Blog

Portakal Çiçeği Parkı’nda bir garip hela hikayesi

Bir garip hela hikayesi yaşıyoruz. Semtimizde, Ankara’nın en güzel manzaralı tuvaletlerine sahip olacağız! Portakal Çiçeği Vadisi gözlerden uzak, bir o kadar güzel harika bir Doğal Park. Ayrancı ve çevresi olarak böyle bir parka sahibiz ama bir de Ankara’nın en güzel manzaralı tuvaletine sahip olacağız ki akıllara ziyan. Portakal Çiçeği, dünyanın en güzel kokularından birine sahiptir. O enfes kokuyu içine çekmiş bir insan olarak söylüyorum. Gerçekten benim için çok özel bir esanstır. Bu güzel parka verilebilecek en güzel isimdir.

Portakal Çiçeği Vadisi ile tanışmam 1988 yılına denk gelir. O yıllar gazetecilik mesleğinin başındayken burada harika bir vadide ağaçlar arasında, gecekondularında yaşayan insanların buradan çıkarılmak istemelerine ve direnişlerine tanıklık etmiştim. E tabi sonunda dayanamadılar ve polis, zabıta baskısıyla buradan teker teker uzaklaştırıldılar. Yıllar içinde, tepesine dikilen iki tane devasa kule gökdelenin gölgesinde yaşadı vadi. Sağına soluna sıra sıra binalar dikildi. Büyük kısmı beton dökülerek gasp edildi. Ama büyük bölümü park olarak kaldı. Yıllardır Ayrancılıların güzel zamanlar geçirmesine ev sahipliği yapıyor. 

Ankara’da yabancıların da en çok gittiği parklardan da birisidir. Bölgedeki yabancı nüfusunun fazla olması da bunda etkili, parkın güzelliği de… 

Asıl konumuza gelirsek, yıllar önce 2 tane seyyar tuvalet kurulmuştu. Uzun süre de orada özellikle çocukların, ebeveynlerinin ve yaşlıların hizmetini gördü. Sonra nedense onlar kaldırıldı. Oysa temizlik konusunda da sorun yaşanmıyordu. Parkı kullanan insanlar da doğal olarak tuvalet ihtiyacı duyuyorlar, hem ihtiyaçlarını gidermek için hem temizlik için.

Tuvaletin temeli ve subasmanı atılırken
Tuvaletin bitmiş hali

Birden koca bir alanda hem de parkın tam göbeğinde, başköşesinde, gözünün bebeğinde diyebileceğiniz bir yerde tuvalet inşaatı için kazı başlatıldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Park Bahçeler Müdürlüğü görevlileri tarafından seçilen bu yer son derece yanlış. “Herhalde güvenlik görevlilerinin gözünün önünde olması isteniyor” diye düşündüm. Ama kaygı ne olursa olsun oraya tuvalet olmaz, bu güzelim parka yakışmaz.

Hemen 20 metre ilerisinde daha önce 2 seyyar tuvaletin yer aldığı, şu an çöp konteynerinin bulunduğu yer tuvaletler için uygun olur. Ayrıca bu kadar büyük bir tuvalete ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. 2 kabin yeter. 

Evet bir tuvalet lazım ama hem yeri yanlış, hem de gereğinden fazla büyük.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Tercih dönemi başlıyor

Türkiye genelinde yaklaşık 1.6 milyon öğrenci ortaöğretim yaşamları için Liselere Giriş Sistemi (LGS) sınavına, yaklaşık 2.5 milyon öğrenci ise hedefledikleri yükseköğretim programına aday olmak için Yükseköğretim Kurumları Sınavına (YKS) katıldılar. 

Öğrencilerin hedeflerine ulaşabilmeleri içinse tercih anını doğru yaşamaları önem arz ediyor. Tercihi zorlaştıran sebeplerden en önemlisi, ihtiyaç duyulan bilgiye güvenilir kaynaklardan erişme problemi. Tercihte uzman yeterli eğitim personelinin bulunmaması da bu güçlüğü pekiştiriyor. Uzmanlarla tercih yapabilen küçük bir kesim olsa da, genellikle bu süreç öğrencinin ve velinin yalnız kaldığı ve detaylı araştırmadan kararlar aldığı bir hal alıyor.

Hal böyleyken hem öğrencilerin hem de velilerin bilgilendirilmeleri çok önemli… 

Lise Tercihlerinde Nelere Dikkat Edilmeli?

Bu yıl sınava katılım diğer yıllara oranla daha fazla oldu. Bu artışın sebebi ise, 4+4+4 düzenlemesi ile birlikte 60-66 aylıkken ilkokula başlayan yaklaşık 600 bin öğrencinin de bu yıl mezun olması. Bu öğrencilerle birlikte LGS sınavına yaklaşık olarak 1.6 milyon öğrenci katıldı. Toplam ortaokul mezunu öğrenci sayısı ise yaklaşık 1.8 milyon. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün istatistikleri incelendiğinde bu artış Ankara’da 25 bin, Çankaya’da 2 bin, Ayrancı’da ise 150 öğrenciye karşılık geliyor. 

Okullar bu artışa karşılık kontenjanlarını artırmış olsa da, bu önlem daha kalabalık sınıflarda eğitim alma güçlüğünü de beraberinde getiriyor. Pandemi koşulları altında bir akademik yılın kapıda olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu konuda önceki yıllara göre daha dikkatli olmak gerekiyor…

Yaklaşık 95 bin Ankaralı öğrencinin Ankara’da puanları ile tercih edebilecekleri 104 lise bulunurken (Şekil-1), puansız başvurabilecekleri 330 lise bulunuyor. Ankara’daki özel liselerin sayısı ise 445.

Puanıyla ve pansiyonlu okul tercihinde bulunacak öğrencilerin dikkat etmesi gereken bir diğer konu ise yerel yerleştirmeler. Bir öğrenci pansiyonlu okulları ve/veya puanla öğrenci alan okulları tercih edecek olsa dahi, tüm öğrencilerin yerel yerleştirme tercihi yapmaları zorunlu. Aksi halde merkezi yerleştirme puanlarını kullanamayacaklar. 

Yerel yerleştirmelerde tüm öğrenciler adres kayıtlarının bulunduğu alandan en fazla 3, komşu alanlardan 2 okul tercihi yapabilecekler. Aynı program türünden ise en fazla 3 okul seçebilecekler. Bu işlemi tamamlayan öğrenciler dilerlerse puanla öğrenci alan okullardan 5, pansiyonlulardan 5 okul tercihinde daha bulunabilecekler. 

Özel okula kayıt yaptıran öğrenciler, kayıtlarını sildirmedikleri müddetçe yerel ve merkezi tercih işlemi yapamayacaklar. 

Puanı aynı olan öğrenciler ise; okul başarı puanı ve sırasıyla 8, 7 ve 6. sınıflardaki yılsonu başarı puanlarına, 8. sınıfta özürsüz devamsızlıklarına, tercih önceliğine ve yaşça küçük olma durumlarına bakılarak yerleştirilecekler. Bu durumda 60-66 aylıkken okula başlayan öğrencilerin, 72 aylıkken okula başlayanlara göre yaş avantajı olacak. Yerel yerleştirme değerlendirmelerinde bir eşitlik olması halinde ise yaşa bakılmayacak. 

Tercih işlemleri tamamlandığında açıklanacak yerleştirme sonuçlarına göre istedikleri okullara yerleşemeyen öğrenciler ise nakil süreçlerini takip edecekler. İki farklı nakil döneminde de istedikleri okullara yerleşemeyen öğrenciler için ise özel ya da açık öğretim liseleri alternatif oluşturuyor. 

Sonuç olarak, devlet okullarının bu yılki en büyük handikapı kontenjan. Pandeminin etkisini hala sürdürdüğü dikkate alındığında öğrencilerin ve velilerin tercih ettikleri okullardaki sağlık önlemleri ve sınıf mevcutlarına ayrıca dikkat etmeleri gerekiyor. 

Bu süreçte hata yapmamak için öğrenci ve velilerin ücretsiz tercih danışmanlığı hizmetlerinden yararlanmalarını tavsiye ederim. Ayrancılı öğrenciler ve veliler Özel Varlık Anadolu Lisesi’nden ücretsiz olarak destek alabilirler. MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü de tercih danışmanlığı hizmeti vermektedir.

Üniversite Tercihlerinde Nelere Dikkat Edilmeli?

Lise tercihlerinde sorumluluk veli ve okul müdürlerinde olsa da, üniversite tercihlerinde tüm sorumluluk öğrencidedir. Öğrenci sahip olduğu resmi sorumluluğun yanı sıra, tercih anında alacağı kararların da tüm sorumluluğunu üstlenmelidir. İstemedikleri bölümlere yerleşen öğrenciler çözümü okulu bırakmakta buluyorlar. Son 10 yıl içinde, yerleşilen ilk üniversiteyi bırakma oranının %30’ları geçmesi dikkat çekici. Bu orana etki eden önemli bir faktör de üniversitelerin niteliği…

Türkiye’deki üniversite sayısı 2006’da 77 iken, bugün bu sayı 200’den fazla… Bu durum seçeneklerin artması anlamına gelse de, niteliğe ilişkin daha fazla dikkat edilmesini gerektiriyor.

