Blog

Kentlerde ağaç kesme ve budama rehberi

Kent yaşamında ağacın ve yeşil dokunun önemi daha fazla anlaşılmış durumda. Başkent Ankara halkının ağaç konusundaki bilinci ve birikimi Cumhuriyetin kuruluş yıllarına dayanır. Başkent’in kuruluş yıllarındaki yoğun yapılaşma ile birlikte ortaya çıkan sıcak, toz ve rüzgar halkın yaşamını olumsuz etkilemiştir. Yaşanan bu olumsuzluğun ağaçlandırma ile giderilebileceği anlaşılarak uygulamaya konulmuştur. Kent içindeki yolların, park ve bahçelerin ağaçlandırılmasıyla ortamın iyileştiğini, yaşamın güzelleştiğini anlayan halk, bu konuyu benimsemiş ve bilincine işlemiştir. Artık bahçesini sokağını kendi diktiği fidanlarla donatmaya başlamıştır. Günümüzde Ankara’nın yeşili öteki illerden fazla ve farklıdır.

Park, bahçe ve sokaklara dikilen fidanların, tür ve yer seçiminde kimi yanlışlıkların yapıldığını da belirtmeliyiz. İğne yapraklı/geniş yapraklı ağaç ağaççık türlerinden hangisinin/hangilerinin Ankara’nın iklim ve toprak koşullarına uygun olduğu, fidanlar arasındaki uzaklığın ne kadar olması gerektiği konusunda yeterince özen gösterilmemiştir. Bu söylenenler belediyeler için de geçerlidir. Fidanı dikip büyütmek, ağaç olmasını sağlamak kadar bunların bakımını yapıp korumak da önemli ve gereklidir. Kentimizin yollarında parklarında gezerken dikkatli gözlerle ağaçlara bakacak olursak; gelişigüzel budananların, üzerlerine çeşitli nesneler asılanların, yaralı ve çürüklerin, kurumuş dalları olanların, döşeme taşlarına sıkışanların vb. bulunduğuna rastlarız. Bunlar ağaçların bakımının yapılmadığını, budamanın zamanında ve tekniğine uygun olarak gerçekleştirilmediğini gösteren sonuçlardır. Aslına bakacak olunursa; park ve yollardaki ağaç varlığının bilinmediğini, ağaç envanteri ya da ağaç rölöve planının hazırlanmamış olduğunu göstermektedir. Park, bahçe, sokak, cadde ve bulvarların ağaç envanterinin yapılmasına bir an önce başlanması gerekir.

Kentimizde ve semtimizde sıklıkla karşılaştığımız ağaç budama ve kesme işlerinin yapımına ilişkin olarak kısa açıklamalarda bulunalım.

1. Apartman bahçelerindeki ağaçların kesilmesi ve budanması

Apartmanda karar alınmadan ve Orman İşletme Müdürlüğü’den izin işlemleri tamamlanmadan ağaç kesenlerin suç işlemiş olduğu bilinmelidir.

Ahmet Demirtaş

1.1- Apartman bahçelerindeki ağaçların kesilmesi

Apartman bahçesinde bulunan ağaç o apartmanın ortak varlığıdır. Apartmanın, kapısı, çatısı nasıl ortak varlığı ise ağaç da ortak ve canlı varlığıdır. (Bana göre ise: belirli bir yaş, büyüklüğe ulaşmış bir ağaç o mahallenin, semtin önemli bir ögesi olmuştur.) Ağacın kesilebilmesi için apartmanda kat malikleri toplantısı (Genel Kurul) kararı alınması ve yöneticiye yetki verilmesi gerekir. Tabi ağacın kesilmesi kararına haklı gerekçenin belirtilmesi beklenir. Kesilmesi düşünülen ağaç orman ağacı ise (Çam, göknar, dişbudak, akçaağaç vb.) Ankara Orman İşletme Müdürlüğü’nden izin alınması gerekir. İzinsiz kesilen ağacın yakalanması durumunda “kaçak” işlemi görür. Ağaç kesmek uzmanlık ve donanım gerektirir. Apartman bahçesindeki ağacın kesilmesi sırasında çevreye verebileceği zararlar iyi hesaplanmalı ve gerekli önlemler alınmalıdır. Apartmanda karar alınmadan ve izin işlemleri tamamlanmadan ağaç kesenlerin suç işlemiş olduğu bilinmelidir.

1.2- Apartman bahçelerindeki ağaçların budanması

Apartman bahçelerindeki ağaç ve ağaççıkların budanması da işi bilenlerin yapması gereken bir işlemdir. Budama, ağaçların yapraklarını döktüğü (Ankara için kasım sonu aralık ayı) zaman ile yeniden büyümeye başladığı –uyandığı- (Ankara için mart başı)  zaman aralığında yapılmalıdır. Budama ile ağacın gövdesine, çevredeki insan ve yapılara zarar verilmemeli ve aşırıya kaçılmamalıdır. Budama yapıldıktan sonra, budanan dallardan daha aşağılarda ağaç yeniden sürgün verirse, ağaç aşırı budanmış demektir. Budama yapılması konusunda da genel kurul kararı alınması ve yöneticiye yetki verilmesi yararlı olur. Böcek ve mantar hastalıklarının bulaşmaması amacıyla kesim yüzeylerine macun sürülmesi yararlı olur.

2. Sokak ve caddedeki ağaçların kesilmesi ve budanması

Sokak ve caddelerdeki ağaçlar o kentin/kasabanın ortak varlığıdır. O nedenle bu ağaçların bakımı veya kesilmesi konusunda belediyeler yetkilidir. Sokak ve caddelerdeki ağacı belediye yetkilileri değil de yetkisiz bir kişi keserse suç işlemiş olur. Bunları belediyelere veya adli yetkililere bildirmek gerekir.

Yanlış budama – Çınar ve kavaklar / İran Caddesi

2.1-Sokak ve caddelerdeki ağaçların kesilmesi 

Sokak ve caddelerdeki ağaçlar o kentin/kasabanın ortak varlığıdır. İşlevleri yönünden de (oksijen üretmesi, kirli havayı temizlemesi, güzellik katması) varlığı bütün toplumu ilgilendirir. O nedenle bu ağaçların bakımı veya kesilmesi konusunda belediyeler yetkilidir. Sokaklarda ilçe belediyesi, caddelerde anakent belediyesi yetkili ve görevlidir. Onlarca yıl emek verilerek büyümüş bir ağacın kesilmesine karar vermek için iyi araştırma yapılması gerekir. Bazı önlemleri alarak ağacın yaşaması sağlanabiliyorsa neden kesilsin? Ağacın kesilmesine karar verenler ağacı iyi bilen (orman mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı, botanikçi) mesleklerden olmalıdır. Çevreden gelen basit yakınmalara bakılarak ağaç kesilmemelidir. Devrilme, kırılma tehlikesi varsa veya ağaç kurumuş ise ağaç kesilebilir. Ancak kesilen ağacın yerine aynı türden yeni fidan dikilmesi unutulmamalıdır. Sokak ve caddelerdeki ağacı belediye yetkilileri değil de yetkisiz bir kişi keserse suç işlemiş olur. Bunları belediyelere veya adli yetkililere bildirmek gerekir.

2.2-Sokak ve caddelerdeki ağaçların budanması 

Bu ağaçların budanması konusunda ilçe veya büyükşehir belediyeleri yetkili ve sorumludur. Ağaçların budanmasında amaç rüzgarın hızını azaltmak, daha fazla gölge yapmasını sağlamak olabilir. Bu ağaçların budanmasında da amaç doğru ve isabetli belirlenmelidir. Budamada aşırıya kaçılırsa ağacın kar ve fırtınaya direnci azalır. Devrilme ve kırılma riski artar. Unutulmaması gerek bir nokta ise budamanın sık yapılmamasıdır. 3-5 yıl arayla ve az dal kesilerek budama yapılmalıdır. Sokak ve caddelerdeki ağaçların budanmasını izlemek, halkın istemlerini toplamak bağlamında, muhtarlıkların ve mahalle/semt derneklerinin görev üstlenebileceklerini düşünüyorum. Hem yanlış ve olumsuz uygulamaları önlemek hem de zamanında ve yerinde doğru uygulamaları yaptırabilmek için bu yola başvurulması yararlıdır. Belediye yetkilileri dışında bazı kişilerin kafalarına göre budama yapması suçtur. Toplumun ortak varlığına zarar vermiş olurlar. Bunların belediyelere bildirilmesi gerekir. 

