Blog

Ayrancı semtinin kuşları-3

Ayrancı semtinde yaşayan kuşları aktarmaya devam ediyorum.
Geçtiğimiz aylarda büyük baştankara, karatavuk, sığırcık, ebabil, yeşil papağan ve kumru kuşlarını aktarmıştım, bu ay çıvgın, alaca ağaçkakan ve küçük karga ile seriye devam ediyoruz. 

Bu sayının kuşları:

Çıvgın (Phylloscopus collybita)

Ötücü kuşlar takımında Ötleğengiller familyasına ait yaygın bulunan bir kuş türüdür. İlk bakışta serçe zannedilir ancak dikkatli bakıldığında sırtının zeytin yeşili ve karnının sarımsı rengiyle serçeden ayırt etmek mümkündür. Bacakları ince ve siyahımsıdır. Bu türün erkeği meraklı ve korkusuzdur, yuvalarına yaklaşan alakarga sansar gibi yumurta avcılarına ve küçük kuşlara saldırabilirler. (Bu vesileyle, semtimizde ağaç sansarının da yaşadığı bilgisini paylaşayım.) Çıvgın için yaşam ortamları çok özeldir; yakın akrabalarıyla bile alanlarını paylaşmazlar. Erkek bireyler bölgelerini diğer erkeklere bildirmek ve dişi partner bulmak için öter. Erkek birey bir dişi bulduğunda kur ritüelinin bir parçası olarak kelebek benzeri bir uçuş kullanır. Bir çıvgın çifti bağ kurduktan sonra diğer dişileri bölgeden uzaklaştırırlar. Çıvgınlar, yuvalarını kısa çalılıklara yapar, 4 ila 7 yumurta bırakırlar. Böcekle beslenen bu kuşlar, bir günde vücutlarının 3’te 1’i kadar böcek tüketir.

Alaca ağaçkakan (Dendrocopos syriacus)

Ağaçkakangiller (Picidae) familyasına ait 22–23 cm boyunda bir ağaçkakan türüdür ve ülkemizdeki en yaygın ağaçkakandır. Parklar ve karışık ormanlarda yaşar. Erişkinlerin tepesi siyahtır, yanakları beyazdır. Erkek bireylerin başlarının arkasında kırmızı bir leke bulunur, dişilerde ise bu leke yoktur. Ağaçların gövdelerine tırmanmaya uyum sağlamıştır, yukarı doğru zıplayarak ilerler. İlkbahar aylarında dışarıdan ara ara gelen tak-tak sesleri bu kuşa aittir; ağaca gagasıyla vururken çıkardığı davul sesine benzeyen bu sesi duyup da fark etmemek mümkün değildir. Üremek için ağaç gövdelerini oyarlar, bu işi daha çok erkek birey üstlenir. Genellikle her üreme döneminde yeni bir yuva deliği açarlar. Yuvanın ağız genişliği 5 cm civarındadır, yerden 1,5 ila 6 metre yükseğe yuva yaparlar. Aynı ağaçta birden fazla yuva deliği görüyorsanız, bunun nedeni çiftlerin genelde hep aynı ağaca yuva yapmayı tercih etmesindendir. Yuva içeri doğru 10-15 cm ilerler ve genişleyerek aşağı döner. Bu bölüm 25-40 cm yüksekliğinde ve 7-11 cm genişliğindedir. Böceklerle beslenen alaca ağaçkakanlar sürekli iğne yapraklı ağaçlarda yiyecek arar ama bu ağaçlara yuva yapmazlar. Uzun dili yardımıyla ağaç kabuklarının altından böcekleri çıkarırlar.

Küçük karga (Corvus monedula)

Kargagiller familyasına ait, 33 cm boyundaki bu kuş, en küçük karga türüdür. Erginlerde ense ve boynun yanları koyu gri, gövdenin yanları ve göğüs arduaz rengidir, diğer taraflar siyahtır. Açık alanlar, kayalıklar ve kentlerde yaşar. Çatılar, minare kovukları ve eski yapılardaki deliklere yuva yaparlar. Koloni halinde ürerler. Diğer kargalar gibi oldukça zekidir ve insanla birlikte yaşamayı öğrenmiş bir kuştur. Alet kullanabilirler. Bir dönem İngiltere’de sindirim bozukluğuna yol açan Campylobacter jejuni adlı bakteri salgınına küçük karganın neden olduğu saptanmış; küçük kargalar sütçülerin kapı önüne bıraktıkları sütlerin kapağını açıp içiyorlarmış. Bu bakteri, küçük kargaların gagalarında izole edilince, durum anlaşılmış*. Küçük gruplar halinde yaşayan bu kuşlar sık sık kavga edebilirler. Tek eşlidirler. Hemen hemen herşeyi yerler. Bu sayede şehir yaşamına uyum sağlamışlardır. 

Kaynakça: TRAKUŞ  (https://www.trakus.org)

Vikipedi

* Evrim Ağacı (https://evrimagaci.org/kucuk-karga-coloeus-monedula-5353)

Her bir kuş türü hakkında kapsamlı bilgiye, görsellerine ve ötüşlerine linklerden ulaşabilirsiniz.

Kaynakça: TRAKUŞ

Doğal Hayatı Koruma Derneği, Türkiye ve Avrupa’nın Kuşları

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Köylü Dükkan: Ayrancı’da “taze/doğal” ürünler

Yerküre’nin ve üzerinde yaşayanların çıkmaz bir döngüye girdiği günlerden geçiyoruz. “Hep bana” bireyselciliği, “daha çok kar, daha çok sömürü, daha çok tüketim” kapital zırdeliliği ve hızla artan nüfus.

Gelinen noktada, su fakiri olmaya hızla giden bir dünya, iklimi bozulan bir coğrafya, beslenmeye ulaşamayan milyon insan, çöpe giden tonlarca yiyecek, akla hayale sığmayan tüketim ve tükettirme ve yalnız insan. Ve bunların sonucunda, dün kolay ulaştığımız “doğal” besinin bizden uzaklaşmasına tanıklık. Tarımsal üretim dünya çapında bir krize ilerliyor ve gıda güvenliği tehlike altında.

Geldiğimiz günlerde, bunu geri döndürme çabasındaki üretim ortamları, kooperatifler, çiftlikler… ve bunların satış noktaları olarak yaşantımıza değmekte.

Mahalle kültürünün sürdüğü, sürmeye çalıştığı -yaşadığımız yer- Ayrancı’da artan sayıdaki organik/doğal ürün satış noktalarından birini size tanıtacağız bu sayıda: Köylü Dükkan.

Söz, Köylü ‘Taze ve Doğal’ dükkanının sahibi, kadın emeğini/üretimini raflarına taşıyan Selma Şentürk’te:

“İsim arayışında iken, çok sevdiğim arkadaşım, kardeşim ‘Abla; seni ve yapacağın işi yansıtmalı’ demişti. Çocukluğum, hayata bakışım, amacımı birarada düşününce, kağıda ‘Köylü’ yazdım. Kadın üreticilerinin noktası ‘Köylü’. Ayrancı insanının dayanışması, kadınlarının duyarlılığı, evimin de burada olmasını sağladı. İşim ve evimle mahalleli oldum.

Yani başlayan bir yolculuk. Ayrancı, Köylü ve benim ortak hikayemiz. Köylü açılalı on ay oldu. Amacım; kadının çabasını, üretimini Köylü ile bir noktaya taşıyabilmek. Mütevazi dükkanımda dizili ürünlerin seçilme hikayesidir bu. Başta Ovacık Belediyesi Ovacık Kadın Kooperatifi’ne, Soma Kadın Atölyesi’ne, Tardaş’a, Lütfiye’ye, tüm kadınlarımıza çok teşekkürler ve selamlar.”

KÖYLÜ TAZE VE DOĞAL

Selma Şentürk
Güvenevler Mahallesi
Kuzgun Sokak No:55/B A.Ayrancı
www.koylutazevedogal
0544. 325 06 58

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Mesnevi Sokağı’nda çiçek büfesi için ağaç katlinin önüne geçildi

Mesnevi Sokağı ile Kuzgun Sokağı köşesinde yer alan yeşil alan üzerine Mayıs ayında bir gecede inşa edilen çiçek büfesi bölge halkının itirazları üzerine kaldırıldı.

Çiçek satış yerleri; yer tespitleri belediye tarafından yapıldıktan sonra belediye meclis kararıyla ihaleye çıkarılıp, ihaleyle kiralaması yapılmaktadır. Caddenin karşısında yıllardır hizmet veren çiçek büfesi tarafından yeni yer tahsisi talebi belediye tarafından sonuçlandırılmadan inşaat yapımına başlanması bölgede tepkiyle karşılanmıştı. 

Çiçek büfesi için seçilen yerin ulaşım ve park sorunu yaratacağı, yaya geçişini engelleyeceği, yan binalar için güvenlik sorunu oluşturacağı, çevre kirliliğine yol açacağı ve yeşil alana zarar vereceği gerekçeleri ile bölgede yaşayanlar tarafından CİMER, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Çankaya Belediyesine itiraz dilekçeleri verilmiş.

İtirazı yapan mahalle halkı Ayrancım Derneğine de ulaşarak şikayetlerini dile getirdiler. Ayrancım Derneğimiz Çankaya Belediyesi nezdinde girişimlerde bulunarak büfenin kaldırılmasını talep etti.

İtirazlar sonunda yapılan incelemelerde Ayrancı sakinlerinin endişeleri haklı bulunmuş Belediye Başkanımız Alper Taşdelen’in talimatıyla Çankaya Belediyesi tarafından büfe hizmete açılmadan sökülmüştür. Umuyoruz ki, önümüzdeki günlerde büfe için sökülen ve kuruyan ağaçlar da yeniden canlandırılacaktır.

Kentlerde ağaç kesme ve budama rehberi

Kent yaşamında ağacın ve yeşil dokunun önemi daha fazla anlaşılmış durumda. Başkent Ankara halkının ağaç konusundaki bilinci ve birikimi Cumhuriyetin kuruluş yıllarına dayanır. Başkent’in kuruluş yıllarındaki yoğun yapılaşma ile birlikte ortaya çıkan sıcak, toz ve rüzgar halkın yaşamını olumsuz etkilemiştir. Yaşanan bu olumsuzluğun ağaçlandırma ile giderilebileceği anlaşılarak uygulamaya konulmuştur. Kent içindeki yolların, park ve bahçelerin ağaçlandırılmasıyla ortamın iyileştiğini, yaşamın güzelleştiğini anlayan halk, bu konuyu benimsemiş ve bilincine işlemiştir. Artık bahçesini sokağını kendi diktiği fidanlarla donatmaya başlamıştır. Günümüzde Ankara’nın yeşili öteki illerden fazla ve farklıdır.

Park, bahçe ve sokaklara dikilen fidanların, tür ve yer seçiminde kimi yanlışlıkların yapıldığını da belirtmeliyiz. İğne yapraklı/geniş yapraklı ağaç ağaççık türlerinden hangisinin/hangilerinin Ankara’nın iklim ve toprak koşullarına uygun olduğu, fidanlar arasındaki uzaklığın ne kadar olması gerektiği konusunda yeterince özen gösterilmemiştir. Bu söylenenler belediyeler için de geçerlidir. Fidanı dikip büyütmek, ağaç olmasını sağlamak kadar bunların bakımını yapıp korumak da önemli ve gereklidir. Kentimizin yollarında parklarında gezerken dikkatli gözlerle ağaçlara bakacak olursak; gelişigüzel budananların, üzerlerine çeşitli nesneler asılanların, yaralı ve çürüklerin, kurumuş dalları olanların, döşeme taşlarına sıkışanların vb. bulunduğuna rastlarız. Bunlar ağaçların bakımının yapılmadığını, budamanın zamanında ve tekniğine uygun olarak gerçekleştirilmediğini gösteren sonuçlardır. Aslına bakacak olunursa; park ve yollardaki ağaç varlığının bilinmediğini, ağaç envanteri ya da ağaç rölöve planının hazırlanmamış olduğunu göstermektedir. Park, bahçe, sokak, cadde ve bulvarların ağaç envanterinin yapılmasına bir an önce başlanması gerekir.

Kentimizde ve semtimizde sıklıkla karşılaştığımız ağaç budama ve kesme işlerinin yapımına ilişkin olarak kısa açıklamalarda bulunalım.

1. Apartman bahçelerindeki ağaçların kesilmesi ve budanması

Apartmanda karar alınmadan ve Orman İşletme Müdürlüğü’den izin işlemleri tamamlanmadan ağaç kesenlerin suç işlemiş olduğu bilinmelidir.

Ahmet Demirtaş

1.1- Apartman bahçelerindeki ağaçların kesilmesi

Apartman bahçesinde bulunan ağaç o apartmanın ortak varlığıdır. Apartmanın, kapısı, çatısı nasıl ortak varlığı ise ağaç da ortak ve canlı varlığıdır. (Bana göre ise: belirli bir yaş, büyüklüğe ulaşmış bir ağaç o mahallenin, semtin önemli bir ögesi olmuştur.) Ağacın kesilebilmesi için apartmanda kat malikleri toplantısı (Genel Kurul) kararı alınması ve yöneticiye yetki verilmesi gerekir. Tabi ağacın kesilmesi kararına haklı gerekçenin belirtilmesi beklenir. Kesilmesi düşünülen ağaç orman ağacı ise (Çam, göknar, dişbudak, akçaağaç vb.) Ankara Orman İşletme Müdürlüğü’nden izin alınması gerekir. İzinsiz kesilen ağacın yakalanması durumunda “kaçak” işlemi görür. Ağaç kesmek uzmanlık ve donanım gerektirir. Apartman bahçesindeki ağacın kesilmesi sırasında çevreye verebileceği zararlar iyi hesaplanmalı ve gerekli önlemler alınmalıdır. Apartmanda karar alınmadan ve izin işlemleri tamamlanmadan ağaç kesenlerin suç işlemiş olduğu bilinmelidir.

1.2- Apartman bahçelerindeki ağaçların budanması

Apartman bahçelerindeki ağaç ve ağaççıkların budanması da işi bilenlerin yapması gereken bir işlemdir. Budama, ağaçların yapraklarını döktüğü (Ankara için kasım sonu aralık ayı) zaman ile yeniden büyümeye başladığı –uyandığı- (Ankara için mart başı)  zaman aralığında yapılmalıdır. Budama ile ağacın gövdesine, çevredeki insan ve yapılara zarar verilmemeli ve aşırıya kaçılmamalıdır. Budama yapıldıktan sonra, budanan dallardan daha aşağılarda ağaç yeniden sürgün verirse, ağaç aşırı budanmış demektir. Budama yapılması konusunda da genel kurul kararı alınması ve yöneticiye yetki verilmesi yararlı olur. Böcek ve mantar hastalıklarının bulaşmaması amacıyla kesim yüzeylerine macun sürülmesi yararlı olur.

2. Sokak ve caddedeki ağaçların kesilmesi ve budanması

Sokak ve caddelerdeki ağaçlar o kentin/kasabanın ortak varlığıdır. O nedenle bu ağaçların bakımı veya kesilmesi konusunda belediyeler yetkilidir. Sokak ve caddelerdeki ağacı belediye yetkilileri değil de yetkisiz bir kişi keserse suç işlemiş olur. Bunları belediyelere veya adli yetkililere bildirmek gerekir.

Yanlış budama – Çınar ve kavaklar / İran Caddesi

2.1-Sokak ve caddelerdeki ağaçların kesilmesi 

Sokak ve caddelerdeki ağaçlar o kentin/kasabanın ortak varlığıdır. İşlevleri yönünden de (oksijen üretmesi, kirli havayı temizlemesi, güzellik katması) varlığı bütün toplumu ilgilendirir. O nedenle bu ağaçların bakımı veya kesilmesi konusunda belediyeler yetkilidir. Sokaklarda ilçe belediyesi, caddelerde anakent belediyesi yetkili ve görevlidir. Onlarca yıl emek verilerek büyümüş bir ağacın kesilmesine karar vermek için iyi araştırma yapılması gerekir. Bazı önlemleri alarak ağacın yaşaması sağlanabiliyorsa neden kesilsin? Ağacın kesilmesine karar verenler ağacı iyi bilen (orman mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı, botanikçi) mesleklerden olmalıdır. Çevreden gelen basit yakınmalara bakılarak ağaç kesilmemelidir. Devrilme, kırılma tehlikesi varsa veya ağaç kurumuş ise ağaç kesilebilir. Ancak kesilen ağacın yerine aynı türden yeni fidan dikilmesi unutulmamalıdır. Sokak ve caddelerdeki ağacı belediye yetkilileri değil de yetkisiz bir kişi keserse suç işlemiş olur. Bunları belediyelere veya adli yetkililere bildirmek gerekir.

2.2-Sokak ve caddelerdeki ağaçların budanması 

Bu ağaçların budanması konusunda ilçe veya büyükşehir belediyeleri yetkili ve sorumludur. Ağaçların budanmasında amaç rüzgarın hızını azaltmak, daha fazla gölge yapmasını sağlamak olabilir. Bu ağaçların budanmasında da amaç doğru ve isabetli belirlenmelidir. Budamada aşırıya kaçılırsa ağacın kar ve fırtınaya direnci azalır. Devrilme ve kırılma riski artar. Unutulmaması gerek bir nokta ise budamanın sık yapılmamasıdır. 3-5 yıl arayla ve az dal kesilerek budama yapılmalıdır. Sokak ve caddelerdeki ağaçların budanmasını izlemek, halkın istemlerini toplamak bağlamında, muhtarlıkların ve mahalle/semt derneklerinin görev üstlenebileceklerini düşünüyorum. Hem yanlış ve olumsuz uygulamaları önlemek hem de zamanında ve yerinde doğru uygulamaları yaptırabilmek için bu yola başvurulması yararlıdır. Belediye yetkilileri dışında bazı kişilerin kafalarına göre budama yapması suçtur. Toplumun ortak varlığına zarar vermiş olurlar. Bunların belediyelere bildirilmesi gerekir. 

Yanlış budama – Akkavak / Kuğulu Park

Budama: Amacı gerçekleştirmek üzere ağaçların kuru veya canlı dallarının uygun mevsimde, tekniğine uygun biçimde kesilerek uzaklaştırılması işlemidir.

Budamanın amaçları: 

a) Kuru ve hastalıklı dalların kesilmesi ile güzel bir görünüm oluşturmak,

b) Ağaca özel biçim kazandırmak,

c) Meyve veya çiçek verimini artırmak,

d) Yayaların rahat yürümesini sağlamak, taşıt trafiğini kolaylaştırmak,

e) Yakındaki binalara ve tellere zarar vermesini engellemek  

Tek, sıra veya küme olarak bulunan ağaçların budanmasında farklı uygulamalar söz konusudur. İğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaçların yapısal özellikleri farklıdır. Çınar ağacı aşırı budamanın zararlarını yıllar içinde giderme yeteneğinde olmasına karşın karaçam bu yetenekten yoksundur. 

Not: Park ve bahçelerde tekil olarak bulunan iğne yapraklı ağaçlar (çam, ladin, göknar vb.) zorunluluk yoksa budanmaz. Topraktan tepeye değin dallı ve yapraklı olması daha da güzeldir.

Bu yazının çerçevesini oluşturan Ali Necati Koçak’a teşekkür ederim.

Sokağının adını söyle…

Ayrancım’ın 2. sayısında Özlem Demirci, Şair Nedim Sokağı’nın adı üzerine düşünüyor, sokağın adaşı olan apartmanların hikâyelerinin peşine düşüyordu. 

Sokak adlarında (ve cadde ve park ve semt adlarında da) ben de merak gezdiririm. Gönlüm, adlandırmalar hep “karakterli” olsun ister. Yani özgün olsun, özellikli olsun, bir hikâyesi olsun. “Yerli” olsun – millî değil, sadece yerli! Mahalline mahsus olsun.

Ayrancı’da bu bakımdan fazla talihli değiliz doğrusu. Sokaklarımızda özgün adlar, fazla yok.

Aklıma ilk gelen örnek, Şimşek Sokağı. Google’dan bakmaya başladım: İstanbul-Maltepe’de var, İzmir-Balçova’da, Adana-Kozan’da, Trabzon-Ortahisar’da var, Bursa-Osmangazi’de durdum, eminim daha niceleri vardır. Şimşek, Kuzgun, güzel sokaklardır ama adları harcıâlem.

Elçi, Tezel, Gökdere, Ömür, Güz, Yeşilyurt, Güleryüz, Yaylagül, kulağa hoş gelen adlar, özellikle Yaylagül’ün İstanbul-Bağcılar dışında fazla adaşı da olmayabilir, ama “özel” değiller, adlarının hikâyesi yok ya da biz bilmiyoruz. 

Millî değil yerli dedik ya, ülkenin her semtinde olduğu gibi Ayrancı’da da millî “tınılı” sokak adları eksik değil tabii. Yine birçok şehirde adaşı bulunan Özvatan Sokağı mesela. Kıbrıs Sokağı’nın adının da “harekât” sırasında konduğunu tahmin ediyorum. 

Peki dolmuş hattındaki Tirebolu Sokağı’nın adı neden Tirebolu? 

Gerede Sokağı’nın adı Tirebolu gibi bir başka vilayetin (Bolu’nun) ilçesinden mi geliyor, yoksa erken cumhuriyet ileri gelenlerinden Hüsrev Gerede’den mi?

Buradan, “seri” izlenimi veren adlara geçelim. Pilot’u Hava Sokağı’yla mı Piyade Sokağı’yla mı eküri saymalı? Aslında, üçünü birden semtin en canlı arteri haline gelen Güvenlik Caddemizle de eşleştirebiliriz, “güvenlikçi anlayışı” temsil etmek bakımından! Hep aynı soru: nereden çıkmış bu adlar?

Semt sokaklarımızda en bariz seriyi tabii Özlem Demirci’nin Şair Nedim’inin de dahil olduğu edebî adlar oluşturuyor: Mesnevi, Şair Baki, Farabi, Reşat Nuri, Şair Nazım (bu sonuncusu Nazım Hikmet değil, 17.yüzyıl Mevlevi şairi). İşte bakın bu seride semte özgü bir karakteristik var. Şık duruyor.

Tomurcuk, Bürümcük (evimiz otuz yıla yakındır orada), Meneviş’i de bir seri sayabiliriz değil mi? Çiçekli, bezekli, rengâhenk adlar. Bunlar da özellikli.

Karyağdı-Kuşkondu ikilisi de, pastoral naiflikleriyle özgündürler.

Başkentin göbeğinde, birçok elçiliğin bulunduğu bir semtte, bir diplomasi ve “dünya ve dünya liderleri” serisi olmazsa elbet olmazdı. Paris Caddesi, tabii. Kuveyt, Kişinev, diplomatik jest ürünü adlandırmalar. Cinnah Caddesi de öyle tabii. Cinnah’ın kurucu lideri olduğu Pakistan’la on yıllardır ihtilaf halinde bulunan Hindistan Elçiliği’nin Cinnah Caddesi üzerinde bulunması da hafif tahrik sayılabilir! Onlara kalsa, bu usandırıcı yokuşun adının Jawaharlal Nehru Caddesi olmasını tercih ederlerdi. 

Willy Brandt sokağının tabelasında “Brant” yazıyor, belki bir gün düzeltirler. Ufacık bir sokaktır. Sosyal demokrasinin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki belli başlı uluslararası liderlerinden biri olan müteveffaya, “toplumcu belediyecilik” yönetimindeki bir beldede, daha uzun bir sokak yaraşırdı.

Uzun sokaklarımıza gelirsek… Hem uzun, hem de özgün adlı sokaklarımız:  Portakal Çiçeği, Meneviş (ikinci kez anıyoruz) ve Refik Belendir. Refik Belendir adı, benim gibi ad meraklısı arkadaşlarım arasında uzun süre esrarını korumuştu. Kimdi bu Refik Beledir? Kulağa “paşa” adı gibi geliyordu; “Belendir Paşa,” yakışır doğrusu. Sonra ODTÜ Şehir-Bölge Planlama’dan arkadaşım Oğuz Işık sırrı çözmüş, Refik Belendir’in bir vakit Ankara Belediyesi veteriner müdürü olduğunu öğrenmişti. Ekşi Sözlük’te de 2014 Kasım’ında birisi,  Belendir’in bu makamı 1953 yılında işgal ettiği notunu düşmüş. Düşünün ki şu şehirde 1977-1980 arasında nice öncü uygulamayı gerçekleştirerek belediye başkanlığı yapmış Ali Dinçer’in adını taşıyan bir sokak yok ama ta ne zamanların veteriner müdürünün adını taşıyan upuzun bir sokak var. Eh, Ayrancı’nın hatırı sayılır bir hayvansever nüfusu barındırmasıyla uyumludur.

Kenan Evren, Bülent Ecevit, İrfan Özaydınlı ve Ali Dinçer bir yemekte

Biliyorsunuz, sokakların adlarını değiştirmek ülkenin millî sporlarındandır. İnsanın adını değiştirmesi kadar tuhaftır. Manasız, harcıâlem olsa bile, yıllarca kullanılan, bellenmiş, anılarda yer etmiş bir adın değiştirilmesi, kolay kolay içe sindirilemeyecek bir şey. Ayrancı da bazı ad değiştirme darbelerine maruz kaldı. Sonuncusu, Suriye’de ABD’yle hafif gerilerek gerçekleştirilen “Zeytin Dalı” askerî harekâtının adının, ABD Elçiliği’nin önündeki Nevzat Tandoğan Caddesi’ne verilmesi. Sokak adlarının günlük siyaset sembolizmine alet edilmesinin bariz örneği. 1990’ların ortalarında, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Çevre Sokağı’nın adının Makedonya’nın başkentine selamla Üsküp Caddesi yapılması da öyleydi. 2016 Aralık ayında bir sergi açılışında suikasta uğrayan Rusya Büyükelçisi Andrei Karlov’un adı da, az evvel andığımız Karyağdı Sokağı’na verilmişti hatırlarsınız. Taziyeden öte, “başkentin ortasındaki” güvenlik zaafından ötürü, özür niyetine biraz da. Televizyonda haberi izlerken, oğlum “Rusya’ya bu yetmez, Ankara’nın adını Karlovgrad olarak değiştirmeliler!” diye mavra yapmıştı, gülmüştük. 

Evet, ad değiştirmek, her hal ve şartta, tuhaftır. “Karaktersiz, özgün değil” de desek, yıllanmış sokak adlarımızla halleşeceğiz. O adların (varsa) neden, nasıl konduğunu bilsek, (varsa) hikâyelerini öğrensek bir de… Merak etsek…

Ulus Baker’le ev halleri

Çocukluğum boyunca yaz aylarını İstanbul’da geçirmiş olsam da, doğma büyüme İzmirliyim. Her halükârda, ODTÜ’de mimarlık okumak için Ankara’ya taşınıncaya kadar bir bozkır kenti mefhumuna sahip değildim. Lisans boyunca da yurtta kalmış ve mimarlık eğitiminin taleplerini haddinden fazla ciddiye almış bir öğrenci olduğum için kampüsten dışarıya pek fazla adım atmamıştım. Ankara’da beş yıl geçirmiş olmama karşın ne kenti, ne de insanlarını doğru dürüst tanımaya çalışmamış olduğumu yüksek lisans için apar topar taşındığım ABD’de utanarak fark ettiğimi hatırlıyorum. 

Belki biraz da o nedenle, Türkiye’ye dönme kararı aldığımda bir yerden tekrar başlamak için İzmir veya İstanbul yerine Ankara’yı tercih etmiştim. Bu dönüşün ilk adresi, arkadaşlarımdan devralacağım Ayrancı Yeşilyurt Sokağı No:53’teki şimdi yıkılmış olan İş Bankası 50.Yıl İkramiye Evleri’nin zemin kat, arka bahçeye bakan dairesiydi. 

İnsanlarla tanışmanın yollarını ararken, ODTÜ GİSAM’da Ulus Baker’in sinema, video ve felsefe üzerine verdiği zihin açıcı dersleri takip etmek çok cezbedici göründü. Ancak o sırada ODTÜ’de herhangi bir programa kayıtlı olmadığım için dersleri dışarıdan takip edecektim. Ulus’la ilk tanışmamız ona bu niyetimi bildirmek ve de Berlin’den satın aldığım, seveceğini tahmin ettiğim bir kitabı kendisine hediye etmek için takıldığını bildiğim Mülkiyeliler’de onu bulup, yanına gidip, sohbet etmemizle başladı. Böylelikle, bir yandan geçimimi sağlamak üzere çalışmaya başladığım Gaziosmanpaşa’daki mimarlık bürosuna gidip gelirken, diğer yandan da ODTÜ-Ayrancı dolmuşlarına iki dakika mesafedeki evimle Ulus’un dersleri arasında mekik dokumaya başlamıştım. Resmi öğrencisi olmadan derslerini şevkle takip etmemin, okul dışı güzergâhlarında sık sık karşısına çıkıp sinemadan bahis açıp muhabbete girmemin ve de sonunda Ulus’un GİSAM’daki derslerini asiste eden, bugün sevgili eşim olan, Bilge’yle sevgili olmamızın doğal sonucu olarak kader ağlarını ev arkadaşlığımıza doğru ördü. 

Ulus o sıralar, daha sonra benim de yanına çıkacağım Meneviş Sokağı’nın meclis duvarından üç bina evvelki beş katlı bir apartmanın en üst katındaki geniş bir dairede, GİSAM’dan mesai arkadaşı Alman film kurgucusu sevgili Thomas Balkenhol ile birlikte kalıyordu. Ancak Thomas’ın evlenip eşiyle ayrı eve çıkması gündeme gelmiş, dolayısıyla Ulus’un da kendisine yeni bir ev düzeni kurma gerekliliği hasıl olmuştu. Ulus gibi rutinlerine ritüel derecesinde bağlı birisi için bu pek de hoş bir durum değildi. Yeşilyurt’tan Meneviş’e taşınmama varan süreçte birbirimizin evlerinde gece geç saatlere, hatta çoğu kez sabahlara varan, bol müzikli, bol sinema ve video sohbetli zamanlar geçirmiş, birbirimizin hallerine ısınmıştık. 

Ulus’un doktora tez döneminin duygusal yüklerinden yeni yeni kurtulduğu, Öteki ve İletişim Yayınevlerine, Mülkiyelilere ve Sakarya merkezli sosyal hayatına, kitap çevirilerine, denemelerine, internet gruplarına, SSK’daki Fikrim Türkü Bar’daki DJ’lik ve müzik sosyolojisi sohbetleri mesaisine ve gönül ilişkilerine kendini kaptırdığı keyifli zamanlarıydı. 

Thomas’ın evden taşınacağı gün gelip çattığında Ulus’un yanına “aklı başında” bir ev arkadaşı bulma telaşesine düşen ODTÜ, GİSAM ve İletişim Yayınevi’nden eş dost çevresi karşılıklı olarak kanımıza girdiler, zaten biz de teşneydik ve yanımıza alacağımız üçüncü bir kişiyle sürdürülebilir bir ev düzeni tesis edebileceğimize kani olmuştuk. Yenilenen kira sözleşmesini imzalamaya Ulus kendisi gelmemiş, ancak sağlam bir kefil olarak İletişim Yayınlarından dostumuz Tanıl Bora’dan bana eşlik etmesini rica etmişti. Sonraki yıllarda da sevgili Tanıl, Ulus’un başa çıkmakta zorlandığı can sıkıcı sorumluluklarına Ulus’un arkadaş çevresi adına “kurumsal” destek vermeyi elinden geldiğince sürdürecekti. 

Ulus için kimi sorumlulukların can sıkıcı ve başa çıkması zor hale gelme nedeni öncelikle zamansaldı; gündüz mesai saatleri etrafında şekillenen çalışma ve sosyalleşme biçimlerindense, geceyi gündüze bağlayan saatlerin toplumsal nabzını tutmayı önemsiyordu. Bu da, büyük oranda kendine yüklediği bir takım başka insani, vicdani ve entelektüel sorumlulukların pratik önceliklerinden kaynaklanıyordu, elbette. Diğer yandansa Ulus, yâd edilen kişiliğiyle cismi birbirine fazlasıyla dolanmış, bu dolanıklığı kâh kendisi, kâh çevresi yaratmış, sonuç itibariyle katmerli bir miti gündelik hayatı olarak yaşamak zorunda kalmanın zorluklarıyla hava karardıktan sonra daha rahat başa çıkabiliyordu. 

Dersinin olmadığı sıradan bir günü çoğunlukla öğlene doğru başlıyor, resmi mesai saatinin bitimine doğru yürüyerek veya taksiyle inilen Kızılay’da çeşitli yayınevleri, kişi ve kurumlarla sürdürülen yazı çizi işlerine dair görüşmelerle devam ediyor, sonrasındaysa belki de asıl mesai, Ankara’nın sol cenahı üzerine saha araştırması yapıyormuşçasına uğranılan Mülkiyeliler, Fikrim ve sonrasında Nefes Türkü Bar’ları ve oradaki eş dost çevrelerinin hâlleriyle hemhâl olmaya dayalı, neşeli ve kederli gündelik hayat sosyolojisinin mesaisi başlıyordu. 

O sıralar benim gibi ODTÜ Sosyolojide doktora yapmaya başlamış olan üçüncü ev arkadaşımız sevgili Özhan’ın da aramıza katılmasıyla birlikte evin giderek bir sosyal bilim ocağı haline geldiğini gören Ulus, ders yaptığı ortamları ODTÜ dışına genişletme fırsatlarını daha bir kovalar hale gelmiş, aramızdaki şakayla karışık tabirle, “eve iş getiren değil, işe ev götüren” bir sosyallik araştırmaları ekibine kavuşmuştu. Ağırlıklı olarak Ulus’un programı etrafında organize olduğumuz bu dönem, bir geceliğine uğrayan misafirlerin kolaylıkla ev arkadaşlarımız haline geldiği, adını büyük siyasi harflerle koymadan dünyaya, devlete, geniş topluma, “bizim insanlarımıza” ve de kendimize karşı sorumluluklarımızı sürekli müzakere etmeyi öğrendiğimiz olağanüstü güzellikte bir ev haliydi. 

Bir yandan da, evimiz ve ev ahalimiz hiçbir zaman kendi içine kapanmıyor, kendisini ilişkide olduğu diğer dost evleri ağı içerisinde karşılıklı ziyaretlerle sürekli canlı tutuyordu. Bu ağın içindeki evlerden biri de Ulus’un yakın dostu, eski ev arkadaşı şair, Ekin yayınevinin sahibi, 2006 yılında kaybettiğimiz sevgili Mehmet Düz’ün Ayaş’taki eviydi. Mehmet Abi, Ayaş İlçe Tarım’a atanmıştı. Orada bir yandan domates yetiştiricilerini denetliyor, kendisi de domates, biber yetiştiriyor, diğer yandan edebiyat çevresinden dostlarını evinde ağırlıyordu. Bazen iki adım öteye gitmeye ikna etmekte zorlandığımız Ulus, Mehmet abi dendi mi uzak yakın demeden Ayaş’ta soluğu almaya bayılırdı. 

Bu fotoğraf, Ayrancı’daki evimizden olmasa da, evimizin bir dönem topolojik olarak arka bahçesi haline gelmiş Ayaş’ta, Mehmet Düz ziyaretlerimizin üst üste gerçekleştiği, Ulus’un peşindeki sine-gözler olarak kendimizi video kameralarla domates tarlalarında dolaşırken bulduğumuz bir günden, bir anda komikliğine paparazzi muhabiri moduna geçerek “Ulus Hocam, sizin için organik entelektüel diyorlar, ne diyorsunuz?” diye takılıp, birlikte gülüp eğlenmiştik. Tabii Ulus da boş durmadan, hemen paparazzi tabirinin sivrisinekten geldiğini, zirai bir problem olarak zehirle ele alınması gerektiğini söyleyerek karşı saldırıya geçmişti. 

Bu yazı için Ayrancı’daki evimizden bir görsel ararken hazırlıksız yakalandık diye üzülürken, Ulus’un Ayaş’ta bir domates tarlası içinde dolanırken ki bu video karesini mini DV’den düşük çözünürlüklü de olsa yakalayınca bir bakıma belki de evimizi bu imaj daha çok anlatıyordu diye düşünmeden edemedim. 

Ulus Baker Ayaş’ta domates tarlasında

Ayrancı’nın tarihi Renda Köşkü’nde neler oluyor?

Mimarı Sait Bektimur olan ve 1925 yılından günümüze ulaşan Renda Köşkü ilk yıllarında

Atatürk Bulvarı 112 numarada ağaçların arasından hızla gelen geçen araçları ve bu aralar kaldırımların daraltıldığından beri sayıları epey azalan yayaları sessizce izleyen bir köşkümüzden bahsedeceğim: Renda Köşkü.

Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarisi’nin günümüze ulaşabilmiş nadide örneği olan iki katlı şirin evin tarihine kısaca göz atmakla başlayalım yazımıza ve daha sonra günümüzde başına neler geldiğinden bahsedelim kısaca.

Yaptığımız araştırmalar bizi köşke adını da veren sahibi Abdülhalik Renda’ya götürüyor.

Abdülhalik Renda

Osmanlı bürokratlarından olan Renda, valilik, müsteşarlık görevlerinde bulunduktan sonra Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919’da İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmiş. 

19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir’in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi olmuş. Kurtuluş Savaşı sonrası yeni kurulan Cumhuriyet Hükümetleri’nde dört kez Maliye Bakanı olan Abdülhalik Renda yedi dönem ard arda vekil seçilmiş, 1935-1946 arasında 11 yıl süreyle meclis başkanı olarak en uzun süre görevde kalan TBMM başkanı ünvanını elde etmiş.

1946 yılında bu köşkü satın alan Renda ardından çıplak mülkiyeti 1949 yılında Kızılay Derneği’ne bağışlamış ama intifa (kullanma ve yararlanma) hakkını kendisinde tutmuştur.

Renda Köşkü, Türkiye Kızılay Derneği’ne bağışlandığı tarihten itibaren uzun bir süre Türk Kızılay’ı yetkili kurullarının toplantı salonu olarak kullanılmıştır. 

Ancak son yıllarda bitişiğindeki ABD Büyükelçiliği köşkteki etkinliklerden rahatsızlık duyduklarını bildirmişler, bu rahatsızlıkların yoğun güvenlik kaygılarına dönüşmesi üzerine de Renda Köşkü’nün kullanımı ciddi kısıtlama altına girmiş, nihayet kullanımı terk edilmiştir.

Renda Köşkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir dönem Çekoslavakya Sefareti olarak da hizmet vermiş.

Mimari Sait Bektimur olan ve 1925 yılında yapımı tamamlanan, hatta bir ara Çekoslovakya Sefareti olarak da kullanılan Renda Köşkü, on yıllarca kaderine terk edilmiş, unutulmuş, unutturulmuş…

Köşk, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 10.07.1976 gün ve A-123 sayılı kararı ile Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Taşınmaz, imarda Cumhurbaşkanlığı (şimdi Başbakanlık olarak kullanılan Çankaya Köşkü), elçilikler, Seğmenler ve Botanik Parkı ile birlikte üçüncü derece doğal sit alanı, ikinci etap imar planında sosyal tesis alanında kalmaktadır.

Kızılay Derneği mülkiyetinde olan köşk vakti zamanında restorasyona uğrayarak özgün kulesini kaybetmiş.

Kızılay’ın tarihi Renda Köşkü için 2007 yılında ODTÜ ve Çankaya Belediyesi ile yaptığı proje

1980’li yıllarda, köşkü koruyarak arsa üzerine yeni bir Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Binası inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Bu yeni binanın projesi Vedat Dalokay ve Rahmi Öngüner tarafından çizilmiştir. Ne var ki, söz konusu proje; arsa üzerinde bulunan köşkün önemini yitirmesine yol açabileceği ve projenin hayata geçirilmesi durumunda komşu büyükelçilik binaları bakımından güvenlik riskleri içerebileceği yönündeki kaygılar nedeniyle iptal edilmiştir.

Kızılay Genel Başkanı Talat Yılmaz, göreve geldikten sonra kurumun gelirlerinde yaşanan düşüş nedeniyle acil önlemler almaya karar vererek köşkü 2004 yılının Mayıs ayında kiraya çıkarır. Tarihi Renda Köşkü’nü kiralamak için girişimlerde bulunan ABD Büyükelçiliği ile Kızılay Genel Merkezi arasında görüşmeler devam eder etmesine ama sonuç alınamaz.

Yaklaşık üç sene sonra Kızılay Derneği yeni bir proje açıklar bu köşk hakkında. Çankaya Belediyesi ve ODTÜ tarafından hazırlanan projede köşkümüz bu sefer müze olacaktır. Lakin 3.845 metrekarelik bahçesinde bir de konaklama, konferans hizmeti verecek bir bina da tasarıma dahil edilir. Toplamda 12 bin metrekare olarak planlanan dört katlı bina neredeyse tüm bahçeyi betona boğmaya niyetlense de bu proje de hayata geçmez neyse ki.

Köşk, 2016 Mayıs ayında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle bir skandala yol açmış.

2016 Mayıs ayında ise skandal bir olay neticesinde gündeme gelir bizim “sahipsiz köşk” gazete sütunlarında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle boy gösterir. Görgü tanıklarının ifadeleriyle; 

“Bina görevlisi, yağışlı havada pencere pervazına yerleştirdiği mangalı, kâğıt ve odunlarla tutuşturdu; ateşin üzerine koyduğu kömürleri yelpaze sallayarak yaktı. Etrafa sıçrayan kıvılcımlara aldırış etmeyen görevli mangal keyfini misafirleriyle sürdürdü. Daha önce de zaman zaman dumanlar çıkıyordu ama göremiyorduk. Şimdi hava yağışlı olduğu için balkonun penceresinde mangal yaptılar.”

Anlayacağınız Kızılay Kurumu çalışanları Ankara’nın göbeğindeki bu köşkte “felekten bir gün çalmak istemişlerdi’’ sadece. Kaderine terk edilmiş bu nadide köşkte bunun ne sakıncası olabilirdi ki zaten?

Sansasyon sonrası Kızılay Derneği, konuyla ilgili açıklamasında ‘mangal’ faillerinin kurum ile ilişkilerinin kesildiğini duyurarak yüreklere bir nebze olsa da su serper.

Tarih 2018 yılının son aylarını gösterdiğinde Renda Köşkü’nde bir restorasyon göze çarpar. 

Bunun üzerine Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde cephe sıvasının sökülme işlemi ve binadaki inşaat çalışmalarına dair yaptığı başvuru ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyacaktır. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Ankara 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nden konuya ilişkin gelen cevap yazısında;

“Bilgi edinme hakkı kanunun 10. maddesinde bilgi veya belgenin niteliği gereği kopyasının verilmesinin mümkün olmadığı veya kopya çıkarılmasının aslına zarar vereceği hallerde kurum ve kuruluşlar ilginin yazılı veya basılı belgeler için söz konusu belgenin aslını incelemesine ve not alabilmesine olanak sağlar. 16. maddesinde ‘açıklanması halinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibariyle devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kanunu kapsamı dışındadır”

diyerek kısaca ‘devlet sırrıdır söylemeyiz’ diyecektir ilgili kurum.

Devir ne de olsa ‘öyle her işe merak edip de burnunuzu sokmayın’ devridir artık.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, kurumdan gelen yanıta tepki gösterdiği açıklamasında;

“4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesindeki başvurumuza ‘devlet sırrı’ diyerek yanıt verilmemesi ilk defa karşımıza çıkıyor. Daha önce ticari sır dediler, kaçak saray maliyeti için açıklarsak ekonomik kriz olur dediler, hatta AOÇ’ye yapılan ABD büyükelçiliği için bile ticari sır dediler bilgi vermediler ve yargı yoluyla bütün belgeleri elde ettik. Şimdi bir de ‘devlet sırrı’ çıktı karşımıza. Siz korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde devlet sırrı olacak ne yapıyorsunuz? Altı üstü ne yaptığınızı ve bir proje kapsamında yapıp yapmadığınızı, varsa onaylı projelerini istedik. Şimdi binanın ne olarak kullanılacağı da muammalı duruma geldi?” 

diyerek tepki gösterse de kurum ser verip sır vermez.

Sonuç olarak doksan beş yıllık nadide köşkümüzün hazin hikayesi budur. Kuşaklar boyu hiçbirimiz bu tarihi eseri tanıyamadık, bahçesinde dolaşıp merdivenlerinden çıkamadık. Cumhuriyet tarihinin tanıklığını yapan odalarını, koridorlarını soluyamadık hiç. Hiç hayal kuramadık onunla ilgili. Yanı başımızdaydı ama hiç dokunmamıza izin verilmedi. Neden, ne için bu özel anlardan mahrum kaldık? Kim, neden istemedi ona yaklaşmamızı?

Bizler artık yaşadığımız mahalleye, onun her ağacına, her duvarına dokunmak, her yolunu keşfederek sahip çıkmak istiyoruz.

Renda Köşkü tarihinde sakladığı tüm özel anlarıyla, nadide mimarisiyle, yıllara tanıklık eden bahçesi, kapısı, penceresi, pervazıyla Ayrancılıların, Ankaralıların keşfine açık olmalıdır.

‘Devlet sırrı’ devlette kalsın, Renda ise bizde.

Bu haberin yazılmasında değerli katkılarından dolayı Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a ve Hamburg Üniversitesi’nde Avrupa Çalışmaları master eğitimi yapan dostumuz Bulut Arın Taştan’a çok teşekkür ediyoruz.

Ayrancı’nın değerlerini Keçiören’e taşımak mümkün mü?

Avrupa Birliği’nin genişlediği pek çok safhada tartışmanın ekseni, birliğin genişlemesinin hangi temel saiklere dayanması gerektiğiydi. Emek ve sermaye ekseninde öncelenmesi gerekenin sermaye olduğu açıkça belirlenmişti. Emeğin serbest dolaşımı sermayenin işine yaramıştı. Opel fabrikası Almanya’dan Polonya’ya taşınırken işçilere “sizi işten çıkarmıyoruz, Polonya’ya çalışmaya gelebilirsiniz” demişlerdi. Pek çok Alman işçi emeğin serbest dolaşımının manipüle edilmesinden dolayı işsiz kalmışlardı. 

Avrupa’nın değerlerini Avrupa’nın coğrafi sınırlarının dışına taşımayı bir kıta politikası haline getirmeyi amaçlayan “sosyal Avrupa” yaklaşımı tartışmayı pratikte böyle kaybetti. 

Bir kıtanın, ülkenin, hatta kentin değerlerinin taşınması için pek çok aşamada o değerlerin köklerinin aranmasına ihtiyaç var. İzmir’i Türkiye’nin diğer şehirlerine, Ankara’yı Çankırı’ya, Ayrancı’yı Keçiören’e uyarlamak mümkün mü? Her birini ayrı ayrı tartışmak gerekiyor. Ancak bir yaklaşım olarak değerlerin ihracı son derece gerçekçi görünüyor.

Keçiören’in kökleri

Keçiören, Altındağ’ın büyük topraklarından kopan bir parça. Tarihsel olarak Altındağ’ın lonca ve tarikatlarına karşı gayrimüslimlerin yaşam alanlarını temsil ediyor. Eskiden yerleşik bir kent merkezi olmamasına rağmen kentlileri barındırıyordu. Keçiören’in pek çok semtini Ayrancı’dan farklı kılan şey tarihin bugünkü döneminde kentlileri barındırmıyor olması. Burada esaslı bir soru gündeme gelmeli: Kentliler orayı terk ettiğinde orada bir kent kalır mı?

Kentlilerin ayak izleri Keçiören’de Cumhuriyet döneminin öncesine kadar dayanır. Kentin büyük talihi ise coğrafi konumuna dayanıyor. Keçiören’in sarp kayalıklarının hemen altında Altındağ’a kadar uzanan düz ovaları vardır. Bu da taban suyu yüksek Kazan ve Çubuk’u Keçiören’le aynı kaderi paylaşmaya itiyor. Kent kaçınılmaz olarak kırsalla buluşuyor. Kenti oluşturan olgu ise bağ evlerinde vücut buluyor. Kentlileri kentin önüne geçiren bu coğrafi durum avantaj veya dezavantaj olarak görülebilir. Ancak hem Ayrancı’da hem Keçiören’in semtlerinde kent kentliyi değil, kentli kenti oluşturuyor.

Keçiörenliler artık Çankaya’da

Ayrancı’da yerleşik Ayrancılılar vardır. Elinde tuttuğunuz gazete de semte ait, semti oluşturan, Ayrancılıların kimliğine seslenen bir yayın. Ayrancılı olmak New Yorker (New Yorklu) olmak gibi kente bağı kurguluyor. Keçiörenliler’de de benzer bir durum var. Ancak bu sınıfsal bir bağlamda ortaya çıkıyor. Zira Keçiören kentli olduğu dönemlerde kent burjuvazisine de ev sahipliği yapıyordu. Kent burjuvazisi Türk sağının kentleri kanatan saldırısıyla Keçiören’i terk etmeye, Çankaya’ya, Yenimahalle’ye ve Etimesgut’a kaçmaya başlıyor. Bir süre sonra Keçiören kentin merkezi Çankaya’ya işgücü taşıyan yoksul kent çeperi görüntüsüne bürünüyor. Keçiörenliler her sabah mesai saatinin başlangıcıyla birlikte Çaldıran, Fatih Köprüsü ve Etlik istikametlerinden kenti terk ediyorlar. Kent çoraklaşıyor.

Bütün bu dönüşüm çoraklaşan kentin tek umudu kalmasını sağlıyor. Bunun yolu gün içini Çankaya sınırları içinde geçiren Keçiörenliler’in Ayrancı’nın değerlerini akşam saatlerinde kentlerine taşımalarıyla mümkün. Ancak bu ihracın önünde iki büyük engel duruyor: Birincisi uzun otobüs yolculukları, ikincisi ise sınıf kini.

Bu iki sorunu aşıyor olmak Ayrancı’nın değerlerini Keçiören’e taşıyacak. Bu yolla “sosyal Ayrancı” yaklaşımı ortaya çıkmış olacak.