27 Aralık “Ankara Günü” nasıl kutlanmalı?

Ankara’nın Osmanlı-Türkiye siyasi tarihine girişi 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın gelişi ile olmuştur. Bugün Ankara’dan bahsediyorsak, 27 Aralık gününü ve Mustafa Kemal Paşa’yı anmadan olmaz.

Bu konuda Nutuk, en önemli kaynaktır. O dönemin aktörlerinin Nutuk’tan biraz daha fazlasını anlattığı, ancak Nutuk’taki akışa da sadık kaldığı hatıratlar bu süreci farklı gözlerle aktarmaktadır. Nutuk ve hatıratlar dışında, Devlet Arşivlerindeki  belgeler ile hem Ankara’nın çevresinde gelişen olaylar hem de 1919 Eylül’ünde Sivas’ta başlayan sürecin tüm detayları görülebilir.

Cumhuriyet tarihimizin bazı önemli günleri, çeşitli şekillerde bayrama dönüşmüş ve resmi bir şekilde kutlanmaktadır. 13 Ekimde Ankara’nın başkent oluşu, 23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin açılış, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanını bu şekilde anabiliriz. Oysa Ankara şehrinin, imparatorluktan cumhuriyet geçişte, bir cumhuriyet şehrine dönüşme süreci 27 Aralık günü başlamıştır.  Diğer bütün takvim günleri Ankara için tali tarihlerdir. Ankara tarihinde 27 Aralık’ta ortaya çıkan irade, imparatorluğun payitahtı olan İstanbul işgal edilince Ankara’da açılan meclis, buradan yönetilen Milli Mücadele ve kazanılan savaş…

Ankara tarihi, yanlış olduğunu ispat da etseniz bir türlü tekrarlanmasını engelleyemediğiniz tevatürlerle ve birbirini tekrar eden kurmaca hikayelerle dolu. Bütün bu hikayelerin yanında, 1919 yılının koşulları içinde Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelmesinin pratik nedenleri olduğunu görüyoruz. 1892 yılının son günü tarihi Berlin-Bağdat Hattı’nın güzergahında Eskişehir aktarmalı da olsa İstanbul’la kesintisiz ulaşıma başlamış olması ve imparatorluğun son Ankara Valisinin Eylül ayı içinde tutuklanıp, İstanbul’a gönderilmiş olması gibi. Ayrıca şehre adını veren üzümleri ve bağları, şehre mizacını veren tiftik keçilerini; keçilerin üzerine kurulan dokumacılığı ve uluslararası ticareti de unutmamak gerekir.

Burada kutlamanın, içi boş bir kavram olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle sosyal medya hesaplarından, günün anlam ve önemine uygun olunduğu düşünülen bir çift güzel söz paylaşımları için, bu uyarıyı yapıyorum.

Kutlamaların içini doldururken, ne kutladığımızı ve onu neden kutladığımızı da bilmemiz gerekir. Ankara’da 27 Aralık gününü nasıl kutlayabiliriz? Bugün şehrin milletvekillerinin gündemine bile girmeyen, belediye başkanlarının bir ikisi dışında varlığından bile haberi olmadıkları 27 Aralık gününü nasıl kutlamak gerekir?

27 Aralık günü, “Ankara Günü” olarak ilk defa 1932 yılında Halkevi merkezli etkinliklere kutlanmaya başlamıştır. Gazete taramalarında, etkinliklerle ilgili görsel ve açıklayıcı bilgiler bulmak mümkündür. 1932 yılında 27 Aralık günü; Ankara’nın çeşitli yerlerinde sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı törenler yapılmıştır. Resmi tatil ilan edilmiş ve dükkanlar da kapalı kalmıştır. Sokaklar bayraklarla donatılırken, resmi binalar ışıklandırılmıştır. Özellikle gündüz gerçekleşen kutlamalarda, büyük bir kalabalık Ankara’da şehir merkezinde toplanmıştır. Kutlama heyeti, 27 Aralık 1919’un aslına uygun canlandırılabilmesi için Ankara’nın köy ve kazalarından halkın gelmesini sağlamıştır. 27 Aralık 1932 günü, Ankara’nın köy ve nahiyelerinden gelen Ankaralılar ile birlikte halkın katıldığı, protokolün olmadığı bir bayram olarak tarihe geçmiştir. Cumhuriyet bayramlarında olduğu gibi stadyum veya kapalı alanlarda değil, şehrin farklı noktalarında halkın katılımı ile kutlamalar yapılmıştır.

Sonraki yıllarda bu kutlamalara bir koşu eklenmiştir. Aslında geniş ölçekli kutlamaların yerini, bu spor faaliyetine bıraktığı görülmektedir. 1936 yılında “Ankara Koşusu” olarak başlamış, daha sonraki yıllarda adı “Atatürk Koşusu”na  çevrilmiştir. Her yıl düzenli yapılan bu koşu, günümüze kadar bu adlandırma devam etmektedir. Ancak güzergahında ve gününde çeşitli değişiklikler yapılmaktadır.

27 Aralık “Ankara Günü”, kültür, sanat ve sporun halkla buluştuğu protokolsuz bir bayram olarak yeniden kutlanmaya başlanmalıdır. Ankara için resmi tatil ilan edilmeli, ulaşım parasız olmalı ve yerellerde insanların kendi katılımları ile tasarladığı etkinliklerle içeriklendirilmelidir. Belediyelerin ya da mülki idarelerin büyük platformlarda, büyük paralar harcayarak yapacağı büyük konserler değil de, mahalle aralarında günün anlam ve önemine denk gelen, amatör ruhun kendini ifade edebileceği kürsüler bulacağı daha mütevazı işlerle kutlama yapılmalıdır. Bu günün en büyük kazanımı olan ve Ankara’ya çok yakışan “Atatürk Koşusu”nun günü ve güzergahı da aslına uygun hale getirilmelidir.

Ankaralılaşmak mı dediniz?

Hem çok kolay hem de pek zordur.

Kolaylığı şuradan; kapısından içeri girdiğiniz andan itibaren yabancılamaz sizi.

Kırk yıllık hemşehri muamelesi görürsünüz.

Öyle kolay bir şey yani…

Siz itiraz etmediğiniz sürece Ankara sizi sahiplenir; bağrına basar hatta…

O KADAR DA KOLAY DEĞİLDİR ANKARALI OLMAK

Zordur aynı zaman Ankaralılaşmak.

Dışarıdan bakanın anlayacağı iş değildir; bir amaç uğruna inat etmeyi, ısrar etmeyi ve amaç gerçekleşene kadar durmaksızın didinip durmayı…

Keçi memleketidir ya Ankara, teşbihte hata olmaz; gerektiğinde keçi gibidir.

Boşuna dememiş atalarımız; “mal sahibine benzemezse haramdır”. Belki de keçiler huyunu almıştır Ankara’nın.

Bilinenin aksine konformist değil, devrimcidir Ankaralı.

Tıpkı Kuvayi Milliye’de, “Nurettin Eşfak’ın Bir Mektubu”nda dizeleştirildiği gibi:

“Mektepten istifa ettim.

Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.

Çocuklarımıza Türkçe okutmak,

öğretmek, sevdirmek onlara

dünyanın en diri, en taze dillerinden birini

kendi dillerini, güzel şey

büyük şey.

Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak

cephede

daha büyük

daha güzel.”

Atatürk Ankara köylerinde köylülerle

TAŞ ÜSTÜNE TAŞ KOYMAKTIR ANKARALI OLMAK

Anlayacağınız, “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” eyyamcılığı Ankara’nın yabancısıdır; şimdi sokaklarda rastladığınız o eyyamcılık, sonradan sızmıştır Ankara surlarından.

Damat Feritler barınamaz buralarda örneğin; o nedenledir ki bizzat Ankara’nın olanaklarıyla kurulmuş bankaların başına getirdiklerini ikna edip, buralardan kaçışın yollarını aradıkları doğrudur. Fırsatını bulduklarında merkezi taşımak istediklerini de biliriz.

Ama eğer bu ülkede “taş üstüne taş konulmuş” ise müsebbibi Ankara’dır.

Ankara’yı küçümsemek için hiçbir fırsatı kaçırmayan bazılarının Yahya Kemal’e atıfta bulunduklarını biliyoruz. Hani şu “…nesini seviyorsunuz” sorusuna Yahya Kemal’in, İstanbul’a dönüşünü…” şeklinde verdiği cevabı kastediyorum.

Peki ya şuna ne demeli?

“Ey Ankara latif belde

Kalpak başta tabanca belde”

Mevzu, madem, Yahya Kemal’den açıldı; onunla sürdürelim. 

Şu satırlar da onun:

“Ankara’nın kaza ve kader gibi iki kudretli nasibi var. Beş asır evvel Türk devleti orada kazanın yaman bir darbesiyle dağıldıydı; bu şehrin adını meş’um bir hatıra gibi anardık. Beş asır sonra yine kazanın yaman bir darbesiyle dağılan Türk devleti Ankara’da dirildi. Artık bu şehri Söğüd’ü andığımız gibi seve seve anacağız.”

“Beş asır evvel Türk devleti”nin dağılmasına Ankara’nın hiçbir dahli yoktur; esasında bir kardeş kavgasına çok da taraf değildir ama “beş asır sonra” dağılanın yerine kurulan yenisinin baş aktörüdür Ankara. 

Onu küllerinden dirilten de, tarihin, “devrimciler” adını uygun gördüğü şahsiyetlerdir.

BİR TUTAM OT İÇİN YARDAN DÜŞMEYİ GÖZE ALMAKTIR, ANKARALI OLMAK

Gerçi kişilerin şehri değildir Ankara ama kişileri sembolleştiren bir kent olduğunu kim inkar edebilir? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının serüvenini Cumhuriyet ile taçlandırmasına ev sahipliği yapmasından da biliriz ki “ağzımın tadı kaçmasın” diyenlerle arasında fersah fersah mesafe vardır.

Durum bu iken “Devletleşmek… Evren’leşmek… Despotlaşmak… gibi sözcüklerin yanına Ankaralılaşmayı koymak, fazla Bizans işi gibi geliyor bana. 

Cemal Süreya’nın dediği gibi, Ankara’nın “üvey ana” olduğu zamanlar vardır ama o halde dahi “en iyi kalpli”dir. 

O nedenle aramıza sızanların içinde Bizansiyen anlamda “devletleşip despotlaşan”, darbecilikte “evrenleşen” olabilir ama tarihinin hiçbir sayfasında “işbirlikçi olmamıştır Ankara; “mandacı hiç değildir. 

Gelelim sadede…

Kimseyi yabancılamaz, kimseyi dışlamaz ama “dağdan gelen bağdakini kovmaya kalkışırsa”, Ankara’nın kafa tutması kaçınılmazdır.

Hep böyle kalsın isteriz; hep böyle bilinsin.

Velev ki standart sapmanın ötesinde bir sendeleme gösterir, geleneğinden saparsa bilinsin ki buralar, keçilerin diyarı”dır.

Keçiler ki, “bir tutam ot” için yardan düşmeyi, serden vazgeçmeyi göze alırlar.

Bu’dur ol hikayat…