Bir küçük dut meselesi

Koca bir ağaç, dalları meyvelerin ağırlığı ile sarkmış ona bakıyor. Ağacın dallarındaki meyveleri görünce aklına kendi oturduğu sokaktaki diğer meyve ağaçları geliyor. Ne çok dut ağacı var Ayrancı’da!

Yazar Hakkında

Tasarımcı - Yazar | + Yazarın diğer yazıları

Haziranın son günleri, saat sabahın altı buçuğunda üzerinde pembe yağmurluğu, ayağında parlak turuncu ayakkabıları ile yürüyüşe çıkmış. Ankara ona takılan lakabın hakkını verir gibi gri bir gökyüzü ile selamlıyor onu. Bir süre önce hafif bir yağmur çiselemiş, ıslak sokaklardan buram buram toprak kokusu yükseliyor. Ömür Sokağı’ndan Kuzgun Sokağı’na dönüp evleri izleyerek dolaşıyor. Sorarsanız size sabah yürüyüşünde olduğunu söyler ama sanki akşam yemeği sonrası keyif yürüyüşüne çıkmış gibi aheste aheste atıyor adımlarını. 

Kuzgundokuz’un önünden geçerken “Akşam üzeri uğrayıp keklerden birkaç dilim alayım” diye yazıyor aklının bir köşesine. Misafirlerine ikram etmek için tatlı yapmakla uğraşmak istemiyor.

Sabahın dinginliğinde önünden geçtiği apartmanların balkonlarına, o balkonlardaki rengarenk saksılara, apartman bahçelerine bakıyor uzun uzun. Aslında ne kadar yeşil bir semt burası diyor hayretle, sanki bu sokaklardan hiç geçmemiş gibi yeni bir gözle bakıyor etrafına. Aslında tüm bu farkındalık yağmurun marifeti, biliyor. Yağmur geçtiği her yerde renkleri daha parlak, daha görünür kılıyor. Sanki yıllardır el değmemiş tozlu bir eşyaya dökülen su gibi. O yüzden bu sabah kapalı havaya rağmen sokaklar daha yeşil, saksılardaki çiçekler daha renkli geliyor ona. Arada maskesini açıp derin nefesler alarak ıslak toprağın kokusunu içine çekiyor.

Tomurcuk Sokağı’nı geçip köşedeki taksi durağına vardığında Örgü Sokağı’ndan aşağı doğru yürüyen bir başka kadınla karşılaşıyor. Kadının üzerinde pembe bir yağmurluk ayaklarında da parlak mavi ayakkabılar var. Yaptığı eyleme oldukça sadık, hızlı adımlarla önünden geçip Güvenlik Caddesi’ne doğru yürüyüşüne devam ediyor. Sabahın bu saatinde kendiyle aynı renklerde giyinmiş bir başka yürüyüşçü görmek onda tuhaf bir neşe uyandırıyor. Keyfi adımlarla başladığı yürüyüşünün temposunu artırıp Ant Dairesi’nin önünden Kuzgun Sokağı boyunca yürümeye devam ediyor. 

Birkaç apartman sonra yıllar önce, öğrenciyken ilk kedisini aldığı binanın önüne gelip bir süre duruyor. Ne çok sevmişti o minik kediyi. Kuzgun Sokağı denilince aklına hâlâ o kedi geliyor. Ne yazık ki ömrü uzun olmamıştı miniğin, sahiplendikten birkaç ay sonra hastalık nedeniyle kaybettiği hatırlayınca yüreğine yine o tanıdık hüzün çörekleniyor. Az önce kadını görünce yükselen yürüyüş temposu minik kedisinin hatırası ile tekrar yavaşlıyor. Yeşilyurt Sokağı’nın Hoşdere’ye çıkan merdivenlerini tırmanırken aklından birbiriyle alakasız bir sürü düşünce geçiyor. Asıl niyeti Hoşdere’den yukarı tırmanıp Portakal Çiçeği’nden tekrar aşağı doğru yürümek iken, hafif hafif başlayan yağmur yüzünden fikrini değiştirip Selimiye Caddesi’ne doğru gidiyor. Muhtarlık binasının önünden geçip Güleryüz Sokağı’na dönüyor. Yerlerde ağaçlardan dökülen dutlara basmadan seke seke yürüyor. Elinden geleni yapmış olmasına rağmen dutlardan kaçamıyor. Ayakkabısının altına yapışan dutlar onun adımlarını ağırlaştırıyor. Ayak tabanını kaldırımın kenarına sürterek ezilmiş meyveleri temizlemeye çalışırken bir anlığına kafasını çevirip tepesindeki ağaca bakıyor. Koca bir ağaç, dalları meyvelerin ağırlığı ile sarkmış ona bakıyor. Ağacın dallarındaki meyveleri görünce aklına kendi oturduğu sokaktaki diğer meyve ağaçları geliyor. Ne çok var dut ağacı var Ayrancı’da! Ve ne kadar da çok çocuk var aslında. Ayakkabılarını kaldırıma sürtmeyi bırakıp yürümeye devam ediyor. Çocukken tepesinden inmedikleri, komşusunun bahçesindeki o heybetli dut ağacı aklına geliyor. Yaz boyu damlardan atlayarak o ağaca tırmanıp, nasıl bütün gün karınları ağrıyana kadar yediklerini hatırlıyor. Ağaçtaki son meyve bitene kadar hiçbir çocuğun rahat bırakmadığı ağacı hatırlayınca Ayrancı’da, meyvelerle ağırlaşmış dallarına tek bir çocuğun dahi dokunmadığı bu ağaçlara üzülüyor. 

Neden?” diyor kendi kendine; “Neden bu kadar çocuk tek bir ağaca bile dokunmuyor? Apartman sakinlerinden mi çekiniyorlar? Ya da pek çok ağacın dallarının sarktığı sokaklardan hep araçlar geçiyor diye aileler mi izin vermiyor çocuklara?” Sonra içini çekip “Ama ben bile dokunmuyorum ki artık meyve dolu ağaçlara kaldı ki çocuklar meyve toplasın…” diyor. Dut ağaçları hakkında düşünürken Tomurcuk Sokağı’nın köşesinden kendine doğru gelen birini fark ediyor. Önce az evvel gördüğü pembe yağmurluklu kadın zannediyor ama sonra bu seferki yürüyüşçünün ayağında siyah ayakkabılar olduğunu görüyor. Haziranın son gününde üç pembe yağmurluklu kadın yürüyüş yapıyor. Yüzündeki maskenin ardından gülümsüyor. Kendisine doğru yaklaşan kadın yağmurluğunun ucunu katlamış içinde bir şey taşıyor gibi. Kadın iyice yaklaşınca yağmurluğun içindeki şeylerin dut olduğunu görüp şaşırıyor. Kesesinde taşıdığı şeyin ilgi çektiğini gören kadın yaklaşıp coşkulu bir sesle “Günaydın!” diyor. “Aşağıda parkta yürürken topladım, bir sürü dut dökülmüş yere. Güzelim meyveler ezilip gidiyor, zayi oluyor.”

Büyük bir sevinçle cevap veriyor;

“Ne iyi yapmışsınız! Sokaklarda hep ezilmiş dutlar var yazık oluyor. Çocuklarda yemiyor eskisi gibi.”

“Öyle ya, şimdiki çocuklar dalından bir meyve koparıp yemenin tadını bilmediklerinden kimse el uzatmıyor, buncağızlar öylece eziliyor.” 

Cevap olarak “Doğru, çok doğru…” diye mırıldanıyor. Sonra karşısındaki ufak bir selam verip yürümeye devam ediyor kucağındaki iri dut taneleri ile. 

Keşke,” diyor “Apartmanlar en azından toplayıp binadakilere dağıtsa güzelim meyveleri.” Ya da keşke ben bir yolunu bulsam…Sonra çocukken izlediği bir çizgi film geliyor aklına. O yıllarda çocuk olan herkesi bildiği süper güçleri olan kızların hikâyesi.

Şimdi,” diyor “Elimi havaya kaldırsam ve haykırsam; pembe yağmurluğun gücü, harekete geç! Sonra ben ve bu sabah gördüğüm iki kadın bir anda pembe renkli kıyafetler içerisinde süper kahramanlara dönüşsek. Amacımız düşmanlarla savaşmak değil de mahallemizi daha da güzelleştirmek olsa. İlk işimiz ise olgunlaşmış meyveleri toplayıp çocuklara ikram etmek olsa!” Gözünün önünde ışıldayan pembe kıyafetler içinde üç kadın beliriyor. Neşe içindeki çocuklara avuç dolusu meyveler ikram ederken görüyor kendini. Arkada Ayrancı’nın emeklileri toplanmış onlar hakkında konuşuyor. Herkes neşeli, hiçbir meyve ezilmemiş. Herkes onlardan konuşuyor; “pembe yağmurluklu kadınlar yine günü kurtardı diyorlar…” 

Kendi hayallerine dalmış yürürken ne önünden geçtiği ağaçların ne de ayaklarının altında ezilen dutların farkına varıyor.

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir