharla birlikte yazlıktan dönenlerle semt esnafının işleri açılırdı. Şimdi bu süre Ekim, Kasım aylarına uzayınca salgınla gelen hasarımızı toparlayamadık.

Bundan sonrası için yaz ayına kadar olumlu bir beklentimiz yok. Biz de bu olumsuzluktan payımıza düşeni alacağız. Bundan gıda sektörü adına etkilenmeyecek tek grup marketçiler olacak.

Tuncer Kalkan 
(Kalkan Kasap)

Salgın sürecinde kasap camiası bundan çok olumsuz etkilenmedi, bazıları fayda bile gördü. İnsanlar et, süt, ekmek gibi zorunlu gıda maddelerinde mahalleden bildiği, tanıdığı, güvendiği esnaftan alışverişi tercih ettiler. Mahalle esnafını hatırladılar. Bizim ürünlerimizde soğuk zinciri bozulmadan, ürün fazla dışarıda kalmadan teslimat gerekiyor. Bu nedenle internet alışverişi yerine bizi tercih ediyorlar.

Bazı esnafın ise çiğ köfteci, lokanta, pideciler gibi esnafın çok zarar gördüğünü söyleyebilirim. Biz de lokantalara, pide ve kebapçılara verdiğimiz ürünlerde büyük düşüş yaşadık.

Salgın korkusuyla hazır gıda tüketimi azaldı. Zorunlu olmayan tüketimler azaldı. Öte yandan internet üzerinden alışveriş herkesin işini kolaylaştırdı ama orta yaş üstü kesimlerin internet alışverişini yapmadığı gözlüyorum.

İlerleyen zamanlarda esnafa büyük zarar vereceği ortada. Evlere servis hizmetini zorunlu kılacak bir dönem olacak. Biz de bunu nasıl uygulayacağız ona bakmamız lazım. 

Süreçte çok zorlanan ve Ziraat Bankası’nın esnaf kredisinden kullanmak zorunda kalan esnaf arkadaşlarımız oldu. Yeniden bir sokağa çıkma yasağı gelirse bu kredilerin nasıl ödeneceğini bilemiyorum.

Levent Aker 
(Korusev Veterinerlik)

Salgın döneminde, özellikle sokağa çıkma yasaklarında evlerine kapananların evlerine kedi, köpek alma eğilimi çok arttı. Bizim işlerimiz de bu nedenle çok arttı, randevulu sisteme geçmek durumunda kaldık.

Çevremizdeki gıda sektörünün olumsuz etkilendiğini görebiliyorum. Lokantalar, küçük işletmeler kapandı.

Ayrancı profilini değerlendirirsek evlerine hayvan alanların çoğunlukla gençler olduğunu söyleyebilirim. Onlar da, evden çıkmaları gerekmediği için çoğunlukla kedi almayı tercih ettiler. Köpek sahipleri ise eskisine oranla daha fazla sokağa çıkmayı tercih ettiler. Çünkü hem sokaklar, parklar boşaldı hem de köpek sahipleri için sokağa çıkma yasağını esnettikleri için bundan faydalandılar. Günde 2 defa çıkanların rahatlıkla 3-4 defa çıktığını söyleyebilirim.

Pandemi nedeniyle hizmet fiyatlarında olmasa da mama, ilaç ve cihazların sarf malzemelerinde büyük fiyat artışları yaşandı. Çünkü bunların hepsinde yurtdışına bağımlı durumdayız.

Ayrancı’nın sineması: Çankaya

Turan Tanyer’le semt tarihindeki önemli bir adres, Çankaya Sineması üzerine konuştuk. Şimdi tiyatroya dönüşen sinemanın ve onun müdavimi bir Ankaralı’nın hikâyesi… 

Çankaya Sineması – 1967

Güven Turan’ın ilk romanı Dalyan, 1978’de yayınlanmış, bir pastanede başlıyor. Aslında romanda bir şehir adı filan anılmaz. Ama bana okumam gerektiğini de siz söylemiştiniz, Ankara’da geçen romanlara, hikâyelere ilgimi bildiğinizden. Şöyle başlıyor: “(…) Her zaman geldiği, her şeyini çok iyi bildiği bu pastane, kokularıyla, ışıklarıyla, kişileriyle daha önceki günlerin bir benzerini yaşıyor.” Roman kahramanı tek başına oturmuş, kitap okuyor. Sonra birdenbire hareketlenecek ortalık: “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi.” Hangi sinema bu, hangi pastane? 

Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi. Burası Şili Meydanı’nda, Paris Caddesi’nin hemen başında büyük bir apartmanın parçası. Ankara’da 1967’den 1986 yılının son aylarına kadar açık kalmış önemli sinemalardan biri Çankaya Sineması. Kilim Pastanesi de adeta onun bir parçasıydı. Sinemaya gitmek için buluşanlar, filmin başlamasını bekleyenler, sinemadan çıkanlar. Daha çok gençlerin toplandığı bir yerdi Kilim. Sinema önce diskotek sonra gazino oldu. 

Pastane de meyhane oldu. Fena değişim değil. İki mekan da terfi etmiş sayılır. Şaka bir yana ben romandan devam edeyim. Güven Turan birkaç cümleyle o gençleri anlatıyor, bakın. Bakalım kendinizi bulabilecek misiniz? “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi. Müzik dolabı birbiri ardından gümbürdetiyor en yeni parçaları. Şimdi hemen herkes çok genç. Uzun saçlı kızlar, oğlanlar. Blue-jeanler, koyun postu kaftan benzeri uzun mantoları, paltolarıyla, bağıra çağıra konuşuyor, müzik dolabının çevresinde toplanıyorlar.”

Aslında ben pek bağıra çağıra konuşmazdım ama evet ben de o vakit o modaya uygun şöyle lacivert kumaştan uzun, maksi bir palto diktirmiş ve soluğu Kilim Pastanesi’nde almıştım. O zamanlar Ankara’nın gösteri mekanlarından biriydi. 

Turan Tanyer

Peki, bir de müzik dolabı var.

Evet, jukebox vardı bir köşede. Sinemayla bağlantılı ikinci kapının yanında dururdu. 1900’lü yılların başında keşfedilmiştir müzik kutusu. 45’lik plak yaygınlaşınca, 1950 ve 1960’lardan sonra gelişti. Plak şirketlerinin de işine gelirdi bu kutular. Kilim Pastanesi’nde vardı, Ali Baba Oyun Salonu’nda vardı. Yirmi beş kuruş atardın. Butonlar vardır. Diyelim otuzuncu butonda plağın A yüzünde bu şarkı, B yüzünde şu şarkı vardır. Seçip, çalarsın. Biraz da oradakilere hava olsun diye. Bak, ben neleri biliyorum, dinliyorum.

Peki siz hangilerini bilir, dinlerdiniz.

Dönemin plakları. 1960’lı yıllar, 60’ların ikinci yarısından plaklar. Artık kutuda ne varsa. Rolling Stones, Moody Blues, Procol Harum, Animals, Hollies, Beatles plakları… Jennifer Eccles, Nights in White Satin, Yesterday, A Whiter Shade of Pale gibi parçalar.   

Bu şarkılar pek de pastanenin ismiyle uyumlu gelmedi bana. 

Dekoruyla da uyumlu değildi zaten. Böyle alçak masalar düşün. Oturma yerleri de öyle. Döşemeler de kilim desenli. Sırtını dayadığın yerler uzun. Ama sinemanın parçasıydı sanki burası. İki kapısı vardı. Biri dışarı, diğeri sinemanın bilet gişesi tarafına açılırdı. Şöyle tarif edeyim: Sinemanın kapısının solundan girişi vardı pastanenin. Sinema kapısının sağında ise küçük bir kırtasiye dükkânı vardı. Gazete, dergi de satılırdı. Orası da sinemayla uyumluydu. Çünkü burada yabancı sinema, müzik dergileri satılırdı. Ben alırdım onları. Fotoğrafları keser, anladığım kadarıyla özetler, çalıştığım gazetelerde kullanırdım. Demek ki nedir, hem kırtasiye dükkânı hem pastane, sinemadan ve onun kalabalığından faydalanıyordu. Müzik kutusunda, pastane adıyla uyumlu sayılabilecek tek plak Cem Karaca’nın Emrah’ıydı. Bak bunu iyi hatırlıyorum.

Peki sinemada izlediğiniz filmleri hatırlıyor musunuz?

Hepsini değil elbette, ama bazılarını hatırlıyorum. Örneğin Baba’yı orada izledim. Geçenlerde sen Çankaya Sineması’nı konuşalım dediğinde açtım dosyalara baktım. Ankara sinemalarında hangi yıl ne oynamış, dosyaladım ben onları. 1930’lardan itibaren listeler var. Çankaya Sineması’na da baktım, 1967’den 1980’lerin başına kadar. Baba dışında izlediklerimi de hatırladım. 1967’nin filmleri arasında Philippe De Broca’nın Belmondo’lu Çin Macerası, Vittorio De Sica’nın Dün, Bugün, Yarın’ı var. Bu filmleri Çankaya Sineması’nda seyretmiştim. Jerry Lewis, Louis De Funes filmlerini kaçırmazdık o yıllarda. Sonra bol müzikli filmler. Frankie Avalon şarkılarıyla dolu Bikinili Kızlar filmi, İtalyanların çilli kızı Rita Pavone’nin bir iki filmi bu sinemadan gelip geçti. Franklin Schaffer’in yönettiği, 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi, bu sinemada gösterildi. Bir fotoğraf var. Sinema kapısının üst tarafında Ümitsiz Aşk yazılı olduğu görülüyor. The Sandpiper bu ad ile oynatılmıştı o zaman. Richard Burton ile Elizabeth Taylor oynuyorlardı. Filmin müziği o unutulmaz The Shadow Of Your Smile. Fotoğrafta Kilim Pastanesi’nin önündeki masalar ve kırtasiye dükkânı da görülüyor. Fotoğraf 1967 yılının. Mobilya mağazası Galeri Efes de orada.  

Milliyet Gazetesi 30 Mart 1970
Milliyet Gazetesi 12 Ekim 1970

Çankaya Sineması’nı dönemin diğer sinemalarından ayıran özelliği neydi peki? Filmleri mi, mimarisi mi, yeri mi?

Çankaya Sineması, Güvenevler’in, Ayrancı’nın, Kavaklıdere’nin, Çankaya’nın sinemasıydı. 1967 yılının mart ayında açıldı ve o zamana kadar tek sinema yoktu bu saydığım yerlerde. Kavaklıdere Sineması Çankaya’dan bir yıl sonradır. Aslında her semtin sineması vardı. 1960’ların sonuna doğru yeni sinemalar açılmıştı. Kızılay’daki Ulus Sineması’nın olduğu bina yıkılmıştı. Büyük Sinema duruyordu ama eski havası yoktu. Menekşe ve Nergis sinemaları 1968’de açıldı. Tunalı Hilmi Caddesi’nde, cadde boyunca iki yıl içinde, 1968’ten 1970’den bahsediyorum beş tane sinema açıldı: Kavaklıdere, Lale, Yeni Ulus, Ses ve yukarıda Talip. Bugün bir tane yok. Cinnah’ın hemen başında küçük bir sinema vardı, ismi Hanif.  Saymakla bitmez. Çankaya Sineması, Arı’dan sonra en büyüklerin arasındaydı. 900’e yakın olmalı koltuk sayısı. Orjinal dilinde oynatılırdı filmler, altyazı ile. Ayrıca aynı filmler dublajlı olarak Cebeci’deki İnci, Maltepe’deki Gölbaşı, As sinemalarında gösterilirdi. 

Güven Turan’ın romanındaki kahramanlardan biri yabancı, belki de sinema bu özelliğiyle çevresindeki elçilik personelini çekiyordu kendisine.

Elbette. Yetmişli yıllarda, bilmem bizden mi etkilendiler, bu sinemanın sahipleri film haftaları yaparlardı. Mesela İsveç Film Haftası yaptılar. Bergman filmlerini gösterdiler. Sonra Çekoslovakya film haftası. Burada aslında hep birinci sınıf filmler oynatılırdı. Birinci sınıf dediğim, Amerikan, İngiliz, İtalyan, Fransız filmleri. İki üç yıl sonra satın alınıp getirilirdi. Şimdi olduğu gibi yabancı filmler sinemalarımızda hemen gösterilmezdi. İyi filmler de gelirdi, sıradan olanlar da. 1970’den itibaren Türk filmleri de Çankaya Sineması’na yer buldu. Daha çok popüler filmler. Türkan Şoray’ın Buğulu Gözler’i, sonra Yumurcak ilk oynatılanlardan. Bazen cumartesi sabahları çocuk filmleri, yaz aylarında iki film birden. Türk filmlerinde Başar Filmle çalışmışlar. Başar Film de Refia Başar’ın. Çankaya’da bazı filmlerin galalarına Refia Hanım çağırırdı. Refia-Melih Başar çifti sinemayla ilgili, dergiler çıkarmış bir çiftti. Melih Bey, 1950’lerde senaristlik yapmış. Ama sinema dışında da önemli bir yerdir burası. Erkin Koray, Yeraltı Dörtlüsü ile burada sahneye çıktı 1970 yılında. 1980’lerde Timur Selçuk geliyor, resitalleriyle. Önemli bir adresti burası Ankara’da. Bir de Sinematek var, o da bir zaman bu sinemada.

Bizden etkilenmişler derken, hani şu film haftaları konusunda, Sinematek’i kastediyorsunuz.  

Evet, Sinematek bir dernek. 1965’te İstanbul’da kurulmuş, 1966’da Ankara’da şubesi açıldı ama 1971’de kapandı. 1973 yılında bu defa Ankara Sinematek Derneği kuruldu. Âlim Şerif Onaran, Basın Yayın Yüksek Okulu’nda, sonra İletişim Fakültesi olacak, hem orada hoca hem de derneğin kurucu başkanı. Menekşe Sineması’nda filmler gösteriliyor. Sonra Mahmut Tali Öngören başkan oldu. 1974 yılının ağustos ayında beni derneğin yöneticiliğine getirdiler. Gazetecilik yapıyordum o günlerde. Sinemayı da değiştirdik, Çankaya Sineması’na geldik. Haftada iki seans film göstermeye başladık. Çankaya Sineması’nın sahipleri apartmanın da müteahhitleri. Elazığlı iki kardeş. Mehmet ve Refik Erdoğan. Sağolsunlar derneğe de anlayış gösteriyorlardı. Açık fikirli insanlardı. Bazı yabancı elçiliklere, kültür ataşelerine gidip filmler alıyoruz, Onat (Kutlar) Ağabey’i arıyorum, İstanbul’daki dernekten filmler gönderiyor. Sinematek’in etkisi o oldu belki. Öyle ülke sineması haftaları düzenlediler.

Peki orada unutamadığınız bir gösterim.

Yılmaz Güney’in Arkadaş filminin ilk gösterimi Çankaya Sineması’nda. Babam Doğan Tanyer, Güney Film’in avukatıydı, Mahmut Tali Bey de Güney Film’le çalışıyor. Yılmaz Güney’le iletişimimiz var yani. Arkadaş filmini göstersek, derneğe de katkı olur mu? Mahmut Tali Bey’e söyledim. İyi olur, dedi. Yılmaz Güney’e soruldu. O da kabul etmiş. Tutukluydu o günlerde. Böylece biz Arkadaş’ı Ankara’da bütün sinemalardan önce Çankaya Sineması’nda gösterdik. İki-üç defa. Hepsinde tıklım tıklımdı sinema. Yerlerde oturanlar, ayakta durup izleyenler. Sinematek gösterilerine giriş üç liraydı düşün. Biz üye olmayanlardan on lira aldık. İnsanlar saatler öncesinden gelip Şili Meydanı’nı doldurmuşlardı. Öyle bir kalabalık vardı ki. Sonra Şerif Gören’in Endişe filmini gösterdik. Bir de Polonyalı yönetmen Kazimierz Kutz’un bir grev öyküsünü anlattığı Tacın İncisi, onu da iki defa gösterdik. Sinema tarihinin klasikleri, yeni dalga filmleri, Ruy Guerra, Antonioni filmleri… 

1967’den 1987’ye. Yirmi yıl aslında, çok değil.

Evet, 1986 yılında Ekin-Bilar A.Ş var, onun düzenlediği bir panel nedeniyle emniyet tarafından üç gün kapatıldı sinema. Sahipleri de bir süre sonra perdeyi indirdiler. Video kaset çağı başlamış, bağımsız sinema salonları çağı sona ermişti, belki, o olay da tuzu biberi olmuş. Pastane de bir süre sonra kapanmış olmalı. Şimdi ne güzel, tiyatroya dönüşmüş sinemamız. Umarım uzun yıllar da öyle kalır. 

Milli Egemenlik Parkı: Tarihin tanığı

TBMM’nin Atatürk Bulvarı’na bakan girişinin hemen yanındaki alanda yıllar önce Halkevi binası vardı. Aynı yerde bir mini golf sahası bulunuyordu. Halkevi binası da golf sahası da zamana yenik düştüler ve kaldırıldılar. İşte o geniş alanda daha sonra Milli Egemenlik Parkı hizmete girdi. O süreçte Ankara’nın fiziksel ve kentsel estetiğinin gelişmesine hizmeti ve katkıları bulunan yönetici, plancı, mimar ve bilim adamları adına parka ağaçlar dikildi. O isimler arasında Prof. Orhan Alsaç, Prof. Sadri Aran, Prof. Hikmet Birand, Prof. Sedat Hakkı Eldem, Prof. Clemens Holzmeister, Prof. Herman Jansen, Mimar Kemalettin Bey, Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, Heykeltıraş Henrich Krippel ve Yönetici Kemal Kurdaş vardı.

TBMM’nin bulvar girişinde bulunan Halkevi binası

1986 yılının 23 Nisanı’nda, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın kutlandığı günde gerçekleşen parkın açılışına çeşitli ülkelerden çocuklar da katılmış, parkın peyzaj düzenlemesinde kullanılan ağaç ve bitkiler ise açılışa katılan ülkeler tarafından gönderilmişti. O ülkelerin isimleri parkın içindeki panoda yer alıyor.

Açılışından 17 ay sonra..

Parkın açılışıyla 12 Eylül 1980 askeri rejiminin getirdiği siyasi yasakların kaldırılması referandumu arasında ise neredeyse bir buçuk yıla yakın bir zaman farkı var. Hatırlayalım; merhum siyasetçilerin (Demirel, Türkeş, Ecevit ve Erbakan) siyasi yasakları 1987 yılında yapılan referandumla yaklaşık yüzde 50,1’lik oranla ve küçük bir farkla kaldırılmıştı. Siyasi yasakların kaldırılması yönünde oy kullanan vatandaşların, yasakların kalkmasını istemeyenlere göre toplamda sadece 75 bin fazla oyu vardı. Milli Egemenlik Parkı, açılışından 17 ay sonra milli egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunu gösteren bir siyasi olaya tanıklık ediyordu.

Baro başkanlarının nöbeti

Park, geçmişin olduğu gibi yakın tarihin de tanığı. Türkiye’de kurulu 79 baro başkanı, avukatlık yasası ile baroların yapısına müdahale niteliği taşıyan yasa teklifinin TBMM’de görüşülmesi sırasında bu parkta gecelemişlerdi. Baro başkanları “çoklu baro” teklifine karşı çıkarken, basın mensuplarıyla görüşmelerini yine bu parkta yapmışlardı.

Bakım ve onarım çalışmalarına karşın hala eksik var

Türkiye’yi simgeleyen ay ve yıldız üzerindeki çıkartmalarının aslına uygun olarak yenilenmesi de önem taşıyor

Kent kimliğinin önemli bir parçası olan Milli Egemenlik Parkı, Covid-19 salgınından sonra özellikle Ayrancı sakinlerinin ilgi alanı oldu. Gençlerin paten ve kaykay sahası olarak da kullandığı park, aynı zamanda kentliler için nefes alma alanı. 

Ancak bu parkın uzun yıllar ihmal edildiği de bir gerçek. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yeni dönemde yaptığı ayrıntılı bakım ve onarım çalışmalarına rağmen bazı eksiklikler hala göze çarpıyor; ağaçların bakımıyla birlikte paslanmaya başlayan tanıtım plakalarının yenilenmesi gereği gibi. Ve yine 1986 yılında açılışa katılan ülkelerin çocuklarının, Türkiye’yi simgeleyen ay ve yıldız üzerindeki çıkartmalarının aslına uygun olarak yenilenmesi de önem taşıyor. Milli egemenliğin sembolü TBMM’nin hemen yanı başındaki bu kıymetli parkın uzun yıllar kent sakinlerinin ve Ayrancılıların dikkatinde olacağı kesin.

Parkın isminin yazılı olduğu bloktaki bazı harfler dökülmüş kalanlar paslanmış durumda

Fuge, late, tace

Yokluğumun ölçüsünü almak için bir hücreye girdim, selefimin orada tattığı derin huzuru soludum ve manastır geleneklerine göre kapısına koyduğu üç Latince sözcüğü şefkatle okudum. Öncülük etmek istediğim hayatın bütün ilkeleri bu üç Latince sözcükte özetlendi: Fuge, late, tace…

Kaç, saklan, sus… 

Giderek artan bir hızın, bu hızın içinde bir düzene konması giderek zorlaşan bir karmaşanın, bu karmaşanın içinde giderek baş edilmesi bir hayli güç bir zorbalık mekânına dönüşen büyük kentlerin içinde yaşamaya zorlandığımız günümüz dünyasında, kuşkusuz ki, Benassis’nin anladığından çok daha farklı bir şekilde anlıyoruz bu üç ilkeyi: kaç, saklan, sus…

Yaşamlarımızın sürekli olarak küçültülmüş ve yalıtılmış mekânların üzerine inşa edilmesi sonrasında kaçabilecek pek çok yerimiz var artık.  Sanal mekânlar üzerine inşa edilen bir çağın yaşayıcıları olarak gizlenip saklanabileceğimiz pek çok avatarımız. Yaşamanın kurucu matrisinin üzerine inşa edildiği mahalleler nesli tükenmekte olan birer mekâna dönüşürken de pısıp pısıp susabileceğimiz pek çok konuşmamız var.

Dikey mimarinin giderek yaygınlaşmasıyla başlayan tarihsel süreç, mahalle esnaflarının yerini AVM ve süpermarketlerin almasıyla devam etti. Sonra bu aşama da geçildi ve giderek dijitalleştik. Ve en nihayetinde bir yandan yüzbinlerce kilometre ötedeki insanlarla anlık iletişim kurabilirken, bir yandan da içlerinden bir tekini dahi tanımadığımız yüzlerce kişilik binalarda konaklar bulduk kendimizi. Komşusu olmayan hayatlarımız içinde, her ötekini birer tehlike ve tehdit olarak duyumsuyor, her yakınlığı ise ancak ve ancak ekonomik bir anlaşma üzerine kurabiliyoruz artık.  

Mahalleler evlerimizle ve hatta odalarımızla ikame ediliyor çoktandır. Nitekim sipariş ettiğimiz bir takım ürünlerin elimize ulaşabilmesi için bilmek zorunda olduğumuz adresimizin küçük bir ayrıntısından başka hemen hiçbir anlam ifade etmeyen isimlerini bile zar zor hatırlıyoruz onların… 

Mahallelerin sosyo-ekonomik kalkınma biçimlerimizden dolayı sosyal yalıtımlara sebebiyet verdiği kuşkusuz ki çoktandır dile getirilen bir olgu. Bununla birlikte bu durumun gelip geçici bir durum olduğuna ilişkin ziyadesiyle ısrar edildi ve ziyadesiyle daha büyük yalıtımlar ortaya çıktı. Dahası bu sosyal yalıtımlara karşı gösterilen tepkilerde bile abuk sabuk kavram haritalarına başvuruldu. Dinamik bir tarihsellik mekânı anlayışının yerini statik ve nostaljik bir tarih anlayışı aldı. Böylece mahallelerin tarihselliğinden değil mahallelerin tarihinden söz eder olduk. Mahallelerin karakteristik niteliklerinin yerini ise yirminci yüzyıl faşizmlerince zihinlerimize kazınan kimlik kavramı aldı. Bu sayede de mahallelerin karakterlerini geliştirmek yerine kimliklerini korumaya soyunduk. Bir arada birlikte yaşamanın var ettiği kültür kavramı da bu tarih ve kimlik kavramının içinde daima eskide ve geçmişte kalan bir müze nesnesine dönüştürüldü. 

