Beton ve yaşam

Bir yanda bin yıldır ayakta durabilen tarihi yapılar diğer yanda depremde un ufak olan binalar. Günümüzde beton, toprağın nefes almasına engel olacak kadar, insanların canına mal olacak kadar hatalı kullanılmasaydı belki onu sanat olarak görebilir, bu da betona karşı düşüncelerimizi değiştirebilirdi.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Hiç merak ettiniz mi yaşadığımız, çalıştığımız, binaların, evlerin, apartmanların, yapısını; strüktürünü, neye göre oluştuğunu ve şekillendiğini? Bu yazıda biraz eskilere gideceğiz hatta baya eskilere; İÖ 6. yüzyıl civarlarına. İnsan var olduğundan beri gerek bulunduğu ortamın koşulları, gerek kendini dış etkenlerden korumak amacıyla, gerek özel alan ihtiyacı için kapalı bir yere girme ihtiyacı duymuştur. Bunun için en küçük parçalar olan mekanları yaratmıştır. Yaşadığı dönemin şartları altında henüz çok katlı yapılar yapamayan insanoğlu, mağara dönemi sonrası geniş alanlarda taşlardan duvarlar örerek, odalar halinde ihtiyaç mekanları yaratmıştır. Her bir ihtiyaç ayrı ayrı bir mekanı doğurur; uyuma, dinlenme, mutfak, tuvalet vs. İhtiyaçlar mekanları, mekanlar yapıları, yapılar köy-mahalleleri ve daha sonra kentler, şehirler, ülkeleri oluşturmuştur. Tabi ki bunlar sadece ihtiyaç doğrultusunda değil, dil, din, ırk, kültür gibi etmenlerin ortaya çıkmasıyla da şekillenip yapılaşmıştır. 

Tüm bu yapıların ortak bir dili vardı; beton. Evet şu an da her ne kadar çoğumuz betona, betonlaşmaya karşı olsak da hayatımızın bir parçası olan ve aslında gerçekten önemli olan bu malzemeyi biraz sanat ve tarih açısından inceleyelim ve doğru yerde kullanıldığında nasıl harika bir sanat ortaya çıktığını tanık olalım:

kolezyum

Betonun yeri tarihte önemliydi; tanım olarak; çakıl, kum gibi “agrega” denilen maddelerin bir bağlayıcı madde ve su ile birleştirilmesinden meydana gelen bir inşaat yapıtaşı. Beton yaklaşık olarak değişik şekillerde ve genel anlamda 5 bin yıldan beri kullanılıyor. Eski Mısırlılar kil harcını piramitlerin yapımında kullandılar. Harç, kireç taşının ısıtılması ve karbondioksit gazının çıkarılması ile elde edilmekteydi. Elde edilen kireç, agrega ile karıştırılarak harç olarak kullanılmaktaydı, daha sonra karbondioksit olarak sertleşen orijinal CaCO3 veya kireç taşına çevrilmekteydi. Su ile sertleşen hidrolik çimentonun bulunuşu Romalılara kadar uzanır. 

Her ne kadar Roma mühendisliği, mimarlığı ön planda olsa da aslında taş işçiliğini İÖ 6. yüzyılda Antik Yunan’da mimarlar ve taş duvar ustaları, inşası sütuna dayanan, (bugün kolon dediğimiz taşıyıcı yapılar) her binada kullanabilecekleri tasarım kuralları ve ilkeleriyle geliştirirler. Bu ilkeler sadece Roma’da değil bütün Avrupa, Amerika ve ötesinde görülen sonraki mimari anlayışlar üstünde de etkili olmaya devam etti.

Temelde 3 Yunan düzeni vardı; Dor, İyon ve Korent. Bunlar sütun başlarından tanınırdı, yalın başlıklı Dor; kıvrımlar ya da sarmal bezeklerden oluşan İyon; kengeryaprağı desenli kıvrımlarla süslü başlıklı Korent. Bu 3 düzene Romalılar 2 tane daha ekledi. Bu düzenler birçok bina mimarisinde kullanıldı ve hala ilham kaynağı. Romalılar, kültürlerinde pek çok yönden Yunanlılardan etkilendi; mimari yapılar da buna dahil fakat Romalılar mühendislikte ve inşaat teknolojisinde çok fazla ilerleme kaydetmiş olduğu için bazı uzun ömürlü fikirleri de geliştirdiler. En etkili fikirleri betondu, beton modern bir icat gibi düşünülse de Roma döneminden beri kullanılıyor. Hızla büyüyen imparatorluk için binaların süratle dikilmesi gerekiyordu. Romalı yapı ustaları betonu geliştirerek hala ayakta olan birçok yapıyı inşaa ettiler. Burada bağlayıcı madde çok önemli; normalde kum artı taş, çimento (bağlayıcı madde) ve su olmak üzere 3 bileşenden oluşan beton için, Romalılar bağlayıcı maddede kireç ile “puzolan” adı verilen volkanik bir kül karışımını kullandılar. Bu sayede bin yıldır ayakta duran sapasağlam yapılar, köprüler, hamamlar mevcut. 

Beton, bu önemli etken maddeleri ile günümüze kadar geldi, sayesinde kentler, şehirler kuruldu. Şu zamanda taş ustaları ile çalışılmadığı için çoğu yapı düz, sıradan ve bakıldığında hiçbir estetik kaygının güdülmediğini görüyoruz. İşin içine şehir planlaması da girmeyince düzensiz, çirkin, hatalı bir yapılaşma ortaya çıkıyor. Aslında beton kavramı olmasaydı, yerini ne alırdı, nasıl yapılarda yaşardık, tuğla veya çelik, belki o zaman çok katlı yapılar olamazdı, bunları da gözardı etmemek gerek. Ancak asıl önemli konu bu kadar basit bir malzemenin doğru kullanılması. Bir yanda bin yıldır ayakta durabilen yapılar diğer yanda depremde un ufak olan binalar. Günümüzde beton, toprağın nefes almasına engel olacak kadar, insanların canına mal olacak kadar hatalı kullanılmasaydı belki onu sanat olarak görebilir, bu da betona karşı düşüncelerimizi değiştirebilirdi.

(Kaynak: 50 Mimarlık Fikri/Philip Wilkinson)

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir