Portakal Çiçeği Parkı’nda bir garip hela hikayesi

Bir garip hela hikayesi yaşıyoruz. Semtimizde, Ankara’nın en güzel manzaralı tuvaletlerine sahip olacağız! Portakal Çiçeği Vadisi gözlerden uzak, bir o kadar güzel harika bir Doğal Park. Ayrancı ve çevresi olarak böyle bir parka sahibiz ama bir de Ankara’nın en güzel manzaralı tuvaletine sahip olacağız ki akıllara ziyan. Portakal Çiçeği, dünyanın en güzel kokularından birine sahiptir. O enfes kokuyu içine çekmiş bir insan olarak söylüyorum. Gerçekten benim için çok özel bir esanstır. Bu güzel parka verilebilecek en güzel isimdir.

Portakal Çiçeği Vadisi ile tanışmam 1988 yılına denk gelir. O yıllar gazetecilik mesleğinin başındayken burada harika bir vadide ağaçlar arasında, gecekondularında yaşayan insanların buradan çıkarılmak istemelerine ve direnişlerine tanıklık etmiştim. E tabi sonunda dayanamadılar ve polis, zabıta baskısıyla buradan teker teker uzaklaştırıldılar. Yıllar içinde, tepesine dikilen iki tane devasa kule gökdelenin gölgesinde yaşadı vadi. Sağına soluna sıra sıra binalar dikildi. Büyük kısmı beton dökülerek gasp edildi. Ama büyük bölümü park olarak kaldı. Yıllardır Ayrancılıların güzel zamanlar geçirmesine ev sahipliği yapıyor. 

Ankara’da yabancıların da en çok gittiği parklardan da birisidir. Bölgedeki yabancı nüfusunun fazla olması da bunda etkili, parkın güzelliği de… 

Asıl konumuza gelirsek, yıllar önce 2 tane seyyar tuvalet kurulmuştu. Uzun süre de orada özellikle çocukların, ebeveynlerinin ve yaşlıların hizmetini gördü. Sonra nedense onlar kaldırıldı. Oysa temizlik konusunda da sorun yaşanmıyordu. Parkı kullanan insanlar da doğal olarak tuvalet ihtiyacı duyuyorlar, hem ihtiyaçlarını gidermek için hem temizlik için.

Tuvaletin temeli ve subasmanı atılırken
Tuvaletin bitmiş hali

Birden koca bir alanda hem de parkın tam göbeğinde, başköşesinde, gözünün bebeğinde diyebileceğiniz bir yerde tuvalet inşaatı için kazı başlatıldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Park Bahçeler Müdürlüğü görevlileri tarafından seçilen bu yer son derece yanlış. “Herhalde güvenlik görevlilerinin gözünün önünde olması isteniyor” diye düşündüm. Ama kaygı ne olursa olsun oraya tuvalet olmaz, bu güzelim parka yakışmaz.

Hemen 20 metre ilerisinde daha önce 2 seyyar tuvaletin yer aldığı, şu an çöp konteynerinin bulunduğu yer tuvaletler için uygun olur. Ayrıca bu kadar büyük bir tuvalete ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. 2 kabin yeter. 

Evet bir tuvalet lazım ama hem yeri yanlış, hem de gereğinden fazla büyük.

Elçilik bahçelerini mahalleye katmak

Büyük yaşıyoruz. Günlük tüketim malzemelerimizi, telefonumuzu, (toplu taşım yerine) arabamızı, işimizi, evimizi, çekirdek aile nüfusumuzu, içinde yer aldığımız sosyal/politik çabaları, işletmelerimizi, belediyeyi, devleti… Yaşamımızın tüm parçalarını büyütüyoruz. Para, borsa, ekonomi ve politika, “büyüme” kelimesinin başat unsurları. Mutsuz ama büyük yaşıyoruz. Hayat nicelik-baskın bir hale geldi dayandı.

Dünyanın her yerine girmiş, gezmiş, görmüş, dokunmuş, değiştirmiş, yol yapmış, maden açmış, konut bölgesi haline getirmiş, fabrika kurmuş durumdayız. Oralardan yaşadığımız yerlere bir takım yeni şeyler de taşıyoruz. Ve bu büyük yaşamanın sıkıntılarından biriyle karşı karşıyayız şu günlerde. Farklı coğrafyalardaki farklı (doğal) yaşamların parçası ama vücudumuzun tanışık olmadığı bir protein (virüs), bizim aracılığımızla yaşadığımız her yere taşındı ve dahil oldu. Bizle birlikte yaşamayı tanımadığı için de, yaşayabilmesi gereken bizim vücutlarımızı yok edebiliyor, çünkü tanımıyor vücudumuzu. Öğrendiğinde bizle yaşamı, biz yaşayacağız ama o asimile olmuş, doğalını yitirmiş olacak.

Peki basit/küçük yaşamak mümkün mü? Basit/küçük yaşayarak da bu hayattan keyif almak mümkün olamaz mı?

Çokça bu konuda düşünüyorum/düşünüyoruz son iki yıldır. 16 yıl Bahçelievler’de yaşadıktan sonra 2 yıl önce geldiğimiz Ayrancı’da da bunu nasıl sağlayabiliriz, mahalle ölçeğinde hayatı nasıl güzel kılabiliriz üzerine düşünüyoruz.

Şili Meydanı

Yan sokağımızda Lavanta Kafe’de (eski Dem) oturmak, Şili Meydanı’nda Afet İnan Parkı‘nda Itır’ı gezdirmek, Kuğulu Park’a/Botanik Parkı’na gitmek, Tunalı’da yürümek, Güvenlik Caddesi esnafından alışverişimizi yapmak ve karşımızdaki Fransız Elçiliği bahçesine bakarak çayımızı yudumlamak.

Bu çerçevede yaşamak nasıl olur”u düşünürken de, karşımıza sürekli yukarıdan görebildiğimiz ama yanında yürürken (güvenlik sebebiyle) ağaçlarını/bahçesini göremediğimiz elçilik bahçeleri çıkıyor, aklımız orada takılı kalıyor.

Fransız Elçiliği’nin bahçesi

Mahallemizin neredeyse 1/3’ü elçilikler ve bahçeleri. Ve biz bu bahçeleri, duvarlar + duvarlarının üzerindeki plastik (flexi-glass) yüzeyler sebebiyle göremeden yürüyor ve yaşıyoruz.

Güvenli bir mahallenin (Ayrancı) parçasıyız ama (onlar da haklılar ki) elçilik bahçeleri o ülkelerin toprağı ve günümüz güvenlik öncelikli dünyasında, güvenliklerini sağlamak zorundalar.

 Acaba bu (elçilik) bahçeleri(ni) görerek yürüyebildiğimiz, baĞzı zamanlar mahallelinin de dahil olduğu etkinliklerin bu bahçelerde yapıldığı, çocuklarımızın bu yeşil alanları kontrollü bir şekilde kullanabildiği (örnek Fransız Elçiliği bahçesi) bir düşünce/model geliştirebilir miyiz birlikte? Elçilikler o flexi-glass yüzeyleri kaldırıp, (güvenlik sistemleri oldukça gelişmiş durumda artık) dijital güvenlik aletleri ile güvenliğini sağlayıp, ağaçların yanında, göre/dokuna yürümemiz sağlanamaz mı?

Fransız Elçiliğinin bahçesi

Bunu daha da açmak mümkün, elçilik alanları neden o ülkenin toprağı? Neden o toprak ve o ağaçlar hepimizin değil, dokunamıyor, göremiyoruz. Muhtarlarımız başta, yerel belediye, şehrin devlet kurumları ile elçiliklerle görüşerek bir formül üretmek mümkün olabilir mi?

Sınırların, anlamı yok ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Hepimizin birlikte yaşadığı, mekanlarında birarada oturduğu, yollarında rastgeldiği mahallede (eskiden) fiziksel, (şimdi) görsel ve fiziksel sınırlar doğala hapis uygulaması içeriyor. Bunu değiştirecek bir yol, sınırları değil sevgiyi ve doğalı birlikte kucaklayacağımız bir yaşam mümkün.

Bir ahir zaman mahallesi: Ayrancı

1998’de evlenip Balgat’a yerleşmiştim. Hala Balgat sakini olduğum ama parti merkezli, kilo ile et-mangallı, nargile kafeli mahallenin arsız gözünü üzerinizden eksik etmeyen o keşmekeşten kurtulmak istediğim, bir ev alabilecek mütevazı bir bütçeye sahip olduğum günlerin birinde, ablamla Ahmet Mithat Efendi Sokak’taki meşhur bir pastaneye, Cocinella’ya yolumuz düştü. Hiç unutmuyorum, Ankara için bahar başlangıcı sayılabilecek bir Nisan sonuydu. Araya taraya bulduğumuz sokağa daha adımımızı atar atmaz büyülendik. Asırlık çınarlar ve çamlarla, apartmanların muhtemelen çoğu artık hayatta olmayan en eski sakinlerinin diktiği, kokusuyla sarhoş eden capcanlı leylak ağaçlarıyla, akasyalarla, iğdelerle bezeli, semtin en eski apartmanlarının bahçelerinden rengarenk kır çiçeklerinin boy verdiği, kapıcıların bu bahçelerle birlikte bahçelerin sokağa taşan kısımlarını bile her gün silip süpürdükleri bir yerdi burası. Olmayacak bir hayale kapıldım o gün: keşke burada yaşayabilsem.

Aradın yıllar geçti ve ev sahibi olma çabaları, uzak semtlerdeki arayışlar ve hayal kırıklıklarıyla sürdü. Ta ki, mucizevi bir şekilde alım gücümün artması ve bir emlakçı aracılığıyla benim için rüya olan o sokaktan bir ev buluncaya kadar. 

Gençliğimde varlığından haberdar olmadığım bu sokaklar, Hakan Bıçakçı’nın deyimiyle “orta sınıfın otopark sorunu”nun kurbanı olmuş ve sakinleri, şehir merkezinden uzak, zamanın ruhuna uygun otoparklı, avm’lere komşu sitelere göç etmişlerdi. Burada artık düzenini bozmayı göze alamayan veya gücü yetmeyen eski kuşak kalmıştı ve genç nüfustan boşalan dairelere mimarlık ve mali müşavirlik ofisleri, dershaneler ve dernekler yerleşmişti. Yıllar önce içimi yaşama sevinciyle dolduran bahçelerin bir kısmı bakımsızlıktan tarumar olmuştu fakat asırlık ağaçlar henüz kentsel dönüşüme kurban gitmemişlerdi, kısa boylu, ihtiyar apartmanların önlerinde olanca haşmetleriyle boy gösteriyorlardı hala. 

7-8 yıl önce taşındığımız apartmanın arsa sahibi üst katımızda yaşıyordu. Eşini kaybedince taziye için ziyaret ettiğimizde tatlı tatlı sohbet ettik kendisiyle. Buraların İmparatorluk Ankarasının sayfiye yerlerinden biri olduğunu, bağ evlerinin ve bahçelerin önemli bir kısmının Ermenilere ait olduğunu zaten biliyordum. Fakat sohbet esnasında asırlık ağaçların sahipleri birer birer arz-ı endam ettiler zihnimizde. Salon penceresinden görünen apartmanın arsasında bir Ermeni terzinin, arka pencereden görünen apartmanın arsasında bir Ermeni kuyumcunun, ortasında cumbalı eviyle birlikte bağları vardı bir zamanlar.

İmparatorluk döneminin çokkültürlü sayfiyesi, Cumhuriyet’in buluğ çağında başkentin en itibarlı yerleşimi haline gelmişti oysa. Elçiliklerin, sosyalleşme mekanlarının bu semte yerleşmeye başlaması da semtin ederini ve itibarını arttırmıştı. Eski bağlardan kalan doğal dokusu, şimdi üstünden asfalt geçen dereleri ve onların oluşturdukları vadilerle yeşil bir kuşaktı burası.

Çankaya yokuşuna teyellenen Ayrancı semti, bir orta sınıf gettosu gibi çoktandır. Oto park sorunu, binaların eskiliği ve mahalle kültüründen, şehir merkezinden kaçmak isteyenlerin çoğalması sebebiyle kiralar ve satılık ev fiyatları düştü. İmparatorluk döneminin çokkültürlü sayfiyesi, Cumhuriyet’in buluğ çağında başkentin en itibarlı yerleşimi haline gelmişti oysa. Elçiliklerin, sosyalleşme mekanlarının bu semte yerleşmeye başlaması da semtin ederini ve itibarını arttırmıştı. Eski bağlardan kalan doğal dokusu, şimdi üstünden asfalt geçen dereleri ve onların oluşturdukları vadilerle yeşil bir kuşaktı burası. O günlerden miras, semtin kerteriz noktası olduğunu düşündüğüm Seğmenler Parkı, Botanik ve Portakal Çiçeği Parkları; Ayrancı’ya omuz veren Dikmen Vadisi manzarası semti doğal doku zenginliği bakımından hala diğer birçok semtten ayrıcalıklı kılıyor. Cumhuriyet mimarlığının rüştünü ispat ettiği yılların ürünü Cinnah 19 numara, kıymetli bir parçasını Polonya Elçiliği’ne kaptırmış olmasına rağmen Ankara deyince akla gelenlerden olan Kuğulu Park, iş çıkışı bir kadeh şarap içilebilen Kavaklıdere Şarap Evi’nin arsasına yayılan Karum, dolmuşların dura kalka, oflaya puflaya çıktıkları Hoşdere yokuşu, caddelerin sayılara teslim olduğu bir çağda şair-yazar isimleriyle gönül çelen sokaklar, Amerikalı subayların, istihbarat çalışanlarının, idari personelin hikayeler bıraktığı Kavaklıdere sokakları, üçüncü nesil kafeler, sahaflar, avm’lere karşı cengaver butikler, terziler Ayrancı semtinin sınırlarına fiziksel olarak değilse bile sembolik olarak giriyorlar. Ortalama bir Ayrancı sakininin bilişsel haritasında yerleri var. 

Semtin nüfus yapısının kozmopolitliğine katkıda bulunan yabancı elçilik mensupları, sokaklarda farklı dillerin, insan tiplerinin ve kültürlerin duyulur, görünür olmasına vesile olarak kültürlerarası karşılaşmalarla zenginleşen bir atmosfer yaratıyorlar. Çoktandır birçok semtinde kadınlar için zaman bütçesinin ve mekânsal dolaşımın kısıtlandığı şehirde, Ayrancı kadınlara ve lgbti bireylere de görece bir özgürlük imkanı veriyor. Hemen hemen her apartmanın bir kedisi olduğunu ve sokaklarda kendini sevdirmeye hevesli köpeklerin dolaştığını da hesaba katacak olursak, mahalle türü örgütlenmelerin çözüldüğü bir dönemde, hatırı sayılır sakini Ayrancı Ahalisi adlı facebook hesabından haberleşen, komşuluk eden Ayrancı’ya bir ahir zaman mahallesi diyemez miyiz?

Ayrancı’nın tek Manolya ağacı can çekişiyor

Koklamaya doyamam, benim güzel manolyam

Ayrancı semtimizin ilgi çekici ama çoğunlukla bilinmeyen sürprizlerinden birini paylaşmak istiyorum sizlerle. Hani sokağında defalarca turlasak da gözümüze ilişmeyen, mağrur, sessizce duran mahallemizin tek Manolya Ağacı

Manolya ağacımız türünün Ankara’da yaşayabilen ilk ve en sağlıklı bireyi olma özelliğine sahip. Sadece ılıman deniz kıyılarında yaşayabilen bu türün, kentimizde 35 yılı aşan bir zamandır varlığını sürdürmesi de çok ender bir durum. Bunun için de çok değerli bizler için. Bu özelliklerinden dolayı da ‘Anıt Ağaç’ olarak tescil edilmiş durumda.

Ağacımız yanından geçenlerin bile fark etmediği ama bembeyaz kocaman çiçekler açtığında mahallelinin hayranlığını üzerinde topladığı, Paris Caddesi altı numaralı apartmanın karşı cephesindeki otoparkın hemen kenarında yaşamaya çalışıyor. Çalışıyor diyoruz çünkü son yıllarını gayet ihmal edilerek, unutularak geçirmekte ama sessizce direnmekte yine de, kendisine yapılan vefasızlığı hoş görürcesine. 

Konuyla ilgili bilgi almak için konuştuğumuz Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Derneği üyesi Dendroloji uzmanı Ahmet Demirtaş, manolya ağacıyla tanışma öyküsünü anlattı bize. Geçtiğimiz sene hem dernek olarak hem de Kavaklıdere Muhtarı’yla beraber ilgili kurumlara konuyu açıklayıp yardım talebinde bulunsa da ilgilenen olmamış.

Manolya ağacımız SGK’nın bahçesinde yaşarken birden bire otopark yapılması için yıkılan iki katlı binanın hafriyatından zarar görmüş, anıt ağaç plaketi kaybolmuş, dalları kırılmış. Son beş yılını yaklaşık 1.5 metre derinliğinde molozlara gömülmüş durumda yaşamakta, otopark olarak kullanılan bu arazide deyim yerindeyse can çekişmektedir. 

Semtimizin güzide ağacına gereken kıymeti vermek ve eski güzel günlerine döndürmek için, gelin hep birlikte uğraşalım. Sonra da beraberce gidip onu ziyaret edelim, başına gelenlerden dolayı hiç sızlanmadan bizi kucaklayacağına eminim.

Kıymetini bilecek o kadar az şeyimiz kaldı ki bu dönemde, haydi dostlar…

AHMET DEMİRTAŞ / Dendroloji uzmanı 

Ahmet Demirtaş
Ahmet Demirtaş

Derneğimiz adına Ankara’da anıt niteliği taşıyabilecek ağaçları bulmak için araştırmalara başladığımız 2001 yılında karşılaştım bu ağaçla. Ancak ılıman kıyı bölgelerimizde yaşayabilen Manolya ağacını burada görmek çok değerli. O zaman yirmi yaşına yakındı. Kendisi anıt ağaç olacak yaşta değilse de Ankara ikliminde gayet sağlıklı olarak yetişmiş olması biz ormancılar açısından mucize sayılacak bir şeydi ve bu nedenle o sene belirlediğimiz 56 anıt ağaçtan birisi olarak belirlendi ve 2005 Şubat ayında anıt ağaç olarak tescillendi. Dolayısıyla koruma altında bulunuyor. 

Ağaç şimdi yıkılmış bulunan SSK kreş evi olarak kullanılan evin bahçesindeydi. Müdüre hanım birisinin Ege kıyılarından getirip diktiğini söyledi bana. Ancak bu bina 4-5 sene önce Kamu Denetleme Kurumu tarafından yıkılarak otopark yapıldı. Bu yıkım esnasında ağaç da hasar gördü, molozlar kök çevresine dolduruldu. Bundan sonra Ankara’nın başka yerlerinde de Manolya ağacı görülmeye başlandı. Hatta bir tanesi Meclis duvarının hemen arkasında, ama çok sağlıklı görünmüyor. Sonuç olarak anıt ağaç tescili olan bu nadide Manolyamız tehdit altında. Acilen molozlardan arındırılıp uygun çevre düzenlemesi yapılmalı diye düşünmekteyiz. Kavaklıdere muhtarı ile birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurup korunması talebinde bulunduk. Bunu yapacak olan bakanlığa bağlı Tabiat Varlıkları Koruma Komisyonu’dur. Bu ağacımız ortama çok iyi adapte olduğundan kendisinden çoğaltılacak fidanlarla yeni bireyler yetiştirmek de çok yerinde olacaktır.

Hafıza mekânsaldır: Yüksel Sokak*’taki memur heykeli üzerine

Ekim 2016. Mart 2018. Temmuz 2018

Yukarıdaki fotoğrafların ilkini Ekim 2016 tarihinde çektim. Yüksel Sokak’taki memur heykelinin arkasında 2017 yılının son haftalarında yıkılacak olan Mülkiyeliler Birliği Misafirhanesi’ni görüyoruz, Mart 2018 tarihli ikinci fotoğrafta ise boşluk. Bina yıkılmış, birçok kişi bu yıkıma karşı çıkmış ve üzülmüş “yenisi yapılacakmış; ama giden hatıralar ne olacak?” diyenler var. Birkaç ay içinde gerçekten de yenisi yapılıyor ve yeni bina bugün Mülkiyeliler Kültür Merkezi olarak işlev görüyor.  Kısacık bir zaman dilimi içinde sadece bir parselde duranlar, yıkılanlar ve yeniden yapılanların hızı benim başımı döndürürken, yaşananlar memur heykelinin pek de umurunda olmuyor. Fon değişse de o hala aynı yerinde, duruşu aynı, bakışı aynı.  Önünden gelip geçenler, selfie çekmek için sarılanlar, etrafında durup konuşanlar, ona hiç bakmayanlar ve sokağın diğer tüm ritimlerini uçup gitmesinler diye sabitliyor heykel. Kendi ayakları gibi yere çakıyor, bizden aldıklarını ve böylece sokağın ve sokaktakilerin hafızasını biçimlendiriyor.

Hafıza, kent mekânı anlamında bıçak sırtı bir konu. Öyle ki unutmak, yenilenmek ve zamana ayak uydurmak ihtiyacı karşısında ait hissetme, sürekli olma ve bağlılıktan birlikte söz etmek gerekiyor. Örneğin, Marc Augé, Oblivion (Unutmak-2004) kitabında, bireyin ve toplumun sağlığı adına, günü yaşamak ama aynı zamanda geçmişi de kavrayabilmek için unutmak gerektiğini söyler. Ancak hafıza yük olduğu kadar hafifliktir de. Kentsel mekânın eskiyi hatırlatan ya da yeni hatırayı yaratan iki yönü vardır. Günümüzde artan hızımız ve bilgi fazlalığımızın yarattığı karmaşanın yanında sokak isimleri, anıtlar, cephe renkleri, bir ağacın köşesini görüp kendimizi “yerinde” hissetmek içimizi rahatlatır. Bir kayıp ya da çözünme olmadığı sürece bu rahatlamayı her an düşünmeyiz; fakat insan hafızası mekânsaldır ve mekanlar gibi inşa edilir, zaman içinde şekillenir. Peki Mülkiyeliler Misafirhanesi örneğinde olduğu gibi birkaç ay içinde değişen ve dönüşen yapılı çevre şehirlerimizde bir aidiyet ve süreklilik yıkımını tetikliyor mu?

Kamusal mekanımızda tutunacağımız somut ögeler yok oldukça, onlara pamuk ipliğiyle bağlı olan anılar da ya kopma noktasına geliyor ya da kopmaya direnerek acı çekiyor. Halbwachs (1992) diyor ki; mahallelerimizde fiziksel bir yapıyı ve gündelik hayatı değiştiren durum orada yaşayanlar için yüksek politika kararlarından daha doğrudan etkileyici olabiliyor. Özellikle de hızlı dönüşüm ve sürekli kayıp zamanlarında kendilerine tanıdık gelen kişi ve şeylere tutunmak oldukça insani bir ihtiyaçken, tutunmamak üzere verilmiş bir söz gibi olan şehrimiz Ankara’da gözden kaçması imkânsız gibi görülen durumlarda bile hatalar yapılıyor.

Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir
“…
Ankara Ankara
Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
…”

Cemal Süreya

Bu konuda son dönemde ilk ilgimi çeken Sakarya Caddesi girişindeki, 1992 tarihli Danimarkalı heykeltıraş Jorgen Haugen Sorensen’in Taşankara heykelinin sokağın bakım çalışmaları sırasında kaldırılması oldu. Heykelin yerine bu çalışmalar sonunda bir havuz yapıldı ve Taşankara ise Sakarya’nın bitişi denebilecek, daha durağan bir noktasına yerleştirildi. Mekanıyla ve olduğu yerle, yıllardır insanlar için tanınırlık, hatırlama ve hatırlatma görevini sırtlanmış bu esere gösterilen tavrın ne sanatı, ne mekanı ne de mekan-hafıza sürekliliği dileyen insanları önemsemediğini, daha da kötüsü bir an bile düşünmediğini görüyorum.

Taşankara
Taşankara – 2016 (Kişisel arşiv)

Memur heykeline geri geleceğim. Çankaya Belediyesi Başkanı 14 Şubat 2020 günü “Amcamız Yüksel Caddesi’ne geri döndü” diye bir paylaşım yaptı. Sokakta devam eden çalışmalar sırasında çıkarılan heykelin dönüşünü müjdelemesi gereken bu haber ile birlikte paylaşılan fotoğrafta, memur heykelinin eski yerinden biraz uzağında yönü ve yeri değiştirilmiş gösteren halini gördük. Gördük de ne olacak ki, değil mi? Sonunda geri dönmüş işte.

Sanırım öyle değil. 90’ların başında Yüksel Yaya Bölgesi’ni sanatsal ve kültürel anlamda desteklemek adına yapılan heykellerden birinin yerini 30 yıl sonra değiştirdiler. Heykel eski yerinde bir duraklama mekânı yaratıyordu. Bunun ötesinde konumu ve ölçeği ile yürüyenlerin dikkatini çektiğinde sokak boyunca hâkim olan aşağı-yukarı yürüme akışının tekdüzeliğini kırıyor, bazen boynuna bir kolla dolanarak selfie’lere “poz” veriyordu. Şimdi ise, bir ağacın önünde neredeyse saklanmış, hatta ayak altından kaldırılmış gibi duran “amca” farkına bile varılmayan bir mekânsal hafıza yıkımı darbesine doğru bakıyor, ayaklarında hızlıca çalışılmış çimento izleri, düzeltilmeyi bırak daha kurumadan alelacele çekilmiş fotoğrafına yüz vermemek için belki de. 

Bu değişim ve benzerlerini fark etmeyenlere bir hatırlatma ile bitirmek isterim. Hafızayı romantik veya nostaljik diye hor gören tüm yansıtmaların arkasında, mekânın üretimindeki rolünü ve fikirlerini bu tür “küçük” ve görünmez operasyonlarla güçlendiren bir düzen var.

* Yüksel için “cadde” değil, “sokak” tanımı bilerek kullanılmıştır.  Sokak ve cadde ayrımı, bu mekanların genişliklerine bakılarak Büyükşehir ve ilçe belediyeleri arasında yetki dağılımını belirler. Genişliği 15 metre altındaki yollar genellikle “sokak” olarak isimlendirilir ve ilçe belediyeleri sorumluğuna girer. 15m ve üzeri yollar, ya da “cadde, bulvarlar” ise büyükşehir belediyeleri sorumluluğu altındadır. Kısacası, sürekli değişen bu genişlik ölçütü ve yetki karmaşası atında Yüksel’e cadde demek onu fiziksel ve sosyal tanımından koparıp “idari” bir tanım karmaşasına mahkûm etmektir. Yüksel, toplumsal hayatın odağı ve fiziksel temsili olan bir kentsel sokaktır.

Ankara’da ilk şarap üretimi nasıl başladı?

1929’da Kavaklıdere şarap imalathanesi adıyla kurulur. Kuruluş hikâyesi çok ilginçtir. Kemal Bağlum’un “Beşbin Yılda Nereden Nereye Ankara” adlı kitabında Tunalı Hilmi Bey’in oğlu, 1925 Ankara doğumlu Uğurlu Tunalı anlatır:

“(imar faaliyetlerinde çalışan) Yabancı işçilerin bir sorunu vardı. O da ülkelerinde alıştıkları şarap hasreti idi. Genellikle Macar ve İtalyan ustalar tarafından yapılan görkemli binalar Alman Holzmann firmasında inşa ediliyordu. Bu firmanın sorumlusu da Herr Zaggerber idi. Zaggerber, Macar ve İtalyan ustalarının her üç ayda bir ülkelerine tatile gitmelerinin nedenini araştırdı.

Ustaların memleketlerini özlemekten ziyade şarap alışkanlıklarını gidermek için seyahat ettiklerini öğrenince, çareyi İstanbul’dan vagonla şarap getirmede buldu. Ancak bu da somut bir sonuç vermedi. Çünkü vagonlarda fıçılarla taşınan şaraplar yolda kazaya uğruyor (müslüman işçiler deliyor) ve şarap Ankara’ya ulaşamıyordu.

(…) Zaggerber’in aklına kendisinin şarap üretmesi fikri gelmiş. Macar ustalar arasında şarap yapmasını bilen kişinin bulunup bulunmadığını araştırırken Balaj Usta’yı bulmuş. Kalıpçı olan bu usta, şaraptan anlamadığını, ancak çok iyi şarap fıçısı ustası olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Zaggerber, Balaj ustayı üç aylığına Almanya’ya göndererek şarap yapma işini öğrenmesini sağlamış. İlk iş, Ziraat Bankası’nın kasa dairesini oluşturan bölümlerde şarap üretimine geçilmiş. Böylece Zaggerber, Macar ve İtalyan ustaların tatil için ülkelerine gitmelerini önlediği gibi para kazanmaya da başlamış. Zaggerber bu işi iki yıl sürdürmüş. Ziraat Bankası yükselmeye ve kasa dairesinin de şekil almaya başlaması üzerine, bugün Ayrancı’da Amerikan Büyükelçisinin konutu olarak kayıtlı bulunan yerdeki (Yazanlar Sokak) bir bağ evinde zaggerber şarap üretimine devam etmiş.

Bugün Ayrancı’da Amerikan Büyükelçisinin konutu olarak kayıtlı bulunan yerdeki (Yazanlar Sokak) bir bağ evinde Zaggerber şarap üretimine devam etmiş.

“(…) Bir gün eniştem Cenap And Bey, Ulus’tan bugün Kavaklıdere Şarap Fabrikası’nın bulunduğu yere (bugün Sheraton Oteli) kaptıkaçtılarla gelirken bir yabancı ile şoför arasında ağız kavgası yapıldığını görmüş. Eniştem Cenap Bey Almanca ve Macarca bildiğinden yabancıya yardım etmek istemiş. Birlikte kaptıkaçtıdan inip aynı yöne doğru yürürken Macar Usta kendini tanıtmış.”

Cenap Bey ile Balaj Usta’nın, imalathanenin kuruluşuyla sonuçlanan tanışmaları böyle gerçekleşmiş… / 

(Kaynak: www.kavaklıdere.com)

1952 tarihli Ayrancı haritası

Ayrancı’nın yüzleri, sokakları ve hikâyeleri

“Ankara’nın olağanüstü özelliklerini göstermedeki bu isteksizliğinin de belli bir evrensel niteliği vardır. Ankara’da gezinirken nerede olduğunuzu hiç bilemezsiniz: Çankaya Buenos Aires’teki bir alışveriş semti olabilir; Tunalı civarı Manhattan’ın üst doğu yanını andırır; şehir merkezine doğru indikçe Ulus insana Paris’in Gare du Nord’unun arkasındaki telaşı hatırlatır; köyümsü canlı Kızılay, Berlin’deki sakin, iki yanı ağaçlı Kreuzberg’i getirir akla. Ama daha derinden bakmaya, daha yavaş yürümeye başladığınızda (yürümenin mümkün olduğu yerlerde, çünkü Ankara’nın öyle büyük bölümü arabalar tarafından devralınmış ki), bir kafede oturup insanları gözlediğinizde, Ankara kendini başka bir şey olarak ortaya koyar, Ankara’nın ayırt edici özellik eksikliği, kendi içinde ayırt edici bir hal alır”.
A. Manguel-Tanpınar’ın İzinde: Beş Şehir, s.16

Bana kalırsa Ankara için de uzun yürüyüşlerin ve parkların kenti diyebiliriz. Bir yere gitmenin en kolay yolu yürümektir burada. Dört mevsim yokuşlar aşınır, sokaklar geride bırakılır; herkes hep bir yürüme halindedir. Çoğu zaman kaotik olmayan, kendi halinde bir rutini olan bir yürüyüş ritmiyle. Yürümenin halleri en çok edebiyatta kendini belli eder. Ankaralı has edebiyatçı Barış Bıçakçı’nın karakterleri mesela önemli bir karar arifesinde hep yürüyüş halindedirler, “Herkesin Herkesle Dost” olduğu ve tüm karşılaşmalara açık alanlarda birbirlerinin hayatlarına teğet geçerler. Tüm bu anlar Ankara sokaklarında ve yürüyüş halinde gerçekleşir. Geniş bulvarlar, kaldırımlar ve uzun, kesintisiz güzergahlar… Dolayısıyla Ankara bir yanıyla yürüyüş rotalarıyla da meşhurdur. Örneğin, Cebeci’den Kızılay’a yürümenin her daim farklı bir güzelliği vardır. Bu hat üzerinden gerçekleşen kesintisiz yürüyüş anında, kafada biriken sorulara yanıt bulabilir ve sonrasında Kurtuluş Parkı’nda bir ağaç gölgesi altına dinlenebilir.  Bir başka yürüyüş rotası hiç kuşkusuz Ayrancı semtidir. Ankara’nın en eski ve henüz tam olarak bozulmamış semtlerinden biridir burası. Yukarısı ve Aşağısı olmak üzere iki ayrı istikameti vardır. Bir rivayete göre bölgenin ismi eskiden burada yaşamış Rumlara Ayrancı denilmesinden geliyormuş. Peki şimdi Rumlar neredeler? Artık yoklar sanırım, olsa muhakkak yolda karşılaşırdık. 

Yürüme için mevsim seçimi önemlidir.

Ayrancı, Meclis Parkı’ndan başlayıp, Hoşdere’nin devasa yokuşuyla kesişen Atakule’yi de içine alan büyük bir alana yayılmıştır. Yeşilliği bol, çok katlı apartmanların yer almadığı, kafayı yukarı kaldırınca gökyüzünün görülebileceği nadir semtlerinden birisidir. Burası için iyi bir yürüyüş rotası demiştik. Doğrudur, geniş kaldırımlar ve uzun kesintisiz yollara sahiptir. Ayrancı; yokuş sevmeyenler için zaman zaman bir işkenceye dönüşse de yürümek ve parklarında dinlenmek için en güzel rotalardan birine sahiptir. Hem de Hoşdere’nin dik yokuşunu tırmanmayı başaranlar, yolun sonunda Ankara’nın en özel mimari yapılarından Danyal Çiper imzalı “Gemi Ev”le karşılacaklar. “Gemi Ev” modernist bir üslupla yapılmış ilhamını Frank Lloyd Wright’tan alan bir yapıdır. Yani binaya bakınca kıtalararası mimari bir yolculuğa çıkmak da mümkündür. Laf aramızda Danyal Çiper, binanın “Gemi Ev” olarak anılmasından pek de hoşlanmazmış. İşin özü Ankara’da deniz yoktur ama Gemi Ev vardır; zaten böyle şeyler sadece Ankara’da olur. 

Gemi ev
Ankara’nın özel mimari yapılarından Mimar Danyal Çiper imzalı Gemi ev

Yürüme için mevsim seçimi önemlidir. Bilenler bilir, Ankara ayazı meşhurdur aylak yürüyüşe engeldir. Nietzsche’i çileci ve varoluşçu yürüyüşçülere engel değildir elbette bu. Onlar çıktıkları bu derin içsel yolculukta istikametlerini yaz-kış fark etmeden Kuğulu Park’a oradan da Cinnah yokuşuna doğru götürebilir, yolun çaprazında kalan boş Yunanistan Büyükelçiliği topografyasına bakıp, varoluşsal bir sorgulamaya gidebilirler. Büyükelçilik tabelası yerinde lakin içeride bina yok. Geldik bulamadık.  Sonra da soluğu Botanik Park’ta alabilir, soğuktan ıssızlığa gömülmüş parkta yolculuklarına bir mana arayabilirler. 

Botanik Parkı
Botanik Parkı

Lakin herkesin bildiği yürüyüşün keyfi bahar mevsiminde çıkar. Güneşin tepede hükümranlığını ilan ettiği güzel hafta sonu Meclis Parkı’nda ağaçların altında yazan kimlik bilgileri ezberlenebilir. Hava bu kadar güzel iken yürüyüş bitmez hiç şüphesiz. Güvenlik Caddesi’nden biraz aşağıya inilip her ayın ilk günü kurulan Çankaya Antika Pazarı’na gezmeye gidilebilir. Plaklardan, kitaplara, eşi benzeri bulunmayan antika eşyalara hatta Deniz Baykal’ın yer aldığı SHP seçim afişine varana dek birçok şeyle karşılaşılabilir burada. Murat Meriç ve Hakan Kaynar buranın müdavimleri arasındadır, dikkatli gözler kendilerini asla kaçırmazlar.

Ayrancı Antika Pazarı

Hem Ankara’da eskiden sokağa kravatsız çıkılmazdı.  

İlla bir şey yapmak için yürünmez elbette, aylaklık etmek, hareket etmek ya da biriken zihinsel yorgunluklara çare bulunması için de yürünür. Ayrancı belki de bu yüzden en iyi yürüyüş rotalarından biridir. Hem herkesin herkesle cidden dost olduğu, tanışık olduğu bir yer olması, hem eski Ankara’nın izlerini bir şekilde koruyabilmesi hem de yürüyüşçü dostu mekânlara ve parklara sahip olmasından ötürü kıymetlidir. Zaman burada farklı akar bir anlamda. Sokaklarını arşınladığınız yerler sizleri bir başka zaman dilimine de götürebilir. Örneğin Paris Caddesi’nde Fransız Büyükelçiliği’nin önünden Bastille Günü kutlamaları esnasında geçiyorsanız kendinizi 1789’da Fransız Devriminin tam ortasında bulabilir; yolun biraz aşağısına yürüdüğünüzde ise bu sefer de Amerikan Büyükelçiliği önüne gelirsiniz. Her daim Ortadoğu’da kartların yeniden dağıtılmasına, küresel krize ve Trump’ın tivitleri aklınıza gelebilir. Beş adımda dünyayı dolaşabilirsiniz. Bu rota da sizi ister istemez ciddiyete davet eder. Hem Ankara’da eskiden sokağa kravatsız çıkılmazdı.  

Her yürüyüş farklı anların deneyimlerine açık bir eylemdir. Zamanın rutin akışı içerisinde yürüyorsanız göreceğiniz şeyler de bir o kadar biriciktir o ana mahsustur. En nihayetinde yürümek sadece hareket değil aynı zamanda zihinsel de bir yolculuktur. Felsefe tarihinin pek çok ismi uzun yürüyüşlerle de anılmaktadır. Gerek doğa yürüyüşleri gerekse de kentin içerisinde gerçekleşen gezintiler, felsefecilerin olmaz olmaz rutinlerinden biridir. Bu doğrultuda kentler ve yürüyüşçü arasında da kopmaz bir bağ vardır. Baudelaire’in kahramanı Paris’in içerisinde aylaklık eder, önüne konulan rutinin dışında özgürce gezer mesela. İlhami Algör’ün Müzeyyen’e meftun kahramanı peki, o da kafasının içerisinde binlerce imgeyle tüm kaotik zihin bulanmalarıyla İstanbul’u arşınlar.

Her sokakta, her mekânda insan kendi hikâyesini yaratır, saklar, yürürken geleceğe kendinden ufacık izler bırakır, biri gelir bulur okur diye… Ayrancı da böyle bir yer; arşınlanan her sokak yeni hikâyeler biriktirdiği gibi eskileri de peşine takıyor, hikâyeler birbirine karışıyor. Yeni yürüyüşçülerin adımlarını bekliyor.

Ayrancı’nın salgınla randevusu

Normal-dışı günlerden geçiyoruz. Hoş birkaç zamandır normalimiz de kalmamıştı ama… Tanışık olmadığımız bir salgın hastalık… tanışık olmadığımız minimal yaşamı yeniden anımsama zorunluluğu… tanışık olduğumuz ya da olmadığımız dayanışma, ihtiyaç sahiplerinin artması… bazılarımız evde oturma şansına sahip ve sıkılırken, bazılarımızın çalışma ve riske girme zorunlulukları… (bazen hastamızla ilgilenmedi diye şiddet sergilediğimiz) sağlığımız için emek verenlerin değerinin keşfi… sokağın durumu… değişik ve temasa izin vermeyen yeni yaşam normları… ve dahası. Biz de, çaba sarfeden muhtarlarımızla haberleştik, sağlıkçılarla konuştuk, dayanışan Ayrancılıların önemle altını çizdik ve sokakları, parkları, caddeleri fotoğraflamaya çalıştık.

Nurten İşçi – Güzeltepe Muhtarı

İşlerimiz daha yoğunlaştı

Yoğun çalışıyoruz. Apartman yöneticileri, apartman görevlileri listeleri oluşturduk. 11.00-14.00’e sınırlamıştı Kaymakamlık çalışma saatlerimizi ama mahallem yoğun olduğu için; 9.30-10.00’da gidiyorum 15.00-16.00’yı buluyor işlerimizin bitmesi.

65 yaş üstü bakıma muhtaç olanları Kaymakamlığa, ayrıyeten gıda-para ihtiyacı olanları da Sosyal Yardımlaşma’ya yönlendiriyoruz, tüm organizasyonu yapmaya çalışıyoruz.

Büyükşehir Belediyemizin muhtarlar WhatsUp grubu üzerinden de, bize gelen her bilgiyi onlarla paylaşıyoruz. Büyükşehir Belediyemizin bir hizmeti var, evden çıkamayanlar için Askimatik; telefon açıp kartlı su sayaçları için doluma geliniyor. Biz de ilişkilerini kuruyoruz bazen. Yöneticilerle görüşerek, bu yola gitmesi gerekenlere izin kağıdı için temaslarımız oluyor, izin kağıtları için…

Yoğun geçiyor ama olsun, herkes sağlıklı olsun yeter ki, biz koşturalım.


Seviye Ardıç Çelik – Güvenevler Muhtarı

Devletin ulaşamadığı yerde dayanışma gerekecek

İlk günden itibaren mahallemizdeki evden çıkamayan yaşlıları arıyoruz. Bizi arayanlar da oluyor. Özellikle gıda yardımı ve korona için kolonya ve dezenfaktan isteyenler oldu. Engelli bir mahalle sakinimizin maaşını çekip teslim ettik. Birkaç kişinin de alışverişini yaptık. Sağlık ocağına gelemeyenler oldu, onların ilaçlarını yazdırıp, ilaçlarını evlerine teslim ettik.

Genç bir azamız var, yetişemediğim yerlere o da destek oluyor. Bizim yetki alanımız dışındaki talepler için karakola ve Çankaya Belediyesine yönlendiriyoruz. Fakat karantina günleri uzadıkça özellikle işsiz kalan sakinlerimizden yardım talebi geliyor.

Önümüzdeki günlerde bunların artacağını düşünüyorum. Bu konuda devlet desteğinin sağlanamadığı yerlerde bir dayanışma gerekecek. Maddi sorunların artacağı kesin. Buna ne gibi önlem alabiliriz bu konuda belediyelere yönlendirmek dışında yapacak bir şeyimizde yok aslında.


Elif Doğan – Ayrancı Muhtarı

Herşeye çözüm üretemediğimiz oluyor

Yoğun geçiyor, şu anda da yoldayım, evden çıkamayan 65 yaş üstü bir büyüğümüz aradı, o’na gaz almaya gidiyoruz. Mahallede arabası olanlardan da destek alıyoruz bu destekleri sağlarken.

Devletin ve Belediyenin açıkladığı yardımlarla ilgili çalışıyoruz elimizden geldiğince, bazen çözüm üretebiliyoruz bazen üretemiyoruz. En çok da evde çalışan kadınlarımız çok zor durumda kaldı, ev işlerine gidiyorlardı, ama şimdi herkes evine çalışan da almıyor bu problem sebebiyle. Önemli problemlerden biri de bu diye düşünüyorum.


Güldane Tenç – Aziziye Muhtarı

Yardımları muhtarların dağıtacağı zannediliyor

Önlemlerle beraber hemen mahallemizdeki yaşlıları ve apartman yöneticilerini aradım. Genelde pek bir sıkıntıyla karşılaşmadık. Apartman ve site görevlileri bu konuda eksik birşey bırakmamış durumda. 

Bizi genelde maske ve kolonya için arıyorlar. Bunun muhtarlar aracılığıyla dağıtılacağını sanıyorlar. Azalarımı arayıp onlardan da bilgi istedim. Sosyal yardımlardan faydalanmak isteyen apartman görevlileri oldu, onları belediyeye yönlendirdik.Mahalleden kağıt toplayarak geçinen birinin 1 yaşındaki çocuğu için ilaç temin ettik, yeni doğacak bebeği için de mahalle grubuna duyurarak, gönderilen giyim malzemeleri ve oyuncakları ilettik. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.


Süleyman Demircan – Remzi Oğuz Arık Muhtarı

En büyük ilaç dayanışma ve moral

Dünyamız, ülkemiz ve bizler zor günlerden geçiyoruz. Bu günleri, dayanışarak, bilimle ve birbirimize sahip çıkarak birlikte aşacağız.

Bu günlerde en büyük ilaç dayanışma ve moral. Elimizden geldiğince, 65 yaş üstü mahalle sakinlerimizin hepsi ile telefonla konuşup, yalnız olmadıklarını ifade edip, bir ihtiyaçları olup olmadığını sormaya özen gösteriyoruz muhtarlık olarak. Bugüne kadar 400’e yakın telefon açtık, hatırlarını sorduk, ihtiyaçları olup olmadığını öğrendik. Mevcut telefonlarımızdan 7 gün 24 saat arayabileceklerini de hatırlattık. Çok mutlu oluyorlar doğal olarak, seslerinde gözlerinin parıltısını hissedebiliyorsunuz.

İhtiyaç sahibi ve maddi durumu uygun olmayan ailelerimizle de görüştük ve bir imce ile birleştirdiğimiz destekle alışveriş paketleri alıp dağıttık.

Birlikte olduğumuz, bilim insanlarının söylediği kurallara dikkat ettiğimiz ve dayanışabildiğimiz sürece mutlu kalabiliriz. Biz buradayız, burada olmaya devam edeceğiz.

Mustafa Coşar: Ayrancı Ankara’nın kadim semtidir

Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar: 31 Mart yerel seçimleri bize yeni bir davranış biçimini mecbur kılıyor. Geçmiş dönemlerde de birkaç kez olduğu gibi sorumluluğu yerel yönetimlere yüklüyor. Kent konseyleri bu dönemi de böyle bir bakış açısıyla ele alarak birkaç tartışmayı toplum kesimlerine açmalıdır.
1. Yerel yönetim kavramı iktidarın yeniden kurgulanması bağlamında yeniden tartışılmalıdır
2. Kent konseyleri kamusal alan tartışmasını başlatmalıdır.
3. Demokratik katılımı güçlendirecek bir kültürel atmosfer yaratılmalıdır.

Sevgili Mustafa Coşar, Çankaya Kent Konseyi yeni bir döneme başladı, başarılar dileriz. Biz de Ayrancım Derneği olarak beş mahalleyi kapsayan bir çalışmayla bu coşkuya katılmak istiyoruz. Ayrancım Gazetesi okurlarına biraz kent konseyinin yeni döneminden bahseder misiniz?

Böyle bir gazete çalışması hem kent için hem de Çankaya Kent Konseyi için ciddi bir moral kaynağı oldu. Ben de birlikte yürüyeceğimizi söylemek isterim Çankaya Kent Konseyi adına. 

Çankaya kent konseyi bir dönem çalışmalarına ara vermişti. 6. Seçimli Olağan Genel Kurulu’nu 25-26 Mayıs 2019 tarihinde gerçekleştirdi. Kent konseyinin bugüne kadar ki 1 yıllık dönemini iki bölüme ayırıyorum. Kent konseyinin teknik altyapısının, mekanının, personelinin, çalışma koşullarının hazırlandığı ve Ekim ayına kadar süren bir dönem. Sonrası da aslında Çankaya Kent konseyinin öyküsünü yazmaya başladığımız ikinci dönem.

Çankaya kent konseyi öncelikle Maltepe yerleşkesinde yerini aldı, çalışmalarımızı yapabileceğimiz olanaklara sahip olduğumuz bir yer burası. Bu koşulları sağlama konusunda Çankaya Belediye Başkanımız Alper Taşdelen hemen adım attı. Bize çok ciddi katkısı oldu.

Bunun ardından meclislerimizi kurduk. Özellikle 123 mahallenin hepsini kapsamaya çalıştığımız semt meclislerimiz var. 75 mahalleyi kapsayan 8 semt meclisimiz oluştu. Diğerlerini de oluşturmaya çalışıyoruz. 

Bunlar her kent konseyinin yapması gereken, atması gereken adımlar, biz de aynı yolu izliyoruz.

Çankaya Kent Konseyi yönetimi belediye başkanı Alper Taşdelen’le birlikte.

Çalışmalarınızı hedef haline getirmiş bazı eleştiriler var, ne diyorsunuz?

Burada kritik bir tartışmayı açmak isterim. Tarihsel bir eşikteyiz. 31 Mart yerel seçimleri bize yeni bir davranış biçimini mecbur kılıyor. Geçmiş dönemlerde de birkaç kez olduğu gibi sorumluluğu yerel yönetimlere yüklüyor. Ben bu dönemi de böyle bir bakış açısıyla ele almamız gerektiğini, bir tarihsel dönemde kendimizi şu ya da bu görevleri alan insanlar olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlüsü çok ciddi bir zaiyatı gündeme getirir. Ülkenin daha demokratik bir yapıya, daha özgürlükçü bir ilişki biçimine kavuşması için bir dönemeçteyiz. Kent konseyleri burada rolünü abartmadan ama küçümsemeden de bir misyon biçmelidir kendisine. Bunun için çaba sarfediyorum. 

Kent konseyleri nedir, ne değildir?

Kent konseyleri çalışmaları bağlamına dönerek kent konseyinin ne olmaması konusunda bazı uyarılar yapmak isterim.

Kent konseylerini bizim dar anlamlı siyaset kültürümüzden kaynaklı zeminler olarak bir siyasal sıçrama tahtası olarak görmemek lazım.

Kent konseylerini dar demokratik kitle örgütü içeriğiyle görmemek lazım. 

Etkinlikler yapan basit bir etkinlik örgütü olarak görmemek lazım.

Siyasetin geçmişten gelen “alkış ve eleştiri paradoksu”na sokarak, kent konseyini belediye başkanını illa eleştirecek ya da illa alkışlayacak gibi görmemek lazım.

Bir siyasi partinin çalışma alanı, propaganda aracı gibi görmemek gerekir. 

Bunlar kent konseylerini daraltıcı, küçültücü ve geriye saran bir mekanizma haline getirir ve o tarihsel eşiğin olanaklarını yaratacak, ufkunu, vizyonunu genişletecek bir zemin olmaktan, heyecan verici bir başlangıç olmaktan uzağa götürür. Bunlara dikkate almak gerekir diye düşünüyorum

Yeni dönem için hedeflerinizden ve yaklaşımınızdan bahseder misiniz?

Önümüzdeki döneme ilişkin yaklaşımım şudur; kent konseylerinin birkaç tartışmayı toplumun tüm kesimlerine açması lazım. Bunları gerçekleştirmeye çalışacağız.

Yerel yönetim kavramı iktidarın yeniden kurgulanması bağlamında yeniden tartışılmalıdır

Birincisi yerel yönetimler kavramı tartışmasıdır. Bu geçmişte de yapılan ama yeniden düşünülmesi gereken bir iktidar tartışmasıdır. Kent konseyleri ve yerel yönetimlerin, sundukları ciddi olanaklarla yatay ve demokratik bir biçimde iktidarın yeniden kurgulanması ve yeni bir deneyim olarak tarih sahnesine çıkması yönünde ciddi bir olanak sunduğunu düşünüyorum. Kent konseyleri bunun küçümsenmeyecek bir aracı ve zeminidir. Öncelikli kişisel yaklaşımım budur.

Kent konseyleri kamusal alan tartışmasını başlatmalıdır

Diğer taraftan, uzunca bir dönemdir hem yerel yönetimlerde hem de merkezi iktidarda bulunan siyasi anlayışın ülkeyi getirdiği biçimlerden kaynaklı çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Bu da yerel yönetimlerin en önemli tartışma ve kendisini üretme alanlarından birisi olan “kamusal alan” tartışmasıdır. Kent konseylerinin fikri düzeyde bir kamusal alan tartışması yapması ve bütün meclislerinde yaygın bir biçimde bunu gündem yapması gerektiğine inanıyorum. 

İlk madde de söylediğim gibi kamusal alanın da yeniden inşası ve talep edilmesi gerekmektedir. Bu sadece kent konseylerine ilişkin bir tartışma değildir. Bir merkezi iktidar sorunudur ama biz yurttaş olarak bunu tartışıp yeniden inşa edilecek zeminde tarif edebiliriz. Kent konseyleri bağlamında kentin sokaklarını, caddelerini yeniden talep etmek, kentlilere açmak ve bu konuda da projeler ve programlar üretmek, kamusal alanın yeniden örgütlenmesi bilincini açığa çıkaracak bir alan sunuyor bize. Bu çerçevede “kamusal alan” tartışmasını kent konseylerinin başlatacağı ve bütün kentlerimize bir öneri olarak sunacağı bir zemin olarak görüyorum.

Demokratik katılımı güçlendirecek bir kültürel atmosfer yaratılmalıdır

Geçmişten beri gelen bir davranış biçimimiz var; demokratik katılım noktasında aslında sandıksal demokrasinin önümüze getirdiği ve bir oy fazla alanın kazandığı, bir oy eksik alanın kaybettiği bir katılım ilişkisi var. Bence kent konseyleri bu sürece, bu yaklaşıma ciddi bir eleştiri getirmeli ve kazanma kaybetme ikileminin dışında, toplumun yeniden kendisini birarada yaşadığını hissedebileceği, bu arada yeni motivasyonlar ve çalışmalar yapabileceği bir fikri yaklaşım oluşturmalıdır. Ben demokratik bir kültürün yaratılması açısından müzakere yaklaşımının, birbirini ikna etme arayışının merkeze konulduğu demokratik bir işleyişin kent konseyleri açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Birileri bunu siyaset yapmanın ya da siyaseti yönetmenin bir manüpilasyon aracı olarak görebilir ama ayrışma siyaseti her alanda gündemde ve bu toplumları birbirinden uzaklaştıran ve düşmanlaştıran bir zemin oluşturuyor. Bizim bunu ortadan kaldıracak bir kültürel atmosfere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. 

Kent konseylerinin geçmişi yeni değil. Buna rağmen hala bir fikirsel altyapı eksikliğini dile getiriyorsunuz, değil mi?

Kent konseyleri biliyorsunuz 1992’de Rio’da Yeryüzü Konferansı’ndan sonra Türkiye’de yasal mevzuata girmiş ve 2006’da resmi gazetede yayınlanmış ve ciddi bir biçim olarak Türkiye’nin yerel yönetimler gündemine girmiş iyi bir uygulama. Bu çalışmayı yürüten örnek gösterilecek yerler var. Ama kent konseylerinin kendisini bir siyasal anlayışla değil toplumun örgütlü örgütsüz tüm kesimlerini birarada tutabilme ve bunların hem fikir geliştirme hem bir proje geliştirme hem de bu projelerini bir deneyim olarak yaşayabilmelerine olanak sağlayan yatay bir yapı olmasından kaynaklı çok ciddi olanak sunduğunu düşünüyorum.

Türkiye açısından baktığımızda iki bine yakın belediyemiz var, iki yüz elli civarında kent konseyi olduğunu ve yüz ellisinin şöyle ya da böyle çalıştığını düşünürsek aslında bu işte de ne kadar işin başında olduğumuz görülüyor.

Kent konseylerinin bu dönemde yerel yönetimlerin dönüştürücü gücünün tekrar hissedildiği bir dönemde yerini alması gerekir. Bunun da basit, etkinlik yapma düzleminde değil –piknik yapmak, kermes yapmak, sinema günleri düzenlemek– bunları reddederek söylemiyorum ama varoluş gerekçesini ve vizyonunu buradan kopartarak düşünsel bir zemine daha güçlü biçimde müdahale edebilecek bir olanak olduğunu görmemiz gerekir. 

Güzel taraflarından birini daha söyleyeyim, 31 Mart’tan sonra yeni bir farkındalık kazandı bu; bir iyimserlikten bahsedebilirim size. Kent konseylerinin ortak deneyim oluşturmak için kurduğu yapılar var. Bu platformlarda çabalarını ciddi olarak arttırdılar. Cumhuriyet Halk Partisi de bu konuda ciddi adımlar attı, tüm belediyelerine anketler göndererek kent konseyleri konusunda bilgi istedi. Diğer partilerde de bu anlamda çok ciddi çabalar var. Bu çabalardan ben çok umutluyum. 

Önümüzdeki dönem için Sanayi 4.0 çalışmalarıyla da bağlantılı düşünerek kent konseyimiz çok ciddi çalışmaları gündemine aldı.

Gündem: iklim, su, enerji ve gıda

Biz 4 ana konuyu stratejik sorun ve çalışma alanı olarak gördük. Bunlar iklim, su, enerji ve gıda. Bu dört ana konuda ulusal düzeyde araştırma çalışmaları yapmasını önümüze koyduk. Semtlerimizden bunu destekleyecek çok ciddi geri dönüşler alıyoruz. 

Kent Akademisini kuruyoruz

Kent çalışmaları konusunda bilimsel bir merkezin oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için bir “Kent Akademisi” çalışmamız var. Bunun için bir danışma meclisi kurarak hangi konularda çalışmalar yürüteceğimize, önceliklerimize karar vereceğiz. 

Bu çalışmaların bir erken müjdecisi olarak Ankara Üniversitesi DTCF dekanlığı sosyoloji bölümü aracılığıyla bizimler bir protokol imzalama noktasına geldi. Bütün mahallelerimizde sosyoloji öğrencilerinin ve akademisyenlerinin çalışmalar yürüteceği bir Çankaya düşlüyoruz.

Yaşam Dostu Ekolojik Köy

Yaşam Dostu Ekolojik Köy” projemizle birkaç bin dönümlük örnek alan yaratarak hem yaşlılar, hem engelliler, hem de gençlerin bir arada üretip, tüketebileceği bir örnek yaratacağız.

Sıfır Atık 

Sıfır Atık” konusunda çalışma başlatacağız. Bunun içinde önemli projeler geliştiriyoruz. 

Proje Fabrikası kurduk

Yine üzerinden önemle durduğumuz bir “proje fabrikamız” var. Sosyal inovasyonu gerçekleştirmek için bölgesel kalkınma konusunda özellikle dezavantajlı gruplara proje yazma ve uygulama eğitimi verecek bir fabrika kurduk. Bu da önemli çalışmalar yapıyor.

Çankaya Kent Konseyi başkanı Mustafa Coşar

Ayrancı’nın kentin hafızasına, belleğine, yaşanmışlığına ilişkin çok ciddi değerleri var.

Ayrancı bölgesi sizin de çalışma alanınızı kapsayan beş mahalleden oluşan bir bölge. Ayrancı semt meclisi çalışmamız var, bir dönem sizlerin de içinde olduğu, başta muhtarlar olmak üzere çok katkı koyan kişiler, çabalar oldu. Ayrancı semt meclisini oluşturmak için bir geniş katılımlı toplantı yaptık. Hep birlikte tartıştık, birlikte karar verdik. Nisan başında Ayrancı semtinin en geniş bileşenleriyle, bölgeye dair önerisi olan herkesin katılabileceği bir toplantı yapacaktık. Bunu ertelemek durumunda kaldık ama normal düzene geçtiğimizde ilk planlamamızda yer alacak. Bölgemizdeki beş mahallemizdeki herkesi bu çalışmaya davet etmek isterim. Bundan sonra artık semt meclisimizi oluşturacağımız genel kurulumuzu yapacağız.

Ayrancıyı tarif etmek gerekirse; Ankara’nın kadim semti olarak tarif etmek isterim. Orada kentin hafızasına, belleğine, yaşanmışlığına ilişkin çok ciddi değerler var. Sanatçısından, düşün insanına, kültürel yaşam zeminlerine kadar insanların hayatlarında bıraktığı izlere kadar benim de bir dönem yaşadığım bir semt olarak diğer semt meclislerine örnek olacak, öncülük edecek, fikir geliştirecek bir çalışma olacak.

Bir davetimde Çankaya kent konseyi çalışması için. Biz bir yıllık çalışmalarımızın raporunu vereceğiz paydaşlarımıza. Eleştiriler, öneriler bizim için çok geliştirici olacak. Özellikle burada andığımız projelere ilişkin fikirleri önemlidir.

Bir de çalışma yönergemizi güncelleyeceğiz. Bunun için kent konseyimiz uzun çalışmalar, çalıştaylar yaptı. Bunu hayata geçirmek içinde her türlü öneriye açığız. Yeter ki, birlikte çalışabilelim.

Doktor Gözüyle: Salgın verem aşısının önemini hatırlattı

Yaşadığımız bu değişik günleri, bir de doktor gözüyle dinleyelim istedik. Birçok şehirde farklı düzeylerde görev almış, farklı coğrafyalarda birbirinden sınıfsal ve yapısal olarak farklı Anadolu insanıyla yıllarını geçirmiş, şimdi aile hekimliği yapan büyüğümüzün ağzından salgın günlerinde; durumumuz, kendi durumları, gözlem ve yorumları ile salgın, mahalle ve deneyimler, aktarıyoruz…

Covid19
Salgın verem aşısının önemini hatırlattı

Nasılsınız?

Herşey yolunda iyiyiz, büyük bir sorunumuz yok.

Neler düşünüyorsunuz coronavirüs pandemisi ve gelişmelerle ilgili?

Geç alınmış ve alınmamış kararlar var. Fakat şu anda bile yeni alınacak kararlarla çok çabuk hız kesebilir. Bilgi, deneyim ve ülkenin bölgesel, yerel farklılıklarının gözönüne alınmasına ihtiyaç var.

Böyle bir pandemi döneminde, Ayrancı’nın yaş durumu ve nüfusu üzerine söyleyecekleriniz neler olabilir..?

Kişilerin çok yanlış bir bilgisi var, ben 1969’dan beri bu bölgenin çocuğuyum. Nedense Ayrancı’nın yaşlı bir nüfusu olduğu fikri oluşmuş durumda Ankara Ahalisi’nde. Bu yanlış bir düşünce. Çünkü artık 2. ve 3. kuşak çocuklar, torunlar geldi. Tabii ki her yerde olduğu kadar yaşlı var burada da. Ben Ayrancı’nın nüfusunun yaşlı bir nüfus olduğuna katılmıyorum; Çinçin’de, Gaziosmanpaşa’da ne kadar yaşlı varsa Ayrancı’da da o kadar yaşlımız var.

20-25 sene evvel, Robenson hayatı gibi Çayyolu’na, uydukentlere gitti insanların bir kısmı. 5-6 sene kadar yaşadıktan sonra, oralarda beceremeyeceklerini anlayınca şehre (merkeze) geri döndüler. Oralarda yaşamak zaten, belli bir düzeyde ekonomik güç gerektiriyor. Ankara merkezi elitliğini de koruyor cazibesini de. Ama Ayrancı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Ayrancı’da durum sizce nasıl, hasta gelişi ne durumda?

Hasta sayısında tabii ki düşme var, genelde günde 100’ü geçen hastamız varken şu an 30-40 civarında. Düştü hasta sayısı. Ve pandemi şikayeti ile gelen benim bildiğim gelen de olmadı.

Pandemi, deprem, salgın, savaş gibi durumlarda sizce Yerel olarak, semt ölçeğinde ya da kent ölçeğinde ne yapılmalı, bizde ne eksik?

Farklı farklı devlet kademesi yöneticiliklerinde ve şehirlerde çalıştım. Çok farklı pandemiler gördüm ve yaşadım, hafife almıyorum ama egzajere (büyütmek, abartmak) edildiği kadar vahim bir boyut beklemiyorum açıkçası. Biraz abartılan bir durum olduğunu düşünüyorum. Tabii ki ciddiye almalıyız, alıyoruz da.

Her yüzyılda böyle pandemiler olur. Veba da, şarbon da, tüberküloz da ciddi tehditlerdi. Bizim tek şansımız “bir pratisyen olarak söylüyorum, büyük iddialarım yok”, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarında kurduğu temelin mirasını yiyoruz ve şanslıyız. Bu ülkede hasta sayısı neye çıkarsa çıksın, ölümlerin yüksek olmasını beklemiyorum. Çünkü verem-savaşla ilgili çok ciddi bir altyapımız var ve aşılama hala devam ediyor. Bu sebeple Reşit Galip’e, “hem tıbbiyeden, hem kurtuluş savaşını kazandı hem veremle savaşı kazandı” denir. Kocaman bir caddeye ismi bu sebeple verilmiştir.

Verem aşısı, hala 2 ay dolmadan çocuklarımıza yapılıyorsa, 50’li yıllardan beri Amerika’da yapılmıyorsa, … Fransa’da, İtalya’da yapılmıyorsa… o ülkelerdeki popülasyon içerisindeki ölen vakalara bakarsanız verem aşısı yapılmamışlar çoğunluktadır. Tabiki bu benim bir aile hekimi olarak görüşlerim, kişiseldir görüşlerim.

Bizde koordinasyon eksikliği var. Yönetimsel yapı sebebiyle bilgi ve deneyim kifayetsizliği var. Yeniden söylüyorum, kendimi hiçbir şey olarak görmüyorum. Ama bu konuyla ilgili mücadele kadrosunda, taşrada yokluk çekmiş, saha tecrübesi olan, farklı sağlık düzeylerini yaşamış, enjektör kaynatmış, Anadolu’nun köyünü, kırını, insanını, farklılıklarını bilen… gerçekten hekim, gerçekten insana saygı duyan 3 doktor olsa, bu salgın çok daha kolay ve doğru yönetilebilir. Bu kadar parayla pulla rezil ve sağlıksız olunmaz.

Çok teşekkür ediyoruz. Son söyleyeceklerinizi de duymak isteriz.

Söylediklerimiz ve aktardıklarımız topluma bir fayda sağlayacaksa ne mutlu bize.