Ayrancı’nın tarihi Renda Köşkü’nde neler oluyor?

Mimarı Sait Bektimur olan ve 1925 yılından günümüze ulaşan Renda Köşkü ilk yıllarında

Atatürk Bulvarı 112 numarada ağaçların arasından hızla gelen geçen araçları ve bu aralar kaldırımların daraltıldığından beri sayıları epey azalan yayaları sessizce izleyen bir köşkümüzden bahsedeceğim: Renda Köşkü.

Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarisi’nin günümüze ulaşabilmiş nadide örneği olan iki katlı şirin evin tarihine kısaca göz atmakla başlayalım yazımıza ve daha sonra günümüzde başına neler geldiğinden bahsedelim kısaca.

Yaptığımız araştırmalar bizi köşke adını da veren sahibi Abdülhalik Renda’ya götürüyor.

Abdülhalik Renda

Osmanlı bürokratlarından olan Renda, valilik, müsteşarlık görevlerinde bulunduktan sonra Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919’da İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmiş. 

19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir’in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi olmuş. Kurtuluş Savaşı sonrası yeni kurulan Cumhuriyet Hükümetleri’nde dört kez Maliye Bakanı olan Abdülhalik Renda yedi dönem ard arda vekil seçilmiş, 1935-1946 arasında 11 yıl süreyle meclis başkanı olarak en uzun süre görevde kalan TBMM başkanı ünvanını elde etmiş.

1946 yılında bu köşkü satın alan Renda ardından çıplak mülkiyeti 1949 yılında Kızılay Derneği’ne bağışlamış ama intifa (kullanma ve yararlanma) hakkını kendisinde tutmuştur.

Renda Köşkü, Türkiye Kızılay Derneği’ne bağışlandığı tarihten itibaren uzun bir süre Türk Kızılay’ı yetkili kurullarının toplantı salonu olarak kullanılmıştır. 

Ancak son yıllarda bitişiğindeki ABD Büyükelçiliği köşkteki etkinliklerden rahatsızlık duyduklarını bildirmişler, bu rahatsızlıkların yoğun güvenlik kaygılarına dönüşmesi üzerine de Renda Köşkü’nün kullanımı ciddi kısıtlama altına girmiş, nihayet kullanımı terk edilmiştir.

Renda Köşkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir dönem Çekoslavakya Sefareti olarak da hizmet vermiş.

Mimari Sait Bektimur olan ve 1925 yılında yapımı tamamlanan, hatta bir ara Çekoslovakya Sefareti olarak da kullanılan Renda Köşkü, on yıllarca kaderine terk edilmiş, unutulmuş, unutturulmuş…

Köşk, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 10.07.1976 gün ve A-123 sayılı kararı ile Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Taşınmaz, imarda Cumhurbaşkanlığı (şimdi Başbakanlık olarak kullanılan Çankaya Köşkü), elçilikler, Seğmenler ve Botanik Parkı ile birlikte üçüncü derece doğal sit alanı, ikinci etap imar planında sosyal tesis alanında kalmaktadır.

Kızılay Derneği mülkiyetinde olan köşk vakti zamanında restorasyona uğrayarak özgün kulesini kaybetmiş.

Kızılay’ın tarihi Renda Köşkü için 2007 yılında ODTÜ ve Çankaya Belediyesi ile yaptığı proje

1980’li yıllarda, köşkü koruyarak arsa üzerine yeni bir Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Binası inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Bu yeni binanın projesi Vedat Dalokay ve Rahmi Öngüner tarafından çizilmiştir. Ne var ki, söz konusu proje; arsa üzerinde bulunan köşkün önemini yitirmesine yol açabileceği ve projenin hayata geçirilmesi durumunda komşu büyükelçilik binaları bakımından güvenlik riskleri içerebileceği yönündeki kaygılar nedeniyle iptal edilmiştir.

Kızılay Genel Başkanı Talat Yılmaz, göreve geldikten sonra kurumun gelirlerinde yaşanan düşüş nedeniyle acil önlemler almaya karar vererek köşkü 2004 yılının Mayıs ayında kiraya çıkarır. Tarihi Renda Köşkü’nü kiralamak için girişimlerde bulunan ABD Büyükelçiliği ile Kızılay Genel Merkezi arasında görüşmeler devam eder etmesine ama sonuç alınamaz.

Yaklaşık üç sene sonra Kızılay Derneği yeni bir proje açıklar bu köşk hakkında. Çankaya Belediyesi ve ODTÜ tarafından hazırlanan projede köşkümüz bu sefer müze olacaktır. Lakin 3.845 metrekarelik bahçesinde bir de konaklama, konferans hizmeti verecek bir bina da tasarıma dahil edilir. Toplamda 12 bin metrekare olarak planlanan dört katlı bina neredeyse tüm bahçeyi betona boğmaya niyetlense de bu proje de hayata geçmez neyse ki.

Köşk, 2016 Mayıs ayında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle bir skandala yol açmış.

2016 Mayıs ayında ise skandal bir olay neticesinde gündeme gelir bizim “sahipsiz köşk” gazete sütunlarında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle boy gösterir. Görgü tanıklarının ifadeleriyle; 

“Bina görevlisi, yağışlı havada pencere pervazına yerleştirdiği mangalı, kâğıt ve odunlarla tutuşturdu; ateşin üzerine koyduğu kömürleri yelpaze sallayarak yaktı. Etrafa sıçrayan kıvılcımlara aldırış etmeyen görevli mangal keyfini misafirleriyle sürdürdü. Daha önce de zaman zaman dumanlar çıkıyordu ama göremiyorduk. Şimdi hava yağışlı olduğu için balkonun penceresinde mangal yaptılar.”

Anlayacağınız Kızılay Kurumu çalışanları Ankara’nın göbeğindeki bu köşkte “felekten bir gün çalmak istemişlerdi’’ sadece. Kaderine terk edilmiş bu nadide köşkte bunun ne sakıncası olabilirdi ki zaten?

Sansasyon sonrası Kızılay Derneği, konuyla ilgili açıklamasında ‘mangal’ faillerinin kurum ile ilişkilerinin kesildiğini duyurarak yüreklere bir nebze olsa da su serper.

Tarih 2018 yılının son aylarını gösterdiğinde Renda Köşkü’nde bir restorasyon göze çarpar. 

Bunun üzerine Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde cephe sıvasının sökülme işlemi ve binadaki inşaat çalışmalarına dair yaptığı başvuru ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyacaktır. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Ankara 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nden konuya ilişkin gelen cevap yazısında;

“Bilgi edinme hakkı kanunun 10. maddesinde bilgi veya belgenin niteliği gereği kopyasının verilmesinin mümkün olmadığı veya kopya çıkarılmasının aslına zarar vereceği hallerde kurum ve kuruluşlar ilginin yazılı veya basılı belgeler için söz konusu belgenin aslını incelemesine ve not alabilmesine olanak sağlar. 16. maddesinde ‘açıklanması halinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibariyle devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kanunu kapsamı dışındadır”

diyerek kısaca ‘devlet sırrıdır söylemeyiz’ diyecektir ilgili kurum.

Devir ne de olsa ‘öyle her işe merak edip de burnunuzu sokmayın’ devridir artık.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, kurumdan gelen yanıta tepki gösterdiği açıklamasında;

“4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesindeki başvurumuza ‘devlet sırrı’ diyerek yanıt verilmemesi ilk defa karşımıza çıkıyor. Daha önce ticari sır dediler, kaçak saray maliyeti için açıklarsak ekonomik kriz olur dediler, hatta AOÇ’ye yapılan ABD büyükelçiliği için bile ticari sır dediler bilgi vermediler ve yargı yoluyla bütün belgeleri elde ettik. Şimdi bir de ‘devlet sırrı’ çıktı karşımıza. Siz korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde devlet sırrı olacak ne yapıyorsunuz? Altı üstü ne yaptığınızı ve bir proje kapsamında yapıp yapmadığınızı, varsa onaylı projelerini istedik. Şimdi binanın ne olarak kullanılacağı da muammalı duruma geldi?” 

diyerek tepki gösterse de kurum ser verip sır vermez.

