Ankara’ya ilk gelişim ve Ayrancı’yla tanışmam aynı güne denk geliyor. 1987 yılının o sıcak yaz günü, henüz 10 yaşımdayken taşındığımız Ankara, büyüdüğüm Bursa’dan çok farklı görünüyordu.
Tek kanallı televizyon döneminde, Amerikan dizilerinde izlediğim büyük gökdelenleri, geniş bulvarları göreceğimi sandığım başkentte, ilgimi tüp geçitler çekmişti sadece. Bizden çok önce Ankara’ya taşınan ve burada çalışmaya başlayan babam, hayal kırıklığımı gördüğünde seslenmişti:
Gökdelen dediği İş Bankası binasıydı
“Biraz ileride gökdelen var, bekle, onu göreceğiz birazdan…”
Gökdelen dediği İş Bankası binasıydı.
Gökdelen, hiç de Dallas’takiler gibi değildi. Ankara da Amerika gibi değildi zaten. Gökdelen ise benim için Ayrancı’nın başladığı o zamanlar ismi Nevzat Tandoğan Caddesi olan caddenin karşısındaki bir yer imiydi sadece. Hem geniş yeşillikler, büyük çınarlar da yoktu Bursa’daki gibi. Hem, sıcağı daha bir kuru gibiydi.
Alidede Sokağı’na girip, oturacağımız apartmanın önünde durduğumuzda ise özlemenin ne demek olduğunu anlamıştım. Ya da geride bırakmanın ne hüzünlü olabileceğini… Bu semtin benim için bir kadere dönüşeceğini ise elbette bilmiyordum.
*
İş Bankası’nı görüp de hemen karşısından Nevzat Tandoğan Caddesi’ne girdiğinde, sonradan Yargıtay Başsavcılığı olan TRT binası karşılardı sizi. Şaşırarak o binaya baktığımı, bütün yayınların o binadan yapıldığını düşünüp, içini görmeye çalıştığımı anımsıyorum.
Birkaç yıl sonra TRT’nin az ilerisine taşınan Milliyet Gazetesi’nin içini görme hevesim ise daha büyüktü. Okumayı, babamın 20 yaşından bu yana düzenli olarak aldığı Milliyet’te sökmüş bir çocuktum neticede. Gazetenin nasıl olup da burada basılıp dağıtıldığını anlamaya çalışıyordum matbaanın farklı bir binada olabileceğini düşünmeden.
Zaman geçtikçe, geniş yeşillikleri olmasa da Ayrancı’daki her apartmanın arkasında gizlenmiş, sonradan çoğu otoparka dönüşen bahçelerde, çocukları bekleyen büyük maceralar olduğunu keşfettim. O bahçelerdeki meyve ağaçlarına tırmanmak, iki ağaç arasına iplerden kale yapmak, henüz apartman dikilmemiş boş arsalarda yapılan mahalle maçları, Hoşdere’yi Aşağı Ayrancı’ya bağlayan dik yokuşlardan bisikletle bırakabilmek kendini, yeni ve büyülü bir dünya sunuyordu bana. Hemen her sokağını ve o sokaklarda hangi maceraların yaşanabileceğini biliyordum artık mahallenin. Artık üzüntüm, birkaç yıl sonra, yapılmaya başlanan uzaktaki yeni evimize taşınacak olduğumuzu bilmemdi. Ayrancı’dan nasıl kopabileceğimi düşünüyordum artık.
*
Gazetelerin kupon savaşlarının yaşandığı o dönemde, Milliyet’le ilgili merakımı da giderme imkanı bulmuştum. Annem, itinayla kestiği kuponları her ayın sonunda bana verir, gidip Milliyet binasının alt katında kurulan “kupon bölümünden”, tencere, tava, müzik seti, mikser, artık ne veriyorsa gazete, onu almamı isterdi.
Yaz aylarında bahçe bölümünde bekler, oradan açılan camdan alırdık promosyonları. Kışın ise binanın içine girer, alt katta sıra beklerdik diğer Milliyet okurları gibi. Elbette matbaa makineleri yoktu binada. Ama fotoğraf makinesiyle koşuşturan adamlar, heyecanla, ellerinde telsiz binaya giren ve kalabalığı zerre önemsemeden merdivenleri tırmanan kadınlar vardı. Gazeteyi bu insanlar yapıyordu. Artık merakım, o haberleri nasıl yazdıklarıydı. Üst katları da görebilmeyi geçiriyordum içimden.
*
Artık 14 yaşındaydım ve mahalleden taşınma vakti gelmişti. Ergenliğin kendini o büyük sanma halleri, Ayrancı’dan ayrılacak olma hüznünü ve gitmeden bastıran özlemini gizlememe yol açıyordu. Öyle ya, artık büyümüştüm, istediğimde Gaziosmanpaşa’dan mahalleye yürür, istersem Kızılay’dan 427 numaraya binip gelebilirdim Ayrancı’ya… Taşındıktan sonra birkaç mevsim bunu yaptım elbette. Yeni mahalleye alışana kadar… Sonra Ayrancı, apartmanların arkasındaki gizli bahçeler, kaleler, bizim için rüzgarı anlamak anlamına gelen bisikletle indiğimiz yokuşlar uzaklaştı. İnsan hayatı böyledir. İnsan çok özlediğini ve sevdiğini bile geride bırakabilecek kadar edepsizdir.
*
Ama Ayrancı öyle değildi. Bırakmamıştı peşimi. Gazeteci olmak istiyordum ve iletişim fakültesini kazandıktan daha bir yıl sonra, henüz 18 yaşındayken, bir büyük gazetede staj yapma fikrini kafama koymuştum. Elbette ilk deneyeceğim yer de Milliyet’ti. Kupon için sıra beklediğim binanın önünde, artık yetkili biriyle görüşebilmek için bekliyordum. Lüzumlu bir inadın elinden kaçamıyor hiçbir şey. Üç günlük bekleyişten sonra, binanın en yetkili ismi, “gel bakalım” diye beni çağırdığında, o yaz, Milliyet’te 1 ay çalışabilmenin de kapısını açmıştım. Ayrancı’ya dönmek gibi gelmiyordu bana o heyecan. Gazeteciliğe başlayacaktım.
Ama dedim ya, Ayrancı bizim gibi değil, çok daha vefalı. Milliyet’teki 1 aylık stajdan sonra, devam etmem teklif edildiğinde, okul artık benim için sınavdan sınava gideceğim bir yer anlamı taşıyordu. Artık her sabah, küçükken sadece birkaç mevsim yürüdüğüm yolu yürüyor, Ayrancı’ya geliyor, merak ettiğim Milliyet’in üst katlarına çıkıyordum.
Derken, zaman geçtikçe yeniden Ayrancı’da olduğumu fark ettim. Alidede Sokak, bıraktığım gibiydi. Bahçelerin bir bölümü otopark, arsaların bir bölümü apartmandı artık ama dik yokuşlar, berber, bakkal, kasap, şimdi olduğu gibi bıraktığım gibi duruyordu. Sokaklarını yürüdüm yine zamanla. Ayrancı’da yaşlanan insanlarla tanıştım, çocukluk arkadaşlarımla yeniden…
Ve o binada tam 21 yıl çalıştım. Ayrancı’nın her dükkanı tanıdıktı. 33 yıl önce ilk geldiğimdeki yabancılık, yerini “buralı” hissetmeme bırakmıştı artık. Ayrancı’da birkaç mevsim geçiren herkesin hissettiği gibi.
İnsan, çok özlediğini ve sevdiğini bile geride bırakabilecek ve yokluğuna alışabilecek kadar edepsizdir.
Yeniden ve çok iyi öğrendim.
Bazı coğrafyalar, bazı ağaçlar, bazı bulutlar, bazı semtler öyle değil…
Gölgesine sığınacağımız ağaç kalmayacak iklim günlerine pupa yelken giderken, biz hala yanlış budanan (parklarda ve konut bahçelerinde) ağaçlardan, korunmayan manolya ağaçlarından, kamusal alan çevrelerinde betonlaşırken kesilen ağaçlardan, (ev) salonu ışık almıyor diye ağaç kestirmeye çalışan insanlarımızdan haberler almaktan –maalesef– kurtulamıyoruz.
Müthiş bir “ben, benim için” dünyasında, benden başka hiçbir şeyin kalmayacağı günlere at nala koşuyoruz.
Ayrancı’da her ay, her hafta, her gün yaşadığımız bu tür insan odaklı, kurum odaklı ağaç, park, budama vandallıklarına gün be gün yeni ağaç saldırganlıkları ekleniyor.
Hava Sokak 23 numaralı binaya ev taşıma işlemi yapan Protrans firmasının ağaç vahşeti
1. haberimiz, Hava Sokak’ta bir konut taşınması sırasında gerçekleşiyor. 7 temmuz günü, Hava Sokak 23 numaralı binaya ev taşıma işlemi yapan Protrans firmasına ait kamyonun, park etmesi ve eşya taşıması sırasında gerçekleşiyor. Kata taşıma yapılan hidrolik taşıma asansörünü kurabilmek için ağaç dalları hunharca kopartılıyor. Fotoğrafa baktığınızda gördüğünüze inanmayacaksınız; tam bir vahşet.
Bir yere taşıma yapıyorsak, rahatlıkla bunun ön planlamasını yapabilir, elimizde de böylesine bir hidrolik asansör mevcutken, o dalları rahatlıkla geçici süreyle bağlayarak taşıma yapabiliriz. Ama maalesef buna ayıracak zaman ve aklı hiçbirimiz tercih etmiyoruz.
Gerede Sokak 13 numaralı apartmanın bahçesinden… Temmuz ayında kırılıp atılan inanılması güç bir budama vahşeti. Ağlayan ağaç koyabiliriz ismini.
2. haberimiz ise, Gerede Sokak 13 numaralı apartmanın bahçesinden… İnanılması güç bir budama vahşeti. Ağlayan ağaç koyabiliriz ismini. Böyle bir budama olamayacağı gibi, bu zamanda da budama yapılmasına dair ajandamızda böyle bir bilgi mevcut değil.
Budama, elimize bağ makasını ya da testereyi alıp yapabileceğimiz kadar kolay olmaz, olmamalı. Bir canın yaşamına ait bir kararı veriyoruz o anda. Bu iki haberden yola çıkarak; kentlerde ister belediye sorumluluğundaki parklar ve yol kenarı ağaçları olsun, ister sokaklarımızdaki ağaçlarımız ve apartman/konut bahçelerimizdeki ağaçlarımız olsun, onları koruma sorumluluğumuz, çocuklarımızı/yakınlarımızı/arkadaşlarımızı koruma sorumluluğumuzla eşdeğerdir. Takipçisi olmaya çalıştığımız olayın bir kez daha yaşanmaması için ve sorumluluğumuz olarak sayfalarımıza taşımayı gerek-şart gördük.
15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.
Siz de fark ettiniz mi? İki aydır AVM’siz bir hayat sürüyoruz. Demek ki mümkünmüş. Dün Fox TV’deki yayından sonra Ankara’nın en sevimli semtlerinden Aşağı Ayrancı’da Güvenlik Caddesi‘nin bir başından diğerine yürürken dikkatimi çekti. Meğer her şeyi bulabileceğimiz mahallelerde yaşıyormuşuz.
Güvenlik Caddesi’nin bir başından diğerine her şeyi bulabileceğimiz bir mahallede yaşıyoruz
Eczane, kasap, balıkçı, market, bakkal, medikal market, perdeci, avizeci, butik tuhafiye ve zücaciye dükkanı, berber, çiçekçi, kuru yemişçi, doğal/organik ürün dükkanı, mandıra, mezeci, fırın, restoran, dönerci, kebapçı, meyhane, pastane, hırdavatçı, kırtasiye, sahaf, diş hekimi, sağlık noktası, veteriner kliniği…
Aklınıza ne gelirse, hepsinden bir ya da birkaç tane var.
Düşündüm de mahallede kalmanın, mahallede alışveriş yapmanın en güzel tarafının mahalleliyi tanıyan, bir şey satın aldığınızda genelde ne kadar ve nasıl alacağınızı bilen, işini yaparken sizinle sohbet eden, halinizi hatırınızı soran, size gülümseyen, parası eksik çıkan komşusuna “olsun sonra verirsin abla” diyebilen esnaf olduğuna karar verdim.
O ışıltılı AVM’lerde bunu bulmak gerçekten zor.
Caddede bir başka dikkatimi çeken şey de son birkaç yılda artan üçüncü nesil kahvecilerin çokluğu oldu. Ben bazılarının müdavimiyim. İnanmayacaksınız ama sosyal izolasyon günlerinde onları da çok özledim. Sabah gazeteye yürürken uğradığım, kahve alıp yoluma devam ettiğim kahvecilerin bugünlerde “al götür” satışlara başladığını görünce mutlu oldum.
Birbirinden güzel, minik ama sıcacık, buram buram kahve ve pasta kokan dükkanlardan söz ediyorum. Benim gönlümde taht kurduklarını, benim için küresel kahve markalarının pabucunu dama attıklarını söyleyebilirim.
Büyük şehirlerin, haliyle AVM’lerin esaretinde yaşayan milyonlarca insandan biri olarak söylüyorum:
Son iki ayda mahalleyi yeniden keşfettik. Dilerim yeni dönemde bu alışkanlığımız kalıcı olur. Zor zamanlarda büyük emekleriyle yanımızda bulduğumuz mahalle esnafını normale döndükten sonra unutmayız.
Kenti yönetenlere küçük bir tavsiye: Sokakta, caddede, mahallede yaşamı teşvik edecek adımlar atın. Açık hava AVM’leri oluşturun. Gerekirse bazı caddeleri, sokakları trafiğe kapatın. Vatandaşın yeni dönemde o beton yığınlarına hapsolmasına izin vermeyin.
Ayrancı ahalisi spor ve yürüyüş amaçlı gezilerinde son yıllarda sıkça Dikmen Vadisi’ni kullansa da, soluklanmak için Kuğulupark ziyareti kaçınılmazlarındandır. Aslında Kuğulupark’a gidilmez, gezmeye çıktığında zorunlu uğranır, bir bakıma ayaklar sürükler. Herkesin bir biçimde parkla bir ilişkisi vardır. Her türlü yol üstüdür, üstelik anıların da mekanıdır. Havuz kenarında banklara otururken kuğuları izlemek aslında bahanedir. Bazen ilk sevgiliyle buluşma yeri, bazen de anne babalarının getirdiği çocuk parkıdır.
Ayrancı’dan parka gidişte genellikle iki güzergâh tercih edilir. Biri; Fransa Büyükelçiliği’nin aradan Cemal Süreya’nın “Hayat kısa kuşlar uçuyor…” dizelerinin hep yazılı kaldığı boyalı merdivenleri takip eden merdiven sokak, diğeri ise Şili Meydanı’ndan Kuveyt Caddesi boyunca Atatürk Bulvarı ile kesişen köşe. İkinci güzergâhı izleyenleri parka girerken, paslanmaz çelikten modernist bir heykel karşılar. İlk bakışta; birlikte olmak, kavuşmak, birleşmek gibi imgeler uyandıran heykel, sanki sevgililere nazire yaparcasına gagaları yuvarlak bir nesnenin içine gizlenmiş iki kuşun öpüşmesini çağrıştırıyor. Rivayet odur ki soyutlama bu ya, bazıları Mustafa Kemal ve Latife Hanım’a, bazıları ise Sevda-Cenap And çiftine atfen yapıldığını düşünürler. Ama nedendir bilmem (?) ben her baktığımda Juhani Pallasmaa’nın “Yoğun heyecan halinde ve derin düşünmede görme genellikle bastırılır.” dediği René Magritte’nin “Âşıklar” tablosuyla bir bağ kurarım. Merak bu ya… Ben de “Bu heykel kimin acaba?” diye kısa bir araştırmaya giriştim.
René Magritte’nin “Âşıklar” tablosu
Ankaralılar hatırlar, doksanların başında Murat Karayalçın’ın Belediye Başkanlığı döneminde Ankara’nın birçok parkına kent estetiği açısından gayet şık birçok heykel yaptırıldı. Muhtemelen proje beğenilmiş olmalı ki devam niteliğinde Çankaya Belediyesi de 2005 yılında Muzaffer Ertoran’a “öpüşenler” adlı bu heykeli yaptırmış.
Belli bir yaş grubu içinde Yılmaz Güney’in 1971 yapımı “Baba” filmini izleyenlerimiz vardır. Filmin bir sahnesinde aralarında Cemal’in de bulunduğu bir düzine insan, misafir işçi olarak gidebilmek için ağızları yırtılırcasına açık vaziyette Alman doktorun kendilerini muayene etmesini beklemektedir. Celeplerin büyükbaş hayvan pazarlarında büyükbaş hayvan kontrolüne benzer bir yöntemle kontrolü tamamlayan doktor, Türkçe bilmediğinden Türk hemşire aracılığı ile iki kişinin öne çıkmasını ister. Cemal ve yanındaki, ağız sağlıkları elvermediğinden gidemeyecektir.
Ne kadarı Alman doktorların gazabına uğradığı için gidemedi, bu sayıyı bilmemekle birlikte, 1960-70 yılları arası tam 865 bin kişi o günkü adıyla Federal Almanya’ya misafir işçi olarak çalışmaya gider. 1973’te yapılan bir proje gereği yüzbinlerce Cemal’in zedelenen gururunu onarmak için eski adıyla Federal Almanya Misafir İşçi Bürosu, şimdilerde ise İş Kurumu İstanbul Bölge Müdürlüğü olarak kullanılan o binanın önündeki parka konmak için bir “işçi” anıtı yapılması planlanır. Bu projeyi de Muzaffer Ertoran üstlenmiştir.
Muzaffer Ertoran’ın “işçi” anıtı 2016 yılı “1 Mayıs” günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce tamamen kaldırıldı
Taştan yontularak yapılan “İşçi” anıtı, Kuğulupark’takinin aksine, elinde çekiç tutan bir işçi gibi daha gerçekçi imgeler içermektedir. Öyle olunca da anıtın ismi eser sahibinin önüne geçer. Sosyalizmi sembolize ettiği gerekçesiyle anıtın başına gelmedik kalmaz; önce parmakları kırılır, sonra elindeki çekiç, yetmez kolları koparılır; yüzü katranla siyaha boyanır, daha da yetmez ve en son kafası koparılır. 2010 yılında “Hafriyat“ sanatçı kolektifi heykel üzerindeki duyarlılığı artırmak için ilginç bir projeye imza atarak, niyet o olmasa da anıtı çalma girişiminde bulunur. Bu yolla bir kez daha hatırlansa da “torso”yu (kolsuz ve başsız heykel gövdesi) andıran anıt, son haliyle işçilere nazire yaparcasına 2016 yılı “1 Mayıs” günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce sessiz sedasız bir şekilde tamamen kaldırılır.
İşçi sınıfı anıtını yeniden kazanır mı ya da İstanbul’un ilgili belediyeleri yeniden Tophane Parkı’na kazandırmayı planlar mı? Bilinmez…
Umalım ki, eldekini korumanın iyice zorlaştığı şu günlerde, gerek yerel yönetimler marifeti gerekse başka nedenlerle İşçi anıtının başına gelenler, uzun yıllardır ev sahipliğini Kuğulu Park’ın yaptığı “öpüşenler” heykelinin de başına gelmesin.
Ayrancı’da bir çiftlik evinden başlayan tiyatro macerası
Ayşegül Atik ismini herkes bilir mutlaka. Bu isim aynı anda o yüksek perdeden kahkahasını, güleç yüzünü ve anaç kişiliğini de hatırlatır hepimize.
Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan sanat hayatı ile ülkemizin sayılı oyuncularından olan, duruşu ve alçak gönüllülüğü ile takdirleri kazanan bu değerli sanatçımız 9 Haziran günü hastalığa yenik düşerek bizlerle vedalaştı.
O güzel insanı başarıyla oynadığı tiyatro oyunları, tv skeçleri veya dizileri üzerinden değil Ayrancı’da geçen çocukluğunu, gençliğini elimizden geldiğince anlatmaya çalışarak bir kez daha anmak istiyoruz;
Ayşegül Hanım, tam ismiyle Ayşegül Mürşide Arsoy 11 Aralık 1948’de Yukarı Ayrancı’nın o zamanki “Ayrancı Son Durak’ta” 138 numaralı büyük bir çiftlik evinde İstanbullu bir ailenin 3.çocuğu olarak doğar. Beş kardeş olarak ananeleri, anne ve babalarıyla, bahçesi,havuzu, tavuğu, ördeği, inekleriyle ve hiç eksik olmayan misafirleriyle renkli ve güzel bir çiftlikte büyürler.