Mahalle sakinlerinin, yani bizzat bir arada birlikte yaşamakta olan insanların unutulduğu bu kavramsal çerçeve, kuşkusuz ki ne bir şeyleri koruyabiliyor ne de bir şeyleri geliştirebiliyor. 

Elbette her birimiz, aynı mahallede yaşamanın aynı yaşam serüvenini paylaşmak anlamına gelmediğini çok iyi biliyoruz. Ancak yine de mahalle ya da bir ortak yaşam mekânı üzerine düşünmeye başladığımızda hep de aynı hatayı yapıyoruz: tekleştirici bir kimlik kavramıyla yola çıkıp durağanlaştıran ve kutsallaştırılan bir tarih kavramında sonlandırıyoruz düşüncelerimizi. Ama hayır, mahalleler, sokaklar, caddeler hiçbir şekilde bir kimlik yuvası değildir, olmamıştır ve olmamalıdır da; çünkü bir mahallenin çekiciliği öncelikle ve esas olarak onun kültürel zenginliğinden kaynaklanır ve kültürel bir zenginlik de kişiliklerin yerini alan kimliklerle değil, kişilerin bir arada, birlikte yaşamalarıyla var olur ve gelişir. Nitekim bir mahalleyi mimari bir yapıdan ayrı bir şekilde kültürel bir mekân olarak görmemizin sebebi onun sakinleri, yani “mahalleli” dediğimiz yaşayıcılarıdır. Çünkü kültürler binalar tarafından değil insan tekleri tarafından var edilir ve geliştirilir. 

Fakat günümüzde bu niteliği süratle unutulan mekânlardır mahalleler ve çağdaş mimarların pek çoğunun özel olarak düzenlenmiş ve yalıtılmış zenginlikler içinde bir mahalle var edilebileceğini sanmasının sebebi de bu unutuştur. Gelgelelim mahalleler asla bilinçsiz bir anı toplamı değildir. Dolayısıyla mahalle dinamiklerini tanımayı, güçlendirmeyi ve canlandırmayı öğrenmeli, özellikle mahalle sakinlerini tek tek tanımalı, onların soruları ve sorunları hakkında bilgi edinmeli, sakinleri tanımanın mahallenin değerini tanımak anlamına geldiğini kavramalı, ortak mekânları artırmalı ve geliştirmeliyiz. Nihayetinde mahalle yaşamına ilişkin karar vericiler ile mahalleliler arasında çeşitli ilişki tarzlarını teşvik etmeli ve bir arada, birlikte yaşamayı kolaylaştıran destek unsurlarını artırmalıyız. Tüm bunlar için kuşkusuz ki, sakinlerin kendi aralarındaki ilgi, bilgi, birikim, duyarlılık ve deneyim alışverişi en gerekli ve en acil olanıdır.

28 yıllık senfoni bitiyor

Yapımı bir yılan hikayesine dönen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yeni konser salonu 29 Ekim 2020’de özel bir konserle açılıyor. Yeni salon Türkiye’nin ilk üzüm bağı oturma düzenine sahip konser salonu olma unvanını taşıyor. Bu oturma düzeni artık modern konser salonu mimarisinde norm olmuş durumda. Tarihteki ilk örneği 1963’te açılan Berlin Filarmoni Salonu’dur.Yumurta şekilli iki konser salonundan oluşan yapının büyük olanı 2,012 kişilik, küçük olanı ise 500 kişiliktir.

1992’den bugüne 28 yıllık bir hikaye

CSO’ya yeni salon yapılması düşüncesi Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığına kadar uzanıyor. Cumhurbaşkanı Özal davetli olduğu CSO binasına kalabalıktan giremeyince 1992’de yeni bir salon için mimari yarışma açılmıştı.

Özal’a, yapılan “en iyi akustikli salon Leipzig’deki Gewandhaus’dur” önerisi üzerine bu salonun “aynısının yapılması”nı istemiştir. Bu talimatla hazırlanan 3 mimari projeden biri seçilmiş fakat Mimarlar Odası’nın “ulusal yarışma açılması” yönündeki baskısıyla 1992 yılında bir ulusal proje yarışması açılmıştır. Jüri başkanlığını Doğan Tekeli’nin, danışmanlığını CSO’nun o zamanki 1. şefi Gürer Aykal’ın yaptığı yarışmayı mimarlar Semra ve Özcan Uygur’un projesi kazandı.

Otopark binası, koro binası, CSO sanatçı çalışma ve prova bölümlerinin bulunduğu proje iki salondan oluşuyor. Üstü cam olarak tasarlanan fuaye ise Ankara Kalesi ve Anıtkabir arasındaki çizgi üzerinde konumlanıyor. 1995’de inşaatın sadece kapalı otopark ile koro bölümünün ihalesi yapıldı. 1997’de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel temeli attı. İnşaata her yıl düzenli ödenek ayrılmadığı için zamanla inşaat alanına su doldu, kurbağalar yaşamaya başladı. Yıllar içerisinde sürüncemeye bırakılan inşaatın akibeti Ankaralılar için bir şehir efsanesine dönüştü. Sonunda 2019’un sonbaharında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası yeni sezon açılışı için hazırlık yaparken konuyu Cumhurbaşkanı’na doğrudan anlatma olanağı buldu. Cumhurbaşkanının talimatıyla binanın açılışının 29 Ekim 2020’e yetiştirilmesi için inşaat hızlandırıldı. CSO’nun boşalttığı 1961 tarihli eski konser salonuna ise Devlet Çoksesli Korosu’nun taşınması bekleniyor

29 Ekim 2020’de Cumhurbaşkanı ve resmî protokolun katılacağı mesafeli açılışta, CSO’nun 1. Şefi Cemi’i Can Deliorman yönetiminde Güher-Süher Pekinel kardeşlerin konseri ile açılacak. 30 Ekim’de de yeni sezon açılışının halka, kendi dinleyicisine yapması bekleniyor.

CSO’nun yaylılarından bir grup, açık alanda inşaatta çalışan işçilere, şef Cemi’i Can Deliorman yönetiminde bir teşekkür konseri verdi. CSO sanatçıları başlarında baret ve üzerlerindeki işçi yelekleriyle “Biz de bu binanın emekçileriyiz” mesajını verdi. Konserde Mozart’ın Küçük Bir Gece Müziği başlıklı eserini seslendirdi.

Yersiz yurtsuz

Edward W. Said aynı isimli otobiyografisinde; yersiz yurtsuzluğunu, bir zenginlik olarak benimser ve benliğini her yerde “dışarıdan” biri olarak kuruşunu anlatır. Oysa eseri kitaplıkta her gördüğümde içim sızlar. Ağacın dallarını koparmış, yerinden sökmüş hissi yaratır. Yazıyı kaleme alırken hesapladım, yıllarca bir yere ait olma içgüdüme rağmen, Urfa, Ankara, İstanbul ve nihayet İzmir serüvenimde on beş ayrı evle tanışmak zorunda kalmışım. Haksızlık etmemek lazım, farklı dünyaların bana kattıklarına da elbette müteşekkirim.

Ancak pek çoğumuza benzer bizim ailenin göçebe geleneği, bana da işlemiş. Babamın meclise girmesiyle Urfa’dan başlayan hikâyemiz 1965 senesinde Anıttepe ve Tandoğan ile devam etmiş. Misafir gibi gelinen Ankara’da hevesimiz kursağımızda kalmış,  70’te eski topraklara heyecanla geri dönüp, 74’te bu kez Bahçelievler’e yerleşmişiz. Babamın emekli ikramiyesiyle alınan 1. caddedeki eve kadar üç ev daha değiştirip semti bir güzel tavaf etmişiz. 

Ayrancı ile tanışmam, eşimle üniversitede buluşmama denk gelir. Emek’te o günün devrimcileri ile Bahçelievler’de ülkücülerin arasında sıkışmış bizim gençlik için bakanlıkların ötesi sakin, hele Çankaya, Gaziosmanpaşa bizim için ayrı dünyalardı. Ayrancı hem şehrin merkezi hem de bu iki yakayı birbirine bağlayan dokusuydu. Okuldayken o âleme ait anılarımız; troleybüsün Farabi sokaktan dönerken boynuzlarını düşürmesini beklemek ya da parayı bulursak Körfez’den içeri dalıp şeftalisi bol şantili pasta sipariş etmekti. Fakülteden çıkınca Kızılay’a gelindi mi Ayrancı başlardı. Meclis duvarından Güvenlik Caddesi’ne dönünce kendimizi Tomurcuk sokağında bulurduk. Evliliğin ilk yılları şehrin hızla genişleyen Çankaya’sındaki Oyak Sitesi’nde geçse de, dayanamayıp Kuzgun sokağına geri döndük. 99’un sonunda İstanbul’a taşınana kadar üst sokağımız Farabi’de, üç beş adımlık mesafedeki işyerimle son derece mutlu bir yaşamımız oldu. İki kızımız da sokağımızın köşesindeki Adile Naşit Parkı’nda koşturdular. Kuğulu Park’ı görmeden hafta sonumuz geçmedi. İstanbul’da on yedi yılda iki semt, dört ev, sonunda sakinleşelim diye üç senedir Ege’de bir köye kendimizi attık.

Diyeceğim odur ki, bir yere kendimi koyamadım. Bahsettiğim mekânların çoğu artık yok, tanıştığım insanların bazıları kayıp, yine de onları bazen en küçük detayına kadar hatırladığıma ben de şaşırıyorum. Yaşadığım şehirlere şimdilerde gittiğimde tanıdık anıları arıyorum. Bulamayınca kendimi hep güvensiz hissediyorum. “Yazarın bir derdi olmalı, yoksa yazamaz” derler. Bana da oldu. İlk romanımda insanların yalnızlığını işledim. Doğduğum, büyüdüğüm, mutlu olduğumu düşündüğüm mekânlara, insanlara yabancılaşmışım, onlar da bana. Sanki gideni geri almak istemiyorlar… Nasılsa dönmeyeceğini bildikleri için kimseyi aldatmıyorlar. Yaman bir çelişki; çok gezen öğreniyor ama bağlantıyı bırakıyor.

2018 Nobel Edebiyat ödüllü yazar Olga Tokarczuk, Koşucular adlı kitabında sürekli seyahat eden insanları anlatıyor. Kapitalizmin bitmeyen maraton hissi farkında olmadan içimize işlemiş. Mahallemizde oturursak, geriye dönüp bakarsak hep kaybedeceğimiz kulağımıza fısıldanmış. Daha büyük ev, daha yeni araba, iyi okullar, kariyer, pahalı kıyafetler… Biliyorum, her şey yerli yerinde dursa, tanıdık yerler, komşular hiç değişmese düşüncesi insanın yüreğinde duruyor. Yıllar önce Hatay’da, ülkemizde kalan son Ermeni köyü, Vakıflı’ya gitmiştim.  Tertemiz, güzelim meyve bahçeleri, pırıl pırıl sokaklarıyla, huzurlu yaşayan bir mahalleydi. Kilisenin papazı “burası cennet ama çocukları tutamıyoruz, büyük şehre gitmek istiyorlar”, “biz ölünce hikâye bitecek, en çok ona üzülüyorum” demişti. Joseph Campbell diyor ki, “kaçınılmaz sonun ölüm olduğunu bilen tek hayvan, insandır. Ömrünün son diliminde bunu düşünmeye başlar. Geçmişini düşünüp hınçla mı yoksa sevgiyle mi bakacaktır.

Ömrünün çoğunu Tomurcuk sokakta geçirmiş rahmetli kayınpederimin sözüyle bitireyim;

Hatırlanmak yaşamak kadar tatlıdır

Gazeteyi düşünenlerin, paylaşanların, yazanların, emek harcayanların eline sağlık, hatırlayanlarınız bol olsun, sevgiyle…

Ayrancı’nın manolyası kurtuluyor

Ayrancı semtimizin ilk ve tek anıt ağaç olma özelliği taşıyan Manolya Ağacı’mızın haberini ve içinde bulunduğu kötü şartlara rağmen yaşama mücadelesini ilk sayımızda sizlere duyurmaya çalışmıştık.

Paris Caddesinde otopark olarak kullanılan alanda molozların arasına sıkışmış Manolya ağacımız

Paris Caddesi’nin başında şu an özel şirkete kiralanmış otopark olarak kullanılan boş alanda unutulmanın ve bakımsızlığın zor şartlarında yaşama direnen Ankara’nın ilk Manolya Ağacı’nın sessiz yardım çığlıklarına kulak veren Ayrancım Derneği üyeleri kendisine yardım etmek üzere hareket planı hazırladılar.