Yanlış budama – Akkavak / Kuğulu Park

Budama: Amacı gerçekleştirmek üzere ağaçların kuru veya canlı dallarının uygun mevsimde, tekniğine uygun biçimde kesilerek uzaklaştırılması işlemidir.

Budamanın amaçları: 

a) Kuru ve hastalıklı dalların kesilmesi ile güzel bir görünüm oluşturmak,

b) Ağaca özel biçim kazandırmak,

c) Meyve veya çiçek verimini artırmak,

d) Yayaların rahat yürümesini sağlamak, taşıt trafiğini kolaylaştırmak,

e) Yakındaki binalara ve tellere zarar vermesini engellemek  

Tek, sıra veya küme olarak bulunan ağaçların budanmasında farklı uygulamalar söz konusudur. İğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaçların yapısal özellikleri farklıdır. Çınar ağacı aşırı budamanın zararlarını yıllar içinde giderme yeteneğinde olmasına karşın karaçam bu yetenekten yoksundur. 

Not: Park ve bahçelerde tekil olarak bulunan iğne yapraklı ağaçlar (çam, ladin, göknar vb.) zorunluluk yoksa budanmaz. Topraktan tepeye değin dallı ve yapraklı olması daha da güzeldir.

Bu yazının çerçevesini oluşturan Ali Necati Koçak’a teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

AHMET DEMİRTAŞ
+ Yazarın diğer yazıları

Sokağının adını söyle…

Ayrancım’ın 2. sayısında Özlem Demirci, Şair Nedim Sokağı’nın adı üzerine düşünüyor, sokağın adaşı olan apartmanların hikâyelerinin peşine düşüyordu. 

Sokak adlarında (ve cadde ve park ve semt adlarında da) ben de merak gezdiririm. Gönlüm, adlandırmalar hep “karakterli” olsun ister. Yani özgün olsun, özellikli olsun, bir hikâyesi olsun. “Yerli” olsun – millî değil, sadece yerli! Mahalline mahsus olsun.

Ayrancı’da bu bakımdan fazla talihli değiliz doğrusu. Sokaklarımızda özgün adlar, fazla yok.

Aklıma ilk gelen örnek, Şimşek Sokağı. Google’dan bakmaya başladım: İstanbul-Maltepe’de var, İzmir-Balçova’da, Adana-Kozan’da, Trabzon-Ortahisar’da var, Bursa-Osmangazi’de durdum, eminim daha niceleri vardır. Şimşek, Kuzgun, güzel sokaklardır ama adları harcıâlem.

Elçi, Tezel, Gökdere, Ömür, Güz, Yeşilyurt, Güleryüz, Yaylagül, kulağa hoş gelen adlar, özellikle Yaylagül’ün İstanbul-Bağcılar dışında fazla adaşı da olmayabilir, ama “özel” değiller, adlarının hikâyesi yok ya da biz bilmiyoruz. 

Millî değil yerli dedik ya, ülkenin her semtinde olduğu gibi Ayrancı’da da millî “tınılı” sokak adları eksik değil tabii. Yine birçok şehirde adaşı bulunan Özvatan Sokağı mesela. Kıbrıs Sokağı’nın adının da “harekât” sırasında konduğunu tahmin ediyorum. 

Peki dolmuş hattındaki Tirebolu Sokağı’nın adı neden Tirebolu? 

Gerede Sokağı’nın adı Tirebolu gibi bir başka vilayetin (Bolu’nun) ilçesinden mi geliyor, yoksa erken cumhuriyet ileri gelenlerinden Hüsrev Gerede’den mi?

Buradan, “seri” izlenimi veren adlara geçelim. Pilot’u Hava Sokağı’yla mı Piyade Sokağı’yla mı eküri saymalı? Aslında, üçünü birden semtin en canlı arteri haline gelen Güvenlik Caddemizle de eşleştirebiliriz, “güvenlikçi anlayışı” temsil etmek bakımından! Hep aynı soru: nereden çıkmış bu adlar?

Semt sokaklarımızda en bariz seriyi tabii Özlem Demirci’nin Şair Nedim’inin de dahil olduğu edebî adlar oluşturuyor: Mesnevi, Şair Baki, Farabi, Reşat Nuri, Şair Nazım (bu sonuncusu Nazım Hikmet değil, 17.yüzyıl Mevlevi şairi). İşte bakın bu seride semte özgü bir karakteristik var. Şık duruyor.

Tomurcuk, Bürümcük (evimiz otuz yıla yakındır orada), Meneviş’i de bir seri sayabiliriz değil mi? Çiçekli, bezekli, rengâhenk adlar. Bunlar da özellikli.

Karyağdı-Kuşkondu ikilisi de, pastoral naiflikleriyle özgündürler.

Başkentin göbeğinde, birçok elçiliğin bulunduğu bir semtte, bir diplomasi ve “dünya ve dünya liderleri” serisi olmazsa elbet olmazdı. Paris Caddesi, tabii. Kuveyt, Kişinev, diplomatik jest ürünü adlandırmalar. Cinnah Caddesi de öyle tabii. Cinnah’ın kurucu lideri olduğu Pakistan’la on yıllardır ihtilaf halinde bulunan Hindistan Elçiliği’nin Cinnah Caddesi üzerinde bulunması da hafif tahrik sayılabilir! Onlara kalsa, bu usandırıcı yokuşun adının Jawaharlal Nehru Caddesi olmasını tercih ederlerdi. 

Willy Brandt sokağının tabelasında “Brant” yazıyor, belki bir gün düzeltirler. Ufacık bir sokaktır. Sosyal demokrasinin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki belli başlı uluslararası liderlerinden biri olan müteveffaya, “toplumcu belediyecilik” yönetimindeki bir beldede, daha uzun bir sokak yaraşırdı.

Uzun sokaklarımıza gelirsek… Hem uzun, hem de özgün adlı sokaklarımız:  Portakal Çiçeği, Meneviş (ikinci kez anıyoruz) ve Refik Belendir. Refik Belendir adı, benim gibi ad meraklısı arkadaşlarım arasında uzun süre esrarını korumuştu. Kimdi bu Refik Beledir? Kulağa “paşa” adı gibi geliyordu; “Belendir Paşa,” yakışır doğrusu. Sonra ODTÜ Şehir-Bölge Planlama’dan arkadaşım Oğuz Işık sırrı çözmüş, Refik Belendir’in bir vakit Ankara Belediyesi veteriner müdürü olduğunu öğrenmişti. Ekşi Sözlük’te de 2014 Kasım’ında birisi,  Belendir’in bu makamı 1953 yılında işgal ettiği notunu düşmüş. Düşünün ki şu şehirde 1977-1980 arasında nice öncü uygulamayı gerçekleştirerek belediye başkanlığı yapmış Ali Dinçer’in adını taşıyan bir sokak yok ama ta ne zamanların veteriner müdürünün adını taşıyan upuzun bir sokak var. Eh, Ayrancı’nın hatırı sayılır bir hayvansever nüfusu barındırmasıyla uyumludur.

Kenan Evren, Bülent Ecevit, İrfan Özaydınlı ve Ali Dinçer bir yemekte

Biliyorsunuz, sokakların adlarını değiştirmek ülkenin millî sporlarındandır. İnsanın adını değiştirmesi kadar tuhaftır. Manasız, harcıâlem olsa bile, yıllarca kullanılan, bellenmiş, anılarda yer etmiş bir adın değiştirilmesi, kolay kolay içe sindirilemeyecek bir şey. Ayrancı da bazı ad değiştirme darbelerine maruz kaldı. Sonuncusu, Suriye’de ABD’yle hafif gerilerek gerçekleştirilen “Zeytin Dalı” askerî harekâtının adının, ABD Elçiliği’nin önündeki Nevzat Tandoğan Caddesi’ne verilmesi. Sokak adlarının günlük siyaset sembolizmine alet edilmesinin bariz örneği. 1990’ların ortalarında, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Çevre Sokağı’nın adının Makedonya’nın başkentine selamla Üsküp Caddesi yapılması da öyleydi. 2016 Aralık ayında bir sergi açılışında suikasta uğrayan Rusya Büyükelçisi Andrei Karlov’un adı da, az evvel andığımız Karyağdı Sokağı’na verilmişti hatırlarsınız. Taziyeden öte, “başkentin ortasındaki” güvenlik zaafından ötürü, özür niyetine biraz da. Televizyonda haberi izlerken, oğlum “Rusya’ya bu yetmez, Ankara’nın adını Karlovgrad olarak değiştirmeliler!” diye mavra yapmıştı, gülmüştük. 

Evet, ad değiştirmek, her hal ve şartta, tuhaftır. “Karaktersiz, özgün değil” de desek, yıllanmış sokak adlarımızla halleşeceğiz. O adların (varsa) neden, nasıl konduğunu bilsek, (varsa) hikâyelerini öğrensek bir de… Merak etsek…

Ulus Baker’le ev halleri

Çocukluğum boyunca yaz aylarını İstanbul’da geçirmiş olsam da, doğma büyüme İzmirliyim. Her halükârda, ODTÜ’de mimarlık okumak için Ankara’ya taşınıncaya kadar bir bozkır kenti mefhumuna sahip değildim. Lisans boyunca da yurtta kalmış ve mimarlık eğitiminin taleplerini haddinden fazla ciddiye almış bir öğrenci olduğum için kampüsten dışarıya pek fazla adım atmamıştım. Ankara’da beş yıl geçirmiş olmama karşın ne kenti, ne de insanlarını doğru dürüst tanımaya çalışmamış olduğumu yüksek lisans için apar topar taşındığım ABD’de utanarak fark ettiğimi hatırlıyorum. 

Belki biraz da o nedenle, Türkiye’ye dönme kararı aldığımda bir yerden tekrar başlamak için İzmir veya İstanbul yerine Ankara’yı tercih etmiştim. Bu dönüşün ilk adresi, arkadaşlarımdan devralacağım Ayrancı Yeşilyurt Sokağı No:53’teki şimdi yıkılmış olan İş Bankası 50.Yıl İkramiye Evleri’nin zemin kat, arka bahçeye bakan dairesiydi. 

İnsanlarla tanışmanın yollarını ararken, ODTÜ GİSAM’da Ulus Baker’in sinema, video ve felsefe üzerine verdiği zihin açıcı dersleri takip etmek çok cezbedici göründü. Ancak o sırada ODTÜ’de herhangi bir programa kayıtlı olmadığım için dersleri dışarıdan takip edecektim. Ulus’la ilk tanışmamız ona bu niyetimi bildirmek ve de Berlin’den satın aldığım, seveceğini tahmin ettiğim bir kitabı kendisine hediye etmek için takıldığını bildiğim Mülkiyeliler’de onu bulup, yanına gidip, sohbet etmemizle başladı. Böylelikle, bir yandan geçimimi sağlamak üzere çalışmaya başladığım Gaziosmanpaşa’daki mimarlık bürosuna gidip gelirken, diğer yandan da ODTÜ-Ayrancı dolmuşlarına iki dakika mesafedeki evimle Ulus’un dersleri arasında mekik dokumaya başlamıştım. Resmi öğrencisi olmadan derslerini şevkle takip etmemin, okul dışı güzergâhlarında sık sık karşısına çıkıp sinemadan bahis açıp muhabbete girmemin ve de sonunda Ulus’un GİSAM’daki derslerini asiste eden, bugün sevgili eşim olan, Bilge’yle sevgili olmamızın doğal sonucu olarak kader ağlarını ev arkadaşlığımıza doğru ördü. 

Ulus o sıralar, daha sonra benim de yanına çıkacağım Meneviş Sokağı’nın meclis duvarından üç bina evvelki beş katlı bir apartmanın en üst katındaki geniş bir dairede, GİSAM’dan mesai arkadaşı Alman film kurgucusu sevgili Thomas Balkenhol ile birlikte kalıyordu. Ancak Thomas’ın evlenip eşiyle ayrı eve çıkması gündeme gelmiş, dolayısıyla Ulus’un da kendisine yeni bir ev düzeni kurma gerekliliği hasıl olmuştu. Ulus gibi rutinlerine ritüel derecesinde bağlı birisi için bu pek de hoş bir durum değildi. Yeşilyurt’tan Meneviş’e taşınmama varan süreçte birbirimizin evlerinde gece geç saatlere, hatta çoğu kez sabahlara varan, bol müzikli, bol sinema ve video sohbetli zamanlar geçirmiş, birbirimizin hallerine ısınmıştık. 

Ulus’un doktora tez döneminin duygusal yüklerinden yeni yeni kurtulduğu, Öteki ve İletişim Yayınevlerine, Mülkiyelilere ve Sakarya merkezli sosyal hayatına, kitap çevirilerine, denemelerine, internet gruplarına, SSK’daki Fikrim Türkü Bar’daki DJ’lik ve müzik sosyolojisi sohbetleri mesaisine ve gönül ilişkilerine kendini kaptırdığı keyifli zamanlarıydı. 

Thomas’ın evden taşınacağı gün gelip çattığında Ulus’un yanına “aklı başında” bir ev arkadaşı bulma telaşesine düşen ODTÜ, GİSAM ve İletişim Yayınevi’nden eş dost çevresi karşılıklı olarak kanımıza girdiler, zaten biz de teşneydik ve yanımıza alacağımız üçüncü bir kişiyle sürdürülebilir bir ev düzeni tesis edebileceğimize kani olmuştuk. Yenilenen kira sözleşmesini imzalamaya Ulus kendisi gelmemiş, ancak sağlam bir kefil olarak İletişim Yayınlarından dostumuz Tanıl Bora’dan bana eşlik etmesini rica etmişti. Sonraki yıllarda da sevgili Tanıl, Ulus’un başa çıkmakta zorlandığı can sıkıcı sorumluluklarına Ulus’un arkadaş çevresi adına “kurumsal” destek vermeyi elinden geldiğince sürdürecekti. 

Ulus için kimi sorumlulukların can sıkıcı ve başa çıkması zor hale gelme nedeni öncelikle zamansaldı; gündüz mesai saatleri etrafında şekillenen çalışma ve sosyalleşme biçimlerindense, geceyi gündüze bağlayan saatlerin toplumsal nabzını tutmayı önemsiyordu. Bu da, büyük oranda kendine yüklediği bir takım başka insani, vicdani ve entelektüel sorumlulukların pratik önceliklerinden kaynaklanıyordu, elbette. Diğer yandansa Ulus, yâd edilen kişiliğiyle cismi birbirine fazlasıyla dolanmış, bu dolanıklığı kâh kendisi, kâh çevresi yaratmış, sonuç itibariyle katmerli bir miti gündelik hayatı olarak yaşamak zorunda kalmanın zorluklarıyla hava karardıktan sonra daha rahat başa çıkabiliyordu. 

Dersinin olmadığı sıradan bir günü çoğunlukla öğlene doğru başlıyor, resmi mesai saatinin bitimine doğru yürüyerek veya taksiyle inilen Kızılay’da çeşitli yayınevleri, kişi ve kurumlarla sürdürülen yazı çizi işlerine dair görüşmelerle devam ediyor, sonrasındaysa belki de asıl mesai, Ankara’nın sol cenahı üzerine saha araştırması yapıyormuşçasına uğranılan Mülkiyeliler, Fikrim ve sonrasında Nefes Türkü Bar’ları ve oradaki eş dost çevrelerinin hâlleriyle hemhâl olmaya dayalı, neşeli ve kederli gündelik hayat sosyolojisinin mesaisi başlıyordu. 

O sıralar benim gibi ODTÜ Sosyolojide doktora yapmaya başlamış olan üçüncü ev arkadaşımız sevgili Özhan’ın da aramıza katılmasıyla birlikte evin giderek bir sosyal bilim ocağı haline geldiğini gören Ulus, ders yaptığı ortamları ODTÜ dışına genişletme fırsatlarını daha bir kovalar hale gelmiş, aramızdaki şakayla karışık tabirle, “eve iş getiren değil, işe ev götüren” bir sosyallik araştırmaları ekibine kavuşmuştu. Ağırlıklı olarak Ulus’un programı etrafında organize olduğumuz bu dönem, bir geceliğine uğrayan misafirlerin kolaylıkla ev arkadaşlarımız haline geldiği, adını büyük siyasi harflerle koymadan dünyaya, devlete, geniş topluma, “bizim insanlarımıza” ve de kendimize karşı sorumluluklarımızı sürekli müzakere etmeyi öğrendiğimiz olağanüstü güzellikte bir ev haliydi. 

Bir yandan da, evimiz ve ev ahalimiz hiçbir zaman kendi içine kapanmıyor, kendisini ilişkide olduğu diğer dost evleri ağı içerisinde karşılıklı ziyaretlerle sürekli canlı tutuyordu. Bu ağın içindeki evlerden biri de Ulus’un yakın dostu, eski ev arkadaşı şair, Ekin yayınevinin sahibi, 2006 yılında kaybettiğimiz sevgili Mehmet Düz’ün Ayaş’taki eviydi. Mehmet Abi, Ayaş İlçe Tarım’a atanmıştı. Orada bir yandan domates yetiştiricilerini denetliyor, kendisi de domates, biber yetiştiriyor, diğer yandan edebiyat çevresinden dostlarını evinde ağırlıyordu. Bazen iki adım öteye gitmeye ikna etmekte zorlandığımız Ulus, Mehmet abi dendi mi uzak yakın demeden Ayaş’ta soluğu almaya bayılırdı. 

Bu fotoğraf, Ayrancı’daki evimizden olmasa da, evimizin bir dönem topolojik olarak arka bahçesi haline gelmiş Ayaş’ta, Mehmet Düz ziyaretlerimizin üst üste gerçekleştiği, Ulus’un peşindeki sine-gözler olarak kendimizi video kameralarla domates tarlalarında dolaşırken bulduğumuz bir günden, bir anda komikliğine paparazzi muhabiri moduna geçerek “Ulus Hocam, sizin için organik entelektüel diyorlar, ne diyorsunuz?” diye takılıp, birlikte gülüp eğlenmiştik. Tabii Ulus da boş durmadan, hemen paparazzi tabirinin sivrisinekten geldiğini, zirai bir problem olarak zehirle ele alınması gerektiğini söyleyerek karşı saldırıya geçmişti. 

Bu yazı için Ayrancı’daki evimizden bir görsel ararken hazırlıksız yakalandık diye üzülürken, Ulus’un Ayaş’ta bir domates tarlası içinde dolanırken ki bu video karesini mini DV’den düşük çözünürlüklü de olsa yakalayınca bir bakıma belki de evimizi bu imaj daha çok anlatıyordu diye düşünmeden edemedim. 

Ulus Baker Ayaş’ta domates tarlasında

Ayrancı’nın tarihi Renda Köşkü’nde neler oluyor?

Mimarı Sait Bektimur olan ve 1925 yılından günümüze ulaşan Renda Köşkü ilk yıllarında

Atatürk Bulvarı 112 numarada ağaçların arasından hızla gelen geçen araçları ve bu aralar kaldırımların daraltıldığından beri sayıları epey azalan yayaları sessizce izleyen bir köşkümüzden bahsedeceğim: Renda Köşkü.

Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarisi’nin günümüze ulaşabilmiş nadide örneği olan iki katlı şirin evin tarihine kısaca göz atmakla başlayalım yazımıza ve daha sonra günümüzde başına neler geldiğinden bahsedelim kısaca.

Yaptığımız araştırmalar bizi köşke adını da veren sahibi Abdülhalik Renda’ya götürüyor.

Abdülhalik Renda

Osmanlı bürokratlarından olan Renda, valilik, müsteşarlık görevlerinde bulunduktan sonra Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919’da İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmiş. 

19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir’in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi olmuş. Kurtuluş Savaşı sonrası yeni kurulan Cumhuriyet Hükümetleri’nde dört kez Maliye Bakanı olan Abdülhalik Renda yedi dönem ard arda vekil seçilmiş, 1935-1946 arasında 11 yıl süreyle meclis başkanı olarak en uzun süre görevde kalan TBMM başkanı ünvanını elde etmiş.

1946 yılında bu köşkü satın alan Renda ardından çıplak mülkiyeti 1949 yılında Kızılay Derneği’ne bağışlamış ama intifa (kullanma ve yararlanma) hakkını kendisinde tutmuştur.

Renda Köşkü, Türkiye Kızılay Derneği’ne bağışlandığı tarihten itibaren uzun bir süre Türk Kızılay’ı yetkili kurullarının toplantı salonu olarak kullanılmıştır. 

Ancak son yıllarda bitişiğindeki ABD Büyükelçiliği köşkteki etkinliklerden rahatsızlık duyduklarını bildirmişler, bu rahatsızlıkların yoğun güvenlik kaygılarına dönüşmesi üzerine de Renda Köşkü’nün kullanımı ciddi kısıtlama altına girmiş, nihayet kullanımı terk edilmiştir.

Renda Köşkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir dönem Çekoslavakya Sefareti olarak da hizmet vermiş.

Mimari Sait Bektimur olan ve 1925 yılında yapımı tamamlanan, hatta bir ara Çekoslovakya Sefareti olarak da kullanılan Renda Köşkü, on yıllarca kaderine terk edilmiş, unutulmuş, unutturulmuş…

Köşk, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 10.07.1976 gün ve A-123 sayılı kararı ile Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Taşınmaz, imarda Cumhurbaşkanlığı (şimdi Başbakanlık olarak kullanılan Çankaya Köşkü), elçilikler, Seğmenler ve Botanik Parkı ile birlikte üçüncü derece doğal sit alanı, ikinci etap imar planında sosyal tesis alanında kalmaktadır.

Kızılay Derneği mülkiyetinde olan köşk vakti zamanında restorasyona uğrayarak özgün kulesini kaybetmiş.

Kızılay’ın tarihi Renda Köşkü için 2007 yılında ODTÜ ve Çankaya Belediyesi ile yaptığı proje

1980’li yıllarda, köşkü koruyarak arsa üzerine yeni bir Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Binası inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Bu yeni binanın projesi Vedat Dalokay ve Rahmi Öngüner tarafından çizilmiştir. Ne var ki, söz konusu proje; arsa üzerinde bulunan köşkün önemini yitirmesine yol açabileceği ve projenin hayata geçirilmesi durumunda komşu büyükelçilik binaları bakımından güvenlik riskleri içerebileceği yönündeki kaygılar nedeniyle iptal edilmiştir.

Kızılay Genel Başkanı Talat Yılmaz, göreve geldikten sonra kurumun gelirlerinde yaşanan düşüş nedeniyle acil önlemler almaya karar vererek köşkü 2004 yılının Mayıs ayında kiraya çıkarır. Tarihi Renda Köşkü’nü kiralamak için girişimlerde bulunan ABD Büyükelçiliği ile Kızılay Genel Merkezi arasında görüşmeler devam eder etmesine ama sonuç alınamaz.

Yaklaşık üç sene sonra Kızılay Derneği yeni bir proje açıklar bu köşk hakkında. Çankaya Belediyesi ve ODTÜ tarafından hazırlanan projede köşkümüz bu sefer müze olacaktır. Lakin 3.845 metrekarelik bahçesinde bir de konaklama, konferans hizmeti verecek bir bina da tasarıma dahil edilir. Toplamda 12 bin metrekare olarak planlanan dört katlı bina neredeyse tüm bahçeyi betona boğmaya niyetlense de bu proje de hayata geçmez neyse ki.

Köşk, 2016 Mayıs ayında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle bir skandala yol açmış.

2016 Mayıs ayında ise skandal bir olay neticesinde gündeme gelir bizim “sahipsiz köşk” gazete sütunlarında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle boy gösterir. Görgü tanıklarının ifadeleriyle; 

“Bina görevlisi, yağışlı havada pencere pervazına yerleştirdiği mangalı, kâğıt ve odunlarla tutuşturdu; ateşin üzerine koyduğu kömürleri yelpaze sallayarak yaktı. Etrafa sıçrayan kıvılcımlara aldırış etmeyen görevli mangal keyfini misafirleriyle sürdürdü. Daha önce de zaman zaman dumanlar çıkıyordu ama göremiyorduk. Şimdi hava yağışlı olduğu için balkonun penceresinde mangal yaptılar.”

Anlayacağınız Kızılay Kurumu çalışanları Ankara’nın göbeğindeki bu köşkte “felekten bir gün çalmak istemişlerdi’’ sadece. Kaderine terk edilmiş bu nadide köşkte bunun ne sakıncası olabilirdi ki zaten?

Sansasyon sonrası Kızılay Derneği, konuyla ilgili açıklamasında ‘mangal’ faillerinin kurum ile ilişkilerinin kesildiğini duyurarak yüreklere bir nebze olsa da su serper.

Tarih 2018 yılının son aylarını gösterdiğinde Renda Köşkü’nde bir restorasyon göze çarpar. 

Bunun üzerine Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde cephe sıvasının sökülme işlemi ve binadaki inşaat çalışmalarına dair yaptığı başvuru ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyacaktır. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Ankara 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nden konuya ilişkin gelen cevap yazısında;

“Bilgi edinme hakkı kanunun 10. maddesinde bilgi veya belgenin niteliği gereği kopyasının verilmesinin mümkün olmadığı veya kopya çıkarılmasının aslına zarar vereceği hallerde kurum ve kuruluşlar ilginin yazılı veya basılı belgeler için söz konusu belgenin aslını incelemesine ve not alabilmesine olanak sağlar. 16. maddesinde ‘açıklanması halinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibariyle devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kanunu kapsamı dışındadır”

diyerek kısaca ‘devlet sırrıdır söylemeyiz’ diyecektir ilgili kurum.

Devir ne de olsa ‘öyle her işe merak edip de burnunuzu sokmayın’ devridir artık.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, kurumdan gelen yanıta tepki gösterdiği açıklamasında;

“4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesindeki başvurumuza ‘devlet sırrı’ diyerek yanıt verilmemesi ilk defa karşımıza çıkıyor. Daha önce ticari sır dediler, kaçak saray maliyeti için açıklarsak ekonomik kriz olur dediler, hatta AOÇ’ye yapılan ABD büyükelçiliği için bile ticari sır dediler bilgi vermediler ve yargı yoluyla bütün belgeleri elde ettik. Şimdi bir de ‘devlet sırrı’ çıktı karşımıza. Siz korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde devlet sırrı olacak ne yapıyorsunuz? Altı üstü ne yaptığınızı ve bir proje kapsamında yapıp yapmadığınızı, varsa onaylı projelerini istedik. Şimdi binanın ne olarak kullanılacağı da muammalı duruma geldi?” 

diyerek tepki gösterse de kurum ser verip sır vermez.

Sonuç olarak doksan beş yıllık nadide köşkümüzün hazin hikayesi budur. Kuşaklar boyu hiçbirimiz bu tarihi eseri tanıyamadık, bahçesinde dolaşıp merdivenlerinden çıkamadık. Cumhuriyet tarihinin tanıklığını yapan odalarını, koridorlarını soluyamadık hiç. Hiç hayal kuramadık onunla ilgili. Yanı başımızdaydı ama hiç dokunmamıza izin verilmedi. Neden, ne için bu özel anlardan mahrum kaldık? Kim, neden istemedi ona yaklaşmamızı?

Bizler artık yaşadığımız mahalleye, onun her ağacına, her duvarına dokunmak, her yolunu keşfederek sahip çıkmak istiyoruz.

Renda Köşkü tarihinde sakladığı tüm özel anlarıyla, nadide mimarisiyle, yıllara tanıklık eden bahçesi, kapısı, penceresi, pervazıyla Ayrancılıların, Ankaralıların keşfine açık olmalıdır.

‘Devlet sırrı’ devlette kalsın, Renda ise bizde.

Bu haberin yazılmasında değerli katkılarından dolayı Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a ve Hamburg Üniversitesi’nde Avrupa Çalışmaları master eğitimi yapan dostumuz Bulut Arın Taştan’a çok teşekkür ediyoruz.

Ayrancı’nın değerlerini Keçiören’e taşımak mümkün mü?

Avrupa Birliği’nin genişlediği pek çok safhada tartışmanın ekseni, birliğin genişlemesinin hangi temel saiklere dayanması gerektiğiydi. Emek ve sermaye ekseninde öncelenmesi gerekenin sermaye olduğu açıkça belirlenmişti. Emeğin serbest dolaşımı sermayenin işine yaramıştı. Opel fabrikası Almanya’dan Polonya’ya taşınırken işçilere “sizi işten çıkarmıyoruz, Polonya’ya çalışmaya gelebilirsiniz” demişlerdi. Pek çok Alman işçi emeğin serbest dolaşımının manipüle edilmesinden dolayı işsiz kalmışlardı. 

Avrupa’nın değerlerini Avrupa’nın coğrafi sınırlarının dışına taşımayı bir kıta politikası haline getirmeyi amaçlayan “sosyal Avrupa” yaklaşımı tartışmayı pratikte böyle kaybetti. 

Bir kıtanın, ülkenin, hatta kentin değerlerinin taşınması için pek çok aşamada o değerlerin köklerinin aranmasına ihtiyaç var. İzmir’i Türkiye’nin diğer şehirlerine, Ankara’yı Çankırı’ya, Ayrancı’yı Keçiören’e uyarlamak mümkün mü? Her birini ayrı ayrı tartışmak gerekiyor. Ancak bir yaklaşım olarak değerlerin ihracı son derece gerçekçi görünüyor.

Keçiören’in kökleri

Keçiören, Altındağ’ın büyük topraklarından kopan bir parça. Tarihsel olarak Altındağ’ın lonca ve tarikatlarına karşı gayrimüslimlerin yaşam alanlarını temsil ediyor. Eskiden yerleşik bir kent merkezi olmamasına rağmen kentlileri barındırıyordu. Keçiören’in pek çok semtini Ayrancı’dan farklı kılan şey tarihin bugünkü döneminde kentlileri barındırmıyor olması. Burada esaslı bir soru gündeme gelmeli: Kentliler orayı terk ettiğinde orada bir kent kalır mı?

Kentlilerin ayak izleri Keçiören’de Cumhuriyet döneminin öncesine kadar dayanır. Kentin büyük talihi ise coğrafi konumuna dayanıyor. Keçiören’in sarp kayalıklarının hemen altında Altındağ’a kadar uzanan düz ovaları vardır. Bu da taban suyu yüksek Kazan ve Çubuk’u Keçiören’le aynı kaderi paylaşmaya itiyor. Kent kaçınılmaz olarak kırsalla buluşuyor. Kenti oluşturan olgu ise bağ evlerinde vücut buluyor. Kentlileri kentin önüne geçiren bu coğrafi durum avantaj veya dezavantaj olarak görülebilir. Ancak hem Ayrancı’da hem Keçiören’in semtlerinde kent kentliyi değil, kentli kenti oluşturuyor.

Keçiörenliler artık Çankaya’da

Ayrancı’da yerleşik Ayrancılılar vardır. Elinde tuttuğunuz gazete de semte ait, semti oluşturan, Ayrancılıların kimliğine seslenen bir yayın. Ayrancılı olmak New Yorker (New Yorklu) olmak gibi kente bağı kurguluyor. Keçiörenliler’de de benzer bir durum var. Ancak bu sınıfsal bir bağlamda ortaya çıkıyor. Zira Keçiören kentli olduğu dönemlerde kent burjuvazisine de ev sahipliği yapıyordu. Kent burjuvazisi Türk sağının kentleri kanatan saldırısıyla Keçiören’i terk etmeye, Çankaya’ya, Yenimahalle’ye ve Etimesgut’a kaçmaya başlıyor. Bir süre sonra Keçiören kentin merkezi Çankaya’ya işgücü taşıyan yoksul kent çeperi görüntüsüne bürünüyor. Keçiörenliler her sabah mesai saatinin başlangıcıyla birlikte Çaldıran, Fatih Köprüsü ve Etlik istikametlerinden kenti terk ediyorlar. Kent çoraklaşıyor.

Bütün bu dönüşüm çoraklaşan kentin tek umudu kalmasını sağlıyor. Bunun yolu gün içini Çankaya sınırları içinde geçiren Keçiörenliler’in Ayrancı’nın değerlerini akşam saatlerinde kentlerine taşımalarıyla mümkün. Ancak bu ihracın önünde iki büyük engel duruyor: Birincisi uzun otobüs yolculukları, ikincisi ise sınıf kini.

Bu iki sorunu aşıyor olmak Ayrancı’nın değerlerini Keçiören’e taşıyacak. Bu yolla “sosyal Ayrancı” yaklaşımı ortaya çıkmış olacak.

Scooter çözüm mü, düğüm mü?

Şehir içi ulaşımda kitlesel çözümlerden bireysel çözümlere yeni tartışmalar

İstanbul’da başlayıp Ankara’da da özellikle gençlerin yoğun ilgisiyle kullanılan elektrikli scooter devletin yasal düzenleme çalışmasıyla bir yandan sektör temsilcilerinin milliyetçi politik dile sarılması diğer yandan söylendiği kadar çevre dostu olmadığı tartışmaları ile gündemimize oturdu.

Resmi olarak bir araç statüsü kazanamayan elektrikli scooter’lar için pek çok ülke gibi Türkiye’de de yasal düzenlemeler gündemde. Kazaların artması, trafik ihlalleri, park yerleri gibi birçok konuda her ülkede farklı kararlar bulunuyor. Ancak yaşanan ölümlü kazalar ile gündeme gelen elektrikli scooter’lar için şimdi söylendiği kadar çevre dostu olmadığı tartışmaları yapılıyor. 

Elektrikli scooter’ın kullanımı otomobillere oranla çok daha çevre dostu olduğu ortada. Ancak toplu taşımada tek seferde fazla yolcunun taşınması daha az aracın yollarda bulunmasını sağlıyor ve bu karbon salımı açısından hala daha avantajlı. Elektrikli scooter’ların lityum-iyon batarya ve alüminyum parçalar gibi malzemelerin yalnızca üretimi değil, üretim süreci ve kullanım alanları gibi değişkenlerin de değerlendirmeye girmesi gerekiyor. Özellikle Çin’in bu alandaki çalışmalarının daha iyi denetlenmesi isteniyor. Çünkü alüminyum kullanımından, şarj etmek için kullanılan malzemelere kadar karbon salınımının oldukça yüksek olduğu ortaya konuldu.

Elektrikli  scooter, kısa mesafeli ulaşımda bireysel kullanımı özendirerek bir ‘mikromobilite‘ çağı başlattı. Özellikle koronavirüs salgını sonrası toplu taşıma araçlarına binmek istemeyenler, kısa mesafelerde bu araçları tercih etmeye başladı. Birçoklarına göre e-scooter, büyük bir potansiyele sahip. Kısa sürede popüler olması da bunu doğrular nitelikte. ‘Yeni normal‘in yıldızı e-scooter’lar yaygınlaşınca, bunlarla ilgili tartışmalar da büyüdü.

Ya devlet başa ya kuzgun leşe

Elektrikli scooter kiralama uygulaması Martı’nın CEO’su olan Oğuz Alper Öktem, Youtube’da konuk olduğu bir programda elektrikli scooter’larla ilgili gündemdeki düzenleme tartışmalarına yönelik “ya Devlet başa, kuzgun leşe” ifadesi kullanıcılardan olduğu kadar farklı kesimlerden de tepki topladı. Öktem “Bizim burada vatanını seven her Türk iş adamı gibi dememiz gereken şey: Devlet başa, kuzgun leşe. Devlet başımızda olduğu sürece sıkıntı olmaz.” ifadesini kullandı.

Piyasadaki Palm Tech, ETKU, HOP Scooters, Bizero, DUCKT, Yapıdrom, Kumru Scooter, Eşarj gibi sektörün diğer paydaşlarıyla buluşan Ulaştırma Bakanlığı küçük yatırımcının güçlendirilmesi için bir standardizasyon geliştirilmesinin önemine, hız sınırı, yaş sınırı, dijital ehliyet gibi sınırlandırmaların önemli olduğuna, veri paylaşımının ve hem belediyeler hem de merkezi yönetimle koordineli çalışmanın gerekliliğine ve veri havuzu oluşturulması için çalışmalar yapılması gerektiğine vurgu yapıyorlar.

Ankara’da Martı ve HOP markaları piyasada olsa da, İstanbul’da başka girişimler de var. BinBin İstanbul Havalimanı ve üniversite kampüslerinde hizmet veriyor. MOBİ sadece İstanbul’un belirli bölgelerinde hizmet veriyor. Palm üniversitelere odaklanan bir girişim, İTÜ Ayazağa yerleşkesinde hizmet veriyor. ETKU, Osmanağa ve Caferağa mahallelerinde hizmet vermeye başladı fakat kısa zamanda kapandı. 

Ülkelere göre elektrikli scooter düzenlemeleri

TÜRKİYE

Ülkemizde henüz e-scooterlar ile ilgili bir yasal düzenleme yok. Ancak bu yönde çalışmalar yapılıyor. Şu an için araçları kiralayan firmaların kendi belirledikleri kısıtlamalar var. Örneğin hız sınırı saatte 18 km. Yasaya göre bu araçları 11 yaşından büyükler kullanabilse de kiralama şirketleri genelde 18 yaş ve üstüne müsade ediyor.

İNGİLTERE

Koronavirüs salgınından en çok etkilenen ülkelerden biri olan İngiltere’de yakın zamana kadar yasak olan e-scooter yasal hale getirildi. Bu araçlar için özel yollar yapılmasına karar verildi. Kullanıcılarının geçici ya da kalıcı ehliyet almaları gerekiyor. Maksimum hız saatte 25 km. Kaldırım ve yaya yollarında sürülmesi yasak. E-scooter’ın araç olarak kaydedilmesi gerekmiyor ancak sigortalanması şart. Kask kullanılması öneriliyor ancak zorunlu değil.

ABD

Ülkede genel bir kural yok. Eyaletlere göre değişen çeşitli kısıtlamalar var. Örneğin New York şehrinde nisan ayına kadar e-scooter kullanmak tamamen yasaktı. Yeni yasayla birlikte belirlenen bazı sokak ve caddelerde kullanıma izin verildi. Kaliforniya’da 16 yaşından büyükler kask takmak zorunda, yollarda, bisiklet şeritlerinde hatta kaldırımlarda e-scooter kullanabilirsiniz.

ALMANYA

E-scooter’ların sigortalanması ve sigorta etiketinin aracın görünür bir yerinde olması gerekiyor. Kayıt yaptırıldıktan sonra araçlara plaka takılıyor. Ayrıca ekipman olarak fren, lamba, reflektör ve zil bulundurulması zorunlu. Yaş sınırı 14. Saatte 20 km. hıza kadar izin var. E-scooter’lar normal yollarda ve bisiklet yollarında kullanılabiliyor ancak kaldırım ve yürüyüş yolları bu araçlara yasak.

FRANSA

2019 yılı sonunda e-scooter’lar için yasal düzenleme yapıldı. Buna göre 12 yaş üzeri bu araçları kullanabiliyor. Azami hız saatte 25 km. Ancak e-scooter kiralayan şirketler, yaya yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerde bu sınırı saatte 8 km’ye kadar düşürüyor. Araçlara sigorta yaptırılması zorunlu değil.

AVUSTURYA

E-scooter’lar bisikletlerle aynı statüde kabul ediliyor. Azami hız sınırı saatte 25 km. Sürücüler, bisikletler için geçerli trafik kurallarından sorumlu. Kullanıcıları araçlarını izin verilen yerlere, belirlenen kurallar çerçevesinde park ettiklerini kanıtlamak için fotoğraflarını çekmek zorunda.

İSPANYA

İspanya’da e-scooter’lar sadece özel tabela bulunan bisiklet yollarını kullanabiliyor. Yaya yoğunluğunun fazla olduğu sokaklarda kullanılması yasak. Kask takılması zorunlu. Araçların sokaklara park etmesi yasak.

AVUSTRALYA

E-scooter kullanırken kask ve koruyucu elbise giymek gerekiyor. Bazı eyaletlerde araba ehliyeti, e-scooter kullanmak için de yeterli. Bazı eyaletlerde ise önce eğitim almanız ve sonra sınavı geçmeniz gerekiyor. E-scooter’ı alkollü kullanmak ya da sürüş sırasında cep telefonu kullanmak kesinlikle yasak. Avustralya’da maksimum hız sınırı da eyaletlere göre saatte 10 km ila 25 km arasında değişiyor.

(Kaynak: Sözcü Gazetesi)

Ayrancı’daki kullanıcılar elektrikli scooter için ne düşünüyor

Onur Dinçer

2011’den beri Aşağı Ayrancı’da oturuyorum.Martı’yı ilk olarak pandemiden önce Şubat ayında Ankara’ya ilk geldiğinde denedim. Kent hayatını olumlu etkileyen, kolaylaştıran bu tarz teknolojik yenilikler çok ilgimi çekiyor. Bir youtube (kahvetrip) kanalım var. Yer yer teknoloji ve sürdürülebilir kent hayatı üzerine de içerik üretiyorum. Dolayısıyla Martı benim için hem heyecanlı bir keşif hem de güzel bir içerik kaynağı oldu. Çekimlerini Ayrancı’da yaptığım ve Martı’yı tanıttığım videom oldukça ilgi gördü ve 6 ayda 70.000’e yakın görüntülenme aldı.

Daha sonra araya pandemi girdi ve çok uzun bir süre Martı kullanmadım. Açıkçası, hem “evde kal” çağrıları hem de aletin birçok kişi tarafından kullanılmasından kaynaklı hijyen kaygıları sebep oldu buna. Pandemiden sonra sokağa çıkma yasaklarının bitmesiyle ve de havaların ısınmasıyla Martı yine benim çok kullandığım bir araca dönüştü. Bu arada daha önce Bilkent ve ODTÜ çevresinde bulunan HOP da mahallemize geldi. Bir süre sonra daha seri olması ve scooter’larının daha sağlam olması sebebiyle HOP’u tercih eder oldum. Özellikle yokuşlarda daha iyi performans sergiliyordu. Hala da yakın çevrede HOP varsa öncelikli tercihim o oluyor. Hem de bildiğim kadarıyla Ankaralı bir firma, dolayısıyla belki de bu şekilde yerel bir girişimi desteklemiş oluyorum.

Elektrikli scooter kiralama hizmetini (hem Martı hem HOP) çok sık kullanıyorum. Kuşkusuz bunda Ayrancı’nın merkezi bir konumda olması etkili. Tunus Caddesi, Tunalı Hilmi, Farabi Caddesi, Büklüm Sokağı civarlarında çok vakit geçiriyorum. Buralara ulaşmak bazen yürümek için üşendirici, taksiye binmek için anlamsız. Aracınızla gitseniz bu sefer de park yeri sorunu var. Dolayısıyla elektrikli scooter yakın yerlere ulaşımda hem çevreci hem de keyifli bir çözüm. Hatta bazen akşam saatlerinde sırf keyfine mahallede elektrikli scooter ile gezdiğim de olmuyor değil. Açıkçası bu kadar çok sık kullanınca bir elektrikli scooter mı edinsem diye düşünmeye başlamadım değil. Bir de ilk başlarda ne yalan söyleyeyim insanların şaşkın bakışları da hoşuma gidiyordu. Sonra insanlar alışmaya başladı ve taksicilerden beklenen tepkiler gelmeye başladı. 

Açıkçası benim bir Ankaralı olarak beklentim, bu çevreci çözümün sınırlandırılması/yasaklanması değil aksine yaygınlaştırılması. Son zamanlarda Anıttepe, Bahçelievler ve Hacettepe civarlarında yaygınlaşan bisiklet yolları sevindirici ama bunları daha merkezi yerlerde de görmek istiyorum. 

Özellikle Ayrancı’da yollar dar ve araç trafiği yoğun. Dolayısıyla elektrikli scooter kullanmak ekstra dikkatli olmayı gerektiriyor. Yollar bu tarz elektrikli araçlar için uygun bir hale getirilmeli. Bu araçları kullanan kişiler de kesinlikle sorumlu davranmalı. Trafik kurallarına ve yaya önceliğine dikkat etmeli. Gerekirse bu aletler için makul ve teşvik edici bir yasal düzenleme de yapılabilir. 

Açıkçası bu medeni ulaşım aracının daha da pahalı olmasından ya da ciddi sınırlamalar getirilmesinden endişeliyim. Bu tarz medeni ulaşım çözümlerini artık hak ediyoruz. 

Bulunduğumuz kenti yaşanılabilir kılacak her türlü girişimi destekliyorum. Karbon salınımını azaltmak için hali hazırda geç kaldık. Bunun üstesinden gelebilmek için her türlü teknolojik inovasyona ihtiyacımız var. Kentleri “akıllı” hale getirirken bireyin mahremiyeti de özenli bir şekilde korunmalı ve ihmal edilmemeli tabii ki..

Can Irmak Özinanır

İlk olarak salgın başladığında kullanmaya başladım. Sık sık kullanıyorum. Toplu taşımayı kullanmamak için binmeye başladım ilk, sonra hem keyifli geldiği için hem de pratik olduğu için kullanmaya devam ettim. Yollar boşken kullanmak biraz daha kolay oluyordu tabii. 

Hem HOP! hem de Martı kullanıyordum ama Martı CEO’sunun “devlet başa” şeklindeki milliyetçi açıklamaları sonrasında Martı uygulamasını sildim. Düzenleme ne şekilde olacak bilmiyorum, buna bağlı olarak kullanmaya devam etmeyi düşünüyorum ama salgın olmasa muhtemelen fiyat nedeniyle toplu taşımayı kullanmayı daha çok tercih ederim.

İlk zamanlarda bir kere Kızılay’a gitmem gerekiyordu, yürüyerek gittim ama dönüşte de yürümek çok yoracaktı. İlk o zaman bindim. Sonra da Tunalı, Kızılay gibi yerlere gitmek için sık sık kullandım.

Özellikle yakın mesafelere gitme konusunda çok işe yarıyor, kardeşimin anlattığı kadarıyla Çayyolu gibi yerlerde de sıkça kullanılıyor

Bir ara satın almayı düşündüm ama şimdilik alacağımı sanmıyorum. Bir yerlerde bulup binmek daha pratik.

Emre Baykal

Ben Ankaralı olması ve şehrimizden çıkan bir girişimi desteklemek amacıyla sadece HOP kullanıyorum. Mart’yı da bu sebeple tercih etmemiştim. Martı’nın TC kimlik numarası istemesi de diğer sebepti. 

HOP ilk çıktığı günden beri takip ettiğim bir girişim. Çok hevesle ve severek kullanıyorum. Günlük işlerim için sıklıkla kullanmaya başladım. Bazen haftada bir-iki, bazen iki haftada bir kullanıyorum diyebilirim. 

Martı hakkında başta saydığım sebeplerden dolayı biraz mesafeliydim. Yakın zamanda girişimcinin yaptığı “ya devlet başa” açıklaması ile de tamamen olumsuz tarafa geçtim. Bir kez bile kullanacağımı düşünmüyorum. Umarım HOP da bu tarz bir yola girmez. HOP’un memnun olmadığım tek kısmı fiyatlandırması diyebilirim. Biraz daha makul fiyatlandırma yapılabilir. En azından açılış ücreti alınmayabilir. Tabi rekabet için bu da gerekli, anlayabiliyorum. 

Devletin getirmeyi düşündüğü regülasyonlar konusunda da genel olarak kararsızım. İnsanların özgürce ve anonim/kimliksiz seyahat edebilmelerini önemsiyorum. Bahsedilen tarzda bir belgelendirme biraz rahatsızlık verici geliyor. 

Diğer taraftan insanların böyle bir aracı kullanırken bazı sorumluluklarının olması gerektiğini de düşünüyorum. Kaldırımda yayalara saygılı davranmak, yolda ise araç trafiğini engellemeden sürüş yapmak önemli konuları. Genel olarak bu tarz girişimlerin artmasını ve şehir ulaşımına, özellikle Ayrancı gibi yokuşlu mahallere hızlı adapta edilmesini, hatta toplu taşımaya entegre edilmesini heyecanla bekliyorum.

Deniz Okumuş

Paris Caddesi’nde doğdum ve büyüdüm. 8 yıldır Kıbrıs Sokağı’nda işlettiğim bir Yoga stüdyom var. Son 4 yıldır Tomurcuk Sokağı’nda oturuyordum 2 hafta önce GOP’a taşındım 🙂 Doğma büyüme Ayrancılıyım 🙂 

Martı’yı da HOP’u da zaman zaman kullanıyorum.

Piyasaya ilk çıktıkları günden beri kullanıyorum bazen ayda bir bazen günde 3 kere kiralayabiliyorum.

Mahalle arasındaki kısa yollu ve zamanlı işlerim için çok ideal bir de bol yokuşlu mahallemizde ideal bir yokuş dostu 🙂

Ayrancının merkeze yakınlığı benim için pek farketmedi.

İlk zamanlar satın almak için çok araştırdım fakat sayıları arttıkça kiralamak bana şu anda yetiyor.

Salgın bunu kullanmamda etkili oldu, bir araç kullanmam gerektiği zamanlarda yanımda köpeğim yoksa ilk tercihim bu oluyor.

Mümkün olduğunca kaldırımdan kullanarak ne yayaları ne trafiği rahatsız etmeden ve kendi güvenliğimizi de mümkün olduğunca sağladığımız sürece dilediğimiz zaman kullanabileceğimizi düşünüyorum. 

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Uçuk, masum ve gözü kara Ankara

Elli yıl önce bir kapısından içeri girdiğim Ankara ile nasıl bir serüven yaşayacağımı hiç düşünmemiştim; öyle bir geçti ki zaman, şimdi Ankarasız hiçbir serüven düşünemem bile!

Çoktan “kökten Ankaralı” olmuş durumdayım.

O kadar ki hala üç gün bile ayrı kalmaya dayanamam; sırılsıklam özlerim. 

Bu nedenle terk etmek aklımdan bile geçmez; “Emeklilikten sonra sakin bir Ege Kasabası” sözü, teşbihte hata olmasın, benim için “Konur Sokak Geyiği” olmaktan ibarettir.

Kendilerine kalbimde özel yer ayırdığım pek çok yol arkadaşımın zorunlu olarak rota kırdıkları yurtdışı tekliflerini de zamanında usulünce geri çevirmişliğim bundandır.

Ankarasız yaşamak, yaşamaktan sayılmaz benim için!

Ankara, gerektiğinde penceresini kapatıp, perdesini çektiğim; soğuk kış gecelerinde göğsüme kadar örtündüğüm battaniye ile örneğin “bizimkiler” dizisini izlediğim evimdir benim.

Ev sizinse çatısının akmasına, lavabosunun tıkanmasına, “cehennemin dibinde” bile olmasına aldırış etmez; güzelleştirmek için çabalarsınız.

Doğrudur; Ankara hiçbir zaman bizim gibiler için “pembe panjurlu” bir ev olmadı ama hayalini kurmamıza kim engel olabilir ki?

Hayal kurarken her türlü uçuklukla beraber olmuşluğum çoktur.

Çocukken Atıfbey’i, Hıdırlıktepe’yi tümüyle temizlemeyi geçirmiştim aklımdan; bozkırın Ankara’sını yeşile çevirmek için…

Daha henüz çocukluk hayalini bile gerçekleştirememiş bir “fani” olarak, büyüyüp, “elim iş tutunca” kurduğum hayalleri paylaşmam, sanırım yakışık almaz.

Çocukken Atıfbey’i, Hıdırlıktepe’yi tümüyle temizlemeyi geçirmiştim aklımdan

SEVGİ EMEK İSTER!

Ama bu benim Ankara’yı sevmeme engel değil; sokağını da, insanını da seviyorum.

Kimseye söylemeyin ama pek çok sokağında, kalbimin en kuytu köşesinde özenle sakladığım el değmemiş, göz ilişmemiş “türlü tevir” anılara sahibim.

Az mı nefes tükettim, Ataç Sokağı’ndaki bir apartmanın bodrum katında?

Cebeci Kampüsünü, Kurtuluş Parkını ve ille de Dil Tarihin önünü saymıyorum bile!

Tunus’ta çokça kırılmışlığımı; Kuğulu’da kuyruğu dik tutmak için ne kadar yutkunduğumu da…

Boğazıma düğüm atanların; boğazlarına atılan düğümleri çözmek için çabaladıklarımın en yakın tanıkları arasındadır Ayrancı.

Sevmek, tanımak; tanımak ise emek ister.

İnsan, kendini bilir!

Çinçin’i, Kuşcağız’ı, Esertepe’yi, Piyangotepe’yi, Hasköy’ü ve pek çok yoksul semti kendimden bilirim; kendim gibi bilirim.

O semtlerin yoksul evlerinde çok çay içmişliğim, kokusu geniz yakan kömür sobası önünde ıslak giysilerimi çokça kurutmuşluğum vardır; ola ki aramızdaki “demirden dağları” belki eritebiliriz diye…

Heyhat gün geldi, “demirden dağları” eritmek bir yana, “sudan çıkmış balığa” döndüm.

Dönüp hayata tutunmak için kendimi temize çekmeye karar verdiğimde, hemşehrim Cemal Süreya adına henüz park yapılmamış ve kalbim henüz Tirebolu Sokağı’nda kalmamıştı.

O “temize çekmektir” ki beni direnişe, kurtuluşa ve elbette kuruluşa öncülük etmiş ve başkent olmayı “söke söke” almış Ankara ile hemhal etti.

Zaten bu yüzdendir ki coşkuyla başladığı yüzyıl bitmeden kendisini inkar edecek tercihlerde bulunmasına rağmen umudumu hiç yitirmedim.

Seviyorsa dönecekti” çünkü!

Nitekim çeyrek asır sonra “kılı kırk yararak”, yeniden kendisine dönme çabasında aralarında olmaktan gurur duyduğum “ümitvar insanlar”ın ısrarında bu sevgi vardı.

GERÇEKÇİ OLUP İMKANSIZI İSTEMEK!

 “Kökü İncesu’da, Altındağ’da” olan bu şehrin “acaba” bakışları altında tarihi duruşuna ve efelenmesine sahip çıkıp, isyanını aşka dönüştürmesi, görülmeye değerdi.

Bu şehir için ciltler dolusu yazmak mümkün ama özetle benim için Ankara, “hep uçuk, her zaman masum ve daima gözü kara”dır. 

Bu üç sözcük bana, “gerçekçi ol imkansızı iste” mottosunu hatırlatır.

Ben, Bedri Rahmi’nin dizeleştirdiği gibi bir şehir isterim:

“sokaklarında tanımadık yüz,
ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.
her ağacına elin,
her karış toprağına terin değsin.
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın”

Bu mottonun ışığında, halen, yıllardır kurmuş olduğum, “gündelik hayatı, kolay, ucuz, nitelikli ve geleceği planlanmış, yaşanabilir bir Ankara” hayalinin gerçekleşmesi için emek veriyorum.

İşte bu nedenle emeğin anlamını bilen biri olarak, “emek verip”, Ayrancım gazetesini çıkartanlara gıpta ediyorum.

Pandemiye karşı doğaya sarıl

Ayrancı’da uzun zamandır telaffuz edilen ama bir türlü gerçekleşmeyen bostan tartışmaları süre dursun yeni yerine taşınan Ayrancı muhtarlığımızın içinde yer aldığı yeşil alanda bir bostan deneyimi gerçekleşiyor. Hem de pandemi karantinaları döneminde.

Çankaya Belediyesi tarafından eski muhtarlık binasının hemen altında yeni bir muhtarlık binası yapılan ve salgın başında yerine taşınan Ayrancı Mahallesi Muhtarı Elif Doğan’ı ziyaret edip bostan deneyimini ve salgın günlerini konuştuk.

Ayrancı Mahallesi Muhtarı Elif Doğan, muhtarlığın bahçesinde.

‘‘Muhtarlık olarak yeni yerimize Şubat ayında taşındık. Selimiye Caddesi’ne bakan Çankaya Belediyesi’ne ait yeşil alan üzerinde yeni muhtarlık binamız yapıldı. Tam da pandemi olanca ağırlığı ile hayatı sekteye uğrattığı dönemdi. Belediye yetkilileri yeni muhtarlığın etrafını yeşillendirme çalışmalarına bu nedenle ara verdiğinde hiç düşünmeden aldım elime beli, çapayı kendim düzeltmeye başladım toprağı. Yavaş yavaş ama hiç durmadan toprağı güzelce hazırladım. Klasik çim yerine bostan yapmaya karar verdim. Çankaya Belediyesi de bolca çiçek ve çardak vererek destek oldu bana.Pandemi döneminde beni beden ve ruh olarak korudu bu bostan.”

Muhtar Elif Doğan “pandemi boyunca bostan ile uğraşarak dinç kalmayı başardım” diyor.

Yüksek su faturasına rağmen asla onları susuz bırakamayacağını söyleyen muhtarımız, muhtarlığın da içinde bulunduğu belediyeye ait yaklaşık 300 metrekarelik bir yeşil alan olduğunu, imkan verilse burayı da gönüllülerle birlikte kolektif bir bostana çevirmek istediğini söyledi.

Muhtar Elif Doğan aylar süren pandemi boyunca muhtarlıkta olduğunu ve boş zamanlarında sürekli bostan ile uğraşarak bedenini dinç tutmayı başardığını ifade etti.

‘‘Zaten toprak ile uğraşan insan ruhsal olarak da sağlıklı kalıyor, toprak rahatlatıyor herkesi. Covid19 pandemisi herkesi aylarca evine hapsettiği dönemde ben bu bostan sayesinde beden sağlığımı korudum, kilo bile verdim. 

Toprak öyle bir canlıdır ki, siz ona ne verirseniz size fazlasını geri verir. Sessiz, alçak gönüllü, vefalı bir dost gibidir toprak.’’ 

Muhtarlığın çiçeklerle süslü kameriyesinde muhtarlık azası Mervegül Özel ile beraber bizleri misafir eden muhtarımız Elif Doğan herkesi mahalle bostanı yapmaya davet ediyor. Küçük büyük fark etmeden evlerin bahçesinde bir köşede, balkonda, terasta mutlaka bostan yapılacak bir yer olduğunu ifade eden muhtara bu girişimi sırasında pek çok mahalleli çeşitli fideler vererek katkıda bulunmuş.

Muhtarın ilk girişimi olmasına ve hiç gübre atmamasına rağmen hızla gelişen bostanda birbirinden güzel kabaklar, fasulye, domates, biberler, salatalıktan tutun da yüzlerini güneşe dönmüş upuzun ayçiçekleri sizleri ferahlatan kokularıyla karşılayacaktır. Üretken, sevgi dolu, çalışkan muhtarımıza ve güzel bostanına mutlaka bir selam vermeden geçmeyin diyoruz.