Ayrancı’nın bağ evi restorasyon bekliyor

Ankara’nın bağları eski kent hayatında çok önemli bir yer tutuyordu. Yerli, yabancı gezginlerin de seyahatnamelerine konu olan bağlar kuzeyden güneye, doğudan batıya kenti bir yeşil kuşak gibi sarmıştı bir zamanlar. Kuzeyde Etlik, Ayvalı, Keçiören, Hacıkadın, Solfasol, doğuda Karacakaya, Samanlık, Abidinpaşa, Türközü, güneyde Seyran, Esat, Çankaya, Ayrancı, Dikmen, Öveç, Keklik, batıda Balgat, Söğütözü, Pamuklar muhitleri kentin belli başlı bağlarını oluşturmaktaydı.

1800’lü yılların sonlarına doğru giderek artan bağlar ve bağ evleri olgusu 1900’lü yıllarda Ankara kültürünün vazgeçilmez öğeleri arasında yerini bulur. Müslüman, Rum, Ermeni hemen herkes ekonomik durumuna göre bir bağa ve bağ evine sahiptir o zamanlarda. Hatta ticaret için buraya gelen yabancıların ve sefaret mensuplarının bile bağ evi satın aldıkları bilinmektedir. Yazların sıcağından ve sineğinden kaçanlar, serin havası olan bağlarda çeşitli üzümler, zerdali, dut, vişne, elma, armut, ayva gibi meyve veren ağaçlar da yetiştirirmiş. Dönüş ayı olan Ekim’e kadar geçen sürede yetişen üzümden, meyvelerden yapılan pekmez, pestil, kurutulmuş meyve de kışlık yiyecek olarak tüketilirmiş.

Aşağı, Yukarı Eğlence’nin isimleri bağ evlerinden mi geliyor?

Bahçelerinde kuyusu, havuzu da olan bu güzel evlerin eğlence, sohbet alemleri de eksik olmazmış serin yaz akşamlarında. Hatta Etlik civarındaki Aşağı ve Yukarı Eğlence semtlerinin kökenlerinin Rumlara ait bağ evlerinde ud, keman ve piyano eşliğinde düzenledikleri eğlencelerden aldıkları rivayet edilir.

Ancak Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan olaylardan, işgallerden, sürgünlerden Ankara da payını alır. Pek çok aile yok olur, kaçar, sürgüne gider. Eski ihtişamını koruyamasa da bağ evlerinin pek çoğu yeni sahiplerine kavuşur. Cumhuriyet sonrası yaşanan konut kıtlığının imdadına bu evler yetişir. Bürokratların, askerlerin, memurların evleri olurlar. Ankaralıların bağlara göç kültürü 1950’li yıllara kadar gelir. Sonrasında yaşanan kültürel değişimler bu geleneği unutturur, sahipsiz kalan bağlar, hızla büyüyen kentin içinde erimeye başlar. Binalar, bahçeleri birkaç on yılda birer birer yutar.

Ayrancı’da restorasyon bekleyen Kınacızade Bağevi

Kınacızade bağ evleri

Günümüzde sayıları çok azalan bu evlerin restore edilerek ayakta kalmayı başarmış örnekleri de var. En ünlüleri Cumhurbaşkanlığı konutu ve İnönü ailesine ait köşkler. Tabii bir de Keçiören’de Koç ailesine ait olan iki konağı da unutmamak gerek, şimdilerde biri VEKAM’a ait, diğeri müze olarak hizmet veriyor.

Ayrancı semtimizde de birkaç bağ evi sessizce varlıklarını sürdürüyor. Eski Ankara müftüsü Rıfat Börekçi (Börekçizadeler) ailesinin bir ve Kınacızadelerin iki bağ evi bulunuyor. Birincisi rahmetli Mehmet Kınacı’nın olan sonradan belediyenin satın alarak aslına uygun restore ettiği ev, ikincisi ise Şakir Kınacı’nın sahibi olduğu, bir zamanlar ünlü bir restoran olarak hizmet veren bağ evi. Kuloğlu Sokak’taki Şakir Bey’e ait olan bu Kınacızade bağ evi uzun zamandır devasa bahçesinin içinde gizlenmiş bir şekilde tarihe meydan okuyor. Bir zamanlar büyük babası mebus Şakir Bey ile Mustafa Kemal’in havuz başında sohbet ettiği, Kınacı ailesinin yıllarca bağ evi olarak kullandığı bu nadide yapı, yılların yorgunluğuna rağmen inatla ayakta dursa da restorasyon ihtiyacı aciliyet taşıyor.

Bu konuda bilgi almak için başvurumuzu nezaketle kabul eden Kınacı ailesinin değerli üyesi Şakir Bey’le yaptığımız güzel sohbete götürelim sizleri:

Başkent sonrası Ankara’da ‘Eski Ankaralılar’ veya ‘Ankara eşrafı’ olgusunun biraz geri plana düşüp bürokratların öne çıktığı görülüyor. Lakin Ankara eşrafı hala sessizce kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kınacı, Toygar, Tuzcu, Kütükçü, Börekçi, Çubukçu, Aktar, Mermerci, Urgancı, Bulgurlu, Mıhçıoğlu gibi pek çok eski Ankaralı aileler ne yapıyorlar şimdi?

En başta şunu söyleyebilirim; Ankara eşrafının yüzde 70-80’si yavaş yavaş İstanbul’a göçtü. Ticari faaliyetleri nedeniyle büyük bir pazar olan İstanbul’a taşındılar, orada hem yaşayıp hem işlerini yürütüyorlar uzun zamandır. Bizim dışımızda Aktarlar, Hanifler (ailenin bir kısmı), Börekçiler ise hala burada yaşıyorlar.

Ayrancı’da çok az sayıda eski bağ evi ayakta kalabildi. Bunlardan birisi de Kuloğlu Sokak’ta sahibi olduğunuz Kınacızade bağ evi. Biraz bilgi verebilir misiniz ev hakkında?

Bazı çevrelerde 400 yıllık Rum konağı olduğu iddia edilen Kınacızade bağ evimizin, tahminen 1890-1900 yıllarında yapıldığını söylemişti babam. Vaktiyle Rum bir ailenin olduğu tahmin edilen bu bağ evini de sonrasında bizim ailemiz almış. Bizimkiler de diğer aileler gibi bu bağ evlerini belediyeden satın almışlar.

Bağ evlerine bahar aylarında gidilir, sonbahar ortalarına kadar kalınırdı. Ekim ayı gelip de havalar serinleyince özel mangal ocaklarımızı kullanırdık hem ısınır hem de mısır kestane közlerdik, soba teşkilatı yoktu evde. Bulvardaki evimizde yaşarken her yaz bağ evine giderdik, 1974 yılında bulvardan taşınıp Çankaya’ya göçünce bağ evine gitmez olduk ama 46 doğumlu olduğuma göre tam 28 yıl, her bahar eşyamızı doldurduğumuz kamyonun üstünde akrabalarla, çocuklarıyla güle oynaya bağdaki evimize gittiğimizi hatırlıyorum. Büyükler taksi ile giderdi, çoğu ailede olduğu gibi hususi arabamız yoktu. Tam bir şenlik olurdu bizim için.

Bağ evimizin suyunu yeni bağlamıştı belediye, ben 6 yaşıma geldiğimde. Zaten sık sık su kesintisi olurdu. O zamana kadar evler kendi suyunu karşılamak için farklı yöntemler geliştirmişti. Bahçenin dik olan üst tarafında içeri doğru kazılmış mahzen gibi galeriler vardı. Sular bu galerinin içerisinden sızarak önünde birikirdi, bizler sularımızı buradan temin ederdik. Belediye suyu gelmediğinde evdeki emme basma kollu tulumba ile suyu temin ederdik. Kuyu veya sarnıç yoktu buralarda, komşu evler hep mahzen benzeri bu galerilerden sızan suyu kullanırdı. Bizim bahçede birisi kuru ikisi yaş üç galeri vardı. Bir tek komşu amcamın evinde bir kuyu olduğunu hatırlıyorum. Ben 5-6 yaşlarında iken evin aşağı yamacındaki bir mahzenin yakınında da tokaç ve kil ile çamaşır yıkanırdı. Biz çocuklar da eğlencesine çamaşırları taşır, iplere asardık. Ben 6-8 yaşlarıma geldiğimde çamaşır makinası alındı, tokaç eğlencesi sona erdi.

Bağ evlerinde her cumartesi gecesi sıra gezilir, çilingir sofrası ve mükellef bir yemeğin ardından masalar kurulur tavla ve bezik seansları başlardı. Bu da bittiğinde, gece yarısı komşu amcalar ellerinde gaz lambası ya da mumlu fenerle evlerinin yolunu tutarlardı. Elektrikli fenerler daha sonraları çıktı.

Bizim evin alt katında (Kuloğlu Sokağa bakan tarafta) at ahırı vardı. Babam at binmeye meraklıydı. Sanırım 1952 yılı gibi Muhafız Alayı’nda bir süvari subayından Anglo-Arap cins 3-4 yaşında bir kısrak aldı. Pazar sabahları çıkar, 4-5 saat toprak bağ yollarında, sanırım Yıldız, Ahlatlıbel taraflarında bazen yalnız, bazen atçı arkadaşlarıyla at binerdi. O yıllarda Ankara’nın o taraflarında asfalt yol nadirattandı. Bir gün annem de heves edip binmiş ve gözümüzün önünde çok kötü düşmüştü. O olaydan sonra benim de gözüm korktu, hevesim kırıldı.

Önde, Şakir Kınacı ve Rıfat Börekçi konağın havuzbaşında

Ayrancı bağları nasıldı o tarihlerde?

Komşularımızın evleri de vardı etrafımızda. Yukarımızda Hamamcılar, Börekçiler; sağ tarafta babamın amcasının yani Mehmet Kınacı bağ evi vardı, belediye satın alıp restore etti. Cinnah tarafında Çubukçular, aşağıda Alemdar, Toygarlar… daha aşağıda Dökmeciler’in bağ evleri bulunurdu. Alemdar ve Toygarlar ile Turgut Güdüllüoğlu ailesinin bağ evleri üzerine sonradan Rus Elçiliği yapıldı. Portakal Çiçeği Vadisi’nde de bir takım bağ evleri vardı. Zengin Ermeni ve Rum ailelerin bağ evleri genelde Ayrancı ve Çankaya taraflarında bulunurdu. ‘Ayrancı bağları’ ve ‘Çankaya bağları’ diye anılırdı buralar. Çankaya bağları denen bölgede İnönülerin, Toygarların, Bulgurluzadelerin bağ evleri vardı. Çankaya Köşkü dediğimiz yer Bulgurluzadelerin eviydi zaten.

Evlerin bahçelerinde üzüm bağları dışında çeşitli meyve ağaçları da yetişirdi. Bunlardan toplanan fazla ürünler kışlık olarak değerlendirilirdi.

Ziya Kınacı, Halim Kütükçü, Bahri Kınacı, Mümtaz Ökmen ve ortada Nebahat Kınacı

“Hatırası var, yıkamam…”

Ayrancı’da, Cinnah Caddesi’nden başlayarak 1960’lı yıllarda binalar yapılmaya başlandı. 1970’lerde eski eserleri koruma yasası çıkarılması için hazırlıklar yapılırken pek çok bağ sahipleri evlerini yıktırıp apartman yaptılar veya müteahhitle anlaştılar ne yazık ki. Ankara’nın bağları ve bağ evleri o dönemde yok edildi. Tanıdıkları babamı uyarmışlar zamanında, “Hazim Bey, devlet bu bağ evlerini çevresiyle birlikte kısıtlayacak, tasarruf hakkımız elimizden alınacak” diye. Babam da “Hatırası var; havuz başında Atatürk ile babam Şakir Kınacı kahve içmişler. Bahçedeki çam ağaçlarını kendi ellerimle diktim, büyüttüm, şimdi kendi elimle yıkamam” der. Böylece evi muhafaza ettik.

Kınacı Ailesi’nin Ulus’tan Yenişehir’e taşınma süreci nasıl gelişti?

Ailem 1940 başlarında Ankara Kalesi’ndeki evimizi terk edip bulvarda yaptığımız evimize taşınmış. Ben 1946 yılında o evde doğdum. Eski evler 4 katlı etrafı bahçe içinde olan evlerdi. Öyle kocaman değillerdi. Arif Çubukçu’nun evi vardı bizden yukarıda, Meşrutiyet sapağını geçince üçüncü apartmanın yerindeydi evi. Emin Aktar’ın evi de onun biraz üzerindeydi. Doğan Börekçi’nin gümüş eşya satan çok güzel bir dükkanı vardı eskiden bulvar üzerinde. 1965 yıllarından sonra muhit tamamen değişti, iş yerleri çoğalmaya başlayınca 1974 yılında müteahhitte verip Çankaya’ya taşındık. Şimdi Engürü Pasajı’nın olduğu bina yapıldı bizim evin yerine.

Bağevi havuzbaşında annem ve babam

Kınacızade bağ evi bir ara ünlü bir restoran olmuştu. Sonra ne oldu?

Erol bey, bizim evi kiralayıp Mangal Restoran’ı açmıştı ama bir süre sonra devredip Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Devrettiği garsonu da onun gibi iyi çalıştıramadığı için kayınbiraderine devrettiyse de bir yıl sonra ondan alan avukat da yine işletemedi. Sonra da boş kaldı ev 1997-98’den beri giderek harabeye dönüştü, hırsızlar malzemelerini çaldılar. Hatta bir ara izinsiz kalanların yaktığı ateş nedeniyle ev yangın tehlikesi geçirdi. Evimizi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devretmek için pek çok kez yazıştım ama olumlu cevap alamadım. Bunun üzerine açtığım ilk dava, bakanlığın yeterli ödenekleri olmadığı gerekçesiyle reddedilmişti. Aradan geçen üç, dört yıl sonra tekrar açtığımız ikinci kamulaştırma davasını ise kazandık. Bakanlığın burayı kamulaştırarak aslına uygun bir şekilde restore etmesini bekliyoruz. Ayrancı, restore edilerek yeniden kazanılmış üçüncü bağ evine sahip olacak inşallah. 

Kent kültürünün simgeleri

Şakir Bey’in anlattıkları bizi Ankara’nın kaybolan kültürüne götürüyor… Kentin bağlarında, çayırlarında şimdilerde apartmanların yükseldiğini, betona bulanmış tepelerin çok değil iki nesil öncesine kadar doğanın bir parçası olduğunu bilmek çok düşündürücü. Kentimizi ranta teslim etmenin bedeli bu olsa gerek. Kent kültürünü gözeten, insanca yaşamın sürebileceği planlamaların yapılmaması veya tercih edilmemesi yaşadığımız kentleri hızla kültüründen koparıyor. Her şeye rağmen bize o güzel kentlerin var olduğunu hatırlatan bağ evlerinin kıymeti ise paha biçilmez. Tarihimize, kültürümüze ait bu evleri günümüze kadar yaşatan bu değerli ailelere şükranlarımızı sunuyoruz…

Koraltan Konutu’nda bir dönem ve bombalarla gelen hazin son

Yeni TBMM’nin inşaası

Türk siyasi tarihinde önemli yeri olan Ulus’taki II. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetersiz kalması üzerine 4 Aralık 1936’da yeni bir bina yapılmasına karar verilmişti. Temeli 26 Ekim 1939’da atılabilen yeni meclis binasının inşaatı ancak 22 yıl sonra tümüyle tamamlanmış ve 6 Ocak 1961 Cuma günü, Kurucu Meclis Toplantısıyla resmi olarak hizmete açılabilmişti. 

Türkiye’nin yeni Millet Meclisi’nin kanatları altında adeta özenle korunan, kimliği meçhul bir Ankara Villası dikkat çekmektedir. Villa,1960 öncesini bilenlerce Koraltan’ın Evi, 1960 sonrasını yaşayanlarca da Halkevleri Genel Merkezi olarak hatırlanır. 

Koraltan’ın Evi, 1960 sonrasını yaşayanlarca da Halkevleri Genel Merkezi olarak hatırlanır.

1939 yılına ait hava fotoğraflarında görülmesi, villanın 1931-39 yılları arasında inşaa edilmiş olabileceğine işarettir. 1934-1949 yılları arasında Vedat Nedim Tör tarafından yayınlanan “La Turquie Kemaliste”in 1939’da yayınlanan bir sayısında fotoğrafının olması da bunu destekleyen bir belgedir.

Villanın gerçekte kim için ve kimin tarafından yapıldığına dair bir ipucu yoktur. Ancak benim kanım bu villanın bir şahıs için inşaa edilip belli bir zamandan itibaren kamulaştırılmış olduğu yönündedir.

İlk İnşaat

1928-29 yıllarında çekilmiş olan eski bir Ankara manzarasında III. TBMM’nin inşaa edileceği büyük boş arazinin doğusunu sınırlandıran Atatürk Bulvarı’nın kenarında bazı evlerin yapıldığı görülmektedir. Bu evlerin içerisinde en belirgin olanı M. Abdülhalik Renda’nın (1881-1957) Maliye Bakanlığı’nı yürüttüğü sırada (Ocak 1924-Mart 1925) satın aldığı bağ içerisine yaptırdığı belirgin sivri çatılı kulesi ile Sarı Köşkü’dür.

Abdülhalik Renda’nın Sarı Köşk’ünün hemen yanındaki boş araziye de daha sonraları Koraltan Evi ya da Halkevleri Genel Merkezi olarak adlandırdığımız “Modern Ankara Villası” inşaa edilir.

Renda, 5 Şubat 1926’da günlüklerine not düşerek köşkün bitişiğindeki bu arsayı da alma niyetinden bahseder. 

Yine günlüklerinden arsayı satın almış olduğunu fakat daha sonra da A. Naci Demirağ’a sattığı anlaşılıyor.

“Mali vaziyetim geçen senekinden iyidir. A. Naci (Abdurrahman Naci Demirağ) arsamın mütebaki kısmını aldı. Bu surette bütün borçlarımı vermiş oldum….”

Notlardan anlaşılan, bu arsanın üzerine konu ettiğimiz “Modern Ankara Villası”  1935 sonrasındaki yıllarda inşaa edilmiştir.

Demirağ Ailesi kimdir?

Abdurrahman Naci Demirağ (1890-1944), Divriği’nin eski ailelerinden Mühürdarzâdeler’e mensup olan Abdurrahman Naci Demirağ, CHP’den VI. ve VII. Dönem Sivas Milletvekili olmuştu.  Demirağ’ın oğlu ünlü sinema yönetmeni, yapımcısı ve senaristi Turgut Demirağ (1921-1987), G. Kaliforniya Üniversitesi Sinema Bölümü’nde eğitim görüp Türkiye’ye döndüğünde adını babasının adının baş harflerinden alan AND Film adlı bir yapım şirketi kurmuştu. Turgut Demirağ’ın ses ve sahne sanatçısı Rüçhan Çamay ile evliliğinden Melike Demirağ, 1970 yılında Milliyet Gazetesinin düzenlediği yarışmada Türkiye Güzeli seçilen Afet Tuğbay (Karacan) ile evliliğinden de Ali Koç’un eşi Nevbahar Demirağ dünyaya gelmişti.

İstimlak edilerek TBMM mülkiyetine geçiş

Abdülhalik Renda’nın Sarı Köşkü ve bir yıl öncesinde aniden vefat eden Demirağ’ın evi (Modern Ankara Villası) 19 Temmuz 1945’te istimlak edilmiş, ancak Renda’nın Sarı Köşkü ve diğer evler yıkılırken bu eve dokunulmamıştır.

Belki de yeni meclis binasının yol projesinde bir değişikliğe gidildiğinden, binanın yıkılmasına gerek kalmamış ve TBMM’nin mülkiyetine geçmişti.

Demokrat Parti’nin kuruluşu ve politik gelişmeler

1945 yılında Toprak Reformu Yasası’na tepkiyle başlayan parti içi muhalefetin huzursuzluğu giderek artmıştı. 21 Eylül günü Adnan Menderes, Fuad Köprülü, Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirler. Celal Bayar da önce vekillikten sonra üyelikten istifa eder. Bu tartışmaların sonunda
7 Ocak 1946’da Demokrat Parti siyasi hayatına başlar.

1950 yılında yapılacak genel seçimlerde DP %55,2 ile 416 sandalye, CHP %39,6 ile 69 sandalye kazanır. 22 Mayıs 1950’de Celâl Bayar Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı seçilir ve DP Başkanlığı’ndan ayrılır. Aynı gün Adnan Menderes Başbakan, Mehmed Fuad Köprülü Dışişleri Bakanı olarak atanırken, Refik Koraltan Meclis Başkanı olur.

On yıl boyunca üç kez seçim galibi gelen DP siyasete damgasını vurur. Celâl Bayar Cumhurbaşkanlığı, Adnan Menderes Başbakanlık, Refik Koraltan Meclis Başkanlığı görevlerini kesintisiz sürdürecektir.

Modern Ankara Villası artık TBMM başkanlık konutudur

İstimlak sonrasında nasıl kullanıldığını bilmesek de “Modern Ankara Villası”nın 1951 Nisan ayı öncesinde artık Meclis Başkanlığı Resmi Konutu olarak kullanılmaya başlandığını düşünebiliriz. Çünkü Koraltan ailesi Nisan 1951 öncesi Ziya Gökalp Caddesi üzerindeki kendi küçük apartmanlarını boşaltmış ve Türkiye Jokey Kulübü’ne kiraya vermişlerdi.

İşte bu nedenle biliyoruz ki TBMM Başkanı Refik Koraltan ve ailesi artık “Modern Ankara Villası”nda yaşamaya başlamışlar, bu nedenle de ev o dönemde “Koraltan Evi” olarak anılmaya başlamıştı.

Koraltan ailesine yakın hatta akrabası olan ve o sıralar ilkokulda okuyan bir kız çocuğu Sevgi Yücel, anılarında villanın içini çocuk gözüyle şöyle tanımlamıştı

“…Oraya gitmek için can atardım. Salondaki havuzda yüzen kırmızı balıkları seyredebilmek için. Atatürk Bulvarı üzerinde bulunan iki katlı bir binaydı ve bir saray gibi döşenmişti. ‘O’ hep biz ziyarete gittikten bir süre sonra gelirdi. Çocuğum diye başımı falan okşamazdı; elimi sıkardı. İnanılmaz heybetli ve yakışıklıydı. Orası TBMM Meclis Başkanının resmi ‘ikametgâhı’ idi ‘O’ da Refik Koraltan’dı. Bina önce Halk Evi oldu, sonra yıkıldı. Bugün aynı yerde küçük ve bakımlı bir park var…”

1950 seçimlerinden sonraki on yıl içinde Menderes ile İnönü sadece bir kez bir araya gelirler. 22 Nisan 1955 tarihli akşam yemeği Meclis Başkanı Refik Koraltan’ın bu evinde tertiplenir.

Yani “Modern Ankara Villası” yine çok nadir ve tarihi bir ana tanıklık etmiştir. Şöyle anlatır Şevket Süreyya Aydemir o buluşmayı;

“…ruhsuz, maksatsız, hayal kırıcı bir buluşma! Öyle denilebilir ki, kaderin elinin bu düğümleri bir gün bir 27 Mayıs İhtilali ile koparıp atmasının fal tal örgüsünde, bu son ve davet sahipleri için biraz da taksirli buluşmanın, galiba bir müdahalesi vardır. Çünkü, Muhalefet Partisi Lideri, o küçük ve son ümit kırıntısını da sanıyorum ki asıl o gece kaybetmiştir.”

DP, mecliste ezici çoğunluk elde etmenin verdiği özgüven ile muhalefet milletvekillerine göz açtırmamaya başlamıştı. 

Bu durum parti içerisinde, hatta Meclis Başkanı Refik Koraltan tarafından da dile getirilir olmuştu. Üstelik Cumhurbaşkanı Bayar bile tarafsızlığını koruyamamış, açık ya da gizli olarak muhalefete karşı cephe almıştı. Yol arkadaşı Menderes’in agresif tutumu ve tırmanan siyasi gerilim Koraltan’ın günlüklerine de yansıyordu.

Tüm bu koşullar altında bir askeri darbenin ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı adeta. On yıllık DP iktidarının icraatlarının yarattığı toplumsal muhalefetinin yankılarıydı bunlar. Huzursuzluğa karşı ilk tepkiler yine gençlikten geliyordu. İstanbul ve Ankara’da Sıkıyönetim ilan edilmiş, toplantı ve gösteriler yasaklanmıştı.

5 Mayıs günü “555K” (5. ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da) koduyla toplanan kalabalık bir öğrenci grubunun Kızılay’daki protestosunu yatıştırmak için gelen Menderes, kalabalık tarafından itilip kakılmıştı. 

21 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencileri Zafer Anıtı’na kadar “sessiz bir yürüyüş” yapmıştı. “Harbiyeliler’in ayaklanması” olarak nitelendirilen bu gösteride öğrenciler, Zafer Anıtı’nın önünde marş okuduktan sonra dağılmıştı.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, 22 Mayıs’ta 5 kişinin beraber dolaşmasını yasaklamış, “haberleşmeye” sansür koymuştu. Olaylar üzerine Cumhurbaşkanı Başyaveri Mustafa Tayyar, Bayar ile birlikte Koraltan’ın evinde buluşurlar. “Modern Ankara Villası”, bir kez daha tarihi bir ana tanıklık etmiştir.

Aynı gün Başbakanlık’taki toplantıda Harp Okulu’nun İzmir’e nakli kararlaştırılmış, karar Harp Okulu Komutanı Tuğgeneral Sıtkı Ulay’a bildirilmişti. Ancak Ulay da örgüttendi ve bu haberi arkadaşlarına uçurmuştu.

26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece 38 kişilik İhtilal Komitesi, Harp Okulu’nda Tümgeneral Cemal Madanoğlu başkanlığında toplanmış ve 27 Mayıs gününün ilk saatlerinde tanklar harekete geçmiş, saat 03’te Ankara Radyosu’nda marşlar çalınmaya başlanmış, ardından da Albay Alparslan Türkeş tarafından bildiri ile “ihtilal” duyurulmuştu.

Menderes Eskişehir’de tutuklanmıştı. Koraltan’ın tutuklanışını ise görevli harp okulu öğrencisinin Milliyet Gazetesi’ne verdiği röportaj üzerinden okuyoruz; 

“Sabah alaca karanlıkta kapıyı çaldık. Önce uzun bir müddet açmadılar. Havaya birkaç el ateş ettik. Bunun üzerine kapı açıldı. İçerde üç kadın vardı. Biri yaşlı ve hasta idi. Sorduk kimdir diye, ‘eşi’ dediler. Diğer genç Alman kadını ise Türkçe bilmiyordu. Hizmetçi bu kadının Koraltan’ın yakın arkadaşı olduğunu söyledi. O sırada Koraltan gömlek ve pantalon giymiş olarak odasının kapısında gözüktü. Biraz şaşırmış haldeydi. ‘Ne istiyorsunuz?’ diye sordu. Kendisini alıp Harb Okulunda misafir etmeye götüreceğimizi söyledik. İtiraz etmedi, ceketini giydi. Yalnız tam kapıdan çıkarken bir milli irade lafı etti. O zaman ‘Milli irade orduda’ cevabını verdik. Kolundan tuttuk ve otomobile bindirdik. Yolda hiç bir şey konuşmadı. Harb Okulunda üstlerimize teslim ettik.”

Böylelikle Protokolün bir numarasına, Meclis Başkanı’na tahsis edilmiş ve resmi bina olarak tescillenmiş “Modern Ankara Villası” için bir dönem kapanmıştı. Villa Koraltan ailesi tahliye ettikten sonra, bir süre boş kalacaktı.

Türk-Kültür Dernekleri Merkezi

“Modern Ankara Villası”nın yeni kimliği: Türk-Kültür Dernekleri

Cumhuriyet’in getirdiği değerleri geniş halk kitlelerine ulaştırmak için 1932 yılında açılan Halkevleri’nin sayısı zaman içerisinde büyük bir artış gösterir. Ancak 1950 seçimleriyle iktidara gelen DP’nin girişimiyle 8 Ağustos 1951’de TBMM’de kabul edilen 5830 sayılı kanun ile Türkiye’deki bütün Halkevleri kapatılır ve malları hazineye devredilir.

Başbakanlık Müsteşarı olan Alparslan Türkeş,18 Ağustos 1960 günü 

“Halkevleri ve Türk Ocakları miadını doldurmuştur, faydalı olsalar da politikacı fideliği haline gelmiştir, politikadan bağımsız kültür ocakları ihdas edilmelidir” diyerek Türk-Kültür Dernekleri kurulduğunu ilan eder. 

Koraltan Evi artık Türk-Kültür Dernekleri merkezi olmuştur. Kısa sürede aşırı sağın karargahı haline getirilir. Bu durum Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından da endişeyle takip edilmektedir.

Milli Birlik Komitesi kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddeden Alparslan Türkeş’in de içinde bulunduğu ve “Ondörtler” olarak adlandırılan 14 subayı TSK’dan da emekli ederek çeşitli görevlerle yurt dışına sürgüne gönderir. 1960 yazının sonlarında Cumhurbaşkanı, şair Behçet Kemal Çağlar’ı Ankara’ya davet ederek derneğin düzeltilmesi talimatını verir. Behçet Kemal Çağlar ve arkadaşlarının özlemi olan Halkevleri’nin yeniden kurulması için bir fırsat doğar.

21 Nisan 1963 günü Olağanüstü Tüzük Kurultayı’nda, Türk Kültür Dernekleri tasfiye edilir. Türkeş’in heyetlerinin yerine aydınlardan oluşan yeni heyetler kurulur ve derneğin Halkevleri adını almasına karar verilir. Genel Başkanlığa da 1960 seçimlerini yapan Kabinenin Milli Eğitim Bakanı Tahsin Bangruoğlu getirilir.

“Modern Ankara Villası” artık Halkevleri Genel Merkezi

Böylelikle 8 Ağustos 1951’de kapatılan Halkevleri 21 Nisan 1963 tarihinde, kapatıldıktan 12 yılın sonra bir dernek statüsünde, bağımsız demokratik kitle örgütü olarak tekrar kurulmuştur. 

Tiyatroya Halkevleri’nde başlayan Erkan Yücel bir söyleşisinde kendini anlatırken, “Modern Ankara Villası”ndan da bahsetmişti; “27 Mayıs sonrası Refik Koraltan’ın evi Halkevi olarak kullanılıyordu. O evin salonunu da tiyatro sahnesi yaptık. Burada iki yıl boyunca çok kapsamlı bir kurs düzenlendi, birçok oyunlar oynadık.”

İhtilal komitesinden Kurmay Binbaşı Ahmet Yıldız, 1976’da Halkevleri Genel Başkanı olur.

İhtilal komitesinden Kurmay Binbaşı Ahmet Yıldız, 1976 yılında yapılan Halkevleri Genel Kurulu’nda “Devrimci Halkevciler” grubunun adayı olarak seçimi kazanmış ve bu görevini 12 Eylül 1980’de Halkevleri kapatılana kadar sürdürür.

1977 yılında Halkevleri, saldırıların ötesinde sürekli tehdit almaktadır. Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız, MHP Ankara İl Başkanı’nın kendilerine telefon ederek, Halkevlerinin kapatılmasını istediğini söyler ve “Siz kapatmazsanız, biz kapatacağız” dediğini öne sürer. Yıldız, bu konuşmadan yarım saat sonra da Sincan Halkevine saldırıldığını ve dört kişinin yaralandığını söyler. Ahmet Yıldız, durumu bir telgrafla İçişleri Bakanı’na bildirmiştir.

28 Mayıs 1977 tarihinde Ankara Valisi Durmuş Yalçın’ın emriyle Halkevleri Genel Merkezi’ni basan polis, bir şey bulamamış ve bir tutanak hazırlayarak Genel Merkezi terk etmişti. Lakin onlarca şubesi basılmaya, üyeleri tutuklanmaya ve derin siyasi baskı artarak devam eder.

Halkevlerine yapılan baskı ve şiddet olaylarının ardında, Halkevlerinin toplumsal muhalefette öne çıkan eylem ve tutumlarını baskılama isteğinin ötesinde,Türkeş’in kurduğu Türk Kültür Dernekleri’nin feshedilerek Halkevlerinin kurulması, başında eski Milli Birlik Komitesi’nden Ahmet Yıldız’ın olması ve bütün bunların üzerine bir de Yeni Delhi’ye sürgün edilmesinin etkin olduğu da akla yakın gelen bir ihtimaldir.    

Hazin son…

Bina, 13 Ocak 1978 Perşembe günü dinamitle tahrip edilir, Meclisin hemen burnunun dibindeki tarihi “Modern Ankara Villası” kullanılamaz hale gelmiştir artık.

“Halkevleri Genel Merkezi, dün gece bombalanmış, olayda 2’si ağır, 3 kişi yaralanmıştır. Tahrip gücü çok yüksek olduğu bildirilen bomba, binayı kullanılamaz hale getirmiş, bina bekçisi Kahraman Aydoğan hafif, Kerem Aslan ve Mustafa Ünaldı ağır yaralanmıştır.”

Zaten daha öncesinde iki kez bombalı saldırıya uğrayan ev artık enkaz halinde bir süre durur. Daha sonra tamamen yıkılarak binanın yeri park haline getirilir. 1930’larda başlayan ve Cumhuriyetin bir dönemine tanıklık eden bir binanın yarım asırlık öyküsü 1980’lerin başında sona erer.

Bahçıvan evinden Alman Okulu’na

Türkiye’de Alman dilinde eğitim veren okulların uzun bir geçmişi var. Almanya Büyükelçiliği’nin Alman Okulu da cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, tarihe ışık tutuyor.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, geçmişi 8 bin yıl öncesine kadar uzan Ankara küçük bir taşra kasabasıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentini Ankara olarak belirlemesinin ardından önceleri İstanbul’da bulunan ülkelerin resmi temsilcilikleri birer birer Ankara’ya taşınmaya başladı. 

1925 yılında Alman Federal Devleti’nin büyükelçiliği de Ankara’ya taşınınca büyükelçilik çalışanlarının çocuklarının eğitim hayatlarını devam ettirebilmeleri için okul arayışı başladı. 1930’dan önce bazı ebeveynler, başlangıçta özel bir “Alman Okul Çevresi” kurdular. Konsolosluk binasındaki bu kurum, Dışişleri Bakanlığı ile “Reich Bilim, Eğitim ve Milli Eğitim Bakanlığı” tarafından denetlenmiş ve ortak finanse edilmişse de Türk hükümeti tarafından onaylanmadı ancak tamamen hoş görüldü. Alman Okul Çevresi’nde sadece Alman çocuklarının ve bazen de yabancı diplomatların çocuklarının sınıfa katılmasına izin verildi. 

Yasaklı bilim insanları

Ankara’ya göç eden çok sayıda Alman bilim insanının çocuğu da Alman Okul Çevresi’nde eğitim hayatlarına devam etti. Ancak 1933 yılında politik nedenlerle göç eden bazı bilim insanlarının çocuklarının Alman Okulu Çevresi’nde eğitim almaları yasaklandı. Sadece Reich’in vatandaşı olan Alman çocuklarının bu kurumda eğitimlerine devam etmelerine izin vardı. Bu karardan etkilenenler; Prof. Dr. Ernst Reuter, (daha sonra Batı Berlin Belediye Başkanı), Prof. Dr. Bade (daha sonra Kiel’deki Dünya Ekonomisi Enstitüsü Direktörü), Carl Ebert (Ankara Opera Binası’nın kurucu ortağı) ve Eduard Zuckmayer’dı.

Münih Üniversitesi’nde okuyan Leyla Kudret Hanım’ın Ayrancı’daki Çiftevler sokağındaki evinde Alman çocuklarına vermeye başladığı özel dersler Ankara Alman Okulu’nun çekirdeği oldu.

Leyla Kudret’in gelişi

Münih Üniversitesi’nde matematik, fizik ve kimya okuyan, Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde de Almanca, tarih ve Fransızca eğitimi alan Leyla Kudret Hanım’ın eşi ile 1933 yılında Ankara’ya taşınmasıyla ise aslında bir okulun da tohumları atılmış oldu. Leyla Hanım, Ayrancı’daki Çiftevler sokağında bulunan küçük evinde Alman göçmenlerin çocuklarına özel dersler vermeye başladı ve onlara Almanya’da tanınan lise diplomasına sahip olmaları için gereken bütün ders ve bilgileri aktardı. Bu özel dersler, daha sonra kurulacak Ankara Alman Okulu’nun çekirdeğiydi.

Türk parlamentosu Ağustos 1944’te tutarlı bir kararla Nazi Almanyası ile diplomatik ilişkileri kopardığında “Alman Okul Çevresi” de dağılmış oldu. 1952 baharında ise Almanya Büyükelçiliğince, ilk büyükelçinin girişimiyle bir “Alman Okulu” faaliyete geçirildi. Kudret Hanım’ın bu okulun lise kısmını devralmasını istense de okula yalnızca yabancı uyruklu eğitimcilerin ve öğrencilerin resmi olarak giriş hakkı verilmesi nedeniyle, bir Alman öğretmen görevlendirildi. Evinde özel derslerine devam eden, adeta kendi okulunu oluşturan Leyla Kudret, Alman Okulu’nda öğretmenliğe başladığında ise yıl, 1971’di.

1952’de “Alman Okulu Ankara” ilk eğitimine 26 öğrenci ile Alman Büyükelçiliği binasındaki bahçıvan evinin bitişiğindeki bu binada başladı.

15 Ekim 1952’de “Alman Okulu Ankara” ilk eğitim yılına 26 öğrenci ile başladı. İlkokul öğrencileri için dersler, Alman Büyükelçiliği binasındaki bahçıvan evinin bitişiğindeki bir binada yapıldı. Öğrenci sayısının giderek artmasıyla bahçıvan evinden iki oda daha sınıflık oldu. Ancak hızla büyüyen öğrenci sayısı ile 148 m2’lik okul alanına sahip bahçıvan evi de okul için küçük gelmeye başladı ve okulun içi karmaşık bir hal aldı. Dönemin Alman Büyükelçisi Dr. Fritz Oelers, 290 öğrenci kapasiteli bir okul binasının inşa edilmesini savundu. Fakat Dışişleri Bakanlığı’nın planları, mali nedenlerle, muhtemelen yasal ve siyasi nedenlerin de etkisiyle 1962’nin sonunda değiştirildi; Türkiye’deki siyasi durum ve buna bağlı ekonomik belirsizlik de devreye girince Ankara’ya daha az uzman geldi ve öğrenci sayısı da düşüşe geçti. 

Ankara Alman Okulu, izleyen yıllarda büyükelçilik grupları içinde faaliyetine devam etti. 1979 yıllında itibaren eğitim haftanın beş günü olacak şekilde kurgulandı, büyükelçiliğin kiler deposunun bir kısmı çalışma odasına çevrildi, doğa bilimleri uzmanlık bölgesi tamamen yeniden tasarlandı, çatılı dinlenme salonu ve oyun alanına sürgülü cam kapılar takılarak çevrelendi ve bu sayede daha işlevsel bir alan oluşturuldu. 

1995 yılında Alman Okulu Tunus Caddesi’ndeki yeni yerine taşındı.

“Güvenilir okula” geçiş

1995 yılına gelindiğinde ise Alman Okulu, Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Tunus Caddesi’ndeki kendi binasındaydı. Burada Dr. Nils Fritzel müdür olarak atandı ve daha fazla eğitimsel ve yapısal değişiklikler hayata geçirildi. İlkokulda aile sınıfları ve serbest çalışma başlatıldı, 3. ve 4. sınıflardaki İngilizce dersleri haftada üç saate çıkarıldı ve günde altı saat olan ilkokul artık “güvenilir ilkokul” olarak sınıflandırıldı. Orta öğretim seviyesinde, öğrenciler artık haftada 30 saatten fazla ders alıyorlardı. İlkokuldaki serbest çalışmaya benzer şekilde, haftada dört saat çalışma, 5 ila 7. sınıflara entegre edildi. 20’den fazla çalışma grubu, müzikal performanslar ve oyunlar, ev ödevleri dâhil günlük okul hayatı zenginleştirildi. Bu süre zarfında öğretmenler için mesleki eğitimler gibi çeşitli faaliyetler de hayata geçirildi. Türkiye’deki çeşitli okullar ile bu dönem içerisinde ortak okul çerçevesinde iletişimler sağlandı.

Ernst-Reuter 

Ankara’daki Alman sefaretine bağlı bu Alman Okulu’na “Ernst Reuter” isminin verilmesi ise onun Reuter’in anısını yaşatmak için alınmış önemli bir karar. Ernst-Reuter, 1935 yılında Nazi Almanyasından kaçarak Türkiye’ye yerleşmiş siyaset adamı ve yerel yönetimci. 1938 yılından 1946 yılına kadar Siyasal Bilgiler Okulu’nda şehircilik, belediyecilik, belediye maliyesi gibi dersler okutan Reuter’in en önemli özelliklerinden biri, Türkçeyi çok iyi öğrenerek, derslerini Türkçe vermesi, ders kitaplarını Türkçe yazmasıydı. Ernst Reuter, Türkiye’de bulunduğu yıllarda, Almanya’da Hitler’e karşı yürütülen mücadeleden hiç kopmadı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla 1946’da Almanya’ya geri dönen Reuter, birkaç dönem Berlin Belediye Başkanlığı görevini üstlenmişti ve Alman Cumhurbaşkanlığı seçimlerine en güçlü aday olarak girdiği dönemde, seçimlerden önce 1953 yılında vefat etti.

Türkiye’de Alman dilinde eğitim veren okulların uzun bir geçmişi var ve eğitim kurumu olarak da büyük üne sahipler. Bu okulların, 8 Mayıs 1957 yılında Almanya ile Türkiye arasında imzalanan Kültür Anlaşması’nı esas alarak faaliyetlerini sürdürdüğünü hatırlatmakta fayda var.

Alman Okulu Tunus Caddesi’nde eğitim vermeye devam ediyor.

Ayrancı’da yarım asır: Ankara Briç Kulübü

57 yıllık geçmişi olan Ankara Briç Kulübü’nün 46 yıldır Ayrancı’da bulunduğundan, Gülden Sokağı, Gerede Sokağı derken Çiftevler Sokağı’nda kök saldığından belki de çoğu Ayrancılı sakinimizin haberi yoktur.

Derneğimiz kurulmadan önce Ankara’da briç severler daha çok kahvehanelerde, evlerde ve bazı kulüplerde briç oynuyorlardı. Briç oyuncusu olan babam ve arkadaşları cuma akşamları evlerde toplanırlardı. Sıranın Kuzgun Sokağı’nda bulunan evimizde olduğu cuma akşamları annem benim briç masasının yanında durmamı ve hizmet etmemi isterdi. Çocukluğumda bu şekilde izlemeye başladığım briç ilerde babam gibi benim de en büyük tutkum oldu. Ben briçle tanışmadım, briçin içine doğdum. Evlerde oynanan bu oyun keyifli zaman geçirmek için, yemeli içmeli, bol sohbetliydi. Yarışma briçi farklıydı.

1960’dan önce turnuva briçi, Çankaya’da şimdiki Atakule’nin yerinde olan Amerikan Subay Kulübü’nde oynanıyordu. Ankara Briç Kulübü kurucularımızdan Nermin Bingöl, Türkiye’den ayrılan bir Amerikalı subaydan turnuva usullerini gösteren bir kitabı ve turnuva takımlarını satın almış böylece turnuvalar düzenlenmeye başlamıştı. Turnuvalar daha çok geceleri Kavaklıdere Tenis Kulübü’nün o zamanki baraka lokalinde bu takımlarla yapılıyordu. Süreç içinde, turnuva briçine meraklı çekirdek bir grup kendilerine bir lokal aramaya başladı ve briç severler 1963 yılında dernek olarak örgütlendiler. Zamanla Ankaralı briç meraklıları derneğe üye olmaya başladı. 

Gülden Sokak’tan Çiftevler’e

1970 yılında dernek, Kızılay Zafer Meydanı’nda bulunan Mühendisler Birliği binasına taşındı. 1973 yılında ise binanın yıkılıp yerine iş hanı yapılması kararı alınınca dernek satın almak üzere bir mülk arayışına girdi.

Necmettin Sünget ve Atila Asiltürk yetkili olmak üzere bir komisyon kuruldu ve derneğin maddi durumu uygun olan üyelerinden 5 bin veya 10 bin TL borç alındı. Toplanan bu paralarla 1974 yılı haziran ayında dernek, Gülden Sokağı 16/8 adresindeki daireyi satın aldı. Bundan sonra Ankara Briç Kulübü Ayrancı’dan hiç ayrılmadı. 1977 yılında ise buradaki daire satılıp yerine Gerede Sokağı 13/A adresinde bulunan ve giriş ile bodrum katından oluşan iş yeri satın alındı.

Nüzhet Berkin

Ancak 1980’li yılların başlarında üye sayısında büyük bir artış olunca sahip olunan bina yetersiz hale geldi. Bu sırada derneğin yönetim kurulu üyesi Fatoş Çizmeli’nin annesi Nüzhet Berkin’in Güven Kooperatifi’nden kalan Çiftevler Sokağı’ndaki arsası üzerine yapılacak olan yeni apartman inşaatında, Briç Kulübü olarak müstakil 3 katlı dernek lokali inşa ettirme imkânı bulduk. Arsa sahibi ve müteahhidin dernek üyesi olmaları büyük kolaylıklar sağladı. 7 Şubat 1986 tarihinde alınan kararla başlayan bu girişim Güvenlik Caddesi, Çiftevler Sokağı 95/16 adresindeki dernek binasının tamamlanması ve 21 Ocak 1989 tarihinde yapılan açılış töreniyle hizmete girmesi ile sonuçlandı. Kulüp hala bu adreste hizmet veriyor.

Briç Kulübü lokali, Nüzhet Berkin’in Güven Kooperatifi’nden kalan arsası üzerine yapılır.

Tarihin izleri, Güven Kooperatifi

Bu adresin yani Güven Kooperatifi’nin aslında tarihi bir önemi var; Güven Kooperatifi, Cumhuriyet sonrası Ankara’da konut ihtiyacını karşılamak için Bahçelievler Konut Kooperatifi ile eş zamanlı kurulur. Bahçelievler Konut Kooperatifi’ndeki belirsizlik yüzünden bu kooperatiften ayrılan kişilerin kurduğu Güven Kooperatifi’nin planları Alman Mimar Martin Elsaesser tarafından yapılır ve kooperatifin tip ev projeleri de yarışma yoluyla elde edilir. Kooperatif inşaat maliyetlerinin yarısı Emlak ve Eytam Bankası’ndan temin edilir, diğer yarısı ise Güven Sigorta Şirketi tarafından karşılanır. Kooperatif, 1937 yılında konutları sahiplerine teslim eder. Güven Kooperatifi evleri de Bahçelievler Konut Kooperatifi evleri gibi üst gelir grubu için yapılmıştır. 

Güven Kooperatifi Kuveyt Caddesi (eski Güven Sokağı), İç Sokağı, Güvenlik Caddesi ve Çiftevler Sokağı arasında kalan adada, sol tarafın çift katlı, sağ tarafın ikiz evler olması şeklinde planlanmıştır. Birinci ev, bugün hala ilk sahibi (eski Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın ağabeyi) Fahri Tandoğan’ın varisleri tarafından kullanılıyor. Binaya sonradan eklemeler yapıldığı için orijinali değil. Sonuncu ev ise Nüzhet Berkin’e ait. Bundan sonrasını Nüzhet Berkin’in iki kızlarından biri olan Fatma Gülsen Çizmeli’den dinleyelim:

Babam Mehmet Servet Berkin Felsefe ve Sosyoloji eğitimi almıştı. Talim Terbiye Dairesi üyesi seçilince de 1938 yılında annem ve 9 yaşındaki ablam Güner Baykal ile İstanbul’dan Ankara’ya taşınıyorlar. İlk önce Kızılay’da Büyük Sinema’nın karşısında Singer Mağazası’nın yanında bir evde ikamet ediyorlar. Daha sonra Güven Kooperatifi’nde satın alınan eve geçiliyor. Bu esnada annem Ankara Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak göreve başlıyor. Ben 1940 yılında bu evde doğdum. Ben 9 aylıkken zatürre olan babama kalp rahatsızlığı tedavisi yapıldığı için vefat etti. Babam vefat etmeden önce Dış Ticaret Reisi olmuştu.

Ayşe Abla İlkokulu’nun ilk talebelerindendim, daha sonra TED Ankara Koleji ve ODTÜ Kamu Yönetimi’nde eğitim gördüm. Ablam Güner Baykal benden 11 yaş büyüktür, bizim evin arkasındaki ev ablam için satın alındı. Ablam Bodrum’a taşınınca evi şarkıcı Alpay’a kiraya verdi. O yıllardan hatırladığım komşularımız Coğrafya Profesörü Hamit Sadi Selen, Agah Sırrı Levent, Madam Kudret ve Doktor Orhan Sanus ve 1932’de Türkiye’nin ilk dünya güzeli seçilen eşi Keriman Halis. Keriman Halis’in kızı Ece, oğlu Sezai Biltin arkadaşımdı. Etrafımızdaki tüm evler yıkılıp müteahhitte verilince, biz son ev olarak kaldık. Daha sonra annem 1986 yılında evi yıktırıp apartman yaptırmaya karar verdi fakat Ankara Briç Kulübü olarak yapıldığını göremeden 1989 yılında vefat etti. Ben hala o apartmanda oturuyorum.


Şevket Çizmeli anısına yapılan turnuvadan ödül alan oyuncularla, Nüzhet Berkin’in kızı Fatma Gülsen Çizmeli (en sağda) ve torunu Zeynep Çizmeli Öğün (soldan ikinci)

Diplomatik bir zekâ sporu

Briç, oyun kartları ile yapılan taktiksel ve çözümsel düşünmeyi esas alan olimpik bir beyin sporu. Ankara Briç Kulübü de içlerinde Avrupa ve Dünya Kupalarında ödüller de alan birçok sporcunun yetişmesine katkı sağladı. Pandemi nedeniyle Mart 2020’den beri kapalı olan kulübün başkanı, 43 senelik briç sporcusu olan uzman doktor Haldun Vahaboğlu da briçin bir zekâ sporu olduğunun altını çiziyor. 36 sene önce üye olduğu Ankara Briç Kulübü’nün başkanlığını 2014 yılında devralan Vahaboğlu, “Ankara’mızın bu güzide semtinde bulunan kulübümüz, briçin sadece Ayrancı’da değil Ankara ve Türkiye’de gelişmesine çok büyük katkılarda bulunuyor. Briç etkinliklerinin yanı sıra yemekli, müzikli veya canlı müzikli birçok sosyal etkinlik de düzenliyoruz. Kulübümüz, aile ortamı ve nezihliği ile Ayrancı’ya yakışır bir sosyal alan” diyor.

Ankara’nın işgal günleri…

27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin nedenini ve önemini, o dönemin şartlarına ve Ankara’nın yüzyıl önceki hararetli günlerine bakarak bir daha anlamaya çalışalım.

30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışmalar sona erer. İttihat Terakki Cemiyeti’nin Almanya’nın yanında girdiği 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için büyük bir yıkım getirmiştir. 

İstanbul, İzmir başta olmak üzere pek çok kente İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri girmeye başlar. 

Bu dönemde pek bilinmese de Ankara da bu işgalden nasibini alır. Demiryollarını kontrol ve kentte asayişi sağlamak amacıyla 4 Aralık 1918 sabahı İstanbul’dan trenle gelen 200 İngiliz askeri istasyonu işgal eder. Bir bölük İskoç süvarisi de iri atlarıyla (Ulus Meydanı’nda) bir gözdağı yürüyüşü yaparak Demirlibahçe’de konuşlanırlar. Tunuslu zabitlerden oluşan bir Fransız bölüğü de İngilizlerin ardından kente ulaşır.

İngiliz yüzbaşısı Whithall, Gar’ın direksiyon binasına karargâhını kurar. Fransız komutan Yüzbaşı Boissier ise İttihat ve Terakki’nin binasına (Birinci Meclis’e) yerleşir. Fransız askerleri de karşıdaki Millet Bahçesi içinde bulunan tiyatro binasına girerler. 

Dönemin Ankara Valisi ve garnizon komutanının cılız itirazları, süvari atlarının ürkütücü sesleri arasında kaybolur gider. 

Halk uzun süre çekinir bu askerlerden; kimsede ses çıkaracak güç yoktur. 

Damat Ferit Paşa, 15 Mart 1919 günü Muhittin Paşa’yı, Ankara valiliğine atar. 1915’de sürgün edilen Ankaralı Ermeni ailelerden geri dönebilenlerine ait ev ve eşyaların geri verilmesi için mahkemeler kurulur, tehcirde suçlu bulunan dönemin eşrafı ve bürokratları tutuklanır, bir kısmı Malta’ya sürgün edilir.   

Ankara’da tehcir suçundan 97 kişi tutuklanarak İngiliz Divanı Harbi’nde yargılanmak üzere İstanbul’a götürülür. Bunlar içinde Kınacızade Şakir, Attarzade Salih, Bulgurzade Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin, Haniflerin Mehmet de vardır. Lakin yargılanmadan hapisten kaçıp Ankara’ya dönerler sessizce.

Nakşibendi müderrisi Sadullah Efendi’nin İngiliz askerlerinin tacizlerine karşı Samanpazarı’nda halka cesaret veren haykırışı ise kentteki ilk kıvılcım sayılabilir. Bu zat sonraları gizli bir ekip kurarak, işbirliği yapanlara suikastlar düzenler. 

Kemal Paşa, İstanbul’da devletin bağımsızlığı konusunda güvendiği silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapar. Şubat 1919 tarihinde İstanbul’a tedaviye gelen 20’inci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile de sıkça görüşür. Kolorduyu Ankara’ya taşıma planlarını yaparlar. 

Bu arada bazı asker ve memurlar gizlice Azmi Milli Cemiyeti kurarlar Ankara’da.

İngilizler, 20’inci Kolordu’nun Ankara’ya gelişine mani olamaz. 3500 kişilik askeri birlik, Ali Fuat Paşa’nın komutasında Nisan ayında Konya Ereğli’den Ankara’ya gelir. Paşa’nın işgal kuvvetlerine karşı cesur davranışları halka büyük moral vermeye başlamıştır. 

15 Mayıs günü İzmir’in işgali nedeniyle Ankaralılar üç ayrı miting yaparlar. 

8 Haziran günü kente gelen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat Paşa’yla beraber gizlice Kemal Paşa’yla buluşmak üzere 18 Haziran günü Amasya’ya gider.

23 Temmuz tarihinde Erzurum Kongresi toplanır.

Ankara’da halk tabiri ile “Kuvvacı”lar çalışmalarını hızlandırır. “Kuvâ-i Milliye” tabiri, “Milli Kuvvetler” anlamında kullanılır.

11 Ağustos günü İngiliz Muhipler Cemiyeti yeniden örgütlenir. Vali, tüm memurlara üyelik baskısı yapar. 

15 Ağustos günü Ali Fuat Paşa, İstanbul Hükümeti’ne karşı gelerek telgrafhaneyi işgal eder. 

Rifat Efendi, Ankara’yı temsilen Sivas Kongresi’ne katılan Ömer Mümtaz Bey’e, Kemal Paşa’ya iletilmek üzere bir mektup verir ve Ankara’ya davet eder. 

Kurban Bayramı arifesi (5 Eylül günü) Ankaralılar, Vahdettin’le bayramlaşmak ve Vali Muhittin Paşa’yı şikayet için telgraf çekerler ama Damat Ferit Paşa doğrudan görüşmelerine engel olunca “Senin gibi Sadrazamı da biz tanımıyoruz” diyerek İngiliz işgaline boyun eğen Ferit Paşa hükümetine karşı isyan ederler.

Temsili-Heyetiye Hükümet Meydanı’nda

11 Eylül’de Sivas Kongresi’nde oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin bundan sonra Ankara’da çalışmasına karar verilir.

19 Eylül günü, Keskin’le Elmadağ arasındaki “Kılıçlar Belinde” Ankara Valisi Muhittin Paşa, Keskinli Rıza Bey Müfrezesi tarafından yakalanarak Sivas’a gönderilir. Ankaralılar kendilerine Yahya Galip Bey’i vali seçerler. 

Geceleri Hıristiyan mahallelerindeki meyhane gürültüsü ve asayiş olaylarından rahatsız olan Yahya Galip, susturulmaları! için Haymana Kaymakamı Cemal Bey ve adamlarına rica eder. Emir kısa sürede yerine getirilir.

5 Ekim günü Namazgahtepe’de kılınan Cuma Namazı ve toplu yemin sonrası, Ankara’da bir “Milli Alay” kurulmasına başlanır. 

29 Ekim günü Rifat Efendi ve eşraf Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurarlar.

22 Aralık tarihinde Temsil-i Heyetiye, 3 otomobille 13 kişi olarak yola çıkarlar. Kayseri, Hacıbektaş, Mucur, Kırşehir ve Keskin’de görüşmeler yaparlar.

Ankara’da beş gün sürecek hummalı bir karşılama faaliyeti başlar, Seymen Alayı kurulur.

Oğuz boylarının geleneği olan Seymen Alayı, beyliğin veya devletin yıkılışı sonrasında yeni lideri seçmek ve yeni devleti kurmak amacıyla “Kızılca Gün” şartlarında kurulmaktadır. Bundan önceki alayın düzülüşü 1908 Meşrutiyet ilanında olmuştur. 

Valinin tören için atlılar toplama çağrısına ilçelerden yeterli destek gelmeyince polis amiri Cemal, eskiden kaymakam olduğu Haymana’ya gider; savaşa gitmeyeceklerine inandırılan yüz atlı ile gelir. 

Birkaç gün öncesinden Ankara’da, Samanpazarı’ndaki Sarı Ahmet’in Efeler Kahvesi önüne sancak dikilerek “Seymen Alayı” toplanmaya çağrılır. 

Sancağın dikildiği kısa zamanda yörede duyulur ve ilk gelen Kalecik, Zir, Yozgat seymenlerinin ardından diğerleri de gelerek hanlara yerleşirler. 

Bir diğer seğmen kolu da Hamamönü’ndeki Erzurum Mahallesi’nde Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin kahvesinde toplanır (Günümüze kadar gelen Erzurum Kahvesi).

Ankaralılar davul ve zurna sesleriyle uyandı o sabah. Kentin meşhur tellâllarından Ali Dayı gür sesiyle çarşıdan bağırarak geliyordu.

– “Mustafa Kemal Paşa geliyor! Herkes aşağıyüze insin!” 

Davul sesleriyle uyanan halk, tellâl Ali’nin avazesiyle haberi almış oluyordu. 

Elinde çıngırağıyla kentin meşhur ihtiyar dilsizi Ahras İbrahim, kırk paraya, Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişini yazan ajansı satıyordu. 

Aslında Ankaralılar, Kemal Paşa’nın gelişini, geçen Perşembe Sivas’tan hareket ettiği günden beri bekliyordu.

Sabah erkenden heyeti karşılamak için Ulucanlar’dan kalkan Seymen alayı, Hacıbayram Camii’nde toplanır. Seymen duasını, Kayyum Dede yapar. Hacı Bayram-ı Velî türbesinin önünde kurban kesilir.

Seymen alayı düzülmüş, üç sancak halinde sokaklarda dolaşmaya başlamışlardı. 

Alayın önündeki davulcular ve zurnacılar muhakkak Abdallardan seçilirdi. Göğüslerinde bir takım paralar, boynuzlar ve ufak taşlar asarlar, uzun saçlarının üstüne keçe külah giyerler. Zurna çaldığında, davullarını havaya kaldırarak ve kendilerine has rakslar yaparlardı. 

Seymenbaşı Kasap Yaşar, Karaoğlan (Anafartalar) Caddesi’ne geldiğinde Teke palasını havaya kaldırırken:  “Doh! Doh!” sesine bütün Seymen alayı katılarak, yeri ve göğü inletiyordu. Yaya Seymenlerin arkasını atlı yüzlerce zeybek kıyafetli Seymen takip ediyordu. 

Onları da Ankara’da bulunan tarikat dervişleri takip ediyordu. Nakşibendî Dergâhı, Sadî Dergâhı, Rufai, Kadiri Dergâhları, Mevlevi Dergâhı, Hacı Bayram Velî müritleri, civar köylerdeki Kızılbaşlar ve Bektaşiler vardı.

Rufa-î dervişleri kor halinde bir demiri diline sürüyor, çıplak karınlarına kılıç, ucu sivri topuzları ise yanaklarına sokuyorlardı. 

Seymen Alayı Temsili-Heyetiye’i karşılarken

İşte bugün bu dervişler, Seymen alayını takip ediyorlar, ellerindeki kudümleri, halile denilen iri zilleri çalarak, hu çekerek ve yanaklarına topuzlar, karınlarına sokulmuş kılıçlarla ilerliyorlardı.

Bu dervişler alayının arkasından esnaf loncaları geliyordu. 

Keçeciler, bakırcılar, demirciler, semerciler, çıkrıkçılar, nalburlar, tiftikçiler, orakçılar, debbağlar, kilciler, tuzcular, kasaplar, haffalar, urgancılar, saraçlar, kunduracılar, terziler, sofçular, dokumacılar, esnaf bayraklarının arkasından ilerliyorlardı. 

Karşılamaya mektepler de gelmişti. Ankara’daki Nakşibendi, Ay Melek, Taceddin, Ulucanlar İlk Mektebleri, Ziraat mektebi, Sanayi mektebi, Darülmuallimin ve Ankara Sultanisi (Taşmektep) vardı. Bu mekteplerin talebeleri ellerinde bayraklar, muallimleri başlarında alayı takip ediyorlardı. Mektepler İstasyon Caddesi’ne dizilmişlerdi. 

Beynam Köyü’nde geceleyen heyet ekibi 27 Aralık 1919 cumartesi sabahı Gölbaşı üzerinden Ankara’ya yaklaşmaktaydı.

Ankara’nın görüldüğü ilk nokta olan Keklikpınarı’nda toplanan eşraf ve memurlar saat 11.00’de gelen heyeti karşılayarak beraberce Dikmen sırtlarında (Kızıl Yokuş) sıralanmış seymenlerin eşliğinde kente inmeye başlarlar.  

Bugün Genelkurmay kavşağı olan, o dönem reji memuru Salamon Efendi’nin bir ahşap evinin önündeki cılız bir akasya ağacının yanında atlarıyla bekleyen Seymen Alayı, kesilen alaca bir dana eşliğinde bağlılık yemini ederler Kemal Paşa’ya.  

Ardından Namazgahtepe (Radyo Evi civarı) önünde bekleyen Müftü Rifat Hoca ve ulema tarafından saygıyla karşılanır heyettekiler. 

Namazgahtepe’de Şehitlik (Şimdiki Etnografya Müzesi)

Tren Garı önünden geçilerek Taşhan’a gidilirken Kemal Paşa, Fransız komutanın karargahı olmuş binada (Birinci Millet Meclisi) sallanan Fransız bayrağına şöyle bir bakar. Millet Bahçesi’ndeki Fransız zabitleri yüksek duvarın üstünden bu manzarayı izlerler.

Taşhan meydanında toplanan halkın önünden geçilerek Hacı Bayram Türbesi’ne yapılan ziyaretten sonra Hükümet Meydanı’ndaki coşkulu tören saat 16.00 civarı Kemal Paşa’nın teşekkür konuşmasıyla son bulur. Artık zaman kaybetmeden işe koyulma vaktidir. Beraberce Vilayet Binası’na girilir. 

Hacı bayram – Veli Türbesi’nde dua edilirken

Bütün bu tezahüratlarla halk, Mustafa Kemal’i Millî Mücadele’nin önderi seçmişti. Onunla son zafere kadar çalışacaktı. 

Mustafa Kemal milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara’dan bir daha ayrılmayacaktı.

Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milli mücadeleye maddi, manevi yardımlarda bulunmuş, Kuvayi Millîye Birlikleri oluşturarak cepheye göndermiştir. Ayrıca, Kemal Paşa ve arkadaşlarının geldiği gün olan 27 Aralık 1919’dan 23 Nisan 1920’ye kadar, dört aylık sürede tüm masrafları, Ankaralıların finanse ettiği bu teşkilat karşılamıştır.  

Kemal Paşa ve heyetinin Ankaralılarla, Kurtuluş Savaşı dahil, Cumhuriyet’e giden her adımda yanlarında olan Ankara halkıyla kader birliği böyle başlar.

Saraçoğlu muamması

Depreme dayanıksız diye boşaltıldı, şimdi nasıl açılıyor?

Saraçoğlu Mahallesi, Ankara’nın merkezi Kızılay’da bulunuyor. Merkezin betona ve trafiğe bulanmış yorucu havasından kurtulmak için yürüme mesafesindeki 120 bin m2’lik Saraçoğlu Mahallesi, 75 yıllık eşsiz mimarisi, sessiz sokakları, yüzlerce ağacı ve üzerinde yaşayan değişik türde binlerce kuşu ile adeta bir vaha konumunda. İşte bu güzel mahalle son 7 yıldır imara açılma konusunda kamu ile sivil toplum kuruluşları arasında yoğun bir mücadeleye sahne oluyor. Tüm bu süreçleri ve bu mücadeleyi anlatmadan önce Saraçoğlu Mahallesi’nin tarihine kısaca bakalım dilerseniz.

Bu bölge henüz boş bir araziyken alanla ilgili ilk mimari projeler, 1930’lu yıllarda üretilmeye başlandı. 1935 yılında hükümetin bu arazide devletin üst düzey memurları için bir toplu konut inşa edeceğini öğrenen Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen, Ankara Belediyesi’ne projenin kendisine verilmesini rica eden bir mektup yazmıştı. Bunun yanı sıra, 1937 yılında mimar Bruno Taut, İstanbul Akademisi’ndeki öğrencileri ile bu alanı çalışmış, öğrencilerden arazi için bir toplu konut projesi üretmelerini istemişti. Ancak proje, 1944 yılında Türkiye’ye Maarif Vekaleti’nde danışmanlık görevi için gelen Alman mimar Paul Bonatz’a teklif edildi.

Türkiye’nin ilk toplu konut projesi

Ve bu Türkiye’nin ilk toplu konut projesini, Emlak ve Eytam Bankası’nın 1937’de kurduğu Emlakbank Yapı Limited Şirketi üstlendi. 29 Ekim 1944’te temeli atılmaya başlanan inşaat hızla sürer ve 29 Ekim 1945’te 450 konutun 150’si iskana hazır hale getirilir. Okul, sosyal tesis, ticari alanlar gibi donatılarının da 1946 yılında tamamlanmasıyla birlikte toplam 75 binası ve 435 lojmanı ile ülkenin ilk merkezi ısıtma sistemli mahallesi olan Saraçoğlu son şeklini alır. 

Temelini dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu attığı için adını buradan alan mahallenin adı 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Namık Kemal olarak değiştirilse de halk arasında pek tutulmaz. 

Tescillenen mahalle

Saraçoğlu Mahallesi 14.04.1979 tarihinde 1. Derece Kentsel Sit Alanı olarak tescil edildi. Ayrıca, mahalledeki yapılar “1. Grup Yapılar” niteliğinde tescilli. Kumrular Sokağı’ndaki çınar ve kestane ağaçları ise aynı kurulun 08.06.1979 tarihli kararı ile tescil altına alındı. Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 2 Mart1993 tarihli kararı ile de mahalledeki tüm yapıların tescil kaydı yenilenirken mahallenin sınırlarında bulunan toplam 210 ağaç da tescillenerek koruma altına alındı. 

Doğan Taşdelen’in mektubu sonrası Demirel veto etmişti

Sahip olduğu yoğun yeşil doku ile Ankara kent merkezinin yeşil alan ihtiyacını karşılayacak niteliğe sahip olan Saraçoğlu için ilk tehlike 1994 yılında Tansu Çiller hükümetinin kamu lojmanlarını elden çıkarmaya çalışmasıyla başlıyor. Saraçoğlu lojmanlarının yıkılması için SİT kararını kaldıran hükümetin bu kararına ODTÜ’den, TMMOB’den ve belediyeden pek çok tepki geliyor. Dönemin Çankaya Belediye başkanı Doğan Taşdelen, Cumhurbaşkanı Demirel’e bir mektup yazarak durumun vahametini anlatıyor. Mektupta Saraçoğlu’nun tarihi, mimari ve doğal özelliklerini sıralayan Taşdelen, bu nadide yerin SİT kararının kaldırılmasına TBMM’de nasıl karar verilebileceğine dair üzüntülerini paylaşıyor ve gelen tepkiler üzerine Demirel de yasayı veto ederek bu tehlikeyi uzaklaştırıyor.

Afet riski?

Ancak Saraçoğlu Mahallesi bu kez 28 Ocak 2013 tarihinde ‘afet riskli alan’ ilan edilirken, Danıştay iptal edince 18 Kasım günü Bakanlar Kurulu kararı ile tekrar afet alanı ilan edilmiş ama bu karar da bir süre sonra Danıştay’dan dönmüştü. 5 Ağustos 2014 tarihinde konutların koruma dereceleri 1’den 2’ye düşürülmüş, lojman sakinlerinden evlerini boşaltması istenmesinin ardından elektrik, su, gaz ve temizlik hizmetleri ardı ardına durdurulmaya başlanmıştı. Ardından lojmanların tahliyesine karar verilmiş, evler boşalttırılmıştı. 

17 Ağustos 2017 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Saraçoğlu Mahallesi Emlak GYO’ya devredilerek mahallede bulunan taşınmazların satışının önü açıldı. Danıştay 10. Dairesi, Mart 2018 tarihinde Emlak Konut’a devri davasında yürütmeyi durdurdu. Fakat mahkeme Emlak GYO’nun özel hükümlere bağlı olduğunu gerekçe göstererek açılan iptal davasını düşürdü. Böylelikle Saraçoğlu Mahallesi kamudan alınmış oldu.

Proje için ilk çalışmalara başlandı

16 Mart 2018 tarihinde alanda turizm-ticaret-konut kullanımı ile yeraltı otoparkı düzenlemeleri öngören Koruma Amaçlı İmar Planları onaylandı. 2019 Temmuz ayında bu imar planı, meslek odalarının açtığı dava sonucu iptal edilince, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu yıl yeniden bir imar planını devreye soktu. Oluşturulan ikinci plan hakkında ise meslek odalarının Çevre Şehircilik Bakanlığı’na karşı açtığı davada, Ankara 23. İdare Mahkemesi’nin bakanlıktan istediği bilgi ve belgeleri bugüne kadar göndermediği, mahkemenin ikinci kez bilgi ve belge istediği bildirildi. 

Pandemi sürecinin ağırlaştığı bir dönemde 14 Nisan günü, 124 adet daireden oluşan konut alanı, bin 680 araçlık otopark, 160 odalı otel, ofis, kafe ve restoranların inşa edileceği proje için ilk çalışmalara başlandı. Mahallede sondaj çalışmalarının yapıldığı ve ağaçların kesildiği tespit edildi. 20 Ocak 2020 tarihli bakanlık tarafından onaylanan bu imar planında Namık Kemal Ortaokulu’nun da ticaret alanına dönüştürüldüğü görülüyor. Saraçoğlu Mahallesi çevresini saran 210 tescilli ağacın dışında mahalle dahilinde yüzlerce ağaç daha bulunuyor. Pek çok STK’nın itirazları ve devam eden hukuki sürece rağmen hızlanan inşaat faaliyetleri mahallenin bütünlüğüne zarar veriliyor mu endişesini de beraberinde getiriyor. 

İtirazlar devam ediyor

25 Eylül günü bölgede incelemelerde bulunan Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan

“Davalar devam ederken, mahkemeye bilgi belge göndermeyerek süreci uzatanlar, hukuk süreci tamamlanmadan Saraçoğlu’nda inşai çalışmaları başlattılar. İş makineleri ve kepçelerle Saraçoğlu Mahallesi’ne girmek, züccaciye dükkanına girmiş fil durumudur. Ankara 1 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kentin doğal, kültürel varlıklarını ve  kamu yararını gözeterek inşai çalışmaları durdurmalıdır” dedi. 

Candan ayrıca, projenin ‘ekonomik kalkınma’ iddiasına da dikkat çekerken, “Kızılay esnafı iş yapamazken, hangi mağazalar, bu projenin rantından faydalanacak açıklayın” sorusunu da soruyor. 

TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu da, 

Kamuoyundaki tepkilere rağmen Emlak GYO’nun, daha önce de restorasyon skandallarıyla gündeme gelen Güryapı A.Ş. ile hukuki süreç hala devam ederken anlaşma yapmasının ve Namık Kemal Ortaokulu’na gönderilen boşaltma emrinin, hukuksuz bir şekilde bu değerin ranta açılması olduğunu” ifade ediyor. Açıklamada,

‘‘Önceki dönemlerde de rant tehdidi altına girmiş olan mahalle, 70 yılı aşkın Ankara’nın merkezinin kültürel ve yeşil alanı olarak kullanılmaktadır. Saraçoğlu Mahallesi’ne yapılması planlanan bu muğlak ‘düzenleme’, aynı zamanda şehir merkezimizin akciğerlerine de yapılmış bir saldırıdır. Tüm Ankara halkını, şehrin kültürel ve tarihi değeri olan bu bölgemizi korumaya, gelecek başka yıkımların da önüne geçebilmek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Dava süreci devam ederken rant projesinin yaratacağı tahribata karşı inşaatın acilen durdurulmasını, kamu yararına ve hukuka uygun şekilde Saraçoğlu Mahallesi’nin özgün değerlerinin bütüncül olarak korunarak yaşatılmasını talep ediyoruz.’’ deniliyor

Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Sekreteri Ömer Dursunüstün ise; 

‘‘Pandemi koşullarını fırsata çeviren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Emlak Konut Gayrimenkul ve yüklenici firma olan Güryapı Şirketi, bugüne kadar elde ettiğimiz hukuki kazanımlara, mahkeme kararlarına ve devam eden davalarına rağmen yıkım ve restorasyon amacıyla çalışmalarına başlamıştır. Ankara’nın en değerli kamusal alanlarından olan Saraçoğlu Mahallesi 1’inci Derece Kentsel Sit özelliğine sahiptir ve mahallenin tarihi, kültürel ve doğal değerleri sermayedarlara hediye edilmektedir’’ 

şeklinde açıklamada bulundu. 

Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen konuya ilişkin yaptığı son açıklamada, projede koruma kararlarına aykırı bir işlem olmadığını ifade ederken; 

“Yıkım yok, ağaç kesme yok, bitki örtüsü korunuyor, ekosistem yenileniyor. SİT koruması altında, kararlara uygun biçimde yapılacak. Biz projeyi gördük inceledik. Onun için ruhsat verdik” diyor. 

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un başkanlığında düzenlenen ‘Saraçoğlu Mahallesi Koruma Yenileme ve Yaşatma Projesi Tanıtım Toplantısı’na katılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın da bu konuda aksi bir açıklama yapmadığı görülüyor.

Saraçoğlu Mahallesi’nin bir dönem sakini olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise büyükşehir belediyesinin de partisine geçtiği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından Ankara Mimarlar Odası’na Mimarlar Günü dolayısıyla bir mektup yollayarak “31 Mart’ta ulaştığımız başarı Saraçoğlu’na da beklediği baharı getirecektir” demişti. Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyle idi:

 “1983- 1999 yılları arasında Saraçoğlu’nda yaşayan bir bürokrattım. Bizim için tek bir adımda kentin gürültüsünden kurtularak sessizliğine sığındığımız keşmekeşin ortasında kendisini saklamayı başarmış bir vahaydı. Bu bağlamda Saraçoğlu cumhuriyetimizin 100. Yılında yaşayan bir cumhuriyet tarihi müzesi ve tasarım enstitüsü planlaması içinde düşünülmelidir. Ülkemizin ilk toplu konut projesi olarak kabul edilen Saraçoğlu ve onu çevreleyen caddeler sokaklar Saraçoğlu’nun nasıl bir geleceğe layık olduğunu bizlere söylüyor. Saraçoğlu Cumhuriyetimizin 100. yılına geçmişi anımsatan ancak yüzü geleceğe dönük gençlerimizin gelecek düşlerine, gelecek hayallerine teslim olmuş bir özgürlük alanı olarak hazırlanmalıdır. 31 Mart’ta ulaştığımız başarı Saraçoğlu’na beklediğimiz baharı getirecektir.”

Sonuç olarak kent merkezinde yer alan bu nadide mahallenin akıbeti hakkındaki endişeler devam ediyor. 

Ankaralılar, kent merkezinde yer alan bu nadide mahallelerini korumakta kararlılar. Meslek odaları ve STK’lar seslerini yükseltiyorlar; Saraçoğlu Mahallesi’nin kültürel miras değeri ve kamusal niteliği özelleştirilip ranta açılarak yok edilemez.

Levni Kitabevi

Tunalı Hilmi Caddesi, 1980’lerde Ayrancı’da değildi, hatta Kavaklıdere’de bile değildi. O yıllarda Tunalı’nın kendine özgü bir konumu, kendi başına bir varoluşu vardı. Şehrin kalbi Kızılay’dan Tunalı Hilmi Caddesi’ne, günlük söyleyişle Tunalı’ya taşınmıştı sanki. Öyle ki, Nazlı Eray orada geçen öyküler yazmış, Murathan Mungan onu anlatan bir roman yazmaya niyetlenmişti…

1980’lerin başında Tunus Caddesi’nin Tunalı’ya çıktığı kavşağın bugünlerde Ziraat Bankası’nın yer aldığı köşesinde Kral Çiftliği, diğer köşesinde ise Galeri Levni yer alırdı. Figen Batur’un işlettiği, apartman dairesinden bozma –caddeye bir kapı açılmış ve pencereler vitrine çevrilmişti–  Galeri Levni’de resimlerin yanı sıra Anadolu’dan toplanmış eşyalar ve antikalar da satılırdı. Galeriye dairenin şömineli salonundan girilirdi. Büyük salonun girişe göre sol tarafında biri caddeye bakan, diğeri de arkada iki oda yer alırdı. Arka odadan geçilen koridorda depo olarak kullanılan bir başka oda ile mutfak, banyo ve tuvalet bulunurdu. Galerinin logosunu, yanlış hatırlamıyorsam Sait Maden tasarlamıştı.

Faruk Alpkaya, Murat Özaltın ve Metin Soysal 

1982 yılında, o günlerde Adaş Dağıtım’ın sahibi olan (bugünlerde Arkadaş Kitabevi) Cumhur Özdemir, Tunalı’da bir kitabevi açmayı düşünmüş olsa gerek ki, o sıralarda faaliyeti büyük ölçüde yavaşlamış olan Galeri Levni’nin sahibi Figen Batur ile biraraya gelerek galerinin bir bölümünü kitabevine çevirmek üzere anlaştı. Anlaşmaya göre, kapıdan girince salonun karşı duvarında üç metre, kapının sol tarafındaki vitrin ile iki oda kitabevi olacak, arka taraf ortak kullanılacaktı. Buna karşılık kitabevi bir miktar düzenli kira ödeyecek, kâr belli bir miktarı geçerse ayrıca kar payı verilecekti –o miktara benim çalıştığım dönemde yaklaşılamadı bile, kitabevi genelikle başa baş gitti-. Cumhur Özdemir’e tek yararı dağıtımın nakit ihtiyacında yardımcı olmak oldu. Figen Batur ise düzenli bir biçimde kirasını aldı.

Kitabevi 1982 yılının sonbaharında Levni Kitabevi adıyla bir kokteyl ile açıldı. Kokteylde en aklımda kalan isim Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosundan, gazetede “Ankara Notları” adını taşıyan bir köşesi olan Mustafa Ekmekçigiderken “müşteri olarak da bekleriz” dediğim için olsa gerek-ki, ben oradayken hiç uğramadı.() Diğer katılımcılar ise oldukça bulanık. Cumhur Özdemir, Figen Batur, Figen Batur’un o zamanki eşi Enis Batur muhakkak olmalı. Biraz hayalgücünü işin içine katarak Şahin ve Filiz Yenişehirlioğlu’nun, Oruç Aruoba’nın, Ertuğrul Özkök ve eşinin, İlber Ortaylı ve eşinin de orada olduğunu söyleyebilirim, ama emin değilim. Başka kimler vardı acaba?

Galeri Levni’nin adını ve logosunu kullanan kitabevinde başlangıçta üç kişiydik. Cumhur Özdemir adına kayınbiraderi, mahalleden arkadaşım Murat Özaltın patronumuzdu. SBF’den sınıf arkadaşım Metin Soysal (sonradan gazeteci) ile ben de çalışan. Aslında patron ve çalışandan ziyade üç arkadaş gibiydik. Bugün o günleri hatırlamaya çalıştıkça, olmaması imkansız ama hiçbir tatsızlık gelmiyor aklıma. İlk birkaç günden sonra, Figen Batur adına galeri kısmını işleten Nurcan Akad da (Tanju Akad’ın eski eşi, sonradan gazeteci) bize katıldı ve Üç Silahşörlere dönüştük adeta. Çalışanlar olarak Metin’in ve benim hem okulu hem kitabevini birarada yürütmemize elveren bir düzenleme yapmıştık. Birimiz erken gelip kitabevini açıyor, paspas yapıp toz alıyor ve akşamüstü erken çıkıyordu; diğerimiz ise öğleye doğru gelip akşam geç kapatıyor, kasa hesabını yapıyordu diye hatırlıyorum. Ayrıca her dönem birer dersi izlemek üzere işbölümü yapmıştık ve seçtiğimiz derse göre birbirimizi idare ediyorduk. Tabii Murat ile Nurcan da bizi idare ediyordu. Ayrıca sınıf arkadaşlarımız da ara sıra uğrayıp çay içiyorlar, ders notlarını veriyorlardı. Burada en çok aklımda kalanlar Yücel Özdemir ve Filiz Çulha nedense…

Metin Soysal ve Faruk Alpkaya

Levni Kitabevi ilk açıldığında pek müşterisi yoktu. Sabahtan öğleye –ki bu durum hiç değişmedi– bir iki kişi ya gelirdi ya gelmezdi. Dolayısıyla rutin işleri yaptıktan sonra öğleye kadar kitap okurduk. Orada çalıştığım dönemde Barbara Cartland’tan Harold Robins’e çok sayıda best seller yazarın kitabını okuduğumu hatırlıyorum. John Le Carre, Johannes Mario Simmel, Frederick Forsyth, Isaac Asimov gibi yazarları okumayı o zaman sevdim. Cumartesi günleri Tunalı ana baba gününe dönerdi ve bizim kitapçı da bundan payını alırdı. Cumartesi günleri kitabevinin cirosu bütün haftanın toplamını geçerdi.

Zamanla, neredeyse her öğle tatilinde uğrayan, akşam iş çıkışında yeni çıkan kitaplara bakan, gelmezlerse merak ettiğimiz sürekli müşterilerimiz oluştu. Bunları bir kısmı kamuoyunun da tanıdığı kişilerdi. Örneğin, o zamanlar Tunus Caddesi’nde oturan Bilge Bey (Karasu) ara sıra uğrardı. Bir süre sonra, çok evhamlı olduğunu öğrenip “nasılsınız” diye sormayı bıraktığımızı hatırlıyorum, onun yerine “çay içer misiniz” gibi sorularla konuşmaya çalışırdık. Herkesin varsaydığının aksine Enis Batur çok az uğrardı, o daha çok Tunalı’da biraz ilerdeki bir kahvede oturur, kahve ve sigara içerek çalışırdı. O sıralar Hacettepe Üniversitesi’nde olan Ertuğrul Özkök de ara sıra uğrardı. İlber Ortaylı, eşi hamileyken akşamüstü yürüyüşlerinde, sonra da bebek arabasında çocuklarını gezdirirken önümüzden geçerler, bazen de içeri girer kitaplara bakarlardı. SBF’den Metin ile benim hocam da olacak olan Ortaylı, bir gün, babasının iyi bir tarihçi olmak istiyorsa Ermeniler, Kürtler ve Atatürk hakkında hiçbir şey yazmamasını öğütlediğini anlatmıştı –sonradan bu öğüdü tutmadı.- Bir süre sonra YÖK ve 1402 sayılı Sıkıyönetim yasası ile atılmaların başlamasıyla birlikte kitabevine uğrayan akademisyenlerin bir kısmı istifa ederek İstanbul’a taşınacaklardı. Bu döneme ilişkin ilginç bir anım da Ünsal Oskay’a ilişkindir. O dönemde SBF’ye bağlı olan Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda (sonradan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) olan Oskay 1402’likler üzerine bir akşamüstü uğrayıp istifa ettiğini söylemiş, biz de kendisine yakışanı yaptığını, gurur duyduğumuzu söylemiştik. Ancak bir gün sonra tekrar gelen Ünsal Oskay istifasını geri aldığını belirtip, galeri kısmından antika bir büfe satın almış ve bizi çok şaşırtmıştı.

 1983 yazında yeni seçim kanunu çıkmış ve yılsonunda genel seçim yapılacağı belli olmuştu. Bu, bizim kitabevinin müşteri profiline yeni isimlerin eklenmesine yol açtı. Eski başbakanlardan ve kapatılan Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel’in Güniz Sokak’taki evine oldukça yakın olan Levni Kitabevi Demirel’i ziyaretlerini hızlandıran çevresinin görüşme öncesi zaman geçirdiği ya da görüşmeden sonra kitaplara baktığı bir yer haline geldi. Özellikle İsmet Sezgin, daha sonra tanıyacağımız Yıldırım Avcı ve Hüsamettin Cindoruk o günlerden hatırladığım adlar. Bir de giyim kuşamından Demirel’e geldiğini tahmin ettiğimiz, ama tanımadığımız kişiler vardı. Bunların bir kısmı kitap da alır, çoğu ise yalnızca bakar ve oyalanırdı.

Levni Kitabevi’nin müşterileri arasında başta Cinnah Caddesi’nin bulunan Hürriyet gazetesinin Ankara bürosu çalışanları olmak üzere gazeteciler de yer alırdı. Bunlardan biri de dönemin en popüler adlarından olan Emin Çölaşan idi. O günlerde Milliyet’te çalışan Çölaşan’ın 24 Ocak Kararları’nın alındığı günlerini anlatan ve Turgut Özal’ı ön plana çıkaran yazı dizisi Milliyet Yayınları tarafından 24 Ocak Bir Dönemin Perde Arkası adıyla kitaplaştırılmıştı. Çölaşan, o günlerde önce kitabının gelip gelmediğini, sonra da kaç tane sattığını sormak için neredeyse her akşam kitapçıya uğrar olmuştu.

Söz gazetecilerden açılmışken dönemin en saygın ve tanınmış gazetecilerinden biri olan Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04:00 kitabı için düzenlediğimiz imza gününden bahsetmemek olmaz. Seçimlerin yapılıp Turgut Özal’ın ANAP’ı iktidar olduktan sonra Birand 12 Eylül darbesi sürecini anlatan yazı dizisini yayınlamış ve bu dizi de kitap olarak basılmıştı. Kitabın Ankara dağıtımını Cumhur Özdemir’in dağıtım şirketi yapıyordu. Bu bağlantıyı kullanan Özdemir, Birand’ı Levni Kitabevi’nde bir imza günü yapması için ikna etmişti. O gün için gazetelere ilanlar verilmiş, bazı gazeteler de imza gününü haber yapmışlardı. İmza günü saat yaklaşırken bir yağmur başladı. Birand ve eşi taksiden inip kitabevine adeta sığındılar. Erken gelmiş üç okur kitaplarını imzalatıp çıktı. O sırada yağmur öyle şiddetlendi ki Tunalı adeta dere oldu. Öyle ki, kapının önünde durup kaldırımı aşan suların içeri girmemesi için süpürge paspasla nöbet tutmaya başladık. Başka hiçbir okur gelmediği gibi –kitabevinde telefon da yoktu– Birandlar içerde mahsur kaldı, imza için ayırdıkları zaman geçtikten bir süre sonra ancak trafik işlemeye başlayınca ayrılabildiler.

Bu arada Figen ve Enis Batur İstanbul’a taşınırken, galeri kısmını tasfiye etmişler ve galeri kısmında bir plakçı açılmıştı. O günlerin plakçıları genellikle plakları kasete aktarırlardı. Ömer ve Sinan’ın açtığı plakçı da ilk günler böyle yapıyordu. Ancak plakçının açılmasından bir süre sonra Zülfü Livaneli’nin Ada albümü çıkmış ve albümün kaset versiyonu da piyasaya sürülmüştü. İlk haftalarda her gün 5/10 Ada kaseti satıldığını anımsıyorum. Plakçının açılması başlangıçta kitabevinin de canlanmasına neden olmuştu. Özellikle birbiri ardına çıkan popüler kasetler bunda rol oynuyordu. Bu arada bizler de durmadan müzik dinliyorduk. Supertramp’ın Logical Song’u o dönem sevdiğimiz şarkıydı. Yalnız, bir süre sonra plakçının bir kısmına Atari oyun makineleri kondu ve bunların çıkardığı mekanik sesler ortalığı kapladı, bu arada içeri girenlerin yaş ortalaması da iyice düştü.

1985 başında Katma Değer Vergisi (KDV) uygulaması başladı. Başlangıçta uygun yazar kasalar, anlaşmalı matbaaların bastığı makbuzlar yoktu, ancak maliye memurları ve belediye zabıtaları, özellikle Cumartesi günleri bütün işyerlerini dolaşıp kontrol yapıyorlardı. Biz de çift taraflı boş makbuz koçanı almış, iki tarafına da Levni Kitabevi ve “KDV dahildir” kaşesi basmıştık. Her satışta elle miktarı yazıp bir fiş veriyorduk. Neyse ki Maliye Bakanlığı ile anlaşmalı matbaa uygulaması başladı da işler biraz kolaylaştı. O yaz Metin ve ben SBF’den mezun olup kitapçıdan ayrıldık. Birbirimizin ardı sıra İstanbul’a taşındık. Nurcan bizden bir süre önce taşınmış ve Nokta dergisinde çalışmaya başlamıştı. Metin, Dünya gazetesinde, ben de kısa bir süre yaşayacak olan İstanbul Yeni Asır gazetesinde çalışmaya başladım. Levni Kitabevi 1980’lerin sonlarına kadar açık kaldı.

Ayrancı’nın sineması: Çankaya

Turan Tanyer’le semt tarihindeki önemli bir adres, Çankaya Sineması üzerine konuştuk. Şimdi tiyatroya dönüşen sinemanın ve onun müdavimi bir Ankaralı’nın hikâyesi… 

Çankaya Sineması – 1967

Güven Turan’ın ilk romanı Dalyan, 1978’de yayınlanmış, bir pastanede başlıyor. Aslında romanda bir şehir adı filan anılmaz. Ama bana okumam gerektiğini de siz söylemiştiniz, Ankara’da geçen romanlara, hikâyelere ilgimi bildiğinizden. Şöyle başlıyor: “(…) Her zaman geldiği, her şeyini çok iyi bildiği bu pastane, kokularıyla, ışıklarıyla, kişileriyle daha önceki günlerin bir benzerini yaşıyor.” Roman kahramanı tek başına oturmuş, kitap okuyor. Sonra birdenbire hareketlenecek ortalık: “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi.” Hangi sinema bu, hangi pastane? 

Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi. Burası Şili Meydanı’nda, Paris Caddesi’nin hemen başında büyük bir apartmanın parçası. Ankara’da 1967’den 1986 yılının son aylarına kadar açık kalmış önemli sinemalardan biri Çankaya Sineması. Kilim Pastanesi de adeta onun bir parçasıydı. Sinemaya gitmek için buluşanlar, filmin başlamasını bekleyenler, sinemadan çıkanlar. Daha çok gençlerin toplandığı bir yerdi Kilim. Sinema önce diskotek sonra gazino oldu. 

Pastane de meyhane oldu. Fena değişim değil. İki mekan da terfi etmiş sayılır. Şaka bir yana ben romandan devam edeyim. Güven Turan birkaç cümleyle o gençleri anlatıyor, bakın. Bakalım kendinizi bulabilecek misiniz? “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi. Müzik dolabı birbiri ardından gümbürdetiyor en yeni parçaları. Şimdi hemen herkes çok genç. Uzun saçlı kızlar, oğlanlar. Blue-jeanler, koyun postu kaftan benzeri uzun mantoları, paltolarıyla, bağıra çağıra konuşuyor, müzik dolabının çevresinde toplanıyorlar.”

Aslında ben pek bağıra çağıra konuşmazdım ama evet ben de o vakit o modaya uygun şöyle lacivert kumaştan uzun, maksi bir palto diktirmiş ve soluğu Kilim Pastanesi’nde almıştım. O zamanlar Ankara’nın gösteri mekanlarından biriydi. 

Turan Tanyer

Peki, bir de müzik dolabı var.

Evet, jukebox vardı bir köşede. Sinemayla bağlantılı ikinci kapının yanında dururdu. 1900’lü yılların başında keşfedilmiştir müzik kutusu. 45’lik plak yaygınlaşınca, 1950 ve 1960’lardan sonra gelişti. Plak şirketlerinin de işine gelirdi bu kutular. Kilim Pastanesi’nde vardı, Ali Baba Oyun Salonu’nda vardı. Yirmi beş kuruş atardın. Butonlar vardır. Diyelim otuzuncu butonda plağın A yüzünde bu şarkı, B yüzünde şu şarkı vardır. Seçip, çalarsın. Biraz da oradakilere hava olsun diye. Bak, ben neleri biliyorum, dinliyorum.

Peki siz hangilerini bilir, dinlerdiniz.

Dönemin plakları. 1960’lı yıllar, 60’ların ikinci yarısından plaklar. Artık kutuda ne varsa. Rolling Stones, Moody Blues, Procol Harum, Animals, Hollies, Beatles plakları… Jennifer Eccles, Nights in White Satin, Yesterday, A Whiter Shade of Pale gibi parçalar.   

Bu şarkılar pek de pastanenin ismiyle uyumlu gelmedi bana. 

Dekoruyla da uyumlu değildi zaten. Böyle alçak masalar düşün. Oturma yerleri de öyle. Döşemeler de kilim desenli. Sırtını dayadığın yerler uzun. Ama sinemanın parçasıydı sanki burası. İki kapısı vardı. Biri dışarı, diğeri sinemanın bilet gişesi tarafına açılırdı. Şöyle tarif edeyim: Sinemanın kapısının solundan girişi vardı pastanenin. Sinema kapısının sağında ise küçük bir kırtasiye dükkânı vardı. Gazete, dergi de satılırdı. Orası da sinemayla uyumluydu. Çünkü burada yabancı sinema, müzik dergileri satılırdı. Ben alırdım onları. Fotoğrafları keser, anladığım kadarıyla özetler, çalıştığım gazetelerde kullanırdım. Demek ki nedir, hem kırtasiye dükkânı hem pastane, sinemadan ve onun kalabalığından faydalanıyordu. Müzik kutusunda, pastane adıyla uyumlu sayılabilecek tek plak Cem Karaca’nın Emrah’ıydı. Bak bunu iyi hatırlıyorum.

Peki sinemada izlediğiniz filmleri hatırlıyor musunuz?

Hepsini değil elbette, ama bazılarını hatırlıyorum. Örneğin Baba’yı orada izledim. Geçenlerde sen Çankaya Sineması’nı konuşalım dediğinde açtım dosyalara baktım. Ankara sinemalarında hangi yıl ne oynamış, dosyaladım ben onları. 1930’lardan itibaren listeler var. Çankaya Sineması’na da baktım, 1967’den 1980’lerin başına kadar. Baba dışında izlediklerimi de hatırladım. 1967’nin filmleri arasında Philippe De Broca’nın Belmondo’lu Çin Macerası, Vittorio De Sica’nın Dün, Bugün, Yarın’ı var. Bu filmleri Çankaya Sineması’nda seyretmiştim. Jerry Lewis, Louis De Funes filmlerini kaçırmazdık o yıllarda. Sonra bol müzikli filmler. Frankie Avalon şarkılarıyla dolu Bikinili Kızlar filmi, İtalyanların çilli kızı Rita Pavone’nin bir iki filmi bu sinemadan gelip geçti. Franklin Schaffer’in yönettiği, 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi, bu sinemada gösterildi. Bir fotoğraf var. Sinema kapısının üst tarafında Ümitsiz Aşk yazılı olduğu görülüyor. The Sandpiper bu ad ile oynatılmıştı o zaman. Richard Burton ile Elizabeth Taylor oynuyorlardı. Filmin müziği o unutulmaz The Shadow Of Your Smile. Fotoğrafta Kilim Pastanesi’nin önündeki masalar ve kırtasiye dükkânı da görülüyor. Fotoğraf 1967 yılının. Mobilya mağazası Galeri Efes de orada.  

Milliyet Gazetesi 30 Mart 1970
Milliyet Gazetesi 12 Ekim 1970

Çankaya Sineması’nı dönemin diğer sinemalarından ayıran özelliği neydi peki? Filmleri mi, mimarisi mi, yeri mi?

Çankaya Sineması, Güvenevler’in, Ayrancı’nın, Kavaklıdere’nin, Çankaya’nın sinemasıydı. 1967 yılının mart ayında açıldı ve o zamana kadar tek sinema yoktu bu saydığım yerlerde. Kavaklıdere Sineması Çankaya’dan bir yıl sonradır. Aslında her semtin sineması vardı. 1960’ların sonuna doğru yeni sinemalar açılmıştı. Kızılay’daki Ulus Sineması’nın olduğu bina yıkılmıştı. Büyük Sinema duruyordu ama eski havası yoktu. Menekşe ve Nergis sinemaları 1968’de açıldı. Tunalı Hilmi Caddesi’nde, cadde boyunca iki yıl içinde, 1968’ten 1970’den bahsediyorum beş tane sinema açıldı: Kavaklıdere, Lale, Yeni Ulus, Ses ve yukarıda Talip. Bugün bir tane yok. Cinnah’ın hemen başında küçük bir sinema vardı, ismi Hanif.  Saymakla bitmez. Çankaya Sineması, Arı’dan sonra en büyüklerin arasındaydı. 900’e yakın olmalı koltuk sayısı. Orjinal dilinde oynatılırdı filmler, altyazı ile. Ayrıca aynı filmler dublajlı olarak Cebeci’deki İnci, Maltepe’deki Gölbaşı, As sinemalarında gösterilirdi. 

Güven Turan’ın romanındaki kahramanlardan biri yabancı, belki de sinema bu özelliğiyle çevresindeki elçilik personelini çekiyordu kendisine.

Elbette. Yetmişli yıllarda, bilmem bizden mi etkilendiler, bu sinemanın sahipleri film haftaları yaparlardı. Mesela İsveç Film Haftası yaptılar. Bergman filmlerini gösterdiler. Sonra Çekoslovakya film haftası. Burada aslında hep birinci sınıf filmler oynatılırdı. Birinci sınıf dediğim, Amerikan, İngiliz, İtalyan, Fransız filmleri. İki üç yıl sonra satın alınıp getirilirdi. Şimdi olduğu gibi yabancı filmler sinemalarımızda hemen gösterilmezdi. İyi filmler de gelirdi, sıradan olanlar da. 1970’den itibaren Türk filmleri de Çankaya Sineması’na yer buldu. Daha çok popüler filmler. Türkan Şoray’ın Buğulu Gözler’i, sonra Yumurcak ilk oynatılanlardan. Bazen cumartesi sabahları çocuk filmleri, yaz aylarında iki film birden. Türk filmlerinde Başar Filmle çalışmışlar. Başar Film de Refia Başar’ın. Çankaya’da bazı filmlerin galalarına Refia Hanım çağırırdı. Refia-Melih Başar çifti sinemayla ilgili, dergiler çıkarmış bir çiftti. Melih Bey, 1950’lerde senaristlik yapmış. Ama sinema dışında da önemli bir yerdir burası. Erkin Koray, Yeraltı Dörtlüsü ile burada sahneye çıktı 1970 yılında. 1980’lerde Timur Selçuk geliyor, resitalleriyle. Önemli bir adresti burası Ankara’da. Bir de Sinematek var, o da bir zaman bu sinemada.

Bizden etkilenmişler derken, hani şu film haftaları konusunda, Sinematek’i kastediyorsunuz.  

Evet, Sinematek bir dernek. 1965’te İstanbul’da kurulmuş, 1966’da Ankara’da şubesi açıldı ama 1971’de kapandı. 1973 yılında bu defa Ankara Sinematek Derneği kuruldu. Âlim Şerif Onaran, Basın Yayın Yüksek Okulu’nda, sonra İletişim Fakültesi olacak, hem orada hoca hem de derneğin kurucu başkanı. Menekşe Sineması’nda filmler gösteriliyor. Sonra Mahmut Tali Öngören başkan oldu. 1974 yılının ağustos ayında beni derneğin yöneticiliğine getirdiler. Gazetecilik yapıyordum o günlerde. Sinemayı da değiştirdik, Çankaya Sineması’na geldik. Haftada iki seans film göstermeye başladık. Çankaya Sineması’nın sahipleri apartmanın da müteahhitleri. Elazığlı iki kardeş. Mehmet ve Refik Erdoğan. Sağolsunlar derneğe de anlayış gösteriyorlardı. Açık fikirli insanlardı. Bazı yabancı elçiliklere, kültür ataşelerine gidip filmler alıyoruz, Onat (Kutlar) Ağabey’i arıyorum, İstanbul’daki dernekten filmler gönderiyor. Sinematek’in etkisi o oldu belki. Öyle ülke sineması haftaları düzenlediler.

Peki orada unutamadığınız bir gösterim.

Yılmaz Güney’in Arkadaş filminin ilk gösterimi Çankaya Sineması’nda. Babam Doğan Tanyer, Güney Film’in avukatıydı, Mahmut Tali Bey de Güney Film’le çalışıyor. Yılmaz Güney’le iletişimimiz var yani. Arkadaş filmini göstersek, derneğe de katkı olur mu? Mahmut Tali Bey’e söyledim. İyi olur, dedi. Yılmaz Güney’e soruldu. O da kabul etmiş. Tutukluydu o günlerde. Böylece biz Arkadaş’ı Ankara’da bütün sinemalardan önce Çankaya Sineması’nda gösterdik. İki-üç defa. Hepsinde tıklım tıklımdı sinema. Yerlerde oturanlar, ayakta durup izleyenler. Sinematek gösterilerine giriş üç liraydı düşün. Biz üye olmayanlardan on lira aldık. İnsanlar saatler öncesinden gelip Şili Meydanı’nı doldurmuşlardı. Öyle bir kalabalık vardı ki. Sonra Şerif Gören’in Endişe filmini gösterdik. Bir de Polonyalı yönetmen Kazimierz Kutz’un bir grev öyküsünü anlattığı Tacın İncisi, onu da iki defa gösterdik. Sinema tarihinin klasikleri, yeni dalga filmleri, Ruy Guerra, Antonioni filmleri… 

1967’den 1987’ye. Yirmi yıl aslında, çok değil.

Evet, 1986 yılında Ekin-Bilar A.Ş var, onun düzenlediği bir panel nedeniyle emniyet tarafından üç gün kapatıldı sinema. Sahipleri de bir süre sonra perdeyi indirdiler. Video kaset çağı başlamış, bağımsız sinema salonları çağı sona ermişti, belki, o olay da tuzu biberi olmuş. Pastane de bir süre sonra kapanmış olmalı. Şimdi ne güzel, tiyatroya dönüşmüş sinemamız. Umarım uzun yıllar da öyle kalır. 

Ayrancı’nın tarihi Renda Köşkü’nde neler oluyor?

Mimarı Sait Bektimur olan ve 1925 yılından günümüze ulaşan Renda Köşkü ilk yıllarında

Atatürk Bulvarı 112 numarada ağaçların arasından hızla gelen geçen araçları ve bu aralar kaldırımların daraltıldığından beri sayıları epey azalan yayaları sessizce izleyen bir köşkümüzden bahsedeceğim: Renda Köşkü.

Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarisi’nin günümüze ulaşabilmiş nadide örneği olan iki katlı şirin evin tarihine kısaca göz atmakla başlayalım yazımıza ve daha sonra günümüzde başına neler geldiğinden bahsedelim kısaca.

Yaptığımız araştırmalar bizi köşke adını da veren sahibi Abdülhalik Renda’ya götürüyor.

Abdülhalik Renda

Osmanlı bürokratlarından olan Renda, valilik, müsteşarlık görevlerinde bulunduktan sonra Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919’da İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmiş. 

19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir’in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi olmuş. Kurtuluş Savaşı sonrası yeni kurulan Cumhuriyet Hükümetleri’nde dört kez Maliye Bakanı olan Abdülhalik Renda yedi dönem ard arda vekil seçilmiş, 1935-1946 arasında 11 yıl süreyle meclis başkanı olarak en uzun süre görevde kalan TBMM başkanı ünvanını elde etmiş.

1946 yılında bu köşkü satın alan Renda ardından çıplak mülkiyeti 1949 yılında Kızılay Derneği’ne bağışlamış ama intifa (kullanma ve yararlanma) hakkını kendisinde tutmuştur.

Renda Köşkü, Türkiye Kızılay Derneği’ne bağışlandığı tarihten itibaren uzun bir süre Türk Kızılay’ı yetkili kurullarının toplantı salonu olarak kullanılmıştır. 

Ancak son yıllarda bitişiğindeki ABD Büyükelçiliği köşkteki etkinliklerden rahatsızlık duyduklarını bildirmişler, bu rahatsızlıkların yoğun güvenlik kaygılarına dönüşmesi üzerine de Renda Köşkü’nün kullanımı ciddi kısıtlama altına girmiş, nihayet kullanımı terk edilmiştir.

Renda Köşkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir dönem Çekoslavakya Sefareti olarak da hizmet vermiş.

Mimari Sait Bektimur olan ve 1925 yılında yapımı tamamlanan, hatta bir ara Çekoslovakya Sefareti olarak da kullanılan Renda Köşkü, on yıllarca kaderine terk edilmiş, unutulmuş, unutturulmuş…

Köşk, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 10.07.1976 gün ve A-123 sayılı kararı ile Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Taşınmaz, imarda Cumhurbaşkanlığı (şimdi Başbakanlık olarak kullanılan Çankaya Köşkü), elçilikler, Seğmenler ve Botanik Parkı ile birlikte üçüncü derece doğal sit alanı, ikinci etap imar planında sosyal tesis alanında kalmaktadır.

Kızılay Derneği mülkiyetinde olan köşk vakti zamanında restorasyona uğrayarak özgün kulesini kaybetmiş.

Kızılay’ın tarihi Renda Köşkü için 2007 yılında ODTÜ ve Çankaya Belediyesi ile yaptığı proje

1980’li yıllarda, köşkü koruyarak arsa üzerine yeni bir Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Binası inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Bu yeni binanın projesi Vedat Dalokay ve Rahmi Öngüner tarafından çizilmiştir. Ne var ki, söz konusu proje; arsa üzerinde bulunan köşkün önemini yitirmesine yol açabileceği ve projenin hayata geçirilmesi durumunda komşu büyükelçilik binaları bakımından güvenlik riskleri içerebileceği yönündeki kaygılar nedeniyle iptal edilmiştir.

Kızılay Genel Başkanı Talat Yılmaz, göreve geldikten sonra kurumun gelirlerinde yaşanan düşüş nedeniyle acil önlemler almaya karar vererek köşkü 2004 yılının Mayıs ayında kiraya çıkarır. Tarihi Renda Köşkü’nü kiralamak için girişimlerde bulunan ABD Büyükelçiliği ile Kızılay Genel Merkezi arasında görüşmeler devam eder etmesine ama sonuç alınamaz.

Yaklaşık üç sene sonra Kızılay Derneği yeni bir proje açıklar bu köşk hakkında. Çankaya Belediyesi ve ODTÜ tarafından hazırlanan projede köşkümüz bu sefer müze olacaktır. Lakin 3.845 metrekarelik bahçesinde bir de konaklama, konferans hizmeti verecek bir bina da tasarıma dahil edilir. Toplamda 12 bin metrekare olarak planlanan dört katlı bina neredeyse tüm bahçeyi betona boğmaya niyetlense de bu proje de hayata geçmez neyse ki.

Köşk, 2016 Mayıs ayında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle bir skandala yol açmış.

2016 Mayıs ayında ise skandal bir olay neticesinde gündeme gelir bizim “sahipsiz köşk” gazete sütunlarında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle boy gösterir. Görgü tanıklarının ifadeleriyle; 

“Bina görevlisi, yağışlı havada pencere pervazına yerleştirdiği mangalı, kâğıt ve odunlarla tutuşturdu; ateşin üzerine koyduğu kömürleri yelpaze sallayarak yaktı. Etrafa sıçrayan kıvılcımlara aldırış etmeyen görevli mangal keyfini misafirleriyle sürdürdü. Daha önce de zaman zaman dumanlar çıkıyordu ama göremiyorduk. Şimdi hava yağışlı olduğu için balkonun penceresinde mangal yaptılar.”

Anlayacağınız Kızılay Kurumu çalışanları Ankara’nın göbeğindeki bu köşkte “felekten bir gün çalmak istemişlerdi’’ sadece. Kaderine terk edilmiş bu nadide köşkte bunun ne sakıncası olabilirdi ki zaten?

Sansasyon sonrası Kızılay Derneği, konuyla ilgili açıklamasında ‘mangal’ faillerinin kurum ile ilişkilerinin kesildiğini duyurarak yüreklere bir nebze olsa da su serper.

Tarih 2018 yılının son aylarını gösterdiğinde Renda Köşkü’nde bir restorasyon göze çarpar. 

Bunun üzerine Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde cephe sıvasının sökülme işlemi ve binadaki inşaat çalışmalarına dair yaptığı başvuru ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyacaktır. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Ankara 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nden konuya ilişkin gelen cevap yazısında;

“Bilgi edinme hakkı kanunun 10. maddesinde bilgi veya belgenin niteliği gereği kopyasının verilmesinin mümkün olmadığı veya kopya çıkarılmasının aslına zarar vereceği hallerde kurum ve kuruluşlar ilginin yazılı veya basılı belgeler için söz konusu belgenin aslını incelemesine ve not alabilmesine olanak sağlar. 16. maddesinde ‘açıklanması halinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibariyle devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kanunu kapsamı dışındadır”

diyerek kısaca ‘devlet sırrıdır söylemeyiz’ diyecektir ilgili kurum.

Devir ne de olsa ‘öyle her işe merak edip de burnunuzu sokmayın’ devridir artık.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, kurumdan gelen yanıta tepki gösterdiği açıklamasında;

“4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesindeki başvurumuza ‘devlet sırrı’ diyerek yanıt verilmemesi ilk defa karşımıza çıkıyor. Daha önce ticari sır dediler, kaçak saray maliyeti için açıklarsak ekonomik kriz olur dediler, hatta AOÇ’ye yapılan ABD büyükelçiliği için bile ticari sır dediler bilgi vermediler ve yargı yoluyla bütün belgeleri elde ettik. Şimdi bir de ‘devlet sırrı’ çıktı karşımıza. Siz korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde devlet sırrı olacak ne yapıyorsunuz? Altı üstü ne yaptığınızı ve bir proje kapsamında yapıp yapmadığınızı, varsa onaylı projelerini istedik. Şimdi binanın ne olarak kullanılacağı da muammalı duruma geldi?” 

diyerek tepki gösterse de kurum ser verip sır vermez.

Sonuç olarak doksan beş yıllık nadide köşkümüzün hazin hikayesi budur. Kuşaklar boyu hiçbirimiz bu tarihi eseri tanıyamadık, bahçesinde dolaşıp merdivenlerinden çıkamadık. Cumhuriyet tarihinin tanıklığını yapan odalarını, koridorlarını soluyamadık hiç. Hiç hayal kuramadık onunla ilgili. Yanı başımızdaydı ama hiç dokunmamıza izin verilmedi. Neden, ne için bu özel anlardan mahrum kaldık? Kim, neden istemedi ona yaklaşmamızı?

Bizler artık yaşadığımız mahalleye, onun her ağacına, her duvarına dokunmak, her yolunu keşfederek sahip çıkmak istiyoruz.

Renda Köşkü tarihinde sakladığı tüm özel anlarıyla, nadide mimarisiyle, yıllara tanıklık eden bahçesi, kapısı, penceresi, pervazıyla Ayrancılıların, Ankaralıların keşfine açık olmalıdır.

‘Devlet sırrı’ devlette kalsın, Renda ise bizde.

Bu haberin yazılmasında değerli katkılarından dolayı Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a ve Hamburg Üniversitesi’nde Avrupa Çalışmaları master eğitimi yapan dostumuz Bulut Arın Taştan’a çok teşekkür ediyoruz.

Kasetçi dükkanı TEOŞ

Ev sahibinin bir evi var kiracının bin evi sözünün rahatlıkla söylenebildiği günlerdi; en azından bizim evde sık duyulan bir cümleydi bu, özellikle annemin ağzından. Yeni bir ev, semt heyecanıyla ya da bir zorunluluk durumunda çok da dert etmeden rahatlıkla yer değiştirebiliyorduk.

Ankara’daki dördüncü semtimizdi Ayrancı, 1977-1981 yılları arası oturduğumuz. Sosyalliğim ağırlıklı okul üzerinden kurulmuştu. Okul servisi diye bir şeyin olmadığı, fikrinin bile tuhaf geldiği günler; kamusal alanın, çok gençler tarafından bile yoğun kullanıldığı zamanlardı. Sabahları otobüslerde, dolmuşlarda çokça öğrenci olurdu, neşeleri ile bazen yetişkinlerin asabını bozan, otobüs tacizlerine karşı kendini çoktan eğitmiş.

Biz Atatürk Liseli’ydik; bu liseye gidip Ayrancı’da oturan ciddi bir öğrenci nüfusu vardı. Aşağı ve Yukarı Ayrancı; her ikisinin de toplu taşımından yararlanılırdı. Aşağı Ayrancı’ya, Ulus belki de Aydınlık taraflarından gelen basık, steyşın minibüsler ve otobüs, Yukarı Ayrancı’ya ise mavi yüksek minibüsler ve otobüs çalışırdı. Okullarda çatışan siyasi grupların okul çıkışlarında farklı güzergahları kullandığı dönemlerdi; ben Sıhhiye’den değil, İzmir Caddesi ve Kızılay üzerinden toplu taşıma ulaşarak Ayrancı’ya varmaya çalışanlardandım. Mavi minibüsleri değil ama Aşağı Ayrancı’ya çalışan basık steyşın minibüsleri plak çalmalarıyla da hatırlıyorum.

Yıllar yıllar önce Naim Dilmener’den duyduğumu sandığım ve çok sevdiğim bir tanımlamayla “hayatımızın fon müzikleri”nin bir kısmını, minibüslerde duyduğumuz dinlediğimiz müzikler oluştururdu. Haftanın belli gün ve saatlerinde yayın yaparak hayatımıza giren ve 80’lerin ortasına kadar tek kanal olarak bu faaliyetini sürdüren TRT’nin alternatifiydi burada dinlediğimiz müzikler. Radyoda bunun karşılığı polis radyosu iken, asıl bugünden baktığımda beni en çok etkileyen, ilginç gelen, anılarımda fazlaca yer kaplayan, kasetçi dükkanlarıydı. 80’lere kadar yaşadığım hemen her semti böyle bir kasetçi dükkanı ile hatırlıyorum… Sokağa inceden müzik yayını da yapan bu dükkanların en önemli özelliklerinden biri oluşturduğumuz listelerle buralarda kaset doldurtabilmemizdi.

Hoşdere caddesi 3. duraktaki TEOŞ, işte bu kasetçi dükkanlarından biriydi. Evlerimizi TEOŞ’da doldurduğumuz kasetler süsler, o kasetlere girecek şarkıların listelerini oluşturmak en sevdiğimiz aktivitelerden biri olurdu. Bu kez maruz kalmıyor, dinleyeceklerimizi kendimiz seçiyorduk. Hoşdere Caddesi’nin simgelerindendi TEOŞ; adreslerde kerteriz olurdu; “aşağı inerken TEOŞ’dan sola sap, TEOŞ’da in biraz yukarı yürü…

Yine balkonların hayatımızın önemli alanlarından biri olduğu zamanlardı; balkonlarda uzun zamanlar geçirilir, konuklar balkonda ağırlanır, balkonlardan balkonlara tatlı kurlaşmalar yaşanır, balkonlardan taşan müzik sesleri inceden birbirine karışırdı; balkonları kapatmak, balkonlardaki kuş pisliklerinden şikayet etmek kimsenin aklına gelmezdi.

TEOŞ’da doldurulan kasetlerdeki şarkılar Güvenlik Caddesi’ndeki bir balkondan sokağa çok bırakıldı; trafiğin sakinlediği akşam saatlerinde daha duyulur oldu. Bir balkondan gelen ezgi bir başka kasetin listesinde kendine yer buldu bazen. Sokakların, balkonların, kasetçi dükkanlarının kıymetli olduğu, şarkılarımızın birbirine daha çok karıştığı güzel günlerdi…