Sonuç olarak doksan beş yıllık nadide köşkümüzün hazin hikayesi budur. Kuşaklar boyu hiçbirimiz bu tarihi eseri tanıyamadık, bahçesinde dolaşıp merdivenlerinden çıkamadık. Cumhuriyet tarihinin tanıklığını yapan odalarını, koridorlarını soluyamadık hiç. Hiç hayal kuramadık onunla ilgili. Yanı başımızdaydı ama hiç dokunmamıza izin verilmedi. Neden, ne için bu özel anlardan mahrum kaldık? Kim, neden istemedi ona yaklaşmamızı?

Bizler artık yaşadığımız mahalleye, onun her ağacına, her duvarına dokunmak, her yolunu keşfederek sahip çıkmak istiyoruz.

Renda Köşkü tarihinde sakladığı tüm özel anlarıyla, nadide mimarisiyle, yıllara tanıklık eden bahçesi, kapısı, penceresi, pervazıyla Ayrancılıların, Ankaralıların keşfine açık olmalıdır.

‘Devlet sırrı’ devlette kalsın, Renda ise bizde.

Bu haberin yazılmasında değerli katkılarından dolayı Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a ve Hamburg Üniversitesi’nde Avrupa Çalışmaları master eğitimi yapan dostumuz Bulut Arın Taştan’a çok teşekkür ediyoruz.

Kasetçi dükkanı TEOŞ

Ev sahibinin bir evi var kiracının bin evi sözünün rahatlıkla söylenebildiği günlerdi; en azından bizim evde sık duyulan bir cümleydi bu, özellikle annemin ağzından. Yeni bir ev, semt heyecanıyla ya da bir zorunluluk durumunda çok da dert etmeden rahatlıkla yer değiştirebiliyorduk.

Ankara’daki dördüncü semtimizdi Ayrancı, 1977-1981 yılları arası oturduğumuz. Sosyalliğim ağırlıklı okul üzerinden kurulmuştu. Okul servisi diye bir şeyin olmadığı, fikrinin bile tuhaf geldiği günler; kamusal alanın, çok gençler tarafından bile yoğun kullanıldığı zamanlardı. Sabahları otobüslerde, dolmuşlarda çokça öğrenci olurdu, neşeleri ile bazen yetişkinlerin asabını bozan, otobüs tacizlerine karşı kendini çoktan eğitmiş.

Biz Atatürk Liseli’ydik; bu liseye gidip Ayrancı’da oturan ciddi bir öğrenci nüfusu vardı. Aşağı ve Yukarı Ayrancı; her ikisinin de toplu taşımından yararlanılırdı. Aşağı Ayrancı’ya, Ulus belki de Aydınlık taraflarından gelen basık, steyşın minibüsler ve otobüs, Yukarı Ayrancı’ya ise mavi yüksek minibüsler ve otobüs çalışırdı. Okullarda çatışan siyasi grupların okul çıkışlarında farklı güzergahları kullandığı dönemlerdi; ben Sıhhiye’den değil, İzmir Caddesi ve Kızılay üzerinden toplu taşıma ulaşarak Ayrancı’ya varmaya çalışanlardandım. Mavi minibüsleri değil ama Aşağı Ayrancı’ya çalışan basık steyşın minibüsleri plak çalmalarıyla da hatırlıyorum.

Yıllar yıllar önce Naim Dilmener’den duyduğumu sandığım ve çok sevdiğim bir tanımlamayla “hayatımızın fon müzikleri”nin bir kısmını, minibüslerde duyduğumuz dinlediğimiz müzikler oluştururdu. Haftanın belli gün ve saatlerinde yayın yaparak hayatımıza giren ve 80’lerin ortasına kadar tek kanal olarak bu faaliyetini sürdüren TRT’nin alternatifiydi burada dinlediğimiz müzikler. Radyoda bunun karşılığı polis radyosu iken, asıl bugünden baktığımda beni en çok etkileyen, ilginç gelen, anılarımda fazlaca yer kaplayan, kasetçi dükkanlarıydı. 80’lere kadar yaşadığım hemen her semti böyle bir kasetçi dükkanı ile hatırlıyorum… Sokağa inceden müzik yayını da yapan bu dükkanların en önemli özelliklerinden biri oluşturduğumuz listelerle buralarda kaset doldurtabilmemizdi.

Hoşdere caddesi 3. duraktaki TEOŞ, işte bu kasetçi dükkanlarından biriydi. Evlerimizi TEOŞ’da doldurduğumuz kasetler süsler, o kasetlere girecek şarkıların listelerini oluşturmak en sevdiğimiz aktivitelerden biri olurdu. Bu kez maruz kalmıyor, dinleyeceklerimizi kendimiz seçiyorduk. Hoşdere Caddesi’nin simgelerindendi TEOŞ; adreslerde kerteriz olurdu; “aşağı inerken TEOŞ’dan sola sap, TEOŞ’da in biraz yukarı yürü…

Yine balkonların hayatımızın önemli alanlarından biri olduğu zamanlardı; balkonlarda uzun zamanlar geçirilir, konuklar balkonda ağırlanır, balkonlardan balkonlara tatlı kurlaşmalar yaşanır, balkonlardan taşan müzik sesleri inceden birbirine karışırdı; balkonları kapatmak, balkonlardaki kuş pisliklerinden şikayet etmek kimsenin aklına gelmezdi.

TEOŞ’da doldurulan kasetlerdeki şarkılar Güvenlik Caddesi’ndeki bir balkondan sokağa çok bırakıldı; trafiğin sakinlediği akşam saatlerinde daha duyulur oldu. Bir balkondan gelen ezgi bir başka kasetin listesinde kendine yer buldu bazen. Sokakların, balkonların, kasetçi dükkanlarının kıymetli olduğu, şarkılarımızın birbirine daha çok karıştığı güzel günlerdi…

Remzi Oğuz Arık: Bir bilim insanının hazin öyküsü

Günlük hayatımızın akışı içinde bazen tesadüfi bazen de pek sık karşımıza çıkmasına rağmen fark etmediğimiz bazı işaretler, görüntüler vardır ya, hani çoğu zaman algılamayız, düşünüp sorgulamayız hiç.

En azından benim için böyle oluyor; pek çok şey aklımın bir ucunda öylece durmasına rağmen onları fark etmiyor/edemiyorum. Çocukken çok sevdiğim tren yolculuklarında camdan gördüğüm pek çok objenin gözlerimin önünden hızla geçip gitmesine benzetebilirim belki de. 

Yaşamın bu anlamsız hızı ve koşuşturması sırasında kayıp giden kim bilir neler vardır? Bunlardan bir örnek olarak, semtimizde yıllarımızı geçirirken bildiğimiz, duyduğumuz ama nereden çıkmış olabilir diye aklımızın ucuna dahi gelmemiş olan, hepimizin içinde yaşadığımız mahallelerin isimlerine dair bir bilgi aktaracağım.

Söz konusu mahallemizin adı pek çoğumuzun sınırları içinde yaşadığı, hemen hepimizin adını duyduğu, bildiği lakin benim gibi ekseriyetle hakkında malumatımızın olmadığı, dikkat çeken ismiyle; Remzi Oğuz Arık.

Muhtarımız Süleyman Demircan’ın renkli siması, çalışkan kişiliği ve yıllardır organize ettiği güzel aktiviteleri nedeniyle mahallenin adını duymayan yoktur ama kime aittir bu isim ve neden verilmiştir? Bunlara geçmeden önce gelin size kısa bir araştırmayla mahallemizin özelliklerine dair diğer bulduklarımızı aktaralım.

2019 yılı verilerine göre mahalle sınırları içinde 5344 kişi ikamet etmekte. 

İlginç bir veri de, nüfusun % 57.5’inin kadın çoğunluğunda olması. Kadın oranının Çankaya İlçe’de % 52.1 ve Ankara İl nüfusunda ise % 50.5 olduğunu göz önüne alırsak kadın yoğunluğu ile dikkat çekiyor. Hatta diğer Ayrancı mahallelerinden de ileride olduğunu söyleyebiliriz.

Peki nüfus hareketleri nedir? Hızla yoğunlaşıyor mu mahallemiz diye sorarsanız cevabı tam tersi olacaktır. Ankara istikrarlı şekilde büyürken mahallemiz de istikrarlı bir seyrekleşme halinde; 2012’de 5860 olan nüfus son 7 yılda 516 kişi eksilmiş.

 Yani kısaca terk edilmeye başlayan ve kadın ekseriyetli bir mahalle diyebilir miyiz tam olarak, onu da size bırakıyorum.

1944 Ankara’daki ev. Arkada Prof.Dr. Remzi Oğuz Arık ve eşi Türkân Arık, önde Oluş Arık.

Gelelim mahallenin ismine. Evet bir kısmımız tanıyordur bu ismi, özellikle arkeolojik çalışmaları ve politik kişiliğiyle bir döneme damgasını vuran Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık.

Ankaralılar onu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji profesörü olarak ve siyasi düşün yazı ve mesaileriyle tanıdı.

Peki ünlü bir yazar, politikacı ve tarihçi olduğu için mi ismini vermişlerdi bir mahalleye? Bu soruları aynı okulda kendisi gibi arkeolog- sanat tarihçisi olan oğlu, eski dekan Prof. Dr. Oluş Arık’tan cevaplamasını istedik.

Prof. Dr. Oluş Arık ve eşi Rüçhan Arık

Pandemi sürecinde kendisiyle yüz yüze görüşme şansını bulamadığımız için yaptığımız telefon görüşmesi talebimizi kırmayarak kabul eden Oluş hocamız, babası Remzi Oğuz Arık’ın Adana’nın kuzeyinde şimdilerde bile çok zor gidilen Torosların geçit vermeyen tepelerinde bir köyde doğmasıyla başlayan ilgi çekici hayat hikayesini anlattı bizlere.

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra tekrar sivil demokrasiye dönüldüğü tarihlerde yaklaşık 61-62 yıllarında bu mahalleye babamın adını vermişler. Biz de âilecek sonra öğrendik. Babamın vefatından sonra biz de bir dönem 56-57 gibi Ayrancı’da Yaylagül ve Karyağdı Sokaklarında oturduk. Ama 60 İhtilali’nden sonra taşındık oradan.

Ünlü arkeolog, düşünür, siyaset insanı Remzi Oğuz Bey, Adana’nın Kozan İlçesine bağlı Kabaktepe köyünde dünyaya gözlerini açar, yıllardan 1899’dur.

Babam Adanalı olmasına rağmen doğduğu köy Çukurova’da değil Torosların yüksek yamaçlarında kurulu sarp bir orman köyüydü. Atla eşekle zar zor ancak çıkılıyordu.

Feke ilçesi sandık eminliği yapan babası onu Kozan’da mahalle mektebine yollar. Annesiyle birlikte Adana’dan çıkan Arık, ortaokulu Selanik’te yaşayan ablasının yanına giderek bitirir. Ardından İşkodra kentinde bulunan Osmanlı subayı abisinin yanında liseye başlar. Balkan Savaşı nedeniyle liseyi İstanbul’da devam etse de en son İzmit’te bitirir. İstanbul’a dönünce Muallim Mektebi’ne girer ve mezun olur. Doğduğu bölgeye gider öğretmenlik yapmaya. Öte yandan kitaplar yazmaya başlar. 1. Dünya Savaşı sırasında kimsesiz çocuklara öğretmenlik yapar. Kurtuluş Savaşı sonrasında Galatasaray Lisesi’nde gece yatılı öğretmenliğe başlar. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirir.

Bu sırada, eski eserler ve Arkeoloji alanında hep başka mesleklerden kimselerin işleri yürütmesini doğru bulmayan Atatürk, profesyonel arkeolog yetiştirmek üzere sınav açtırır. Babam bu sınavı kazanır ve 1926’da burslu olarak Fransa Sorbonne Üniversitesi’ne Arkeoloji öğrenimine yollanır. Orada Arkeoloji bölümü yanı sıra, Sanat Tarihi bölümü, Louvre Arkeoloji Okulu derslerine de devam eder. Burada restorasyon ve müzecilik te okur.

Babamın Paris’te okurken aynı dönemde kendisi gibi Avrupa’da okuyan Türkiyeli öğrencileri örgütlediğini, başka ülkelerdeki öğrencilere de ulaştığını ve onları sık sık “Bugün Anadolu için ne yaptın’’ sorusuyla sıkıştırmasının meşhur olduğunu arkadaşları anlatırdı.

Türkiye’nin ilk “tahsilli” arkeoloğu olarak 5 yıl sonra ülkeye dönüşte kısa süre İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde görev aldıktan sonra Ankara macerası başlar Remzi Oğuz Bey’in, 1933 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın Arkeoloji Uzmanı olur. Bir sene sonra Gazi Üniversitesi’nin çekirdeği sayılan Gazi Terbiye Enstitüsü’nde Sanat Tarihi bölümünü kurmakla görevlendirilir, ardından Türk Tarih Kurumu üyesi seçilir.

Kazı sırasında bir dinlenme anı

Maarif Vekaleti arkeoloğu olarak tayin edildikten sonra devlet yetkilisi olarak ünlü Alman arkeolog Prof. Von der Osten yanında Alişar antik kenti kazı çalışmalarına gider. Daha sonra Amerikalı arkeolog Prof. Blegen ile Truva’da görev alır. Ardından kendisinin başkanlık yaptığı kazıları yönetmeye başladı. Başkanlık yaptığı ilk kazısı Alacahöyük’te idi.

Sonrasında Gölbaşı Karaoğlan Köyünde muazzam kazılar yaptı senelerce. Benim ve kardeşimin çocukluğumuz o köyde geçti (1937-41). Çok iptidai yerlerdi o zaman. Mogan Gölü sıtma yuvasıydı, ben ve kardeşim sıtmaya yakalandık. Çok sıkıntılı şeyler hatırlıyorum o devirde.

Yozgat yakınında Göllüdağ’daki kazısında çetin soğuklar nedeniyle zatürre olur ama altın eserler bulmuşlardır orada. Hatta gelişmeyi yakından izleyen Atatürk’e rapor vermeye gittiğinde, Fevzi Çakmak ile konuşan Gazi, “Görüyor musunuz Paşam, artık sıkıştık mı Remzi’yi yollarız bize altın getirir” demiş ve takılmışlardır babama. Böyle bir anısı var babamın.

Orta Anadolu’da Bitik Köyü, Karalar Köyü gibi yerlerde de Hitit ve öncesi Prehistorik çağlara ait kazılar yaptı.

1940’lı yıllarda aynı zamanda Ankara’daki Arkeoloji Müzesi ve Etnoğrafya Müzesi müdürlüklerine atanmıştır. O sıralarda Ankara’da Çankırıkapı, Karaoğlan (Gölbaşı) ve Bitik (Kazan) kazılarını da yönetmekteydi. 

1939 yılında DTCF Arkeoloji bölümü başkanlığına getirildi. Ekrem Akurgal hocamızı Üniversiteye, doçent olarak almıştır. Ünlü Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç hocalarımız onun asistanıydı. Birçok bilim insanı ve müzeci onun öğrencisiydi.

1944’te eski dostu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası üniversiteyi bıraktı ve Müze müdürlüklerini sürdürdü. 

1949 yılında İsmet İnönü’nün yönlendirmesiyle kurulan İlahiyat Fakültesi’nde Türk ve İslam Sanatları Tarihi bölümü açar. 

Fakat yine uzun sürmez akademisyenliği Arık’ın, onun aklında hep Anadolu’ya hizmet vardır. Lakin bu sefer siyasi olarak giriştiği bu hamle ile Demokrat Parti listesinden bağımsız Seyhan vekili olacaktır 1950 yılında.

1953 Türkiye Köylü Partisi Kongresi, Prof. Remzi Oğuz Arık, İnönü’ye bilgi veriyor. Sağda Kemal Satır

Babam yapılan daveti kabul ederek Demokrat Parti kontenjanından Adana vekili seçildi. Ama bir müddet sonra fikirlerine uygun olmadığını anladığı için ayrılarak Köylü Partisi’ni kurdu. 

Paris eğitiminde etkilendiği sol görüşlerin de etkisi vardı bu parti girişimine neden olan. Bir yandan da Atatürk’ün yetiştirdiği kuşaklar gibi milliyetçi idi ama bunların anladığı milliyetçilik başka bir şey… Yani Dünya’daki genel nasyonalizm anlayışından farklı olarak, “Halkçılık” yönü ağır basan bir düşünceydi. Köylü Partisi’ni kurması da bu nedenleydi. 

Gerçekten de Remzi Oğuz, siyaseten tam karşılığını bulamamış olacak ki 2 sene sonra 3 vekil arkadaşıyla Demokrat Parti’den istifa edip genel başkanlığını yapacağı Türkiye Köylü Partisi’ni kurar arkadaşlarıyla. 

19 Mayıs 1952 tarihinde kurdukları partiyle farklı bir siyasi söylem geliştirmeye başladılar. Arık’ın teorize ettiği “Anadoluculuk” fikirlerine göre ülkenin temel sosyal ve kültürel sorunlarının çözümü ancak köylülerin eğitimi ve ekonomik kalkınmasından geçmekteydi. Bu şiarla yola çıkarlar ve il il öncelikle köylerden başlayarak örgütlenmeye başlarlar. Mecliste koltuk sayıları 6’ya çıkarken, onlar da köylücülük olarak da tanımlandırılan hareketlerini mecliste hararetle anlatmaya devam ederler.

Remzi Oğuz Arık 3 Nisan 1954’te Adana’dan Ankara’ya dönerken uçağı havada patlayarak düşer.

Remzi Oğuz Bey’in 3 Nisan 1954’te seçim çalışmaları için gittiği Adana’dan Ankara’ya dönerken uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle büyük moral kaybı yaşayan parti bir ay sonra girdiği ilk genel seçimlerde % 0.6 alarak hezimete uğrar. Birkaç sene sonra da başka bir partiyle birleşerek siyasi faaliyetine son verir.

Partileri muvaffak olamasa da Türk siyasetinde iz bırakır ve köylücülük fikirleri partilerin programlarına girer, düşünce tarzı olarak değer kazanır.

Remzi Oğuz Arık, partisinin büyük bir heyecanla beklediği genel seçimlere bir ay kala seçim çalışmaları için gittiği Adana’dan THY ait 13.40 seferini yapan ARK isminde Dacota tipi yolcu uçağıyla havalanmasından 10 dakika sonra gerçekleşen kaza nedeniyle hayata veda etmişti.

İlk Türk uçak kazası olarak tarihe geçmiş olan bu kazada uçak, Toros eteklerinde Kurttepe mevkinde havada infilak ederek düştü ve 15 kilometrelik alana yayılan uçak 25 kişiye mezar oldu.

Kazaya da kısaca değineyim. Ben Adana’dan dönmesini bekliyordum, uçaktan karşılamak üzere, 16 yaşında idim ve düştüğü haber verildi. Ertesi gün de Devlet Hava Yolları Umum Müdürü Rıza Çerçel bey beyanat verdi; ‘‘Bizim bu tip uçaklarda böyle bir kaza olması mümkün değil çünkü havada infilak etmiş. Hava berraktı, dış etki olmadan böyle bir şey olmazdı” diyor.

Sonra adamı (müdürü) oradan aldılar başka bir yere verdiler. O da siyasete atıldı sonunda. Umum müdür inanmamıştı yani kaza olduğuna, şaibeli olduğunu ima etti.

Babam uçakta savcı yeğeni olan Orhan Arık ile birlikte öldü. O sırada Seyhan Barajı inşasında çalışan mühendisler babamın içinde olduğu Ankara’ya giden 13.40 uçağını seyrederken havada patladığını görmüşler. Sonra bu kaza konuşulmadı bir daha, yasaklandı. Yani kaza şüpheli kaldı.

Babasının siyasi yönü ile ilgili sorularımıza ve hakkındaki genel fikirleri sorduğumuzda Oluş Arık hoca ilginç açıklamalarda bulundu.

Bu ülkenin aydınları çeşitli manipülasyonların sonucu, gerçeği net olarak göremiyor; babam bazılarına göre sağcı, bazılarına göre solcudur, liberaldir, devletçidir. 

Beğendiğimiz sevdiğimiz insanlar bile bu nedenle objektif bakamadılar. Yüz yüze gelip konuşsalar belki anlarlardı onu. 

Son olarak babamın bir sözü ile bitireceğim; Dil yaşayan bir varlıktır, öyle konstrüktif yani laboratuvarda üretilmiş gibi olamaz, yaşayamaz o zaman. Yaşayan kavramlar olmazsa düşünemezsinizdiye organik bir yaklaşımı da vardı. 

Babama kafatasçı diyenler bile oldu, onlara kitabından bir cümleyle karşılık vereyim “Kimse anasını babasını seçmekte hür değildir. Tesadüfle başlar hayatımız, kendi bilincimiz ve irademizle bir topluma mal oluruz ve yüceltmeye çalışırız” böyle bir düşünceye kafatasçı denebilir mi?

Remzi Oğuz Arık’ın oğlunun ağzından dinlediklerimiz ve araştırmalarımız sonunda derlediklerimiz bilgiler ışığında; ülkenin ilginç simalarından birisinin başarılı bilimsel çalışmalarla dolu hayatı yanında, şimşekleri üstüne çeken tartışmalı fikirleriyle birlikte politik kişiliği de oldukça ilgi çekici.

Toroslar’da başlayıp yine Toroslar’da sona eren hayatı boyunca gerçekten ne demiş, neyi anlatmak istemişti Remzi Oğuz Arık? Anlatamamış veya anlaşılamamış mıydı? Yoksa anlaşılması uygun bulunmamış mıydı bazı çevrelerce?

Belki de savunduğu idealleri ile ölümüne neden olan uçak kazası arkasındaki gizem sanırız hiç aydınlatılmayacak. 

Mahallemize isminin verilmesinin arkasında yatan nedenler de acaba bu gizemin içinde saklanmakta mı, ne dersiniz?

Onore etmek veya günah çıkarmak? Ya da başka bir şey belki…

Mahallemizin Ayşegül ablası

Ayrancı’da bir çiftlik evinden başlayan tiyatro macerası 

Ayşegül Atik ismini herkes bilir mutlaka. Bu isim aynı anda o yüksek perdeden kahkahasını, güleç yüzünü ve anaç kişiliğini de hatırlatır hepimize. 

Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan sanat hayatı ile ülkemizin sayılı oyuncularından olan, duruşu ve alçak gönüllülüğü ile takdirleri kazanan bu değerli sanatçımız 9 Haziran günü hastalığa yenik düşerek bizlerle vedalaştı.

O güzel insanı başarıyla oynadığı tiyatro oyunları, tv skeçleri veya dizileri üzerinden değil Ayrancı’da geçen çocukluğunu, gençliğini elimizden geldiğince anlatmaya çalışarak bir kez daha anmak istiyoruz;

Ayşegül Hanım, tam ismiyle Ayşegül Mürşide Arsoy 11 Aralık 1948’de Yukarı Ayrancı’nın o zamanki “Ayrancı Son Durak’ta” 138 numaralı büyük bir çiftlik evinde İstanbullu bir ailenin 3.çocuğu olarak doğar. Beş kardeş olarak ananeleri, anne ve babalarıyla, bahçesi,havuzu, tavuğu, ördeği, inekleriyle ve hiç eksik olmayan misafirleriyle renkli ve güzel bir çiftlikte büyürler.

O günleri kızkardeşi Lütfiye Lale Akıncı’dan dinleyelim;


Lütfiye Lale Akıncı: Ayrancı yıllarca rüyalarımızı süsledi hep. Filmlerdeki gibi bir Ayrancı yaşadık.

Babam Mehmet Hayrettin Arsoy, 1912 doğumlu. Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra Harp Okulu’nu 36 mezunları birincisi olarak bitiriyor. Daha sonra kurmay oluyor. Erzurum sonrası Ankara’ya tayini çıkıyor. Bir süre sonra da Ayşegül ve benim doğacağımız çiftlik evini yapıyor Ayrancı’da. 

Biz Yukarı Ayrancı’da oturuyorduk. Burası Aşağı Ayrancı’ya göre farklıdır. Bizim çocukluğumuzda bize yakın sadece 5-6 tane ev vardı. 

Bizim çiftlik içinde tek katlı, 12 odalı geniş bir evimiz vardı. İçinde 1 manda, 10-15 inek, yüzden fazla tavuk, kazlar, ördekler olan bir çiftlikti bu. Ayrıca 3 tane de atımız vardı. Çiftlik işleriyle daha çok ananem uğraşırdı. Babamın fabrikası vardı. Bulunduğumuz kısım Ayrancı son durak diye geçerdi. Evimizin aşağısında Dikmen Deresi akardı. Aşırı yağmurlarda sel olur, insanlar boğulurdu o zamanlar. Tepeler bomboştu. Çiftliğimizin olduğu yer sonra Reşat Nuri Sokak oldu. Çok fazla ev yoktu o zamanlar Yukarı Ayrancı’da, herkes birbirini iyi tanırdı.

Bize yakın Ölmesek Apartmanı vardı, 3 katlı. Burada akraba iki aile kalırdı. İki arkadaşımız vardı orada, koleji de beraber okuduk. Mermercilerin Apartmanı’nda da arkadaşımız Gülçin otururdu. 

Aslen İstanbulluyduk biz hem anne hem baba tarafından. Hatta annem Sokollu Mehmet Paşa’nın on altıncı kuşaktan torunu olur. 

Biz üçü kız beş kardeştik. En büyüğümüz İnci ablam ardından ağabeyim Atilla, Ayşegül, ben (Lale) ve en küçük kardeşimiz Hasan en son doğanımız.

Ailemiz çok fedakardı. Beş kardeşin eğitimine büyük özen gösterdiler. Annem kendisi gibi Fransız kolejinde okumasını istediği için Atilla’yı İstanbul’a gönderdiler. Bizler ise TED mezunuyuz. Ağabeyim Atilla Arsoy siyasetle yakından ilgiliydi, zamanın TİP’lilerinden idi. 

1966’da TED kolejinden mezuniyetinde annesi ve anneannesiyle

Anne, babamın yardımseverliği tüm sülale içindi aynı zamanda, halalar, teyzelere kol kanat germişlerdir zamanında. 

Babamın yardımseverliğini anlatabilmek için görmeyen bir genci evimizde misafir edip hukuk fakültesini okutması veya başka gençlere burs vermesini söyleyebilirim. Evimizde yanan beş soba işte bu misafirlerimizi ısıtmak için hiç sönmezdi.

Ananem Osmanlı kadınıydı, oturaklı, bilgili bir insandı, Osmanlı Bankası’nın ilk memurelerindendi. CHP Çankaya teşkilatında çalışırdı. Civarda kimin bir şeye ihtiyacı olsa yardım ederdi. Gece acil hasta olsa hemen bize gelirler, o zamanlar az olan telefonlardan birisi de bizde olduğundan hemen taksi çağırılır, ananemin nezaretinde hastaneye gidilirdi. Doktorlar da arkadaşı olduğu için özel ilgi gösterirlerdi getirdiği hastaya. Ananemin ününü duyan başı sıkıştığında mutlaka onu bulurdu. 

Fakat evimizin oraya kadar otobüs gelmiyordu. Biz yürüyerek gidiyorduk durağa kadar. Kışın bata çıka karların içinden gidiyorduk. Asfalt da olmadığı için üstümüz başımız çamur olurdu. Babam sonraları bize bir araba tuttu. Birkaç komşu çocuğunu da alıp hep birlikte gidiyorduk okula. 

Kavaklıdere’de bale dersi veren Alman Madam Marga’dan bir süre ders almıştık 50’li yıllarda, onun evine yürüyerek götürürdü annem bizi. Piyano için de Suavi Serdaroğlu’nun Sıhhiye’deki evinde alırdık dersleri. Kısa bir süre de Mithat Fenmen’den piyano dersi almıştık Ayşegül ile. Eşi Mis Fenmen bale dersi verirdi. 

Evimizdeki piyanonun da ayrı bir hikayesi vardır. Bir dönem Adnan Menderes ile yaşadığı gönül ilişkisiyle adı geçen Ayhan Aydan, babamın İngiliz Kültür’den sınıf arkadaşıydı. Babamın piyano almak istediğini öğrenince kendisinin Viyana’dan sipariş verdiği ama gümrükte takıldığı piyanosunu almasını teklif eder. 1961 yılıydı sanırım böylece piyano eve geldi. Ayşegül ve ben çalmaya başladık. 

Havuzlu Bağ (tahminimiz Atatürk’ün kız kardeşine ait olan, sonraları halkın mesire yeri haline gelen çiftliği) denen bir yer vardı bize yakındı. Piknik yapardık orada. 

En büyük keyfimiz babamın bizi Gençlik Parkı’na götürmesiydi. Ananem dolmalar, börekler filan yapar, havuz kenarındaki çay bahçelerine giderdik. Masaya büyük bir semaver isterdik. Ardından Lunapark’a giderdik. Babam kendi işi dışında hem Kızılay Derneği’nde çalışır hem de Körler Derneği başkanlık yapardı. Eve erken gelip bizi götürmesi çok büyük bir olaydı bizler için. 

Okul çıkışı annem, Ayşegül ile beni Sergen Pastanesi’ne götürürdü bazen. Piramit pasta olurdu, profiterol yoktu o zaman onun yerine supangle vardı. Bir de artık olmayan bir pasta vardı. Altı kıtır, içinde şeffaf krema, üstü çikolata, kenarları hindistan cevizi olurdu. İsmi de prenses idi.

Annemle beraber sinemaya da giderdik. Hafta sonları iki sinema ardı ardına olurdu. Kızılay’da Ulus Sineması, Büyük Sinema, Ankara Sineması vardı. 1966’da bize yakın bir yere açık hava sineması yapıldı. Oraya da gittik, taşınana kadar. Hangi sanatçının filmi varsa Ayşegül ve ben onu taklit ederdik uzun süre. Belgin Doruk ve Türkan Şoray filmleri gelirdi o zamanlar. Bütün mimiklerini, yürümelerini taklit ederdik. 

1960 başlarında, çiftlikteki hayvanları sattığımız için ahır boş kalmıştı. Ayşegül ile orada sahne kurmuştuk. Bütün mahalleli çocukları seyirci olarak çağırıp tiyatro yapardı Ayşegül orada. Ananem diğer teyze çocuklarıyla bize bir örnek elbiseler dikerdi oyun için. Mahallemize ilk açılan bakkala gidip çekirdek, leblebi, üzüm alırdık. Tek tek külahlar yapıp çerezleri onlara doldururduk. Sonra seyirci olarak davet ettiğimiz çocuklara ikram ederdik. 

Zaten Ayşegül Kolej’de okurken de ilkokuldan itibaren sahneye çıktı. Son sene Modern Antigone’yi oynamıştı. Ortaokul ve lise’de de tiyatroya devam etti. 

Çocukluğumuz ithal bir radyodan piyesler dinleyerek geçti. Dilek Pınarı, Mozaik programlarını, arkası yarın’ı, Arap bacı’yı, dinlerdik. Müşfik Kenter, Yıldız Kenter oynardı.

Ananem dahil evde 8 kişiydik ama hiç sekiz kişi olarak sofraya oturmadık. Komşular, tanıdıklar, akrabalarla 14-15 kişi olurduk. Babam çok kucaklayıcı bir insandı. Pazar günleri babam, işçilerini aileleriyle beraber yemeğe davet ederdi. Bahçede büyük bir sofra kurulurdu. 

Ayşegül de yıllar sonra aynı şekilde bahçeli büyük bir ev yaptırdı kendisine Bayramoğlu’nda. Kendi köpeği dışında 17 sokak köpeğine daha bakıyordu.

Ayşegül çok farklı bir insandı. Aramızda 1.5 yaş olmasına rağmen onun olgun havası nedeniyle benim velim olmuştu. O da konservatuara yeni başlamıştı. Ben haşarı, ağaç tepesinde iken Ayşegül’ün oturaklı, ağır bir havası vardı. Babam fark etmiş olmalı ki onun anaç havasını, ‘küçük annemiz’ derdi. 

Ayrancı’daki çiftlik evi, tahminen 1952 yılı.

Çiftlikteki ineklere bakan çalışanımız, üzerinde ‘Ayrancı Çiftliği’ yazan şişelerimize sütleri doldurur at arabasıyla Kavaklıdere taraflarındaki lokantalara satardı. Ayrıca toprak kaplarda yaptığımız yoğurtları da satardı. 

Çiftliğin biraz aşağısında büyük bir çeşme vardı. Ayrancı da pek çok aile buradan su alırlardı evleri için. Henüz su tesisatı yoktu evlerde o zamanlar. Biz kuyumuzdan elektrikli pompayla çekerdik suyu. 

1960’lardan sonra açılan Ayrancı İlkokulu’nda (Ölmesek Apartmanı yanı) babam gönüllü olarak matematik, annem de fransızca dersi verirdi.

Babamın lastik ayakkabı yapan fabrikası vardı. Bu ayakkabıları tanıdığı işçilere, ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bizim kolejin hizmetlileri yeni ayakkabıları dört gözle beklerdi. Babamın fabrikası yanınca Kızılay’a bağlı Afyon Maden Suları Fabrikası’na genel müdür oldu. 

Ayşegül 1966’da Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandı ve yatılı okudu, ben de koleje yatılı girdim. Konservatuarı da üç sene yerine beş sene okudu, 1971’de Konservatuardan mezun oldu. Ardından 8 sene Ankara devlet tiyatrosunda çalıştı.

Ayşegül, konservatuar eğitimi sonrası çalışmaya başladığı Devlet Tiyatroları’ndaki ilk oyununda en ‘iyi genç kadın oyuncu’ ödülü almıştı. Gazeteler başarısının yanında güzelliğine de dikkat çekmişlerdi. ‘Türkan Şoray’ı tahtından indirecek güzelliğiyle bir yıldız doğdu’ yazmışlardı. Çok güzeldi Ayşegül. Kolej çıkışı eve giderken Atatürk Lisesi, Deneme Lisesi veya başka liselerden çocuklar arkamıza takılırdı. Mahalleye kadar arkamızdan geldiklerinde başta abim olmak üzere mahalleli çocuklardan dayak yiyip dönerlerdi. 

Ayşegül konservatuara gidene kadar hep Ayrancı’da oturduk, sonra Meşrutiyet Caddesi’nde Meşrutiyet Apartmanı’na taşındık. 

Kısa bir süre tekrar Ayrancı’ya dönüp bu sefer Kuzgun Sokak’ta Akdeniz Apartmanında oturduk. Ayşegül bizi sık sık ziyarete gelirdi. Ben de o evde nişanlandım. Ardından annem eski evimizin yerine yapılan apartmana taşındı.

11 Aralık 1973 Ayşegül’ün yaş günü ve Ali’ye istendiği gün beş kardeş birlikte.

11 Temmuz 1974 günü Ali Atik‘le evlendi. İlk oğlu Alper 10 Ocak 1977 günü Ankara’da doğdu. 1978 Eylül’ünde istifa ederek İstanbul’a gelip kendi tiyatrosunu kurdu. İkinci oğlu Argun 1983’de İstanbul’da doğdu.

Çocuklarımız olduğunda tüm yeğenlerimizle beraber Ayşegül’ün Bayramoğlu’ndaki evinde toplanır, bir iki ay kalırdık. Ayrancı’daki çiftliğimizdeki gibi kalabalık, samimi, sevgi dolu yaşamayı severdi Ayşegül de. Kendi iki oğlu ile beraber dört yeğeniyle de yakın ilişkiler kurmuştu. 

Bütün aileler gibi benim ailem de çok özeldi diye düşünüyorum. Verdikleri sevgi, ilgi, emek sayesinde farklı özellikler kazandık tüm kardeşler olarak. Babama, ‘Hayri Bey, zamanında sizin kadar kazananların üç-dört apartmanı var, siz neden yapmadınız’ diye soranlara bizleri gösterirdi. Babam ev almak yerine öğrenimimize harcamıştı parasını. 

Ayrıca büyük bir çiftlikte yaşamış olmamız da değişik tecrübeler kattı bize. Apartman dairesi yerine böyle bir yerde büyümenin avantajları oldu muhakkak. Ayrıca insan ilişkilerinin bugüne göre çok farklı olması da önemliydi. Şimdilerde çok kalabalık kentlerde yalnız yaşamamıza rağmen o zamanlar az kişiyle akraba gibi yaşıyorduk. 

Babamın, dördüncü üniversitesi olan Hukuk son sınıfta okurken ani ölümünden sonra Ayrancı’daki çiftliği satmaya karar verdik. Yerine ancak birkaç daire alındı müteahhitten. Doruk Apartmanı yapıldı yerine. Annem bir süre burada yaşamaya devam etti. Bir müddet sonra o da ayrılarak bizim yanımıza İstanbul’a geldi.

Yıllarca rüyalarımızı süsledi hep o Ayrancı. Filmlerdeki gibi bir Ayrancı yaşadık yani. Ayşegül 19, ben 17 yaşına kadar işte bu çiftlikte büyüdük. Keşke yazma yeteneğim olsa da uzun uzun anlatabilsem satırlarımda Ayrancıyı.


Çocukluk ve gençlik yıllarını birlikte yaşadıkları mahalle komşusu Ayten Atalay kardeşi gibi gördüğü Ayşegül’ü ve Arsoy ailesini anlattı.

Ayten Atalay: İlkokula Ayrancı’daki derelerin üzerinden geçerek giderdik

Bizim tek katlı bağ evimiz onların karşısındaydı. Şimdi Hoşdere Caddesi’nde bulunan caminin arkasına gelen bölgedeydi evlerimiz.

Babası Hayri Bey, 1946’da Harp Okulu’na tayini çıktığında gelip yaptırmışlardı bu evi. Kırmızı çok güzel bir evdi. Ayşegül’ün ailesi çok değerli, hayırsever bir aile idi. Civarda oturan fakir ailelere çok çok hayırları olmuştur. Kurban Bayramları’nda bahçelerinde dana kesip hepsine dağıtırlardı. 

Babası Hayri Bey yıllık tiyatro bileti alırdı, hep birlikte giderdik.

Çankaya İlkokulu’na okumaya giderken Güvenlik Caddesi’nin olduğu yerde akan derenin üzerinden geçerdik. 

İnönü atlarla Harp Okuluna giderken bizim oradan geçerdi her gün. Harp Okulunda çalışan işçiler Dikmen Vadisinde küçük evler yapmışlardı kendilerine, buradan işe giderlerdi. 

Ayşegül ve Lale evlerinde piyano çalardı bize, beraber şarkılar söylerdik. O zamanlar buralarda 5-6 ev vardı. Çok seyrek ama büyük bağlar içinde idi evlerimiz. Köklü aileler yaşardı buralarda. Şekerci ailesinin ve Aşçı ailesinin de burada bağ evleri vardı. Ulus’ta heykelin yanında eski Sümerbank binasından önce Taşhan vardı. 1936’da orası yıkılınca dağıtmışlar o taşları. Dayım da, Mermerci ailesi de evlerini o taşlarla yaptılar. 

Büyükbabam ilk mebuslardan Fikri Ergün idi. Mebus olunca Genç ili mebusu olarak Ankara’ya taşınır. Kaleiçi’nde iki eve taşınırlar topluca. Ben de orada doğdum. 

Güvenevler tarafında Toygarlar isminde aileye ait araziler vardı. Rus Sefaretinin arazisini de Mıhçılar ailesi vermişti. Ankara’nın ilk müftüsü olan Börekçizadeler’in de orada bağ evleri vardı. (Atatürk’ün de bir süre kaldığı söylenen Kuşkondu Sokak’ta bulunan eski konak). 

1960’larda bağ evimizin yerine kaloriferli daha rahat evler yapıldı. Orada oturmaya devam ettik. Ayşegül’ün annesi İlhan abla da benzer şekilde müteahhite verdi evini, oradan aldığı dairede kaldı uzun süre.

Tatar Mahallesi’nden Ayrancı’ya

Yaşadığımız mahallede geçmişte neler yaşandığını, mahallenin nasıl yavaş yavaş dönüştüğünü, hangi hayatların gelip geçtiğini merak edenler vardır muhakkak aramızda.

Biz de iki arkadaş bu soruları soruyoruz birbirimize, yokuşu bol sokakları tırmanırken buraların önceleri çimenlik tepeler olduğunu, tepelerin arasındaki vadilerde suların aktığını hayal edip durduk. 

Amatör merakla öğrenmeye çabaladık eski Ankara’yı.

1952 yılına ait Ayrancı’yı da gösteren harita.

Sonra birgün gittiğimiz bir sergide gördüğümüz eski haritada ilgimizi çeken bir bilgiyle karşılaştık. Haritaya göre Ayrancı’ya denk gelen Meclis’in hemen arkasındaki bölgenin üzerinde Tatar Mahallesi yazıyordu. 

Bunun üzerine merakımız katlanarak devam etti ama bu konuda herhangi bir dökümana, bilgiye ulaşamadık uzun süre.

Sonra günün birinde Ali İhsan, karşı apartmanda oturan komşusuyla balkondan balkona selamlaşırken, “Buraları Tatar Mahallesi’ymiş” diye laf atar. Komşudan gelen cevap ise bizim için büyüleyicidir resmen “Evet tabii ki biz otururduk buralarda, Tatarım ben de.” 

1960’ların başı. Fotoğrafın solunda 3 katlı Ankara Mebusu Doğan Bey’in evi (Şimdi Meneviş ile Yaylagül sokaklarının köşesi). Evin önündeki yol ise ilk zamanlar dere olan şimdiki Güvenlik Caddesi.

Üstüne bir de o zamanlardan kalma bir fotoğraf gösterir. At üzerinde iken çektirdiği bir fotoğraf. Ayrancının yokuş asfaltlarının altında gizlenen tepelerin üstünde verdiği poz ile hem de. Aşağısında ince toprak bir yol ve yanında cılız bir dere (Güvenlik Caddesi), bomboş topraklar, arkada Meclisin yeni duvarları…

Geçmişe açılan bir fotoğraf ve o dönemleri yaşamış bir tanık bizim için büyük sürprizdi. Çok geçmeden misafir ettik kendimizi onlara ve bir röportaj yaptık kendisi ve eşi Tevhide Hanımla.

Merak ettiyseniz sizleri de o dönemlere götürmeye yardımcı olacağını umduğumuz sohbetimize buyur edelim…

Güvenlik’ten, Şimşek sokağa kadar Tatar Mahallesi.

Nejat Bey ve eşinin Kuzgun sokaktaki evlerinde yaptığımız sohbette, 78 yaşındaki amcamız ailesinin nerelerden geldiğini ve nasıl buralara yerleştiğini anlatıyor:

“Ruslar Kırım’ı işgal ettiğinde annemler gemiyle geliyor. Babamsa ve amcası (aslında babasının yeğeni) ile beraber kaçarak geliyorlar. Azıklarını hazırlayıp Karadeniz kıyısına geliyorlar ne yapacaklarını bilemeden. Eski bir gemiyle Anadolu’ya (Sinop/Samsun) varıyorlar. Bir aydan fazla sürüyor gelmeleri. Topal Osman’ın adamları ile karşılaşıyorlar. Bizimkilerin Türk olduğunu anlayınca bunları çeteye dahil ediyorlar. Sonra bir yolunu bulup kaçıyorlar. Daha sonraları yakalanıp askere alınıyorlar. Yemen’de, Suriye’de çarpışıyorlar, savaşlara katılıyorlar, İstiklal Savaşı’na da katılıyorlar.

Terhis olduktan sonra 1920’lerde Ankara’da buralarda yer vermişler onlara. (Uzun evde 3 aile) toplam 6 ev, 8 Tatar aile vardı burada. Bu nedenle Tatar Mahallesi denildi buraya.”

Nejat Bey, sergide gördüğümüz eski haritada belirtilen ‘Tatar Mahallesi’ yazısının tarihini bir cümlede anlatıvermişti bize. Dahası da vardı tabii.

“Dedemin evi üç katlı bir bağ eviydi, Rumlardan kalma.”

“Portakal Çiçeği Vadisi’nin olduğu yerde yamaçlardan sular kaynardı. O sular Kuzgun Sokağı’nın yanından aşağıya Meclis tarafına doğru gider, Güvenlik Caddesi’nin oradan aşağı akardı.

Dedemin evi su kaynaklarının olduğu yerdeydi. Çalı çırpılar arasından tırmanarak giderdik buraya. Altı ahır, üstünde iki katı olan bir bağ eviydi. Yakınlarında da buna benzeyen bir ev daha vardı. Başka kimsecikler yoktu. Rumlardan kalma bağ evleriymiş diye duymuştum. Birkaç tane daha bağ evi vardı, şimdiki Rus Sefaretinin üst taraflarında, o kadar…”

Bir dönemler Ankarasının sadece Ulus ve Kale civarı olduğu 1920’lerde, kentin kuzeyindeki (şimdiki Keçiören, Etlik, İncirlik) ve güneyindeki tepelerde (Dikmen’den Esat bölgesine kadar olan yamaçlarda) bağ, bahçelerin olduğu ve varlıklı ailelerin yazlık olarak kullandıkları bağ evlerinden haberdar olmaya başladık elimize geçen kitaplardan. Güney yamaçlarda genellikle Ermenilerin bağları ve evleri varmış, Dikmen ve bu tarafları ise çoğunlukla Rumlar tercih etmişler. Sözün kısası Ayrancı yamaçlarında, bağlık bahçeleri ile Rumların bağ evleri bulunurmuş. 

Nejat Bey’in anlattığına göre babası atlara çok meraklıymış. Sahibi olduğu altı atını Hipodromda yarıştırırmış. 1960 yılında babası ölünce biraderleri 3’ünü satmışlar, 3 atı kalmış. Her gün binermiş onlara. Binmeyince kudururlardı diye anlatıyor kendisi. İçlerinde bir atı çok severmiş ve o at biraderlerini üstüne bindirmezmiş.

Nejat bey, çok sevdiği atlarıyla.

Ankara’ya geldiğinde Rusçayı iyi konuşmasından dolayı babasının yakaladığı fırsatı şöyle anlatır; 

“Babam Rusça bildiği için Rus sefaretinde çalışmaya başlamıştı. Bu nedenle uzun süre sivil polislerce gözetlendi durdu, acaba ajanlık mı yapıyor diye. Her akşam eve kadar izlenirdi. Eski Rus Elçiliği, Bulvar üzerindeydi; ABD Elçiliğinin aşağısında.” 

Çocukken sefaretleri bir oyun mekanı haline getirdiklerini söyleyen Nejat Bey,

“Çocukken Fransız Sefareti’nin bahçesine gizlice girer oranın havuzunda oynardık. Yaptığımız gürültüden dolayı fark edilince elçilik polis çağırır, yakalanırdık tabii ki. Karakolda bize kötü davranmazlardı ama birbirimizin kulağını çektirerek ceza verirlerdi’’ dedi.  

