Balerinler yeniden dans ediyor

Çankaya Belediyesi tarafından 1992 yılında heykeltıraş Metin Yurdanur’a yaptırılan Balerinler/Su Perilerinin Dansı Heykeli yenilenerek hizmete açıldı. Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen’in babası Doğan Taşdelen’in  döneminde yapılan “Balerinler” heykeli yine eski günlerindeki gibi su ve ışık oyunlarıyla adeta yeniden dans etmeye başladı.  

Bir kentin kimliğinin insan öncelikli kent yaratmak olduğunu kaydeden Taşdelen “Biz Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’sının kimliğini sonsuza kadar yaşatmaya devam edeceğiz. Şili Meydanı, Balerinler Heykeli ve Kuğulu Park bu üçgen şu anda komple yenilenmiş oldu” dedi

Eserin yaratıcısı Metin Yurdanur da Alper Taşdelen’in babasının armağanı olan esere sahip çıktığı için teşekkür ederek “12 Eylül’den sonra bulunduğumuz noktada kontrol noktası vardı. Ankara’nın en gözde yerinde ellerde silahlar nöbet tutuluyordu. Rahmetli Doğan Taşdelen ve arkadaşları aldıkları bir kararla bu güzelim mekanı yeniden yaşama kazandırmak istediler. Buraya suyla dans eden bir figür hazırladım. O günden bugüne yıpranan heykele sahip çıktılar, kendisine buradan çok teşekkür ediyorum” dedi. 

Şili Meydanı yenilendi

Çankaya Belediyesi tarafından Kuğulu Kavşağı ve çevresinde yapılan yenileme çalışmalarına Şili Meydanı ve Parkı da eklendi. Çankaya Belediyesi tarafından sulama, aydınlatma, bitkisel revizyon ve çevre düzenlemeleri yapılarak yenilenen Başkentin simge alanlarından “Şili Meydanı ve Parkı” yeni yüzüyle Başkentlilerin hizmetine sunuldu.

Meydanın açılış töreninde konuşan Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, Çankaya’nın simge olmuş, bellek noktası mekanlarını yenilemeye devam ettiklerini söyledi. Kuğulu Parkı ve Karum çevresini yeniden düzenlediklerini kaydeden Taşdelen, “Şili’nin milli gününde tepeden tırnağa yenilediğimiz meydan ve parkı hizmete açmaktan mutluluk duyuyorum” dedi.

Çankaya’nın bütün büyükelçiliklere ev sahipliği yaptığını hatırlatan Taşdelen şöyle devam etti:

Emperyalizme karşı mücadele etmiş, ulusal Kurtuluş Savaşını vermiş, kendisine önder olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü almış ülkelerin yüreğimizdeki yeri çok çok başkadır. Bu nedenle Latin Amerika ülkelerini çok seviyoruz.

Törende konuşan Şili’nin Ankara Büyükelçisi Rodrigo Arcos da, “bulunduğumuz bu meydan 50 yıl önce halka açılmış ve sonrasında anıt eklenmiştir. Ankara’daki başlıca sosyal hayat merkezlerinden Şili Meydanının yenilenmesi ve iyileştirilmesi için gerekli kaynak ve personeli seferber eden Çankaya Belediyesine ve özellikle Başkan Taşdelen’e teşekkür ediyoruz” dedi.

Ayrancı hikayeleri-1: Bir tatlı huzur

Ayağında yeni aldığı spor ayakkabılarla heyecanla sokağa çıkıyor. Yasaklı hafta sonundan sonra dışarı ilk  kez çıktığı an bu. Sokağa sanki yıllardır karşılaşmamış gibi özlemle bakıyor. Bahar bazı ağaçları ziyaret etmiş bile. Başını sağa çevirip sokağın ilerisindeki pespembe çiçeklerle bezeli olan ağaca selam veriyor. Saat daha çok erken. Sokakta çiçeklerden ve ondan başka kimse yok, ha tabi bir de kedilerden başka.

Tirebolu sokağın yukarısına doğru yürümeye başlıyor. Aklında yapılacak bir yığın şey var. Her bir düşünce ona doğru uzandığı an sabundan yapılmış bir baloncuk gibi patlayıp yok oluyor. Anlaşılan bugün hiçbir şeye odaklanamayacak. Elçi sokağın Tirebolu ile kesiştiği yere geldiğinde bir selam da dükkanını erkenden açmış olan market sahibine verip yoluna devam ediyor.  

Ayağındaki yeni ayakkabılar hafif bir sızı ile varlığını hissettirmeye başlarken o girişini çok sevdiği o apartmanın önünde durup bekliyor. Kapısı ve bahçe duvarları metalden papatyalarla bezeli bu eski Ayrancı apartmanına bakıp gülümsüyor. Ömrümce yazıyor kapının üstünde, papatyaların yapıldığı aynı metal malzeme ile eklenmiş girişe. O yazıya bakınırken derinden bir ses fısıldıyor ona;

Ömrümce hep bahar olacak bu apartmanda, çünkü papatyalar var benim dört bir yanımda…” O da kendince bir türkü tutturup bu sözleri mırıldanarak yoluna devam ediyor. 

Papatyalı apartmanın hemen ilerisinde sağda Huzur apartmanını görüyor. Ayrancı’ya gelmeden önce başka bir semtte o da Huzur apartmanında otururdu. Beş senesini geçirdiği o apartman beliriyor gözlerinin önünde. Huzur apartmanı onları huzursuz etmeye başladığında oradan ayrılıp Ayrancı’ya taşınmışlardı. Şimdi Gül isimli bir apartmanda oturuyor. Apartmanın girişi baharda güllerle dolu olur hep. Güller aklına gelince yine gülümsüyor. Doğanın insanı mutlu etme gücü inanılmaz. Apartmanlarının isimlerinin doğayla olan uyumu da onu hep çok mutlu ediyor bu sokaklarda. İçi coşkuyla doluyor. Derin bir nefes almak, baharı içine çekmek istiyor ama yüzündeki iki kat maske onu şimdiki zamanın gerçekliğine döndürüyor. Yüzü asılıyor. Ne zaman bitecek bu eziyet? Maskenin, mesafenin, sevdiklerinden uzak olmanın getirdiği bir mutsuzluk dalgası sarmaya başlıyor bedenini. Baharı bile gölgede bırakan mutsuzlukla boğuşurken karşısına ikinci bir Huzur apartmanı çıkıyor. Aynı sokakta iki tane Huzur! Az evvel hissettiği karamsar duygular bu tatlı tesadüf sayesinde dağılmaya başlıyor. Sanki apartman ona kendi huzurundan biraz vermiş de onu düşmek üzere olduğu karamsarlık batağından çekip çıkarmış gibi hissediyor.

Huzur apartmanının beyaz tabelasına ufak bir baş selamı verip Salih Alptekin Ortaokulu’nun köşesinden Hoşdere’ye doğru dönüyor. Hafif yokuşu çıkarken yüzündeki maskelerin altında nefes nefese kalıyor. Muhtarlığın önündeki banka çökmüş sohbet eden iki kadına ufak bir bakış atıp yokuşu çıkınca durup nefesleniyor. Rotasını belirlemek için etrafına bakınıp sağa doğru devam etmeye karar veriyor. Caddedeki ışıklara gelince ani bir kararla Reşat Nuri tarafına dönüyor. Gözü apartman tabelalarında, aklı sabun köpüğü düşünceler arasında gidip gelirken iki tabelaya takılıyor gözleri. Yanyana iki apartman biri Ahenk, diğeri Uyum isminde. 

İsimlerinin yazıldığı tabelaların benzerliği dışında iki bina arasında uyumlu ya da ahenkli hiçbir şey görünmüyor. Sonra yine derinden gelen o sesi duyuyor. Bu sesi tanıyor. Ne zaman yeni bir hikaye filizlense zihninde bu ses haber verir kendisine. 

“Anlat.” diyor sese. “Nedir Uyum ve Ahenk için aklında beliren hikaye?” 

Yürüyüşüne devam ederken ses usul usul bir hikaye anlatıyor ona. İlk kez Ursula Le Guin’den öğrendiği isimlerin gücü hakkında bir hikaye. “Ama bu Le Guin’in hikayesi değil.” diyor ses. “Bu isimler hakkında başka bir hikaye. Bir şeyin gerçek ismini bilirsen onun gücüne sahip olabilirsin.” diyor. Sonra uzun uzun Uyum ve Ahenk apartmanlarının gerçek olmayan hikayesini anlatıyor. Bir süre düşünüyor sesin ona söylediklerini. Sonra aklını kurcalayan o soruyu soruyor.

“O halde, neden her apartman yazmış gerçek adını önlerine? Hiçbiri korkmuyor mu güçlerini kaybetmekten? Ya ben tüm uyum ve ahengi almışsam şimdi onlardan? Anlamını kaybetmiş kelimelerden ve gücünü yitirmiş beton bloklardan geriye ne kalacak kendilerine?”

“Onlardan güçlerini tamamen alamazsın.” diyor ses. “Onlar kendi istekleriyle paylaşıyorlar bilgeliklerini seninle. Gönüllü olarak sunuyorlar bunu sana, yürekten verilen hiçbir şey eksilmez, aksine daha da çoğalır. Paylaşmak seni güçlü kılar. O yüzden bu sokaktan bin kere de geçsen asla tüm güçlerini alamazsın onlardan. Ama her seferinde o gücü hissedersin kendinde, tıpkı şimdi olduğu gibi.”

Tıpkı şimdi olduğu gibi, diye tekrar ediyor sesin sözlerini. Şimdi hissettiği şey ne onu düşünüyor bir süre. Yere vuran adımların yankısını, etraftaki araba seslerini, kuşların cıvıltısını, yeni uyanan sokağın mahmur tınısını düşünüyor. Bir uyum var diyor şu an da. Dünya ile bu sokak arasında bir uyum.

 “Sanırım sen haklısın.” diyor sese. Ama ses çoktan kendi anlattığı hikayenin derinliklerinde kaybolup gitmiş. 

Yüzünde sonunda her şeyi anlamış insanlara özgü o tebessümle köşeyi dönüyor ve eski bir tabela üstünde yazan yazıyı görünce tebessümü kocaman bir gülümsemeye dönüşüyor. Karşısında yükselen Huzur apartmanı ona bilgeliğini sunuyor. Adının gücünü yüce gönüllülükle onunla paylaşan apartmana içten bir şekilde selam veriyor. Sımsıcak bir huzur içini kaplarken isimlerin gücüne, bu hikayeyi kendisi ile paylaşan o sese teşekkür edip yoluna devam ediyor.

Aziziye’nin merdivenli sokakları

Saat: 09:41

Bürümcük Sokağı merdivenindeyim. Şu ana kadar 56 basamak indim, 9 basamak daha inersem Kuloğlu Sokağı’na varacağım. Burayı, sokaklarda rastgele yürüdüğüm sıcak bir ağustos günü keşfetmiştim. Bir tutam gölge, sığınacak bir kuytu ararken imdadıma bu merdiven yetişmişti. Bilirsiniz, merdivenlerde yapılabilecek üç ana eylem vardır; inmek, çıkmak ve oturmak. Nice çocuk oyunlarına, nice gençlik sohbetlerine ve nice kaçamaklara dekor olmuştur bu oturaklar. Merdivenlerin bu işlevi belediyelerin de işine gelir, merdivenin olduğu bölgeye bank yapmasına gerek kalmaz. Gerçi Roma Belediyesi, ünlü İspanyol Merdivenleri’nde oturmayı yasakladı ama bu bizim merdivenlere olan bakışımızı değiştirmeyecek ve tüm merdivenlerde oturma eylememiz sürecek!

Bürümcük Sokağı merdiveni

Saat: 09:48

Kuloğlu Sokak’tan, Kıbrıs Sokağı’ndaki iki merdiveni kullanarak önce Enis Behiç Koryürek ardından da Dede Korkut Sokağı’na iniyorum. Merdiven inmek genellikle olumlu bir anlam taşır. Rüya tabirlerinde dahi bir işin sonuna gelindiğine ve sıkıntıların biteceğine işarettir. Ben rüyamda hiç merdivenden inmedim ama tıpkı böyle etrafı istila edecek kadar büyümüş ağaçları ve çiçekli balkonları olan bir sokaktan geçtim. O sokakta da yıkılmayı bekleyen eski apartmanlar vardı. Günün birinde kentsel dönüşümün Aziziye’yi de ele geçirmesi kuvvetle muhtemelken mahalle sakinlerinin ise bir şeylere dönüşmek gibi bir arzularının olduğunu pek sanmıyorum, olsa olsa yenilenme isteyebilirler.

Yürüyen merdivenler görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında!

Saat: 10.36

Kuzgun Caddesi’ndeki park tabelasına kadar fazla oyalanmadan yürüyorum. Tabelada, Necip Hablemitoğlu’nun resmi var. 2002 yılında, bu mahalledeki evinin önünde öldürülmüştü. Ankara’nın yaşına bakmak isterseniz, sadece burayı değil Bahriye Üçok Parkı, Uğur Mumcu’nun Sokağı, Muammer Aksoy Caddesi’ni de ziyaret edebilirsiniz.

Caddeden bakınca klasik bir tasarım izlenimi veren Kuzgun Sokağı merdivenlerinin ilk basamaklarını çıktıktan sonra basamakların zikzak çizdiğini görmek beni şaşırtıyor.  Bu tasarım, bankları hatta çöp kutularını bile şık gösteriyor. Merdivenin genişleyen kısmında boş bir havuz var. Etrafı inceleyip fotoğraf çektiğimden olacak bazı insanlar beni belediye çalışanı sanıyor ve taleplerini iletiyor. Taleplerin arasında, bu merdivenin kaldırılıp yerine yürüyen merdiven yapılması da var. Yürüyen merdivenlerin görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında olduğu cevabını vererek parktan ayrılıyorum.

Saat: 11.02 

Platin Sokağı’na vurdum kendimi. Portakal Çiçeği Caddesi’ne, Kuşkondu Sokağı’nın tam 131 basamaklı merdivenini kullanarak ulaşacağım. Merdivenin başındayım. Buradan karşıya baktığımda, caddeyle kesilen merdivenin yolun karşısında devam ettiğini görüyorum. Bu merdivendeki basamaklar daha dar ve çok, karşıdakilerse daha az ve yayvan duruyor. İnmeye başlıyorum. Eğimin de yardımıyla istemsizce hızlanıyorum. Sahip olduğum hız, beni doğruca karşıdaki merdivenlere atıyor ve aynı hızla basamakları ikişer üçer çıkıyorum. Kendimi antrenman yapan Rocky gibi hissediyorum. Uzmanlar inmenin aksine, merdiven çıkmanın son derece sağlıklı bir egzersiz yöntemi olduğunu belirtiyor. 77 basamağı bir solukta çıktıktan sonra Rocky gibi ellerimi havaya kaldırıyorum. 

Ankara’nın en güzel merdiveni hangisi?

Saat:11.40

Portakal Çiçeği’nin hem sokağı hem caddesi hem de parkı var mahallede. Şu an parkında yürüyorum. Vadi boyunca büyümüş, yapaylıktan uzak, yeşil rengin hakim olduğu ve tüm sakinlerinin huzurla nefes aldığı bu tür parklara çok sık rastlanmıyor. Genelleme yapacak olursak şehir içindeki parklarda beton oranı, bitki oranına ya eş ya da daha fazla. Parktan, Piyade Sokağı’na doğru yöneldiğimde karşıma tasarım harikası bir merdiven çıkıyor. Biçimsel olarak köşe ve dairesel kavramların bir arada kullanıldığı, basamakların hafif kaydırmalı olarak yükseldiği bu merdiven şayet bir sıralama yapılsa Ankara’nın en iyi 3 merdiveni arasına girer diye düşünüyorum. Sahi böyle bir sıralama için anket yapılabilir mi? Hatta sadece merdivenle kalmayıp en güzel park, en güzel heykel, en güzel apartman da sorulsa insanlara.  

Portakal Çiçeği Caddesi merdiveni

Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar

Saat: 12.30

Bu kez Portakal Çiçeği Caddesi’ne giriyorum. Önümde Aziziye’ye ait olmadıklarını her halinden belli eden iki tane uzun bina, arkamda ise bu mahallenin nüfusuna dahil olduğu tartışılmayacak Şair Nefi Sokağı’nın merdiveni var. İki apartman arasında uzanmış renkli ve ağaçlı bir merdiven bu. Basamaklarını ağır ağır çıkıyorum, ünlü bir mısrada geçtiği için, buradan öyle geçilmesine inandığım için. 

İnandığım başka bir şey daha var; sadece bu merdivenden değil saydığım tüm merdivenlerden bir de güz vakti geçilmesi gerektiği. Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar. Belki ben de onları toplar, Metin Altıok gibi birbirine uhuyla yapıştırır, sehpaya örtü yaparım…

Şair Nefi Sokağı merdiveni

Ve karşınızda Çankaya Sahne

Tiyatro, seslendirme, oyunculuk, yönetmenlik, sesli kitap… Devlet Tiyatroları, Ankara Sanat Tiyatrosu, şimdi de Çankaya Sahne. Büyülü bir süreç. Kimdir Mehmet Atay?

Sorunun son kısmından yola çıkayım, bu “büyülü süreç” diye bir kelime kullanmışsınız. İnsanın hayatını erekler, amaçlar, vizyonlar kadar tesadüfler de belirliyor. Bilemiyorum ne kadar büyülü olduğunu. Ama şunu diyebilirim; tiyatro hayatım, saydığınız bütün mesleklerin dışında her şeyin ortasında, merkeze tiyatro oturuyor. Bu da biraz tesadüflere bağlı olarak gelişmiş bir şey.

Mehmet Atay

Lise yıllarımda biraz haylaz bir öğrenciydim ve son sınıfa geldiğimde de pek akıllanmış sayılmazdım. Biliyorsunuz liselerde kol faaliyetleri asılır; işte gazetecilik kolu, müzik kolu falan. İşte tiyatro kolu da bunlardan bir tanesiydi. Bir dedikodu geldi kulağımıza, “geçen sene tiyatro kolu çok iyi çalıştı, çok iyi de ders asabildi.” Biz de tiyatro koluna girelim mi diye 3-5 arkadaş konuştuk aramızda. Girdik tiyatro koluna.

O sene şans eseri, öğretmenlerimizin de teşvikiyle 3 tane oyun oynandı. Bir tanesi Şinasi’nin şair evlenmesi, bir tanesi Çanakkale ile ilgili bir oyun, birisi de Uzak Dünyalar oyunuydu. O senelerde; Halk Eğitim Merkezi (şimdiki Resim Heykel Müzesi) 3. Tiyatro’da Halk Eğitim faaliyetleri varmış ve Liselerarası Tiyatro Yarışması açtılar. Biz de Ankara Atatürk Lisesi olarak – o zaman erkek lisesiydi ama son sınıfta kızlar da gelmeye başlamıştı. Kızlar, erkekler birlikte tiyatro yapabilme şansı elde edebildik.- Hasbelkader, liselerarası tiyatro yarışmasında “en başarılı erkek oyuncu” ödülü aldım. Bu ödül hem kanıma girdi, hem de teşvik ve tahrik etti. Tiyatro kolunu organize eden edebiyat öğretmenimizin de teşviki, “konservatuarı denemelisin” demesiyle başvurdum ve kazandım. Babamın da haberi vardı, rahmetliye “ben konservatuar imtihanına gireceğim” demiştim, o da “olur gir” demişti. Girdim, sonra “kazandım” diye gittiğimde yanına, –heves gibi düşünmüştü galiba– biraz hayal kırıklığına uğradı, birkaç ay küstü bana.

İşte böyle tesadüflerle başlayan bir süreçtir tiyatro hayatım benim. Konservatuara girince de, o lisedeki haylaz, hayta, derslerle ilgilenmeyen çocuğun yerini, tamamıyla eğitimine, tiyatroya kendini adamış bir talebe aldı. 24 saatim tiyatro olmaya başladı, demek ki severek yapıyormuşum.

Tabii şimdiki gibi aslanın ağzında değil tiyatroculuk (1975 yılı). 5 yıl okuyup mezun olduktan 1 saat sonra kadrolu Devlet Tiyatrosu Sanatçısıyız, o zaman öyle bir şansımız vardı. Şimdi öyle değil yeni çocuklar için. Çok zor geçiriyorlar bu süreci, iş bulamıyorlar, Devlet Tiyatrosu’na girmek neredeyse imkansız hale geldi, çok mezun var. 7.000 tane işsiz mezun olduğu söyleniyor İstanbul’da.

Bu süreci dolu dolu geçirdiğiniz zaman, mezun olduktan sonrasını da dolu dolu geçirmeye ve tiyatroda üst üste görevler almaya başlıyorsunuz. Yan branşlar ilginizi çekiyor; seslendirme, dizi/sinema oyunculuğu teklifleri de gelmeye başlıyor. Ama bunların hepsinin merkezinde tiyatro var, eğitim var, vizyon var.

Sesli kitap başka bir süreç. Önce benim ihtiyaç duyduğum bir ürün. İstanbul’a çok sık gidiyordum bir dönem ve özgür olmak adına arabayla gidiyordum. Gittin 6, geldin 6 saat, sürekli gözün yolda, boşa giden zaman gibi gelmeye başlıyor. Bu, yolda geçen zamanın bir şeyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Dünyada yapılan örnekler var ve sesli kitapla (bizim markamız o) tanışıyorsunuz. Bizde niye olmasın diye araştırdım. O zamana kadar münferit bir şeyler yapılmış. Genellikle popüler olan isimler, o anı değerlendirmek, para kazanabilmek için yapmışlar. Adile Hanım rahmetli, masal kasetleri çıkarmaya başlamış popüler olduğu dönemde. Onların her biri de bizim için birer sesli kitap.

Bu nasıl sistemli bir hale gelebilir” diye düşünürken (şimdiki bir) ortağımla tanıştım. O da, çocuklar üzerine sesli kitap çıkarmak istiyormuş seri halde. Önüme, çocuklar için “okur musun” diye çocuk kitapları verdi. Dedim ki, “çocuk kitapları için, hem sesim ve hem cinsiyetim itibariyle –genelde kadın okuyucular okur- doğru insan olduğumu düşünmüyorum” dedim. “Benim de yetişkinler için böyle bir projem var, gel ikisini evlendirelim” dedik ve evlendirdik, 2009’dan beri sesli kitap üretiyoruz. Şu anda bayağı iyi bir koleksiyonla, hem Storytel hem kendi sitemizde dinleyicisiyle/okuyucusuyla buluşuyor sesli kitaplarımız.

Ben öyle çok hırsı olan, “o’nu yapayım, bunu da yapayım” diyen biri değilim. Biraz tesadüflerle gelişmiştir hayat. Mehmet Atay da oluştuysa, o da odur zaten.

Mekan, mahalle, merkezde olmak, mekanın geçmişi… Şili Meydanı’nda, Ayrancı’da, kentin göbeğinde, böylesine tarihi olan bir yerin tiyatroya dönüşünü sağladınız. Neler söylersiniz?

Buraların çocuğuyum zaten. Çocukluğum, gençliğim, delikanlılığım hep Esat’ta geçti. Buralar da bölgemizdi ve ben de bir sinema tutkunuydum o zamanlar. Çankaya Sineması da benim çok sık geldiğim bir yerdi. Yanında da Kilim Pastanesi vardı. Pastanenin kokusunu duymak, kız arkadaşlarımızla buraya gelmek falan, bir nostalji yaşıyorsunuz tabii ki. Hiç aklıma gelmeyecek bir şeydi, oldu. 2006 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan emekli oldum, tercih ettim kendimi biraz özgür hissetmek istedim, iyi de oldu.

Burasının kült bir mekan olması yanında benim için nostaljik hatıraları var. Buraya girdiğim zaman her yerini ayrıntılı hatırlayamadım ama localarını, konumunu, kapısının arasından perdenin görünümünü hatırlayabildiğim için onları yerli yerine koyabiliyorum. Burası sinema iken bu kadar kalabalık ve hareketli bir yer değildi. Zaten buradaki (Şili Meydanı ve onu merkeze alan bölge) hareketlilik son 2 yılda oluştu ve birbiri ardına işletmeler açılmaya başladı.

Burada birçok şey denenmiş. Eskiden sinema, sinemadan sonra bir müddet disko yapılmış, sonra gazino yapılmış, bir süre atıl kalmış ve ihmal edilmiş. İçindeki kiracı bir süre kira verip oturmuş ama hiç bakılmamış binaya. Yıllar sonra terk ettiğindeyse tam bir virane olarak kalmış. Biraz korkarak girdik. Bir tiyatroyu yapmak masraflı bir iş. Neyimiz varsa, varımızı yoğumuzu ortaya koyarak, bazı özel zevklerimden feragat edip onları da paraya çevirerek, burayı çalışır bir tiyatro haline getirdik.

Geçen yıl açıldınız çok iyi oyunlar ve aktivitelerle. Ve üzerine pandemi geldi. Neler dersiniz; ülke, ekonomi, seyirci, sanatın para kıskacı üzerine.

Tabii ki işin başı; seyirci burayı tanıyacak, bilecek ki teveccühünü, ilgisini gösterecek. Buranın da tanınmaya ihtiyacı var. Bu konuda eksiklerimiz olduğu için ancak bu bölgeyi besleyecek kadar çalışabildik. Pandemi dolayısıyla 5 ay kadar faaliyette kalabildik. Çok memnun kaldı buraya gelenler, kim geldi ve takip ettiyse bir daha gitmedi, hiçbir gösteriyi kaçırmamaya başladılar, bu güzeldi.

Manevi tarafını çok iyi düşünerek girdiğimizi söyleyemeyeceğim. Çevre öyle besliyor ki insanı, buraya gelip kapının önünde durup, burada bir sanat mekanının açılmış olması insanların gözünde o kadar büyüdü, o kadar taltifle karşılaştık ki, burayı canlandırmış olmanın maneviyatını onlar sayesinde anlayabildik. Büyük bir iş, önemli bir iş yapmış olduğumuzu o zaman anlayabildik.

Farkında değildik, korku çok hakimdi çünkü; “Acaba becerebilecek miyiz, acaba yapabilecek miyiz, acaba gücümüz yetebilecek mi, bir yerde tıkanırsak ne olacak” gibi, endişeler taşıyorduk ve hâlâ da taşıyoruz. Pandemi sebebiyle birçok tiyatro da, firma da, bütün sektörler de ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ama tiyatroların önemli olan tarafı şu:

Marketinizi burada kaparsınız bir sonraki sokakta açabilirsiniz. Market, terzi, kafe açacak çok yeriniz vardır. Ama tiyatro yapabileceğiniz alan yok, kalmadı. Devlet kurumları da mal sahipleri de dahil tiyatrolara hala destek verilmiş değil. Eğer tiyatrolar pandemi döneminde destek görmez ve kapanırsa bu büyük sanat boşluklarına yol açacak, bunların yerini yine marketler, otoparklar alacak ve bir daha Türkiye’de sanat hayatı kolay kolay tekrar dirilemeyecek. Ya çok büyük yatırımlar (kapitalizmin sermayesi) girecek işin içine ki o zaman tiyatronun asıl özü kayboluyor. Bir tiyatrocu hiçbir zaman tiyatrosunu; bir yatırım aracı, zengin olma aracı olarak düşünmez. Orayı tiyatro yapabileceği için ayakta tutmaya çalışır. Eğer bu alanlar yok olursa, Türkiye’de sanat hayatı uzunca bir süre kendine gelemeyecek, toparlanamayacak demektir.

“Tiyatronun, canlı ve yüz yüze temasın büyüsü… İnsanla temas” desem, neler dersiniz?

Seyircinin sahnedeki kişiyle özdeşleşmesi, buluşmasıyla eskiden daha çok karşılaşırdık. Şimdi eskisi kadar karşılaşmıyoruz çünkü seyirciyi illüzyona sokabilecek, içine alabilecek, teknolojik imkanları çok geniş olan sanat yapıtları var, sinema bunlardan sadece bir tanesi. Biz tiyatroda bu illüzyon üzerine çalışmıyoruz, tiyatro bu illüzyonu seyirciye sağlayamaz. Sağlamaya çalışırsa komik olur, yapabilmesi için de çok büyük prodüksiyonlar haline gelmesi gerekir.

Eskiden turnelerde çok sık rastlardık, oyunda kötülük yapan oyuncuyu çıkışta dayak atmak isteyen seyirciyle karşılaşırdık. Şimdi öyle değil, seyirci oyun olduğunun bilincinde. İşte bizim arınma dediğimiz şey, eğer gerçekleştirebiliyorsak zaten onu biz burada bir tiyatro yapıtı sunabiliyoruz demektir seyirciye. Tiyatroda seyirci, sahnedeki oyunun “mış” gibi olduğunu bilerek ve kabul ederek oturur koltuğuna. Oradaki patlayan silah gerçekten patlamaz, ölen gerçekten ölmez, tabanca tahta tabancadır, onu kabul eder. Öyle bir şansımız var bizim.

Ayrancım Gazetesi olarak sizinle söyleşmeye geldik. Semtin ve kentin kalbi olan bir noktadayız. Okuyucularımıza, kent-kentli kültürüne, mekanın tarihine ilişkin bize ne dersiniz.

Ben sosyolog değilim, bir takım tespitler yapamam. Buraların tarihçesi üzerine söyleyeceklerim sınırlı. Ama şuradan geçen ve buraya gelen seyirciyi biliyorum, dokunabildiklerim üzerinden konuşabilirim. Buraya geldiği zaman seyirci, kendisinin burayla paylaştığı şeyi anlatma ihtiyacı duyuyor. “Burası vaktiyle şöyleydi…  Ben burada şöyle yapardım… Çocukluğumda bunu yapardım… Şurada Kilim Pastanesi vardı, burada Börekçi vardı…” Benim de bazen bilmediğim şeyleri paylaşıyorlar, paylaşmak istiyor ve içeriyi merak ediyor, “Acaba hala aynı duruyor mu” diyor çünkü yıllardır buraya girilememiş.

Diskoyken büyük bir kesim girmemiş, ondan sonra uzun süre atıl kalmış. Burası kapalı bir kapıymış, çukurda, karanlıkta ve kimse buranın arkasında –aşağı yukarı– o zaman sinemayken 800 kişilik, şimdi 500 kişilik bir tiyatro olabileceğine ihtimal verememiş. Önünden geçmiş ama burası karanlık bir kapıymış. Belli bir yaş grubu “Evet ben burada bir şeyler yaşadım onu görmek istiyorum” diyor. Belli bir yaş grubu ise “Burası karanlık bir kutuydu, neresi ne olmuş burası, burada tiyatro mu olur” diye merak edip giriyor. Bunun arkasında bu kadar büyük bir şey olabileceğini aklı hafzalası almıyor. “Burada ne varmış, böyle bir yer var mıymış, nasıl, neymiş” diyor. Airport zamanında, diskoya giden bazı çocuklar, “burası bizim için Airport’tu” diyor, onlar da ayrı bir nostalji yaşıyor. Arkadaşlarıyla geldiler eğlendiler, aradan 15-20 yıl geçti ve 20 yıl önce bir genç olarak gelip eğlendikleri mekanlar 40-50 yaşlarındaki insanlar için yine bir nostalji kaynağı oldu.

Son söz yerine…

Bu muhitler birbirinden çok farklı değildir. Bir zamanlar bir Esat çocuğu olarak, bir zamanlar Ayrancı’da yaşamış biri olarak, Ayrancı’da 30 senede 3 tane seslendirme stüdyosu açmış olarak burada özel bir hikayemiz var.

Cinnah’ta başlar bizim öykümüz, Mesnevi’de devam eder, Hoşdere’de sürer ve şimdi buradayız. Sağlam bir öykümüz var Ayrancı’da.

Burası bence tescil edilecek, kültürel sit ilan edilecek bir yer/yapı. Ankara’nın kült mekanlarından bir tanesi. Ben devlet olsam, Kültür Bakanlığı olsam önce buraya ben sahip çıkardım. Maalesef bu tip şeyler olmuyor, ya en son sıraya atılıyor ya da hiç ilgilenilmiyor. 

Ve Ayrancılılara seslenmek istersek, Ayrancılılara diyoruz ki;

Gelin ve mekanınıza sahip çıkın. Gelin gidin, oturun, çay için, oyunlarımızı seyredin. Bizi yönlendirin, isteklerinizi söyleyin.”

Bir terslik olmazsa 19 Eylül’de “Geçmiş zaman olur ki” isimli –benim talebelerim olan– Kulis Sanat Oyuncuları’nın oyunuyla başlıyoruz. Bahçelievler’de 7-8 senedir inatla tiyatro yapmaya çalışan ve tiyatro aşkıyla dolu çocuklar. Pandemi sürecinde hem sahneleri çok küçük hem oynama imkanları yok artık, oynasalar da anlamlı olmayacak kendini kurtaramayacak oyun. Onlarla bir işbirliğine gittik. Ben onlara “buyrunuz paylaşalım” dedim ve oynayabilecekleri bir alan yarattım, onlar da bana genç enerjileriyle destek verecekler, benim de öyle bir desteğe ihtiyacım var. Bu işbirliği bizi ayakta tutar diye düşündük ve bir işbirliğine gittik. Eylül ayı içinde 4 oyun oynayacak, hepsi talebelerimin oyunları.

Dürrenmatt’ın “Uyarca”sı, kısmetse 4 Ekim’de prömiyerini yapacak. O Çankaya Sahne’nin oyunu. Bekliyoruz.

(web sitesi: cankayasahne.com)

Sokağının adını söyle…

Ayrancım’ın 2. sayısında Özlem Demirci, Şair Nedim Sokağı’nın adı üzerine düşünüyor, sokağın adaşı olan apartmanların hikâyelerinin peşine düşüyordu. 

Sokak adlarında (ve cadde ve park ve semt adlarında da) ben de merak gezdiririm. Gönlüm, adlandırmalar hep “karakterli” olsun ister. Yani özgün olsun, özellikli olsun, bir hikâyesi olsun. “Yerli” olsun – millî değil, sadece yerli! Mahalline mahsus olsun.

Ayrancı’da bu bakımdan fazla talihli değiliz doğrusu. Sokaklarımızda özgün adlar, fazla yok.

Aklıma ilk gelen örnek, Şimşek Sokağı. Google’dan bakmaya başladım: İstanbul-Maltepe’de var, İzmir-Balçova’da, Adana-Kozan’da, Trabzon-Ortahisar’da var, Bursa-Osmangazi’de durdum, eminim daha niceleri vardır. Şimşek, Kuzgun, güzel sokaklardır ama adları harcıâlem.

Elçi, Tezel, Gökdere, Ömür, Güz, Yeşilyurt, Güleryüz, Yaylagül, kulağa hoş gelen adlar, özellikle Yaylagül’ün İstanbul-Bağcılar dışında fazla adaşı da olmayabilir, ama “özel” değiller, adlarının hikâyesi yok ya da biz bilmiyoruz. 

Millî değil yerli dedik ya, ülkenin her semtinde olduğu gibi Ayrancı’da da millî “tınılı” sokak adları eksik değil tabii. Yine birçok şehirde adaşı bulunan Özvatan Sokağı mesela. Kıbrıs Sokağı’nın adının da “harekât” sırasında konduğunu tahmin ediyorum. 

Peki dolmuş hattındaki Tirebolu Sokağı’nın adı neden Tirebolu? 

Gerede Sokağı’nın adı Tirebolu gibi bir başka vilayetin (Bolu’nun) ilçesinden mi geliyor, yoksa erken cumhuriyet ileri gelenlerinden Hüsrev Gerede’den mi?

Buradan, “seri” izlenimi veren adlara geçelim. Pilot’u Hava Sokağı’yla mı Piyade Sokağı’yla mı eküri saymalı? Aslında, üçünü birden semtin en canlı arteri haline gelen Güvenlik Caddemizle de eşleştirebiliriz, “güvenlikçi anlayışı” temsil etmek bakımından! Hep aynı soru: nereden çıkmış bu adlar?

Semt sokaklarımızda en bariz seriyi tabii Özlem Demirci’nin Şair Nedim’inin de dahil olduğu edebî adlar oluşturuyor: Mesnevi, Şair Baki, Farabi, Reşat Nuri, Şair Nazım (bu sonuncusu Nazım Hikmet değil, 17.yüzyıl Mevlevi şairi). İşte bakın bu seride semte özgü bir karakteristik var. Şık duruyor.

Tomurcuk, Bürümcük (evimiz otuz yıla yakındır orada), Meneviş’i de bir seri sayabiliriz değil mi? Çiçekli, bezekli, rengâhenk adlar. Bunlar da özellikli.

Karyağdı-Kuşkondu ikilisi de, pastoral naiflikleriyle özgündürler.

Başkentin göbeğinde, birçok elçiliğin bulunduğu bir semtte, bir diplomasi ve “dünya ve dünya liderleri” serisi olmazsa elbet olmazdı. Paris Caddesi, tabii. Kuveyt, Kişinev, diplomatik jest ürünü adlandırmalar. Cinnah Caddesi de öyle tabii. Cinnah’ın kurucu lideri olduğu Pakistan’la on yıllardır ihtilaf halinde bulunan Hindistan Elçiliği’nin Cinnah Caddesi üzerinde bulunması da hafif tahrik sayılabilir! Onlara kalsa, bu usandırıcı yokuşun adının Jawaharlal Nehru Caddesi olmasını tercih ederlerdi. 

Willy Brandt sokağının tabelasında “Brant” yazıyor, belki bir gün düzeltirler. Ufacık bir sokaktır. Sosyal demokrasinin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki belli başlı uluslararası liderlerinden biri olan müteveffaya, “toplumcu belediyecilik” yönetimindeki bir beldede, daha uzun bir sokak yaraşırdı.

Uzun sokaklarımıza gelirsek… Hem uzun, hem de özgün adlı sokaklarımız:  Portakal Çiçeği, Meneviş (ikinci kez anıyoruz) ve Refik Belendir. Refik Belendir adı, benim gibi ad meraklısı arkadaşlarım arasında uzun süre esrarını korumuştu. Kimdi bu Refik Beledir? Kulağa “paşa” adı gibi geliyordu; “Belendir Paşa,” yakışır doğrusu. Sonra ODTÜ Şehir-Bölge Planlama’dan arkadaşım Oğuz Işık sırrı çözmüş, Refik Belendir’in bir vakit Ankara Belediyesi veteriner müdürü olduğunu öğrenmişti. Ekşi Sözlük’te de 2014 Kasım’ında birisi,  Belendir’in bu makamı 1953 yılında işgal ettiği notunu düşmüş. Düşünün ki şu şehirde 1977-1980 arasında nice öncü uygulamayı gerçekleştirerek belediye başkanlığı yapmış Ali Dinçer’in adını taşıyan bir sokak yok ama ta ne zamanların veteriner müdürünün adını taşıyan upuzun bir sokak var. Eh, Ayrancı’nın hatırı sayılır bir hayvansever nüfusu barındırmasıyla uyumludur.

Kenan Evren, Bülent Ecevit, İrfan Özaydınlı ve Ali Dinçer bir yemekte

Biliyorsunuz, sokakların adlarını değiştirmek ülkenin millî sporlarındandır. İnsanın adını değiştirmesi kadar tuhaftır. Manasız, harcıâlem olsa bile, yıllarca kullanılan, bellenmiş, anılarda yer etmiş bir adın değiştirilmesi, kolay kolay içe sindirilemeyecek bir şey. Ayrancı da bazı ad değiştirme darbelerine maruz kaldı. Sonuncusu, Suriye’de ABD’yle hafif gerilerek gerçekleştirilen “Zeytin Dalı” askerî harekâtının adının, ABD Elçiliği’nin önündeki Nevzat Tandoğan Caddesi’ne verilmesi. Sokak adlarının günlük siyaset sembolizmine alet edilmesinin bariz örneği. 1990’ların ortalarında, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Çevre Sokağı’nın adının Makedonya’nın başkentine selamla Üsküp Caddesi yapılması da öyleydi. 2016 Aralık ayında bir sergi açılışında suikasta uğrayan Rusya Büyükelçisi Andrei Karlov’un adı da, az evvel andığımız Karyağdı Sokağı’na verilmişti hatırlarsınız. Taziyeden öte, “başkentin ortasındaki” güvenlik zaafından ötürü, özür niyetine biraz da. Televizyonda haberi izlerken, oğlum “Rusya’ya bu yetmez, Ankara’nın adını Karlovgrad olarak değiştirmeliler!” diye mavra yapmıştı, gülmüştük. 

Evet, ad değiştirmek, her hal ve şartta, tuhaftır. “Karaktersiz, özgün değil” de desek, yıllanmış sokak adlarımızla halleşeceğiz. O adların (varsa) neden, nasıl konduğunu bilsek, (varsa) hikâyelerini öğrensek bir de… Merak etsek…

Kaldırımda yayalara yer yok

Haziran ayında Alidede Sokak’ta sabahın erken saatlerinde başlayan kazı çalışması muhtarın müdahalesiyle durduruldu. 

Alidede Sokak ile Şimşek Sokak köşesinde kaldırımda varolan 4 panoya ek olarak yeni bir Telekom dağıtım panosu için kazı yapılıyordu. Muhtar kaldırım ortasına, yaya geçişini tamamen engelleyen bir noktaya yapılan kazının iptali için yetkilileri aradı. Önce kazıyı yapan müteahhit firmanın yetkilileriyle, sonra Ankara Büyükşehir Belediyesi Zabıtasıyla en son da Ankara Büyükşehir Belediyesi AYKOME (Altyapı Koordinasyon Merkezi) yetkilileriyle görüşerek panonun yanlış yerde yapıldığını bildirdi. Sadece bunu değil daha önce yapılan ve yaya geçişini engellediği için yıllardır şikayet konusu olan diğer panonun yerinin de yanlış olduğunu, bunların düzeltilerek konulmasını istedi. 

ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNDEN GÖNÜL ALAN DÜZENLEME

AYKOME yetkilileri şikayet üzerine yerinde yapılan tespitle muhtarın talebini haklı bularak önce yeni yapılan panoyu sokak ortasından alarak kenara, duvara dayalı inşa ettiler. Bir hafta sonra da önceki yıllarda yapılan kaldırımın ortasındaki büyük panoyu sökerek kenara aldılar. Kaldırım yayaların kullanımında kaldı, panolar kenara sıralandı, kamu yararı gözetilerek herkesin kullanımı için yapılan panolar hiç kimsenin hakkını gasp etmeden düzenlenmiş oldu.

Kaldırımlar hangi şartlarda kullanılabilir?

Şehirdeki kamu alanları içerisinde en yoğun işgal altındaki yerler bildiğiniz gibi kaldırımlarımız. Kamusal alan; en yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Kamusal alan “devlete ait yer” olarak bilinir, halbuki kamusal alan “herkese ait yer” demektir. Yani parklar, yeşil alanlar, kaldırımlar, kamu binaları, sokaklar ve caddeler herkese aittir.

Kamusal alanlarımız yıllardır çeşitli gerekçelerle işgal altında. Parklara yapılan muhtarlık binaları, elektrik trafoları, enerji panoları, kaldırımlara yapılan taksi durakları, reklam panoları, Telekom dağıtım kutuları, internet, televizyon, telefon kutuları, baz istasyonları… 

Kaldırımlarda herşey var ama yürüyecek yer yok.

Kaldırım, yeşil alan gibi yerlerin kullanımı; kamu hizmeti gören işletmecilere ve ulaştırma hizmetlerine kamu ve özel mülkiyet alanlarını kullanabilme hakkı olarak tanımlanan “Geçiş Hakkı” kavramı yasa ile tanımlanmıştır. Yani iletişim, elektrik, gaz, su vb ile demiryolu ve toplu taşıma hizmetlerinin sağlanabilmesi için yapılacak boru döşeme, direk dikme, baz istasyonu kurma ve yol geçirebilmek için gerekiyorsa kaldırımlar, yeşil alanlar hatta özel mülkiyetteki arsa, bahçe gibi yerlerden “geçiş hakkı” kullanımı tanınmıştır.

Bu hak eğer kaldırım, yeşil alan gibi yerler için kullanılacaksa Belediye başkanlığına bir yazı ile başvuru yapılarak hangi yerlerde ne tür bir ihtiyaç olduğu belirtilerek buraların kullanımı için izin istenir. Belediye meclisine sunulan talepler belediye meclisinin onayı ile karar altına alınır.

Pek çok yerde belediye buralara izin vermesin, kullandırmasın şeklinde itirazlara neden olan uygulamada belediyenin kararı reddetme hakkı ilgili yasalarca “geçiş hakkı” tanınması nedeniyle bulunmamaktadır.

Buraların kullanımında kaldırım ortasına pano konulması, yaya geçişini engellemesi vb durumlar belediye tarafından değil müteahhit firmaların özensiz çalışmaları nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle yapılan işlerin denetlemesinin ve yer seçiminin belediyeler tarafından yapılarak gerekli durumlarda başka uygun yerler gösterilmesi ile çözülmelidir. Kaldırımlar, yeşil alanlar, parklar, yollar kimsenin değildir hepimizindir.

Ayrancı köyün kavalcısı: Ekim Yavuz

Yaşadığınız yer; doğasıyla, sokağıyla, canlılarıyla, yaşamın keyfiyle güzeldir. Hele bir de insanı/insanları dayanışmacı, iyilik düşkünü, yardımı-sever, kolektif ve kendini büyük görmüyor ise, işte o mahallede yaşamak insana keyif verir. Ayrancı’da da böyle insanlarımız var ve çok şanslıyız. Bunlardan biri de Ekim Yavuz, size biraz O’ndan ve yaptıklarından söz etmek istiyoruz.

Neden mi bu haberi yapıyoruz; önemsiyoruz ve paylaşarak çoğalmasını diliyoruz. Dayanışmanın, komşuluğun, kolektif/birarada mahallede üretmenin, başkası için, başka bir canlı için emek vermenin ve çaba sergilemenin önemine parmak basmak istiyoruz. Becerebildiğimizce de gazetemizin sayfalarına her ihtiyaca koşturanları taşımak istiyoruz, Ekim Yavuz ilki.

Gittiği parktan, doğa gezisinden, uzak besleme bölgelerinden ağaç tohumlarını toplayıp, onları az güneşli bahçesinde fideye dönüştürebilen, fideleri mahalleli ile paylaşmak için haber salan, yetmezse parkın kesilen emektar ağacının kütük ve dallarını yeniden bir ağaca dönüştürebilen, doğaya ait bir insan kendisi.

Parkların hem kavalcısı hem de koruyucularından. Kim onun/onların parkına betonarme ve yanlış yere koccaaa bir tuvalet yapabilir? Muhtara koşar, dilekçe yazar, ulaşabildiği herkese imzalatır… Ödü kopar parkındaki kuşların sesleri kesilecek diye.

Köpekler onun uzmanlığı. Kendisinden ağır(!) köpeğin üstüne biner, 15 kişiyi toplar yakalamak için ki yarasını iyileştirebilsin, felçlisine kefir içirir, ötekine vitamin yutturur, kendi kuş kadardır ama. Sanırsınız pamuk prensesin masaldan fırlamış hali gibidir, güvercinler ve birçok hayvan yürür peşinden. Biri ‘kedi’ desin ‘kaputta kalmış’, arabayı kaldırır yerinden ki, o kedi kurtulsun.

Sadece ağzı dili olmayan parklar ya da ne söylediğini anlamadığımız hayvanlarla sınırlı değil tabii ki yaşamı. Bir gezide tanıştığı, imkansızlıklar içinde dağ köyünde yaşayan ortaokul öğrencisi için de koşar, mahalleliye haber uçurur ve destek organize eder, O’nu üniversiteye yerleştirir, ev bulması için uğraşır veya yurt kaydı için çalmadık kapı bırakmaz.

Kimsesiz bir kadın mı var çocuklarıyla yalnız; araba ayarlanır, evin eşyaları dayanışmacı bir organizasyonla toparlanır, erzak alınır ve bu destek bir düzene bağlanır.

Kocasından şiddet mi görmüş? Gider kaçırır ve bir sığınma mekanı bulur, yerleştirir. ‘Ya sağlık çalışanları covid19’a yakalanırsa’ diye gözüne uyku girmez, toplar insanları ve haftalarca eli-beli ağrısa da siperlikler yaparlar. Siperliklerin yanına romantik notlar yazılır ulaştığında sağlıkçılar okusun diye. Gelen her teşekküre de gözleri dolar, titreyen her sese ağlar.

Ha bunları yalnız yapmaz tabii ki, seslenir mahalleliye hep.

Kendi için mi? Hiçbir şey istemez, isteyemez. Yeter ki kendinden başka tüm insanlar/canlılar iyi olsun.