Orman mühendisi Ahmet Demirtaş ile birlikte ağacın son durumunu inceledik

Ayrancım Derneği’nden Ali Necati Koçak, Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül, Kerim Hammami’den oluşan grup ağacı 2005 yılında bizzat bulup tescil eden orman mühendisi Ahmet Demirtaş ile birlikte ağacın son durumunu yerinde görüp, sorunları tespit ederek hazırladıkları dilekçe ile tescil edilen varlıklardan sorumlu kurum olan Çevre Şehircilik Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü’ne başvurdular. 

İl Müdürlüğü’nden ağacın durumunun iyileştirilmesinin önümüzdeki yılın programına alınmasını sağlayacakları bilgisi verildi.

Bunun üzerine manolyanın bakımı ve korunmasını hızlandırmak için Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Dairesi Başkanı Bekir Ödemiş’i ziyaret ederek konuyu kendilerine ilettiler.

Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Dairesi Başkanı Bekir Ödemiş manolya ağacının bakımı için ekip görevlendirdi

Başkan Ödemiş aldığı bilgiler sonrası hemen aynı gün Manolya ağacı için bir ekip görevlendirerek tespitini yaptırdı. Şimdi bakımı ve korunması için gerekli işlemlerin yapılmasını bekliyoruz.

1960’lara kadar bağları, bahçeleriyle ünlü semtimizin tek anıt ağacı olan Manolya Ağacı’mızın içler acısı durumdan kurtulacağına inanıyoruz..

Arkası Yarın II: Bizim büyük belirsizliğimiz

Morali çabuk bozulan biriyim. Ama karamsar sayılmam. Bana göre, şeyler kendilerini çözmek üzerine bilinçsiz bir çaba içindedir. Son dakikaya kalan işler bir şekilde biter; düğümler, ne kadar sıkı olursa olsun ferahlayıp açılır. Tabii bir de, mümkünse, gördüğümüz rüyaları kulağımızı iyice vererek dinlemek gerekir. Bazı yolculukları kolaylaştırabilmesi için. 

Kaygıdan uyuyamadığım bir Şubat gecesi, en sonunda dalmayı başardığım on dakika içinde, fazlasıyla rahatsız hissettiren bir rüya gördüm. Ailemle birlikte bir yolcu gemisine bindiriliyordum. Annem, şu anda hayatta olmayan dedem ve tanımadığım bir insan kalabalığıyla birlikte. Belki gemiye sığamayacak kadar çok insan, metrelerce, kuyruklarca insanla birlikte. İtip kakışmalar, bağırış çağırışlar arasında, güvertede kendimize birer yer bulup oturduk. 

Bavullarımızla gelmiştik. Belli ki, uzun bir yolculuk olacaktı. Peki ama nereye? Endişeliydim. Çünkü kaçtığımızı biliyordum. Bize zarar vereceğinden emin olduğumuz güçlü bir düşmanı, kaçarak alt edeceğimiz söylenmişti. –Hangi devletin, hangi zamanın– kolluk kuvvetleri, bizi nizama sokmaya çalışarak görevlerini yapıyordu. Zorlanmıyorlardı, kaderimize gönüllüydük. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir müddet boyunca, geminin içinde, birbirimizle beraber kalmaya. Sözsüz bir anlaşmayla, yolculuğumuzu bir bekleyiş olarak sürdürmeye. Endişeli olduğumu söylemiş miydim? Düzelteyim: Çok endişeliydim. Kaynağının ne olduğunu bilmediğim bir his, öleceğimize garanti veriyordu. Bizi istemeyen, bizi yok etmek için yollara düşmüş, bizden güçlü bir düşmandan kaçıyor olmak, midemde, göğüs boşluğumda ve nefes borumda damar damar atıyordu. Ölümle kaçınılmaz yüzleşme. Hayal kırıklığına uğrama korkusuyla umut etmeyi erteleyerek en kötü senaryoya hazırlık. Bunların hepsinin karıştığı bir yutkunma. Bu duyguyu İkinci Dünya Savaşı’ndan hatırlıyor olduğumu fark etmenin şaşkınlığı.

Jung, kişiliğin tamamı olarak tanımladığı psişeyi, bilinç ve bilinçdışı diyerek ikiye böler; bilinçdışını ise, kişisel ve kolektif isimleriyle birbirinden ayırır. Kişisel bilinçdışı, bize huzursuzluk verdiği için bastırıp kilitlediklerimizle dolu itiş tıkış bir oda gibiyken, kolektif bilinçdışı, hepimizin, içine kendimizden parçaları akıttığı bir havuza benzer. İlk insandan bu yana tüm etkileşimlerimiz, korku, mücadele, sevgi, kaybetme endişesi ve daha fazlası, bu havuzda kuyrukları birbirine değe değe yüzedurur. İnsanlık tarihi kadar zamandır oradadırlar ama yaşlanmaz, yosunlanmaz, yok olmazlar; öte yandan, bizlerle girdikleri sürekli alışveriş içinde tüm kültürlerin, coğrafyaların, farklı renk ve seslerin öznel bilgisiyle katman katman birikip içkin hale gelir, bilgelik olurlar. Arketipler* ve semboller işte böyle biçimlenir. Mitler, halk hikayeleri, söylenceler, dinler, efsaneler hep bu yapıdan beslenir. Anlam her seferinde kendini yeniden ve yeniden farklı temsillerle üretirken, içeride, çekirdekte, tüm kolektiften süzülen büyük (küçük) bilgi, sessizce saklanır. Açık edilmeyi bekleyerek. 

Her yerdedirler. Böyleyken, bilincimiz açıkken, yani uyanıkken rast geldiklerimizin manalarına erebilmek kolay olmaz. Oysa rüyalarda işaretler daha açıktır. 

Gemimiz, teknik anlamda suyun üzerinde kalarak hareket eden bir düzeneğe sahip olmasına rağmen, seyahatini denizin altından yol alarak gerçekleştirecekti. Nasıl yani? Bu bir denizaltı değildi. Bu bir yolcu gemisiydi. Boğulmaz mıydık? Nefessiz kalmaz mıydık? Bir açıklama gerekiyordu. Yapılmıyordu. Gemi, denizin altından seyahat edecekti. Yalnız kaçarak alt edebileceğimiz, bizi avlamak için hazırlık yapan büyük düşmana ancak böyle görünmez olabilirdik. 

Islak, kalabalık, yalnız hissediyordum. İçinde bulunduğum an’a ait değildim ve bir şeyden çok korktuğumuzda kapıldığımız bir kayıtsızlıkla, geçmesi fikriyle ilgiliydim. Kimbilir, belki gerçek hayatta da kendimizi hiç ait hissetmediğimiz ve geçmesi gerektiğine yemin edebileceğimiz anlarda, aslında bir rüyanın içindeydik. 

Gemimiz, huzursuz bir gürültüyle hareket etti. Hani bazen yaşamdaki uyum ve denge kaybolunca, bütün diğer duyguların arasından biri, diğerlerine ağır basar; bir boğuculuk, bir ağırlık her şeyi kapsar. Güvertede, işte bunun ilanı vardı: Sıkıntının evrensel kümesi. Deniz sıkıntı, insan yüzleri sıkıntı, parkeler sıkıntı, ellerim sıkıntı. Belki bu yüzden, renkleri hatırlamıyorum. Daha çok, filtrelenmiş bir kare taşıyorum zihnimde: Gemimiz, hiçbir donanımı olmaksızın, denizin altında usançla ilerliyor. Dedemin henüz ölmemiş genç yüzünde bir ifadesizlik var. Annemde. Tanımadığım bütün diğer yolcularda. Zaman zaman nefesim kesilecek gibi oluyor; gerçekten boğuluyor muyum yoksa boğulmaktan duyduğum korku mu beni avlıyor; okunaklı değil. 

Günler, haftalar geçiyor. Çıldırmaya yaklaşıyorum. Aslında görünürde bir şey değişmiyor. Hava kararıp yeniden aydınlanıyor. Yolcular sakince orada burada günlük konuşmalarla oyalanıyor. Kaygım, suya atılıp yeniden tutulan bir balık gibi, sürekli nemli, canlı. Denizin altında nefes almaya devam etmek zorunda olma düşüncesi ağzımı, burnumu tıkıyor. Yine de hayattayım. Nefes alabiliyorum. Boğulmuyorum. Annem, gözleriyle çok kolay olduğunu söylüyor. Metrelerce derinde olduğumuzu unuttuğumda, gerçekten de kolaylaşıyor sanki. Sonra yine hatırlıyorum. Az ötemde bir solunum cihazı bulup yüzüme geçiriyorum, fayda etmesini bekleyerek gözlerimi yuvarlıyorum. Olmadı. Çıkarıyorum.

Açık deniz, sembolizmde, ötekiliğin yeri olarak tanımlanır. Büyük güzelliğe ve yıkıcı güce sahip olan. Öngörülemez ve yabancı. Huşu ve korku, dalgalarında aynı anda yükselir. İşte bu yüzden dünyanın her yerinde denizciler, ilk zamanlardan beri, evlerinin güvenli kıyılarını terk edip yelken açar, izsiz ve akıl almaz derinliğe doğru sürerler.

Gemideki herkesle birlikteyim ama yalnızım. İçimde, belirsizliğin, çevresindeki her şeyi yutan, dairesel, kıyıcı duygusu var. Kimsesizliğe benziyor. Gemidekilerin de, ciğerlerinde ve göğüs kafeslerinde sessizce, bilmeden taşıdıkları ortak, yekpare duygunun bir parçası olarak buluyorum onu kendimde. 

Fiziksel ya da sözel bir iletişimle ifade etmiyoruz ama bir şekilde, yarım yamalak hatırladığımız eski, güçlü, derin bir yöntemle bunu paylaşıyoruz. Büyük kimsesizliği bölüşüyoruz. İşte böylece aylar geçiyor. Ve bir sabah, kafamı uyuklarken düştüğü banktan kaldırınca, merdivenlere düşen ışığı görüyorum. Vardık, diyorlar. Vardık ve ölmedik. Yine de içimde bir sevinç duymuyorum. Zaten yolculardan hiçbiri de inmeye gönüllü görünmüyor. Gemiye alışmışız. Yaşamın belirsiz akışına. Ölmeye yakınlığın imkanları sıradanlaşmış. Ama farklıyız eskisinden. Yeni bir haikye gerekiyor. 

Uyanıyorum. 

Rüyayı gördükten birkaç hafta sonra, ülkedeki korona vakaları duyulur olmaya başlıyor. Sonrasında karantina günleri ve yasaklar geliyor. Kendimi, kendi evimde seyahat ederken buluyorum. Oyalanmak için balkona çıkıp diğer yolcuları izliyorum. Gitar çalarak mırıldanan, düşünceler içinde sigarasını üfleyen, elindeki taşları yer karolarına sürten komşularımı. Geceleri bir kadının ağlayışlarını duyarak uyuyakalıyorum. Başka bir gece, onlar benimkini. Şimşek Sokak’ın bomboş uzunluğunda, bir aşağı bir yukarı köpeklerimi çekiştirerek kakalarını yapmalarını bekliyorum. Ali Dede’yi arkanıza alınca solda kalan apartmanın birinci cam kenarına selam veriyorum. İyi geceler kayıtsız yüz. Hastanenin önünü sulayan temizlik görevlisi kadar hevessizim. 

İçimde, belirsizliğin, çevresindeki her şeyi yutan, dairesel, kıyıcı duygusu var. Kimsesizliğe benziyor. 

Tüm mahalle sakinlerinin, ciğerlerinde ve göğüs kafeslerinde sessizce, bilmeden taşıdıkları ortak, yekpare duygunun bir parçası olarak buluyorum onu kendimde. Konuşmuyoruz ama yarım yamalak hatırladığımız eski, güçlü, derin bir yöntemle bunu paylaşıyoruz. Büyük kimsesizliği bölüşüyoruz.

Neyse ki, morali çabuk bozulan biriyim ama karamsar sayılmam. Şeylerin kendilerini çözmek üzerine bilinçsiz bir çaba içinde olduklarına inanıyorum.

Sonraki sayı: Klostrofobik bir mekan olarak mahalle

* Jung’un “arketip” terimi, psikoloji literatüründe, algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleyen, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanır. Budak, S. (2000), Psikoloji Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları