Ankara’nın Milka’sı

1992 yılının kış aylarında, Ankara sokaklarında “Bulvar Palas Ankaralı kalmalı, Bulvar Palas’ı istiyoruz; Palas yıkılmamalı” sloganları duyulurken TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankaralı çevreci gençlerle bir arada eylemlere başlamış, Anakent Belediyesi Gençlik Konseyi’nin sokak gösterileri ile başlayan bu süreç, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Büro Müdürlüğü’ne 23 Aralık 1992’de verdiği koruma kararı istemli bir dilekçeyle de resmi nitelik kazanmıştı.

Dilekçede, sahipleri tarafından yıkım kararı alınan 1952 yılından günümüze kalan Bulvar Palas’la birlikte Milka Pastanesi’nin Ankara ve Türkiye mimarisi için önemi anlatılıyordu:

“Bulvar Palas, 2. ulusal mimari döneminin örneklerinden birisi olup art arda yaylar çizen balkonları ile Vakıf Apartmanı’na gönderme yapan yapı, çevresindeki binalardan farklıdır. Ankara’nın toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan Bulvar Palas, kentsel mekânda insanların belleğinde yer almış bir imgeye sahiptir. Bununla birlikte 1929’lardan günümüze kalan Milka Pastanesi, I. İnönü Meydanı’ndan Kavaklıdere’ye kadar uzanan kamu yapılarının arasında bölgenin bahçeli evler olduğu yıllardan kalmış üç örneğinden birisidir. Ayrıca, 1930’ların modernist dönemine ait kendi türünde tek örnektir.”

Bu başvurusuna bir yanıt alamayan TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Koruma Kurulu’na 2 ay sonra yeniden başvurarak, durumun özellikle de Bulvar Palas ve Milka Pastanesi açısından aciliyetini belirtmişti. Bu istem üzerine, çıkan koruma kararı, henüz tebliğ edilemeden ne yazık ki Milka Pastanesi yıkılmıştı.

1929’dan 1993’e

Bakanlıklar ile Kavaklıdere arasında, Atatürk Bulvarı No:67’de, TBMM’nin neredeyse tam karşısında, sefarethanelerin yakınındaki bir konumda, büyükçe bir bahçe içerisinde konumlanan bu iki katlı, farklı geometrik formların bir arada kullanıldığı, özellikle de silindirik kütlesi, bol pencereleri ve teraslarıyla dikkat çeken betonarme karkas Ankara Villası, TMMOB Mimarlar Odası’nın dilekçesinde de belirttiği gibi 1929’larda inşa edilmişti. Tam da bu noktada villanın kimin için ve kim tarafından tasarlandığı konusu ise bir muamma. 1955’ten sonra uzun yıllar boş kalan ve zaman içerisinde harap olan Milka Villası, Büyük Ankara Oteli tarafından uzun yıllar boyunca satın alınmak istenmiş, ancak villayı 1966 yılında Ankara’nın ünlü eğlence mekanlarından Klüp 47’nin sahibi Yunus Reyhan ve ünlü Hülya Pastanesi’nin işletmecisi amca oğlu İbrahim Reyhan satın alabilmişlerdi. Harap haldeki villayı satın alan ortaklar, binada yapmak istedikleri onarım ve revizyonlar için istedikleri ruhsatın gecikmesi yüzünden uzun süre beklemek zorunda kalmışlar, ruhsatı aldıktan sonra da kapsamlı bir onarım yapmış ve 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açmışlardı.

1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açılan Milka.

Çocukluk ve gençlik dönemlerini Ankara’da geçiren, 1969 yılında ODTÜ İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, babası Ahmet Gültan ve babasının kuzeni Haydar Ertan’ın 1954 yılında açmış olduğu Bulvar Palas Oteli’nde 1993 yılı sonuna kadar çalışan Hasan Gültan’a Kültür Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşından bir telefon gelmiş ve telefondaki kişi ona bir evraktan bahsetmişti. Evrakta “Bulvar Palas ve Milka Restaurant’ın bulunduğu binanın anıt eser olup olmadığının kendilerine bildirilmesi” gerektiği yazılıydı. Milka Restaurant’ın sahibi İbrahim Bey, bu durumdan dolayı üzüntü duymuş, personelin parasını verip içindeki eşyaları satarak restoranı kapatmıştı. Bir gece bir yıkım ekibi gelmiş ve Milka Restaurant’ı yerle bir etmişti.

1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına daha sonraki yıllarda bugün TV8 Ankara Merkez Binası olarak hizmet veren, çirkin bulduğum ve Ankara’ya yakışmadığını düşündüğüm bir iş hanı, villanın arkasındaki uzun bahçe parseline de Dünya Göz Hastanesi inşa edilmişti.

1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına yapılan iş hanı.

‘Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villası…’

1950-1990 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli kademelerde görev almış Büyükelçi Mehmet Yalçın Kurtbay, henüz yıkılarak Ankara’nın kent belleğinden silinmeden önce (yazının sonundaki telefon numarasından yola çıkarak yazının 1988 yılından öncesine ait olduğunu söyleyebilirim) Güneş Gazetesi’nin Pazar eklerinde kaleme aldığı ‘Yemek-İçki’ başlıklı köşe yazılarından birinde Milka’yı şöyle anlatmıştı:

“Ankara’yı tanıyanlar bilirler Milka bir lokanta için ‘mutena’ bir yerdedir. Bakanlıklar’da Atatürk Bulvarı üzerindedir. Büyük Ankara Oteli’nin yanı başında, yabancı diplomatik misyonlarla bankaların birçoğunun ortasındadır. TBMM’nin adeta karşısındadır; yakınında bir sürü büyük iş merkezi ve şirket bulunmaktadır. Buna şanslı bir konum da diyebiliriz. Bu yüzdendir ki müşterilerinin çoğunluğunu iş adamları ile yabancılar oluşturmaktadır. Bunların önceliği bu gün de sürmektedir. Ancak bana kalırsa, Milka’nın çarpıcı özelliği ‘mekânı’dır, içinde bulunduğu binadır. Bu 1930’lu yılların bir villasıdır. Sanırım Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villasıdır. O zamanların tanımıyla ‘kübik’ iki katlı, beton bir villa değişik formları, bol pencere ve teraslarıyla ‘hasretimizi’ depreştiren, o devri yaşamamış olanların da mimari özellikleriyle ilgilerini çeken bir bina; Kızılay’dan Çankaya yönüne giderken herkesin hemen gözüne çarpan ufacık bir yapı. Bütün bu güzel özelliklerin, hiç olmazsa başlangıç yıllarında Milka’cıları epeyce üzüp uğraştırdığı da bir gerçek. Belediye uzun yıllar gerekli müsaadeyi vermedi, plan değişikliğini ‘Demokles’in Kılıcı’gibi başlarında tuttu. Büyük Ankara Oteli de uzun yıllar binayı almaktan vazgeçmedi. Milka’cılar sonunda güçlükleri yenmeyi başardılar. Bu hem Ankara’ya bir lokanta hem de devrinin özelliklerini taşıyan hiç olmazsa bir örneğin hayatta kalmasını sağladı.

1929 yılında yapılmış olan bu binayı, amca çocukları Yunus ve İbrahim Reyhan, 1966 yılında satın almışlar. Bina 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak kullanılmaya başlanmış, 1982’de de Lokanta haline getirilmiş. Yunus Reyhan’ın bu gün yoklar arasına karışmış Klüp 47, İbrahim’in de ünlü Hülya Pastanesi deneyimleri vardır arkalarında. O tecrübedir ki, bu lokantanın 10 yıldır aynı düzeyde sürmesine yardımcı olmaktadır. Milka’nın baş aşçısı Osman Güney’dir.

Milka’nın klasik bir lokanta olduğunu söylemeliyim. Yemek listesi de bunu aksettirmektedir. Size sunulanlar Türk ve yabancı mutfakların varlıkları herkesçe bilinen ürünlerdir. Bunlar size çok geniş bir seçenek vermekte ve hepsi itina ile hazırlanmaktadır şüphesiz.

Değişik yemekten hoşlananlara, yaratıcılığı sevenlere, düş kırıklığına uğramamaları için ‘Fırında Sütlaç’ tavsiye ederim; piliç, lokantanın özelliği olan taş fırında patates, mantar, soğan ve domatesle pişirilmektedir. Önereceğim tatlı ‘Parfe Triano’dur. Ancak, bunu seçenlere güzel parfenin tadını, yanında verilen çikolata sosuyla bozmamalarını tavsiye ederim. ‘Peynir-Mantar sufle’ biraz kalınca olmakla beraber antre olarak seçilebilir. Milka’nın spesiyaliteleri de var. Bunların başında ‘Milka Sürpriz’ geliyor; sürprizliğine helal getirmeden ipucu vereyim: Doldurulmuş ve gratine edilmiş dana etidir bu. Lezzetli ve değişik bir yemek. Bu defa tatmadığım, ancak bildiğim klasik ‘Kağıtta Levrek’ aynı güzelliğini koruyormuş. Milka’da antre, et veya tavuk ile tatlıdan oluşan bir yemeği 30-40.000 TL. arasında yiyebilirsiniz.

Ankara’nın güzel yaz gecelerinden birinde arka bahçede yemek yeme zevkini, fırsat düştüğünde tatmanızı dilerim. Milka Restaurant, Atatürk Bulvarı, 185–Ankara Telefon: 115 66 77 – 125 40 48.”

Zeki Müren’li yıllar

O yıllarda, havaların güzel, günlerin uzun olduğu mevsimlerde, çalıştığım Kuğulu Park’ın köşesindeki Cenap And Evi’nin hemen yanı başında ona oldukça benzeyen sarı renkli iki katlı villadan mesai saatleri bitiminde bir arkadaşımla birlikte hemen hemen her Ankaralının yaptığı gibi aheste bir şekilde sohbet ede ede Kızılay’a kadar yürürdük. Bu piyasa saatlerinin bazısı Milka’da verilen bir aperatif arasıyla kesilir, sonra yürüyüşe tekrar devam edilirdi. Arkadaşım müdavimlikten tanınırdı, garsonlar ve şefler arasında, ben de bu tanışıklığın keyfini sürerdim. Genellikle üst kat balkonunu tercih eder, hem hava alır hem de gelen geçeni izlerdik. Şef garson, bir süre sonra müptelası olduğumuz bir kokteyl ile tanıştırmıştı bizi, sonraki zamanlarda tek tercihimiz o olmuştu; tekila bardaklarının kenarının tuzlanması gibi kenarları çekilmiş kahve ile kaplanmış viski bardağında, yanında kavrulmuş badem ile birlikte sunduğu bu serinleten mis gibi kahve kokulu kokteyle Beyaz Rus (White Russian) adını vermişti. 4 cl Moka Kahve Likörü, 2 cl Votka, 3 cl soğuk sütü shakerda hazırlayıp, buz parçacıklarıyla birlikte servis ederdi. Bazı günler balkonun komşu olduğu yuvarlak salonun açık pencerelerinden neşeli konuşmalar ve kahkaha sesleri gelirdi, bilirdik ki “Sanat Güneşi” yine burada.

Ankara’da sahne aldığı zamanlarda mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren.

Ankara’da sahne aldığı zamanlarda, beraberinde kucağında iki köpekçiği ile dolaşan Erkan Özerman ile birlikte mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren. Hep de ikinci kattaki yuvarlak salonu tercih eder, hoş sohbeti ile dostlarını kırar geçirir, etraftaki masalarla şakalaşır, bir yandan da pilli cep radyosunu açarak kendi reklam saatlerini izlerdi. Onun olduğu günlerde yuvarlak salon ona ayrılmış gibiydi zira o varken pek kimse oraya oturmaya cesaret edemezdi. Kazara genç bir çift kuytu diye o salonda oturmayı düşünse ve tercih etse, bir süre sonra havada uçuşan esprilerden kızın yüzü kızarır, erkek de eğer biraz da yakışıklı ise, Zeki Müren ve dostlarının şakacıktan da olsa çapkın bakışlarından ve muzip sataşmalarından bîzâr olur, ter içinde kalırdı.

Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun tasarlanan Milka Villası.

Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde tasarlanmıştı

1928-29 ve 1929-30 tarihlerinde Hacettepe’den, Çankaya istikametine doğru, hemen hemen aynı noktadan çekilmiş iki fotoğrafta henüz Milka’nın inşa edilmemiş olduğu, öte yandan 1939 yılına ait hava fotoğraflarında da Milka’nın inşa edilmiş olduğu görülebilmekte. Bu da bize en azından villanın 1930-39 tarih aralığında inşa edildiği bilgisini vermektedir ki bu da yazının başında Mimarlar Odası’nın yapmış olduğu açıklamadaki 1929 tarihinin doğru olmadığını göstermektedir.

Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde, düz çatılı olarak, birbirine dik olarak yerleştirilmiş biri üç katlı dikey, diğeri iki katlı yatay iki dikdörtgen prizmanın birleşim noktalarında iki katlı silindirik üçüncü bir kütlenin eklenmesiyle oluşmuştur. İki katlı dairesel kütlenin etrafı geniş olmayan bir balkon ile çevriliydi. Yapının girişi, silindirik kütle ile 2 katlı yatay kütlenin birleştiği köşede yer almaktaydı. Milka Villası’nın bu kübik, yalın formunun dışında sadece kapı numarası tabelası ile bahçe ve garaj girişinin ferforje kapılarının formu bile Bauhaus anlayışına uygun tasarlandığının açık göstergeleridir.

Kaynak: https://lcivelekoglu.blogspot.com/2019/12/isvicrenin-milkasn-cok-iyi-bilirsiniz.html

Dediler zamanla hep çoğalırmış sevgiler

TBMM taş duvarlarından Portakal Çiçeği’ne kadar tırmanan Kuzgun Caddesi’nin Mesnevi Caddesi yukarısında kalan, bahçesi bakımlı ve çiçekli apartmanlarının birinde dillere destan bir şarkının öyküsü yaşanmış, sonra da ölümsüz Türk Sanat Müziği eserleri arasına girmiştir.

Fotoğraf Sanatçısı ve bürokrat Zeynel Yeşilay, şair-yazar İlter Yeşilay ve oğulları Volkan Yeşilay.

Bu şarkının şiiri/güftesi Kuzgun Sokağı’nda yaşayan şair-yazar İlter Yeşilay ile eşi fotoğraf sanatçısı Zeynel Yeşilay arasında evliliklerinin ilk yıllarında yaşanan bir tartışma sonucunda İlter Hanım tarafından yazılmıştır. Yeşilay çifti yıllar sonra bir gün hava kararmadan, Mesnevi sokaktan dönüp Kuzgun’daki evlerine kol kola giderken caddenin başındaki bir pastanede kahve için mola vermişler, birleştirilen masada sohbet koyulaşınca konu elbette o şarkıya gelmişti. Öyküsünü şöyle anlatmıştı İlter Hanım: 

Bu şiiri 1990 yılında daha yeni evliyken eşimle ilk kavgamızdan sonra yazdım. Çok genç bir yaşta evlendim, dolayısıyla henüz olgun davranmayı beceremiyordum. Eşimle ilk kavgamızda suç biraz bendeydi, epeyce üzülmüştüm. O zamanki aklımla aramızdaki her şeyin bittiğini sandım. Şiir defterimi alıp bu şiiri yazdım. Sonra o sayfayı yırtıp, yatak odasının kapısına yapıştırdım. Belki eve dönmez ama gelirse okusun beni affetsin diye. Geç bir vakitte eve döndü, bu şiiri okudu ve barıştık.”

Sonraki yıllarda Başbakanlığı döneminde Bület Ecevit’in Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapacak olan, fotoğrafları ülkemizin uluslararası tanıtımlarında kataloglarda yer almış Zeynel Yeşilay’ın, kapıda okuyup gönlünü yumuşatan İlter Hanımın şiiri şöyledir: 

Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler
Olsun bana seninle geçen yıllarım yeter
Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? 
Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?

Dediler ki gün gelir unuturmuş gidenler,
Olsun bana aşk dolu geçen yıllarım yeter
Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? 
Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?  

İlter Hanımın masumca “Olsun, bana seninle geçen yıllarım yeter” kabullenişinin boyun büküklüğü, “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” yakarışıyla sorgusu, genç bir kızın heyecandan yanaklarını allaştıran “Olsun, bana aşk dolu geçen yıllarım yeter” tevazusunun çarpıcılığı o kadar derinden etkilidir ki, Yeşilay ailesinde yenilenmiş bir yeni hayat başlatır. 

Şarkının bestecisi Bilge Özgen, Zeynel beyin arkadaşıdır. Buluşmalarında konu şiirlerden açılınca eşinin şiir yazdığına değindiğinde Bilge Özgen, İlter Hanımın şiirini merak eder, İlter Hanım bu şiiri telefonda okur. Etkilenen Bilge Özgen, “Kızım, ben bu şiiri besteledim bile.” diye büyük bir heyecan duyar. 

Zeki Müren, dönülmez akşamın ufkundayız diye başlayan Yahya Kemal Beyatlı’nın Rindlerin akşamı adlı şiiri için “bazı şiirler daha yazılırken bestenmiş gibidir.” derdi. İlter Yeşilay tanımında da ‘güfteler akılda kalıcı sloganlar içeren, dinleyicilere gönül rehberi olan, imgelerle, simgelerle edebî oyunları olmayan, anlaşılması zorlaştırılmayan, insanların hissedip de dile getiremeyecekleri en hassas noktasına kılavuzluk eden’ içerikte olmalıdır. Besteleneceği düşünülerek yazılmayan bu şiirin ünsüz ve ünlü harf yinelemeleri (aliterasyon-asonans) kendiliğinden kıvamlı bir ahenk taşımaktadır. O anki duyguların doğallığı dillerden düşmeyecek bir şarkıda ödüllenmiştir.  

Şarkı bestelenince başta Zeki Müren olmak üzere, bütün değerli sanatçılarımız tarafından seslendirilmiş, 1990 yılında Milliyet Gazetesi Yılın Şarkıları ve TRT müzik ödüllerini almıştır. Kuzgun Caddeli komşumuzun bu şarkısı her gün sayısız dost meclisindeki fasıllarda söylenmektedir. Bir gün elinde bir zarf Yeşilay’ların kapısını biri çalar. Zarfın içinde Zeki Müren’in gönderdiği bir sanat eserini yaratan kişinin, bu eserden doğan haklarının vefalı karşılığı bulunmaktadır.  

Ayrancı’da Kuzgun Sokağındaki komşularımız İlter&Zeynel Yeşilay ailesinden doğan bu şiir ve şarkı, sarsıntı geçiren bir evliliğin kurtarıcısı olarak imdada yetişmiş, dokunaklı etkin sözleriyle kavgaları yatıştırarak hizaya çeken bir iksir, bir ilaç olarak gönüllere dokunup şifalar vermeyi sürdürmektedir. 

İlter Yeşilay’ın Kuzgun Caddesi’nde evinde yazdığı Yağmur Taşı ve Aşk Vazgeçmez adlı romanları, Dediler Zamanla Azalarmış Sevgiler ve Zeytinin Tuzu adlı şiir kitapları bulunmaktadır, pek çok şiiri de bestelenmiştir. Uluslararası toplantılarda Türk edebiyatını ve şiirini anlatan konferanslar vermekte, seminerlere konuşmacı olarak katılmaktadır. 

Özellikle “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” mısrasının büyüsüyle her görüldüklerinde yeni evlenmiş imajı veren Yeşilay çiftinin, şimdi Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı’nda görsel iletişim uzmanı olarak çalışan oğulları Volkan Yeşilay da bu şarkının bir imzası olmuştu. 

Ayrancı Kuzgun Sokaklı bu güzel ailenin tüm sanatsal etkinlikleri ve çalışmaları bilişim ağında bolca yer almaktadır. 

Mesnevi Sokak’ta o şarkının öyküsünü İlter&Zeynel Yeşilay’dan dinleyen Ayrancı komşularla birlikte.

Güvenevler mahallesinde gündelik hayat (1950-1980)

Sözlü tarihli bir kent kültürü araştırması 

1950-1980 Ankara Gündelik Hayatının Sözlü Tarih Okuması: Güvenevler Mahallesi” isimli araştırmamızda Ankara’nın 1950-1980 dönemi sosyal ve gündelik hayatını, mahalle sakinlerinin tanıklıkları aracılığı ile anlamaya çalıştık. Erken Cumhuriyet elitinin yerleşmeye imkân bulduğu ilk mahallelerden olan Güvenevler sakinlerini, bugüne değin Ulus–Çankaya aksında tecrübe edildiği yazılan/söylenen kent yaşamına yakınlıkları açısından soruşturduk.

Erken cumhuriyet dönemi akademik literatürünün belirgin özelliği, ulus inşa sürecinin ya da daha doğru bir ifadeyle bu girişimin sebep olduğu düşünsel kopuşun anlatının merkezine yerleşmesidir. Bu eğilim, aynı döneme ilişkin mimarlık çalışmalarına da yansır. Bunun ötesine geçen çalışmalar da, kullanıcı deneyimine değil de, kullanıcıya nasıl yaşayacağını buyurmasa dahi öneren, gazete, aktüel dergi gibi ikincil kaynaklarına yönelmiştir. Söz konusu tutum, anlatılan dönemi yaşayan özneler üzerinde hat safhada bir üstencilik genelleyici çıktıları zorunlu kılmıştır.

Bu sebeple ölçeği küçültüp, kaynaklarımız elverdiği ölçüde incelikli bir araştırmanın ancak bir mahalle ölçeğinde kurgulanabileceğini öngördük ve sahayı küçük tutarak, onu tıpkı kullanıcılar gibi yerinde görerek, gezerek ve mümkünse orada vakit geçirerek anlamaya çalıştık. Katılımcılarımızın anlatıları üstünde yaptığımız inceleme ve tartışmalar sonucu “Kent ve Kent Kültürü”, “Çalışma yaşamı ve Çalışmak” ve “Hafızanın Cinsiyeti: Kadın Görüşmecilerin Ankarası” başlıklarına ulaştık. Bu başlıkta sizlerle “Kent ve Kent Kültürü” temasının çıktılarını paylaşacağız.

Kent ve Kent Kültürü

15 gönüllü katılımcının söz konusu yıllarda farklı şekillerde deneyimledikleri bir başkentin kaydını tuttuk ve literatürde az rastlanır şekilde çeşitlenen anlatıları alt başlıklar halinde ele aldık. Mahalleyi paylaşan insanların çeşitliliğine, eğlence, sanat ve kültür hayatına dair çizilen renkli Ankara portresi bizi bir kozmopolit kültür tartışması yapmaya sevk etti. İkinci tema olarak belirlenen kent mekânları, bir önceki başlıkla oldukça bağlantılı bir içerikte kurgulandı. Görüşmecilerin aidiyetlerini mekânsal olarak işaretlemeye çalıştığımız bir başlık oldu. Üçüncü tema komşuluktu. Görüşmecilerden, yaşadığı muhitteki komşuluk/arkadaşlık ilişkilerinin durumunu anlatmasını istedik ve aldığımız yanıtlar mahallede düzenlenen sosyal ilişkilerin nasıl kurulduğunu anlatırken, süreç içerisinde ne yönde evrildiğine dair de ipuçları sundu. 

Kozmopolitlik: Simmel’e göre, modern şehir insanın büyük sorunu, teorik olarak herkeste bulunan eşit potansiyelini gerçekleştirmesine imkân sağlayacak bir bireysellik alanı için duyulan ihtiyaca karşılık, toplumun ve onun kültürel yükünün bu ihtiyaçla çatışmasıdır. Söz konusu bireyselliğin ifadesi için, modern kentin olmazsa olmazı kozmopolitliğidir. Bu da kent içinde, yalnızca bir aile yahut zümrenin üyesi olmak yerine, farklı sınıftan ve kültürden insanla aynı yaşam alanını paylaşmak anlamını taşır. Literatür içinden bakınca, bu kozmopolitlik meselesi Ankara için tartışmalıdır. Meltem Ahıska’ya göre, fiziksel olarak savunulmasının kolaylığı ve bağımsızlık mücadelesinin buradan yönetilmiş olmasının dışında, Ankara’nın başkent seçilmesindeki diğer etken, onun İstanbul’un kozmopolit, tehlikeli, karmaşık yapısı karşısında korunaklı, yozlaşmamış ve saf olarak yüceltilen benliğidir. Bu tutum elbette bir meydan okumaya da işaret eder; çünkü rejim karşıtı dini yapılanmaların kolaylıkla mobilize olabileceği İstanbul’un aksine Ankara, bilimin ve tekniğin zaferiyle çölden bir yeni hayat yeşertilebileceğinin kanıtı olarak sunulmuştur.

Fakat, görüşmecilerin çevreye ilişkin yaptığı gözlemleri bahsedilen Ankara idealiyle örtüştürmek zor. 1938 doğumlu bir görüşmecinin çocukluğu, Ankara Koleji; ailesinin bu süre zarfında oturduğu Yenişehir; ve lise yıllarında taşınacakları Paris Caddesi’nde geçmiş. Yurtdışı seyahatleri ve eğitimleri dışında başkentten farklı yerde yaşamamış. İlk gençlik yıllarını bu üçgende geçiren görüşmeci, okul yıllarından başlayarak yabancı eğitimcilerin derslerine girmiş. O yıllarda şekillenmeye başlayan hobilerinin müsebbibi olarak gösterdiği kolejdeki ortamı şöyle anıyor:

…İngilizce okutulan derslerin hepsini İngilizce ana dili olan kişiler veriyordu. Native speaker hepsi ve çok ilginçti. Amerikalı, İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı… Böyle bir karma, nerden buldular getirdilerse.

40’lı yıllarda Kızılay’daki Selanik Caddesi’nde oturmuş 4. görüşmecimiz de bu yıllarda dışarıda Björn ve Kathia isimli iki kardeşle arkadaşlık etmiş ve ilkokul yıllarında Soysal Han’daki Madam Marga’nın ritmik danslar ve bale okuluna gitmiş. Bu okulun varlığı, Alman bir vatandaşın 40’ların başkent merkezinde bir dans okulu işletebilecek sayıda talebesi olduğu gerçeği yanında, Ankara’nın o zamanki çok kültürlü yapısına işaret eden tikel bir örnek. 

Mahalledeki Amerikalıların varlığı da, kozmopolitlik teması altında değinilmeyi hak ediyor. 1960’dan beri Çankaya’da ikamet eden 12. görüşmeci, kentin yabancı sakinleri ile olan ilişkilerini, 60’lı yıllarda aynı apartmanda oturan, kendinden yaşça büyük Lorain ile olan uzun yıllar sürecek yakın arkadaşlığı üzerinden örnekliyor.

Şekil 1. Her görüşmecinin Ankara’ya dair mekânsal sınırları çıkarılmış ve çakıştırılmıştır. Kaynak: Gizem Büyücek, 2019

Kent Mekânları: Mahalle sakinlerinin gündelik hayatlarını geçirdikleri mekânlar, retorik bir temsil olarak kalmasın, görsel olarak ulaşılabilir olsun istedik. Görüşmecilerin anlatılarında bahsettiği mekânları harita üzerinde işaretleyip, her görüşmecinin kendi Ankarasının sınırlarını belirledik ve birleştirdik. Böylelikle farklı tekil anlatılar arasında yakalamanın mümkün olmadığı mekânsal verileri netlikle görme şansına eriştik (Şekil 1).

Görüşmecilerin hayatlarının kesişimini oluşturan mekânları tasnifle görselleştirip anlatılar içinde nasıl yer aldığına baktığımızda, Çankaya’nın, Güvenevler sakinlerinin gözünden projenin ilgilendiği otuz yılda ne çeşit bir kültürel odak haline geldiğini düşünmek mümkün. Bu sürede kültür-sanat ve alışveriş mekânlarına ait anlatıların öne çıktığını ve kozmopolitlik temasının içeriğiyle örtüştüğünü söyleyebiliyoruz.

Görüşmecilerimizin çoğu İhsan Şarküteri ve Güven Çiftliği’nden bahsettiler. İlki Yeşilyurt Sokak ve Cinnah Caddesi’nin kesiştiği köşede, diğeri ise bugün Ziraat Bankası’nın yerinde, Şili Meydanı’na hâkim iki katlı bir hanın girişinde bulunan marketlerin ortak özelliği, domuz ürünleri de dahil olmak üzere geniş bir ürün seçkisi sunması.

Başkentin, kültür ve sanat etkinlikleri açısından da olanaklar sunduğunu söylemek mümkün. İncelediğimiz dönem aralığında, sinema en çok tercih edilen kültür-sanat aktivitesi. Şili Meydanı’ndaki Çankaya Sineması’nın görüşmelerin büyük kısmında anıldığını, mahalle sakinlerinin buluşma adresi olduğunu söyleyebiliriz. 15. görüşmeciye göre çoğunlukla yabancı sinema gösteren Çankaya Sineması, 6. görüşmeciye göre Güvenevler sakinleri için büyük hoşlukmuş.

Şekil 2. Güven Çiftliği’nin yerini 15 numaralı görüşmecinin yaptığı çizimden izleyebiliyoruz. Kaynak: 15. görüşmeci

Bale, kadın görüşmecilerimizin hem izleyicisi olduğu, hem de pratikte uğraşı verdiği bir alan. Anlatıların merkezinde bale eğitimi veren iki mekân mevcut; Kızılay’da bulunan Fenmen Bale Stüdyosu ve Madam Marga Bale Kursu. İzleyiciler içinse, Büyük Sinema ve Devlet Opera Balesi sadece yurtta değil, dünyada popüler olanı başkentlilerle buluşturmaya çalışmışlar. Bolşoy Balesi’nin Kasım 1958’de Büyük Sinema’da gerçekleştirdiği temsil, görüşmecilerin kolektif belleklerinde yer eden olaylardan biri (Şekil 3).

Şekil 3. Bolşoy Tiyatrosu Balesi Ankara Temsili Broşürü, 1956 Kaynak: 7. Görüşmeci

Komşuluk: 30 saatten fazla süren sohbetlerimizden genellenemeyecek yaklaşımlar dinledik. İstisnalar dışında görüşmecilerimiz, 50’li yıllardan 80’lere gelinirken komşuluk ilişkilerinin devamlı olarak zayıfladığını anlattı. 5. görüşmecinin anlatısı bu noktada önemli çünkü 1942’den 2006’ya kadar Güneş Sokak’ta oturmuş. Kooperatif evlerinin sokak içindeki dağılımını ve sokağa yapılan ilk apartmanları tarihleri ile birlikte hatırlayan bu görüşmecinin anlatısı, komşuluk ilişkilerinin geçirdiği evrimi özetliyor. Görüşmeci 50’li yılları şöyle anuyor:

Bir kere çok sağlam komşuluk ilişkileri vardı. Herkes birbirini tanırdı. Birbirlerine gider gelir(lerdi)… Şimdi apartman içinde kimin yaşadığının kim farkında acaba? 3-4 yaşında olduğum vakitleri hatırlıyorum desem(?) Ve benim güçlü sesimi kullanırlardı. Ben balkondan çıkardım (gülüyor), “Melihaaa anneannem size gelecek” derdim. O da kendi oğlunu “gelsinleeer” diye bağırtırdı. Büyükler bağırmaz, biz çocuklar bağırarak birbirimize haber verirdik.

Sokağa sonradan anne-babası ile beraber taşındıklarında aynı komşuluk ilişkilerini bulamadıklarını, yalnız bu kez mahallede anne-babasının çok sayıda “eşi-dostu” olduğunu söylüyor; ilişkilerin yokluğuna değil de şekil değiştirdiğine dikkat çekiyor. 

60’larda Güvenevler’de ikamet etmiş 3. görüşmeci, kendisinin neden Çankaya’da oturmayı tercih ettiğini sorduğumuz vakit, oturduğu semti, tıpkı Güvenevler gibi bir kooperatif olarak kurulmuş Bahçelievler ile karşılaştırarak hem buradaki kent kültürü hem de muhitte kurulan sosyal ilişkilere dair anlamlı ve yargı belirten bir tespitte bulunuyor.

Bahçelievler ile Çankaya arasında büyük bir fark vardı. Bahçelievler daha bir komün hayatı. Komşuluk ilişkileri daha sağlam. Her evin bir bahçesi var. Herkes sokaklarda. Eğlencesi bol… Çankaya öyle değil; daha gayri şahsi ve kozmopolit. Onun için Çankaya tercihimiz vardı.

Bu görüşmecinin anlatısıyla aynı sokakta, 15. görüşmecinin anlatısı taban tabana zıtlık gösteriyor. Sokakta 60’ların sonundan 80’lerin sonlarına kadar yaşayan, çocukluk ve gençlik dönemini burada geçiren görüşmeci; mahalle hayatının, bireyin kendini gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyacağı bireysellik alanını kısıtladığı fikrini yanlış buluyor. Ona göre sokak, kişinin toplum içinde kullanacağı yetenek ve görgüsünü kazandığı ortak alan, toplum içinde bir birey olarak var olmaya kişiyi küçüklükten hazırlayan yer.

Mahalleye dair yakınlıkları önemseyen görüşmecinin hikayesi ile “yeni hayat” içerisinde komşuluk gibi teklifsiz ilişkilerin yeri olmadığını söyleyen anlatılar komşuluk teması altında birlikte anlatılıyor. Fakat bu karşıt çıktıların konuştuğu ortak bir dil var. Bu ortak dili çözebilmek için, çalışmanın girişinde anlatılan “kopuş” fikrine geri dönmeliyiz. Türk modernleşmesinin “yeni hayat-yeni insan” anlayışı doğrultusunda cemaat–yurttaş ya da mahalle-sokak arasında keskin ikilikler ve kopuşlar yarattığı iddiası görüşmeci denklemimizde karşılık bulmuyor. Anlatılar bize zoraki bir bireyciliğin yeşermediği, ikili ya da çoklu ilişkileri kurgulama süreçlerinde özgün tutumlara olanak sağlayan bir başkentli profili çiziyor.


Bu içerik “1950-1980 Ankara Gündelik Hayatının Sözlü Tarih Okuması: Güvenevler Mahallesi” isimli Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi (VEKAM) destekli çalışmanın çıktılarından üretilmiştir. Gizem Büyücek & Seçkin Büyücek’in ortak çalışmasının tamamına ulaşmak için bkz. https://ankaradergisi.org/jvi.aspx?pdir=jas&plng=tur&un=JAS-59454&look4=

Güvenlik Caddesi’nin cazibesi

Yaşasağımız çevredeki sosyal yaşam kalitesi yüksek cadde ve sokakların çekiciliği kültürel, toplumsal görgü-davranış ve iletişim üstünlüğü ile biçimlenmektedir. Aşağı Ayrancı’da bu özelliklere sahip başmekânlardan biri de Güvenlik Caddesi’dir.

TBMM Ulusal Egemenlik Parkı (Meclis) koruluğu yakasından, Ayrancı kostümüne yakışan bir kravat şıklığında, Cinnah’tan Çetin Emeç Kavsağı’na ekvator çizgisi gibi uzanan Mesnevi Caddesi’nde sonlanır Güvenlik Caddesi. Yaşam coşkusu veren acemaşiran, gönül ferahlığı estiren neveser, bahar gelince neşe saçan ferahnak makamlarını harmanlayan Ayrancı’nın füsunkâr baş mekânlarından biridir. 

Ayrancı ve Güvenevler Mahallesi’nin en işlek caddesi olarak, Cumhuriyet ile yaşıt sayılan, kültürel ve sosyal konumu Atatürk’ün ruhuna hep huzur gönderen konumdadır. Yaşayanların toplam enerjilerinin ve uygar iletişim alışkanlıklarının, insan ve hayvan sevgisinin ve sahiplenme, sahiplendirme ve korumaya yönelik merhametli sevgilerinin bir “semt dinamiği” oluşturduğu saptamalarının da pozitif bir mekân olan Güvenlik Caddesi için vurgulanması asla abartılı bir kayırma olamaz.

Bakanlıklar’dan Güvenlik’e yaya olarak gelirken, 1986 yılında pek çok ülkenin armağan edip diktiği ağaçların koyu gölgeler oluşturduğu Meclis Parkı’ndan esenlik ve cumhuriyet mürekkepi doldurursunuz gönlünüzün şırıngasına.

Güvenlik caddesi Havuzlu Sokağında başlar. Çevresinde Işıkyolu, kollarını iki yöne açan Ömür, Kuzgun’a uzanan Yaylagül, yine caddeden iki tarafa devrilen Ali Dede ve Yazanlar sokağı yer alır. Çıkışta sol yönde Defne, Şili Meydanı’ndan Kuzgun’da biten, 60’lı  yıllarda boş arsalarında cambazların ip üstünde gösteri yaptığı eski adı Güven olan Kuveyt Caddesi ve Çiftevler Sokağı bulunur. Eski yıllarda troleybüslerin son durağı Farabi Sokağı olarak söylenir. Bir zamanlar bir derenin aktığı  Kuzgun’a kavuşan Mesnevi’nin omuzdaşı Yeşilyurt ile çıkış sol kanatta biten Farabi ve Alaçam sokakları Güvenlik’in son sokaklarıdır. Bu sokakların adı genellikle güzel çağrışımlar uyandırmaktadır. Güvenlik Caddesi ile doğrudan bağlantılı olmayan ara sokaklar bu başmekânın torunları gibi hep şirin bir cıvıltıya sahiptir.  

Güvenlik Caddesi, zarif ve asil, döpiyesli sanata eğilimli bir hanımefendi, profesörlük tezini hakkıyla yeni vermiş çelebi bir akademisyen olgunluğu taşımaktadır. Nefasetinden ötürü yemekleri erkenden tükenip kapatılan lokantaları, her türlü ihtiyacın giderildiği yürüme yakınlığında dükkanları, cadde üzerinde ve ara sokaklarda sıralanan düzenli kafeleri, sevimli sokak kedileri, havlaması yakışan sokak köpekleri, serçeleri, kederli öten kumruları, matrak karga ve alakargaları, kargadan büyük eğik gagalı kuzgunları, baharda semalarında ıslık çalan kırlangıçları, yaz gelince sığırcıkları ile semt akustiğinin korosunu oluştururlar.

Eski kaliteli kumaşlardan terzilere diktirdikleri eskimek bilmeyen ütülü, kravatlı takım giysileriyle, eski bir senatör ihtişamıyla fırına ya da markete alışverişe gidip dönen, bazen eşiyle el ele tutuşarak yürüyen yaş almış beyefendiler ve ölçülü şık giyimleriyle bakımlı, soylu hanımefendiler, sahil rahatlığı içinde rahat giyimli, şortlarının çok yakıştığı, bakışları insanlaşmış sevimli köpeklerini gezdiren  genç kızlarımız, nezaketli gençlerimizin oluşturdukları güven, Güvenlik ile özdeş olmaktadır.

Güvenlik kaldırımlarında; sakin, telaşsız, paniksiz ama debisi kıvamlı, suyu berrak bir ırmağın süzülüşü bulunmaktadır. Kuveyt kavşağı dışında sabırsız ve hırçın araç kornalarına pek rastlanmaz. Semalarımızda geceleri umursamaz bir hoyratlıkla bağıran helikopter gürültüsü ile başka yerlerden olduğu belli araçlardan son ses gelen müzik dışında semtin genel akustiği bir viyolonsel bir keman konçertosu hazzındadır Ayrancı’nın.

Bir de çok yakışan bozacının sesi. Sabahın erken vakitlerinde simitçilerin, akşam vakitlerinde apartman önlerinde çocukların haykırışları. Akşamlara kafeler kalabalıklaşırken, kış günlerinde sokak lambaları yeni yanmışken ve Ahmet Vefik Paşa okulu paydos olunca, o pırıl pırıl öğrencilerin anne ve babalarına bıcır bıcır günün özetini anlatmaları akşama dönüşen günün neşeli bir sesli imzasıdır.

Paris, Kuzgun caddeleri, Şimşek ve Meneviş sokakları Güvenlik Caddesi’nin amca oğullarıdır. Çift yönlü trafiğe sahip Hoşdere Caddesi’nin Güvenlik ile dayanışma içinde olduğu söylenebilir. Güvenlik’in trafikte son yıllarda ondan aşağı kalır bir yönü kalmadığı da bilinmektedir.  Hoşdere, Güvenlik, Atatürk’ün Cumhuriyet köşküne tırmanan Cinnah, hep birlikle Çankaya uygarlığı altında eskilerin semtürreis dedikleri cumhuriyetin baş ucu noktasıdır bu semt.

Bir Ayrancılı şöyle der Güvenlik için: “Değil tek yön, iki ucunu kapatsalar yine Güvenlik’te otururum.” Pazar günleri dükkanlar kapalı olunca Güvenlik’te bir burukluk duyulur. Kuşku ve korku duymadan bağlanma ve aidiyet duygusuyla bağdaşık, yaşam kalitesini artıran. 

Dikmen Vadisi, Portakal Çiçeği, Kuğulu Park, Seğmenler, Atakule, Botanik ve irili ufaklı yer alan bütün parklar Aşağı ve Yukarı Ayrancı’da ve Güvenlik Caddesi’nde oturanların birer bahçesidir. Ülkemizin kalbi Ankara’da, her yere yakın, kültürel imaj ve uygar görüntüleriyle peyzajı ayrıcalık  ve cazibe kazanan kimliğiyle, dönemsel ve geleneksel özelliklerini dernekleriyle, Ayrancım Gazetesi ile koruyup geliştiren, Çankaya’nın “bir tatlı huzur alınan” semtidir şu bizim Aşağı ile Yukarı Ayrancı.

Ankara Postası – Ekim 1933

Yıl:1 Sayı:2

Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü

Ankara’daki Kutlulamalar

Ankara’da Cümhuriyetin onuncu yıl dönümü; üç gün gece gündüz büyük coşkunluklarla candan ve hep beraber kutlulanacaktır. Bunun için bayram günlerinde ve gecelerinde şehirde bulunan bütün resmî daireler, resmî ve hususî müesseseler, Cümhuriyet Halk Fırkası [Partisi] merkezi, halkevi, mektepler. spor kulüpleri, ev ve dükkânlar, minareler, meydanlar, caddeler bayraklarla, yeşilliklerle, kırmızı beyaz kurdelâlarla süslenecek ve elektrikle tenvir edilecektir [aydınlatılacaktır]. Elektrik tesisatı henüz yapılmamış olan mahaller de fenerlerle donatılacaktır.

Cümhuriyetin on yıllık bütün işlerinin mukayeseli grafikleri Büyük Millet Meclisiyle Fırka binası arasında caddenin iki tarafındaki yaya kaldırım kenarına konacak ve tenvir edilecektir. Bilumum vesaiti nakliye kırmızı beyaz kurdelâlarla süslenecektir. 

Bundan başka ana caddeler ve meydanlar inkılâp şiarlarımızı [temel ilkelerimizi] ifade eden uzun ve bez levhalar üzerine yazılı kısa sözlerle ve cümhuriyetin feyizlerini gösteren levha, resim ve grafiklerle işlenecektir. Şehirdeki tezahürata iştirak etmek üzere yakın kaza ve köylerden atlı ve yaya köylü misafirler davet edilecektir. Bu misafirler Vilâyet ve belediyece ayrılan yerlerde yatırılacaktır.
(Hakimiyeti Milliye, 27 Ekim 1933)

Onuncu Yıl Marşını Millete Öğretmek İçin

Onuncu cümhuriyet bayramı marşının notaları dağıtılmıştır. Birkaç günden beri çalıştırılan Ankara’nın bütün mektepleri talebesi dün halkevinde toplanarak hep bir ağızdan ilk provayı yaptılar. Marşın bestesi gramofon plâklarına da alınmaktadır.
(Hakimiyeti Milliye, 4 Ekim 1933) 

Bayramda Açılacak Sergiler

Cümhuriyetin onuncu yıl dönümünde, sade yaptıklarımızı göstermek ve onlarla öğünmek için değil, yeni on yıllar için hız ve kudret almak için büyük bir bayram yapıyoruz.

Ankara’da Maarif Vekâleti’nin İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde hazırladığı ve maarif sahasındaki inkılâplarımızı gösteren sergi ile Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin ticaret lisesinde tertip ettiği ‘On Yıl İktisat Sergisi’ çok manalı ve nevileri şahıslarına mahsus eserler olacaktır.
(Hakimiyeti Milliye, 25 Ekim 1933)

Tıbbî Müstahzarlar ve Aletler Sergisi

Beşinci millî tıp kongresi ile beraber Büyük Millet Meclisi’nin yeni yapılan salonlarında açılmış olan tıbbî müstahzarlar ve alet sergisi iki gündür binlerce yurttaş tarafından ziyaret edilmektedir.
(Hakimiyeti Milliye, 23 Ekim 1933)

Spor

Ankara’da Bayram Münasebetile Birincilikler

Büyük bayram münasebetiyle denizcilikten başka bütün sporların Türkiye birincilik müsabakaları Ankara’da olacaktır. Müsabakalara 46 güreşçi, 20 eskrimci, 105 atlet ve 120 futbolcu iştirak edecektir. 

Büyük geçit resminde otuzu denizci olmak üzere beş yüzden fazla sporcu ve kulüp murahhasları [delegeleri] iştirak edecektir. (Hakimiyeti Milliye, 20 Ekim 1933)

Ankara’nın İmarı Üzerine

Tapusuz Şehir

Ziraat Enstitülerinden Ankara şehrine doğru bakıldığı zaman, gözlerinizi oğuşturmak istiyeceksiniz. Eteğinden tepesine kadar koskoca bir dağ, çamur çoban kulübeleri ile kaplanmıştır. Sanki bir gecede, bir köy Ankara’nın sırtına yapıştırılıvermiştir: En garplı şehrin omuzlarından biri üzerinde en geri şark!

Bu dağ ve yanındaki dağ, ikisi de şehir plânında yeşil saha’dırlar. Plânın 250 bin nüfus için yapıldığını da akılda tutunuz.

Bu iki dağda ne yol, ne su, ne ışık, hiçbir şey yoktur. Bu iki dağda hiçbir ev tapulu değildir. Bu iki dağ yeni Ankara’nın baştanbaşa bütün iddialarını ve davalarını tekzip etmeğe çalışıyor.

Şehrin bu iki dağını ve etrafını kaplıyan çamur şehir, hükûmet ve belediyenin kontrolsüzlüğünün ve müsamahasının değil, maatteessüf bir zaruret’in eseridir. Ankara’ya gelen binlerce amele nerede oturacaktı? Ya çadır kuracaklar, ya yerin altını kazacaklar, yahut ikisinden de farkı olmıyan bu çamur çerkileri inşa edeceklerdi. Belediye yarın hepsini silip süpürebilir; tapusuz tek bir dam bırakmıyabilir. Fakat ayazda kış ortasında biriken kadın çoluk çocuk binlerce fakir vatandaşa ne cevap verecektir?

Şehir plânında bir amele mahallesi parçası vardır. Bu topraklar, en ucuz yerlerdedir. Bu topraklarda en ucuz, bu yapılanlar kadar ucuz, fakat sıhhî, güzel ve muntazam ikametgâhlar da kurulabilir. Bu iki dağ, işte ancak böyle, aileler bir damdan başka bir dama nakledilerek, ev yapanlar orada çalıştırılıp kendilerine kendi evleri yaptırılarak, boşaltılacaktır. Bu yalnız içtimaî muavenetin [sosyal dayanışmanın] borcu değil, şehrin inzibat, estetik, sıhhat ve halk terbiyesi bakımlarından da elzemdir. Amele mahallesi yerlerinin istimlâk olunarak, birer ikişer odalı basit evler inşa olunmak için harcedilecek para, hiç şüphesiz, bu tapusuz şehr’i emrivaki gibi kabul edip, oraya ışık, su, yol ve inzıbat yetiştirmek için harcedilecek paradan daha az olacaktır.

Şurası mühimdir ki, Ankara’nın büyük iddiası karşısında bu garabet daha uzun müddet muhafaza edilemez. Üç tedbir başta geliyor: Bu iki dağı tapulandırmamak, yeniden hiçbir şey yaptırmamak, plânın amele mahallesi kısımlarını istimlâk edip bu iki dağı oraya nakletmek!
(Falih Rıfkı [Atay], Hakimiyeti Milliye, 10 Ekim 1933)

Altyapı Yatırımları

Çıbık Barajı*

Yeşil Ankara’yı, bundan beş on yıl evel ancak ham bir hayal sayılırken bugün hakiykat yapmak yolunda olan Cümhuriyet hükûmeti, bu maksadını tamamiyle tahakkuk ettirmek [gerçekleştirmek] için; Ankara’nın en mühim derdini halledecek, en mühim ihtiyacını karşılıyacak çareyi bulmuş ve başarma yolunda bulunmuştur. ‘Çıbık’ da yağmur ve sel sularının içinde toplandığı bir vadinin tepelerle çevrilmiş bir yerinde suları biriktirmek için 105 rakımına kadar yükseltilecek olan büyük Çıbık barajının inşasına hararetle devam edilmektedir. Çalışma mevsimi bitmeden evel işin büyük bir kısmı tamamlanmış olacaktır. Beton dökmeye müsait havalar daha bir müddet devam edebilecektir; bu zaman içinde işin esaslı kısımları başarılmış olacaktır.

Ankara’nın bütün ecnebi ziyaretçilerini de hayret ve takdir içinde bırakan büyük inşa işlerinin başında gelen Çıbık barajı Türkiye Cümhuriyeti merkezinin en esaslı ihtiyacını biter bitmez bütün kifayetiyle karşılamış olacaktır. (Hakimiyeti Milliye, 3 Ekim 1933)

* Barajın adı başlangıçta yörenin adının ‘halk” kullanımındaki şekliyle belirtilmiş, ancak kısa bir süre sonra ‘Çubuk’ sözcüğü benimsenmiştir.

Çubuk Barajı

Hükûmet merkezinin su ihtiyacının temini, sokakların, bahçelerin, parkların sulanması ve şehir havuzlarının tağdiyesine [doldurulmasına]  yarar suyu temin ve aynı zamanda Sincan köyüne kadar 55.000 dönüm arazinin sulanmasını ve ağaçlama sahasının inkişafını kolaylaştırmak için Çubuk feyezan [taşkın] sularını tutacak bir hazne bendi yaptırılmaya  başlanmıştır. Gelecek sene nihayetlerinde inşati bitecek olan bu bent, 12,5 milyon ton su alacaktır ve 49 milyon [ton] sel sularının kullanılmasını kolaylaştıracaktır.
(Hakimiyeti Milliye, 29 Ekim 1933)

Çarşı-Pazar

Yiyecek Fiatları

Sebze fiatları yeni mevsime ucuzlukla girdi. Çok ucuz seneler vardır ki Ankara bu mevsimde, yani yaz sebzelerinin turfanda zamanında bu kadar ucuz olmamıştır.

Fiatı en çok düşenlerden biri patatestir. Vasati [ortalama] olarak patatesin fiatı 100 paradır [2,5 kuruş]. Lahna çok boldur, dört kuruştur. Pırasa da aynı haldedir. Patlıcan 10-12 arasındadır. Kabak artık turfandadır. Ağustos iptidalarında [başlangıcında] ekilen yeni kabaklar şimdi mahsul vermeğe başlamışlardır ki bu sebeple 12,5-15 arasında tahavvül ediyor [değişiyor].

Dolmalık biber 5, sivri biber 10-12,5’tur. Sivrinin fiatının dolmalığa nisbeten bir buçuk misli fazla oluşu turşuluk için sivrinin fazla müşteri bulmasından ileri gelmektedir. Domates pek çok gelmektedir. 5-7,5 arasında istenilen domates tedarik edilebilmektedir. Köylünün getirdiği kışlık soğan 3-4 arasında satılmaktadır.

Havuç dört kuruştur. Ispanak 10-12,5 kuruşadır. Sebzeler içinde fiatı en yüksek olan çalı fasulyesidir. 20-22,5 arasında dolaşmaktadır. Barbunya ve ayşekadın 15-17,5 kuruşadır. [Bu fiatlar] esnafın kabzımallardan aldığı toptan fiattır. Esnaf da bunun üzerine bir miktar zammederek satmaktadır.
(Hakimiyeti Milliye, 8 Ekim 1933)

Kışa Girerken

Kömür Fiatları

Şehirde kömür fiatları  yüksektir. Vilayet ve belediye bu işi hal için tedbirler almaktadır. İstanbul ve Ankara arasındaki yol boyunca toplanmış olan kömürün taşınması da vagon vaziyetleri dolayısiyle tehir edilince kömür fiatları birden on beş kuruşa çıkmıştır. 

Hükumet, önüne gelenin istediği yerde odun kömürü yakmasına müsaade vermemek suretiyle pek haklı bir hassasiyet  göstermektedir. Vilayet, fennî surette ayrılan ormanlardan ağaç alınarak derhal kömür yapılması için Ayaş’a, Bâlâ’ya müsaade etmiştir. Fiatlar birkaç güne kalmadan normalleşecektir. Maden kömürü fiatları normaldir.
(Hakimiyeti Milliye, 10 Ekim 1933)

Sağlık

Hıfzıssıhha Müessesesi

Ankara’da yapılan ‘Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’ bilhassa bulaşık hastalıklarla ilmî bir surette mücadele ederek onları yok etmek için ilmî tetkikatta bulunmak üzere tesis edilmiş çok büyük ve çok mühim bir sıhhat ocağıdır. Bu büyük müessesenin kimya ve bakteriyoloji şubeleri iki seneden beri işlemektedir. Bunlardan başka hıfzıssıhha mektebi, seroloji [serum bilim] kısmı ve fennî ahırları vardır.
(Son Posta, 29 Ekim 1933)

Eğitim

Yüksek Ziraat Enstitüsü Açıldı

Yüksek Ziraat Enstitüsü’nü dün Başvekil İsmet Paşa Hazretleri yüksek ve samimi tezahürat arasında açtı. Enstitünün açılmasını kutlulama hatırası olarak Başvekil Hazretleri tarafından bir meşe ağacı dikilmiştir.
(Hakimiyeti Milliye, 31 Ekim 1933).

Bir Ankara efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu

Sırtında gitarı, üzerinde Hard-Rock Ankara kot gömleği, ayağında yaz-kış çıkarmadığı kovboy çizmeleri ile çalacağı mekâna grup arkadaşlarından en önce gelir, efsanevi Fender’ini özenle kılıfından çıkarır ve alâmetifarikası olan gitarının tonunu cerrah titizliğinde ayarlar. Sahne ışıkları açılır. Gözlerini kapar, müzik başlar, solo kısmında sahnede ufak adımlar atar ardından kot pantolonun arkasında yakılmak üzere hazır bulunan sigarasını yakar, onu da gitarının tellerine sıkıştırdığı an başka bir dünyanın kapıları ardına kadar aralanır. Bu sahne Ankara’da uzun yıllardır değişmedi. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerinden Süleyman Bağcıoğlu’ndan bahsediyorum. Sadece Ankara’da değil, Türkiye’de dinleyeni giderek azalmakta olan bir müzikal geleneğin son temsilcilerinden. Kendisi müziğin bu çağda hala idealist bir şekilde yapılabileceğinin en somut kanıtı bence.

Süleyman Bağcıoğlu

Efsanevi A-Bar ve Blues Express günleri

Süleyman Abi, müzikal yaşamına dokuz yaşında abisinin gitarını gizli gizli çalarak başlar. Beatles, Rolling Stones plakları ilk dinlenen plaklardır. Bu plaklar sayesinde rock müzik de Bağcıoğlu‘nun hayatına girmiş olur. Zaten bu istikametten de hayatı boyunca hiç sapmaz. Müzikal anlayışını hep bu hattan yana çizer. Kabataş Lisesi’nde okurken ilk müzikal denemelere başlar. Zaten kısa bir süre sonra Kabataş Lisesi’nde Milliyet gazetesinin düzenlediği yarışmada, arkadaşları ile kurduğu grupla birinci olur. Kabataş Lisesi’nde sonra 7 senelik bir memuriyet macerası olur. Tahmin edilebileceği üzere memuriyet Bağcıoğlu’nu pek sarmaz, dolaptan kovboy çizmeleri yeniden dışarı çıkartılır ve müziğe kesintisiz olarak geri dönüş yapar. 1980’lerin başında Ankara’da rock müzik çalacak mekân olmadığı için bir ara Amerikan Üssü’nde müzik yaparlar kısa bir süre de Siyah Beyaz’da çalarlar sonra da efsanevi A-Bar günleri başlar. “O zaman zaten, İstanbul’da da yoktu böyle canlı müzik barı. Ankara’da A Bar tekti. A Bar’ın açıldığı ilk iki sene, inanılmazdı Ankara. İngiltere falan halt etmişti, çok ciddi söylüyorum, acayipti. İki sene öyle gitti…” A-Bar günlerinden sonra efsanevi Blues Express günleri gelir. Teoman’ın bile dinlemek için İstanbul’dan kalkıp geldiği bir gruptur Blues Express. Maalesef bu grubun ömrü de çok uzun olmaz. Kısa bir Bulutsuzluk Özlemi dönemi sonrası ağırlığı Ankara’ya ve bar gruplarına verir. Uzun yıllardır devam ettiği In Rock ve Kendinden Prensli At grupları bu dönemlerde kurulur. 

Süleyman Bağcıoğlu için yapılacak en doğu tanım tüccar değil, harbi müzisyen olsa gerek. Kendisi tüm endüstriyel faaliyetlerden uzakta sadece kendi sevdiği sanatçıların ve grupların parçalarını kendi stiliyle çalan bir müzisyen. Deep Purple, Led Zeppelin, Pink Floyd, Jimi Hendrix, Dire Straits, Süleyman ağabeyin geçmişten bugüne kadar hiç değiştirmediği playlisti mesela. Böyle bir işi de bu kadar uzun yıl sürdürebilmenin altında da müzikle kurduğu bu naif ilişkide yatıyor sanırım. Bar ortamında, sürekli değişen mekanlar arasında inatla sadece sevdiği müziğin peşinden koşan nadir müzisyenlerden bence. Ayrıca gece 03.00’te bitirilen Yavuz Çetin’in Yaşamak İstemem parçasından sonra grup elemanları ekipman toplamaya yeltenirken mikrofonun başına geçip “Bu parçadan sonra Jimi Hendrix çalınır abi” diyecek motivasyona ve enerjiye de ekstradan şapka çıkarmak gerek. Süleyman Abi, motive olmak için salt seyircinin teşvikine gerek duymayan biri –elbette seyircinin teşviki onun o günkü gitar çalışına pozitif bir şekilde yansıyor– enstürmanına ve müziğe duyduğu derin aşk onu motive etmeye yetiyor artıyor bile. Pink Floyd’dan Coming Back to Life parçasını çalarken ya da çalarken çok keyiflendiği vücut dilinden anlaşılan bir Jimi Hendrix parçasının solo kısmında gözlerini kapatır, o an onu dinleyen beş kişi bile olsa, onlarla birlikte müziğin ruhani boyutuna geçer ve o anın tadını çıkarır.

“Abi, eyvallah”

Süleyman Abi, Ankaralı değil ama sıkı bir Ankaracı. İstanbul’a kıyasla Ankara’nın kendisine müzikal anlamda beslediğini sık sık röportajlarında da belirtiyor: “Ankara’nın enerjisi daha başka yani… Elbette her yörenin kendine ait bir enerjisi var. İstanbul çok farklı bir yer hakikaten. Oradan memnun olanı var, olamayanı var. Ama ben mesela İstanbul’daki hayattan beslenemiyorum. Ankara’nın enerjisi farklı yani…” 

Kendisi aynı zamanda Ankara rock kültürünü de başlatan adamlardan. 70’li yılların sonunda A-Bar ve Siyah Beyaz’da çaldığı gruplarla rock gruplarıyla, Ankara’da birçok genci gitara başlatanlardan birisidir. Ankara rock dinleyicisi her zaman için Bağcıoğlu’nu çok özel bir yere koymuştur, bar sahiplerinin birçok kez “bu çaldığınız müzik de para yok” demesiyle, sık sık mekân değiştirir, ardında bir avuç insanla beraber yollara düşer. Ankara’nın son yıllarda  hızla değişen kent kültürünün etkilerinden Süleyman ağabey ve grupları da etkilenir. Müziklerini icra edecek ortam bulmakta zorlanırlar. Son yıllarda Sakarya Caddesi neon ışıklı kötü Türkü barlarla çevrelenmiştir mesela ya da Kızılay’ın bir başka yeri birbirine benzeyen kahveci ya da tavuk dönercilerle… Bağcıoğlu da bu vaziyetten sonra gitarını alıp bu ortamdan uzaklaşma kararını alıp kendine başka mekanlar arayıp, bulmaya devam ediyor. Süleyman Bağcıoğlu yaşanılan tüm bu zorluklar karşında hiç pes etmez, müziğini yapabildiği her yer onun için mutluluk vericidir zaten. 

Bana kalırsa kendisini dinleyici nezdinde özel kılan müthiş tevazusudur. Sahnede hayranlıkla izlenen ve çalınması gerçekten çok zor olan bir Deep Purple veya Led Zeppelin parçasının solosunun ardından yanına öbeklenen ve ona methiyeler düzen izleyicisine hep aynı tepkiyle karşılık vermiştir: “Abi, eyvallah

Ankara’da sıkıcı bir cumartesi günü yapılacak hiçbir şey olmayan ve boş boş dolaşılan gecelerde kulaklara çarpan nefis bir Pink Floyd solosunun ardına düşülür ve karşınıza elbet Süleyman Bağcıoğlu çıkar. Orada kendisi ve nefis grubu size artık canlı dinleme olasılığının neredeyse imkânsız gruplardan parçalar çalarlar ve bir nebze olsa mutlu kılarlar. Zamana karşı direnmek zor; bazı insanları zamansız yapan, hayata karşı duruşları, idealizmleri veya tutkuları oluyor. Süleyman Bağcıoğlu’nun da en azından benim hayatımdaki karşılığı tam olarak bu. İnatla, sevdiği şehirde sevdiği şarkıları çalmasında. Gerek sahne duruşu, gerek tevazusu gerek müthiş müzikal yeteneğiyle Süleyman Bağcıoğlu hala aynı heyecanla müzik yapmaya ve Ankaralı ufak azınlığı mutlu etmeye devam ediyor… İyi ki varsın Muhteşem Süleyman!


Bu yazı 2012 yılında Agos’ta yayımlanan Bir Ankara Efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu yazsının revize edilmiş halidir. 

Kaynak: http://filucusu.yektakopan.com/kendinden-gitarl-adam-suleyman-bagcoglu/

Ayrancı’nın damadı İlhan İrem’e saygı duruşu

“Aynı gemide değiliz, biz ışıl ışıl bir Cumhuriyet gemisindeyiz”

İlhan İrem
Usta sanatçı İlhan İrem

Daha önceki yazılarımı okumuş olanlar hatırlayacaktır, Güvenlik Caddesi ile Güven sokağının (şimdiki Kuveyt Caddesi; ama o ismi kullanmayı hiç sevmiyorum) kesiştiği köşe bizim mabedimizdi. Okul sonrası arkadaşlarımızla buluşma yerimiz olan o köşede otururken akşam üstleri beline kadar sapsarı saçları, renkli gözleri, omuzunda her zaman değişik heybeleri, cıvıl cıvıl renklerde şık kıyafetleri ile biraz hippi, biraz bohem bir tarzı olan alımlı bir kız geçerdi. Albay Kayhan amca ile Suzan teyzenin kızı olan Hansu Atbiner, bizden 3-4 yaş büyüktü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Psikoloji Bölümü’nde okuyordu, sohbetlerimize katılmazdı, sokakta rastladığımızda hayran hayran izlerdik. 

Hansu Atbiner, 27 Eylül 1964’te dünyaya geldi. İstanbul Heybeliada doğumlu olan Hansu İrem, çocukluk ve gençlik dönemini Ankara’da geçirdi. İlk, orta ve lise öğreniminin ardından ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Eğitim hayatının ardından psikolog olarak görev yaptı. 

Ben seni bulamam, sen beni bul!

Sanırım 1990 yılıydı, o köşedeki duvarın üstünde otururken önümüzde bir araba durdu. Arabadan inen, Güven sokağının güzeller güzeli kızı Hansu’ydu. Yüzünde muzip bir gülümseme ile önümüzden geçip evine doğru ilerledi. Biz Hansu’yu bırakan kimmiş diye merakla arabaya bakınca İlhan İrem ile göz göze geldik. Birbirimize şaşkın şaşkın bakarken araba uzaklaştı. Doğru mu gördük, gerçekten İlhan İrem miydi diye hararetli bir tartışmaya başladığımızı hatırlıyorum. Tüm şarkılarını ezbere bildiğimiz, kasetlerini plaklarını aldığımız, Hey ve Ses mecmuasında verilen posterlerini duvarlarımıza astığımız İlhan İrem öylece önümüzden geçmişti. Daha sonra fısıltı gazetesi çalışmaya başladı, o zamanki konuşmalardan öğrendiğimiz kadarını size aktarayım:

Yıllar önce, henüz küçücük bir kız çocuğuyken İlhan İrem’i rüyasında gören Hansu İrem, yıllarca onun hayranlığını içinde büyütmüş. Çiftin tam manasıyla telepatik olan tanışma hikayelerinden çok önce olan bu rüyasında hayranı olduğu adam ona şöyle sesleniyor: “Ben seni bulamam, sen beni bul!

Bu rüyanın ilhamı ile İlhan İrem’in Ankara’ya gelmesini fırsat bilerek konserine gitmiş. Konser sonrası İlhan İrem’in eline “Magnafantagna’nın Ölümü” kitabını tutuşturarak kalabalığın arasında kaybolup uzaklaşır. Hansu İrem, kitabın içine de İlhan İrem için isim ve adres olmayan bir not bırakmış. Notta sadece şu cümle yazılıymış; ‘sözcüklerin büyütülmesinin bazen sessizlik olduğunu ve neşenin büyütülmesinin bazen gözyaşları…

Hansu İrem ve İlhan İrem’in tanışmalarına aracılık eden Wendy Lichtman’ın öykü kitabı Magnafantagna’nın Ölümü; bir kız çocuğunun ölümü keşfedişini anlatıyor; ölümün gerçek olduğunu bilmekle, yaşam her nasılsa daha değişik görünüyor.

Kaçmak istediğim sessizliğin çağrısı gibiydi…

İlhan İrem’in Ankara konseri uzun bir turnenin ilk durağıydı. 40 gün sonra Anadolu’dan İstanbul’a dönüşte bir magazin gazetesine elinde Hansu İrem’in verdiği Magnafantagna’nın Ölümü kitabı ile turneyi anlatan bir röportaj verdi; ‘Ankara konserinde bu kitabı bana veren kızla evleneceğim’ dedi.  Bu duygusunu “kaçmak istediğim sessizliğin çağrısı gibiydi” sözleriyle ifade etmişti. 

Daha sonra pop star olmanın yoğunluğu ile bir koşuşturma içine giren İlhan İrem her şeyi unutur. Üç yıl sonra, bir başka Ankara konserinde tekrar karşılaşırlar. Sadece birkaç saniye gördüğü halde Hansu’yu hemen tanır. Konserden sonra asistanını kalabalığın arasına göndererek kulise davet eder. Adının Hansu olduğunu öğrenir ve telefonunu alabilir. Ertesi gün Gölbaşı’nda yürüyüşe giderler. 

Hansu aslında kendi verdiği kitap ile yapılan röportajı görmüş ama o zamanlar iletişim olanakları sınırlı olduğu için bir şey de yapamamış. Gölbaşı yürüyüşünde İlhan İrem’e rüyasını anlatmış. Sonra da İlhan İrem röportajda onu çağırdığı halde tanımadığı için ilgilenmemeye karar verdiğini söylemiş. 

Soğuk Ankara ve gölün sessizliğinden sonra “zamansız bir masal gibi” olan bu buluşma sona ermiş ve İlhan İrem İstanbul’a yoğun hayatına dönmüş. 

Hansu’nun İstanbul’daki cadı kazanına girmesini istemediği için uzun yıllar kimselerin bilmediği telefon görüşmeleri ile süren bir arkadaşlıkları olmuş. Bu arkadaşlık sonra ikisi için de aşka ve hayat arkadaşlığına dönüşmüş. 1 Ekim 1991’de sadece ailelerin bulunduğu bir törenle İda Dağları’nda Chalet Chopin’de evlendiler. Mumların ve fenerlerin aydınlattığı bahçede hazırlanmış uzun masada sadece altı kişi vardı; Hansu İrem, İlhan İrem, Suzan Atbiner, Kayhan Atbiner, Mesude Aldatmaz, Nahit Aldatmaz, Ata Nirun ile eşi Serap Nirun.

Bu metafizik tanışma hikayesi sonucu Hansu İrem’e uzun zaman  “Kozmik Yenge” lakabı takıldı. 

1 Ekim 1991’de evlenen Hansu İrem ve İlhan İrem’in düğünü

Söz yazarlığını, sanat yönetmenliği yaptı

Hansu İrem, İlhan İrem’in son dönem eserlerinin pek çoğunun şiirlerini yazmış, aynı zamanda albümlerinin kapak fotoğraflarını çekmiştir. İlhan İrem’in sanat yönetmenliği yapan Hansu İrem, klip yönetmeni olarak da çalıştı. 1988’de çekilen “Anlasana”, “İşte Hayat” ve “Konuşamıyorum” gibi şarkıların klip yönetmeni Hansu İrem’di.

Usta sanatçı İlhan İrem’in cenazesi 30 Temmuz Cumartesi günü 12.00’de Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan anma töreni ardından vasiyeti üzerine Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

İlhan İrem sanat yaşamı boyunca 6 kez Altın Plak olmak üzere pek çok ödül aldı. Aralarında Hey ve Ses de olmak üzere çeşitli dergi, gazete ve kurumlar tarafından pek çok kez “Yılın Erkek Sanatçısı” ve “Yılın Sanatçısı” ödüllerine layık görüldü. Birçok şarkısı ve albümü çeşitli dergi, gazete ve kurumlar tarafından “Yılın Şarkısı/Yılın Albümü” seçildi. 

1988 yılında Yeşiller Partisi kurucularından olan İlhan İrem, şimdilerde asbestli gemi ile tekrar gündeme gelen Aliağa’ya termik santral yapılmasını durduran çevre direnişinin sembol isimlerindendi. “Aynı gemide değiliz biz ışıl ışıl bir Cumhuriyet gemisindeyiz” diyen usta sanatçıya saygıyla…

“Öpüşenler” bir eser, bir sanatçı ve binbir doğru

2016 yılının sonlarıydı yanılmıyorsam, İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’ndan kaybolan heykeli* ile ilgili bir meclis vekilinin Kültür Bakanlığı’na soru önergesi vermek istemesi ve danışmanının destek istemesi üzerine koştur koştur bir gece geçirmiştik.

Sabah soru önergesini hazırlamış ve bitirmiş, (çoğuna yanıt alamadığımız) sorularımızı da şöyle sıralamıştık;
– Heykelin yapılış yılı ve konma zamanı,
– Esere ve eser sahibine ilişkin mevcut bilgilerin neler olduğu,
– Heykelin hangi kamusal idarenin kontrolünde olduğu,
– Kaybolmasına ilişkin bir bilgi/gelişme olup olmadığı,
– Türkiye’deki taşınmaz -heykel, rölyef, …- eserlerimizin bir envanterinin olup olmadığı…

İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’ndaki kaybolan heykeli

Ve anladık ki, Ankara’da da, Anadolu genelinde de; hem açık alanda ve kamusal yapıların içindeki (1960-80’ler arasında yapılan birçok kamu yapısında, bina içi rölyef, heykel gibi pek çok türde eserle karşılaşmak çok olasıdır) hem de özel mülkiyet alanlarındaki taşınmaz sanat eserlerimizin bir envanteri yok. Varsa bir kaydı, bu sefer de bir bilgisi eksiği var, kimlik kartı yok.

İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’ndaki eseri kaybolur/çalınırken, Ankara’nın ana omurgası olan; Ulus heykel, Kızılay Güvenpark, Kuğulupark aksının bitimindeki, tasarım ve üretimi Metin Yurdanur’a ait “Su Perilerinin Dansı” heykeli de (yoksa şiiri mi demeliydik veya masalı mı) 2000’lerin başından geçtiğimiz Eylül ayına kadar susuz bir şekilde, sessizce bir köşede beklemişti. Neyse ki 17 Eylül 2021’de yeniden dans etmeye başladı.

Metin Yurdanur’a ait “Su Perilerinin Dansı” heykeli

İşte, Su Perilerinin Dans ettiği köşenin karşısında, İlhan Koman’ın yerine geri konulan eserinin 500 metre aşağısında, Kuğulupark’ın tam da köşesinde, kentin çok önemli bir an-yerinde sessizce öpüşen; bir hayalgücü anıtı, metal estetiği, modernist bir form izlettiren bir heykel daha var: “Öpüşenler”.

Konu üzerine yazılmış makalelere baktığınızda, dijital ansiklopedilere göz gezdirdiğinizde, internet ortamında araştırdığınızda, kentin bilenleriyle sohbet ettiğinizde, ’maalesef’ birçoğumuzun Muzaffer Ertoran’a ait olduğunu sandığı bu heykele ilişkin doğru bilgiler ve eserin gerçek yaratıcısı heykeltraş Attila Onaran bugünkü konumuz.

Geçtiğimiz ay, Attila Onaran’ın kızı ve torununun bizlerle temasa geçmesiyle, Ayrancım Gazetesi’nin yayın hayatına yeni başladığı aylarda (2020’nin Haziran’ı, 2. sayı), yazarlarımızdan birisinin, bize “Öpüşenler” heykeli ve Kuğulupark’ı anlatırken, sanatçı Attila Onaran’a ait “Öpüşenler” heykelini, Muzaffer Ertoran’a atfettiğini ve yapım/konuluş yılını da 2005 olarak ifade ettiğini anlamış olduk. Ve bir dizi iletişim süreci ile de Attila Onaran’ın ufkuna, eserlerine, sanatçı öznelliğini derinlemesine barındıran kimliğine tanıklık ettik.

Attila Onaran

Peki Attila Onaran kimdir 

(Arkadaşları Salih Acar, Şadi Çalık ve Turhan Gürkan’dan);

1932 yılında İstanbul’da doğan Attila Onaran, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirir. Araştıran, sanatın tüm alanlarına giren, döneminin ötesini arayan çalışmalara soyunan, aklının tüm sınırlarını zorlayan ve bir artist olmak için tüm enerjisini harcayan bir insan. Bundan sonrası ise oldukça ilginç ve bir roman gibi. İş arayışları olumsuz sonuçlanan Onaran; piyano akortçuluğu, bir fıçı içinde dönerek motorsikletle cambazlık, şemsiye gibi açılan salıncak, dekoratörlük, … gibi sayısız işe soyunur, dünyayı gezer ve bunları maddi anlamda zor günler geçirerek yapar. Yeniden ülkeye döner ve ülke dışında geçirdiği zamanda biriktirdiği bilgi ile bir atölye kurar ve paslanmaz çelik ile üretimler yapar. Sonrasında, 1962 yılında Choromolux paslanmaz çelik firmasını kurarak ülke sanayisinde de atılımın parçalarından biri olur.

Paslanmaz ve mutfak sanayisindeki emeğinin ve madene, metale hakimiyetinin ardından yeniden heykele, plastik sanatlara dönüş yapıp, çeliğe, demire, bakıra olan hakimiyetiyle, heykel sanatında öncü, maddeye istediği formu ve karakteri veren, akımlarüstü bir sanatçı olur. Balmumu gibi kullandığı paslanmaz çelikle, teknik ve estetiğin birleşimini arayan sanatçı, özcü (abstrait) ve duygu yüklü eserler üretmek için emek harcar.

Onaran, anne tarafından Macaristan’a uzanan kökleri ile de Türkiye – Macaristan arasında kültürel bir köprü olmak için emek vermiştir. Alba Regia (Beyaz Krallık) eserinin, büyükbabasının şehri olan Szehefehevar’ın belediye meydanına dikilmesi, formalite bolluğunda mümkün olmamıştır.

(Kendi deyişiyle) “İçindeki eksikliği kapatmak, yalnızlığına son veren bir dalı kendi elleriyle yeşertmek için” Kasım 1974-Ekim 1975 arasında ürettiği 12 paslanmaz çelik eserini, 1976 yılında, Odakule’de sergilemek için hazırlamışken, maalesef sergi açılamadan yaşamını yitirir.

Ardında büyülü ve modernist çok güçlü 12 eser bırakmış Onaran. Bu eserlerinden “Öpüşenler” Kuğulupark’ta, “Göktaşı” Beyoğlu Odakule’de, “Uzay Hayvanı” Taksim Intercontinental Oteli’nde, “Balerin” heykeli ise İTÜ Maslak’ta iken, 4 eseri ise eşinde bulunmakta. Maalesef 2 eseri çalınan Onaran’ın, 1 eseri de kayıp. İşte o 12 eserin kısa künyesi de şöyle:

– Heykelin iç dünyası (çalındı)
– Bir damla gözyaşı (kayıp)
– Embriyo (mezarında)
– Duman halkası (eşinde)
– Öpüşenler (Kuğulupark)
– Uçan at (eşinde)
– Şaka (eşinde)
– Balerin (İTÜ Maslak)
– Göktaşı (Beyoğlu Odakule)
– Alba Regia (eşinde)
– İki gönül arasındaki pencere (çalındı)
– Uzay hayvanı (Taksim Intercontinental Oteli)

Sırasıyla; Balerinler, Göktaşı, İki Gönül Arasındaki Pencere, Öpüşenler,
Uçan At (Pegasus), Alba Regia (Beyaz Krallık), Embriyo,

Öpüşenler Heykeli’nin doğru hikayesine geçersek

1977 yılı ocak ayında, dönemin Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay ile Attila Onaran’ın avukatı Gökşin Sanal’ın mektuplaşması sonucunda (eserlerini “sokaklarındır” diye ifade eden) Onaran’ın Öpüşenler Heykeli’nin Ankara’ya gelme süreci başlar. Bu mektuplaşma ve telefonlaşma trafiği sonrasında, Attila Onaran’ın varisleri ile Ankara Belediyesi arasında bir protokol imzalanır ve Öpüşenler heykeli Ankara Belediyesi’ne hibe edilerek, Kuğulupark’taki yerine konulur.

Protokolde; heykelin parkın uygun bir yerine dikileceği… maddi değeri olmakla birlikte, aile tarafından hibe edileceği… heykelin herhangi bir sebeple başka bir yere nakli söz konusu olursa, ailenin (varislerin) muvaffakatının alınacağı ya da heykelin –isterlerse- aileye geri teslim edileceği… protokolün 10 yıl geçerli olduğu ve yenisi hazırlanmadığı sürece bir on yıl daha aynı şartlarda devam edeceği… kayıt altına alınmış.

Ve “Öpüşenler” heykeli 1977 yılında, Kuğulupark’taki yerine dikilmiş.

Kuğulu Park Öpüşenler Heykeli / Fotoğraf: Tanju Gündüzalp

İnanılmaz bir süreç gerçekten. Kimlik kartı olmayan, kentteki bir heykelimizin yaşadığı bilgi kirliliği sürecinin hazin bir hikayesi. Ve unutmadan; Onaran’ın “Öpüşenler” heykeli, sanırım Abdi İpekçi Parkı’ndaki Metin Yurdanur’un “Eller” heykeli ile birlikte, kentte yanında durup arkadaşlarımızın objektifine en çok poz verdiğimiz heykellerden. Ve bu aidiyeti, bu kentsel belleği, kime ait olduğunu bilmeden, sanatçıya ve esere ilişkin 3 cümle bilgi olmadan yaşıyoruz.

Fotoğraf: Aile arşivi

Kıssası

Bir güzelliğe, bir esere bakarken ve onu anlatırken; nereden geldiğini, ne zaman konduğunu, kime ait olduğunu doğrulayabilmek adına, sözlü tarih ve yazılı kaynağın yanına mutlaka belge ve (varsa) envanter katkısı koyarak, bilerek ve söyleyerek anlatalım. Öpüşenler’i de, Akasya zannettiğimiz (kentimizde çoktur) Japon Sofora ağacını da, (Eymir Gölü’nde) Karabatak sandığımız Sakarmeke’yi de…

Ve; bu kentin, şu coğrafyanın, sanat/kültür envanterini bir an önce yapalım. Ayrancı’dan yürüyüp, Çankaya’dan başlayıp, Ankara’ya bakıp, sonra tüm Anadolu genelinde, sokaklarda, caddelerde, parklarda, meydanlarda bulunan sanat eserlerimizin kaydını ve kimlik kartını acilen oluşturalım. 

Unutmayalım ki; her bir sanat eseri/edebi eser, insanlığımızın yeniden yeniden yazılmış masallarıdır.

*: 1978 yılında heykeltraş İlhan Koman’ın Paris’te bir tiyatro oyununun sahne maskelerini yaparken tasarladığı eser, 30 Aralık 1986 tarihinde Koman’ın hayatını kaybetmesinin ardından, Abidin Dino, Koman Ailesi ve Galeri Nev tarafından İtalya’da İlhan Koman’ın planladığı gibi bronza dökülmüştür. Heykelcik, İtalya’da bir atölyede büyütülerek 31 Aralık 1991 tarihinde Ali Artun’un tasarladığı kaidenin üzerine yerleştirilerek Ankaralılara yeni yıl sürprizi olarak Seğmenler Parkı’na konulmuştur. 2016 yılı mayıs ayında aniden ortadan kaybolan eser, heykeltraş Erdal Duman’ın çabaları ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi ile Galeri Nev’in ortaklaşa yaptığı bağış kampanyasında toplanılan parayla İtalya’dan getirilen orijinal kalıbına, heykeltraş İbrahim Şafak ve Selim Kamer tarafından yeniden dökülmüş ve 11 Mayıs 2019 tarihinde, ait olduğu yere yeniden konulmuştur.

Ankara’nın caz tarihi üzerine-2 

Türkiye’de dinledikleri müzikler Dave Brubeck Orkestrası’nı etkiler

“Kentte Türk-Amerikan Kültür Derneği kurulması da önemlidir. 1 Şubat 1958 günü Türk-Amerikan Derneği’nin yeni binasında Erol Pekcan Orkestrası’nın verdiği konser İlhan Mimaroğlu’na göre Türkiye’de Türk müzisyenleri tarafından yapılan caz tarihimizin en önemli olayıdır. Aynı sene Dave Brubeck Orkestrası Büyük Sinema’da konser verir. Türkiye’de dinledikleri müzikten etkilenen orkestra, ertesi sene caz tarihinin ilk aksak tartımların kullanıldığı ‘Time Out’ albümünü çıkarırlar. Take Five ve Blue Rondo a la Turk, ilk aksak tartımlı besteler olarak tarihe geçer. Yalnız Ankara’da değil tüm Türkiye’de caz müziğinin tanınması Erol Pekcan’ın sayesinde olmuştur diyebilirim. Amerikalı müzisyenlerle ilişkileri çok iyidir. Ünlü kontrbasçı Murat Ulus, Erol Pekcan’ın Çevre Sokak’taki evinde dinlediği caz plaklarından bahseder.” 

Selçuk Sun, Dave Brubeck, Melih Gürel, Paul Desmond, Erol Pekcan, 1958. Kaynak: İnanç, 1996

Gençlik Parkı içindeki Göl Gazinosu, Sakarya Caddesi’ndeki Bira Parkı, Hatay Sokak’ta Derya Kulübü caz yapılan yerlerdir

Bestekâr Sokak’taki Babylon’da ise Okay Temiz arkadaşlarıyla çalar. İzmir Caddesi’nde açılan Barıkan ve Balin otellerde de caz çalınmaktadır. 1950’li yıllarda açılan gece kulüpleri ve otellerde çalınan caz müziği, 1960’lı yıllarda aynı yerlerinde devam eder.

Tülay German, 1962’de Barıkan Otel’de, 1964’te İntim Pavyon’da caz söyler. Süheyl Denizci Orkestrası İntim’de çalar. Süreyya’da ise Jose Montalban Orkestrası ve sonraki yıllarda Kanat Gür Orkestrası vardır. 1963 yılında Duke Ellington’ın, orkestrasıyla CSO’da vereceği konser Kennedy suikasti nedeniyle iptal edilir. 

Sıhhiye’deki Orduevi de müzisyenlerin çaldığı yerlerden birisidir. Okay Temiz ve Metin Gürel 1964 yılında askerliklerini orada yaparak ve beraber çalma fırsatını yakalarlar. Balin Otel’de Okay Temiz ve Metin Hamurabi müzik yaparlar. Kavaklıdere kavşağında bahçe içinde bir evde Kulüp 47 açılır. Okay Temiz burada da çalmaktadır. 

Gençlik Parkı içindeki Göl Gazinosu, Sakarya Caddesi’ndeki Bira Parkı, Hatay Sokak’ta Derya Kulübü de caz yapılan yerlerdir artık.

Ankara Göl Gazinosu (karşıda)    Kaynak: 3kurus.blog

“1960’lı yılların önemli olaylarından birisi Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası’nın kuruluşudur. Orhan Sezener orkestra şefi olur. İlk büyük orkestra sayılan bu gurup konserler verir, radyo programlarına katılır. 1960-1967 yıllarında Officers’ Club’ta Erol Pekcan’a zaman zaman Atilla Özdemiroğlu, Füsun Önal da eşlik ederler. Erol Pekcan’ın yerini Metin Gürel Orkestrası alır dört yıl boyunca. 23 Kasım 1969 tarihinde Türk Amerikan Derneği’ndeki konser de çok önemlidir. Canlı kayda alınıp ‘Live in Ankara’ ismiyle Sonet Records şirketi plak yapmıştır. Konser Don Cherry, İrfan Sümer, Selçuk Sun ve Okay Temiz tarafından verilir. Albümde Muvaffak Falay’ın aranje ettiği geleneksel Türk müziğinden parçalar da yer alır.”

Live in Ankara albümü, 1969

Caz artık ekranlarda…

70’li yıllarda radyolar eski önemini kaybetmekle birlikte TRT devreye girer. Bu programlar Erol Pekcan öncülünde yapılır. Caz, evlerde izlenilmeye başlar.

Officers’ Club’ta, Karpiç’te çalan Zeki (Jack) Ataman’ın oğlu Naki Ataman, Metin Hamurabi, Murat Ulus gibi müzisyenler çalar. 1970 yılında trompetist İlhan Feyman’ın, Olgunlar Sokak’ta açtığı kulübün adı Feyman’dır. Tuna Ötenel, Metin Gürel, Aşkın Arsunan, Kudret Öztoprak orada çalışmışlardır. 1970-1971 arası Balin Otel’de Metin Gürel ve Murat Ulus çalarlar. Büyük Ankara Oteli’nde çalmaya başlayan Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak ve Erol Pekcan’dan oluşan trio o yılların en önemli caz etkinliğidir.

Kapanan Süreyya yerine Bestekar Sokak’ta Yeni Süreyya, Gökdelen’de Kulüp X açılır; Erol Pekcan, Metin Hamurabi, Tanju Okan, Metin Çotal Orkestrası burada sahne alırlar. 1970’li yılların ikinci yarısında Cinnah Caddesi’nde açılan Altınnal Gazinosu’nda Pepe, İlhan Torgul, Metin Hamurabi, Murat Ulus, Anny Berrier yer alır. 1978 yılında çok önemli bir albüm yapılır. ‘Jazz Semai’ ismindeki albüm, Erol Pekcan, Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak tarafından çalınan dokuz özgün, bir geleneksel eserden oluşmaktadır. Geleneksel eser, ‘Ali’yi Gördüm Ali’yi’ sözleri Kul Himmet’e ait bir nefes’tir. Özgün eserleri ise Tuna Ötenel besteler.

Büyük Ankara Oteli, Erol Pekcan Orkestrası: Nejat Cendeli (p), İlhan Torgul (b), Özgür Güney (g), Coradi Ubaldo (s), Erol Pekcan (d). Kaynak: İlhan Torgul Arşivi.

“Yıllarca aynı mekanda caz yapma devri bitti”

“ABD’nin 200. kuruluş yıldönümü kutlaması için Benny Carter Quintet konseri düzenlenir, 1975 yılının Aralık ayında, Türk-Amerikan Kültür Derneği’nde. 1980 sonrası caz kulüp kavramı, içinde dans müziği çalınmayan sadece dinlenen yeri ifade eder oldu. 

80’li yıllarda artık epey değişim yaşanmaktadır. 12 Eylül darbesi müziğe de darbe vurur. Öte yandan iç göç ile toplumsal yapısı değişen Ankara’da mekan algıları da dönüşür, kulüp zihniyeti tamamen değişir. Eski dinleyici kitlesi kaybolur. İçinde benim de olduğum 85’li yıllardan sonra Tuna Ötenel en etkili figür. Uzun zaman onsuz aktivite gerçekleşmedi diyebilirim kalburüstü yerlerde. Her müziğin kendi mekanları açıldı. Rock dinleyicisi için rock barlar, türkü sevenler için türkü barlar ortaya çıktı. 

90’lı yıllarda Mimarlar Derneği’nde caz yapılırdı. Tuna Ötenel ile epey çaldık. Yahya Dai, Sibel Köse, Kamil Erdem, Murat Ulus, Amerikalı Alan Ginter var daha çok o yıllarda.

Çevre Sokak’ta Manhattan Bar vardı caz çalınabilen. Biraz da otellerde yapılırdı. 2000’li yıllar için Tenedos, Ruhi Bey, Xir aklıma ilk gelen yerler. Samm’s, Cafe Bien ve June Pub da önemli caz mekanlarından sayılabilir. Şili Meydanı’nda uzun zamandır devam eden Siyah Beyaz da önemlidir. Çevre Sokak’ta açılan L’avare’de caz grupları sahne alıyor. Ayrıca eski ve yeni CSO binalarında pek çok konser veriliyor bu günlerde. 

Ankara Caz Festivali de 25 yıldır hiç durmadan düzenleniyor Özlem Oktar Varoğlu ve Caz Derneği üyelerinin çabaları sayesinde. Az da olsa devam eden bu mekanlarda hala caz yapılıyor ama yıllar boyu ayakta kalan kulüpler yok artık. Ankara müzisyen çıkarmaya devam ediyor fakat bir caz sanatçısı için mekan alternatifi eskiye göre çok az ve yıllarca aynı mekanda caz yapma devri çoktan bitti.” 

Kaynakça:

Ankara Araştırmaları Dergisi 2021, Cilt:9, Sayı:1 VEKAM

gokhanakcura.blogspot.com/2014/03/istanbulda-bir-siyah-rus-yllar-once.html

Ankara’nın caz tarihi üzerine-1 

Bu sayımızda sizi Ayrancılı bir caz sanatçısı ile tanıştırmak istiyoruz. Bilmeyenler için söyleyelim, Sayın Canan Aykent 30 yıldan fazladır vurmalı çalgılar çalıyor. Kendisi, lise çağlarında ilgi duymaya başladığı caz müziğinde zamanla ilerlemiş, 90’lı yıllardan başlayarak Pepe Cursi Orkestrası, Tuna Ötenel Beşlisi, Meserret Orçan Trio, Kaan Bıyıkoğlu Trio, Yıldız İbrahimova’nın Çocuk Şarkıları, Yahya Dai ve Murat Arkan’la trio, Murat Arkan’la duo, Akis gibi çeşitli caz gruplarında yer almış yetenekli bir sanatçı.

Canan Aykent, Ayrancılı bir caz sanatçısı. Otuz yıldan fazladır vurmalı çalgılar çalıyor.

Canan Aykent ile söyleşimizde kısaca hem sanat yaşamını hem de Ankara’nın 100 yıllık caz tarihi içinde neler yaşandığını öğrenme fırsatı bulduk:

“1974 yılından beri Ayrancı’dayım ve hep aynı apartmanda oturmaktayım. Birkaç akrabam da komşu apartmanda bulunuyorlar. Ortaokul zamanında vurmalı çalgılara merak duymaya başladım ama nerede öğrenebilirim diye düşünüyordum. Fırsat oluşmamıştı. Lise sonda Tuna Ötenel ve eşi ile tanıştım tesadüfen. Eşi bir gün bana, Kemal Eroğlu’nun Kızılay’daki müzik dershanesine gitmemi önerdi. Orada Kemal Amca’dan davul dersleri aldım. Davula notayla başlamış oldum. Kendisinin kurduğu kızlar orkestrasında çalmaya başladım. Daha sonra yine tesadüf eseri Tuna abiye eşlik etmeye başladım. Benim için böylesi bir ustayla çalışmak büyük şanstı gerçekten. 80’li yılların sonunda caz yapmaya başladım diyebilirim.  

30’lu yaşlarda konservatuarın modern bale bölümünde eşlikçilik yaptığım sırada müzikoloji bölümünde yüksek lisansa girdim. 2002 yılından beri Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğu’nda geleneksel müzikler çalıyorum.”

Caz müziğinin ülkemize ilk girişi yüz yıl öncesine kadar uzanıyor

1900’lü yılların başında Beyoğlu’na gelen Beyaz Ruslar’ın içinde Frederick Thomas adında ABD asıllı siyahi bir göçmen de bulunur. 19 yıl yaşadığı Moskova’da, çeşitli mekanlar işlettikten sonra 1913 yılında Maxim gazinosunu açarak oldukça ünlenmiş ama Ekim Devrimi’nden sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a kaçmak zorunda kalmıştır. Thomas’ın girişimiyle Osmanlı topraklarında ilk caz kulübü 1919 Haziranı’nda Şişli’de Stella ismiyle açılır. Oldukça tutulan bu mekanın ardından 1921 yılında Sıraselviler Caddesi’nin başındaki Majik Sineması’nın altında Maxim’i de açar. Burada Palm Beach Orkestrası ile caz müziği çalındığı söylenir. İstanbul’da cazın sultanı ünvanı ile anılır.

Frederick Thomas

“Tabii ki müzik denince gayrimüslimler bu işin içinde. Onların Avrupa ile bağlantıları çok önemli. Dünyada ün yapmış zil üretiminde bulunan Zilciyan ailesi de çok mühim mesela. En ünlü senfoni orkestraları bu zilleri kullanıyor o dönemde. İşte ilk caz kültürü o Rumlar, Ermeniler ve Beyaz Ruslar üzerinden gelişiyor. O dönemde gelişen bir cazbant deyimi var, İngilizce’de. “Caz Orkestrası” anlamına kelen bu kelimeyi biz dönüştürmüşüz. Artık insanlar ‘dün gece cazbant’a gittik’ diyorlar. Çalınan müzik o zamanlar fokstrot, çarlistonlar, tangolar hatta bizim kantolar… İşte dönemin müziklerini çalan orkestraya yani içinde nefeslilerin, piyanonun, kontrbasın, davul setinin, akordeonun olduğu orkestraya cazbant demişiz ve onların çaldığı müziğe de cazbant deniyor o zamanlar. 

İstanbul’da belli süreli çalışmaya gelen yabancılar var, bizdeki gayrimüslimler var, bunlar üzerindendir ilk cazla tanışmamız. Ardından bazı okullarda müzik grupları oluşmaya başlıyor yavaş yavaş. Galatasaray okulundaki grup buna ilk örneklerden. Sonrasında karşıda Kadıköy, Moda ekibi çıkıyor.”

Caz Ankara’ya ise 1928 yılında giriyor. Ankara Palas başkentin en önemli sosyal kulübü, Cumhuriyet balolarıyla başlayan etkinlikler yerini yerli ve yabancı orkestraların düzenli programlara bırakır. Palas’ın bahçesinde cazbant çalmıştır. Ünlü Karpiç Lokantası’nda da kalburüstü müzisyenler çalar. 1937 yılında açılan Gar Gazinosu Ankara müziğine güç katar. 

Ankara Palas Kaynak: sanatinyolculugu.com

“Ben bu döneme pre-caz dönemi diyorum, 1940’lı yıllara kadar devam ediyor” 

“Şöyle kurgulandırıyorum o dönemi; şimdi Ankara’ya yeni gelen politikacılar, yabancı temsilciler Ankara Palas’ta kalıyor, Meclis’te mesai geçiriyor, Karpiç’te yemek yiyor. Buralarda müzik dinliyor. Cumhuriyet’in ilk döneminde her şey Ulus’un bu güzergahında olup bitiyor. Gar Gazinosu’na hep yabancı revüler, orkestralar geliyormuş. Doğu turnelerinde trenle Sofya, İstanbul, Beyrut’a giden bu revüler Gar’da bir gazino açılınca buraya da gelmeye başlamışlar. Bu revü dönemi epey devam etmiş, 50-60’lı yıllarda falan varlarmış yani. Ayrıca müzik alanında Ankara’da Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası da bulunmakta. Tabii ki yeni kurulan konservatuarın öğrencileri de var. Muvaffak Falay gibi ünlü trompetçiler çıktı o okuldan.

Ankara Palas Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi Tarih: 02 Mart 2018

1940’lı yıllarda ilk caz faaliyetleri başlar 

“Ankara Radyosu’nda hem tango hem caz orkestrası kuruluyor. Sanatçı yokluğundan her ikisinde de aynı sanatçılar var. Birinde keman çalan diğerinde saksofon çalıyor mesela. Sevinç ve Sevim Tevs kardeşler de Voice of America Radyosu’nda dinledikleri şarkıları ezberleyerek o yıllarda vokal yapıyorlar Radyo Caz Orkestrası’nda. Swing içeren şarkılar söylemişler. 

1944 yılında Ankara Radyosu’nda plaktan dinletilen ilk açıklamalı caz programı, Halil Bedii Yönetken tarafından yapılıyor. Ankara’daki ilk caz konseri de 1946 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde; Hasan Kocamaz ve hukuk öğrencisi İlhan Mimaroğlu ağız armonikası çalarlar. Konsere dönemin başbakanı Recep Peker’in geldiği söyleniyor.

Dinlediği Charlie Parker-Dizzy Gillespie plağı ile caza başlayan Muvaffak Falay, kemancı ve piyanist Erdoğan Çaplı ile ilk ciddi caz denemelerini yapar. 50’li yıllar Ankara cazı için çok önemli bir dönemdir. Pek çok yabancı müzisyen gelir kente. Yerli caz sanatçıları için rol model olurlar. Birlikte çalma olanağı bulurlar. Ankara için İstanbul’u geçtiği yıllardır bu dönemler diyebiliriz. 1950’li yıllarda Ankara’da NATO üyeliği sonrası askeri üsler, haber alma merkezleri kurulur ve bunlara bağlı olarak dernek, kulüp gibi yerler açılır. Pek çok asker, teknisyenler çalışmaya ve sosyal tesisleri aileleriyle beraber kullanmaya başlar. Amerikalı askerlerin sosyal tesisi Officers’ Club açılır şimdiki Atakule’nin olduğu yerde. Erol Pekcan orada çalar bir süre sonra. Orada çalmak büyük bir prestij meselesiymiş. CSO’da çalmak gibiymiş. İzmir Caddesi’nde Amerikan ürünlerinin satılmaya başladığı mağazalardan caz plakları bulmak mümkün olur.”  

 Bu yıllarda Ankara caz hayatına renk katacak olan İtalyan orkestralar çeşitli kulüplerde müzik yapmaya başlamışlardır. Soysal Apartman’ın alt katındaki ünlü Süreyya Pavyon’da, Gar Gazinosu ve Ankara Palas’ta sahne almışlardır. Ünlü Happy Boys Orkestrası Ankara Palas’ta, Süreyya’da Renzo Bonaveri ve Mario Cavaceppi Orkestrası, Gar Gazinosu’nda ise Nico D’Agostino Orkestrası çalmışlardır. 

“Maltepe’de Muvaffak Falay’ın çaldığı İntim Pavyon pek çok caz severi kendine çeker o dönemlerde. 1950’li yıllarda piyanist Yaşar Güvenir, İzmir Caddesi’nde kendisinin de sahne aldığı Kulüp Yaşar’ı açar. Nisan 1956’da Dizzy Gillespie Orkestrası’nın Ankara’ya gelmesi de çok heyecan verir. Havaalanında minik bir karşılama töreni yapar Ankaralı müzisyenler. Gillespie, Büyük Sinema’da 3 konser verir. Türk-Amerikan Derneği’nin bahçesinde verdiği konserde ise dışarıdaki gençler içeri alınana kadar sahne almaz. Son gün İntim’de yerel müzisyenlerle jam session yapar.”

Dizzy Gillespie, Muvaffak Falay, Süheyl Denizci, Sabahattin Doğangöz 1956. Kaynak: Bengi, 2016.