2026 yılının başlamasıyla Ankara’da su sorunu görünür hale gelmiş, barajlardaki su miktarının azalması, teknik arızalar ve tüketimin artması gibi sebeplerle su kesintileri yaşanmıştır. Özellikle Ayrancı semtinde etkisini fazlasıyla gösteren bu kesintiler, “Su” üzerine konuşmayı gerekli kılmış ve su yeniden gündeme gelmiştir.
Bu ihtiyaçla Ayrancım Derneği olarak 5 ders ve 1 gezi programından oluşan Su Okulu’nda derslerin yanısıra Ankara’nın su kaynaklarını oluşturan BAKAP, Mogan gölü, Eymir Gölü ve İmrahor Vadisi’ne gezi düzenlendi. Eğitimlere katılan 41 katılımcı sertifikalarını aldılar.
3 Mart 2026 Salı Suyun Şekillendirici Gücü: Ankara’nın Doğal Yapısına Morfolojik Bir Bakış Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
5 Mart 2026 Perşembe Ankara’nın Su Kaynakları Onur Bektaş
10 Mart 2026 Salı Su Bir Gün Biterse? Sinem Küçükay
10 Mart 2026 Salı Su Bir Gün Biterse? Sinem Küçükay
12 Mart 2026 Perşembe Yeşil Altyapı Kavramı ve Uygulama Örnekleri Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
17 Mart 2026 Salı Kent Hakkı Bağlamında Su Hakkı Irmak Dalgıç Bulut
1960’lı yıllarda Marksist sosyolog Henri Lefebvre tarafından ortaya atılan Kent Hakkı (Le Droit a la Ville) kavramı kent sakinlerini kentin sadece tüketicisi olan pasif kullanıcılar olması yerine; kenti üreten, yöneten, dönüştüren ve kent için mücadele eden aktif kullanıcılar olması gerektiğini savunur. Bu bir talep, bir çığlıktır. Her ne kadar kent hakkı kavramı günümüzde çok yaygın çalışılan bir konu olsa da spesifik olarak iki yaklaşımdan bahsedilebilir ki bunlar: radikal ve reformist yaklaşımdır. Günümüzde uluslararası kuruluşların yayınları ve çalışmaları reformist yaklaşımın ürünüdür. Kentsel sorunlara kökten bir çözüm sunmayan ve iyileştirme odaklı olan bu yaklaşım karşısında radikal yaklaşım yani Lefebvre, Harvey gibi düşünürler daha kökten çözümler sunmaktadır. Su hakkı kökten çözümleri gerektiren bir haktır.
“Su hakkına sahip misin?” sorusu doğada kendiliğinden bulunan, kamusal bir kaynak olan ve yaşamın temeli olan “SU”yun ticarileşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ifade eder. Suyun bir insan hakkı olarak savunulmaya başlaması 20. Yüzyıla dayanır. Ticarileşme ve özelleşmeyle birlikte suya ulaşamama ihtimalinin yarattığı endişe 1992 yılında Dublin Su İlkeleri’nin yayınlanmasına sebep olmuştur. Bu ilkeler:
Tatlı su kaynağının yaşam, gelişim ve çevre için vazgeçilmez, sınırlı ve hassas bir kaynak olduğu,
Su yönetiminin kullanıcıları, planlamacıları ve politika yapıcıları tüm seviyelerde kapsayan katılımcı bir yaklaşıma dayanması gerektiği,
Kadınların suyun sağlanması, yönetimi ve korunmasında merkezi bir rol oynaması,
Suyun tüm rekabetçi kullanımlarında ekonomik bir değere sahip olmasıdır.
2000 yılında yayınlanan Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden biri olan çevresel sürdürülebilirliği sağlamak, temiz su ve sanitasyona erişimi kapsamaktadır. 2002 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, 15 No’lu Genel Yorumu ile suyun yaşam, sağlık ve sanitasyon için ayrılmaz bir insan hakkı olduğunu detaylı olarak yorumlamıştır. Bu süreçte su hakkına dair bir diğer önemli gelişme Maude Barlow tarafından 2007 yılında yazılan Su Hakkı isimli eserdir. Bu eserde suyun ticari bir meta değil ortak bir miras olduğunu söyleyen 4 temel prensip yer almaktadır. Bunlar:
Su insan hakkıdır
Su ortak bir mirastır
Suyun da hakları vardır
Su bize nasıl bir arada yaşayacağımızı öğretebilir.
“Suyun da hakları vardır” ifadesi suyun geri planda kaldığına yönelik bir ifade olsa da Barlow suyun önemini acil önlemler alınması gerektiği yönünde vurgulamıştır. Benzer şekilde 2010 yılında Birleşmiş Milletler güvenli ve temiz içme suyu ve sanitasyonu insan hakkı olarak tanıyan tarihi bir karar vermiştir. Ancak bu kararları verenler güvenli ve temiz suya kolayca erişebilenlerken bu kararlardan haberleri dahi olmayanlar Resimdeki temiz suya erişemeyen insanlardır.
2015 yılında yayınlanan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın 6. Maddesi 2030 yılına kadar herkes için temiz su ve sanitasyon sağlama hedefini pekiştirmiştir. Ancak günümüz koşullarında bu hedefin gerçekleşip gerçekleşemeyeceği tartışma konusudur. Öyle ki 2023 DSÖ ve UNICEF verilerine göre 1,6 milyar insan evinde güvenli içme suyuna erişemiyor; 2,8 milyar insan güvenli sanitasyon hizmetlerinden yoksun; 1,9 milyar insan temel el yıkama imkanından mahrumdur.
İlan edilen bu hedefler ve kararlar, Kuzey’de ve Güney’de sürdürülen su hakkı mücadelelerinin ürünüdür. Her ne kadar her iki hareket arasında mülkiyetçilik ve anti-kapitalist mücade açısından farklılıklar olsa da (Yılmaz, 2010) karar vericileri etkilemiştir. Güneydeki mücadelelerin en etkilileri Cochabamba Su Savaşları, Hindistan Narmada Nehri, ABD Flint Kenti Su Felaketi iken Kuzeyde genellikle platformlar üzerinden yürütülen bir mücadele vardır. Özellikle 2000’li yıllarda gerçekleşen Cochabamba Su Savaşları ile 15 yıldır uygulanan neoliberal politikalardan biri ilk kez toplumsal bir hareket ile durdurulmuş ve Bolivya’daki toplumsal mücadelelerin biçimini değişmiştir. Türkiye’de ise su hakkı mücadeleleri 1980’lerde nüfusun artması ve hızlı kentleşme su kaynaklarının kirlenmesi ve tüketiminin artmasına yol açarak ilk ciddi erişim sorunlarını ortaya çıkardı. 2000’li yıllarda suyun ticarileştirilmesi ve özelleşmesi eğilimi artmış, güçlü direnişlerin adımları atılmıştır. Su kaynaklarını tehdit eden HES projeleri, madencilik çalışmaları ve kentsel dönüşüm faaliyetlerine karşı hukuki ve toplumsal mücadele dönemi başlamıştır. Özellikle Karadeniz bölgesinde yapılan protestolar farkındalığın artmasını sağlamıştır.
Tüm bu mücadelelere rağmen suyun önemi hala anlaşılmış değildir. Su tükenirken ortaya çıkardığı sorunlar çevreyi geri dönülemez şekilde etkileyecektir. Bu nedenle suyun geleceğine ilişkin mahalle ölçeğinde yapılan en küçük faaliyet bile çok önemliyken evrensel anlamda çözüm sunan etkili çalışmalar yapılmalıdır.
Kaynakça
Yılmaz, G. (2010) “Bütün renkler kirleniyordu…Praksisten Kaçış Sürecinde Su Hakkı Mücadeleleri”, Praksis, 24, 25-39.