Geçtiğimiz ay semtimizde gözlemleyebileceğimiz kuşları tanıtmaya başlamıştım ve büyük baştankara, karatavuk ve sığırcık kuşlarını detaylı aktarmıştım. Ayrıca, kuş gözlemciliği kavramını ve nasıl şehir kuşçuluğu yapabileceğinizi anlatmıştım. Bu ay ebabil, yeşil papağan ve kumruyu sizlere tanıtarak seriye devam ediyorum.
Kumru (Streptopelia decaocto)
Güvercinimsilerden bir kuştur; güvercinden daha küçük ve zariftir. Gövdesi açık kum rengi, gri ve kahve tonlarındadır. Gözleri koyu kırmızıdır. İnce ve uzun bir gagası vardır. Bacakları koyu pembedir. Erişkinlerin ensesinde siyah yarım bi halka vardır; genç bireylerde halka olmaz. Ötüşü “gu-guu-guh” kalıbının 5-6 kez tekrarıdır. Bu ötüşten dolayı ‘gugukçuk’ yada ‘yusufçuk’ olarak bilinir. Uçarken kanatlarından ıslıksı sesler duyulur. Kumru aslında yerli bir tür değildir; kafeslerde beslenmek üzere 19. yüzyılda Orta Doğu’dan getirilmiştir. Doğaya salınan bireyler uyum sağlamış ve üremeye başlamıştır. Kumru, şehirlerde insanla birlikte yaşamaya uyum sağlamıştır ancak aslında bir kır kuşudur.
Ebabil (Apus apus)
Nisan ayından itibaren, Temmuz ayının sonlarına kadar Ankara semalarında özellikle sabahları ve akşamüstleri gökyüzünde çığlıklar atarak dolaşan bu kuşu mutlaka biliyorsunuzdur. Kırlangıca benzediği için yanlışlıkla kırlangıç olarak da adlandırılır. Oysa, kırlangıçlar ve ebabiller farklı ailelere (familya) ait türlerdir. Uzun kavisli kanatları, kısa ve çatallı kuyruğuyla çok hızlı uçmaya ve havada uçan böcekleri yakalamaya uyum sağlamışlardır. Genelde siyah yada kahverengi olurlar. Ebabiller, havada en uzun kalan kuşlardır. Uçarken uyurlar, yer ve içerler, oyun oynarlar, eş seçer ve kur yaparlar. Ayakları kısa ve zayıf olduğundan olağanüstü bir durum dışında asla yere konmazlar. Yerden havalanmaları oldukça zordur, belli bir yükseklikten havalanmaları gerekir. Çok hızlı uçarlar ve manevra kabiliyetleri yüksektir. Manevra kabiliyetinin yüksekliği ile ön plana çıkan bazı araba modellerine Swift adı verilmesinin kaynağı ebabillerdir; Swift ebabil kuşunun İngilizce adıdır. Ebabiller ailesinin birçok farklı türü vardır; ak karınlı, küçük, boz ebabil gibi. Ankara’ya yaz göçmeni olarak gelen ebabildir. Yaz aylarında İstanbul’da gözlemleyeceğiniz ise bizim ebabile benzer ama onlar ak karınlı ebabillerdir. Ankara’ya üremek için gelir. Tek eşlidirler. Çiftler her yıl aynı yuvaya döner. Eşlerin ölmesi üzerine farklı eş seçimine gidilir. Binaların çatılarında yuva yaparlar.
Ben yıllardır her sene gelişlerini gözlemliyorum; Nisan ayının ilk haftası, genelde 6-7 Nisan tarihlerinde ilk bireyleri Meclis parkının üzerinde görüyorum. Sayıları ilk aylarda düşükken, yaz ortasında yavrularıın uçmaya başlamasıyla neredeyse ikiye katlanmış oluyor. Temmuz ayının sonlarında birdenbire gidiyorlar ve gökyüzü sessizleşiyor. ‘Gökyüzünün yaramaz çocukları’ olarak adlandırdığım bu kuşu izlemek için son zamanlar.
Yeşil Papağan* (Psittacula krameri)
Anavatanı Afrika, Güney Asya ve bazı Orta Doğu ülkeleri olan bu kuşlar, Avrupa’ya Büyük İskender’in askerleri tarafından getirilmiştir. Salınan veya kafesten kaçan bireyler uyum sağlamış ve üremeyi başarmışlardır. Parlak zümrüt yeşil renkleri vardır, gagaları kırmızıdır ve kuyrukları uzundur. Boynun arkasına doğru pembe, ince bir boyun halkası vardır. Erkeğin boğazı siyah, dişininki yeşildir. Genç bireyler dişiye benzer ancak gagası daha açık renkli ve kuyruğu daha kısadır. Hızlı uçar ve güçlü kanat çırpar. Uçuşta çığlıksı ‘kiek, kiiek’ sesi duyulur. Ağaç kovuklarında yuva yapar. Kışın gruplar oluştururlar. En iyi konuşabilen 5 papağan türünden biridir ve 250 kelime öğrenebilir.
Türkiye’de doğada bir papağan bireyi ilk kez 1975 yılında Çankaya’da kafes kaçkını olarak gözlenmiştir. 80’li yıllarda bir birey olarak düzensiz aralıklarla Ankara’da gözlenen papağanlar, 90’lı yıllarda artık sürüler halinde görülmeye başlanmıştır. Bugün artık Ankara ve İstanbul da dahil olmak üzere ülkemizde çeşitli bölgelerde üremektedirler. Halk arasında Pakistan papağanı da denilen yeşil papağan, zorlu iklim koşullarına oldukça dayanıklı olduğundan, Ankara’nın sert kış koşullarına uyum sağlamıştır. Üreme dönemi erkendir; Ocak ayında başlar. Ankara’da dört mevsim park ve bahçelerdeki ağaçların meyve ve tohumları ile beslenirler. Sayıları her geçen gün artmaktadır. Ankara’da Meclis yerleşkesi, Anıtkabir ve üniversite kampüsleri gibi korunaklı alanlarda sık sık gözlenen papağanlar, karantina günlerinde insan ve trafik baskısının ortadan kalkması ile daha çok dikkat çekmeye başladılar, aslında onlar 45 yıldır aramızda ama belki biz onların çığlığı andıran seslerini ve yeşil renklerini yeni fark ediyoruz.
*Yeşil papağanlar konusunda katkıları için Doç. Dr. Esra Per’e (Gazi Üniversitesi Biyoloji Bölümü) teşekkürler.
Haziran ayında Alidede Sokak’ta sabahın erken saatlerinde başlayan kazı çalışması muhtarın müdahalesiyle durduruldu.
Alidede Sokak ile Şimşek Sokak köşesinde kaldırımda varolan 4 panoya ek olarak yeni bir Telekom dağıtım panosu için kazı yapılıyordu. Muhtar kaldırım ortasına, yaya geçişini tamamen engelleyen bir noktaya yapılan kazının iptali için yetkilileri aradı. Önce kazıyı yapan müteahhit firmanın yetkilileriyle, sonra Ankara Büyükşehir Belediyesi Zabıtasıyla en son da Ankara Büyükşehir Belediyesi AYKOME (Altyapı Koordinasyon Merkezi) yetkilileriyle görüşerek panonun yanlış yerde yapıldığını bildirdi. Sadece bunu değil daha önce yapılan ve yaya geçişini engellediği için yıllardır şikayet konusu olan diğer panonun yerinin de yanlış olduğunu, bunların düzeltilerek konulmasını istedi.
ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNDEN GÖNÜL ALAN DÜZENLEME
AYKOME yetkilileri şikayet üzerine yerinde yapılan tespitle muhtarın talebini haklı bularak önce yeni yapılan panoyu sokak ortasından alarak kenara, duvara dayalı inşa ettiler. Bir hafta sonra da önceki yıllarda yapılan kaldırımın ortasındaki büyük panoyu sökerek kenara aldılar. Kaldırım yayaların kullanımında kaldı, panolar kenara sıralandı, kamu yararı gözetilerek herkesin kullanımı için yapılan panolar hiç kimsenin hakkını gasp etmeden düzenlenmiş oldu.
Kaldırımlar hangi şartlarda kullanılabilir?
Şehirdeki kamu alanları içerisinde en yoğun işgal altındaki yerler bildiğiniz gibi kaldırımlarımız. Kamusal alan; en yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Kamusal alan “devlete ait yer” olarak bilinir, halbuki kamusal alan “herkese ait yer” demektir. Yani parklar, yeşil alanlar, kaldırımlar, kamu binaları, sokaklar ve caddeler herkese aittir.
Kamusal alanlarımız yıllardır çeşitli gerekçelerle işgal altında. Parklara yapılan muhtarlık binaları, elektrik trafoları, enerji panoları, kaldırımlara yapılan taksi durakları, reklam panoları, Telekom dağıtım kutuları, internet, televizyon, telefon kutuları, baz istasyonları…
Kaldırımlarda herşey var ama yürüyecek yer yok.
Kaldırım, yeşil alan gibi yerlerin kullanımı; kamu hizmeti gören işletmecilere ve ulaştırma hizmetlerine kamu ve özel mülkiyet alanlarını kullanabilme hakkı olarak tanımlanan “Geçiş Hakkı” kavramı yasa ile tanımlanmıştır. Yani iletişim, elektrik, gaz, su vb ile demiryolu ve toplu taşıma hizmetlerinin sağlanabilmesi için yapılacak boru döşeme, direk dikme, baz istasyonu kurma ve yol geçirebilmek için gerekiyorsa kaldırımlar, yeşil alanlar hatta özel mülkiyetteki arsa, bahçe gibi yerlerden “geçiş hakkı” kullanımı tanınmıştır.
Bu hak eğer kaldırım, yeşil alan gibi yerler için kullanılacaksa Belediye başkanlığına bir yazı ile başvuru yapılarak hangi yerlerde ne tür bir ihtiyaç olduğu belirtilerek buraların kullanımı için izin istenir. Belediye meclisine sunulan talepler belediye meclisinin onayı ile karar altına alınır.
Pek çok yerde belediye buralara izin vermesin, kullandırmasın şeklinde itirazlara neden olan uygulamada belediyenin kararı reddetme hakkı ilgili yasalarca “geçiş hakkı” tanınması nedeniyle bulunmamaktadır.
Buraların kullanımında kaldırım ortasına pano konulması, yaya geçişini engellemesi vb durumlar belediye tarafından değil müteahhit firmaların özensiz çalışmaları nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle yapılan işlerin denetlemesinin ve yer seçiminin belediyeler tarafından yapılarak gerekli durumlarda başka uygun yerler gösterilmesi ile çözülmelidir. Kaldırımlar, yeşil alanlar, parklar, yollar kimsenin değildir hepimizindir.
Erguvanlar açmış, bahar gelmiş Ankara’ya! Ankara’ya baharın gelişini erguvanlar müjdeler bana. Cemreler düşer… Nisan ayı gelir… Beklerim erguvanların açmasını…
Nisan ayı ortasında açar Ankaralı erguvanlar. Bazen gecikirler ama olsun. Mis kokulu leylaklar, coşkulu sakuralar, güzel ılgınlar ve mor salkımlar da aynı zamanda açarlar.
Ahmet Hamdi Tanpınar “Kültürümüzde gülden sonra adına bayram yapılacak ikinci çiçek erguvandır” diyor. Benim bahar bayramım erguvanlar açınca başlıyor. Bu bayram zamanı benim için en güzel zamanlarıdır Ankara’nın.
Akdeniz iklimi ağacı olan erguvanı, yıllar içinde başta Ayrancı olmak üzere Ankara’nın tüm semtlerinde aradım ve kayıt altına aldım.
Her baharda, Nisan ayının ortaları yaklaşınca yıllardır gözlediğim ağaçları tek tek ziyaret ederim. Onları görünce işte bahar geldi der ve sevinirim.
Önce çiçekleri açtığı için ilginç bir ağaçtır erguvan. Adını verdiği erguvani rengi çiçekleri ile ağacın gövdesini ve dallarını süsler. 2-3 hafta süren çiçekli dönemlerinde mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Erguvan rengi çok özel bir renktir. Geçmişte olduğu gibi bugün de mor boya, dikenli deniz salyangozlarının salgıladığı bir sıvıdan, her bir salyangozdan yalnızca bir damla elde ediliyor. Bu amaçla Surlular, Akdeniz sahilleri boyunca sık sık görülen brandaris ve trunculus cinsi dikenli salyangozları kullanmışlar. Salyangozların toplandığı bölgeye göre, morun farklı tonları elde ediliyormuş. Zor elde edilen bu boya çok değerliymiş ve Bizans döneminde sadece imparator ailesine tahsis edilmiş. Bu nedenle erguvan rengi Bizans Dönemi içinde “İmparatorluk Moru” olarak anılmıştır.
Ülkemizde farklı yöresel isimleri olan erguvan ağacı bazı yerlerde çiçekleri çiğ ya da yağda kavrularak yenir, salatanın üzerine konur, reçeli ve şurubu yapılır. Erguvan kelimesinin kökenine bakınca ağacın isminin çiçeklerinin nefis renginden geldiğini görüyoruz. Çok eskilerden Akadçada mor rengi ifade eden “argamannu” kelimesi Aramiceye “argvana”, sonra Arapçaya “ercuvani” ve dilimize “argavan” olarak geçmiş.
En güzel erguvanlar nerede?
Ankara’da Çankaya, Kavaklıdere, Ayrancı, Bahçelievler, Emek, Maltepe – Anıttepe arası, Yenimahalle, Dikmen, Esat, Ümitköy, Konutkent, büyükelçiliklerin bahçeleri, TBMM bahçesi ve Milli Egemenlik Parkı, ODTÜ yerleşkesi ve Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi bahçesinde en güzel erguvanları görmek mümkün. Bunlar içinde Ayrancı erguvanları bir başkadır.
Hem yürümek hem de erguvanları görmek isterseniz size birkaç rota önereceğim. İlk tercihiniz şu olmalı: Çankaya Köşkü’nden aşağı Protokol Yolu boyunca yürüyün, Büyükelçiliklerin bahçelerine dikkatlice bakın, parkları ve Pembe Köşkü ziyaret edin en güzel erguvanlar için. Yolun sonunda Polonya Büyükelçiliği ve hemen karşısındaki Gül Bahçesi Parkı en güzel erguvanları saklar içinde. Burada biraz dinledikten sonra Cinnah Caddesi’ne çıkıp İsveç Büyükelçiliği ve yolun karşısındaki erguvanı ziyaret edin. Biraz daha yürümek isterseniz Gelibolu Sokak’tan Şili Meydanı’na çıkın ve oradan aşağı yürüyerek Kuveyt Caddesi (geçen sene kesilen erguvanın köklerine), Meneviş Sokak ve Kuzgun Sokak’ta apartman önü ve bahçelerdeki erguvanları mutlaka görün.
Yürüyüş için ikinci önerim şudur: Arjantin Caddesi’nin başında yer alan Yeşil Vadi Parkı’ndaki yaklaşık 25 erguvan ağacını ziyaret edin. Oradan J. F. Kennedy Caddesi’ni yürümeniz ve apartmanların ön bahçelerindeki ağaçlara dikkatli bakmanızı öneririm. Biraz yürüdükten sonra tekrar Tunalı Hilmi Caddesi’ne doğru dönüp Güniz Sokak ve Buğday Sokak apartmanlarının önünde ve arka bahçelerinde yaşlı erguvan ağaçlarını görebilirsiniz.
Biraz daha yürürseniz Tunus Caddesi ve J.F.Kennedy Caddesi köşesinde iki erguvan ağacının sizi beklediğini göreceksiniz. Oradan yürüyerek Paris Caddesi’nin sonundaki Ankara’daki en uzun erguvan ağaçlarından birini selamlayın ve Milli Egemenlik Parkı ile TBMM bahçesindeki erguvanları seyredip selamlayarak bitirebilirsiniz.
Nisan ayı sonunda bu rotalarda yürümenizi ve tüm bu ağaçları görmenizi öneririm. Durmalarla birlikte en fazla üç saatinizi alacaktır.
Bunları devamlı olarak ziyaret edince, kesilen veya özensiz budama yapılan erguvan ağaçlarını görünce üzülüyorum. Kuveyt Caddesi ve Güvenlik Caddesi köşesindeki ağaç 2019 yılında, Gül Bahçesi Parkı’ndaki erguvanlardan biri 2017 yılında budandı ve 2018 yılında kesildi. Kuğulupark’taki erguvan ise 2016 yılında kesildi. Umarım bu ağaçların bakımı ve budanması konusunda bir kültür gelişir. Aklımıza sadece kesmek gelmez artık.
A. Süheyl Ünver bir yazısında “Erguvana şiir söyleme, anlatamazsın. Kendisi şiir. Gör ve duy, kâfi” diyor.
Bu şiiri görmek ve duymak için Nisan ayı ortasında Ankara sokaklarında ve parklarında erguvanları keşfetmenizi öneririm! Her an bir sokak köşesinden bir erguvan ağacı size gülümseyebilir.
Erguvan ağacı
Erguvan dünyada 11 farklı türü olan Baklagiller familyasından bir ağaçtır. Bu ağaçlar Kuzey Amerika, Meksika, Çin, Doğu Asya ve Akdeniz’de yetişir. Ülkemizde Akdeniz ikliminin olduğu bölgelerde doğal olarak yetişen ağaç ve ağaççık türü Cercis siliquastrum dur. Genellikle Nisan ortası – Mayıs aylarında kendine has renkte çiçekler açan, kalp şeklindeki yaprakları çiçekten sonra oluşan, kırmızı-kahverengi bakla şeklinde ince ve yassı bir yemiş veren bir ağaçtır. Bu bakla içinde çok sert kabuklu, mercimek gibi yassı 6-15 adet tohum vardır. Ankara’da Bilkent sokakları, Dikmen Vadisi, TBMM bahçesinin Dikmen Caddesi’ne bakan bölümü ve Ankara Üniversitesi Tandoğan Yerleşkesi’nde görmek mümkün.
Erguvan ağaçlarını budamak
Genelde budama gerekmez ve sonucu riskli olabilir. Budama sonrasında mantar hastalıklarına yakalanma olasılığı fazladır. Budama kaçınılmazsa en uygun zamanı olan çiçeklenme dönemi geçince hafif budama yapılması önerilir. Uygun budama aletleriyle yaralamadan dümdüz kesilmesi ve sonrasında hemen özel budama sıva veya macunlarıyla kesik yerlerin sıvanması önemlidir.
Covid-19 sürecinde daha önce duymadığınız ötüşleri duyduğunuzu, görmemiş olduğunuz kuşların farkına vardığınızı gözlemliyor musunuz? “Meğer ne çok kuş varmış” diyor musunuz? Bu çok doğal, evlerde izoleyiz, ister istemez dikkatimiz bahçelere yöneldi, yürürken araçlardan, cafelerden gelen sesler kesildiğinden, kuşların ötüşleri daha belirgin ve dikkatimizi çelen kalabalıklar da yok, ağaçlara bakmaya başladık. Yani, kuşlar görünür hale geldi.
Semtimizde gözlemleyebileceğimiz 13 kuş türünü tanıtacağım. Ama görebileceğimiz kuşlar bununla sınırlı değil. Göçteyken bahçelerimize bir süreliğine uğrayan halkalı sinek kapan, yazları duyduğumuz bir baykuş olan ishak kuşu, denk gelmediğim ama olması muhtemel ispinoz, kızıl gerdan ve diğer bazı türleri dahil etmedim. Aktarmadıklarımı gözlemlemeyi size bırakıyorum.
Kuş gözlemine, 20 sene evvel kuşçuların yanına takılıp gittiğim bir gezide başladım. İyi ki gitmişim. Size kuş gözlemle ilgili bazı temel bilgileri aktarmak istiyorum. Kuş gözlemciliği, doğal alanlarla sınırlı değil; şehirlerde de kuş gözlemciliği yapabilirsiniz. Evden bahçeyi izleyerek, parkta otururken veya gezinti sırasında yapabileceğiniz bir etkinliktir. Püf noktaları da şöyle:
Bakmak ve dinlemek: Kuşu ilk etapta bakarak ayırdediyoruz ama bu her zaman, hatta çoğu zaman yeterli olmayabilir. Işık uygun değilse, kuş görüş alanı dışındaysa, ötüşünü bilmek önemli. Mesela balkonumda bu satırları yazarken gördüğüm kuş türleri güvercin ve ebabil ancak kara tavuk, serçe, kumru ve büyük baştankaranın varlıklarını ötüşlerinden biliyorum.
Sessizlik ve sabır: Gürültülü yürüyorsanız veya görmek için yaklaştığınızda kuş kaçabilir. Maskeli ötleğen kendini gösterene dek bir ağacın altında yarım saat hiç kımıldamadan oturmuşluğum var.
Dürbün: Genel amaçlar için kullanılan bir dürbün yeterli olur.
Telefon, fotoğraf makinesi, not defteri: Gözlemlediğiniz sırada türü saptayamıyorsanız, özelliklerini (renk, büyüklük vb.) yazarak, fotoğraflayarak veya video kaydıyla sonradan tanımlayabilirsiniz.
Rehber kitap: Ülkemizde 485 kuş türü var. Semtin kuşlarını gözlemlemek için rehbere gerek olmayabilir ancak, farklı alanlarda gözlem yapmak isterseniz, en kapsamlı rehber: “Türkiye ve Avrupa’nın Kuşları (Doğal Hayatı Koruma Derneği).
Diyelim ki, artık bahçenizi gözlemliyorsunuz, kuş gözlem yürüyüşlerine çıkıyorsunuz; kuş bilimine de katkı verebilirsiniz. Cornell Ornitoloji Lab tarafından geliştirilmiş, kuş konusunda dünyanın en büyük vatandaş bilimi platformuna web sayfasından veya ücretsiz eBird mobil uygulamasından kayıtlarınızı gönderebilirsiniz. Favori alanlarınızı ve bahçenizi ayrı ayrı kaydedebiliyorsunuz. (www.ebird.org)
Her bir kuş türü hakkında kapsamlı bilgiye, görsellerine ve ötüşlerine linklerden ulaşabilirsiniz.
Kaynakça: TRAKUŞ (https://www.trakus.org)
Doğal Hayatı Koruma Derneği, Türkiye ve Avrupa’nın Kuşları
Bu sayının kuşları:
Büyük Baştankara (Parus Major)
Büyük Baştankara
Baştankaralar ailesine ait. Siyah başı, beyaz yanakları ve sarı karnı ile kolayca tanınır. Gıdıdan kuyruk altına kadar siyah bir şerit uzanır. Hareketli ve akrobatiktir. Park ve bahçelerde ağaçların üzerinde görülür. Dişi ve erkek bireylerin dış görünüşü aynıdır. Ötüşü gürdür; iki heceli “tiii-çaa, tii-çaa” en belirgin ötüşüdür. Böcek ve bitki tohumları ile beslenir. Kuş yemliklerini ziyaret eden türlerden bir tanesidir. Kuş yemlikleri kapsamlı olarak bir sonraki sayıda!
Ardıçlar olarak adlandırılan orta boylu ötücüler grubunda yer alır. Yetişkin erkekler tamamen siyahtır, dişiler kahverengidir. Gagaları parlak sarıdır. Gözlerinin etrafında bahar ve yaz aylarında sarı bir halka olur. Meyveler, solucanlar ve böceklerle beslenir. Park ve bahçelerde daha çok zeminde görülür. Yerdeki yaprakları bir tarafa atarken bir yandan da etraftaki solucanların sesini izleyerek yemini bulur. Melodik bir sesi vardır, bir kere dinledikten sonra kara tavuğu hemen ayırt edersiniz.
Sürücül ötücü olan Sığırcıklar grubundaki bu kuşu, Eymir Gölü’ne yolunuz düştüyse görmemiş olamazsınız bence; grup halinde inanılmaz manevralar yaparak uçarlar, izlemesi çok keyiflidir. Bu biçimde uçarak, atmaca gibi yırtıcıların saldırılarına karşı savunma sağlarlar. Akşam saatlerinde ağaçlar üzerinde gürültücü bir kuş grubuna denk geldiyseniz, kargagiller değilse, sığırcık görmüşsünüz demektir; uyumak için sürüler halinde toplanırlar. Ülkemizdeki en yaygın kuşlardandır. Erişkini siyahımsıdır, yaz giysisinde parlak yeşil ve mor renkler vardır. Kış giysisinde ise gövdesi beneklidir. Gagası sarı, bacakları turuncudur. Uçuş hızı saatte 80 km.’ye çıkabilmektedir. Diğer kuşların ve hatta diğer hayvanların seslerini taklit ederler. Kedi miyavlaması ve koyun melemesi benim tanıklık ettiğim taklitler arasında, kısmi de olsa bülbül gibi ötenine de denk geldim.
Erkek kavak ağaçlarının çiçeklerinden polen, dişi ağaçların çiçeklerinden pamukçuk biçiminde tohum çıkar. Herkesin polen diye yanlış bildiği dişi ağaçların bu tohumlarıdır yani pamukçuktur. Kavakların polen taşıyan erkek çiçekleri, yapraklanmadan önce mart ayı başında açarlar. Kavak polenlerinin havaya saçıldığı bu günlerde alerjik yakınmalar azdır. Dişi kavakların çiçekleri ise mayıs sonunda olgunlaşarak içindeki tohumları bırakırlar. Tohum taşıyan pamukçukların alerji yaptığına ilişkin bilimsel hiçbir bilgi yoktur. Aksine kavakların taze yaprakları ve tomurcukları yapışkan bir salgı ile kaplı olduğundan, havadaki partikülleri tutarak havayı temizlerler.
2007 veya 2008 yılıydı. Telefonum çaldı, arayan bir kadındı. Oturduğu apartmanın önündeki kavak ağacının kesilmek istendiğini, buna engel olmaya çalıştığını ve benim yardım etmemi istiyordu. Gelip ağacı göreceğimi ve durumu inceleyeceğimi söyledikten sonra günü ve saati kararlaştırdık.
Hoşdere Caddesi üzerinde bulunan apartmana eşimle birlikte gittik. Ankara’da az sayıda bulunan Çin Kavağı (Populus simonii) olarak adlandırılan ve iyi gelişmiş olan bir kavak ağacıydı. Telefonda konuştuğumuz kadın bizi evine davet ettiğinden ağaca ilişkin durumu kendisinden dinledik; “Eşinin uzun yıllardır bu apartmanda oturduğunu, ağacın dikildiğini bildiğini, birçok anılarının olduğunu bu nedenle kesilmesini istemediklerini, apartman kanalının tıkanmasına kavak ağacının köklerinin neden olduğunu ASKİ ekiplerinin bildirdiğini, apartman yöneticisinin de ağacı kestirmek istediğini” söyledi. Kavak ağaçlarının köklerinde keski çekiç gibi araçlar yok, kanalları delip girmez. Kanallarda çatlak veya kırıklar varsa, dışarıya su sızıyorsa kavak ağaçlarının kökleri suya yöneldiği için kanala girip tıkayabilir. Dolayısıyla sorun ağacın kökü değil, kanalın onarılmasıyla çözülebilir dedim. Kavak konusunda daha geniş bir açıklamada bulundum. Kendisine anlattıklarımızı yöneticiye de anlatmamızı istediği için gidip ona da anlattık. Yönetici “kendisinin de çok istemediğini ama ASKİ istediği için kesmek zorunluluğu duyduğunu, hatta ağaç kesilirse evine klima taktırmak zorunda kalacağını” belirtti. İkna olmuştu. Birkaç yıl sonra bile ağacın kesilmediğini görmüş ve sevinmiştim. Ne yazık ki ağaç şimdi yok.
Hoşdere üzerindeki apartman bahçesini süsleyen kavağın kesilmesi için girişimde bulunulması rastlantı değildi. Geçmiş yıllara dayanan uygulamaları vardı. Haziran 2002 de Ankara Valiliği; “kavak ağaçlarından kaynaklanan polenlerin; astım krizi, saman nezlesi, ürtiker gibi alerjik reaksiyonlar oluşturması nedeniyle il sınırları içerisinde kavak ağacı yetiştirilmemesi, yaşlı kavak ağaçlarının kesilerek yerlerine toprak ve iklim koşullarına uygun, Akasya, Huş, Dişbudak, Glediçya ve Badem türü ağaçların dikilmesi” kararı aldı. Sonrasında park, bahçe ve yollardaki kavaklar türüne, cinsiyetine bakılmaksızın doğranmaya başlandı. Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği’nin başvurusu sonrasında il sınırı kararını değiştirerek kent merkezine çevirdi. Aradan geçen zamanda kent içindeki kavakların çoğu kesilerek yok edildi. Güvenlik Caddesi üzerinde bulunan görkemli servi kavaklar şimdi yok.
Kavaklıdere semtine adını veren derenin tipik ağacı Kuğulu Park’ın içindeki ağaçların çoğunluğu gibi akkavak’tır. Kuğulu Park’takiler de budama adı altında yanlış müdahale nedeniyle zarar gördüler.
Kuğulu Park’taki ağaçların çoğunluğu akkavak’tır ve yanlış müdahale nedeniyle zarar gördüler
Kavakların kesilmesi kararını alanların kavaklar konusunda bilgilerinin olmadığını aldıkları karardan ve kendileriyle konuşmalarımızdan öğrendik. Uğur Mumcu’nun söylediği “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” tam da böyle olur. Bunlar bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oldukları gibi karar ve yetki sahibi de olmuşlar. İşin ilginç yanı; yukarıda sayılan hastalığı yaptığı öne sürülerek kesilen kavakların yerine dikilmesini önerdikleri ağaç türlerinin polenlerinin çok daha alerjen olması. Yani kavakları, kavakların tohumunu ve polenini bilmedikleri gibi, dikilmesini önerdikleri ağaçların polen yapılarını da bilmiyorlar.
İstanbul içindeki kavakların benzer bir uygulama ile katliama uğradığını biliyoruz. İstanbul’un ardından Ankara Valiliği’nin aldığı bu kararın sonrasında birçok kent ve kasabanın benzer uygulamayı başlattığını biliyoruz. Düşünün küçük bir kasaba içinde ve bağlı köylerinde yaygın olarak kavak yetiştirilir. Valilikler ve Kaymakamlıkların; köyleri de kapsayacak biçimde aldıkları kararlara, başkanlıklarını kendilerinin yaptığı “Çevre Kurulu” veya “Sağlık Kurulu” kararlarını dayanak olarak gösterdiğini belirtmeliyiz. Bu nedenle Anadolu’nun birçok yerinde kavak katliamları yaşandı.
Türkiye’de 5 türü doğal, 3 türü ise yurtdışından getirilmiş (Egzotik) kavak yetişmektedir. Kavaklar genellikle sulak toprakları sever ve hızlı büyürler. Latince adı Populus, halk ağacı anlamına gelen kavağın odunu beyaz renkli, yumuşak ve hafif olur. Kavağın bu niteliği meyve kasası ve ambalaj sandığı yapımını elverişli kılar. Kırsal bölgelerde yapı gereci olarak kullanılır. Kök ve gövde sürgünü verme yetenekleri fazladır. İnce ve uzun bir sapla dala bağlanan yaprakları hafif bir esintiyle bile sallandığı için bulunduğu yere serinlik sağlamış olur. Anadolu’da kırsal kesimde yaygın olarak yetiştirilir. Eskiden köylerde çocuk doğduğunda kavak dikilir, büyüdüğünde ise yetişmiş olan kavaklar ev yapımı için hazır edilirmiş. Bağ, bahçe kenarlarına dikilmiş olan kavaklar aynı zamanda rüzgar perdesi işlevi görür. Rüzgar perdesi bahçeyi, tarlayı ve tarım ürünlerini rüzgarın olumsuz etkisinden korur. Yaygın olarak yetiştirilmesinin sonucu Anadolu halk kültüründe önemli bir yeri vardır. Yeri gelmişken bir uygulamayı da belirtmekte yarar var. Kesimlik çağa gelmiş olan kavak ve söğüt ağaçları, yerden 2,5-3 metre yüksekten kesilerek kesim yerinden sürgün vermesi sağlanır. Kesilen ağacın yeni sürgünleri hızlı büyür ve düzgün olur. Sürgünler 15-20 yıl aralıklarla kesilerek yeni sürgünler vermesi sağlanmış olur. Bu uygulamaya “tetar işletmesi” denir. Köylerde dere kenarlarında yetişmiş yaşlı kavak ve söğüt ağaçlarına sıkça rastlanır. Uygulama ile ağaçların sürgün verme ve hızlı büyüme yeteneğinden yararlanılmış olunur. Çınar, kavak, kokarağaç gibi geniş yapraklı ağaç türlerinin kentlerin kirli havasına karşı dirençleri yüksektir. Özellikle sedir, ladin, göknar gibi iğne yapraklı ağaçlar kirli havaya karşı duyarlıdır. Hava kirliliği fazla olan yerlerde iğne yapraklı türler yerine söz konusu geniş yapraklı türler seçilmelidir. Kavakların taze yaprakları ve tomurcukları yapışkan bir salgı ile kaplı olduğundan, havadaki partikülleri tutarlar. Kısaca havayı temizlemiş olurlar.
Herkesin polen diye yanlış bildiği dişi ağaçların bu tohumlarıdır yani pamukçuktur.
Kavak ve Polen
Kavakların bazıları yalnızca erkek çiçekleri, bazılarıysa yalnızca dişi çiçekleri taşır. Tıpkı insanlar gibi bazıları erkek bazıları dişidir. Erkek ağaçların çiçeklerinden polen, dişi ağaçların çiçeklerinden pamukçuk biçiminde tohumlar çıkar. Ankara koşullarını dikkate alarak belirtelim, kavakların polen taşıyan erkek çiçekleri, yapraklanmadan önce mart ayı başında açarlar. Kavaklar böceklerle değil rüzgarla tozlaşır. Yıllara göre bu tarihlerde 15 gün kadar sapmalar olabilir. Mart ayında diğer ağaçların çoğu uyanmamış ve polenlerini havaya saçmamıştır. Kavak polenlerinin havaya saçıldığı bu günlerde alerjik yakınmalar azdır. Dişi kavakların çiçekleri ise daha sonra gözle görülecek boyutlara erişir, mayıs sonunda olgunlaşarak içindeki tohumları bırakırlar. Dikkatli gözlerin görebileceği büyüklükteki tohumlar pamuk lifine benzeyen oluşumlara bağlı olduğundan havada uçarak uzaklara taşınır. Tohumların çimlenme yetenekleri bir hafta kadardır. Bu sürede uygun bir ortam bulursa, çimlenip kavak fidesi çıkar, değilse yeteneğini kaybeder. Kavaklar kendi soylarını sürdürebilmek için çok tohum üretir ve çimlenme olasılığını artırmak için pamukçuklar yardımıyla uzaklara ulaşmış olurlar. Tohum taşıyan pamukçukların alerji yaptığına ilişkin bilimsel bir çalışmaya rastlanmadı. Yine kararı alanlardan öğrendik ki, onların polen dedikleri dişi ağaçların tohumlarıdır yani pamukçuktur. Kavağın biyolojik yapısını ve ekolojik isteklerini bilmeyen vali ve kaymakamlar kararlar çıkararak, tohumu polen diye kötüleyip kavak katliamına yol açmışlardır. Bu yetmezmiş gibi bilimsel temeli olmayan, söylentiden öteye gitmeyen yanlış bilgiye dayanan algı yaratılmıştır. ‘Kavaklar çok polen yayıyormuş ve hastalıklara yol açıyormuş’ diye özetlenebilen bir algıdır.
Kavakların zararları(!) konusunda, valiliklerin açıklamış olduğu bilimdışı gerekçelere bir ekleme de ODTÜ Rektörlüğü tarafından yapıldı. Rektörlüğün web sayfasında “Kavak ağaçlarının yaydığı polenler, yoğun olarak bir alanda biriktiklerinde aniden alev alabilmekte, yangınlara sebep olmaktadırlar” yazısı yayımladılar. Üniversitenin Biyoloji Bölümü’ne bile sormadan yayımladıkları bu bilime, akıla ve gerçeğe aykırı bilgiyi gerekçe göstererek, yurt yapılacak denilerek 2018 yılında kavakları kestiler. Rektörlük kendi bünyesindeki bilim insanlarına danışmak yerine Valiliğin 2002 yılındaki yanlış kararını dayanak gösterdi. 4500 hektarlık ODTÜ arazisinin büyük bölümünde karaçam, sarıçam, sedir gibi ağaç türleriyle ağaçlandırma yapılmışken, neden dere tabanı sayılabilecek sulak alanlarda kavaklık kurulmuştu? Rektörlük bunu bile düşünememişti.
Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sadık Erik ve Prof. Dr. Cahit Doğan yaptıkları araştırma Alerjik Rinosinüzitler* adlı kitapta yayımlandı. Araştırmaya göre; polenleri en çok alerji yapan bitkiler sıralamasında buğdaygiller, kazayağıgiller, ayçiçeği, koniferler (çam, ladin, göknar vb.) ön sıraları paylaşırken, kavak ve söğütler 14-15. sıralarda yer alıyor. Buna karşın kavaklardan daha sonra uyanarak çiçek açan çam, ladin, göknar ağaçlarının polenleri daha alerjendir. Görüldüğü gibi hastalık korkutma aracı olarak kullanılmış ve kavaklar kıyıma uğratılmıştır. Doğrudan dillendiremedikleri ama ikili konuşmalarda aktardıkları görüş ise şudur: “Kavak kırsal kesime, köye özgü bir ağaçtır, kente uygun değildir. Kentlerde kavakları gören Avrupalılar bizi küçümsüyor”. Oysa bu düşünceleri doğru değildir. Avrupa kentlerinde kavaklar çokça görülmektedir.
Kısaca; Kavak polenleri daha az alerjen olduğundan, havalar ısınmadan ve erken çiçeklendiğinden; kavak poleni alerjisi yaşayanların sayısı azdır.
Polen alerjisi için kişinin alerjiye yatkın olması, havanın sıcak ve kuru olması, havada belli yoğunlukta polen bulunması ve polenin alerji yapma niteliğinde olması gerekir. Genellikle dişi kavaklardan çıkan, tohumları taşıyan pamukçuklar polen olarak nitelenmektedir. Bu yanlış bilgidir. Pamukçuklar hafif olduğundan rüzgarla çok uzaklara taşınabilmektedir. Bunların alerji yaptığını gösteren bilimsel bir çalışma şimdilik bilinmemektedir.
Yerli kavak türleri
Karakavak (Populus nigra)
Anadolu’da yaygın olarak yetişen bu türün gövdesi düzgün olmadığından genellikle tetar olarak işletilir. Taban suyunun yüksek olduğu yerlerde iyi yetişir.
Akkavak (Populus alba)
Yapraklarının bazıları çınar gibi parçalı olan türün yaprağının alt yüzü, sapı ve tomurcuğu beyaz tüylü olduğundan bu ad verilmiştir. Hızlı büyür ve az tuzlu topraklarda yetişebilir.
Titrek kavak (Populus tremula)
Dağ kavağı olarak da bilinir, ormanlarda doğal olarak yetişir. Yangın sonrası ormanı yeniden oluşturmada önemli işlevi vardır. Çubuk Karagöl ve Işıkdağı’nda orman oluşturur. Sonbaharda turuncu ve sarı renkleri gösterişlidir.
Bozkavak (Populus x canescens)
Akkavak ile titrek kavağın melezidir fazla yaygın değildir.
Fırat kavağı (Populus euphratica)
Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yetişir. Yaprak şekli çok değişkendir. Tuzlu topraklarda bile yetişebilir.
Yabancı (Egzotik) kavak türleri
Servi kavağı (Populus afghanica)
Türklerin Anadolu’ya göçü ile getirilmiş ve neredeyse yerlileşmiş bir kavak türüdür. Dolgun ve düzgün gövde yapması ve hızlı büyümesi üstün niteliğidir. Dişi bireyleri yaygındır.
Kanada kavağı (Populus x euamericana)
Avrupa kavağı ile Amerika kavağının hibrididir. Diğer kavaklardan daha hızlı büyüdüğünden 14-15 yılda kesilir. Odunu kontrplak ve yonga sanayisinde kullanılır. Özellikle Adapazarı ve Samsun çevresinde çok yetiştirilir.
Çin kavağı (Populus simonii)
Yumurta biçimli yapraklarının alt yüzünün mavimsi yeşil olması ile diğer kavaklardan ayırtedilir. Ankara’da az sayıda örneği vardır
Yaşadığınız yer; doğasıyla, sokağıyla, canlılarıyla, yaşamın keyfiyle güzeldir. Hele bir de insanı/insanları dayanışmacı, iyilik düşkünü, yardımı-sever, kolektif ve kendini büyük görmüyor ise, işte o mahallede yaşamak insana keyif verir. Ayrancı’da da böyle insanlarımız var ve çok şanslıyız. Bunlardan biri de Ekim Yavuz, size biraz O’ndan ve yaptıklarından söz etmek istiyoruz.
Neden mi bu haberi yapıyoruz; önemsiyoruz ve paylaşarak çoğalmasını diliyoruz. Dayanışmanın, komşuluğun, kolektif/birarada mahallede üretmenin, başkası için, başka bir canlı için emek vermenin ve çaba sergilemenin önemine parmak basmak istiyoruz. Becerebildiğimizce de gazetemizin sayfalarına her ihtiyaca koşturanları taşımak istiyoruz, Ekim Yavuz ilki.
Gittiği parktan, doğa gezisinden, uzak besleme bölgelerinden ağaç tohumlarını toplayıp, onları az güneşli bahçesinde fideye dönüştürebilen, fideleri mahalleli ile paylaşmak için haber salan, yetmezse parkın kesilen emektar ağacının kütük ve dallarını yeniden bir ağaca dönüştürebilen, doğaya ait bir insan kendisi.
Parkların hem kavalcısı hem de koruyucularından. Kim onun/onların parkına betonarme ve yanlış yere koccaaa bir tuvalet yapabilir? Muhtara koşar, dilekçe yazar, ulaşabildiği herkese imzalatır… Ödü kopar parkındaki kuşların sesleri kesilecek diye.
Köpekler onun uzmanlığı. Kendisinden ağır(!) köpeğin üstüne biner, 15 kişiyi toplar yakalamak için ki yarasını iyileştirebilsin, felçlisine kefir içirir, ötekine vitamin yutturur, kendi kuş kadardır ama. Sanırsınız pamuk prensesin masaldan fırlamış hali gibidir, güvercinler ve birçok hayvan yürür peşinden. Biri ‘kedi’ desin ‘kaputta kalmış’, arabayı kaldırır yerinden ki, o kedi kurtulsun.
Sadece ağzı dili olmayan parklar ya da ne söylediğini anlamadığımız hayvanlarla sınırlı değil tabii ki yaşamı. Bir gezide tanıştığı, imkansızlıklar içinde dağ köyünde yaşayan ortaokul öğrencisi için de koşar, mahalleliye haber uçurur ve destek organize eder, O’nu üniversiteye yerleştirir, ev bulması için uğraşır veya yurt kaydı için çalmadık kapı bırakmaz.
Kimsesiz bir kadın mı var çocuklarıyla yalnız; araba ayarlanır, evin eşyaları dayanışmacı bir organizasyonla toparlanır, erzak alınır ve bu destek bir düzene bağlanır.
Kocasından şiddet mi görmüş? Gider kaçırır ve bir sığınma mekanı bulur, yerleştirir. ‘Ya sağlık çalışanları covid19’a yakalanırsa’ diye gözüne uyku girmez, toplar insanları ve haftalarca eli-beli ağrısa da siperlikler yaparlar. Siperliklerin yanına romantik notlar yazılır ulaştığında sağlıkçılar okusun diye. Gelen her teşekküre de gözleri dolar, titreyen her sese ağlar.
Ha bunları yalnız yapmaz tabii ki, seslenir mahalleliye hep.
Kendi için mi? Hiçbir şey istemez, isteyemez. Yeter ki kendinden başka tüm insanlar/canlılar iyi olsun.
Ev sahibinin bir evi var kiracının bin evi sözünün rahatlıkla söylenebildiği günlerdi; en azından bizim evde sık duyulan bir cümleydi bu, özellikle annemin ağzından. Yeni bir ev, semt heyecanıyla ya da bir zorunluluk durumunda çok da dert etmeden rahatlıkla yer değiştirebiliyorduk.
Ankara’daki dördüncü semtimizdi Ayrancı, 1977-1981 yılları arası oturduğumuz. Sosyalliğim ağırlıklı okul üzerinden kurulmuştu. Okul servisi diye bir şeyin olmadığı, fikrinin bile tuhaf geldiği günler; kamusal alanın, çok gençler tarafından bile yoğun kullanıldığı zamanlardı. Sabahları otobüslerde, dolmuşlarda çokça öğrenci olurdu, neşeleri ile bazen yetişkinlerin asabını bozan, otobüs tacizlerine karşı kendini çoktan eğitmiş.
Biz Atatürk Liseli’ydik; bu liseye gidip Ayrancı’da oturan ciddi bir öğrenci nüfusu vardı. Aşağı ve Yukarı Ayrancı; her ikisinin de toplu taşımından yararlanılırdı. Aşağı Ayrancı’ya, Ulus belki de Aydınlık taraflarından gelen basık, steyşın minibüsler ve otobüs, Yukarı Ayrancı’ya ise mavi yüksek minibüsler ve otobüs çalışırdı. Okullarda çatışan siyasi grupların okul çıkışlarında farklı güzergahları kullandığı dönemlerdi; ben Sıhhiye’den değil, İzmir Caddesi ve Kızılay üzerinden toplu taşıma ulaşarak Ayrancı’ya varmaya çalışanlardandım. Mavi minibüsleri değil ama Aşağı Ayrancı’ya çalışan basık steyşın minibüsleri plak çalmalarıyla da hatırlıyorum.
Yıllar yıllar önce Naim Dilmener’den duyduğumu sandığım ve çok sevdiğim bir tanımlamayla “hayatımızın fon müzikleri”nin bir kısmını, minibüslerde duyduğumuz dinlediğimiz müzikler oluştururdu. Haftanın belli gün ve saatlerinde yayın yaparak hayatımıza giren ve 80’lerin ortasına kadar tek kanal olarak bu faaliyetini sürdüren TRT’nin alternatifiydi burada dinlediğimiz müzikler. Radyoda bunun karşılığı polis radyosu iken, asıl bugünden baktığımda beni en çok etkileyen, ilginç gelen, anılarımda fazlaca yer kaplayan, kasetçi dükkanlarıydı. 80’lere kadar yaşadığım hemen her semti böyle bir kasetçi dükkanı ile hatırlıyorum… Sokağa inceden müzik yayını da yapan bu dükkanların en önemli özelliklerinden biri oluşturduğumuz listelerle buralarda kaset doldurtabilmemizdi.
Hoşdere caddesi 3. duraktaki TEOŞ, işte bu kasetçi dükkanlarından biriydi. Evlerimizi TEOŞ’da doldurduğumuz kasetler süsler, o kasetlere girecek şarkıların listelerini oluşturmak en sevdiğimiz aktivitelerden biri olurdu. Bu kez maruz kalmıyor, dinleyeceklerimizi kendimiz seçiyorduk. Hoşdere Caddesi’nin simgelerindendi TEOŞ; adreslerde kerteriz olurdu; “aşağı inerken TEOŞ’dan sola sap, TEOŞ’da in biraz yukarı yürü…”
Yine balkonların hayatımızın önemli alanlarından biri olduğu zamanlardı; balkonlarda uzun zamanlar geçirilir, konuklar balkonda ağırlanır, balkonlardan balkonlara tatlı kurlaşmalar yaşanır, balkonlardan taşan müzik sesleri inceden birbirine karışırdı; balkonları kapatmak, balkonlardaki kuş pisliklerinden şikayet etmek kimsenin aklına gelmezdi.
TEOŞ’da doldurulan kasetlerdeki şarkılar Güvenlik Caddesi’ndeki bir balkondan sokağa çok bırakıldı; trafiğin sakinlediği akşam saatlerinde daha duyulur oldu. Bir balkondan gelen ezgi bir başka kasetin listesinde kendine yer buldu bazen. Sokakların, balkonların, kasetçi dükkanlarının kıymetli olduğu, şarkılarımızın birbirine daha çok karıştığı güzel günlerdi…
“Sanat ruhumuzun nefes almasını sağlayan en önemli kaçamak. Ve bu nefesi bize estetik gelen her dokunuşta alabiliyoruz.”
Bir önceki sayıda semtimizdeki sanat atölyelerinden bahsetmiştik. Atölye sahiplerine kulak vermeyi çok istiyor onları yakından tanıyalım diyorduk. Ancak salgın sebebiyle hemen hepsi kapalı idi ve bir araya gelemedik. Çaresiz yazışarak yaptığımız röportajda konuşmanın ahengini yakalayamadık haliyle… Ama sanatı, sanatlarını ve semti sorduğumuz sanatçılar bizlere yine de sanatın sıcak yüzünü hissettirdi.
Yaptığınız işin ruhu ve özünü tanımlayabilir misiniz? Kendiniz ve atölyenin geçmişinden biraz bahseder misiniz?
Ekin Yüksel
Ekin Yüksel / Ekin Ceramic:
Ben 13 yaşından beri plastik sanatların içindeyim, eğitimimle birlikte yirminci yıl. Sanata gönül vermiş herkes gibi bir atölyem olması en büyük hayalimdi ama kendim finanse etmem gerektiği için çok çaba sarfetmem gerekti. O yüzden atölyem sadece sanatımı icra edeceğim ve insanlara sanatı öğreteceğim bir yer değil, bir cumhuriyet kadını duruşu benim için. Çevremdeki herkes bütün iyi niyetiyle ne kadar zor bir yola adım attığımı söylese de iyi ki dediğim yer.
Şebnem Ulusoy
Şebnem Ulusoy / GİKU (Polimer Kil aksesuar):
Giku ilk günkü başlangıç motivasyonu ile yol alan, kullanılan aksesuarların farklı ve özgür ruhlu alternatifini sunan bir marka. Her gün kullandığımız ürünlerin çok farklı ve eğlenceli yorumlarını yapıyorum. Bu nedenle sadece küpe ve kol düğmesi olmaktan çıkıp benim ve Giku kullananların hayata karşı farklı bakış açısını yansıtıyor. Atölyemiz üç yıl önce işimiz hobi aşamasındayken açıldı ve o zamandan bu zamana çok şey değişti. Ruhunu ve çizgisini kaybetmeden gelişen bir marka haline geldi.
Özlem Köse
Özlem Köse / Kaşiger Seramik Atölyesi:
Hacettepe Üniversitesi’nde 1 yıl boyunca Güzel Sanatlara Hazırlık derslerine katıldım. Çamura ilk dokunuşum buradaydı. Çok istediğim Seramik Bölümü’nü maalesef okuyamadım ve Turizm İşletmeciliği Bölümü’nü bitirdim. Okulum, seramik ve çömlekçiliğin kalbi Avanos civarındaydı. Burada çeşitli atölyelerde çalışma fırsatım oldu. Önce rapido tekniği sonrasında sıraltı tekniği ile çalıştım. Özellikle Selçuklu Dönemi Kubadabad çinilerine hayranlığım çalıştıkça arttı. Çamura olan özlemim ağır bastı ve kendi atölyemi açmaya karar verdim. Öncesinde farklı yerlerde atölyelerim oldu ancak Kaşiger Seramik Atölyesi artık Ayrancı’da.
Takip ettiğiniz/sanatını beğendiğiniz sanatçılar tasarımcılar var mı?
E.Y.: Takip ettiğim çok kişi var, çok gezer çok araştırırım ve tabi internet bunu pratikleştiriyor. Birebir takip edersem taklit etmeye başlayacağım için derinine dalmam kimsenin. Alt belleğe atar orada karışmalarını beklerim.
Ş.U.: Günümüzde her şeye yetişme telaşı ile kullandığımız her şey iş görsün zihniyeti ile üretilmiş şeylere dönüşmüş fonksiyonel, üzerinde çok düşünülmemiş durumda. Bu nedenle estetik olan, mevcuta başka pencereden bakan sanatçıların işlerini beğeniyorum. Takip ettiklerim arasında Selda Okutan, Aysun Aslan, Uni Lab’ı… yurt dışından ise İris Van Heepen ve Jorjour Pottery’i sayabilirim.
Ö.K.: O kadar çok ki ama önce en klasik seramik sanatçılarından bahsetmek isterim. Gül Erali tarzı ve yorumunu beğendiğim seramik sanatçılarından. Anafartalar Çarşısı’nda Füreyya, Atilla Galatalı ve Seniye Fenmen’in tüm duvarları kaplayan seramik panoları hayranlık uyandırıcı. Tevfik Türen Karagözoğlu kendine has yorumu ile zaman zaman geleneksel motifleri yorumlaması ve günümüze uyarlaması beni etkiliyor. Vedat Kaçar da bu harmanlamayı bence çok iyi yapan sanatçılardan. Picasso’yu çoğunlukla resimlerinden tanıyoruz ama seramikteki yorumu da müthiş bence.
Atölye açmak için Ayrancı’yı seçme sebeplerinizi anlatabilir misiniz?
E.Y.: Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim bölümü mezunuyum. Gençliğim buralarda şekillendi, o zamandan beri Ayrancı’da oturmak isterim. Her yere yakın, yaşıyor hatta yaşlanıyor. İnsanı belli bir kültürel seviyede, delisi bol ve hayvansever.
Ö.K.: Yukarı Ayrancı’da oturuyorum atölyem ise Aşağı Ayrancı’da. Ben tam bir Ayrancı bağımlısıyım. Ayrancı’yı seçmem de en büyük etken hala mahalle kültürünü koruyor olması. Ayrıca son zamanlarda yeni açılan kafeler, atölyeler ile Ayrancı potansiyelini ortaya çıkarıyor gibi, ne dersiniz?