O günleri kızkardeşi Lütfiye Lale Akıncı’dan dinleyelim;
Lütfiye Lale Akıncı: Ayrancı yıllarca rüyalarımızı süsledi hep. Filmlerdeki gibi bir Ayrancı yaşadık.
Babam Mehmet Hayrettin Arsoy, 1912 doğumlu. Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra Harp Okulu’nu 36 mezunları birincisi olarak bitiriyor. Daha sonra kurmay oluyor. Erzurum sonrası Ankara’ya tayini çıkıyor. Bir süre sonra da Ayşegül ve benim doğacağımız çiftlik evini yapıyor Ayrancı’da.
Biz Yukarı Ayrancı’da oturuyorduk. Burası Aşağı Ayrancı’ya göre farklıdır. Bizim çocukluğumuzda bize yakın sadece 5-6 tane ev vardı.
Bizim çiftlik içinde tek katlı, 12 odalı geniş bir evimiz vardı. İçinde 1 manda, 10-15 inek, yüzden fazla tavuk, kazlar, ördekler olan bir çiftlikti bu. Ayrıca 3 tane de atımız vardı. Çiftlik işleriyle daha çok ananem uğraşırdı. Babamın fabrikası vardı. Bulunduğumuz kısım Ayrancı son durak diye geçerdi. Evimizin aşağısında Dikmen Deresiakardı. Aşırı yağmurlarda sel olur, insanlar boğulurdu o zamanlar. Tepeler bomboştu. Çiftliğimizin olduğu yer sonra Reşat Nuri Sokak oldu. Çok fazla ev yoktu o zamanlar Yukarı Ayrancı’da, herkes birbirini iyi tanırdı.
Bize yakın Ölmesek Apartmanı vardı, 3 katlı. Burada akraba iki aile kalırdı. İki arkadaşımız vardı orada, koleji de beraber okuduk. Mermercilerin Apartmanı’nda da arkadaşımız Gülçin otururdu.
Aslen İstanbulluyduk biz hem anne hem baba tarafından. Hatta annem Sokollu Mehmet Paşa’nın on altıncı kuşaktan torunu olur.
Biz üçü kız beş kardeştik. En büyüğümüz İnci ablam ardından ağabeyim Atilla, Ayşegül, ben (Lale) ve en küçük kardeşimiz Hasan en son doğanımız.
Ailemiz çok fedakardı. Beş kardeşin eğitimine büyük özen gösterdiler. Annem kendisi gibi Fransız kolejinde okumasını istediği için Atilla’yı İstanbul’a gönderdiler. Bizler ise TED mezunuyuz. Ağabeyim Atilla Arsoy siyasetle yakından ilgiliydi, zamanın TİP’lilerinden idi.
1966’da TED kolejinden mezuniyetinde annesi ve anneannesiyle
Anne, babamın yardımseverliği tüm sülale içindi aynı zamanda, halalar, teyzelere kol kanat germişlerdir zamanında.
Babamın yardımseverliğini anlatabilmek için görmeyen bir genci evimizde misafir edip hukuk fakültesini okutması veya başka gençlere burs vermesini söyleyebilirim. Evimizde yanan beş soba işte bu misafirlerimizi ısıtmak için hiç sönmezdi.
Ananem Osmanlı kadınıydı, oturaklı, bilgili bir insandı, Osmanlı Bankası’nın ilk memurelerindendi. CHP Çankaya teşkilatında çalışırdı. Civarda kimin bir şeye ihtiyacı olsa yardım ederdi. Gece acil hasta olsa hemen bize gelirler, o zamanlar az olan telefonlardan birisi de bizde olduğundan hemen taksi çağırılır, ananemin nezaretinde hastaneye gidilirdi. Doktorlar da arkadaşı olduğu için özel ilgi gösterirlerdi getirdiği hastaya. Ananemin ününü duyan başı sıkıştığında mutlaka onu bulurdu.
Fakat evimizin oraya kadar otobüs gelmiyordu. Biz yürüyerek gidiyorduk durağa kadar. Kışın bata çıka karların içinden gidiyorduk. Asfalt da olmadığı için üstümüz başımız çamur olurdu. Babam sonraları bize bir araba tuttu. Birkaç komşu çocuğunu da alıp hep birlikte gidiyorduk okula.
Kavaklıdere’de bale dersi veren Alman Madam Marga’dan bir süre ders almıştık 50’li yıllarda, onun evine yürüyerek götürürdü annem bizi. Piyano için de Suavi Serdaroğlu’nun Sıhhiye’deki evinde alırdık dersleri. Kısa bir süre de Mithat Fenmen’den piyano dersi almıştık Ayşegül ile. Eşi Mis Fenmen bale dersi verirdi.
Evimizdeki piyanonun da ayrı bir hikayesi vardır. Bir dönem Adnan Menderes ile yaşadığı gönül ilişkisiyle adı geçen Ayhan Aydan, babamın İngiliz Kültür’den sınıf arkadaşıydı. Babamın piyano almak istediğini öğrenince kendisinin Viyana’dan sipariş verdiği ama gümrükte takıldığı piyanosunu almasını teklif eder. 1961 yılıydı sanırım böylece piyano eve geldi. Ayşegül ve ben çalmaya başladık.
Havuzlu Bağ (tahminimiz Atatürk’ün kız kardeşine ait olan, sonraları halkın mesire yeri haline gelen çiftliği) denen bir yer vardı bize yakındı. Piknik yapardık orada.
En büyük keyfimiz babamın bizi Gençlik Parkı’na götürmesiydi. Ananem dolmalar, börekler filan yapar, havuz kenarındaki çay bahçelerine giderdik. Masaya büyük bir semaver isterdik. Ardından Lunapark’a giderdik. Babam kendi işi dışında hem Kızılay Derneği’nde çalışır hem de Körler Derneği başkanlık yapardı. Eve erken gelip bizi götürmesi çok büyük bir olaydı bizler için.
Okul çıkışı annem, Ayşegül ile beni Sergen Pastanesi’ne götürürdü bazen. Piramit pasta olurdu, profiterol yoktu o zaman onun yerine supangle vardı. Bir de artık olmayan bir pasta vardı. Altı kıtır, içinde şeffaf krema, üstü çikolata, kenarları hindistan cevizi olurdu. İsmi de prenses idi.
Annemle beraber sinemaya da giderdik. Hafta sonları iki sinema ardı ardına olurdu. Kızılay’da Ulus Sineması, Büyük Sinema, Ankara Sineması vardı. 1966’da bize yakın bir yere açık hava sineması yapıldı. Oraya da gittik, taşınana kadar. Hangi sanatçının filmi varsa Ayşegül ve ben onu taklit ederdik uzun süre. Belgin Doruk ve Türkan Şoray filmleri gelirdi o zamanlar. Bütün mimiklerini, yürümelerini taklit ederdik.
1960 başlarında, çiftlikteki hayvanları sattığımız için ahır boş kalmıştı. Ayşegül ile orada sahne kurmuştuk. Bütün mahalleli çocukları seyirci olarak çağırıp tiyatro yapardı Ayşegül orada. Ananem diğer teyze çocuklarıyla bize bir örnek elbiseler dikerdi oyun için. Mahallemize ilk açılan bakkala gidip çekirdek, leblebi, üzüm alırdık. Tek tek külahlar yapıp çerezleri onlara doldururduk. Sonra seyirci olarak davet ettiğimiz çocuklara ikram ederdik.
Zaten Ayşegül Kolej’de okurken de ilkokuldan itibaren sahneye çıktı. Son sene Modern Antigone’yi oynamıştı. Ortaokul ve lise’de de tiyatroya devam etti.
Çocukluğumuz ithal bir radyodan piyesler dinleyerek geçti. Dilek Pınarı, Mozaik programlarını, arkası yarın’ı, Arap bacı’yı, dinlerdik. Müşfik Kenter, Yıldız Kenter oynardı.
Ananem dahil evde 8 kişiydik ama hiç sekiz kişi olarak sofraya oturmadık. Komşular, tanıdıklar, akrabalarla 14-15 kişi olurduk. Babam çok kucaklayıcı bir insandı. Pazar günleri babam, işçilerini aileleriyle beraber yemeğe davet ederdi. Bahçede büyük bir sofra kurulurdu.
Ayşegül de yıllar sonra aynı şekilde bahçeli büyük bir ev yaptırdı kendisine Bayramoğlu’nda. Kendi köpeği dışında 17 sokak köpeğine daha bakıyordu.
Ayşegül çok farklı bir insandı. Aramızda 1.5 yaş olmasına rağmen onun olgun havası nedeniyle benim velim olmuştu. O da konservatuara yeni başlamıştı. Ben haşarı, ağaç tepesinde iken Ayşegül’ün oturaklı, ağır bir havası vardı. Babam fark etmiş olmalı ki onun anaç havasını, ‘küçük annemiz’ derdi.
Ayrancı’daki çiftlik evi, tahminen 1952 yılı.
Çiftlikteki ineklere bakan çalışanımız, üzerinde ‘Ayrancı Çiftliği’ yazan şişelerimize sütleri doldurur at arabasıyla Kavaklıdere taraflarındaki lokantalara satardı. Ayrıca toprak kaplarda yaptığımız yoğurtları da satardı.
Çiftliğin biraz aşağısında büyük bir çeşme vardı. Ayrancı da pek çok aile buradan su alırlardı evleri için. Henüz su tesisatı yoktu evlerde o zamanlar. Biz kuyumuzdan elektrikli pompayla çekerdik suyu.
1960’lardan sonra açılan Ayrancı İlkokulu’nda (Ölmesek Apartmanı yanı) babam gönüllü olarak matematik, annem de fransızca dersi verirdi.
Babamın lastik ayakkabı yapan fabrikası vardı. Bu ayakkabıları tanıdığı işçilere, ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bizim kolejin hizmetlileri yeni ayakkabıları dört gözle beklerdi. Babamın fabrikası yanınca Kızılay’a bağlı Afyon Maden Suları Fabrikası’na genel müdür oldu.
Ayşegül 1966’da Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandı ve yatılı okudu, ben de koleje yatılı girdim. Konservatuarı da üç sene yerine beş sene okudu, 1971’de Konservatuardan mezun oldu. Ardından 8 sene Ankara devlet tiyatrosunda çalıştı.
Ayşegül, konservatuar eğitimi sonrası çalışmaya başladığı Devlet Tiyatroları’ndaki ilk oyununda en ‘iyi genç kadın oyuncu’ ödülü almıştı. Gazeteler başarısının yanında güzelliğine de dikkat çekmişlerdi. ‘Türkan Şoray’ı tahtından indirecek güzelliğiyle bir yıldız doğdu’ yazmışlardı. Çok güzeldi Ayşegül. Kolej çıkışı eve giderken Atatürk Lisesi, Deneme Lisesi veya başka liselerden çocuklar arkamıza takılırdı. Mahalleye kadar arkamızdan geldiklerinde başta abim olmak üzere mahalleli çocuklardan dayak yiyip dönerlerdi.
Ayşegül konservatuara gidene kadar hep Ayrancı’da oturduk, sonra Meşrutiyet Caddesi’nde Meşrutiyet Apartmanı’na taşındık.
Kısa bir süre tekrar Ayrancı’ya dönüp bu sefer Kuzgun Sokak’ta Akdeniz Apartmanında oturduk. Ayşegül bizi sık sık ziyarete gelirdi. Ben de o evde nişanlandım. Ardından annem eski evimizin yerine yapılan apartmana taşındı.
11 Aralık 1973 Ayşegül’ün yaş günü ve Ali’ye istendiği gün beş kardeş birlikte.
11 Temmuz 1974 günü Ali Atik‘le evlendi. İlk oğlu Alper 10 Ocak 1977 günü Ankara’da doğdu. 1978 Eylül’ünde istifa ederek İstanbul’a gelip kendi tiyatrosunu kurdu. İkinci oğlu Argun 1983’de İstanbul’da doğdu.
Çocuklarımız olduğunda tüm yeğenlerimizle beraber Ayşegül’ün Bayramoğlu’ndaki evinde toplanır, bir iki ay kalırdık. Ayrancı’daki çiftliğimizdeki gibi kalabalık, samimi, sevgi dolu yaşamayı severdi Ayşegül de. Kendi iki oğlu ile beraber dört yeğeniyle de yakın ilişkiler kurmuştu.
Bütün aileler gibi benim ailem de çok özeldi diye düşünüyorum. Verdikleri sevgi, ilgi, emek sayesinde farklı özellikler kazandık tüm kardeşler olarak. Babama, ‘Hayri Bey, zamanında sizin kadar kazananların üç-dört apartmanı var, siz neden yapmadınız’ diye soranlara bizleri gösterirdi. Babam ev almak yerine öğrenimimize harcamıştı parasını.
Ayrıca büyük bir çiftlikte yaşamış olmamız da değişik tecrübeler kattı bize. Apartman dairesi yerine böyle bir yerde büyümenin avantajları oldu muhakkak. Ayrıca insan ilişkilerinin bugüne göre çok farklı olması da önemliydi. Şimdilerde çok kalabalık kentlerde yalnız yaşamamıza rağmen o zamanlar az kişiyle akraba gibi yaşıyorduk.
Babamın, dördüncü üniversitesi olan Hukuk son sınıfta okurken ani ölümünden sonra Ayrancı’daki çiftliği satmaya karar verdik. Yerine ancak birkaç daire alındı müteahhitten. Doruk Apartmanı yapıldı yerine. Annem bir süre burada yaşamaya devam etti. Bir müddet sonra o da ayrılarak bizim yanımıza İstanbul’a geldi.
Yıllarca rüyalarımızı süsledi hep o Ayrancı. Filmlerdeki gibi bir Ayrancı yaşadık yani. Ayşegül 19, ben 17 yaşına kadar işte bu çiftlikte büyüdük. Keşke yazma yeteneğim olsa da uzun uzun anlatabilsem satırlarımda Ayrancıyı.
Çocukluk ve gençlik yıllarını birlikte yaşadıkları mahalle komşusu Ayten Atalay kardeşi gibi gördüğü Ayşegül’ü ve Arsoy ailesini anlattı.
Ayten Atalay: İlkokula Ayrancı’daki derelerin üzerinden geçerek giderdik
Bizim tek katlı bağ evimiz onların karşısındaydı. Şimdi Hoşdere Caddesi’nde bulunan caminin arkasına gelen bölgedeydi evlerimiz.
Babası Hayri Bey, 1946’da Harp Okulu’na tayini çıktığında gelip yaptırmışlardı bu evi. Kırmızı çok güzel bir evdi. Ayşegül’ün ailesi çok değerli, hayırsever bir aile idi. Civarda oturan fakir ailelere çok çok hayırları olmuştur. Kurban Bayramları’nda bahçelerinde dana kesip hepsine dağıtırlardı.
Babası Hayri Bey yıllık tiyatro bileti alırdı, hep birlikte giderdik.
Çankaya İlkokulu’na okumaya giderken Güvenlik Caddesi’nin olduğu yerde akan derenin üzerinden geçerdik.
İnönü atlarla Harp Okuluna giderken bizim oradan geçerdi her gün. Harp Okulunda çalışan işçiler Dikmen Vadisinde küçük evler yapmışlardı kendilerine, buradan işe giderlerdi.
Ayşegül ve Lale evlerinde piyano çalardı bize, beraber şarkılar söylerdik. O zamanlar buralarda 5-6 ev vardı. Çok seyrek ama büyük bağlar içinde idi evlerimiz. Köklü aileler yaşardı buralarda. Şekerci ailesinin ve Aşçı ailesinin de burada bağ evleri vardı. Ulus’ta heykelin yanında eski Sümerbank binasından önce Taşhan vardı. 1936’da orası yıkılınca dağıtmışlar o taşları. Dayım da, Mermerciailesi de evlerini o taşlarla yaptılar.
Büyükbabam ilk mebuslardan Fikri Ergün idi. Mebus olunca Genç ili mebusu olarak Ankara’ya taşınır. Kaleiçi’nde iki eve taşınırlar topluca. Ben de orada doğdum.
Güvenevler tarafında Toygarlar isminde aileye ait araziler vardı. Rus Sefaretinin arazisini de Mıhçılarailesi vermişti. Ankara’nın ilk müftüsü olan Börekçizadeler’in de orada bağ evleri vardı. (Atatürk’ün de bir süre kaldığı söylenen Kuşkondu Sokak’ta bulunan eski konak).
1960’larda bağ evimizin yerine kaloriferli daha rahat evler yapıldı. Orada oturmaya devam ettik. Ayşegül’ün annesi İlhan abla da benzer şekilde müteahhite verdi evini, oradan aldığı dairede kaldı uzun süre.
Mekanı anlamlandıran şüphesiz insan ve onun ortak bilinci. Toplumun onlarca yıl bir isim etrafında birleşip seslendiği şeyin adının birden değişmesi yıkıcı bir etki bırakıyor. Hatta bir de öteki yaratıyor. Çünkü ismi değişen şeyin, yeni ismini hemen kabul eden bir kesimle beraber, eskisini hatırlamak ve hatırlatmakta inat eden bir öteki ortaya çıkıyor. Toplumun belleğinde adıyla kimlik kazanan bir mekanın adını değiştirmek demek ortak tarihini ortadan kaldırmak demek. Doğada boşluğu asla kabul etmeyen bu dünyada elbette yerini hemen dolduracak onlarca alternatif ortaya çıkacaktır. Bu durumun somut örneklerine günümüzde sıkça rastlıyoruz. Bir meydanın, sokağın hatta semtin adının değişmesi gibi. Suya sabuna dokunmadan Anadolu mu desek, yoksa miting meydanı Tandoğan mı? Ayrıca Tandoğan ile Ayrancı arasında bir organik bağ kurmamı bekleyen olursa diye şöyle bir not paylaşayım. Tandoğan adında bir yer Ayrancı’da da vardı. Ancak bildiğiniz üzere onun da adı değişti. Zeytin Dalı oldu.
Şair Nedim Sokak ile Portakal Çiçeği Sokağın kesişimi
Gelelim, daha ortada salgın vesaire yokken, sokaklarında rahatça gezebildiğimiz günlerden bir gün Ayrancı’ya. Şair Nedim Sokağı’nı bilirsiniz. Mesnevi ile Portakal Çiçeği Sokağı’nın arasında bu sokakları dik kesen, Kuzgun ile eski Karyağdı yeni Andrey Karlov Sokağı’nın paralelinde, yokuşu güzel bir sokaktır. Bu sokağı Necip Hablemitoğlu Parkı başından Mesnevi’ye doğru kat etmeyi severdim ve bu sokaktan her geçtiğimde Şair, Nedim ve Şiir apartmanlarına aşık aşık bakardım. Şair, Nedim ve Şiir apartmanları. Sokağa adını veren veya adını sokağından almış apartmanlar. İçinde kimler oturur diye merak etsem de pencerelerinden dışarı uzanacak bir karşı bakışı göze alıp uzun uzadıya dikizleyemezdim bu apartmanları. Nedim Bey ile göz göze gelebilirdik. Apartmanda doğan ilk çocuğun adının verildiği Nedim Apartmanı’nın Nedim’i ile. Sağına ve soluna ne yakışır bu Nedim’in diye düşünüp bir kadın adını değil de şair ve şiir adını alan apartmanları ile güzel sokak. Sonra o dik yokuştan aşağı yavaş yavaş inerken Ankara’yı izlerdim.
Şiir Apartmanı
Her güzel detayı saklamak isteyen bir koleksiyoncu gibi tüm bu anları ve o sokağı saklamak mümkün olsa keşke. Ancak maalesef. Şair Nedim’den son geçişimde gözlerim Nedim apartmanını aradı. Yerinde sadece apartmanın molozları vardı. Bu hayal kırıklığının etkisinde Nedim’in yıkıldığına inanamayan kişi ne yapar? Kendinden şüphe eder kuşkusuz. Sonra ne yapar? Apartmanın adının yazdığı taş kırıntısını arayıp bulamaz. Apartmana ait ne varsa artık orada değildir. İnsanlar, eşyalar ve o mavi renk. Dolaylı olarak o mekan ile bağ kuran ben kişisi –ki bu hikayede artık şüphe eden kişi olmuştur– her zamanki yoluna devam edecektir. “Kendinden şüphe eden kişi yoluna devam eder.” -Hayır. İşte o anda yan apartmandan biri çıkar ve aynı yöne yürümeye başlarlar. Şair apartmanından biri çıkar. Şair apartmanından daha iyi kim bilirdi ki Nedim’i?
Şair Apartmanı
-Yıkılan apartmanın adını biliyor musunuz?
-Hangi apartman? Hakikaten adı neydi?
“Bu apartmanı sadece ben görmedim ya, Nedim’i.”
-Nedim’di herhalde değil mi? Çünkü üç apartman vardı yan yana. Birbirini andıran ama tam da aynı olmayan. -Tıpkı Şair, Nedim ve Şiir gibi.
-Nedim olabilir o zaman.
-Nedim’di. Çünkü Şair Nedim Sokağı’ndayız. Şair ve Şiir apartmanları duruyor, ancak Nedim yok. Onu da yıkmışlar belli ki.
-Nedim’siz kaldı sokak desene. (Güler.)
-Şair Nedim Sokağı’nda nasıl olur da Nedim’i yıkarlar?
-Belki adını yine Nedim koyarlar.
Belki adını yine Nedim koyarlar, belki Gülten, belki Fazıl, belki Edip, belki Nazım, belki Rıfat, belki Atilla, belki Turgut, belki Süreyya. Yıkarak yapmaya inanır mısınız?
Benim Ayrancılı olmam biraz da tesadüf eseri oldu aslında. 18 yaşında üniversiteyi kazanıp İzmir’den geldim. İkinci sınıfın ortasına kadar da Beytepe’de yurtta kaldım. Üzerinden 15 sene bile geçmemesine rağmen çok rahatlıkla “Benim öğrenciliğimde buralarda hiç bina yoktu. Her yer boştu” denilebilecek zamanlardı. Şöyle söyleyeyim, Beytepe’den market alışverişleri için Armada’nın altındaki Gima’ya gelirdik. Arada bir şey yoktu.
Armada Gima 2002
Bu kadar boşluk ve yokluğun 19 yaşında insanı sıkmaya başlaması kadar normal bir şey yok herhalde. Üniversitelerin yazılı olmayan kurallarından olan “Hele bir ilk sene yurtta kal da sonrasına bakarız!” da fazlasıyla yerine getirildiğine göre sırada şehre inme vakti vardı. Vardı da, nereye? Ankara’yı pek bilmiyordum ve sevmiyordum. Okula gidiş geliş zaten başlı başına bir problemdi. Ev arayışları başladı. O zamanlar da Bahçeli taraflarından hoşlanmazdım, şimdi de pek hoşlanmam. Cebeci tarafları bana Ankara Üniversitesi’ni, 100. Yıl tarafları ise ODTÜ’yü hatırlattığı için Ayrancı dolayları aklıma yattı. Bir gün Kızılay’dan Ayrancı dolmuşuna bindim. Dolmuş Meclis’in yanından Hoşdere’ye döndü. Ben de “Herhalde Ayrancı burası” diyerek indim. Bir alt sokağa geçtim ve ilk gördüğüm emlakçıya daldım. Emlakçı bulunduğu binada olan bir daireyi gösterdi. Daire bana çok mantıklı geldi ve her şey tamam oldu. Kısaca, Kızılay’dan dolmuşa bin, ev tut 20 dakikada Ayrancılı oldum. Kuzgun Sokak ile Alidede’nin kesiştiği binada Ayrancılılık kariyerim başladı.
Ayrancılılık kariyerimin başladığı Kuzgun Sokak ile Alidede Sokak köşesindeki ilk evim
O ev ile ilgili aklımda kalan en önemli özellik küçüklüğüydü. O zamanlar internet için telefon gerekiyor. Ben de telefon bağlatacağım eve. Bağlayacak kişi geldi. Gösterdim yeri. Diyor ki “Salona bağlasak daha iyi olmaz mı?” Salonun büyüklüğünü beğendirememiştim o zaman.
Okuldan mezun olduktan sonra Ayrancılılık da Ankara’da yaşam da bitti (sanıyordum o zaman ama bir ara vermiş sadece). Başka şehirlerden sonra yolum tekrar Ankara’ya düştü ama bu sefer Boğaz’ın öte tarafını Kavaklıdere’yi seçtim kendime. Sanırım Ankara’nın en güzel apartmanıydı o apartman ve Türkiye’de her güzel şeyin başına gelenler oldu. Yıkıldı. Otopark olamadan yeni bir inşaat başladı yerinde. (Google’a Büklüm Sokak’taki güzel apartman yazdığımda çıkıyordu karşıma Büklüm 18!)
Büklüm Sokak’taki güzel apartman
Kavaklıdere maceram Büklüm 18 ile bitti ve tekrar yolum Ayrancı’ya düştü. Boğaz’ın iki tarafı arasındaki farkı böylece net olarak görebildim. Kavaklıdere daha Avrupa yakasıyken, Ayrancı daha Asya. Bir taraf daha Beyoğlu’yken, bir taraf daha Kadıköy. Sakinliğin güzelliğine karşı (Ankara standartlarında) bitmeyen hareketin çekiciliği. Arada da Ankara’ya büyük zararlar vermiş bir belediye başkanının otoyola çevirdiği Atatürk Bulvarı.
Kavaklıdere’nin anlatımı Kavaklıdere’nin bir gazetesi çıkarsa bir gün oraya kalsın. Biz Ayrancı’ya dönelim. Ayrancı son yıllarda geçirdiği dönüşümle kimliğine daha çok kavuştu gibi. Sokağı yaşayabildiğiniz cafelerden, restoranlardan bahsediyorum. Buralar; yıllardır Ayrancı’da oturan, sokaktaki ağaçlarla birlikte büyüyüp, onlarla yaş alan eski Ayrancılıların da katılımıyla yaşanılası bir mahalle kültürü oluşturdular. Bu değişim Kavaklıdere ya da Bahçeli’de olduğu gibi olmadı. Daha dokuya uygun, daha yaşayanların katılımıyla oldu. Belki Ayrancı’yı hala özel tutan noktalardan bir tanesi budur.
Buradaki insanlar kendilerini belli ediyorlar sokakta. Çiftlerin yürüyüşleri, farklı farklı bir sürü köpeğin dolaşması, bir cafede kitap okuyanlar, bir cafede sohbet edenler… Merkeze çok yakın bir merkez ve merkeze çok yakın bir sakin mahalle.
Geriye dönüp bakınca hayatımın çok önemli bir bölümü Ayrancı’da geçmiş. Ankara’nın çekilebilir olmasını da belki bu sağlamış. Şimdi olumlu gördüğüm değişim, binaların yerlerini “rezidanslara” bırakmasıyla elbette bozulabilir. Orada da Ayrancı’nın gücü ortaya çıkacak. Yeni gelenleri de benim gibi içine alacak mı? Yoksa merkeze yakın bir “oteller bölgesi” mi olacak? Bu gazetenin de katkılarıyla ilki olur umarım.
Bir süredir gelip gidenlerden isminizi sıkça duyuyorum, öğrendim ki mahalleyle, şehirle ilgili yazılar yayınlıyormuşsunuz, benim derdimi de belki dinlersiniz dedim.
Uzun yıllardır Ayrancı mahallesinin sakiniyim, ama çoğu kimse bilmez beni. Oturduğum yer de sapa değil halbuki, ama hem nohut oda bakla sofa, hem de etrafta Seğmenleriydi, Kuğulusuydu, çok meşhurlar olunca herkes onları görmek istiyor tabi. Olsun alıştım sayılır. Misafirlerim az da olsa daimidir, çok seviyorum onları da. En çok mahallenin büyükleri gelir, telaşı kalabalığı az olduğu için her halde rahatça dinlenebiliyorlar. Yedi kıymetli bankımda ağırlarım onları. Bizim buranın çocukları da gelirler sağ olsunlar, üç adım ötede daha havalı oyuncakları var Kuğulupark’ın demezler; bir kaydırakla, üç çakıl taşı ile saatler geçirirler. Biraz gürültü oluyor filan ama onlar gelince de park parka benziyor doğrusu, o yüzden yağmur, kar yağınca pek üzülürüm evde kalacaklar diye. Kuşlarım gelir, çünkü bir sürü su kabım ve kuru ekmeğim var rahat etsinler diye. Tabii en çok da köpekler ve köpekliler gelir bana. Mahallemizde evcil hayvanı olan çok ama ben bu misafirlerimi seviyor muyum çok emin olamıyorum, kuşlarımı korkutuyorlar, bazen de ortalığı pis bırakıp gidiyorlar çünkü, sonra temizliği bekle ki gelsin. Ama yine de neşe işte. En sevmediğim misafir ise gecenin bir yarısı gelenler. Bizim de dinlenme hakkımız var diye düşünmeden bağıra çağıra geliyorlar, hiç özen göstermeden etrafı dağıtıp gidiyorlar, sonra cam kırıkları ayaklara batacak diye uyku tutmuyor beni, sağa sola döne döne sabahı ediyorum. Neyse ki çok fazla gelmiyorlar. Son zamanlarda etrafım epey kalabalıklaştı, sokaktan gelen geçen çok arttı, meğerse meydanda kahve içilen yerler filan açılmış, kalabalık ondanmış. Ama onlar bana hiç misafirliğe gelmediler, oysa başka parklarda kahveleriyle oturanlar varmış. Üzüldüm biraz, benim neyim eksik dedim doğrusu. Ama ne yapalım demek ki öyle seviyorlar.
Lafı ne kadar uzattım, yaş işte. Diyeceğim oydu ki son iki ayda her şey çok değişti, inanın neye uğradığımı şaşırdım. Önce baktım etraftaki kahveci mi neyse onlar kapanmış, bir anda ayağı oraya alışan herkes kapıma dayanmış. Ay neye uğradığımı şaşırdım, tanımadığım etmediğim misafir, nereye oturtacağımı nasıl eyleyeceğimi bilemedim. Neyse onlar da iki üç geldiler, bir daha gelmediler. Aman iyi ki de gelmediler, her gelişlerinde maske miymiş beyaz bişi, onlarından bol bol bırakıp gittiler, temizliği bizim işçi çocuklara kaldı, nasıl yetişsinler hepsini toplamaya yazık değil mi onlara da. Sonra çok sevdiğim büyüklerim kayboldu ortalıktan, hasta olmasınlar diye bana gelmelerine izin vermiyorlarmış. Hiç anlamadım benim nerem hasta edecek, alındım doğrusu bunu düşünene. Arada kaçak geldiklerinde çok sevindim, gözden uzak yaprakların arkasına sakladım onları. Sonra da küçüklerim gitti, kaydırak, salıncak öyle öksüz kalıverdi, valla ağladık sabaha kadar. Bir köpekliler kaldı sağ olsunlar. Nasıl başa çıkacağım bu hasretle derken bir baktım hiç görmediğim mahalleliler ara ara gelmeye başladı. Ay nasıl heyecan bilemezsiniz, bunca yıldan sonra gelip oturdular, hatta bazen arkadaşlarıyla buluştular inanır mısınız! Meğerse etrafımdaki park arkadaşlarımın hepsinde bekçi geziyormuş da kimseyi oturtmuyormuş, tuhaf doğrusu. Üzüldüm de arkadaşlar için, bunca yılın alışkanlığı bir sürü kalabalığı konuk etmek, onlara da ne zor olmuştur kim bilir. Neyse oralarda barınamayınca bizim mahalleli sonunda bana mecbur kalmasın mı! Çay kahve getirip uzun uzun sohbet ettiler valla dünyalar benim oldu. Sonra arada sırada da olsa özlediğim büyüklerim ve çocuklarım da gelmeye başladı, iyice şenlendik. Arada pek kimsenin gelmediği bir iki gün oluyor hafta sonları ama onlar ne pek anlamadım, hastalıktanmış diyorlar, aynı iki gün mü hasta oluyor herkes? Neyse çok takılmıyorum ona, etraf kalabalık, bahar geldi; güneş, açan çiçeklerim, keyfim pek gıcır bu aralar.
Afet İnan Parkının kuşları, ağaçları
Ancak beni huzursuz eden bir mevzu var sevgili Ayrancım’ın Gazetesi, mahalleyi/kenti biliyormuşsunuz diye öğrendim ve size sormak istedim. Yakında bu günler bitecek dedi geçen bir misafirim, her yer açılacakmış yakında, herkes rahatça her yere gidebilecekmiş, sınırlama olmayacakmış. Önce misafirlerim için çok çok sevindim çünkü anlıyordum yani hep üzgündü yüzleri, canları sıkkındı. Son bir iki haftada onlar biraz neşelenince ben de mutlu olmuştum, demek hayatları düzelecekti biraz, ne güzel. Ama sonra beni aldı bir endişe. Her yer açılınca ya giderse misafirlerim? Ya beni eski halime bırakırlarsa, unuturlarsa ve bir daha gelmezlerse? Çok korkuyorum sevgili Ayrancım Gazetesi, çok özlerim ben onları. Ben elimden geleni yaparım rahat etsinler diye valla bak. Ne var sanki bu düzen devam etse, çaylarını kahvelerini alıp gelseler yayılsalar yine? Mutlu idiniz hem öyle diyordunuz, gülüyordunuz hep ‘oh be’ diyordunuz ‘iyi ki parkımız var’? Daha mı mutlu olacaklar oralarda anlamadım ki. Hem o dışardaki kahvelerin içlerine ne koyuyorlar belli değil…
Ne olur bir yol gösterin bana sevgili Ayrancılılar, ne yapabilirim?