Mahalle, mahalle dediğimiz!

8. Kültürel Bellek Ankara Sempozyumu, Hacettepe Üniversitesi Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) tarafından 28-30 Kasım 2023 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Ankara Kent Konseyi salonunda ve Erimtan Müzesi’nde yapılan oturumlarda Ankara üzerine sunumlarını yapan çok sayıda konuğu ağırladı.

29 Kasım 2023 Çarşamba günü Çankaya’daki semt derneklerinin yer aldığı oturumda; 

Şevket Özgün; Küresel Salgın Sürecinde Bahçelievler Derneği

Fatih Fethi Aksoy; Çağa Uygun Dayanışma, Çağa Uygun Komşuluk: Çiğdemim Derneği

Ali Necati Koçak; Kent Hakkına Mahalle Ölçeğinde Bakmak: Ayrancım Derneği

Halil Yurtkuran; Kültürel Bellek ve Kavaklıderem Derneği

konuşmaları yapıldı.

Kent hakkına mahalle ölçeğinde bakmak: Ayrancım Derneği

Kent hakkı günümüzde artık insan hakları kavramı içerisinde ifade edilen önemli haklardan biri. Sadece ülkemizde değil, dünyanın çoğunluğunda artık insanlar kentlerde yaşıyorlar.

Çeşitli nedenlerle kentlerde yaşıyorlar. Yaşamak için, eğitime daha rahat erişebilmek için, iş bulabilmek, çalışabilmek için, kentlerin sunduğu hizmetlerden yararlanabilmek için kentlerde yaşıyorlar. Bunları daha da artırabiliriz.

Kentlerin sunduğu bu olanaklar nedeniyle doğal olarak bir göçle nüfusları artmış ve kalabalıklaşmış. Kentlerin temel yaşam alanı olan mahalleler bu göçle gelen birikmelerle kurulmuşlar. 

Mahalle kavramının kökeni

Osmanlıya kadar giden tarihçesinde mahallelerin merkezini cami ya da mescid oluşturmuş. Osmanlı şehrinde mahalle yazılı kaynaklarda şöyle ifade ediliyor; Birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirlerinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Yani temelinde dayanışma argümanı var. Birbirinden sorumlu olma durumu var.

Cumhuriyetle birlikte 30’lu yıllarda köyden kente bir göç başlamış. Bu göç hareketi kentlerde “aynı yerden gelenlerin” yanyana yaşadığı mahalleleri oluşturmuş. Bu mahallelerin oluşumunda da dayanışma argümanı var.

50’li yıllarda artık çok partili sisteme geçişle mahalleler kendi mahalle ve hemşeri derneklerini kurmaya başlamışlar.

İlk mahalle derneğinin izine 1948 yılında rastlıyoruz. İsmi tam olarak şöyle; Kazlıçeşme Zeytinburnu Havalisi Gecekondularını Güzelleştirme ve Teşkilatlandırma Derneği

Gecekondular artık büyük kentlerin en önemli olgusu. Gecekondu affı bu dönemde hep gündemde olmuş. Öyle ki, 1948-1976 arasında 6 defa gecekondu affı çıkarılmış. Bu beklentinin bir uzantısı olarak bu dernekler DP’nin oy deposuna dönüşmüş.

1960 askeri müdahalesi ile derneklerin çoğu kapatılmış ama 70’li yılların başında bu defa sol grupların hakimiyetinde yeniden kurulmuşlar.

Öyle ki, 1973 yerel seçimlerinde CHP’nin büyük kentlerdeki başarısının arkasında bu mahalle güzelleştirme dernekleri yoluyla CHP’ye akan oyların büyüklüğü gösteriliyor.

Kent kültürü kentin gündeminde

1980’den sonra büyük kentler artık bir kent kültürü inşasına tanık oluyor. Kent kavramı kadar, kentli, kent kültürü, kent kimliği kavramları bu dönemin ruhunu oluşturuyor.

İşte bizim bugün kent hakkı kavramı üzerinden kurmaya çalıştığımız çalışmaların temeli özetle bu şekilde atılmış.

Kent Konseyleri yeni iklim oluşturdu

Özellikle 2019 yerel seçimlerinden sonra Ankara’nın kent örgütlülüğü ikliminin değiştiğini hepimiz görüyoruz. Ankara Kent Konseyi ve Çankaya Kent Konseyi’nin çalışmaları, hareketliliği bu yerel örgütlenme iklimine çok etki etti. Haklarını teslim etmek gerekiyor. 

İşte bu iklim içerisinde Ayrancım Derneği olarak kent hakkı kavramını kentin gündemine sokmaya çalışıyoruz. Bu kavramı geliştirmeye ve bilinci artırmaya çalışıyoruz.

Kent hakkı çalışmaları

Zaman zaman bu konuda sert eleştirilere maruz kalıyoruz. Gerek mahalle içerisinde gerekse kent ölçeğinde yaşanan kent hakkı ihlallerine karşı özellikle müdahale konusunda bizden çokça aksiyon bekleniliyor ama henüz bu aksiyon konusunda biz meslek odalarının ve baroların biraz gerisindeyiz.

Öncelikle 2 yıldır kent hakkı kavramını gündemde tutmaya çalıştık. Bir duyarlılığın oluştuğunu görüyoruz.2024 yerel seçimleri sürecinde bu kavramı daha çok duyacağız.

Çankaya Kent Konseyi bünyesinde bir Kent Hakkı Çalışma Grubu oluştu.

Herkes İçin Kent Hakkı Okulu başlığıyla bir eğitim programı düzenledik. Çok da ilgi gördü. Üzerine bir sempozyum düzenlendi. Fakat daha önemlisi kent hakkı ihlalleri konusunun yasal boyutu ve kentlinin hak arama yolları konusunda bir hukuksal duyarlılık oluştu.

Ayrancı’nın gündemi

Ayrancı özelinde ise tam da bu konuların gölgesinde Ayrancının 3 gündemi var.

Güven Hastanesi yıllar içerinde büyümüştü şimdi yeni bir blokla yaşlılara yönelik bir hizmet için yeni bir yapılaşmaya gidiyor.

Hemen Ayrancı’nın girişinde yer alan Amerikan Büyükelçiliği bildiğiniz gibi Çukurambara taşındı ve eski yerini satışa çıkarıyor. Oranın nasıl bir yapılaşmaya açılacağı gündemimizde.

Botanik Parkı içindeki cam sera ve etrafı, proje müellifinin izni alınmadan ve Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı çiğnenerek ticari işletmeye açılıyor. 

Büyükşehirlerin sorunu “görmezden gelmek”

Şimdi biz bir taraftan kent hakkı bağlamında bir bilinci geliştirmeye diğer taraftan kent hakkı ihlalleri konusunda bir taraf olmaya çalışıyoruz.

Tabii günlük yaşamın hızı hepimizi birlikte daha büyük, daha büyük işler üretmeye iterken bizi gerçek sorunları görmekten alıkoyuyor. Uzmanlar diyorlar ki, büyükşehirlerin sorunu “görmezden gelmek”tir. Bu hız nedeniyle mahalle ve semt dernekleri olarak bizlere günlük yaşamın küçük ama gerçek sorunlarıyla ilgilenmek düşüyor.

Kültürel Bellek 2023 Ankara Sempozyumu

Hacettepe Üniversitesi Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) tarafından düzenlenen Cumhuriyetimizin 100. Yılında Ankara odağındaki konuşmalarla gerçekleşecek “Kültürel Bellek 2023 Ankara Sempozyumu“nda Ayrancım Derneği kent hakkı çalışmalarıyla katılıyor.


29 Kasım 2023 Çarşamba
ANKARA KENT KONSEYİ
10:40-12:00 DÖRDÜNCÜ OTURUM
Şevket Özgün • Küresel Salgın Sürecinde Bahçelievler Derneği
Fatih Fethi Aksoy • Çağa Uygun Dayanışma, Çağa Uygun Komşuluk: Çiğdemim Derneği
Ali Necati Koçak • Kent Hakkına Mahalle Ölçeğinde Bakmak: Ayrancım Derneği Örneği
Halil Yurtkuran • Kültürel Bellek ve Kavaklıderem Derneği
Programın tamamı

Bir kent hakkı mücadelesi deneyimi “Ankaram Platformu”

1990’lı yılların sonu toplumsal muhalefetin tükendiği, yeni mücadele alanlarının yaratılması gerektiğinin çok farkında olunduğu yıllardı. Çünkü öncelikle 90’lı yılların yükselen kamu emekçileri hareketi konfederasyonlaşma ile bürokratikleşmeye başlamış, işçi sendikaları açısından ise DİSK’in yeniden açılmasına rağmen “sarı sendikacılık” cenderesi kırılamamıştı.

1970’li yıllardan gelen “demokratik kitle örgütleri” ise topluma nüfuz etmek konusunda eski etkisini gösteremiyordu. TMMOB, TTB gibi meslek örgütleri ise 1980 öncesi politikleşmiş son kuşağını tüketmekle meşguldü.

Ankara Demokrasi Platformu

Bu koşullar altında 1990’ların sonlarında Ankara’da faaliyet gösteren işçi sendikaları, kamu emekçileri sendikaları, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu “Ankara Demokrasi Platformu” (ADP) girilen bu çıkmazı; özellikle özelleştirmelere, insan hakları ihlallerine, zamlara ve hayat pahalılığına karşı bir eksende oluşturulan bir mücadele örgütü olarak hayata geçmişti. Bu çerçevede ADP eylemlilikleri arasında Çiller–Karayalçın Hükümetinin yarattığı 5 Nisan krizine karşı protestolar, “mezarda emekliliğe” karşı eylemler ve 1980 sonrası Ankara’da ilk ortaklaşmış
1 Mayıs kutlamaları akla gelenler…

Bu yıllarda özellikle klasik sendikacılığın tükenmişliğinin de etkisi ile Latin Amerika’da gelişen “toplumsal hareket sendikacılığı” çokça tartışılan bir gündemdi. Aslında ADP toplumsal hareket sendikacılığını bir yerelleştirme denemesiydi.

İçinden geldiğim TMMOB örgütlülüğü açısından da 90’lı yıllarda ortaya çıkan örgütsel kıpırdanma ve geleneği tekrar ayağa kaldırma çabası 2000 yılında Kaya Güvenç başkanlığında Emek Platformu içinde önderlik edebilecek bir pozisyona gelmesi ile sonuçlanmıştı. TMMOB 2002 seçimleri için Emek programının yazımı, F tipi cezaevlerine karşı gelişen toplumsal muhalefet içerisinde alınan konum, Irak’ta başlayan işgale karşı tutumla platformun önderliğini fiilen üstlenmişti. ,  Bu süreç en ileri aşamasına Irak’ın işgali için Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarından geçmesi ve NATO Askeri üslerinin kullanılmasını öngören 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddi için oluşturulan toplumsal muhalefet içinde konum ile ulaşmıştı.

Ankaram Platformu

1990’ların özeleştirisi olarak Ankaram Platformu

Bu gündem içinde 1994’de Ankara’da ulaşım sorununu çözme iddiasıyla Gökçek başkanlığında Ankara Büyükşehir Belediyesi ilk olarak Mithatpaşa Caddesi’nde başlanan köprülü kavşak tartışmaları önemli bir mücadele alanı olmuştu. Bu süreçte TMMOB Odaları, toplumla bağ kuramamış, topluma gerçekleri anlatamamıştı. Bu sürecin bir kavşak tuzağı olduğu trafik sorununu bir sonraki kavşağa aktarmak dışında bir sonuç üretilemeyeceği çok açıktı. Buna karşılık sağ popülizm “Mimarlar, mühendisler işine baksın – trafiği şoförlere bıraksın” sloganıyla somutlaşan bir kamuoyu yaratmıştı. Bu süreçte yaşanan marjinalleşme özeleştirisi yapılması gereken bir konu olarak karşımızdaydı.

Bu çerçevede “kent hakkı” mücadelesinin nasıl geliştirileceği konusu ise o günlerde başta şehir plancıları, mimarlar, peyzaj mimarları, çevre, inşaat ve harita mühendisleri gibi bu konuya duyarlı Odaların gündemindeydi.

Fakat “Kent Hakkı” mücadelesini toplumun tüm kesimleri ile birlikte hayata geçirme fırsatı ilk olarak 2004 yerel seçimleri öncesinde doğdu. Bu süreçte “ulaşım zamları”na karşı oluşturulan örgütlerin bir araya geldiği bir birliktelik oluştu. Kent suçları konusunda zaten sürekli bir takip içinde olan yukarıda saydığım 6 meslek odasının oluşturduğu çekirdek etrafında Kavaklıdere, Çiğdemim gibi mahalle dernekleri, Halkevleri ve KESK Ankara şubeleri, Ankara Tabip Odası ve Ankara Barosu da eklendiğinde 1990’lardaki katlı kavşaklara karşı verilen mücadele deneyimini aşan ve onun özeleştirisi niteliğinde bir hareket olarak “Ankaram Platformu” doğdu.

Ulaşım zamlarına karşı başlatılan süreç yerel seçimlerde “Nasıl Bir Ankara İstiyoruz?” üst başlığı ile gençlerin, kadınların, yaşlıların, engellilerin, öğrencilerin, gecekonduların nasıl bir Ankara istediğini konu alan 10’dan fazla deklarasyon yayınlandı.   

Ankaram Platformu yeni bir mücadele tarzı yaratarak sorunun mekansal kaynağına da inerek mücadelelere özel insiyatifler oluşturma kabiliyetini geliştirdi.

Ankaram Platformu’nun Mücadele Haritası 

Ulaşım zamlarına karşı TÜDEF-Tüketici Dernekleri Federasyonu ile yapılan ve Ankaram Platformu’nun kuruluşuna vesile olan çalışmalar,

Ankaram Platformu’nun kamuoyunda en çok tanınmasını sağlayan “Kızılay Yaya Geçitleri Mücadelesi” 

Ulus’ta yanan Modern Çarşı esnafıyla bir araya gelebildiği “Ulus Girişimi”, 

Yeni Sahne yıkımına karşı TOBAV’la yanyana durabildiği  “Yeni Sahne Girişimi”, 

Barınma Hakkı Büroları ile Barınma hakkını savunduğu “Barınma Hakkı Çalışma Grubu”, 

Kuğulu Park direnişi ile Kavaklıderem Derneği’nin merkezde olduğu “Kuğulu Park Direnişi” 

İnşaat Mühendisleri Odası öncülüğünde
Su Hakkı Girişimi

Platformun sürdürdüğü faaliyetleri 2010’lu yıllara kadar hayata geçmeye devam etti.

Taklitler Aslını Yaşatıyor

Ankaram Platformu’nun çalışmaları bir dönem etkisini o kadar arttırmıştı ki dönemin Ankara Büyükşehir Belediyesi yönetimi taklit bir “Ankara Platformu” kurup kamuoyunu yanıltmaya bile girişti. 

Bu tarz platformların kalıcı olmasını beklemek, kurumsallaşmasını sağlamaya çalışmak örgütlenme deneyimi olanların çok iyi bileceği gibi pek mümkün değil. Döneminin siyasi ikliminin, kadrolarının yöneliminin belirleyici olduğu Ankaram Platformu ülkemizdeki ve Ankara’daki kent hakkı mücadelesinde yaratıcılığı, katılımcılığı ve mücadeleciliği ile yerini çoktan aldı… Kadroların ve anlayışların değişmesi ile Ankaram Platformu’nun yerini doldurmaya çalışan Saltanata Son, Ben Ankara ve benzeri oluşumlar platformun kapsayıcılığını ve kazanım oluşturabilme kabiliyetini hiçbir zaman yakalayamadılar. 

ANKARAM PLATFORMU’NUN ZAMAN ZAMAN DEĞİŞSE DE KATILIMIN EN FAZLA OLDUĞU DÖNEMLERDE İMZACILARI

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası,İnşaat Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası Ankara Şubeleri, Metalurji Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Mülkiyeliler Birliği, ODTÜ Mezunları Derneği, Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği, Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği, Küresel Denge Derneği, KADER Ankara Şubesi, Kadın Dayanışma Vakfı, Kavaklıderem Derneği, Çiğdemim Derneği, 68 liler Dayanışma Derneği, Ankara Halkevleri, Altı Nokta Körler Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ankara Şubesi, DİSK-Oleyis, DİSK-Dev.Maden.Sen, DİSK Emekli Sen, Edebiyatçılar Derneği, Eğit- Der, Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, KESK Ankara Şubeler Platformu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği,Tüketici Hakları Derneği, Tüm İşçi Emeklileri Derneği, Zihinsel Özürlüler Federasyonu, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği, Tüketici Hakları Derneği

DEĞİŞİK ZAMANLARDA PLATFORMUN İMZACISI OLMUŞ DİĞER ÖRGÜTLER
Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği, Çağdaş Gazeteciler DerneğiÇağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ankara Şubesi, Esatlılar Güzelleştirme Derneği, KASSAİD, Spina Bifida Derneği Ankara Şubesi, Yenimahalle Yerel Gündem 21,Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu, Uçan Süpürge, Zihinsel Özürlüler Federasyonu

Kaynak:

“Kızılay Kent Merkezinde Yaya Ulaşımı İçin Bir Mücadele” Öyküsü

https://www.spo.org.tr/resimler/ekler/18317b57931b6b7_ek.pdf

Yollardaki tabela kargaşası

Her isteyen yollara yönlendirme tabelası asabilir mi?

Her isteyen yollara yönlendirme tabelası asabilir mi?

Şehirlerimiz giderek büyüyor. Özellikle şehir merkezlerinde hem binaların kat yükseklikleri artıyor hem de şehir çeperlerine doğru yayılıyor. Bu kadar büyüyen şehirlerde hem dikkat çekmek hem de şehirdeki hareketliliğe yön vermek için reklam panoları ve yönlendirme levhalarının sayıları artıyor, boyutları büyüyor. Geldiğimiz noktada şehirde gezinmeyi kolaylaştırmak için tasarlanan tabelalar şimdi algıyı zorlaştıran, okumayı güçleştiren bir kirliliğe dönüştü.

Öyle ki, işletmeler artık yüzeylerdeki tabelaları yeterli görmüyor sokak başlarına, caddelere yönlendirme tabelaları asıyor. Dükkanlarının önüne park edilmesin diye asfalta uzun borudan oluşan delinatörler vidalıyor. Bunlar da yetmezse şapka denilen trafik konisi satın alıp bütün yol boyunca onları koyuyorlar.

İnsanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen reklam ve tabelaların şehri pervasızca kaplaması özellikle görüntü kirliliği, mimari estetiğin bozulması, kültürel belleğin zarar görmesi ve kamusal alanlara demokratik erişimin engellenmesi bağlamında eleştiriliyor. Bu açıkça bir çevre sorunudur. Bunun önüne geçilmesi, kent kültürünün başaramadığı zamanlarda ancak etkin bir denetimle mümkün görünse de, mevzuatların yeterli olmaması ve idarelerin ihmalleri bu bağlamda öne çıkıyor.

Görüntü kirliliği

Görüntü kirliliği, artık çevre kirliliğinin önemli bir boyutu olarak ele alınmaktadır. Şehrin tarihsel birikimi ile uyumlu olmayan yapılar, açıktan giden telefon ve elektrik kabloları, baz istasyonları ve sokaklardaki telefon kutuları, sokaklardaki çöpler ve çöp konteynerleri ile birlikte reklam panolarını ve tabelaların en önemli kirlilik unsuru olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca bunlara düzensiz araç parkı, üst geçitler, düzensiz pazar alanları ve dönüşümü bekleyen yıkılmayan yapıları da eklemek gerekir. Bütün bunlar şehrin görüntü kalitesini düşürdüğü gibi şehir yaşamını ve kültürünü de olumsuz etkilemektedir.

Kamusal alanlar

Son yıllarda gündemden iyice düşürülen kamusal alan kavramı şehir yaşamı için vazgeçilmez önemdedir. Buradaki en önemli eleştiri noktası kamusal alanların vatandaşların rızası olmadan hızla ticarete tahsis edilmesidir. Yeşil alanları gasp eden restoran ve kafeler, kaldırımlarda ve parklardaki taksi durakları, ticari faaliyetlerin en yüksek olduğu noktalara konulan meşrubat ve tekel büfeleri, köfte ve kokoreç büfeleri, çiçekçi dükkanları, vale büfeleri gibi sayarken bile yorulduğumuz örnekler bunlar. Yerel yönetimler bunları koyma kararı alırken ne kamusal alan ne de vatandaş rızası aramamaktadır. Kamusal alanların demokratik erişilebilirliğinin engellenmesi olarak ifade edilen şey; büfe ve taksi durakları nedeniyle kaldırımlarda ve yollarda yürüyememek, parkların restoran bahçelerine dönüşüp ticarileşmesi, vale terörü ve bunlar nedeniyle sokağı kullanamayan çocuk, engelli ve yaşlılardır.

Kültürel bellek, Mimari estetik

Şehrin tarihsel birikimi ile uyumlu olmayan yapılar, şehrin görüntü kalitesini düşüren reklamlar, şehir yaşamını ve kültürünü de olumsuz etkilemektedir. Bellek dediğimiz şey sonunda hatıralarımız, yaşadıklarımız, alışkanlıklarımızdır. Araştırmalar, görüntü kirliliğinin, başta şehirlerin tarihi yerleri olmak üzere genel mimari manzarasını ve peyzajını bozduğunu ve bunun da kültürel belleğin ve bilincin zayıflamasına neden olduğunu ortaya koymaktadır. 

Trafik güvenliği

Yukarıda sayılanlar arasında insan hayatını doğrudan tehdit eden en önemli unsur trafik güvenliğidir. Şehir içindeki trafiğin giderek hızlandığı, alt geçitler, tek yön uygulamalarıyla adeta otobana dönüşen trafik için güvenliğin sağlanması öncelikli sorundur. Bir yönlendirme tabelasının trafik güvenliğine olan katkısı; bu tabelanın kısa sürede görülmesi, algılanması ve anlaşılır olması olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle yönlendirme tabelalarının görüntü kirliliğinden arındırılmış olması, reklam amaçlı yönlendirme tabelalarının kargaşasından uzak olması trafik güvenliği açısından son derece önemlidir.

Mevcut durum ve uygulamalar

Peki her isteyen yollara yönlendirme tabelası asabilir mi? Asfalta delinatör çakabilir mi, yola şapkalar koyup park edilmesini engelleyebilir mi?

Şehirlerdeki tabela ve işaretlemelerin temel amacı trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini artırmaktır. Trafik düzen ve güvenliğini sağlamak amacıyla tüm karayollarında yapılacak işaretlemenin standartları İçişleri Bakanlığının görüşü alınarak Karayolları Genel Müdürlüğünce tespit edilir, yayımlanır ve ilgili kuruluşlara gönderilir.

İşaretleme standartlarına aykırı olarak uygulama yapılamaz, ancak il ve ilçe trafik komisyonlarının uygun görmesi halinde trafik işaretlerinin ölçülerinde, görülmeyi kolaylaştırmak amacıyla değişiklik yapılabilir.

İşaretlemenin standartlara uygun olarak yapılıp yapılmadığı Karayolları Genel Müdürlüğünce kontrol edilir. Tespit edilen standart dışı uygulamalar, ilgilisince standarda uygun hale getirilmediği takdirde Karayolları Genel Müdürlüğünce ve gerektiğinde zabıta ile işbirliği yapılarak kaldırılır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yol tabelası atölyesi

Yönlendirme levhalarında temel kurallar

Trafik işaretleri ve levhaları şu temel kurallara göre yapılmalıdır.

– Standart olmayan işaret ve tesisler kullanılmamalıdır.

– Trafik işaret levhalarının gereksiz olarak fazla sayıda kullanılmaları, inandırıcılıklarını ve etkinliklerini yitirmelerine neden olur. Bu bakımdan mümkün olduğu kadar az fakat gerektiği kadar çok olmalıdır.

– Trafik işaret levhaları, trafik güvenliği için büyük önem taşıdığı için gece-gündüz hareket halindeki bir araçtan rahatça anlaşılabilir olmalıdır.

– Trafik işaretlerinin amaca uygunluğu, yörenin yabancıları tarafından test edilmelidirler. Yani, işaretleme yöreyi bilenlere göre değil, yörenin yabancılarına bilgi verecek şekilde yapılmalıdır.

Teknik dayanak

Trafik kontrol elemanlarının kullanımı aşağıdaki genel esaslara dayandırılmalıdır.

Trafik Kontrol Elemanları;

• Bir ihtiyacı karşılıyor olmalı,

• Yeterince dikkat çekici olmalı,

• Basit ve anlamı açık olmalı,

• Saygı ve itibar ediliyor olmalı,

• Kolay okunabiliyor olmalı,

• İşaret ile verilen emrin yerine getirilebilmesi için kullanıcıya yeterli zamanı tanıyor olmalı,

• Trafik işaretlerinin uygulanmasında yeknesaklık sağlanmalıdır.

Yasal düzenlemeler ve sorumluluk

Şehrin mimari dokusunu ve estetik görünümünü bozan görsel kirlilik, önemli bir çevre sorunu olmasına rağmen, 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nda görsel kirliliğin önlenmesine ilişkin hüküm bulunmamaktadır. 

Şehirlerde, hukuka aykırı olarak ortaya çıkan görüntü kirliliğini önlemek öncelikle belediyelerin görevidir. Ancak belediye kanunları da görsel kirliliğine oldukça dar bir açıdan bakarak, sadece “ticari tabela ve levhalar kirliliği” olarak değerlendirmektedir. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15. maddesine göre belediyeler, “reklam panoları ve tanıtıcı tabelalar konusunda standartlar getirebilirler” 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine göre ise, “belediyeler ilan ve reklam asılacak yerleri ve bunların şekil ve ebadını belirleyebilir” denilmektedir.  

Belediyeler, kanunun tanıdığı yetkiye dayanarak ticari levhaların uygunluğunu zabıta eliyle denetler ve kriterlere uymayanlar hakkında mevzuatta öngörülen idari ceza ve yaptırımlar uygulayabilir.

Genelgeler

Görüntü kirliliğini önlemek amacıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü 19.12.2014 tarihinde yayımlanan “Görüntü Kirliliği” genelgesi bu konuda bilinen yegane genelgedir. Buna göre belediyelerin görüntü kirliliği konusunda standart bir uygulama getirmeleri sağlanmaktadır. “Yol güzergâhları” başlığı altında; yol boyu otopark düzenlemelerinde görüntü kirliliğini engellenmesi, elektrik direklerine sürüş güvenliğini tehlikeye düşürecek şekilde ışıklı reklam, afiş vb. materyallerin asılmaması, şehir içi ulaşım yönlendirme levhalarının trafiği ve görsel erişimi sağlayacak şekilde standartlara uygun olarak tasarlanması gerektiği ifade edilmiştir.

Görüntü kirliliği kapsamında ele alınabilecek ilk düzenlemenin 3.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (n) bendinde yer aldığı görülmektedir. Buna göre; “Reklam panoları ve tanıtıcı tabelalar konusunda standartlar getirmek” belediyelerin sorumluluğuna verilmiştir. Ayrıca benzer şekilde 10.07.2004 tarih ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu‘nun 7. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde;“..ilân ve reklam asılacak yerleri ve bunların şekil ve ebadını belirlemek:...” hükmü yer almaktadır. Buna göre belediyelere ağırlıkla tabela standartlarını belirleme sorumluluğu yüklenmiştir.  

Şehir içi tabela uygulaması

Şehir etrafındaki otobanlar karayollarına bağlı olup onun dışındaki ana arterler Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlıdır.

Sokak tabelaları Fen İşlerine Dairesine bağlı Numarataj Şube Müdürlüğü’nün sorumluluğunda olup mahalle ve sokak tabelalarını onlar yapıyorlar. Sinyalizasyon ve Altyapı Şube Müdürlüğü ise standart trafik işaret levhaları (durmak yasak, park etmek yasak, sağa dönüş yok, tek yön gibi levhalar), sinyal sistemlerinin (yeniden yapım, bakım, onarım, devamlılığının sağlanması) tamamını yapmakta.

Karayolundaki düzenlemeleri, yapılacak işlemleri; işaretleme, sinyalizasyon, yol çizgisi, hız limitleri gibi işlerin hepsi 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na tabii olarak yapılıyor. Bu bir zorunluluk. Yollarda herhangi bir kaza veya benzer sıkıntı olduğunda, geriye dönük bir hukuk süreç başladığında bilirkişiler işaretlemelerin bu kanunda emredilen kurallara uygun yapılıp yapılmadığına bakıyor.

Burada yapılan trafik levhalarının da bir standardı var. Çapı 60 cm olacak bir tabelayı daha iyi görünsün diye 65 cm yapamıyorlar. Buralarda bir kaza durumunda mahkeme öncelikle tabelaların standarda uygun olup olmadığına bakıyor. Bu nedenle bu standartların dışına çıkılamıyor.

Şehir içinde Büyükşehir Belediyesi’nin astığı yönlendirme tabelaları dışında TRT, TBMM gibi kamu kurumları da dahil hiçbir şekilde yönlendirme tabelası asılamaz. Özel işletmeler, oteller vb yönlendirme tabelası asamazlar.

İzinsiz asılan yönlendirme tabelalarında zabıta yetkili. Zabıta’nın; Kabahatler Kanunu’na göre idari ceza kesme ve tabela kaldırma yetkisi var. 

Asfalta boyama ile yapılan işaretlemeler

Asfalta üzerine yapılan yönlendirme uygulamaları ve işaretleri de Büyükşehir Belediyesi Yol Asfalt Şube Müdürlüğü yapıyor.

Kasisler

Kasisleri, asfalt olanları da plastik olanları da Sinyalizasyon ve Altyapı Şube Müdürlüğü yapıyor. Asfaltın boyamasını Yol Asfalt Şube Müdürlüğü tarafından yapılıyor.

Standartlarda kasisin net bir tarifi yok. Nerelere uygulanacağı net belirlenmemiş. Çok fazla talep olduğu için Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) bir karar alarak okul, hastane, sağlık ocağı öncelikli, ihtiyaç halinde cami ve ana okulları olmak üzere 5 noktada kasis uygulaması yapabiliyor. 

Delinatör

Delinatör ve trafik konisi

Cadde ve sokaklarda apartman önleri, garaj girişleri, dükkan önlerine kimsenin delinatör ve trafik konilerini koyma yetkisi yok, kanunen yasak. Şikayet halinde denetim yetkisi ilçe zabıtasında.

Bir kent hakkı olarak “adlandırma hakkı”

Kentler-semtler bir mücadele alanıdır, iktidar yüklüdürler, çoğu zaman müzakere edilirler. Bu müzakerede kişi veya topluluk olarak nerede bulunduğumuz veya bu müzakereye ne ölçüde katılıp katılmadığımız hakkımızı belirler. Bu bakımdan bir kent hakkı olan adlandırma üzerinde düşünmek mücadele alnında yeni cepheler kazandırabilir.

Yılların Nevzat Tandoğan Caddesi 15 temmuz sonrası Zeytindalı Caddesi oldu.

Bir yere ad vermek bir şeyi diğerinden ayırır, tanımlar, görünür kılar ve farkı inşa etmek anlamına gelebilir. Kentte kişilerin neye, nasıl ad verdiğini takip etmek kente ilişkin hakkın kimde olduğunun cevabını verir.

Türkiye’de idari olarak ad vermek farklı ölçeklerde merkezi otoritenin elindedir. Bu adlandırmalar çoğunlukla ad verilen yerlere rağmen ortaya çıkar. İl veya ilçe meclislerinde ad vermeye ilişkin kararlar çoğunluğun kararı olarak uygulanır. İlin veya ilçenin çoğunluğu; sokak, park gibi çok mikro bir alan için karar verebilir. Buradan çıkan adlandırma kararları çoğunlukla bir kişiyi memnun etme, belli siyasi mesaj gönderme, siyasal alanı genişletme gibi reflekslerle yapılır. Sokağa ilişkin kararlar alınırken o sokakta oturan kişilere sorulmaz. Bu, bir bakıma adlandırmaya ilişkin sokağın veya semtin sahip olduğu adlandırma hakkının gaspıdır. Çünkü sokağın tarihi, kimliği, çeşitliliği göz ardı edilir. Kent mekânı tabula rasa gibi düşünülür. 

Peki, bu gaspı ve gaspa ilişkin rızayı nasıl üretirler? Noterde bir kişiye vekâlet verilmesi durumunda söz-yetki hala asıl kişidedir. Burada söz asıl kişi aleyhine gasp edilmez. Fakat on bin kişinin vekâlet verdiği bir kişiye bir anda on bin kişinin söyleyecek tüm sözlerinin hakkı da devredilmiş gibi algılanır. Böylece bir kişi yüz bin kişinin söz hakkını gasp eder. Çünkü seçilerek gelmiştirler ve ilgili sokağa-semte ilişkin söz hakkı seçilmişlere devredilmiştir. 

Kendilerinden duyurma ve dinletme gücü alınan semt sakinleri susmak ve konuşturulmamak arasında sıkışıp kalırlar. Temsil gücünü elinde bulunduranlar kendilerini temsil ettikleri ile özdeşleştirirler, ben grubum, ben varım, öyleyse grup da vardır derler. Kendini hizmetkâr olarak lanse ederek elde ettiği gaspı gizler ve sembolik iktidarı güçlenir. Temsil eden kişi kendisinin vazgeçilmez olmasını sağlamak için kendine olan ihtiyacı yaratmak zorundadır. Böylece birey tüzele kurban edilir, aşkın tüzel kişi lehine sıradan birey ortadan kaldırılır. Kendini başkaları adına konuşmaya muktedir görmesinin altında başkalarının sözünün gaspı yatar. Temsili devreden ile temsil eden arasındaki diyalektik ilişki semte ilişkin demokratik süreçlerin merkezden yerele kaymasını engeller. Böylece adlandırmaya ilişkin meseleler yukarıdan aşağıya dayatılması meşrulaşır.

Adlandırma hakkının gasp edilmesi ulusal ve yerel ölçekte kentlerin, semtlerin, sokakların, köylerin hafızasını ortadan kaldırır ve hafızaya ilişkin sürekliliği yararak kesintiye uğratır. 1952’de bakanlık bünyesinde Ad Değiştirme İhtisas Kurulu kurulmuş ve 1978’e kadar bu kurul çalıştırılmıştır. Bu kurul; köy, mahalle, sokak, dağ, anıt vb. yerler dahil yaklaşık otuz bin yeni ad üretmiştir. Daha yerel ölçekte bir sabah uyandığınızda sokağınızın adı Oğuzhan Asiltürk olabilir. Opera Meydanı’nız Necmettin Erbakan Meydanı’na dönüşebilir. Çocukluğunuzun hafızasında, fotoğraflarda, anı defterinizde yer alan parkın bir gün adı değiştirilir ve artık eskiden bu parkın adı şöyleydi demek zorunda bırakılırsınız. Adlandırmanın kendisinin hangi amaçla yapıldığı bir taraftan da politik olduğu için yeni ad parkın, sokağın benzer politik hamlelerle dönüştürülmesini de beraberinde getirir. Bu mekâna ilişkin hafızanızın, aidiyetinizin jeolojik katmanlar gibi sarsılarak üst üste fakat farklı katmanlar şeklinde birikmesine sebep olur.

Adile Naşit Parkı – Ayrancı

Bunun önüne geçmek için il veya ilçeye bizi temsil etmesi için devrettiğimiz haklarımızı daha yerel ölçeğe çekerek söz ve yetki hakkını merkezileştirmek yerine demokratikleştirmek gerekiyor. Bunun bir yolu da semt, ilçe ve kent meclis ve konseylerini kent-semt hakkı lehine işletmektir.

Bir kent hakkı olarak adlandırma hakkı için iki şekilde hareket edilebilir. İlk olarak adlandırmaların neyi, niçin hatırlattıkları, adların köken ve oluşumlarına, ikincisi adlandırmalarda sosyal süreçlerin rolüne ve arka plandaki politik mücadelelere, ortak kimlik oluşturma süreçlerine odaklanmak. Mekânın adlandırılmasının hafızasını kalıcı hale getirmenin ve bu hakkı daha güçlü savunmanın yolu buradan geçiyor gibi gözüküyor.

Sahi, siz hiç yaşadığınız mekâna ad verme hakkınızı kullandınız mı?

Ayrancı’da yürümek

Yürünebilir kent yaşanabilir kenttir:

İnsan ve çevre ilişkisi insanın erişebilir ve çevrenin ulaşılabilir olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. İnsanın doğa ile iç içe yaşadığı dönemden doğayı bir rant aracı olarak gördüğü günümüze kadar mekânın dönüşümü insan eylemlerini de dönüştürmüştür. Önceleri insanlar barınmak, yiyecek bulmak ve güvenlik ihtiyaçları için uzun mesafeler yürürken günümüzde temel ihtiyaçlarını motorlu taşıt aracılığıyla karşılayıp spor yapmak ya da gezmek gibi amaçlarla yürüyüş yapmaktadır. Ancak yürüyüşün her türünde güvenli, konforlu ve sağlıklı olması gerekmektedir. 

1900’lü yılların sonuna doğru kentsel sorunlar iyice ayyuka çıktığında Avrupa Parlamentosu tarafından 1988 yılında Yaya Hakları Bildirgesi yayınlanmıştır. Bu bildirge yayaların güvenli ulaşımını sağlayacak güvenlik önlemlerinin alınması gerektiğini belirtir. Yürümenin güvenli olması kaldırımlardan tutun da tabelalara kadar birçok konuyu ilgilendirir. Hızlı kentleşme nüfusun kontrolsüz artışını ve çarpık yapılaşmayı beraberinde getirmiş, böylece kentler birçok soruna ek olarak yürünebilir olma niteliğini de kaybetmiştir. Özellikle otomobil üretimindeki artış, otomobil satışına teşvik için trafik kurallarının dahi motorlu taşıtlara yönelik olmasına yol açmıştır. Yürümek en doğal ve basit ulaşım aracıyken kentsel mekânın dönüşümü yürümeyi zor hatta imkânsız hale getirmiştir. 

Araç öncelikli kentlerden yaya öncelikli kentlere geçiş sürecinde ulaşmak ya da gezmek için yürüme eyleminin gerçekleştirileceği mekânın yürümeye uygun olması gerekmektedir. Yürünebilir kent yaşanabilir kentin de göstergesidir. Jacobs yaya ve araç trafiğinin birlikte aktığı cadde ve bulvarların insanları birbirine yakınlaştırdığını, buraların yaşamak için daha uygun olduğunu ifade etmiştir. Yürümek için sağlanması gerekenler uygun zeminli yürüme alanları ve kaldırımlar, yer yön işaretleri ve tabelalardır. Kentsel çeşitliliğin argümanları arasında da sayılan ve kent mobilyası olan tabelalar doğru yönlendirme, sokak, cadde ve mahalle adlarını belirtme, trafik kurallarını hatırlatma açısından gereklidir. Thierry Paquot Şehirsel Bedenler isimli kitabında şehrin yayayı fiilen okuyucuya dönüştürdüğünü ifade ederken ışıklı ve ışıksız tabelalardan bahseder. 

Tabela tahta veya sacdan yapılan, üzerinde belirtici, tanıtıcı bir yazı, sayı, im ya da resim bulunan levhadır. Tabelalar sokak, cadde ve mahalle gibi alanlarda yaya ve trafik güvenliğini sağlamanın yanı sıra kent kültürünün de bir parçasıdır. Tabelalar sayesinde kent okunulabilir bir hâl almakta ve bireyler daha kolay yönlerini bulmaktadır. Tabelaların konumu yayanın görüş açısı ve hızına uygun şekilde seçilmelidir. 

Kentteki sokak tabelaları kentte hatta ülkede yaşanmış sosyal ve siyasi birçok olaya atıf yapmaktadır. Özellikle İstanbul duvarlarını süsleyen tabelaların kent kültürüne etkisini değerlendirmek için birçok çalışma yapılmıştır. Bildirişim tasarımı ürünü adını alan tabelaların rengi, yazı şekli ve şeritleriyle okunaklı, estetik ve standart olduğu ifade edilmektedir. Tabelaların önemini vurgulayan ve kentimizde yapılan bir diğer çalışma ise tabela tasarımlarının halk oylamasına sunulmasıdır. Belediye ve Büyükşehir Belediyesi Kanunları tabela düzenlemelerine ilişkin maddeler içermektedir. Bu çerçevede yapılan oylama katılımcılığın, kent sakinleri için hayati olan ya da olmayan her konuda sağlanması yönünde önemli bir adımdır. Kırmızı ağırlıklı, beyaz yazılı ve siyah şerit tasarımlı tabelalar kent estetiğinin sağlanması için bir örnek hazırlanmış; sokak, cadde, meydan, bulvar gibi alanlara asılmıştır. 

Tabelalar, Ayrancı semti için işlevsel bir özellik taşımaktadır. Ayrancı semti kapsadığı beş mahalleyle birlikte yaklaşık 50 bin nüfusun ikamet ettiği 15 dakikalık mesafe içerisinde semt sakinlerinin ihtiyaçlarını yürüyerek veya bisikletle karşılayabileceği bir mekândır. Semtte yaptığımız bir online anketten edindiğimiz bilgilere göre semt sakinleri Ayrancı’nın oldukça güvenli bir mahalle olduğunu söylerken buranın en önemli sorunun kaldırımlar ve yürüme yollarının eksikliği olduğunu belirtmiştir. Seve seve yürümek ama bir hobi olarak ya da markete, manava, kasaba yürümek bu semtin sakinlerinin ortak özelliğidir. Güvenli yürümek için Ayrancı oldukça anlaşılır tabelalara sahiptir. 

Kentteki tabelalar yeterince anlaşılırsa ve doğru konumlandırılmışsa kente ilk kez gelen birinin kaybolması pek mümkün değildir. Tabelaları takip ederek hem yön bulmak hem bir kentin kültürünü anlamak hem de sokaklara/caddelere/meydanlara ismini veren kişileri tanımak mümkündür. Ankara Büyükşehir Belediyesinin tabelalara koyduğu QR kod tabelada ismi geçen kişinin hayat hikâyesini öğrenmemizi sağlar. Ayrancı’da da şair ve yazar isimlerinin, bürokratların, ülke başkanlarının, siyasetçilerin ve gazetecilerin isimlerinin yer aldığı tabelalar doludur. Ankara’nın en eski semtlerinden olan ve mahalle kültürünü hâlâ yaşatan Ayrancı semtinde tabelaların semtin kültürel ve mimari yapısına etkisi, tabelaları bir çalışma konusu olarak ele almayı gerekli kılmıştır.

Katılımcı yerel yönetimlere doğru: Kent Hakkı Okulu

Kent hakkını aramak, kente dair söz söylemek için biz Ankaralılar kolları sıvadık. İlk adımını pandemide yine Çankaya Kent Konseyi’nin düzenlediği Kent Akademisi ile attığımız çalışmanın ikinci adımı Kent Hakkı Okulu oldu. Beş dersin ardından şimdi daha özgüvenliyiz, çünkü haklarımızı biliyoruz, mücadele rotamız belli!

Çankaya Kent Konseyi ile Friedrich Ebert Vakfı işbirliğinde yürütülen Herkes İçin Kent Hakkı Okulu yüz yüze yapılan beş dersin sonunda ilk mezunlarını verdi. Çankaya Kent Konseyi bünyesinde kurulan semt meclisleri ve ilgili herkesin kent hakkı konusunda bilinçlendirilmesi amaçlanarak düzenlenen Kent Hakkı Okulu’nda çok değerli hocalardan çok güzel sunumlar dinledik. 

Kent Hakkı Okulu katılımcıları

Avrupa kentsel şartı ve kent hakkı kavramının gelişimi

İlk derste Dr. İnan İzci, “Avrupa kentsel şartı ve kent hakkı kavramının gelişimi” konulu sunumuyla kent hakkına dair uluslararası metinleri, kent haklarının temelde neler olduğunu anlattı. Kent hakkını müzakereci bir müdahale ve hassas bir çizgi olarak tanımlayan İzci, kent hakkını gerçekleştirebilmenin en önemli yolunun mahalli müştereklerin tanımlanmasından geçtiğini belirtti. Mahalli müştereklerin tanımlanması içinse belediye meclisi, kent konseyi, muhtarlık, encümen, sivil inisiyatifler, vatandaşın bir arada olması gerektiğini söyleyen İzci, katılımcı bir yönetim anlayışının önemini vurguladı. Kent Konseylerinin en önemli güçlerinden birinin belediye meclislerine önerge sunmak olduğunu belirten İzci, kent konseyleri ile katılımcı bir belediyecilik için ana karar alıcıların faaliyete geçmesi gerektiğini, aksi durumda yani bütçeye dahil edilmeyen bir kent konseyinin katılımcılığının da etkisizleşeceğini belirtti. 

Kentli Hakları ve Kentlinin Hak Arama Yolları

Kent Hakkı Okulu’nun ikinci dersinde Av. Cüneyd AltıparmakKentli Hakları ve Kentlinin Hak Arama Yolları”nı anlattı. İdare mahkemesi ile idare arasındaki arabulucu kurum olan Ombudsmanlıktan bahseden Altıparmak kurumun vereceği tavsiye kararlarının muhakkak bir yaptırımı olacağını, hak arama yolculuğumuzda bu kurumdan da faydalanabileceğimizi belirtti. Katılımcı bir yönetim anlayışının önemini vurgulayan Altıparmak, vatandaş olarak belediye meclisine öneriler sunabileceğimizi, ombudsmandan alacağımız tavsiye kararını belediye meclisine uygulatabilme gücümüz olduğunu çeşitli örneklerle anlattı. 

Kent hakkı, katılım ve yerel yönetimler

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin Kent Hakkı Okulu’nun üçüncü dersinde “Kent hakkı, katılım ve yerel yönetimler” başlıklı sunumunda katılımcılığın öneminden ve yerel yönetimlerde katılım mekanizmalarından bahsetti. 

Dünyadan ve Türkiye’den kent hakkı mücadeleleri

Dördüncü derste Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Dünyadan ve Türkiye’den kent hakkı mücadeleleri”ni örneklerle anlattı. Kentli hakkı mı kent hakkı mı diye sorarak başlayan Baysal, kent hakkının kentteki olanaklara erişme hakkından ibaret, bununla sınırlı bir hak olmadığını belirtti. Lefebvre’nin kent hakkı tanımının antisistem bir hak, radikal bir kavram olduğunu belirten Baysal artık mevcut olanaklara erişmek değil, asi vatandaşlar olarak olanakları yaratmak için mücadele anlamına geldiğini anlattı. Ayrıca Baysal, kent bostanlarının kent hakkı mücadelesinde önemli bir yeri olduğunun altını çizerken Gezi’nin somutlaşmış bir ütopya örneği olduğunu, halkın değiştirme hakkını ve değiştirme hakkını kullanma hakkını kullanması gerekliliğini ifade etti. 

Kent kültürü bağlamında kent hakkı

Ankara’nın unutulmayan belediye başkanı Murat Karayalçın, son dersimizde “Kent kültürü bağlamında kent hakkı” başlıklı konuşmasıyla Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden deneyimlerini aktardı. Kente karşı işlenen suçlar olduğu halde bu suçların ceza yasalarında karşılığı olmayabildiğini vurgulayan Karayalçın kent hakkının anayasaya konması gerektiğini ve Avrupa Özerklik Şartı’nın önemini vurguladı. İnsanların yaşadığı yer üzerinde söz sahibi olmaları gerektiğini, bunun örneklerini Batıkent, Dikmen Vadisi gibi projelerinden örnekle açıklayan Karayalçın, herkesin kendi kararının sorumluluğunu aldığı, halkın iradesini ortaya koyduğu ve bunu saygıyla karşılayan, katılımcı bir anlayış benimseyen belediyeciliğin mümkün olduğunu belirtti. 

Yerel yönetimler tüm dünyada gittikçe önem kazanan bir yerde konumlanıyor. Değişimin yerelden filizlendiğini de artık biliyoruz. Bu bilgiler ışığında Kent Konseyleri ile birlikte mücadele etmenin önemi de açığa çıkıyor. Kent Hakkı Okulu’nda beş değerli hocamızın anlatımlarının ardından; biz asi vatandaşlar olmaya, katılmaya, söz söyleme hakkımıza sahip çıkmaya kesin karar verdik. Siz komşularımızı da kentine, yaşamına, belediyesine, imar kararına sahip çıkmaya, kent konseyi ve semt meclisleri çatısında hep birlikte mücadeleye davet ediyoruz. 

Harabeden “dayanışma şehrine”: Üsküp’ün yeniden inşası

26 Temmuz 1963’te Üsküp’te gerçekleşen 6.1 M büyüklüğündeki depremde şehrin yaklaşık yüzde 80’i tamamen yıkılmıştır. Dünya ülkelerinin yardımlarıyla harabe durumundan kurtarılıp yeniden inşa edilen Üsküp’ün sloganı bu nedenle “Uluslararası Dayanışma Şehri”dir.

Depremden hemen sonra 35 ülke Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan Üsküp’e yardım göndermeyi gündemine almasını talep etti. Maddi yardımın yanı sıra, tıbbi destek, mühendislik ve inşaat ekip ve malzemelerinin gönderilmesi 78 ülke tarafından teklif edildi.

1963 depremiyle yıkılan ve yeniden inşa edilen Üsküp şehri

ABD başkanı John F. Kennedy, Savunma Bakanlığı’na ve Uluslararası Gelişme Ajansı’na Üsküp’te afet yardımı için harekete geçmelerini, personel, prefabrik ev, çadır kentler gibi çeşitli yardımları göndermelerini emretti.

Sovyetler Birliğinden de önemli yardımlar geldi. SSCB lideri Nikita Kruşçev Üsküp’ü bizzat ziyaret etti.

Yugoslavya, Soğuk Savaş boyunca Bağımsızlar Hareketi’nin üyesi olduğu için Üsküp’teki Amerikan ve Sovyet askerleri II. Dünya savaşında Elbe’deki karşılaşmalarından beri ilk defa el sıkıştı.

Üsküp’e deprem haberi yapmak için gelen ilk yabancı muhabir The New York Times gazetesinden David Binder olmuştu. Uçaktan izlediği Üsküp’e bakarken, şehrin bombalanmış gibi göründüğü yorumunda bulunmuştu.

Kenzo Tange ekibi, şehir merkezinin doğusunu gösteren modelinin önünde (www.architectuul.com)

1965’te Birleşmiş Milletler Japon Mimar Kenzo Tange’den Üsküp’ün yeniden inşası için yarışmaya girmesini istedi. Daha sonra Tange, ödülün % 60’ını kazanırken Yugoslav ekibi % 40’ını kazanacaktı.

Ancak Tange’nin en büyük eserlerinden biri olan Üsküp için yaptığı şehir master planları, özellikle de “Yeni Üsküp Demiryolu İstasyonu” ve “Şehir Duvarı” için olanlar kısmen uygulanabildi.

Kenzo Tange tarafından Üsküp Şehri için tasarlanan kentsel ve mimari master plan

Şehir yaralarını sarmaya başlarken kültürel hayatı yeniden canlandırma ihtiyacı arttı. Ressam Pablo Picasso, “Bir Kadının Başı” (1963) tablosunu depremden sonra inşa edilen Makedonya Çağdaş Sanat Müzesi’nde sergilenmesi için bağışladı.

Üsküp Şehir Müzesi depremin izini sürdürüyor (www.slobodenpecat.mk)

Bağış için Picasso Paris Ulusal Modern Sanat Müzesi’nin eski direktörü Bay Jean Cassou ile işbirliği yapsa da, kişisel seçimiydi.

Bir Kadının Başı, sanatçının son stüdyolarından birinde resmedilmiştir. İlk olarak 1932’de geç dönemine özgü kübist çarpıtmalarla ortaya çıkan en sevdiği motif olan bir dizi kadın portresinin parçasıydı.

Kendimizi kapattığımız kutu kutu evler ve (olmayan) şehir yaşamımız üzerine

“Ateşler gürleyip rüzgâr kuzeyden estiğinde köpeklerin anlattığı öykülerdir bunlar. her aile ateşin etrafında toplanır, enikler sessizce hikayeleri dinler, bitince bir dünya soru sorarlar: 

İnsan nedir? 

Peki Şehir nedir?”

Yansıma
Yansıma – Foto: Ceren Gamze Yaşar

Şehir biziz, bizlerin diğer türlerle beraber varoluşu ve gündelik yaşamı. Bu gündelik yaşamın ne kadar renkli olacağı, etrafımızdaki yapılı çevreye ve bizim yaşam düşümüze bağlı büyük ölçüde. Geçmişle kıyaslamak çok anlamlı olmasa da, kendi yaşamım içinde, son yirmi yılda şehir yaşamına dair pek çok şeyi kaybettiğimize tanık oldum. Konserler, canlı müzik, gece hayatı bunun bir kısmıydı sadece, siyasal islamı rahatsız eden kısmı. Oysa kentlerde canlı akşamlar ve geceler, geç saate kadar toplu taşıma demekti, o hareketlilik ile herkes için daha güvenli sokaklar ve geceler demekti. Önce gece bıraktık şehir merkezlerine gitmeyi, sonra da gündüz. Sinemayı, tiyatroyu, toplu taşımayı, konserleri, kitapçıları, merkezdeki kafeleri, söyleşileri, etkinlikleri, iş çıkışı biralarını ve şimdi aklıma gelmeyen sizin kendi yaşamınızdan rahatlıkla bulup çıkarabileceğiniz pek çok eylemi bıraktık. Çoğu kişiye, işten eve evden işe bir hayat ve arada bir arabayla gidilen alışveriş merkezleri yeter oldu. Böyle olunca merkezi yerlerde yaşamanın da bir anlamı kalmadı bazısı için, kent demeye bin şahit ister çeper alanlara taşındı, gündelik hayatı muhtemelen daha da yavanlaştı. 

Konut kendimizi hapsettiğimiz bir kutu gibi sanki. Güvenli alanımız. Kamusal alanlar eskisinden çok daha fazla tedirgin ettiği için pek çok insanı, Ankara’da patlayan bombalarla, biber gazıyla, ya da laf atanlar, tehdit edenler ve sen benim kim olduğumu biliyor musunlarla, İstanbul’da ve diğer şehirlerde de benzer biçimlerde, özel alana, evimize, kendimizi hapsettiğimiz kutumuza kapanmak kaçınılmaz geldi. Biz çekildikçe kentlerin salonları olan merkezlerden, bizi daha da dışarı iter oldu bu alanlar, gece toplutaşıma bitti, canlı sokaklar canlılığını yitirdi, canlılıkla birlikte farklı toplumsal gruplar için güvenli olma halini de. Biz o sırada çeperlerdeki uzak, kendince güvenli ve izole evlerimizde arabaya bağımlı hale geldik. Belki insanlarla sadece evlerine gidip gelerek görüşmeye başladık o da denk geldikçe, yılda iki üç defa, belki yakında birileri varsa onlarla görüştük, ya da onu bile yapmadık. Evden işe, işten eve, arada alışverişe, belki avm sinemasına. Ortadirek böyle eve kapandı Ankara’da, yani şu ekonomik koşullarda ortadirek ne kadar kaldıysa tabii. 

Peki hala merkezde yaşayanlar? Ben de onlardan biriyim bir Ayrancı sakini olarak. En büyük hastane, en büyük park, en büyük kültür merkezi, en büyük katlı kavşak, en büyük kentsel dönüşüm, en büyük havaalanı derken her şeyin en büyüğünün övüldüğü bu fallik düzende yürüyüverip gidiverdiğimiz pek çok kullanımı birer birer kaybettik ama en çok arabaya tapan kentleşmemizle, Ankaraca adıyla battı çıktılarla, üstünde doğru dürüst ışık ve yaya geçidi olmayan örneğin Cinnah caddesi, Atatürk Bulvarı gibi yollarla huzurla yürüme hakkımız elimizden alındı. Çeperde yaşayabilmek için arabaya mahkum kitleler merkeze indiklerinde bize yayalar üstünde zorbaca üstünlük sağlayan trafik olarak geri döndüler. Çanak biçimli Ankara’nın son yıllarda çanağının dibindeki kirlilik arttıysa en çok da bu yüzden. 

Seni Gördüm
Seni Gördüm – Foto: Ceren Gamze Yaşar

Şehrin dikişleri atıyor, gündelik yaşamımızdaki bu yavanlaşma ve kamusal alanın kaybı ile zaten birarada çok da duramaz olmuştuk da deprem sonrası iyice arttı güvenli konut isteğini bahçeli ev isteği ile ikame etme. Kendi toplumsallığımızı tamamiyle unuttuk, ihtiyaçlarımızı, sadece evden ibaretmiş gibi, kendimizi hapsettiğimiz kutudan ibaret bir hayat. Güvenli konut herkesin hakkı, bunun için önce sıkı yapı denetimleri, sismik sağlıklaştırma, gerektiğinde hak kaybına uğratmadan dönüşüm ve özellikle fahiş kiraların denetimi şart iken (pek çok kişi fahiş kiralar nedeniyle mevcutta güvensiz olduğunu bildiği konutu terk edemiyor bile, bu durumda piyasa koşullarında üretilecek bahçeli evlerin ucuz ve herkesin alabileceği gibi olacağını beklemek hayalcilik, tüm şehircilik açısından sorunları bir kenara bıraksam bile) taleplerimizi bu yönde gerçekçi biçimde yapmıyoruz. Yavanlaşan gündelik hayatımızda vazgeçtiğimiz kent yaşamını daha da kaybedersek neler olabileceğini anlatan en iyi kitaplardan biri girişte bir alıntı ile andığım Kent romanı Clifford Simak’ın. Ülke gündeminin, ekonomik krizin, kamusal alanlarda yaşanan bir sürü tedirgin edici olayın gölgesinde güme giden kent merkezlerimiz için bu belki de köprüden önce son çıkış. Buralara ya sahip çıkacağız, ya çıkacağız. Gündüzü, geceyi, şehirleri, meydanları, sokaklar, caddeleri, elimizden alınan kamusal yaşamı, ortak zamanlarımızı, ortak geçmişimizi, ortak birikimimizi ve ortak mekanlarımızı ne kadar çok sahiplenirsek o kadar iyi. O kadar umut var.