Üniversitelerin niteliğini artıran en önemli faktör ise şüphesiz akademisyenlerinin etkinliğidir. Bu yüzden öğrencilere, tercih edecekleri bölümlerde görev yapan akademisyenlerin çalışma konularını ve eğitim geçmişlerini araştırmalarını öneririm. Sayısal veriler bile önemli ölçüde bilgilendirici olacaktır. Örneğin, bir tıp fakültesinde 346 profesör bulunurken, bir başkasında sadece 5 profesör görev yapabiliyor. 

Üniversite yaşantısının bir akademik gelenek içerisine girmek anlamına geldiği unutulmamalıdır. İstenilen bölüm hangisi olursa olsun, kurucu ve geleneğini oluşturmuş üniversiteler tercih edilmelidir. 

Son olarak tercih listesi, öğrencinin başarı sırası ile sınava ilişkin sayısal veriler raporu dikkate alınarak sırasıyla; sürpriz tercihler, olası tercihler ve güvenlik tercihleri bulundurulacak şekilde oluşturulmalıdır. 

Tüm öğrenciler bu süreçte Özel Varlık Anadolu Lisesi’nden ücretsiz tercih danışmanlığı alabilirler.

Mahallede Sanat

Ayrancı Ankara’nın en eski en şahsına münhasır semtlerinden bir tanesi. Birkaç sene öncesinde kadar sakinliği ve içe dönük yaşam tarzı ile bilinen semt yeni açılan mekanları, dükkanları ve atölyeleri ile kabuk değiştiriyor. İnsanını ve kültürel hayatını beslemeye devam eden Ayrancı Semtinin ara sokakları AVM’lere zorunlu hale getirilmiş Ankaralı için ilaç niteliğinde. Bu ilacın içinde sanat var. Çünkü Ayrancı’da sanat var.

Sanat: hayatın içinden çıkar, hayatı yaşayışı bütün olgusal anlamları eklemlendirip içinde kavramsal bireysel düşünsel sezgileri barındırır. Bireyin yaşantısında güzel ve estetik olanı performe eder. Bu performans insanın ellerinden, düşüncelerinden doğar, büyür, yayılır ve el değiştirir ve sokağınızda bir atölye olarak karşınıza çıkar. Sıkıcı işinize yürürken köşe başında göz alıcı cephesiyle size göz kırpar. Neler yapılıyor, neler yaşanıyor bu atölyenin içinde? Aklınızın bir köşesine düşer, ben de yapabilir miyim acaba hissiyle içinizdeki yaratıcıyı dürter. Ve işte böyle girersiniz kapıdan, sihirli flütün peşine gider gibi.

O ilk adımı atmak, sanatçı ya da sanatla içiçe olmamanın verdiği tedirginlikle galerinin kapısından girmektense,  atölyelere dahil olmak, içinde yatan yaratıcıya daha kolay gelir. Hemen yanı başımızda ulaşılabilir olması, kendimize benzeyen ortak zevkte buluşabildiğimiz insanlarla bir arada olmak atölye bilincini ve kollektif yaratma sürecini de besler. Kapıdan ilk adımını atan insan değişir ve paylaşmanın güzelliği ile başkalaşır. İçeriye girdiğinizde, modern yaşamın getirdiği yalnızlık ve bunalmışlığı gidermek için yaratmak, üretmek ve bunun için de temel ihtiyaç olan sanatı kullanmanın tam da yeridir atölyeler.

Neler yapılır mahallemizdeki bu atölyelerde?

Giku Studio – Polimer Kil ve Ahşap Takı Atölyesi; Ağaç Sakal Atölyesi – Ahşap Tasarım Atölyesi; Sade Deri Atölyesi; Ekin Yüksel Seramik Atölyesi; Kaşigar Seramik Atölyesi;  Atölye Mars – Resim & Heykel Atölyesi; Selin’in Bahçesi – Pebble Art & Ahşap & Resim Atölyesi; Atölye Kil; Doğa Seramik Atölyesi; Mosacci – Mozaik Atölyesi; Linda – İllüstrasyon Atölyesi.

Sokak aralarında dolaşırken, işten, alışverişten dönerken karşınıza çıkan bu renkli mekanların farkına varmanıza aracı olarak bu atölyelerde neler yapıldığını sizlerle paylaşmak istedik. Tabii ki tüm atölyelere şimdi yer veremedik sonraki sayılarda, bu renkli atölyelerdeki renkli simalarla sizi tanıştırmayı amaçlıyoruz. Eminiz siz de en az bizim kadar keyif alacak ve bu mekanlara kendinizi daha da yakın hissedeceksiniz. Belki bir gün siz de bir atölyenin kapısından girip, içinizdeki yaratıcı ruhu ortaya çıkarırsınız, kim bilir?

Elçilik bahçelerini mahalleye katmak

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Büyük yaşıyoruz. Günlük tüketim malzemelerimizi, telefonumuzu, (toplu taşım yerine) arabamızı, işimizi, evimizi, çekirdek aile nüfusumuzu, içinde yer aldığımız sosyal/politik çabaları, işletmelerimizi, belediyeyi, devleti… Yaşamımızın tüm parçalarını büyütüyoruz. Para, borsa, ekonomi ve politika, “büyüme” kelimesinin başat unsurları. Mutsuz ama büyük yaşıyoruz. Hayat nicelik-baskın bir hale geldi dayandı.

