Blog

Salgına dirençli kentler için 10 yaşamsal gündem

Tüm dünyayı saran COVID-19 küresel pandemisi, farklı ölçeklerdeki yerleşimler ve yönetsel yapılar arasındaki ilişkileri yeniden tanımlıyor. Yakın gelecekte, salgınla ilgili deneysel nitelikteki bilimsel araştırma ve önlemler bu ilişkilerle birlikte kentlerdeki yaşamın yeniden tanımlanmasına, kentlerin planlanmasına, yönetilmesine ve düzenlenmesine ilişkin anlayışların gözden geçirilmesini gerektirecektir. Çünkü kentlerin birer büyüme makinesi gibi algılandığı, yerel hizmetlerin de artan inşaat ve büyük projelere göre şekillendiği alışılageldik kent ve yerel yönetim yapılarının nicelik ve büyüklük odaklı yaklaşımlarının salgın karşısında etkisiz kaldığı görülmektedir. Etkili bir aşı ve ilaç bulunsa bile, çevresel ve insan faaliyeti kaynaklı halk sağlığı sorunlarının bundan sonra en önemli gündem maddemiz olacağının farkındayız. Artık, kentlerde sağlıklı bir yaşam için kendi bünyesinin gücüyle salgınlara karşı dirençli, yaşanabilirlik temelinde yeniden ele alınmış kentler ve yerleşim alanları oluşturmak zorundayız. Kentlerimizin ortak aklı ve kentleşme sürecine ilişkin anlayışımızı bu gerçekler doğrultusunda yeniden ele almalıyız.

Ankara Kent Konseyi olarak salgına dirençli yerleşim alanlarının niteliklerine Başkent Ankara’nın yerel yöneticilerinin ve paydaşlarının dikkatini çekmek amacıyla yaşamsal önem taşıyan gündem maddelerini bir araya getirdik. Bunun için halen dünyada ve Türkiye’de bu konuda yapılan bilimsel çalışmalardan ve tartışmalardan yararlandık. Kentin ortak aklını meydana getiren tüm paydaşların kendi içlerinde ve bir arada bu gündem maddelerini ele almalarının, geliştirmelerinin, uyguladıkları yenilikçi ve yaratıcı uygulamaları paylaşmalarının bundan sonraki salgın sürecine hazırlıklı olmak ve daha sağlıklı kentler oluşturabilmek için önemli olduğunu düşünüyoruz.

1. “Geleceği Planlarken Vizyoner ve Hızlı, Yönetimde katılımcı ve kapsayıcı olmak”:

Kentlerin kalkınma, mekânsal yapı ve yatırım planlamaları bugüne kadar sağlık ve dirençlilik çok fazla dikkate alınmadan gerçekleştirildi. Her yerleşim, salgına dirençli kentsel yapının ortaya çıkmasına uygun bir planlama yaklaşım ve modelini tartışmaya açmalıdır. Birbirinden ve gerçek ihtiyaçlardan kopuk bir planlama tarzı yerine, üzerinde uzlaşılmış çerçeve yaklaşımlara dayalı, kentin tarihsel, doğal ve kültürel değerlerine gerekli hassasiyeti gösterirken hızlı gerçekleştirilen yeni bir planlama anlayışı ile planlamanın gündem olmasına ihtiyacımız var. Bunun için de kimsenin dışarda kalmadığı, kentin uzmanlık bilgisine sahip ve örgütlü tüm paydaşlarının kapsayıcı bir anlayışla sürece dâhil edildiği bir yönetim anlayışında ortaklaşmalıyız. Kutuplaşma, ötekileştirme, ayrımcılık olmayan bir süreç yönetimi salgına dirençli kentlerin temelini oluşturacaktır.

2. “Hizmette Yenilikçi ve Yaratıcı, Uygulamada Şeffaf ve Hesap Verilebilir olmak”:

Salgın öncesi dönemde, kentlerin gelişim sürecinde geldikleri aşama itibariyle alışılageldik hizmet tanımlarının ve hizmet sunum biçimlerinin çevresel açıdan sürdürülebilirliği ve halkın gerçek ihtiyaçlarına yanıt verip veremediği önemli bir tartışma konusuydu. Genişleyen yetki sınırları, etkin olmayan, verimsiz ve kaynakların sürdürülebilir kullanımına dayanmayan ulaşım, altyapı, konut, kentsel dönüşüm, kamusal alan kullanımı, halk sağlığı, peyzaj düzenlemesi ve pek çok diğer alandaki uygulamaların sorunları görülmekteydi. Salgınla birlikte bu sorunlar akut kentsel krizlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu sebeple, yerel yönetimlerin sundukları tüm hizmetlerin yeniden analiz edilmesi, değişen koşullara uygun yeni hizmet tasarımlarının yapılması gerekmektedir. Yenilikçi ve yaratıcı yaklaşımların hizmetlerin geliştirilmesi ve yeniden tanımlanması için kentlerdeki tüm paydaşlarla birlikte uygulanmaya konması gerekiyor. Uygulamada hizmet sunumuna ilişkin açık veri politikasıyla şeffaf ve hesap verilebilir bir anlayışın uygulamaya konması hizmetlerin yeniden tanımlanmasında sivil toplum ve özel sektörün de katkısının alınmasını sağlayacaktır.

3. “Kurumsal Kapasite Sahibi, Bilimsel Bilgi Üretimine Açık” olmak:

Salgın döneminde ortaya çıkan ihtiyaçlar, yerel yönetimlerde daha önce öne çıkmamış bazı kurumsal niteliklerin önemini göstermiştir. Zor zamanlarda doğru kararlar alabilen, eldeki kaynakları daha etkin ve verimli kullanabilen, farklı toplum kesimlerini bir araya getirerek ortak akıl oluşturulmasını kolaylaştırabilen, alışılageldik hizmet alanları dışında yeni yaklaşımları deneyebilecek inisiyatifi alabilen, adil ve eşit hizmet sunumuna ilişkin olarak gerçek ihtiyaç sahiplerini tespit edebilen, kurumsal eşgüdüm ve işbirliklerine açık, etik farkındalığı yüksek yeni bir kurumsal yapı ve bu kurumsal yapının oluşumuna olanak tanıyacak personel yapısına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaç kaçınılmaz olarak akademi ve bilimsel bilgi üretimi yapan üniversitelerle ve bilimsel bilgi ile doğru ilişki kurulmasını gerektirmektedir. Bunun için bilimsel araştırma ve veriye dayalı hizmet sunumu, eldeki verilerin bilimsel araştırmalar için açık olarak paylaşılması, ortaklaşa ar-ge ve prototip üretimi faaliyetlerine girişilmesi, patent ve faydalı model hedefli yaklaşımlara geçilmesi gerekmektedir. Bu şekilde, yerel yönetimlerin faaliyetlerinin kendisi kalkınma ve dirençliliği inşa edecek bir ar-ge yaklaşımı haline gelecektir.

4. “Finansal Kaynak Yönetiminden Alternatif Kaynak Yönetimine Geçmek”:

Yerel yönetimlerin kullandıkları kaynaklar çok büyük ölçüde finansaldır. Merkezi idarelerin vergi gelirlerinden ayırdıkları pay ve yerel yönetimlerin başka alanlarda elde ettikleri gelirler yapılan yatırım ve harcamaların temelini teşkil etmektedir. Ancak, bunun sonucunda yerel yönetimler ağırlıklı olarak ihale yapan ve yöneten kurumlar haline gelmiş hizmet adı verilen faaliyetler içeriği sorgulanmayan işlere dönüşmüştür. Oysaki salgın süreci, ihale yaklaşımlarıyla yönetilemeyecek sorunların ve meselelerin bulunduğunu bize hatırlatmıştır. Büyük finansal kaynaklarla yapılacak devasa projeler yerine eldeki kaynakların akılcı kullanımı, halkın yardımlaşmasını kolaylaştıracak ara mekanizmaların tasarlanması ve küçük ama önemli ayrıntılarda değişiklikler yapılması, veri yönetimi ve içerik üretimi ile katma değer oluşturulması daha büyük önem taşır hale gelmiştir. Bunun yapılabilmesi için hizmetlerin yeniden tasarlanması çok önemlidir. Bu anlayışla yerel yönetimlerin parasal bir yönetimden kaynak yöneten aracı yapılara dönüşmesi gerektiği görülmektedir. Bunun için müşterekler adı verilen ortak kullanım ve dayanışma mekanizmalarına, kooperatiflerle iş birliklerine ve alternatif hizmet sunum, katılım ve birlikte üretim anlayışına geçilmesi gerekmektedir.

5. “Eşitlik ve Hakçalık için Yoksun ve Yoksulları İzleyebilmek”:

Salgın süreci, kentlerde yaşayan insanlar için yoksulluk ve yoksunluğun yeni biçimlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bir yandan sosyo-ekonomik olarak alt gelir gruplarına mensup ve yardıma muhtaç insanların sayısı ekonomik durgunluğun da etkisiyle artarken bir yandan da gelir durumu yerinde olsa bile, salgının etkileri sebebiyle ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan yoksunlar kesimi ortaya çıktı. İstihdamın çok büyük bir kısmının hizmet sektöründe olduğu kentlerde, salgının etkileriyle yüzlerce iş kolunda faaliyet kısıtları, istihdam kayıpları ve görünmeyen mağduriyetler ortaya çıkarken, bazı işkollarında da çalışma şartları giderek daha da zorlaşmaya başladı. Bir kenti salgınlara karşı dirençli kılacak en önemli unsurun kentlilerin dayanışması olduğu düşünüldüğünde artık, kentteki yoksulluk ve yoksunlukları izleyebilme ve tespit edebilmenin çok önemli olduğu görülmektedir. Bu amaçla, eşit ve hakça hizmet sunum koşullarını sağlayabilmek adına, alışılageldik sosyal yardım anlayışının dışına çıkılarak gerçek ihtiyaç sahiplerine erişecek izleme ve değerlendirme sistemlerinin kurulması, buna yönelik olarak dayanışmacı bilgi ağlarının oluşturulması gerekmektedir.

6. “Gerçek Dayanışmayı Örgütleyebilmek İçin Aidiyeti ve Sahiplenmeyi Ateşlemek”:

Salgın öncesi dönemde dayanışma ve yardımlaşma faaliyetleri, bireylerin tercihleriyle belli zamanlarda ağırlıklı olarak kültürel unsurlarla belirlenen bir süreç olarak görünüyordu. Salgın bize, dayanışmanın bir kentli topluluk olarak var olmanın esas şartı olduğunu hatırlattı. Bireysel tercihlerden öte, yoksunluk ve yoksulluk sorunlarını ortadan kaldırabilmek, kriz anlarıyla başa çıkabilmek için dayanışmanın örgütlenmesinde daha farklı bir ruh haline ihtiyaç duyulmaktadır. Kentlilerin yaşadıkları sokak, mahalle, semt ve kent ölçeğinde dayanışmanın örgütlenmesine katılabilmeleri için aidiyet ve sahiplenme duygularının güçlendirilmesi ve yeni bir duygudaşlık yaratılması çok önemlidir. Bu duygudaşlık, maddi kazanım ve beklentilerin ötesine geçen, kamusallık hissinin ağır bastığı, bürokratik ve siyasi ayrımcılıktan arındırılmış ve gerçek sorunlara odaklanan bir anlayışla şekillenmelidir. Bunun için kültürel, sanatsal ve sporla ilgili faaliyetlerin kentle ilişkisinin yeniden düşünülmesi yaşamsaldır.

7. “Salgına Dirençli Kentsel Kamusal Mekânları Tasarlamak ve Dönüştürmek”:

Salgınla birlikte kentsel yaşamda doğal, yeşil ve açık alanların, insani etkileşimde bulunabileceğimiz kamusal mekanların, yaya mekanlarının, kentteki simgesel alanların ve hafıza mekanlarının önemini yeniden keşfetmeye başladık. Artık kapalı ve salgın türü halk sağlığı sorunlarının büyümesine sebep olacak devasa yapılar yerine insan ölçeğinde, salgın önlemlerinin hayatın akışını kesmeyecek şekilde uygulanabileceği mekanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Yaya ve bisiklet yollarının, erişilebilirliğin, kent için kamusal alanların yeniden ele alınması ve tasarlanması, miktarlarının arttırılması gerekmektedir. Bunun için yüzeysel çözümlerden kaçınılan, iklim, bitki örtüsü ve kültürel mirasa hassasiyet gösteren katılımcı bir tasarım süreci başlatılması çok önemlidir. Bir sonraki halk sağlığı sorununa kentleri hazırlamanın yolu, kamusal mekanları dönüştürmekten geçmektedir.

8. “Etkin ve Güvenilir İletişim Mecralarıyla Halkın Farkındalığını Arttırmak”:

Salgın döneminin verdiği en önemli derslerden birisi de halkın alınan önlemleri, uygulanan politikaları ve sonuçlarını öğrenmesi ve konulan kurallara uyması için etkin ve güvenilir iletişim kanallarının önemine ilişkindi. Ana, alternatif ve sosyal medya kanallarının, doğru ve inandırıcı bilgilendirme ile kullanımının, salgın önlemlerinin doğru uygulanmasındaki önemi çok iyi anlaşıldı. Özellikle yerel medya ve yerel yönetimlerin bilgilendirme kanallarının kullanılmasının, verilecek mesaj ve kanalın seçiminin salgınla mücadelede önce gelen araçlar olduğu anlaşıldı. Bu konuda yanlış bilgi, komplo teorisi ve dezenformasyonun önlenmesi ve liyakat sahibi uzmanların hazırlayacakları yetkin bilgi kaynaklarının toplumsal davranış kalıpları dikkate alınarak paylaşılması büyük önem taşımaktadır. Farkındalığın arttırılması için etkin kullanılabilecek bir iletişim mecrası alınacak pek çok önlemin yerini bulmasını sağlayacaktır.

9. “Kentsel İşlevlerin Yeniden Dönüştürülmesi, Sağlıklı Kent İşlevleri Tanımlamak”:

Salgın öncesi dönemde kentlerde yer alan işlevlerin ve arazi kullanımlarının ağırlıklı olarak işyeri ve konut ayrımına dayalı, her bir işlevi ve işlev gruplarını kendi içine kapalı tesisler şeklinde gelişmeye başladığı görülmekteydi. Güvenlikli siteler, karma kullanımlı rezidanslar, avm’ler ve benzeri kentsel işlevlerle sanayi ve ofis alanlarının birbirlerinden ayrılması kent içerisinde çok ciddi bir nüfus hareketliliği oluşturmaktaydı. Salgın sonrasında kentsel işlevlerdeki bu ayrışma hem evden çalışmanın artması hem de açık alanlarla ilişkinin artması ihtiyacı ile birlikte tartışmaya açıldı. Artık, kent içerisinde mahalle odaklarının ve yürüme mesafesinde ulaşılabilir kentsel hizmetlerin ve işlevlerin ortaya çıkmasına yönelik bir düşünce yaygınlaşmakta. Bu şekilde halk sağlığı ve dayanışma açılarından daha dirençli bir yerleşim yapısının ortaya çıkabileceği iddia edilmektedir. Kentlerin gelişimini yönlendiren planlama kararlarının ve kentsel işlevlerin bu gözle yeniden değerlendirilmesi önemlidir.

10. “Yerel ve Sürdürülebilir Ekonomik Dinamikleri Harekete Geçirmek”:

Küreselleşme süreci, salgın öncesi dönemde dünyanın belli bölgelerinin üretim üsleri haline gelmesini sağlamış ve yerel ekonomiyi tehdit eden tek tipleşmeyi öne çıkarmıştı. Uluslararası tüketim kalıpları lüks tüketimle birlikte yerel ekonomik değerlerin geri plana atılmasına sebep olmaktaydı. Ancak, salgın süreci, uluslararası tedarik zincirinin kırılganlaşmasına ve kopmasına sebep olurken, kendi kendine yetmek ve yerel üretim yaklaşımlarını tekrar hatırlattı. Kentlerin yakın çevresi ve içinde bulundukları tarım havzaları ile kırsal kalkınma yaklaşımları çerçevesinde yeniden ilişkilenmesi, yerel işletmelerin desteklenmesi artık eskisinden çok daha önemli hale gelmektedir. Kentsel lojistik ve tedarik zincirlerinin kentin yakın çevresindeki tarımsal üretimden daha etkin bir şekilde yararlanması için yeniden yapılandırılmasını gerektirmektedir. Bunun yanı sıra, coğrafi işaretli ürünler, yerel esnaf ve firmaların, sürdürülebilir bir ekonomi için desteklenmesi gerekmektedir. Bu şekilde, salgın türü kriz dönemlerinde kendi kendine yetebilen bir kentsel ekonomi inşa edilebilecektir.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Prof. Dr., Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi
Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı

Ağustos ayı: Bir yıllık hava tahmini yapmaya hazır mısınız?*

Eski kuşaklardan “Sayılı günler” ibaresini duyanınız var mı? “Evet, duymuşluğum var ama ne anlama geldiğini bilmiyorum.” diyorsanız, sayılı günleri aktaracağım; çünkü bu ay sayılı günler ayı ve bir yıllık hava tahmini yapabileceğiniz bir dönem. 

Anadolu’da güneşin burç değiştirmesiyle meydana gelen hava değişikliklerini gösterdiğine inanılan günlere “Sayılı Günler” deniyor. Bazı yörelerde belli zaman dilimlerinde gerçekleşen meteorolojik olaylar, o yılın gelecek aylarına yönelik yöresel meteorolojik tahminlerde ölçüt olarak kabul ediliyor. Örneğin, Trabzon Akçaabat yöresinde Rumi Ocak ayına “kalandar” deniyor; 13 Ocak “galandar günü” olarak adlandırılıyor. 14-25 Ocak tarihleri arasındaki günler bir ayı temsil ediyor; 12 günlük zaman diliminde her gün bir aya tekabül ediyor ve o günlere ait hava durumu gelecek on iki ayın hava durumuna işaret ediyor. Yani, 14 Ocak: Ocak, 15 Ocak: Şubat, 16 Ocak: Mart, 17 Ocak: Nisan, 18 Ocak: Mayıs, 19 Ocak: Haziran, 20 Ocak: Temmuz, 21 Ocak: Ağustos, 22 Ocak: Eylül, 23 Ocak: Ekim, 24 Ocak: Kasım ve 25 Ocak: Aralık aylarını temsil ediyor. Örneğin, kalandarın üçüncü gününde hava çok soğuk ve yağmurlu geçmişse, Mart ayının soğuk ve yağmurlu geçeceğine delalet ediyor. “Kalandarın gün sayması” şeklinde betimlenen bu inanıştan hareketle yöre insanı, hazırlıklarını buna göre yapıyor.


14 Ocak: Yağmurlu (Ocak)
15 Ocak: Öğleye kadar yağmurlu (ayın ilk yarısı), öğleden sonra güneşli (ayın ikinci yarısı) (Şubat)
16 Ocak: Güneşli (Mart)
17 Ocak: Bulutlu (Nisan)
18 Ocak: Öğleye kadar bulutlu (ayın ilk yarısı), öğleden sonra güneşli (ayın ikinci yarısı) (Mayıs)
19 Ocak: Bulutlu (Haziran)
20 Ocak: Güneşli (Temmuz)
21 Ocak: Güneşli (Ağustos)
22 Ocak: Bulutlu (Eylül)
23 Ocak: Öğleden sonra yağmurlu (ayın ikinci yarısı) Ekim
24 Ocak: Bulutlu ve yağmurlu (Kasım)
25 Ocak: Yağmurlu (Aralık)


Sayılı günlere Kars, Erzurum ve Ardahan yöresinde “çoban hesabı”, “kocakarı hesabı”; Kayseri yöresinde “ana-baba hesabı”; Uşak yöresinde “sayılı”, “hesaplı” adları veriliyor.

Muğla’nın Fethiye ilçesinde ise kalandar hesabı Ağustos ayında yapılıyor. Gözlem her yıl 14 Ağustos’ta başlıyor ve 12 gün sürüyor. Günün sabahtan öğlene kadar geçen kısmındaki gözlemler o ayın ilk yarısı, öğlenden akşama kadar olan kısmındaki iklim olayları ise ayın ikinci yarısını sembolize ediyor. Fethiye ilçesinin Yanıklı köyünde sayılı günler geleneğini sürdüren Salih Zeki Söğüt ile 2005 yılında yapılan bir sohbete göre, Salih Amca, gün boyunca gökyüzündeki bulutlara, havanın kalitesine, kuru mu nemli mi olduğuna, sıcak mı serin mi olduğuna bakıyor. Rüzgarın hangi yönden geldiğine dikkat ediyor. Gözlemlerini geçmiş yıllardakilerle karşılaştırıyor ve böylece gelecek yıl hakkında fikir sahibi oluyor. Diyelim ki, 18 Ağustos günü sabah saatlerinde kuzeyde yağmur taşıyan bulutlar var ve rüzgar kuzeyden esiyor. Salih Amca, bunu gelecek Aralık ayının yağmurlu, soğuk ve rüzgarlı geçecek olarak yorumluyor. 

Trabzon ve Konya’da Türk halk bilimi alanında doktora eğitimi yapan Berna Büşra Kolat’ın 2018’de Akçaabat’ta yaptığı hava tahmini kaydına örnek verelim:

Salih Amca, tahminlerinin 2000 yıllarına kadar neredeyse yüzde 100 tuttuğunu aktarmış. Ama, bu yıllardan sonra yüzde 60’a düşmüş.  Genellikle de mevsim dönümlerinde tahminleri artık tutmuyormuş. Salih Amca, mevsimlerin kaydığından, ne olacağının belli olmadığından bahsetmiş. Salih Amca’nın karşılaştığı bu durum şaşırtıcı değil, iklim değişikliğinin sonuçlarıyla karşılaşıyor çünkü. Röportajı kaleme alan Güneşin Aydemir’in şu cümlesini alıntılamak istiyorum: “Bir zamanlar doğanın ritmi ile yaşayan, günlük yaşamını doğa gözlemindeki bilgisiyle düzenleyen Anadolu insanın kadim doğa bilgisi, iklim değişikliğinin hızıyla yarışamıyor.

Bu ay, 14 Ağustos’u ajandanıza not edin; 14-25 Ağustos günleri arasında yıllık hava tahmini yapmaya hazır olun. Anadolu’da belli bölgelerde bu tarihlerde hava tahminleri yapılıyor olacak. Unutmayın, sabahtan öğlene kadar olan dönem, o ayın ilk yarısına, öğleden sonradan akşama kadar ise, ayın ikinci yarısına tekabül ediyor. Bakalım bizim gözlemlerimiz iklim değişikliği ile ne derece yarışacak?

*Bu yazı, Ergün Veren’in “Anadolu Halk Takvimi” (Aralık 2019, Doğan Kitap yayınevi) adlı kitabından ve Atlas Dergisi’nin Ocak 2006 ayında yayımlanan Güneşin Aydemir’in Salih Zeki Söğüt ile gerçekleştirdiği röportajından derlenmiştir.

Arkası Yarın I: akşam, balkon, karar

Oil on canvas (Leonora Carrington)

Bir kadın ve küçük oğlu kedilerini arıyor. Deniz diye bağırarak etrafı kolaçan ediyorlar. Apartmanımızın girmemize müsaade edilmeyen koruluktan bozma bahçesindeki yalnızlık sona erdi. Gür saçlı kestane, armut, elma ve sarıçam küçük bir iç geçiriyor. Ağzımı buruşturup kiraz ağacıyla bakışmayı sürdürüyorum. Deniz diye kedi ismi mi olur…

Balkonum yerden birkaç metre yüksek. Ben her şeyle eşit mesafedeyim. Ama şimdilik, herkesten ve deniz seviyesinden biraz aşağıda. Kuşlar çarpışarak uçuyor. Kiraz ağacı benle yaşıt. Sarıçam, belki anneannemin ömrünce güneş görmüştür. 10 dakika önce, doğumgünüm hatırına bir şeyler yazmak için, katlanan masayı açıp başına oturdum. Peri, –evet benim de kedim var– bir zıplayışta kucağıma tırnaklarını geçirdi. Deniz bulunamadı. 35 yaşıma yedi gün var ve size ümitli şeylerden bahsetmeyeceğim. 

Evlenmedim. Birçok çocuk edindim ama doğurmadım. Hiç Rusya’ya gitmedim. Hayatımda daha önce de bir sürü kere gördüm bu kadar çok kirazı yan yana. Çünkü bu yerden birkaç metre yüksek balkonda daha önce de oturdum. Yedi yıl kadar. Ritalini bırakalı dokuz ay oldu. Kendimi benimle birlikte hareket edip duran ve ruh halimin şeklini alan bu boşlukla aynı yatakta bulalı, epey. İki yaşımı hatırlasaydım, o zamandan beri, derdim mesela. Ne olduysa iki yaşında olup bitiyormuş, biliyor musunuz… Örneğin kanun kaçakçısı bir ailenin içine doğduysanız, anneniz iki yaşına kadar kıçınızı sahte dolarla sildiyse, geçmiş olsun. İki yaşınıza kadar ne olduysa oldu. Sonra kulaklarınıza kirazlar takarak da yaşasanız, tren kaçtı. Siz o iki yaşın mamülüsünüz artık. Geri kalan bütün ömrünüzü, o iki yılın ruhunuza gizlice sinen ağır kokularını bastırarak harcayacaksınız. Ya da gidip yıkanacaksınız. Başkaları kokuyor sanarak geçirdiğiniz onca yıldan sonra bu pisliğin size ait olduğunu kabul etmek hiç kolay değil. Ama zaten size kolay olacağını söylemedim. Ümitli şeylerden bahsedeceğimi de söylemedim. Öte yandan, benim kedinin ismini duyunca yaptığım gibi kıvırıyorsunuz burnunuzu; bu sözlerimi, benim depresyonda olmamla açıklıyorsunuz. Hayır. Sadece, gerçekçi davranıyorum. 

35 yaşıma yedi gün kala, hayatımda yalnızca gerçek şeyleri var etmeye karar verdim. Sanıyorum, bir tür bilinçli rüya deneyimi (lucid dreaming) yaşıyorum, yani uykumun ortasında, bunun bir rüya olduğunu fark ettim. Ama rüya olduğunu anlayabildiysem, rüyanın bundan sonra nasıl ilerleyeceğini de kontrol edebilirim. 

Doğduğum güne kadar her akşam, ay şu en ihtişamlı sarıçamın arkasında ufaktan büyüyüp de sivrilene kadar, oturup size de anlatacağım. Çünkü bahçeye girmemize izin yok ve balkonumda katlanabilen bir masam var. Tabi bir de, artık iyi olmak istiyorum. Sıradan bir hayatın içinde, bir haziran akşamı, havadaki hafifliğe değince sevinç duyabilecek kadar.

Etraf karardı. Ay, sarıçamın arkasında büyüyüp kızardı. Peri’yi, severken canımı acıttı diye, bir telaşla kucağımdan attım. Deniz, tabi ki bulunamadı. Gerçekler diyordum evet: İçinde uyandığıma göre, artık rüyamı anlatabilirim size. 

(devamı önümüzdeki ayın sayısında.)

Salgını mahallede göğüslemek: Çin’e bir bakış

Çin’de mahalle yaşamı salgından önce nasıldı?

Çin’de güçlü bir yerel gelenek var. Bu gelenek iki kaynağa dayanıyor. Birincisi, yerel kimlikler. Coğrafyanın geniş ve yer yer birbirinden kopuk olmasıyla yerel diller en yakın yerlerde bile birbirinden farklılaşmış ve hemşehrilik diyebileceğimiz altkimlikler oluşmuş. Her ne kadar modern dönemde kentleşme ve göçle yerel kimliklerin önceliği azalıyor ve özellikle genç kuşaklarda ülkenin resmi dili anne-babalarının konuştuğu yerel dilden daha akıcı hale geliyor olsa da bu, bu altkimliklerin ve hemşehriciliğin yerelliği güçlü kılan bir faktör olduğunu söyleyebiliriz.

Yerelliği güçlü kılan diğer faktör ise yerel yönetimlerin güçlü olması. Çin üniter bir devlet olmasına rağmen fiiliyatta federal bir devlet kadar adem-i merkeziyetçi. Bu yüzden kentlerde ve kasabalarda yerel yönetimlerin özerklik ve yerel halkla bütünleşmişliği oldukça fazla. Peki kentlerde bugünkü mahallelere nasıl geliyoruz?

Sosyalist dönemde, danwei denen çalışma birimleri çalışanlarına sadece işyerini değil, aynı zamanda sağlık ocağını, çocuklarının gideceği okulları da sağlayan kendi içinde yeterli bir sistemdi. Sosyalizm sonrası dönemde bu çalışma birimleri özelleştirildi. Orta sınıflar yeni yapılan özel sitelerde, yerleşik işçi sınıfı eskiden çalışma birimlerinin lojmanları olan sitelerde, göçmen işçiler ise gecekondu mahallelerinde yaşıyor. Gecekondu mahalleleri, kentlerin genişleyerek civar köyleri içine almasıyla oluşan cepler. Zaten Çinliler de bunlara ‘kent içindeki köy’ diyor. Buralarda muhtarlıklar var ama kamu hizmetleri yetersiz olduğu ve göçmen işçiler sık yer değiştiren bir nüfus olduğu için mahalle bilinci diğer semtlerdeki kadar oluşmuyor.

Günlük alışkanlıklar, yeni ritüeller ve bu ritüeller de yeni bağlar oluşturdu. Yaşlılar bu bağların odağında.

Eskiden aynı dili konuştukları hemşehrileriyle beraber ya da iş arkadaşlarıyla beraber yaşadıkları mahallelerin yerini özel siteler alınca komşuluk ilişkileri de eski yoğunluğunu kaybetti. Ancak, günlük alışkanlıklar, yeni ritüeller ve bu ritüeller sayesinde yeni bağlar oluşturdu. Yaşlılar bu bağların odağında. Çünkü toplumsal hareketliliğin yüksek olduğu Çin’de, eyaletlerin büyük şehirlerinde üniversiteye gitmiş gençler, mezuniyet sonrası bu kentlerde kalıyor. Çocuklarının eğitimi için eve iki maaş girmesi gerektiğinden de büyükanne ve büyükbabaları torun bakmaya çağırıyorlar.

Yemek yaparken günlük taze sebze kullanma alışkanlığı komşuluk ilişkilerini güçlendiriyor. Çünkü bütün aileler alışverişlerini günlük olarak mahalledeki taze meyve sebze pazarından yapıyor ve aynı pazara gitmek tanışıklık yaratıyor. Bir diğer alışkanlık, Çin’de özellikle yaşlıların açık havada egzersiz yapmayı sağlıklı bulmaları. Evin yaşlıları; gençler işe, çocuklar okula gittikten sonra sabah hep aynı saatlerde mahalledeki parkın içindeki fizik terapi aletlerinin önünde buluşuyorlar, en az 2 saat bir yandan sohbet edip bir yandan egzersiz yapıyorlar. Akşamları ise çok daha eğlenceli bir ritüelleri var. Çalışanlar işten gelip çocuk bakımını devraldıktan sonra büyükanne ve büyükbabalar yine mahalledeki parkta ya da meydanda buluşuyorlar. Büyükbabalar çalabildikleri müzik aletlerini getirip kendi aralarında küçük korolar oluşturuyorlar. Büyükanneler ise dans grupları oluşturuyor.  Gece mahallenin meydanlarında koreografik dans çalışanlara “meydan dansçı teyzeleri” deniyor. 

Salgın sırasında bu mahallelerde ne oldu?

Salgın sırasında mahallelerde var olan ağlar güçlendi ve yeni ağlar kuruldu. Daha önce esas çevresi iş ve okul arkadaşları olan genç kentli profesyoneller, destek ağları olarak gördükleri bu çevrelere sokağa çıkma yasağı nedeniyle ulaşamayınca yerellik önem kazandı.

WeChat, Weibo ve Twitter’in karışımı olan ve Çin’de hayatın her alanında kullanılan bir uygulama. Mahalle sakinleri salgın sırasında dışarı çıkamadıkları dönemde hem kendilerinin hem de diğer mahalle sakinlerinin ihtiyaçları olduğunu fark edince, sitelerinin WeChat grupları üzerinden örgütlenerek bu ihtiyaçları dayanışma içerisinde karşılama yoluna gittiler. WeChat gruplarında ilk olarak maske ve dezenfektan alımı için örgütlenildi. Daha sonra pazar alışverişlerini yapamayacak olanlara yardım için nöbet listeleri oluşturuldu. Zaman içerisinde çeşitli meslek gruplarına mensup olan site sakinleri ihtiyaç olan diğer konularda gönüllü listeleri oluşturmaya başladılar. Örneğin, doktorlar sağlık kontrolü yapmaya başladılar ve öğretmenler çevrimici eğitime geçişte WeChat üzerinden gönüllü ek dersler vermeye başladılar. Karantina yüzünden evine dönememiş olanlar için de, komşuları ev hayvanlarına bakmak gibi yardımlarda bulundular. Wuhan gibi salgının ağır geçtiği yerlerde komşular toplu taşım kullanılamadığı için özel arabası olmayanları ya da sağlık çalışanlarını hastanelere getirip götürmek için dayanışma ağları kurdular. WeChat grupları sadece lojistik amaçla kullanılmadı; ayrıca psikolojik destek işlevi de gördü. Komşular, özellikle ilk haftalarda günler geceler boyu bu WeChat gruplarında birbirleriyle dertleşerek, birbirlerine haber ileterek ve yanlış haberler konusunda uyararak yaşadıkları travmayı birlikte atlattılar.

Yerelin önemini devlet de farketmişti elbette. İki yıl önce mahalle, en küçük yerel yönetim birimi ilan edildi. Bu parti-devletin artık mahallelerde de birimleri olacağı anlamına geliyor. Ancak mahallelerde devletin görünürlülüğünün artması salgın döneminde oldu. İhtiyaç haritasını çıkartmak ve dayanışma ağlarının güvenliği ve kalite kontrolünü yapmak adına devlet yerel ağlara nüfuz etmiş oldu. 

Şu anda halkın dayanışma ağlarıyla yerel yönetimlerin kontrol mekanizmaları arasındaki maç berabere. İleriki dönemlerde salgın sürecinde ortaya çıkan bu iki eğilimden hangisi ağır basacak göreceğiz.

Remzi Oğuz Arık: Bir bilim insanının hazin öyküsü

Günlük hayatımızın akışı içinde bazen tesadüfi bazen de pek sık karşımıza çıkmasına rağmen fark etmediğimiz bazı işaretler, görüntüler vardır ya, hani çoğu zaman algılamayız, düşünüp sorgulamayız hiç.

En azından benim için böyle oluyor; pek çok şey aklımın bir ucunda öylece durmasına rağmen onları fark etmiyor/edemiyorum. Çocukken çok sevdiğim tren yolculuklarında camdan gördüğüm pek çok objenin gözlerimin önünden hızla geçip gitmesine benzetebilirim belki de. 

Yaşamın bu anlamsız hızı ve koşuşturması sırasında kayıp giden kim bilir neler vardır? Bunlardan bir örnek olarak, semtimizde yıllarımızı geçirirken bildiğimiz, duyduğumuz ama nereden çıkmış olabilir diye aklımızın ucuna dahi gelmemiş olan, hepimizin içinde yaşadığımız mahallelerin isimlerine dair bir bilgi aktaracağım.

Söz konusu mahallemizin adı pek çoğumuzun sınırları içinde yaşadığı, hemen hepimizin adını duyduğu, bildiği lakin benim gibi ekseriyetle hakkında malumatımızın olmadığı, dikkat çeken ismiyle; Remzi Oğuz Arık.

Muhtarımız Süleyman Demircan’ın renkli siması, çalışkan kişiliği ve yıllardır organize ettiği güzel aktiviteleri nedeniyle mahallenin adını duymayan yoktur ama kime aittir bu isim ve neden verilmiştir? Bunlara geçmeden önce gelin size kısa bir araştırmayla mahallemizin özelliklerine dair diğer bulduklarımızı aktaralım.

2019 yılı verilerine göre mahalle sınırları içinde 5344 kişi ikamet etmekte. 

İlginç bir veri de, nüfusun % 57.5’inin kadın çoğunluğunda olması. Kadın oranının Çankaya İlçe’de % 52.1 ve Ankara İl nüfusunda ise % 50.5 olduğunu göz önüne alırsak kadın yoğunluğu ile dikkat çekiyor. Hatta diğer Ayrancı mahallelerinden de ileride olduğunu söyleyebiliriz.

Peki nüfus hareketleri nedir? Hızla yoğunlaşıyor mu mahallemiz diye sorarsanız cevabı tam tersi olacaktır. Ankara istikrarlı şekilde büyürken mahallemiz de istikrarlı bir seyrekleşme halinde; 2012’de 5860 olan nüfus son 7 yılda 516 kişi eksilmiş.

 Yani kısaca terk edilmeye başlayan ve kadın ekseriyetli bir mahalle diyebilir miyiz tam olarak, onu da size bırakıyorum.

1944 Ankara’daki ev. Arkada Prof.Dr. Remzi Oğuz Arık ve eşi Türkân Arık, önde Oluş Arık.

Gelelim mahallenin ismine. Evet bir kısmımız tanıyordur bu ismi, özellikle arkeolojik çalışmaları ve politik kişiliğiyle bir döneme damgasını vuran Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık.

Ankaralılar onu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji profesörü olarak ve siyasi düşün yazı ve mesaileriyle tanıdı.

Peki ünlü bir yazar, politikacı ve tarihçi olduğu için mi ismini vermişlerdi bir mahalleye? Bu soruları aynı okulda kendisi gibi arkeolog- sanat tarihçisi olan oğlu, eski dekan Prof. Dr. Oluş Arık’tan cevaplamasını istedik.

Prof. Dr. Oluş Arık ve eşi Rüçhan Arık

Pandemi sürecinde kendisiyle yüz yüze görüşme şansını bulamadığımız için yaptığımız telefon görüşmesi talebimizi kırmayarak kabul eden Oluş hocamız, babası Remzi Oğuz Arık’ın Adana’nın kuzeyinde şimdilerde bile çok zor gidilen Torosların geçit vermeyen tepelerinde bir köyde doğmasıyla başlayan ilgi çekici hayat hikayesini anlattı bizlere.

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra tekrar sivil demokrasiye dönüldüğü tarihlerde yaklaşık 61-62 yıllarında bu mahalleye babamın adını vermişler. Biz de âilecek sonra öğrendik. Babamın vefatından sonra biz de bir dönem 56-57 gibi Ayrancı’da Yaylagül ve Karyağdı Sokaklarında oturduk. Ama 60 İhtilali’nden sonra taşındık oradan.

Ünlü arkeolog, düşünür, siyaset insanı Remzi Oğuz Bey, Adana’nın Kozan İlçesine bağlı Kabaktepe köyünde dünyaya gözlerini açar, yıllardan 1899’dur.

Babam Adanalı olmasına rağmen doğduğu köy Çukurova’da değil Torosların yüksek yamaçlarında kurulu sarp bir orman köyüydü. Atla eşekle zar zor ancak çıkılıyordu.

Feke ilçesi sandık eminliği yapan babası onu Kozan’da mahalle mektebine yollar. Annesiyle birlikte Adana’dan çıkan Arık, ortaokulu Selanik’te yaşayan ablasının yanına giderek bitirir. Ardından İşkodra kentinde bulunan Osmanlı subayı abisinin yanında liseye başlar. Balkan Savaşı nedeniyle liseyi İstanbul’da devam etse de en son İzmit’te bitirir. İstanbul’a dönünce Muallim Mektebi’ne girer ve mezun olur. Doğduğu bölgeye gider öğretmenlik yapmaya. Öte yandan kitaplar yazmaya başlar. 1. Dünya Savaşı sırasında kimsesiz çocuklara öğretmenlik yapar. Kurtuluş Savaşı sonrasında Galatasaray Lisesi’nde gece yatılı öğretmenliğe başlar. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirir.

Bu sırada, eski eserler ve Arkeoloji alanında hep başka mesleklerden kimselerin işleri yürütmesini doğru bulmayan Atatürk, profesyonel arkeolog yetiştirmek üzere sınav açtırır. Babam bu sınavı kazanır ve 1926’da burslu olarak Fransa Sorbonne Üniversitesi’ne Arkeoloji öğrenimine yollanır. Orada Arkeoloji bölümü yanı sıra, Sanat Tarihi bölümü, Louvre Arkeoloji Okulu derslerine de devam eder. Burada restorasyon ve müzecilik te okur.

Babamın Paris’te okurken aynı dönemde kendisi gibi Avrupa’da okuyan Türkiyeli öğrencileri örgütlediğini, başka ülkelerdeki öğrencilere de ulaştığını ve onları sık sık “Bugün Anadolu için ne yaptın’’ sorusuyla sıkıştırmasının meşhur olduğunu arkadaşları anlatırdı.

Türkiye’nin ilk “tahsilli” arkeoloğu olarak 5 yıl sonra ülkeye dönüşte kısa süre İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde görev aldıktan sonra Ankara macerası başlar Remzi Oğuz Bey’in, 1933 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın Arkeoloji Uzmanı olur. Bir sene sonra Gazi Üniversitesi’nin çekirdeği sayılan Gazi Terbiye Enstitüsü’nde Sanat Tarihi bölümünü kurmakla görevlendirilir, ardından Türk Tarih Kurumu üyesi seçilir.

Kazı sırasında bir dinlenme anı

Maarif Vekaleti arkeoloğu olarak tayin edildikten sonra devlet yetkilisi olarak ünlü Alman arkeolog Prof. Von der Osten yanında Alişar antik kenti kazı çalışmalarına gider. Daha sonra Amerikalı arkeolog Prof. Blegen ile Truva’da görev alır. Ardından kendisinin başkanlık yaptığı kazıları yönetmeye başladı. Başkanlık yaptığı ilk kazısı Alacahöyük’te idi.

Sonrasında Gölbaşı Karaoğlan Köyünde muazzam kazılar yaptı senelerce. Benim ve kardeşimin çocukluğumuz o köyde geçti (1937-41). Çok iptidai yerlerdi o zaman. Mogan Gölü sıtma yuvasıydı, ben ve kardeşim sıtmaya yakalandık. Çok sıkıntılı şeyler hatırlıyorum o devirde.

Yozgat yakınında Göllüdağ’daki kazısında çetin soğuklar nedeniyle zatürre olur ama altın eserler bulmuşlardır orada. Hatta gelişmeyi yakından izleyen Atatürk’e rapor vermeye gittiğinde, Fevzi Çakmak ile konuşan Gazi, “Görüyor musunuz Paşam, artık sıkıştık mı Remzi’yi yollarız bize altın getirir” demiş ve takılmışlardır babama. Böyle bir anısı var babamın.

Orta Anadolu’da Bitik Köyü, Karalar Köyü gibi yerlerde de Hitit ve öncesi Prehistorik çağlara ait kazılar yaptı.

1940’lı yıllarda aynı zamanda Ankara’daki Arkeoloji Müzesi ve Etnoğrafya Müzesi müdürlüklerine atanmıştır. O sıralarda Ankara’da Çankırıkapı, Karaoğlan (Gölbaşı) ve Bitik (Kazan) kazılarını da yönetmekteydi. 

1939 yılında DTCF Arkeoloji bölümü başkanlığına getirildi. Ekrem Akurgal hocamızı Üniversiteye, doçent olarak almıştır. Ünlü Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç hocalarımız onun asistanıydı. Birçok bilim insanı ve müzeci onun öğrencisiydi.

1944’te eski dostu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası üniversiteyi bıraktı ve Müze müdürlüklerini sürdürdü. 

1949 yılında İsmet İnönü’nün yönlendirmesiyle kurulan İlahiyat Fakültesi’nde Türk ve İslam Sanatları Tarihi bölümü açar. 

Fakat yine uzun sürmez akademisyenliği Arık’ın, onun aklında hep Anadolu’ya hizmet vardır. Lakin bu sefer siyasi olarak giriştiği bu hamle ile Demokrat Parti listesinden bağımsız Seyhan vekili olacaktır 1950 yılında.

1953 Türkiye Köylü Partisi Kongresi, Prof. Remzi Oğuz Arık, İnönü’ye bilgi veriyor. Sağda Kemal Satır

Babam yapılan daveti kabul ederek Demokrat Parti kontenjanından Adana vekili seçildi. Ama bir müddet sonra fikirlerine uygun olmadığını anladığı için ayrılarak Köylü Partisi’ni kurdu. 

Paris eğitiminde etkilendiği sol görüşlerin de etkisi vardı bu parti girişimine neden olan. Bir yandan da Atatürk’ün yetiştirdiği kuşaklar gibi milliyetçi idi ama bunların anladığı milliyetçilik başka bir şey… Yani Dünya’daki genel nasyonalizm anlayışından farklı olarak, “Halkçılık” yönü ağır basan bir düşünceydi. Köylü Partisi’ni kurması da bu nedenleydi. 

Gerçekten de Remzi Oğuz, siyaseten tam karşılığını bulamamış olacak ki 2 sene sonra 3 vekil arkadaşıyla Demokrat Parti’den istifa edip genel başkanlığını yapacağı Türkiye Köylü Partisi’ni kurar arkadaşlarıyla. 

19 Mayıs 1952 tarihinde kurdukları partiyle farklı bir siyasi söylem geliştirmeye başladılar. Arık’ın teorize ettiği “Anadoluculuk” fikirlerine göre ülkenin temel sosyal ve kültürel sorunlarının çözümü ancak köylülerin eğitimi ve ekonomik kalkınmasından geçmekteydi. Bu şiarla yola çıkarlar ve il il öncelikle köylerden başlayarak örgütlenmeye başlarlar. Mecliste koltuk sayıları 6’ya çıkarken, onlar da köylücülük olarak da tanımlandırılan hareketlerini mecliste hararetle anlatmaya devam ederler.

Remzi Oğuz Arık 3 Nisan 1954’te Adana’dan Ankara’ya dönerken uçağı havada patlayarak düşer.

Remzi Oğuz Bey’in 3 Nisan 1954’te seçim çalışmaları için gittiği Adana’dan Ankara’ya dönerken uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle büyük moral kaybı yaşayan parti bir ay sonra girdiği ilk genel seçimlerde % 0.6 alarak hezimete uğrar. Birkaç sene sonra da başka bir partiyle birleşerek siyasi faaliyetine son verir.

Partileri muvaffak olamasa da Türk siyasetinde iz bırakır ve köylücülük fikirleri partilerin programlarına girer, düşünce tarzı olarak değer kazanır.

Remzi Oğuz Arık, partisinin büyük bir heyecanla beklediği genel seçimlere bir ay kala seçim çalışmaları için gittiği Adana’dan THY ait 13.40 seferini yapan ARK isminde Dacota tipi yolcu uçağıyla havalanmasından 10 dakika sonra gerçekleşen kaza nedeniyle hayata veda etmişti.

İlk Türk uçak kazası olarak tarihe geçmiş olan bu kazada uçak, Toros eteklerinde Kurttepe mevkinde havada infilak ederek düştü ve 15 kilometrelik alana yayılan uçak 25 kişiye mezar oldu.

Kazaya da kısaca değineyim. Ben Adana’dan dönmesini bekliyordum, uçaktan karşılamak üzere, 16 yaşında idim ve düştüğü haber verildi. Ertesi gün de Devlet Hava Yolları Umum Müdürü Rıza Çerçel bey beyanat verdi; ‘‘Bizim bu tip uçaklarda böyle bir kaza olması mümkün değil çünkü havada infilak etmiş. Hava berraktı, dış etki olmadan böyle bir şey olmazdı” diyor.

Sonra adamı (müdürü) oradan aldılar başka bir yere verdiler. O da siyasete atıldı sonunda. Umum müdür inanmamıştı yani kaza olduğuna, şaibeli olduğunu ima etti.

Babam uçakta savcı yeğeni olan Orhan Arık ile birlikte öldü. O sırada Seyhan Barajı inşasında çalışan mühendisler babamın içinde olduğu Ankara’ya giden 13.40 uçağını seyrederken havada patladığını görmüşler. Sonra bu kaza konuşulmadı bir daha, yasaklandı. Yani kaza şüpheli kaldı.

Babasının siyasi yönü ile ilgili sorularımıza ve hakkındaki genel fikirleri sorduğumuzda Oluş Arık hoca ilginç açıklamalarda bulundu.

Bu ülkenin aydınları çeşitli manipülasyonların sonucu, gerçeği net olarak göremiyor; babam bazılarına göre sağcı, bazılarına göre solcudur, liberaldir, devletçidir. 

Beğendiğimiz sevdiğimiz insanlar bile bu nedenle objektif bakamadılar. Yüz yüze gelip konuşsalar belki anlarlardı onu. 

Son olarak babamın bir sözü ile bitireceğim; Dil yaşayan bir varlıktır, öyle konstrüktif yani laboratuvarda üretilmiş gibi olamaz, yaşayamaz o zaman. Yaşayan kavramlar olmazsa düşünemezsinizdiye organik bir yaklaşımı da vardı. 

Babama kafatasçı diyenler bile oldu, onlara kitabından bir cümleyle karşılık vereyim “Kimse anasını babasını seçmekte hür değildir. Tesadüfle başlar hayatımız, kendi bilincimiz ve irademizle bir topluma mal oluruz ve yüceltmeye çalışırız” böyle bir düşünceye kafatasçı denebilir mi?

Remzi Oğuz Arık’ın oğlunun ağzından dinlediklerimiz ve araştırmalarımız sonunda derlediklerimiz bilgiler ışığında; ülkenin ilginç simalarından birisinin başarılı bilimsel çalışmalarla dolu hayatı yanında, şimşekleri üstüne çeken tartışmalı fikirleriyle birlikte politik kişiliği de oldukça ilgi çekici.

Toroslar’da başlayıp yine Toroslar’da sona eren hayatı boyunca gerçekten ne demiş, neyi anlatmak istemişti Remzi Oğuz Arık? Anlatamamış veya anlaşılamamış mıydı? Yoksa anlaşılması uygun bulunmamış mıydı bazı çevrelerce?

Belki de savunduğu idealleri ile ölümüne neden olan uçak kazası arkasındaki gizem sanırız hiç aydınlatılmayacak. 

Mahallemize isminin verilmesinin arkasında yatan nedenler de acaba bu gizemin içinde saklanmakta mı, ne dersiniz?

Onore etmek veya günah çıkarmak? Ya da başka bir şey belki…

Umur Cevrem: Semt meclisi, semti kucaklamalı

Hayalimde olan bir şeyi gerçekleştirmişsiniz. Hakikaten uzun süredir bir hayalimizdi Ayrancı bölgesinde böyle bir dernek yapısı içinde bir araya gelmek. Bunu gerçekleştirmişsiniz, çok teşekkür ederiz emeği geçen herkese, katkıya ve işbirliğine her zaman hazırım.

Ankara’da başarılı örnekleri olan bir yapılanma mahalle dernekleri, önemsediğim bir şey. Ankara’da bu konuda iyi örnekler var, çok iyi çalışmalar yapıyorlar. Umarım Ayrancı’da da benzer şeyleri hep beraber gerçekleştirebiliriz.

İnşaat mühendisiyim. 1959 yılında Ankara’da doğdum. Hayatımın tümü Ankara’da geçti. ODTÜ’de üniversite yıllarımda üniversitenin en eski öğrenci topluluğu olan Türk Halk Bilimi Topluluğu’nda halk oyunları ve halk müziği konularında çalıştım. Topluluğun yayın organı “Halkbilimi” dergisinin yayınında çalıştım. Mezuniyet sonrasında karayolu, otoyol proje ve inşaatları ile enerji santrali inşaatlarında yurtiçi ve yurtdışında çalıştım. Mesleki çalışmaların dışında, kentsel sorunlara ilişkin çalışmalara da katıldım. Halen bir müşavirlik şirketinde çalışmakta olup, ODTÜ Mezunlar Derneği ve Türk Mühendisler Birliği Derneği yönetim kurulu üyesiyim.  İngilizce ve  Fransızca biliyorum.
Umur Cevrem

Ayrancı dediğimiz zaman 5-6 mahalleden bahsediyoruz. Bu mahalleler birbirine bitişik ve aralarında belirgin bir sınır yok, çok iç içe yaşanıyor. Değişik mahallelerdeki insanların bir dernek yapısı içerisinde, sorunlarını konuşmaları ve iletebilmeleri adına bir adres olması, çok faydalı bir yapılanma.

Belediyeler çalışmalarını yaparken, halkın katılımını da sağlamak için kent konseylerinden destek ve güç alıyorlar. Kent konseylerinin kılcal damarlarını da semt meclisleri oluşturuyor. Bu bağlamda genel anlamıyla semt meclisi oluşumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Çankaya Kent Konseyi’nin oluşumu sonrası, semtte bu tür çalışmaların içinde bir süre yer aldım. Yanlış bilmiyorsam, yasa gereği, Kent Konseyi’nin Belediye Meclisi’ne sunmuş olduğu kararlar, gündeme alınmak ve öncelikli olarak görüşülmek zorunda. Katılımcılığın artması adına çok önemli bir mekanizma Kent Konseyleri, Semt Meclisleri. Ancak benim en çok önem verdiğim konu katılım. Katılım süreçlerinin çok iyi tanımlanması gerektiğine inanıyorum. Semt Meclisleri’nde en yüksek oranda mahalle temsili sağlanmalı, yoksa mahalleden kopuk bir organizasyonun verimli olacağını düşünmüyorum. Temsilin sağlanmasındaki en önemli unsur olan muhtarlar mutlaka içinde bulunmalılar. Çünkü herhangi bir mekanizmadan olur almadan doğrudan halkın oyuyla, seçimle geliyorlar. Bölgelerini iyi tanımaları da önemli bir etken.

Semt Meclisleri’nde maksimum katılım nasıl sağlanabilir?” Yanıtı, sokak bazlı çalışmalar diye düşünmekteyim. Örneğin benim oturduğum Aziziye Mahallesi’nde nüfus ~15.000 civarında, mahalle büyük bir alanı kapsıyor ve çok uzun sokak/caddeleri var. Mümkün olan en kapsayıcı şekilde insanlara ulaşmanın mekanizmalarını kurmak için kafa yormak gerekiyor. 

Çankaya Kent Konseyi başkanı Ayrancı Semt Meclisini oluşturmak anlamında bir tanıtım ve tanışma toplantısı yaptı. Siz de o toplantıdaydınız. Toplantıyı ve sonrasını biraz değerlendirir misiniz, Ayrancı semt meclisi bir heyecan yaratacak mı, talep ve ihtiyaç var mı, katılım nasıl olacak?

Katılımcı süreçleri işletecek mekanizmaları sağlıklı kurarak ve insanların –hayata, gündelik yaşama dönük– doğrudan taleplerini alabilecek bir işleyiş oluşturarak gündemi iyi yönetebilirsiniz. 

Her semt meclisi (semt derken neyi kast ediyorum: ulaşılabilir ve yönetilebilir bir büyüklüğü tanımlıyorum), büyük/küçük her sokağın, her 4-5 yapı grubunun temsil kabiliyeti olacak bir kurguda ele alınmalı. En başta, Semt Meclisi tüzel kişiliğinden mahallenin yaşayanlarının haberdar olması lazım. Apartman yöneticilerini bir araya toplamanın yolları araştırılmalı. Apartman yöneticileri üzerinden her yaşayana ulaşılabilir. Apartman kat malikleri oylarıyla doğrudan seçilir apartman yöneticileri. Apartman yöneticileri ve görevlileri ile oluşan bir ağ üzerinden ne kadar insana ulaşabilirseniz, gelen geri dönüşlerle çok daha sağlıklı gündem ve sorun belirleme şansı olur.

Burada kilit iki unsur; muhtarlar ve apartman yöneticileri. Bunlara muhakkak ulaşılması gerekiyor.

Ayrancı’yı biraz tarifler misiniz? Nasıl bir semtte yaşıyoruz, komşuluk ve mahalle kültürü açısından neler görüyorsunuz?

60’lı yılların sonunda yavaş yavaş oluşan bir bölge Ayrancı, çocukluğumda ismini duyardım ama neresi bilmezdim. 1979’dan beri, 40 yılı aşkın süredir Ayrancı’da yaşayan bir insanım. Gençlik yıllarımın bir kısmını, olgunluk yaşlarımın tamamını burada geçirdim.

Ayrancı’nın birinci özelliği kent merkezine yakınlığı, kısa zamanda ulaşabiliyor olması. İkincisi de, hala mahalle kültürünü yaşatan bir yer olması. Üçüncüsü de, hala esnaf kültürünü yaşatıyor Ayrancı bölgesi. Alışveriş imkanları, sağlık merkezinin varlığı, gündelik aktiviteler adına da çok uygun bir yer. Bir bakkal, manav, berber, lokanta olsun esnaf kültürü yaşıyor, onlarla mahallelinin sosyal ilişkileri yaşanmaya devam ediyor ve bunu kaybetmememiz gerektiğine inanıyorum.

Ulaşım bir dönem sorundu ama artık daha küçük sorunlar içeriyor. Yaşam olarak da Ankara’nın en rahat bölgelerinden biri olarak düşünüyorum. Her tür sosyal altyapıyı barındırıyor olması avantaj. Çıkıp rahatlıkla Botanik’e, Kuğulupark’a, Dikmen Vadisi’ne gidebilirsiniz. Yaşaması da rahat.

Tabii bir sorunumuz da var; son dönemde Ayrancı bölgesindeki kentsel dönüşüm hızlandı. Eski ve bahçeli binalar yıkılıp yerine yenileri yapılırken iki problem oluşmaya başladı: Birim alandaki insan yoğunluğu artıyor, kat sayısı ve daire sayısı ile birlikte. Bir de, yeşil alanımız hızla azalıyor ve çocukluğumuzdaki bahçe içerisindeki ankara evlerinden uzaklaşıyoruz.

Kentsel ölçekte avantajları var ama bunu sürdürebilmek için insanlar arasındaki dayanışmayı arttırmak gerekiyor. İnsanların, kendi yakın çevrelerine ilişkin güncel sorunlarını birlikte tartışıp, çözüm mercilerine iletmek adına da avantajlı bir bölge. Mahalle kültürü çok çok önemli bir konu. Bunları geliştirmek adına Semt Meclisi’ni devreye sokmakta fayda var.

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Ahmet Uçar: Ayrancı uyumlu ve hoşgörülüdür

Belediyeler çalışmalarını yaparken, halkın katılımını da sağlamak için kent konseylerinden destek ve güç alıyorlar. Kent konseylerinin kılcal damarlarını da semt meclisleri oluşturuyor. Bu bağlamda genel anlamıyla semt meclisi oluşumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Hak temelli talepler, özellikle de kentli hakları ve çevresel haklar talebi günümüz insanlığının temel sorunları ve argümanlarını oluşturuyor. 

Yönetenleri ve idarecileri seçmekten ibaret olan katılımcı demokrasi kavramı artık bugün aşılmıştır. Daha güncel olanı yerelden ve doğrudan katılım hakkıdır. Esas olarak yerel yönetimlerin – belediyelerin doğru ve sürdürülebilir kararlar almaları ve uygulamaları da buna bağlıdır. Artık “insan haklarıyla insandır’’ sözü, yaşamın temelini oluşturmaktadır. Ülkemizde insanların %92.5 kentlerde ve kentin varoşlarında yaşamaktadır. 

Coğrafya öğretmeniyim. Özel eğitim kurumlarında uzun süre çalıştım. Özel Dershane (eğitim kurumu) işletmeciliği de yaptım. Doğa ve dağ rehberiyim. On beş yıldan beri Türkiye’nin bütün dağlarına çıktım. Ayrıca İran’ın en yüksek iki dağına ve Everest ana kampa çıktım. Kendimi coğrafya bilgimin de katkılarıyla doğa dostu sayıyorum. Kent yapılanmalarında doğanın da hesaba katılarak düzenlenmesinin ve kentin sadece insana ait değil doğasıyla birlikte insanın da içinde yaşadığı mekanlar olmasını düşünüyorum..
Ahmet Uçar

Bu anlamda hemşehrilik bilincini yeniden oluşturup geliştirmelidir. Kentler ve aynı zamanda yaşadığımız semtler yaşamsal sorunlarımızın da kaynağını oluşturuyor. Daha düzenli, temiz ve elverişli semtlerde yaşamak hepimizin hakkı. Semtimizde görüp yaşadığımız çevresel ve yönetimsel eksikliklere, çarpıklıklara ve yanlışlara seyirci kalamayız. Görülmüştür ki insanlar sorunlarına sahip çıkıp yerinde çözümler ürettikleri müddetçe sağlıklı toplumlar ve bireyler oluşuyor.

Semt Meclisleri, mahallenin temel karar ve denetim organı olmalıdır. Mahalleye ilişkin genel sorunları tartışarak çözüm yollarını araştırmalı, çözüm önerilerini ve araçlarını geliştirmelidir. Mahalle meclisleri yerel yönetimin asli unsuru olarak kabul edilmeli; mahallelinin istek ve ihtiyaçlarını idari mercilere taşımanın organı olmalıdır. 

Çankaya Kent Konseyi başkanı Ayrancı Semt Meclisini oluşturmak anlamında bir tanıtım ve tanışma toplantısı yaptı. Siz de o toplantıdaydınız. Toplantıyı ve sonrasını biraz değerlendirir misiniz, Ayrancı semt meclisi bir heyecan yaratacak mı, talep ve ihtiyaç var mı, katılım nasıl olacak?

Öncelikle belirteyim, semt meclisiyle ilgili ihtiyaç tabii ki var. Talebin de var olduğu  toplantıya yetmiş civarında katılımcının hazır bulunduğundan anlaşılmaktadır. Ayrancı, Ankara’nın kentli hakları ve kentli bilincinin yüksek olduğu bir semtidir. Örgütlenme, katılımcılık ve yönetim konularında toplantıdan bir şekilde haberdar olup katılanların çok ötesinde semt meclisimiz hayata geçerse, yoğun bir ilginin olacağı kanısındayım.

Doğaldır ki, semtimizde yerel ve çevresel sorunlar, sorunlarımızın doğru tasnifi, yönetebilme yeteneğimiz, hemşehrilik bilincimiz, bir süreçle gelişecek ve olgunlaşacaktır. Semt meclisini oluşturma girişimimizle bu süreci de başlatmış olduk. Semtimizin yerel ve yönetişimsel sorunlarında belirli bir bilgimiz olsa da tecrübesizliğimizden kavram kargaşaları ve yetersizliklerimiz var. Halen semt meclisi konusundaki girişimlerimizden muhtarlarımızı birincil belirleyici unsur saymayı aşamıyoruz. Halbuki muhtarlar semt meclisinin doğal katılımcı üyeleridir. Semtimizdeki okulların temsilcileri, semtimizdeki sağlık merkezlerinin temsilcileri, inanç ve ibadet merkezlerinin temsilcileri, esnaf temsilcileri semt meclisimizin doğal üyeleridir. Bunların dışında semt sakinlerinin seçeceği doğal üye olmayan temsilcilerin oluşturulması süreci var.

Ayrancı semt meclisimiz, mahallemizin sorunlarının çözümünde çok önemli bir rol oynayacaktır. Meclis sayesinde, gelecek için doğru bir kent planlaması ve halihazırda yaşayan hemşehrileri için temiz bir çevre, güvenli bir kent ve de olanaklarla çoğaltılmış yaşamlar sunmak mümkündür diye düşünüyorum.

Ayrancı’yı biraz tarifler misiniz? Nasıl bir semtte yaşıyoruz, komşuluk ve mahalle kültürü açısından neler görüyorsunuz?

1983’de öğrenciliğimden itibaren Ankara’da yaşıyorum. Zaman zaman bir-iki yıllığına ayrılışlarım oldu. Yani otuz yıldan fazla Ankara da yaşıyorum. Çeşitli semtlerde oturdum. On iki yıldan beri de Şimşek sokakta ikamet ediyorum.

Bir çok insanın söyleyeceği gibi ayrancı sakin, düzgün insanların yaşadığı sosyal ve kültürel yönlerden daha rahat bir semttir. Ayrancının imar sorunlarının oturması ve nerdeyse bitmesi yaşayanları anlamında ayrancıyı sakinleştirmiştir. Ayrancı da rantın sınırlılığı ve ayrıca da belirgin bir kentsel üretim odağının bulunmaması klasik anlamda kent karmaşasını önlemiştir. Ayrıca sakinlerinin kültürel seviyelerinin yüksekliği ayrancıda bir hoşgörü de yaratmaktadır. Bu anlamda ayrancıda bir kimliksel şekillenmeden ziyade sosyal ve kültürel şekillenme belirgindir. Bu sosyal ve kültürel şekillenme çağdaş bilinç ile uyumlu ve hoşgörülüdür.

Ayrancı da birisine merhaba dediğiniz zaman veya apartmanınızdan birisine günaydın dediğiniz zaman asla sizi yadırgamaz ve de olumlu karşılık verir. Özellikle ayrancıda yaşayan genç nüfus, sosyal duyarlılığı yüksek insanlardır. Yardım etmeye oldukça meyillidirler. Belli bir maddi ve kültürel doygunluğa sahiplerdir. Yeni ve çağcıl bilinçleri yüksektir. Bu anlamda çevresel ve toplumsal duyarlılıkları da fazladır.

Ayrıca ayrancıda yaşadığım için kendimi şanslı sayıyorum. Ankara’nın merkezinde ve bir o kadar da şehrin karmaşasında uzak..

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Plan Oba Apartmanı

Hoşdere’de bir apartmanın güzel ve hüzünlü hikayesi

Bu sayı için bambaşka bir konu vardı aklımda aslında. 1980’lerin tam ortasında ikinci kez Ayrancı’lı olduğum dönemde dönemde hayatıma giren, hala kıymetlim olan insanların varlıklarını fazlasıyla etkileyen, dostluklarının zemini olan, benim de onlardan bolca dinleme fırsatı bulduğum mekanlar üzerinden bir Ayrancı hikayesi yazmaktı niyetim, daha çok da dostlarımın anlatımlarına başvurarak.  Ama ne olduysa Ayrancım Gazetemizin ikinci sayısının duyurusunu fb’da paylaştığımda, çok sevgili dostum Emine’nin afişteki “özlediniz mi” sorusuna “hem de çok” cevabıyla oldu. Aslında hep İstanbullu olarak tanıdığım, bildiğim, İstanbul hayatımın baş kahramanlarından sevgili Emine’nin Ankaralı geçmişi, Ankara’da başlayan hayatının en güzel 9 yılının mekanı olan ve her anlattığında, güzel duygusu bana da geçen apartmanlarının, beni her dinlediğimde çok heyecanlandıran hikayesi geldi aklıma; Hoşdere Caddesi 18 numarada, yıkılmadan bu günlere gelmiş Plan Oba Apartmanı’nın hikayesi. Bu mahallemizin de bir güzel hikayesiydi. 


1950’lerin sonları, 1960’lar, devletin, arazisine sahip olmak koşuluyla, üzerine konut yapmak üzere bir araya gelen insanları, kooperatifleri desteklediği yıllar. Ayrancı konumu ve arazi fiyatlarının da uygunluğuyla bu niyetle bir araya gelenler için uygun bir semt o zamanlar. Nitekim bu yazının hazırlığı için “google”da küçük bir gezinti yaparken yıllar önce hikayesini yine heyecanla okuduğum, çocukluk, ilk gençlik anılarımın güzel, özel mekanlarından Piknik’in çalışanları için lojman amaçlı yapılan Piknik Apartmanı’nın Alidede Sokak 5 numarada olduğunu; bankaların 1930’lardan başlayarak 40 yıl boyunca, mevduat sahiplerini teşvik için yaptırdığı ikramiye evlerinden İş Bankası tarafından yaptırılan bir binanın Ayrancı Yeşilyurt Sokak 53 numarada hala İkramiye Apartmanı olarak ayakta durduğunu, üstelik bunların sıkça kullandığım yürüme güzergahımda, hep önünden geçtiğim apartmanlar olduğunu şaşırarak, heyecanlanarak fark ediyorum. İşte bu bağlamda; çoğunluğu planlamacı, mimar, ODTÜ bağlantılı ya da DPT’de çalışan bir grup insan da bu imkanı değerlendirmek ama en çok da bir arada güzel bir hayat kurmak hayaliyle, 1965’de Hoşdere Caddesi üzerinde 60.000 TL’ye bir arazi alıyorlar ve 2 yıl sonra üzerinde bir bina inşa etmeyi başarıyorlar.

Plan Oba Apartmanı (Temmuz 2020 – Ali İhsan Başgül)

1950’lerin sonları, 1960’lar, devletin, konut yapmak üzere bir araya gelen insanları, kooperatifleri desteklediği yıllar. Ayrancı konumu ve arazi fiyatlarının da uygunluğuyla bu niyetle bir araya gelenler için uygun bir semt o zamanlar. Piknik’in çalışanları için lojman amaçlı yapılan Piknik Apartmanı, İş Bankası tarafından yaptırılan İkramiye Apartmanı ve çoğunluğu planlamacı, mimar bir grup insanı biraraya getiren Plan Oba Apartmanı’nın hikayesi aynı zamanda mahallemizin de bir güzel hikayesidir.

Binanın mimarı sevgili arkadaşımın babası, benim de dostluk etme fırsat bulduğum, hayatımın bir döneminde çokça zaman geçirme şansı yakaladığım, zarif, hoş sohbet, güzel insan Yılmaz İnkaya, benim için Yılmaz Abi. Yılmaz Abi aslen İstanbullu, Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık bölümü mezunu bir mimar. Ankara’ya ODTÜ üzerinden geliyor, o yıllar ODTÜ’de öğretim görevlisi; 1971-1972 yıllarında Mimarlar Odası Genel Başkanlığı da yapmış. Yılmaz Abi’nin şair yanını, Rıfat Ilgaz’a duyduğu hayranlıkla Rıfat ismini de adına eklemesini, temize çektiği şiirlerini Orhan Veli’ye okutmak uğruna yaşadığı macerayı (bu güzel hikayeye ilgi duyanlar için link-1) ve Orhan Veli’nin öldüğü gün bütün şiirlerini yakma hikayesini ne yazık ki kendisi bu dünyadan göçtükten sonra öğreniyorum; geçirdiğim onca yoğun zamanda onunla yapamadığım şiir sohbetlerine, şairliğini deşemeyişime, bu anıları onun ağzından dinlemediğime hayıflanıyorum. Biricik kızının doğum gününde beni ve bir yakın arkadaşımızı ayırmadan armağan ettiği Nazım Hikmet imzalı gümüş yüzüğü, zerafetini ve şairliğini hiç unutmayarak bir kez daha anıyor, gözüm gibi saklıyorum.

Hoşdere Caddesi 18 numaradaki Plan Oba Apartmanı (Temmuz 2020 – Ali İhsan Başgül)

Apartmanımızın hikayesine dönersek; bu grubun tek arzusu uygun koşullarda bir konut edinmek değil demiştim; onlar aynı zamanda ortak, anlamlı bir hayat kurmanın da hayalini kuruyorlar, bir anlamda küçük bir komün düşüyle yola çıkıyorlar. Onun için de apartmanlarının adını, planlamacılıklarını ve ortak yaşam arzularını barındırdığını düşünerek PLAN OBA olarak koyuyorlar. Plan Oba Apartmanı tam da bu amaca uygun olarak, 16 adet fazla büyük olmayan ama çok kullanışlı 2 oda 1 salon daire, apartman sakinlerinin ortak kullanımına uygun teras ve o dönem çevre apartmanlarda oturan (Petrolcülerin, Karayolcuların yine kooperatif olarak inşa ettirdikleri binalar onlar da) arkadaşlarımızın, bugün anarken “vaha” olarak tanımladığı arka bahçesiyle birlikte yani ortak alanları fazlaca önemsenerek tasarlanıyor. Apartman sakinlerinden çoğunun ortamı şenlendiren her bir çocuğu için bahçenin çevresine birer kavak ağacı dikiliyor. Çevre apartmanların çorak bahçe alanlarının yanında yeşilliğiyle, şenlikli haliyle ilgi çeken arka bahçe, çocuklar düşünülerek yapılmış oyuncakları, oyun alanları ile çevre apartmanların çocukları için de izlemekten, özenmekten kendilerini alamadıkları cazibe merkezi oluyor.

Bu dostlar apartmanı 1970’lerin başlarına kadar oba hayalinin, birlikte yaşam arzusunun karşılığını fazlasıyla veriyor; çat kapı ev ziyaretlerinin, teras ve bahçe muhabbetlerinin, ev eşyalarını bile değiştirmekten kaçınmadan, anahtarıyla evine giren ev sahibini şaşırtma amaçlı şakaların, muzipliklerin eksik olmadığı, tatillerin bile birlikte yapıldığı bir hayat olarak kuruluyor Ayrancı’nın göbeğinde.

Alp Erkin’in objektifinden alt komşular; Can, Emine İnkaya

Hayatının en güzel ilk 9 yılını bu apartmanda geçirmiş arkadaşım, anılarında olduğu gibi eminim diğer sakinlerin anılarında da önemli bir yer kaplıyordur Plan Oba Apartmanı’nda yaşananlar. 

Bu hikayesi güzel apartmanın sakinleri kimler peki; beni bu hikayeye katan başta apartmanın mimarı Yılmaz İnkaya olmak üzere, eşi Gunilla, çocukları benim güzel arkadaşım Emine ve Can; Gencay Şaylan-Serpil Şaylan ve kızları Zeynep; Tuğrul-Engin Erkin ve oğulları Alp; Alev-Ayla Damalı, Atilla-Tülin Çandır, oğulları Tolga ve Altuğ; Önder-Tansı Şenyapılı, kızları Burcu; çocuklar için evinde hep bir kasa gazoz bulundurmayı ihmal etmeyen kıymetli İlhan Tekeli, Yaşar Kemal’in oğlu planlamacı-mimar Raşit Gökçeli; Tanju Polatkan; Erdoğan-Besen Soral, çocukları Elif ve Bartu, Oktar Türel, Arif Şentek, Hülagü-Ayşe Bulguç ve mis gibi arap sabunu kokan apartmanın görevlileri, Abbas-Raziye çifti, kızları Emine ile birlikte arkadaşım Emine’nin çocukluk anılarında en güzel yeri süslüyorlar. Bu isimlerin pek çoğu ilgi alanları çakışanlar açısından bilindik, tanıdık isimler; dönemin, aydın, demokrat, dik duruşlu insanları. İlber Ortaylı bu apartmanda oturmamakla birlikte, apartmanın müdavimlerinden ve o dönem apartmanın çocukları için sevilen bir abi.

Soldan sağa, Tolga Çandır, Alp Erkin, Hülagu Bulguç, Emine İnkaya,
Zeynep Şaylan (ayakta), Altuğ Çandır (oturan), Elif Soral (ayakta banka yaslanmış)

Bu hikayeyi bana açan sevgili arkadaşım Emine için bu isimlerin her biri tek tek çok kıymetli olsa da içlerinden birisi var ki ayrı bir yeri, önemi var 5 yaşındaki Emine’nin hayatında; ilk aşkım olarak tanımlıyor Emine; O’na, Hülagü Bulguç’a yönelik yoğun sevgisini. Birlikte oldukları her zaman Hülagü’sünün yanından hiç ayrılmıyor, kucağından hiç inmiyor.

Ne yazık ki 1971 darbesi ülkeye karanlık günler getirirken, Plan Oba Apartmanı sakinleri de bu karanlık günlerden fazlasıyla nasibini alıyor. Sevgili Yılmaz Abi, Yılmaz İnkaya, İlhan Tekeli 1971 döneminde ODTÜ’den atılan, uzaklaştırılan, baskılar sonucu uzaklaşmak zorunda kalan öğretim görevlileri arasında yer alıyor mesela (Link-2). Hülagü Bulguç’un başına gelenler ise oldukça ağır; ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü mezunu, Mimarlar Odası Merkez Yönetimi’nde uzun yıllar görev yapmış Bulguç 1972 yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemek niyetiyle İstanbul Maltepe cezaevinden kaçan Mahir Çayan ve arkadaşlarına Ankara’da yardım etmekten gözaltına alınıp, cuntanın o zamanlar yüzbaşı iken sonradan Genelkurmay 2. Başkanlığı’ndan emekli Çevik Bir’in de aralarında bulunduğu timleri tarafından sorgulanırken işkencede felç oluyor, sinir sistemi ağır hasar görüyor ve ömür boyu sürecek bir sakatlık yaşıyor (Hak savunucusu, mimar Yavuz Önen’in 15 şubat 2007 de bu dünyadan ayrılarak İzmir Tire’de toprağa verilen dostu, yoldaşı Hülagü Bulguç’un anısına yazdığı dokunaklı yazının linkini, ilgi duyanlar için aşağıda paylaşıyorum, Link-3).

Apartmanın minik sakinlerinden Emine için işkence sonrası evine dönen Hülagü ile karşılaşmak belki de yaşadığı ilk büyük acı oluyor; gördüğü kişinin o olduğuna inanmıyor, isyan ediyor. Böylece dostlar, dostluklar baki kalsa da bir rüyanın sonuna geliniyor, sıkıyönetimin ağır koşulları, işinden edilmeler, geçim derdi herkesi bir tarafa savuruyor; ama o rüyayı yaşayanların hayatına kattıkları ve bizlere kadar ulaşan hikayesiyle hala güzele, iyiye, dostluğa yönelik umutları besleyen bir dönem olarak kıymetli yerini koruyor. Belki, sonunda hüzün de olsa bu güzel hikayeyi anlatma isteğim de umuda daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, iyiye, güzele, dostluğa inancımız beslensin, mahallemizde yaşanmış güzellikler bugün kuracaklarımıza ilham olsun, umudumuz diri kalsın diyedir… 

TEŞEKKÜR: Bu güzel hikayeyi benimle içtenlikle paylaşan, bana zaman ayıran sevgili dostum, kızkardeşim Emine İnkaya Köknel’e teşekkürlerimle..

Plan oba apartmanı arka bahçesi; Gunilla, Emine İnkaya, Ayşe Bulguç.