Bize gösterdiği fotoğrafa bakarak,

‘’İlk zamanlar dere olan, Güvenlik’in Hoşdere tarafındaki (gecekondu) evlerde, (o apartman yapılmadan önce) Kürtlerin evleri vardı. Hayvan beslemezlerdi, işçilik yaparlardı genellikle.’’ 

“Güvenlik’in Meclis duvarına yakın kısmına Çingeneler gelir kamp kurardı.”

Fotoğrafın çekildiği 1962 veya 63 yıllarında, Meneviş ile Yaylagül sokaklarının köşesinde (fotoğrafın solundaki ev) Ankara Mebusu Doğan Bey’in evi varmış. Sonra Çağatay Apartmanı’nı yaptırmış bahsi geçen evin karşısına. Kürtlerin bir kısmını da oraya yerleştirmiş. Hoşdere’ye yol binanın solundan kıvrılarak meclis duvarının dibinden doğru gidermiş.

Arada sokaklar yoktu” dedi. “Güvenlik’in Meclis duvarına yakın kısmına Çingeneler gelir kamp kurardı. Kalaycılık yaparlardı.”

Hoşdere’nin aşağı kısmı çöplüktü. Mas durağı denirdi. Mas garajı vardı. (Ankara – İstanbul arasında çalışan Mas otobüs firması)

Peki buralar ağaçlık mıydı eskiden?” sorumuza Nejat Bey,

“Şimdiki Adile Naşit Parkı’ndan yukarıya, Portakal Çiçeği Vadisi’ne (Ansera AVM) kadar yoğun Karaağaçlar vardı. Güneş değmezdi yere. Vahşi orman gibiydi. Ne oldu o ağaçlar bilmem? Dünyanın ağacı vardı. Halıları yıkar, ip gerip asar kuruturlardı.” diye cevap verdi.

Tevhide Hanım da burada büyümüş, 1950’leri çok iyi hatırlıyor.

“Bu bölgede çok seyrek tek katlı olan evler vardı o zamanlar. Meneviş Sokağı civarında Haydar Ağa’nın çiftlik evi vardı. İnek beslerdi. Süt satarlardı. Biraz ilerisinde Ramazan Ağa ve Erdal’ın evleri vardı. Erdalların evi eski Ankara eviydi. Güvenlikteki apartman Niğdeli’nin eviydi. Altında kasap Şevki vardı. 1970’lere kadar durdu; yıkılıp yerine şimdi Ziraat Bankası’nın olduğu bina yapıldı. Eski ev sahiplerinden Mustafa Bağcı vardı. Kuzgun Sokağı ile Tomurcuk Sokağı’nın köşesindeydi evi. Bağcı bakkal. Bakkal dükkanı da Meneviş ile Tomurcuk sokağının köşesindeydi. Haydar Yılmaz vardı; Kuzgun 35 numarada.

Bu iki evin ortasında da kasapların oturduğu 2-3 katlı bir bina vardı (Cemalettin Kaya).

Hikmet’in apartmanının (eskiden iki katlı evin) olduğu yerde iğneci Seyfi vardı. Elele Apartmanı’na (Kuzgun – Ali Dede köşesine) kadar gelirdi bahçesi. Ali Dede’nin Hoşdere ucunda da iğneci Cafer vardı. Hiç unutmam 1957’de ilkokula gitmek için kardeşim ve benim ayağıma poşet geçirirdi annem, ayaklarımız çamur olmasın diye. Bu şekilde Fransız Sefaretinin oradan yürüyerek Bulvar’a çıkardık, asfalta gelince poşetleri çıkarıp bir köşeye bırakır, temiz ayakkabılarla okula giderdik. Okulumuz Kavaklıdere İlkokulu idi. Buralarda okul yoktu çünkü.’’

Nejat Bey,

“Çankaya İlkokulu’nun olduğu yerde eski bağ evi olan üç katlı büyük bir ev, okul olarak kullanılıyordu. Sonra yıkıp şimdiki okulu yaptılar. 3. Sınıfa kadar orada okudum, daha sonra Hoşdere’de bir okul açıldı, yine eski evlerden birisiydi o da, dört odası olan… İlkokulu orada bitirdim.”

Merak ediyorduk hep; Ayrancı’da çeşmeler var mıydı diye, insanlar nereden su içerdi? Nejat Bey tamamlıyor hemen,

“Hoşdere’de Havuzlu Bağ denen bir yer vardı. Üç kurnadan el kadar su akardı. Dikmen Vadisi’ne doğru inerdi sular. En güzel su oradaydı. Etrafına binalar dikilince kayboldu o çeşme. Bunun dışında Ayrancı’da eskiden kalma pek çok kuyu vardı. Bir tanesi Meneviş ile Ali Dede Sokağı’nın kesiştiği yerdeydi. Aşağısında bir tane daha vardı. Tatarlardan Ayşe Abla’nın da bir kuyusu vardı ama kimseye vermezdi suyunu. Ali Dede ile Şimşek Sokağın kesiştiği yerdeydi evi. En büyük kuyu Güvenlik Caddesi’ndeki Liva Pastanesi’nin olduğu yere yakındı. Kuyunun çapı iki-üç metreydi. Bir şirketin büyük bir barakası vardı burada, kuyunun suyu ile bu barakada harç karıp götürürlerdi. Biraz yukarıda Erzurumlu Vehbi Amca’nın eski bağ evi vardı. Onun da inekleri vardı. Oğlu İbrahim sonraları namlı bir külhanbeyi oldu. Gittiği yerde herkes ayağa kalkardı. Daha sonra Kırkkonaklar tarafına yerleştiler. Yarım günde gelinirdi oradan buraya at arabasıyla. O bölgeye adını veren konağı gördüm ben. Gerçekten kırk odalı iki katlı büyük terk edilmiş bir konaktı, eski Rumlardan Ermenilerden kalma… Dereyi geçtikten sonra yamaçta idi. Öylesi büyük bir konağı hiç görmemiştim. Önündeki büyük havuza kanalla büyük bir su akarak gelirdi. Bahçesinde badem ağaçları vardı. Uğur Mumcu Caddesi tarafları bağlıktı. Tek tük bağ evleri vardı.’’

Annem Atatürk’e sütlü kahve yapardı.

Bizim gibi gelen Tatar aileleri hep inek beslerdi. Sütlerini satarak geçinirdik. Annemin sağdığı sütleri sefaretlere satardık. Fransız, İngiliz, Rus Sefaretlerine verirdik beşer litre her gün. 

Atatürk bizim çiftlik evine gelirdi. Annem sütlü kahve yapardı ona. İnönü ile beraber ata biner gezerlermiş buralarda. Bizim oraya gelince bağırırmış; 

-Tatar kızı!

-(Annesi) Buyur Paşam.

-Var mı sütlü kahven?

-Hemen yaparım paşam, buyrun… dermiş annem.

Atatürk evin yakınındaki kayanın üstüne çıkıp içermiş kahvesini. Sonra ata binip giderlermiş.

O porselen kupayı saklardı annem.”

Peki bu taraflarda, elçilikler dışında müslüman olmayanlar yok muydu?

Tevhide Hanım, “Buralarda yoktu ama Akay tarafında çok iyi bir marangoz vardı. İsmi Yorgo’ydu. Dükkanı evinin altındaydı. Dolap filan yaptırırdık kendisine. Bir kızı bir de oğlu vardı, bizim çocuklarla oynamaya gelirlerdi. Oğlu daha sonra gazeteci oldu; ismi Stelyo Berberakis idi.”

Stelyo Berberakis

Daha fazla onları yormak istemediğimiz için sohbeti sonlandırıp evden çıkarken, Ayrancı tarihine açılan bir kapıyı aralamış olmanın keyfiyle yürüyorduk, sanki asfaltın altında gizli, sessizce bekleyen o eski topraklara basıyorcasına.