Dünyanın her yerine girmiş, gezmiş, görmüş, dokunmuş, değiştirmiş, yol yapmış, maden açmış, konut bölgesi haline getirmiş, fabrika kurmuş durumdayız. Oralardan yaşadığımız yerlere bir takım yeni şeyler de taşıyoruz. Ve bu büyük yaşamanın sıkıntılarından biriyle karşı karşıyayız şu günlerde. Farklı coğrafyalardaki farklı (doğal) yaşamların parçası ama vücudumuzun tanışık olmadığı bir protein (virüs), bizim aracılığımızla yaşadığımız her yere taşındı ve dahil oldu. Bizle birlikte yaşamayı tanımadığı için de, yaşayabilmesi gereken bizim vücutlarımızı yok edebiliyor, çünkü tanımıyor vücudumuzu. Öğrendiğinde bizle yaşamı, biz yaşayacağız ama o asimile olmuş, doğalını yitirmiş olacak.

Peki basit/küçük yaşamak mümkün mü? Basit/küçük yaşayarak da bu hayattan keyif almak mümkün olamaz mı?

Çokça bu konuda düşünüyorum/düşünüyoruz son iki yıldır. 16 yıl Bahçelievler’de yaşadıktan sonra 2 yıl önce geldiğimiz Ayrancı’da da bunu nasıl sağlayabiliriz, mahalle ölçeğinde hayatı nasıl güzel kılabiliriz üzerine düşünüyoruz.

Şili Meydanı

Yan sokağımızda Lavanta Kafe’de (eski Dem) oturmak, Şili Meydanı’nda Afet İnan Parkı‘nda Itır’ı gezdirmek, Kuğulu Park’a/Botanik Parkı’na gitmek, Tunalı’da yürümek, Güvenlik Caddesi esnafından alışverişimizi yapmak ve karşımızdaki Fransız Elçiliği bahçesine bakarak çayımızı yudumlamak.

Bu çerçevede yaşamak nasıl olur”u düşünürken de, karşımıza sürekli yukarıdan görebildiğimiz ama yanında yürürken (güvenlik sebebiyle) ağaçlarını/bahçesini göremediğimiz elçilik bahçeleri çıkıyor, aklımız orada takılı kalıyor.

Fransız Elçiliği’nin bahçesi

Mahallemizin neredeyse 1/3’ü elçilikler ve bahçeleri. Ve biz bu bahçeleri, duvarlar + duvarlarının üzerindeki plastik (flexi-glass) yüzeyler sebebiyle göremeden yürüyor ve yaşıyoruz.

Güvenli bir mahallenin (Ayrancı) parçasıyız ama (onlar da haklılar ki) elçilik bahçeleri o ülkelerin toprağı ve günümüz güvenlik öncelikli dünyasında, güvenliklerini sağlamak zorundalar.

 Acaba bu (elçilik) bahçeleri(ni) görerek yürüyebildiğimiz, baĞzı zamanlar mahallelinin de dahil olduğu etkinliklerin bu bahçelerde yapıldığı, çocuklarımızın bu yeşil alanları kontrollü bir şekilde kullanabildiği (örnek Fransız Elçiliği bahçesi) bir düşünce/model geliştirebilir miyiz birlikte? Elçilikler o flexi-glass yüzeyleri kaldırıp, (güvenlik sistemleri oldukça gelişmiş durumda artık) dijital güvenlik aletleri ile güvenliğini sağlayıp, ağaçların yanında, göre/dokuna yürümemiz sağlanamaz mı?

Fransız Elçiliğinin bahçesi

Bunu daha da açmak mümkün, elçilik alanları neden o ülkenin toprağı? Neden o toprak ve o ağaçlar hepimizin değil, dokunamıyor, göremiyoruz. Muhtarlarımız başta, yerel belediye, şehrin devlet kurumları ile elçiliklerle görüşerek bir formül üretmek mümkün olabilir mi?

Sınırların, anlamı yok ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Hepimizin birlikte yaşadığı, mekanlarında birarada oturduğu, yollarında rastgeldiği mahallede (eskiden) fiziksel, (şimdi) görsel ve fiziksel sınırlar doğala hapis uygulaması içeriyor. Bunu değiştirecek bir yol, sınırları değil sevgiyi ve doğalı birlikte kucaklayacağımız bir yaşam mümkün.

Bir ahir zaman mahallesi: Ayrancı

1998’de evlenip Balgat’a yerleşmiştim. Hala Balgat sakini olduğum ama parti merkezli, kilo ile et-mangallı, nargile kafeli mahallenin arsız gözünü üzerinizden eksik etmeyen o keşmekeşten kurtulmak istediğim, bir ev alabilecek mütevazı bir bütçeye sahip olduğum günlerin birinde, ablamla Ahmet Mithat Efendi Sokak’taki meşhur bir pastaneye, Cocinella’ya yolumuz düştü. Hiç unutmuyorum, Ankara için bahar başlangıcı sayılabilecek bir Nisan sonuydu. Araya taraya bulduğumuz sokağa daha adımımızı atar atmaz büyülendik. Asırlık çınarlar ve çamlarla, apartmanların muhtemelen çoğu artık hayatta olmayan en eski sakinlerinin diktiği, kokusuyla sarhoş eden capcanlı leylak ağaçlarıyla, akasyalarla, iğdelerle bezeli, semtin en eski apartmanlarının bahçelerinden rengarenk kır çiçeklerinin boy verdiği, kapıcıların bu bahçelerle birlikte bahçelerin sokağa taşan kısımlarını bile her gün silip süpürdükleri bir yerdi burası. Olmayacak bir hayale kapıldım o gün: keşke burada yaşayabilsem.

Aradın yıllar geçti ve ev sahibi olma çabaları, uzak semtlerdeki arayışlar ve hayal kırıklıklarıyla sürdü. Ta ki, mucizevi bir şekilde alım gücümün artması ve bir emlakçı aracılığıyla benim için rüya olan o sokaktan bir ev buluncaya kadar. 

Gençliğimde varlığından haberdar olmadığım bu sokaklar, Hakan Bıçakçı’nın deyimiyle “orta sınıfın otopark sorunu”nun kurbanı olmuş ve sakinleri, şehir merkezinden uzak, zamanın ruhuna uygun otoparklı, avm’lere komşu sitelere göç etmişlerdi. Burada artık düzenini bozmayı göze alamayan veya gücü yetmeyen eski kuşak kalmıştı ve genç nüfustan boşalan dairelere mimarlık ve mali müşavirlik ofisleri, dershaneler ve dernekler yerleşmişti. Yıllar önce içimi yaşama sevinciyle dolduran bahçelerin bir kısmı bakımsızlıktan tarumar olmuştu fakat asırlık ağaçlar henüz kentsel dönüşüme kurban gitmemişlerdi, kısa boylu, ihtiyar apartmanların önlerinde olanca haşmetleriyle boy gösteriyorlardı hala. 

7-8 yıl önce taşındığımız apartmanın arsa sahibi üst katımızda yaşıyordu. Eşini kaybedince taziye için ziyaret ettiğimizde tatlı tatlı sohbet ettik kendisiyle. Buraların İmparatorluk Ankarasının sayfiye yerlerinden biri olduğunu, bağ evlerinin ve bahçelerin önemli bir kısmının Ermenilere ait olduğunu zaten biliyordum. Fakat sohbet esnasında asırlık ağaçların sahipleri birer birer arz-ı endam ettiler zihnimizde. Salon penceresinden görünen apartmanın arsasında bir Ermeni terzinin, arka pencereden görünen apartmanın arsasında bir Ermeni kuyumcunun, ortasında cumbalı eviyle birlikte bağları vardı bir zamanlar.

İmparatorluk döneminin çokkültürlü sayfiyesi, Cumhuriyet’in buluğ çağında başkentin en itibarlı yerleşimi haline gelmişti oysa. Elçiliklerin, sosyalleşme mekanlarının bu semte yerleşmeye başlaması da semtin ederini ve itibarını arttırmıştı. Eski bağlardan kalan doğal dokusu, şimdi üstünden asfalt geçen dereleri ve onların oluşturdukları vadilerle yeşil bir kuşaktı burası.

Çankaya yokuşuna teyellenen Ayrancı semti, bir orta sınıf gettosu gibi çoktandır. Oto park sorunu, binaların eskiliği ve mahalle kültüründen, şehir merkezinden kaçmak isteyenlerin çoğalması sebebiyle kiralar ve satılık ev fiyatları düştü. İmparatorluk döneminin çokkültürlü sayfiyesi, Cumhuriyet’in buluğ çağında başkentin en itibarlı yerleşimi haline gelmişti oysa. Elçiliklerin, sosyalleşme mekanlarının bu semte yerleşmeye başlaması da semtin ederini ve itibarını arttırmıştı. Eski bağlardan kalan doğal dokusu, şimdi üstünden asfalt geçen dereleri ve onların oluşturdukları vadilerle yeşil bir kuşaktı burası. O günlerden miras, semtin kerteriz noktası olduğunu düşündüğüm Seğmenler Parkı, Botanik ve Portakal Çiçeği Parkları; Ayrancı’ya omuz veren Dikmen Vadisi manzarası semti doğal doku zenginliği bakımından hala diğer birçok semtten ayrıcalıklı kılıyor. Cumhuriyet mimarlığının rüştünü ispat ettiği yılların ürünü Cinnah 19 numara, kıymetli bir parçasını Polonya Elçiliği’ne kaptırmış olmasına rağmen Ankara deyince akla gelenlerden olan Kuğulu Park, iş çıkışı bir kadeh şarap içilebilen Kavaklıdere Şarap Evi’nin arsasına yayılan Karum, dolmuşların dura kalka, oflaya puflaya çıktıkları Hoşdere yokuşu, caddelerin sayılara teslim olduğu bir çağda şair-yazar isimleriyle gönül çelen sokaklar, Amerikalı subayların, istihbarat çalışanlarının, idari personelin hikayeler bıraktığı Kavaklıdere sokakları, üçüncü nesil kafeler, sahaflar, avm’lere karşı cengaver butikler, terziler Ayrancı semtinin sınırlarına fiziksel olarak değilse bile sembolik olarak giriyorlar. Ortalama bir Ayrancı sakininin bilişsel haritasında yerleri var. 

Semtin nüfus yapısının kozmopolitliğine katkıda bulunan yabancı elçilik mensupları, sokaklarda farklı dillerin, insan tiplerinin ve kültürlerin duyulur, görünür olmasına vesile olarak kültürlerarası karşılaşmalarla zenginleşen bir atmosfer yaratıyorlar. Çoktandır birçok semtinde kadınlar için zaman bütçesinin ve mekânsal dolaşımın kısıtlandığı şehirde, Ayrancı kadınlara ve lgbti bireylere de görece bir özgürlük imkanı veriyor. Hemen hemen her apartmanın bir kedisi olduğunu ve sokaklarda kendini sevdirmeye hevesli köpeklerin dolaştığını da hesaba katacak olursak, mahalle türü örgütlenmelerin çözüldüğü bir dönemde, hatırı sayılır sakini Ayrancı Ahalisi adlı facebook hesabından haberleşen, komşuluk eden Ayrancı’ya bir ahir zaman mahallesi diyemez miyiz?

Ayrancı’nın tek Manolya ağacı can çekişiyor

Koklamaya doyamam, benim güzel manolyam

Ayrancı semtimizin ilgi çekici ama çoğunlukla bilinmeyen sürprizlerinden birini paylaşmak istiyorum sizlerle. Hani sokağında defalarca turlasak da gözümüze ilişmeyen, mağrur, sessizce duran mahallemizin tek Manolya Ağacı

Manolya ağacımız türünün Ankara’da yaşayabilen ilk ve en sağlıklı bireyi olma özelliğine sahip. Sadece ılıman deniz kıyılarında yaşayabilen bu türün, kentimizde 35 yılı aşan bir zamandır varlığını sürdürmesi de çok ender bir durum. Bunun için de çok değerli bizler için. Bu özelliklerinden dolayı da ‘Anıt Ağaç’ olarak tescil edilmiş durumda.

Ağacımız yanından geçenlerin bile fark etmediği ama bembeyaz kocaman çiçekler açtığında mahallelinin hayranlığını üzerinde topladığı, Paris Caddesi altı numaralı apartmanın karşı cephesindeki otoparkın hemen kenarında yaşamaya çalışıyor. Çalışıyor diyoruz çünkü son yıllarını gayet ihmal edilerek, unutularak geçirmekte ama sessizce direnmekte yine de, kendisine yapılan vefasızlığı hoş görürcesine. 

Konuyla ilgili bilgi almak için konuştuğumuz Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Derneği üyesi Dendroloji uzmanı Ahmet Demirtaş, manolya ağacıyla tanışma öyküsünü anlattı bize. Geçtiğimiz sene hem dernek olarak hem de Kavaklıdere Muhtarı’yla beraber ilgili kurumlara konuyu açıklayıp yardım talebinde bulunsa da ilgilenen olmamış.

Manolya ağacımız SGK’nın bahçesinde yaşarken birden bire otopark yapılması için yıkılan iki katlı binanın hafriyatından zarar görmüş, anıt ağaç plaketi kaybolmuş, dalları kırılmış. Son beş yılını yaklaşık 1.5 metre derinliğinde molozlara gömülmüş durumda yaşamakta, otopark olarak kullanılan bu arazide deyim yerindeyse can çekişmektedir. 

Semtimizin güzide ağacına gereken kıymeti vermek ve eski güzel günlerine döndürmek için, gelin hep birlikte uğraşalım. Sonra da beraberce gidip onu ziyaret edelim, başına gelenlerden dolayı hiç sızlanmadan bizi kucaklayacağına eminim.

Kıymetini bilecek o kadar az şeyimiz kaldı ki bu dönemde, haydi dostlar…

AHMET DEMİRTAŞ / Dendroloji uzmanı 

Ahmet Demirtaş
Ahmet Demirtaş

Derneğimiz adına Ankara’da anıt niteliği taşıyabilecek ağaçları bulmak için araştırmalara başladığımız 2001 yılında karşılaştım bu ağaçla. Ancak ılıman kıyı bölgelerimizde yaşayabilen Manolya ağacını burada görmek çok değerli. O zaman yirmi yaşına yakındı. Kendisi anıt ağaç olacak yaşta değilse de Ankara ikliminde gayet sağlıklı olarak yetişmiş olması biz ormancılar açısından mucize sayılacak bir şeydi ve bu nedenle o sene belirlediğimiz 56 anıt ağaçtan birisi olarak belirlendi ve 2005 Şubat ayında anıt ağaç olarak tescillendi. Dolayısıyla koruma altında bulunuyor. 

Ağaç şimdi yıkılmış bulunan SSK kreş evi olarak kullanılan evin bahçesindeydi. Müdüre hanım birisinin Ege kıyılarından getirip diktiğini söyledi bana. Ancak bu bina 4-5 sene önce Kamu Denetleme Kurumu tarafından yıkılarak otopark yapıldı. Bu yıkım esnasında ağaç da hasar gördü, molozlar kök çevresine dolduruldu. Bundan sonra Ankara’nın başka yerlerinde de Manolya ağacı görülmeye başlandı. Hatta bir tanesi Meclis duvarının hemen arkasında, ama çok sağlıklı görünmüyor. Sonuç olarak anıt ağaç tescili olan bu nadide Manolyamız tehdit altında. Acilen molozlardan arındırılıp uygun çevre düzenlemesi yapılmalı diye düşünmekteyiz. Kavaklıdere muhtarı ile birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurup korunması talebinde bulunduk. Bunu yapacak olan bakanlığa bağlı Tabiat Varlıkları Koruma Komisyonu’dur. Bu ağacımız ortama çok iyi adapte olduğundan kendisinden çoğaltılacak fidanlarla yeni bireyler yetiştirmek de çok yerinde olacaktır.

Hafıza mekânsaldır: Yüksel Sokak*’taki memur heykeli üzerine

Yazar Hakkında

Ekim 2016. Mart 2018. Temmuz 2018

Yukarıdaki fotoğrafların ilkini Ekim 2016 tarihinde çektim. Yüksel Sokak’taki memur heykelinin arkasında 2017 yılının son haftalarında yıkılacak olan Mülkiyeliler Birliği Misafirhanesi’ni görüyoruz, Mart 2018 tarihli ikinci fotoğrafta ise boşluk. Bina yıkılmış, birçok kişi bu yıkıma karşı çıkmış ve üzülmüş “yenisi yapılacakmış; ama giden hatıralar ne olacak?” diyenler var. Birkaç ay içinde gerçekten de yenisi yapılıyor ve yeni bina bugün Mülkiyeliler Kültür Merkezi olarak işlev görüyor.  Kısacık bir zaman dilimi içinde sadece bir parselde duranlar, yıkılanlar ve yeniden yapılanların hızı benim başımı döndürürken, yaşananlar memur heykelinin pek de umurunda olmuyor. Fon değişse de o hala aynı yerinde, duruşu aynı, bakışı aynı.  Önünden gelip geçenler, selfie çekmek için sarılanlar, etrafında durup konuşanlar, ona hiç bakmayanlar ve sokağın diğer tüm ritimlerini uçup gitmesinler diye sabitliyor heykel. Kendi ayakları gibi yere çakıyor, bizden aldıklarını ve böylece sokağın ve sokaktakilerin hafızasını biçimlendiriyor.

Hafıza, kent mekânı anlamında bıçak sırtı bir konu. Öyle ki unutmak, yenilenmek ve zamana ayak uydurmak ihtiyacı karşısında ait hissetme, sürekli olma ve bağlılıktan birlikte söz etmek gerekiyor. Örneğin, Marc Augé, Oblivion (Unutmak-2004) kitabında, bireyin ve toplumun sağlığı adına, günü yaşamak ama aynı zamanda geçmişi de kavrayabilmek için unutmak gerektiğini söyler. Ancak hafıza yük olduğu kadar hafifliktir de. Kentsel mekânın eskiyi hatırlatan ya da yeni hatırayı yaratan iki yönü vardır. Günümüzde artan hızımız ve bilgi fazlalığımızın yarattığı karmaşanın yanında sokak isimleri, anıtlar, cephe renkleri, bir ağacın köşesini görüp kendimizi “yerinde” hissetmek içimizi rahatlatır. Bir kayıp ya da çözünme olmadığı sürece bu rahatlamayı her an düşünmeyiz; fakat insan hafızası mekânsaldır ve mekanlar gibi inşa edilir, zaman içinde şekillenir. Peki Mülkiyeliler Misafirhanesi örneğinde olduğu gibi birkaç ay içinde değişen ve dönüşen yapılı çevre şehirlerimizde bir aidiyet ve süreklilik yıkımını tetikliyor mu?

Kamusal mekanımızda tutunacağımız somut ögeler yok oldukça, onlara pamuk ipliğiyle bağlı olan anılar da ya kopma noktasına geliyor ya da kopmaya direnerek acı çekiyor. Halbwachs (1992) diyor ki; mahallelerimizde fiziksel bir yapıyı ve gündelik hayatı değiştiren durum orada yaşayanlar için yüksek politika kararlarından daha doğrudan etkileyici olabiliyor. Özellikle de hızlı dönüşüm ve sürekli kayıp zamanlarında kendilerine tanıdık gelen kişi ve şeylere tutunmak oldukça insani bir ihtiyaçken, tutunmamak üzere verilmiş bir söz gibi olan şehrimiz Ankara’da gözden kaçması imkânsız gibi görülen durumlarda bile hatalar yapılıyor.

Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir
“…
Ankara Ankara
Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
…”

Cemal Süreya

Bu konuda son dönemde ilk ilgimi çeken Sakarya Caddesi girişindeki, 1992 tarihli Danimarkalı heykeltıraş Jorgen Haugen Sorensen’in Taşankara heykelinin sokağın bakım çalışmaları sırasında kaldırılması oldu. Heykelin yerine bu çalışmalar sonunda bir havuz yapıldı ve Taşankara ise Sakarya’nın bitişi denebilecek, daha durağan bir noktasına yerleştirildi. Mekanıyla ve olduğu yerle, yıllardır insanlar için tanınırlık, hatırlama ve hatırlatma görevini sırtlanmış bu esere gösterilen tavrın ne sanatı, ne mekanı ne de mekan-hafıza sürekliliği dileyen insanları önemsemediğini, daha da kötüsü bir an bile düşünmediğini görüyorum.

Taşankara
Taşankara – 2016 (Kişisel arşiv)

Memur heykeline geri geleceğim. Çankaya Belediyesi Başkanı 14 Şubat 2020 günü “Amcamız Yüksel Caddesi’ne geri döndü” diye bir paylaşım yaptı. Sokakta devam eden çalışmalar sırasında çıkarılan heykelin dönüşünü müjdelemesi gereken bu haber ile birlikte paylaşılan fotoğrafta, memur heykelinin eski yerinden biraz uzağında yönü ve yeri değiştirilmiş gösteren halini gördük. Gördük de ne olacak ki, değil mi? Sonunda geri dönmüş işte.

Sanırım öyle değil. 90’ların başında Yüksel Yaya Bölgesi’ni sanatsal ve kültürel anlamda desteklemek adına yapılan heykellerden birinin yerini 30 yıl sonra değiştirdiler. Heykel eski yerinde bir duraklama mekânı yaratıyordu. Bunun ötesinde konumu ve ölçeği ile yürüyenlerin dikkatini çektiğinde sokak boyunca hâkim olan aşağı-yukarı yürüme akışının tekdüzeliğini kırıyor, bazen boynuna bir kolla dolanarak selfie’lere “poz” veriyordu. Şimdi ise, bir ağacın önünde neredeyse saklanmış, hatta ayak altından kaldırılmış gibi duran “amca” farkına bile varılmayan bir mekânsal hafıza yıkımı darbesine doğru bakıyor, ayaklarında hızlıca çalışılmış çimento izleri, düzeltilmeyi bırak daha kurumadan alelacele çekilmiş fotoğrafına yüz vermemek için belki de. 

Bu değişim ve benzerlerini fark etmeyenlere bir hatırlatma ile bitirmek isterim. Hafızayı romantik veya nostaljik diye hor gören tüm yansıtmaların arkasında, mekânın üretimindeki rolünü ve fikirlerini bu tür “küçük” ve görünmez operasyonlarla güçlendiren bir düzen var.

* Yüksel için “cadde” değil, “sokak” tanımı bilerek kullanılmıştır.  Sokak ve cadde ayrımı, bu mekanların genişliklerine bakılarak Büyükşehir ve ilçe belediyeleri arasında yetki dağılımını belirler. Genişliği 15 metre altındaki yollar genellikle “sokak” olarak isimlendirilir ve ilçe belediyeleri sorumluğuna girer. 15m ve üzeri yollar, ya da “cadde, bulvarlar” ise büyükşehir belediyeleri sorumluluğu altındadır. Kısacası, sürekli değişen bu genişlik ölçütü ve yetki karmaşası atında Yüksel’e cadde demek onu fiziksel ve sosyal tanımından koparıp “idari” bir tanım karmaşasına mahkûm etmektir. Yüksel, toplumsal hayatın odağı ve fiziksel temsili olan bir kentsel sokaktır.