Nesneleri saklayarak ortaya çıkaran çift

Sanatı; tuvaller, heykeller olarak görerek, dört duvarın içerisinde hapsetmeye meyilliyiz. Belki de onlara fazlaca değer verdiğimiz ve korumak istediğimiz için bunu yaparız. Kalıcılığını sağlamaya çalıştığımız bu eserlerin zaman zaman taklitleriyle karşılaşırız bu nedenle. Çünkü eserlerin bulunduğu konumlara gidip görmek ve incelemek, mümkün olmayabilir.

Fiziki ihtiyaçların karşılanması, örtünme, korunma için var olduğunu düşündüğümüz kumaşı, sanat eserlerinin olmazsa olmazı olarak da görebiliriz. Burada Postmodern sanatla ilişkilendirsek de, tuvallerde boyaların kendilerini gösterdikleri yer bir kumaş parçası. Kumaş formdan forma girebilmesi, sosyal ve kültürel konumu göstermesi bakımından da önemlidir. Geçmişte farklı anlamlar taşısa da günümüzde kumaşın daha olumsuz bir işlevi vardır; farklılıkları karıştırmak, kuşku ve belirsizlikleri anlatmak gibi. Örtmek bir nevi maskelemedir.

Son yüzyıla kadar eserlerin belli mekânlarda görülebilmesine alışkındık. Ancak bu yüzyıl sanatın mekândan, boyadan, alçıdan, kağıttan ve fırçadan bağımsız olarak yaratılabileceğini de kanıtladı. Bir enstalasyon (yerleştirme, konumlandırma) sanatçısı olan Christo ve eşi Claude, adlarını binaları, nesneleri veya parkları renkli kumaşlarla örterek duyurdu. Her ne kadar farklı eserleri olsa da uzmanlıkları binaları kumaşla paketlemek. Sipariş üzerine çalışmayı reddeden sanatçı, nihayetinde şu an bahsi geçen enstalasyon eserlerden hayatını idame edemeyeceğinden, klasik tarzdaki eserlerinin gelirini enstalasyon çalışmalar için bir kaynak olarak görmüştür. Bu eserler maliyetli olmalarının dışında, sergilendikten hemen bir ya da iki hafta sonra eski hallerine dönmeleri nedeniyle dikkat çekicidir. Bu giydir-çıkart mekanizması nedeniyle sanatçının bu tarz bir kalıcı eseri yok. Bu eserlerden geriye sadece o anın fotoğrafları, proje çalışmaları ve anıları kalıyor. Doğa, onların galerisi, kumaşsa eserleri olmuştur. 

Sanatçıya neden böyle bir şey ortaya çıkardın diye sormak pek normal olmasa da, Christo’nun neden bu tarzı seçtiğini görebiliyoruz; kendince var olan sorunu başkalarına da göstermek ve çözüm üretmek. Sanatçıların neden kumaşı seçtikleri ise, “İnsanların kendilerine ve çevrelerine daha bilinçli yaklaşmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bir projeye başladığımda sonucunun nasıl olacağını tam olarak bilmiyorum. Projelerimde çoğunlukla farklı tiplerde de olsa daima kumaş kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü kumaş, dinamik ve dokununca karşılık veren bir materyal olarak, en ufak esintide bile hareketlenebilmektedir” (Keser ve Oskay, 2015, s.84) sözlerinde saklı. Christo ve Jean Claude’un binaları kumaşla kapladıkları çalışmalarında binaların bulundukları çevreyle uyumlu kumaş renkleri seçmeleri izleyici üzerinde çarpıcı bir etki bırakmaktadır. Her çalışma için farklı tipte kumaş kullanmış olsalar dahi kumaşların ortak noktası hiçbir yapay katkı maddesi içermeyen doğal ve yeniden işlenebilen kumaşlar olmalarıdır. Mimaride kumaşın kavramsal ve estetik yönüyle kullanılması, yapının, çevreyle uyumuna işaret etmektedir. Kumaşın mimari bir yapıyla yorumlanması öncü ve sıra dışı özellikler içermektedir. Christo- Jeanne Claude çiftinin kumaşlarla gerçekleştirdiği devasa projeler popüler bölge ve yapıları ikonlaştırmaktadır. Kendisini paketleme sanatının yaratıcısı olarak görmeyerek nesnelerin formlarını değiştirmediğini, sadece merak uyandırmaya çalıştığını söylemiştir. Eserlerini yaratarak, yorumlamayı izleyicilere bıraktıklarını söylemişlerdir. Sahiplenmeyi protesto eden ve özgürlüğün üstünde fazlaca duran ikili, projelerini ücretsiz ancak kısa süreli sunmayı tercih etmişlerdir.

Christo- Jeanne Claude çifti

Christo ve eşi Jeanne Claude, 70’li yılların başında Colorada’da ‘Curtain Valley’ (Perde Vadisi) projesini hayata geçirdi. 80’li yıllarda Florida’nın Biscayne Koyu’ndaki küçük adaları pembe kumaşlarla çevreledikleri ‘Surrounded Islands’ (Çevrilmiş Adalar) ve Paris’te Ponf Neuf köprüsünü giydirme projeleri büyük ses getirdi. Christo eşinin ölümünün ardından İtalya’da İseo Gölü üzerinde 2016’da gerçekleştirdiği enstalasyon ‘Floating Piers’ (Yüzen İskele) ile yaklaşık 1 milyon 300 bin kişiyi gölün üzerinde yürüttü. Projeye ilişkin belgesel ‘Walking on Water’da, Christo ‘Gerçek şeyleri seviyorum, gerçek rüzgar, gerçek kuruluk, gerçek ıslaklık, gerçek korku ve gerçek sevinç’ diyordu. Sanatının anlamını, izleyene bırakan Christo’nun biyografisini kaleme alan David Boundon, Christo’nun nesneleri ‘saklayarak, ortaya çıkardığını’ ifade ediyor.

Arazi sanatının bir temsilcisi olan Christo, Jeanne-Claude ile birlikte binaları, parkları, doğal alanları örterek, sararak, yeniden şekillendirerek, siyasi bir duruş da sergiledi. Coğrafi alanın bir sanat eserine dönüştürülmesi ile hiç kimsenin sahip olamayacağı bir durum yaratan Christo, sahiplenmeyi protesto ediyordu.

Bu fikri sonuna kadar savunan Christo’nun açık alandaki büyük çaplı projeleri sadece kısıtlı bir süre için, ücretsiz olarak izleyiciye sunuldu. Christo, Reichstag’ı giydirmesinin ardından sanatına ilişkin yaptığı açıklamada, eserlerinin ‘Bir süre sonra kaybolmasının, estetik konseptin bir parçası olduğunu’ söylüyordu. Eserlerine işaret eden Christo, ‘Böylelikle özgürlük ile kök salıyorlar, zira özgürlük sahiplenmenin düşmanıdır ve sahiplenme aynı zamanda devamlılık anlamına gelir’ diyordu.

Eserleri sadece bir kesimin değil, toplumun tüm tabakaları tarafından izlenmesi ve yorumlanması sanatçı çiftin aradığı mekanizma idi. Eserleri binalara hapsolmadığından, eleştirmenlerin sözleriyle etkilenmediğinden aynı anda oradaki tüm halk kendilerince yorum yaparak inceleyebiliyorlardı.

Bu eserleri ortaya çıkartmak hayli zahmetliydi. Almanya’nın eski parlamento binası Reichstag’ın paketlemesi izni 23 yıl önce alınmıştı. Sadece izinlerin alınması, görüşmeler, incelemeler bile büyük maliyetler, siyasi iletişimler ve efor gerektiriyordu. Federal mecliste yapılan oylamayla sonuç alınmıştı. Ancak projeye karşı olanlar, 1890’da inşa edilen ve Almanya’nın en zor günlerine tanıklık etmiş yapının sarıp sarmalanmayla konu edilmesini onaylamıyorlardı. Eserin oluşmasını isteyenlerden özellikle belediye başkanı ise Almanya’nın 2000 yılı olimpiyatları için isminin duyulmasının kolaylaşacağı düşüncesindeydiler. Sanatçı çiftimiz ise eserin Almanya’nın tamamını mutlu edeceği düşüncesindeydi; nüfusun yüzde sekseni eser oluştuğunda yüzde yirmisi ise eser söküldüğünde mutlu olacaktı.

Christo’nun planladığı son eseri ise, Fransa’nın başkenti Paris’teki Zafer Takı projesiydi. Eylül 2021’de gerçekleşmesi düşünülen enstalasyonda, Paris’in simgelerinden biri olan Zafer Takı’nın 25 bin metrekare gümüş mavisi renkte polipropilen kumaş ile kaplanması ve 7 bin metre uzunluğundaki kırmızı kurdele ile bağlanması planlanıyordu. Christo’nun yaratıcı yenilikçi sanat etkinliği, sadece iki haftada 6-19 Nisan 2020’de olup bitecekti. Zafer Takı, yüksekliği 50, boyu 45, eni 22 metre dev bir anıt. Ortasındaki kemerli açıklığın eni 15 metre, yüksekliği 30 metreyi buluyor. Napolyon’un yıldızı parlarken planlanan anıtın, inşaatı başladığında Napolyon’un yıldızı sönüyordu. 1821’de ölen Napolyon’dan sonra ise inşaat 15 yıl terk edildi. Nihayet 1836’da tamamlandı. Ancak kadere bakın ki, ne Napolyon bu anıtı görebildi ne de Christo burada yapacağı çalışmayı yapabildi. Çalışma, sanatçı öldükten bir yıl sonra yeğeni tarafından tamamlanarak gerçekleştirildi.

Eserlerinde kullandıkları malzemelerin geri dönüştürülebilir olmasına da dikkat çeken sanatçı çift, güzellikler sunmak kadar doğayı korumayı da amaçlamışlardır.

Christo’nun yapıtları sanat eseri midir değil midir diye düşünebiliriz. Bergson, ‘sanat eseri hayret değil hayranlık uyandırmalıdır’ der. Bu açıdan bakıldığındaysa, Christo’nun, oldukça büyük sanat eserleri oluşturduğunu söyleyebiliriz.

The Wrapped Coast

The Wrapped Coast (Sydney,1968-69)

Enstalasyonun gerçekleştirildiği Little Bay sahili Sidney merkezine 14.5 km uzaklıkta, 2.4 km uzunluğunda, 46-244 metre genişliğinde ve 26 metre yüksekliğinde. Sarılması için 92.900 metrekare sentetik kumaş kullanıldı. Enstalasyonun kurulumunda dört hafta boyunca 110 mimarlık ve sanat öğrencisi ile birçok sanatçı çalıştı. Projenin finansmanı için sponsorluk kabul etmeyen ikili, projeyi Christo’nun 1950-1960’larda ürettiği işlerini satarak finanse etti. 28 Ekim 1969’dan itibaren 10 hafta boyunca sarılı kalan sahilden çıkarılan tüm malzeme geri dönüştürüldü.

Wrapped Manuments

Wrapped Monuments (Milano,1970)

1970 yılında, Milano’daki İtalya Kralı Vittorio Emanuele II’nin Duomo Meydanı’ndaki anıtı ve Leonardo da Vinci’nin Scala Meydanı’ndaki anıtı polipropilen kumaş ve kırmızı polipropilen iple sarıldı. Bol kıvrımlara izin verilecek şekilde dikilmiş kumaşlarla sarılan iki anıt da aynı anda Galleria’nın merkezinden görülebiliyordu.

Valley Curtein

Valley Curtein (Colorado, 1970-72)

10 Ağustos 1972’de, Colorado’da, Grand Junction ve Glenwood Springs arasına 35 inşaat işçisi ve 64 sanat okulu ve üniversite öğrencisinden oluşan bir ekiple, 18.600 metrekarelik naylon kumaş perde gerildi. Hazırlanması 28 ay süren projenin finansmanı yine Christo’nun eski işlerinin satılmasıyla sağlandı. Enstalasyonun kurulumunun ertesi günü çıkan bir fırtına ise bu projenin toplanmaya başlanmasına neden oldu.

Surraunded Islands

Surraunded Islands (Florida 1980-83)

7 Mayıs 1983’te, Miami’deki Biscayne Körfezi’ndeki 11 ada, 603.730 metrekare yüzer pembe dokuma polipropilen kumaşla çevrelendi. 430 kişilik bir ekip aracılığıyla kurulan enstalasyon öncesi adalardan kırk tonluk çöp toplandı. 11.3 km’ye yayılan neon pembe enstalasyon iki hafta boyunca sergilendi ve büyük ses getirdi.

Le Pont Neuf

Le Pont Neuf (Paris, 1985)

Paris’te yer alan Pont Neuf Köprüsü 22 Eylül 1985’te 300 profesyonel işçili bir grubun yardımıyla 41.800 metrekarelik ipek görünümlü altın rengi kumaşla kaplandı. Nehir trafiğini engellemeyecek şekilde sarmalanan kumaş, halatlar yardımıyla sabitlenip köprünün ana hatlarını belli edecek şekilde konumlandırıldı. Enstalasyon 14 gün boyunca sergilendi ve köprüyü kullanan yayalar da bu kumaşın üzerine yürüdü.

The Floating Piers

The Floating Piers (İtalya 2015-16)

1970 yılında tasarlanan proje ancak 2016 yılında gerçekleştirilebildi. Modüler yüzer bir iskele sisteminin taşıdığı 100.000 metrekarelik sarı bir kumaş, İtalya’nın Iseo Gölü üzerinde 3 km uzunluğunda bir yürüme yolu oluşturdu. 16 gün süren sergide yolu 1 milyon 300 bin kişi deneyimleme şansı elde etti. Sergi sonrasında ise kullanılan tüm malzemeler endüstriyel olarak geri dönüştürüldü. Christo, “Yüzen iskeleleri deneyimleyenler kendilerini suyun üzerinde ya da belki bir balinanın sırtında yürüyormuş gibi hissettiler” dedi.

Ayrancı Baharevi’nde Sanat rüzgarları

Çankaya Belediyesi’nin Çankaya Evleri’nden biri olan Baharevi çeşitli kurslara mekan olmaya devam ediyor. Ayrancı Çankaya Evi resim kursu, dönemi katılımcıların eserlerinden oluşan sergiyle tamamladı. Kurs süresinde çalışılan eserler 7 Haziran 2023 tarihinde Baharevinde sergilendi. Mahallelinin ilgiyle katılım sağladığı sergi görülmeye değerdi. 

Resim öğretmeni Tuğçe Ergüzel:

Birbirinden değerli öğrencilerimizle bir dönemi daha geride bıraktık. Her yıl çok güzel işlere imza atan sevgili Ayrancı Çankaya Evi öğrencileri bu sene de çok güzel resimler çıkardılar. Emeği geçen herkese gönülden teşekkürler. 

Öğrencilerden Burcu hanım:

Belediyelerin bizlere sunduğu bu imkanlarla hocalarımızın bilgi ve deneyimleriyle birkaç basit adım atarak yeni bir şeyler öğretmesi ve o bilgilerle üretebildiğini görmek oldukça heyecan verici. Yeni yetenekler geliştirebileceğini gördükçe kendinde bir değişim başlatabileceğine inanıyor insan. Bizden daha fazla deneyim sahibi olan insanlarla vakit geçirmek, onların farklı dünya görüşlerinden ve hikayelerinden hayata yeni kapılar aralamak, kendi hayatlarımıza onların yaşanmışlıklarından, minik minik anektodlar eklemek bize kalan en güzel kişisel  gelişim yollarından. Başkalarının edindikleri tecrübelerden yararlanmak benim için oldukça faydalı oldu açıkcası Emeği geçen herkese minnettarım.

*Çankaya Evlerinin yeni dönem kayıt tarihleri Eylül ayında Çankaya Belediyesinin internet sitesinde duyurulacak.

Ekin Yüksel: Bir işi çok iyi yapmak sizi sanatçı yapmaz, usta yapar. Sanatçı, eserine yorum katabilendir.

Seramik sanatçısı Ekin Yüksel ile seramik, sanat ve sanatçı olmak üzerine konuştuk. Ayrancı’da Çalgı Sokağında atölyesinde çalışmalarına devam ederken bir yandan hem kendi eserleri hem öğrencilerinin eserleri için sergiler düzenliyor. Kendisi son derece esprili, şakacı bir dost, güçlü bir kadın ve özel bir sanatçı. Bir sanat, bir kendini sağaltma, bir toprağa dokunma seçeneği olarak seramik konulu sohbetimize buyurunuz.

Seramik atölyeniz nerede, neler yapıyorsunuz?

Atölyemin biri Ayrancı’da, burada daha sanatsal çalışıyorum, galerilerle çalıştığım eserleri üretiyorum ve düzenli dersler veriyorum. Birlik mahallesindeki atölyem daha ziyade günlük workshoplar tadında ilerliyor. Düzenli ders alamayanların günlük olarak deneyim edinmesini, yoğunluktan çıkıp seramikle buluşmalarını hedefliyorum.

Heykellerimi galerilerle çalışarak satıyorum, aynı zamanda Birlik’teki atölyede aslında yurtdışında pottery house dediğimiz bir yöntem işliyor. Duvarlarda, raflarda yarı mamül dediğimiz ürünler var. İnsanlar onlara sunduğumuz renkler ve yöntemlerle dekorlamalar yapıyor ve çalışmaları bitince bunları fırınlıyoruz. Özel markalara özel tasarımlar yapıyoruz. Kurumsallarla da çalışıyoruz. Kurumların aktivite günleri oluyor; mesela 30 kişi geliyor o gün o kurum için atölye yapıyoruz. Çocuklar için doğum günü partileri düzenleyip çocukların böyle günlerde seramikle tanışmasını ve kaliteli, aktif ve verimli zaman geçirmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Sırla Clup diye ekstra bir markamız var, bununla kapılarımızı dünyaya açıyoruz. Sırla Clup’ta Türk mitolojik yapısına dayanan özel parçaları modernize ederek dünya pazarına sunuyoruz.

Seramik kursunuz nasıl işliyor, öğrencilerden beklentiniz ne?

Seramik kursuna gelenlerden iki temel beklentimiz var: Birincisi, bizim çuvallarımız 20 kilo, herkes kendi çuvalını taşıyabilecek kadar güçlü olmalı. İkincisi ise vizyoner olmak ve eğlenceye açıklık. Bunun dışında öğrencilerimden bir beklentim yok. Çünkü atölyelerimizde geçirdiğimiz zamanda dost oluyoruz, çok eğlenceli bir ortamımız oluyor. Bu yüzden bu ortamı bozmayacak yükseklikte öğrenci arıyorum. İyi vakit geçirmeye müsait olsun ve kendi çamurunu taşısın, geri kalan her şey bende. Ekip oluştururken katılımcıların yaş aralığında makasın çok açık olmamasına dikkat ediyorum. Başka bir kriterimiz yok. 

Herkes seramik yapabilir mi? Seramik sanatçısı olmak için ne yapmak gerekir?

Ben sanatçı olmayı doğuştan bir yetenek olarak görmüyorum, bu tamamen disiplin ve azim işi. Herkes çizmeyi, elleriyle şekil vermeyi öğrenebilir. Kiminin el-göz-beyin koordinasyonu çocukluğundan itibaren daha iyidir o bir senede çözer, kimi vâkıf değildir beş senede çözer ama disiplinli çalışan, azmeden, çözmek isteyen herkes elbet başarıya ulaşır. 

Sanatçı olabilmenin kriteri, bir kırılma noktası var. Bu, dünyayı algılamak, bakmak ve görmek arasındaki farkla ilgili bir durum. Bu kırılma da biraz uzun zaman harcayarak olan bir şey. Bir işi çok iyi yapabilirsiniz, çok güzel bir Poseidon heykeli çalışabilirsiniz ama bu sizi sanatçı yapmaz, iyi bir usta yapar. Fakat o Poseidon heykelini yorumlayabilmek, bir manifesto yaratmak sizi sanatçı kılar. Bu yüzden duvara yapıştırılan bir muz trilyonlarca liraya satılırken rönesans tablosu gibi işler çok komik fiyatlara gidebiliyor. Çünkü aslında onu kıymetli kılan beceri değil üzerine düşünebilme kapasitesi. Üç ay kursla sanatçı olamazsınız ama tek bir konuya yoğunlaşarak, doğru materyalleri, doğru yöntemle kendi üretiminizi yapmaya başlayabilirsiniz. Sanatçı olmak zorunda değilsiniz seramikçi de olabilirsiniz. Bu da az ya da daha çok bir şey değil.

Seramik atölyelerinde gözle görülür bir artış var. Bu ilginin nedeni nedir?

Bence insanlar bir öze dönüş dönemine geçti. Özellikle pandemiyle birlikte içimize döndük, stresimizin farkına vardık ve bir toprağa dokunma ihtiyacı duyduk. Aslında bu atölyelere katılanlar çoğunlukla alaylı insanlar. Hayatları boyunca başkasının emeli, amacı için çaba sarf etmiş kişiler kendilerine dönmeye başladılar. Bunun finansal kaynağını sağlayabilenler kendilerine bir özgürlük alanı oluşturmaya başladılar. Ben bu durumu tatlı bir girişim olarak buluyorum. Herkesin yeterliliği ve işi doğru konumlandırılabilirse bu görünürlüğü de artırır. Aynı sektördeki insanların yan yana sanat dükkanları açarak bir muhitte toplanması girişimlerini çok destekliyorum. Tabii dışardan finansal kaynağınız varsa, çünkü kendi içinde döndürmesi korkunç derecede zor bir sektör. 

Ekin Yüksel’in eserleri

Eserlerinizde ağırlıklı bir kadın imajı görüyoruz. Sizce kadın oluşunuzla sanat arasındaki bağ nedir? 

Güçlü bir kadın imajı bana çocukluğumdan beri atfedilen bir durum, bu bir mecburiyet. Yani bu sadece dürtüsel bir durum değil. Sanırım ailemin de beklentisini karşılamak için de ekstra bir çaba sarfediyorum. Çünkü genelin onayını almak benim için ne yazık ki çok önemli. Bunu görsele dökebilecek varoluşa sahip olabilecek bir alanım var. Çoğu zaman duygularımızı 3 boyuta dökme şansımız olmaz ben bunu sağlayabiliyorum ve bu bende ekstra bir tatmin yaratıyor. Samimi düşüncem şu; keşke kimse gerçek manada güçlü olmak zorunda olmasa, çünkü güç gerektiren herhangi bir şey hayatımızda olmasa. Ama ne yazık ki, hayat bu şekilde akmıyor hepimizin uğraşıp didindiğimiz konular var ve bunu bazen kelimelerle, metaforlarla bazen de boyutsal olarak ortaya dökmek herkesin ihtiyacı olan bir konu. 

Kamuoyunda çokça tartışılan Beypazarı’ndaki havuç, Kızılcahamam’daki bazlama gibi yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir cismin heykel olması için onun büyüklüğü ya da materyali önemli değil. Herhangi bir obje mermerden yapılınca heykel olmuyor. Doğru metafor ve manifestoyla, doğru anlam yüklenen şey heykel olup sanata dahil olabilir. Diğerlerine sadece büyük bir mısır, büyük bir havuç ya da büyük bir bazlama diyebiliriz ama asla heykel diyemeyiz.

EKİN YÜKSEL SERAMİK

Ayrancı Mahallesi,
Çalgı Sokağı No:1/C
Çankaya/Ankara

Instagram: ekinyukselceramic

Van Gogh’un suçu ne?

Son zamanlarda Just Stop Oil grubu başta olmak üzere çeşitli iklim aktivistlerinin dünyaca ünlü sanat eserlerine saldırması herkesin dikkatini çekiyor. Başlıklara bakınca haklı sebepleri var. Ama saldırdıkları tabloların, eserlerin pek bir suçu yok gibi. 

Mayıs 2022’de “ultra” düzeyde korunan sevgili Mona Lisa eserine pasta süren aktivisti hatırlarız. Eser daha önce çalındığı için, tekrar zarar gelmemesi adına, diğer eserler gibi duvarda asılı olarak değil, camekan içinde korunuyor. Louvre müzesine, tekerlekli sandalye ile giren ve yaşlı kadın görünümü veren aktivist, Mona Lisa eserinin önüne gelince bir anda gençleşip, pastayı camekana sürüveriyor. Merak edilen konu, müzelere yiyecek ve içecekle girilmesi kesinlikle yasakken –ki burası yüksek düzeyde korumalı bir yapı– pasta ile nasıl giriyor? Bir ihmalkârlık söz konusu olabilir, belki de sanıldığı kadar iyi bir güvenlik önlemi yoktur. 

Yıllardır çokça mizah konusu olan Mona Lisa ile hâlâ uğraşılır. Da Vinci’nin tabloya birçok gizem katması, eseri farklı teknikte yapması ve 4 yılda bitirmesi gibi etkenler, eserin hep gündemde kalmasını sağlamıştır. 

Just stop oil aktivistleri, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlattılar.

Van Gogh ve Domates Çorbası

Bir sonraki aktivist saldırısı bu sefer pasta ile değil domates çorbası ile olmuştur. 

Tablodan önce domates çorbasını tanıyalım. Domates çorbası, çorba, “soup” İngilizcede “iyi beslenme” anlamı taşır. Çorbanın tarihi yaklaşık 10 bin yıl öncesine dayanır. Domates ile birleştiğinde, çorba hem besleyicidir hem de sıcak veya soğuk içilebilir. 

Aktivistlerin, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatmaları tabii ki Ayçiçekleri’ni beslemek için değildi. Bir metafor geliştirmişlerdi, aslında dünyadaki aç insanları besliyorlardı, çorbayı tabloya fırlatarak. Çok anlam çıkabilir. İlk amaçları dikkat çekmek, dünyaca ünlü eserleri kullanmaları akıllıca. Başka türlü seslerini duyuramazlardı. Eylemi gerçekleştirdikten sonra, aktivistlerden biri “Daha değerli olan nedir? Sanat mı yoksa hayat mı?” diye bağırmıştır. Bu cümle amaçlarını yeterince açıklamıştır. Tablonun üzerinde koruyucu cam olduğu için eser zarar görmemiştir. Bunu onlar da biliyordu.

Ya koruyucu cam olmasaydı? Eserlere zarar vermek bu kadar kolay olmamalı ve domates çorbasıyla nasıl müzeye girdiler? Cevabı bilinmeyen soruların cevabı yine ihmalkarlık gibi görünüyor.

Konunun esas kahramanını tanıyacak olursak; Ayçiçekleri tablosu Vincent van Gogh’un 1888 tarihli natürmort serisidir. Başyapıtlarındandır. Eserin yedi farklı versiyonu bulunur. Müzede sergilenen vazo, içinde olan Ayçiçekleri’dir. Sarı ağırlıklı tablo mutluluğu simgeler. Ayçiçeği, Hollanda edebiyatında sadakati sembolize eder. Aktivistlerin bu tabloyu hedef almalarının sebebi de bu olabilir. Doğaya sadakat!

Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatan aktivistler

Monet ve Patates Püresi

İklim aktivistlerinin Ekim 2022’deki hedefi bu sefer Monet’nin 110 milyon dolarlık “Tahıl Yığını” adlı eseri idi. Empresyonizm akımının öncü sanatçısı Claude Monet’nin doğaya övgüsünü konu alan tablo aslında sadece birtakım saman yığınını göstermiyor, aynı zamanda doğa-zaman ilişkisini konu alan ve 25 eserden oluşan bir varyasyon serisi. Aktivistlerin bu sefer kullandıkları yiyecek ise patates püresi idi. 

Patates; eskiden beri insanlık için önemli bir yiyecektir, içinde nişasta barındıran besin kaynağı, doygunluk hissi verir. Birçok farklı versiyonu ile yemeği yapılır. Patates püresini tabloya fırlatarak yine metafor yapmışlardı. Gerekçelerini ise şu açıklama ile açıkladılar:“İnsanlar açlık çekiyor, insanlar donuyor, insanlar ölüyor. Bir iklim felaketinin içindeyiz. Sizin tek korktuğunuz bir tablonun üzerine domates çorbası veya patates püresi olması. Benim neden korktuğumu biliyor musunuz? Bilimin 2050’de ailelerimizi besleyemeyeceğimizi söylemesi. Dinlemeniz için tablonun üzerinde patates püresi mi olması lazım? Yemek için kavga etmek zorunda kalırsak bu tablonun hiçbir değeri olmayacak.”

Açıklama mantıklı, yaptıkları eylem düşündürücü. Akıllara Şef Seattle’ın şu meşhur sözü geliyor: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

İklim aktivistleri Avusturyalı sanatçı Gustav Klimt’in Kasım 2022’de de Viyana’da bulunan Leopold Müzesi’ndeki 1915 tarihli “Ölüm ve Yaşam” tablosunu hedef aldı. Petrol ve gaz sondajlarını protesto ettikleri için esere siyah boya fırlatıp ellerini de eserin bulunduğu duvara yapıştırdılar. 

“Milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu?”

Tüm bu eylemlere müze görevlileri tarafından dakikalar içinde müdahale edildi. Tabloların, koruyucu camlar sayesinde zarar görmedikleri açıklandı. Çılgınlık ötesi olan bu eylemler belki daha da büyüyerek devam edecek. Avrupa gibi sanata, tarihe son derece önem veren bir yerde aralarında tarihi eserlere zarar verebilecek potansiyele sahip kişiler nasıl çıkabiliyor, kim bu aktivistler? Haliyle bu ayrı bir tartışma konusu. Genel olarak amaçları iklim değişikliklerine, açlığa, zehirli atıklarla doğaya verilen zararları protesto ederek dikkat çekmek. Diğer önemli bir konu ise, eğer ki aktivistler haklı ise, yüzyıllar önce büyük emeklerle yapılmış milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu? Doğaya verilen zararlar aza indirgenir mi? Bunların olmaması için bir şeylerin satılması mı gerekli? Veya doğaya zarar veren petrol, gaz gibi kimyasalların önüne geçmek için, eserlere zarar vermeye çalışmak ne kadar dikkat çekici olabilir? Tüm bu eylemler gerçekleşirken hiçbir şeyden haberi olmayan Monet’nin, Van Gogh’un, Klimt’in doğa resimleri yaparken, bir gün doğayı korumak için eserlerine zarar vermek isteyenlerin çıkacağı kimin aklına gelirdi.  

Kaynakça: 

https://vogue.com.tr/metropol/monetnin-milyon-dolarlik-saman-yiginlarinin-sirri

Tiyatro, dekorsuz, ışıksız, kostümsüz hatta oyuncusuz bile olur ama seyircisiz olmaz

Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır. Turgut Özakman

Bu sayımızda, sanat yapma arzusu ile yolları kesişen dört arkadaşın kurdukları bir tiyatro oluşumu olan ve oyunları semtimizde sergilenen Sisifos Sanat’a ve bu ekibin iki üyesi Burak Efe Meyilli ve Tuğkan Öztürk’e yer vereceğiz.

Bize kendinizden bahseder misiniz?

Efe: Ben Burak Efe Meyilli, 28 yaşında bir yazar ve oyuncuyum, hadi bir de yönetmen diyeyim çok sık yapmasam da. Hukuk Fakültesi mezunuyum ama meslekle bir alakam kalmadı, artık sadece biraz havasını attığım ayrıntı benim için.

Tuğkan: Ben de Tuğkan Öztürk, 25 yaşındayım, yazılacak birçok hikayenin henüz çok başındayım. Mühendislik fakültesi mezunuyum ancak kendimi daha çok tiyatro üreticisi olarak görüyorum.

Tiyatroya ilginiz nasıl başladı? Bu ilginin doğmasında neler etkili oldu?

Efe: Çocukken yazmaya ve bir şeyler canlandırmaya meraklıydım, ailem enerjimi atayım diye beni bir tiyatro kursuna yolladı. Şimdi görüyorum ki benim için nokta atışı bir yönlendirme olmuş bu.

Tuğkan: Ben Kırşehir’de büyüdüm. Pek tiyatro yoktu ama televizyonla büyümenin büyük etkisi oldu sanıyorum. Televizyonda gördüğüm insanlar gibi olmak istemiştim. Oynamayı hayal etmek çok keyifliydi. Anaokulundayken bir skeç sahneleyeceğimizde bütün rollere “Ben oynayacağım!” diye atlardım. Hâlâ da böyle yapıyorum.

Farabi Sahnesi’nde gösterimde olan “Sanat” adlı tiyatro oyununuzda sizi izledik, başarılı performansınızı ve seyirciden aldığınız dönütleri yerinde görmüş olduk böylece. Peki sizler rol seçimlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? Bir tiyatro metnini okuduğunuzda, “Ben bu kişi olmalıyım!” dediğiniz yerler oluyor mu?

Efe: Kendi dertlerime benzer dertleri olan, benim amaçlarımla benzer gayelerde olan karakterleri kendime yakın bulurum. Örneğin, Sanat oyununda Sergey adlı karakteri canlandırıyorum, bu karakter yüksek bir meblağ ödeyerek üzerinde tek bir çizik dahi olmayan bembeyaz bir tablo satın alıyor. Bu tablonun da tüm olumsuz eleştirilere rağmen bir şaheser olduğunu düşünüyor. Ben de Sergey ile aynı fikirdeyim, bembeyaz bir tablo dahi ona bakanda sanatsal hisler uyandırıyorsa evet bunun adı sanattır ve evet, o eser bir şaheserdir.

Tuğkan: Bir tiyatro metni veya bir romanla karşılaştığımızda ana karakterle bağ kurmaya daha eğilimli oluyoruz. Çünkü ana karakterin iç dünyasını, motivasyonlarını, geçmişini, aslında amiyane tabirle her şeyini yazar doğrudan okura sunuyor. Yan karakterler ise birkaç ipucu ile anlatılıyor ve hikayesi o birkaç ipucu ile tamamlanmış oluyor. Bu açıdan bakınca yan karakterleri canlandıracak oyuncuların aslında birer yazar olup ipuçlarını doldurarak karakterini yaratması gerekiyor. Ben, yönetmen olarak bir rol dağıtacağım zaman kim o karakteri “yazabilir” bunu düşünüyorum. Ben bir karakteri canlandıracağım zaman aynı şekilde bu sefer ben hangi karakteri daha iyi yazabilirim diye düşünerek seçim yapıyorum.

Sizce sahne bir bağımlılık mıdır? İzlenme deneyimini tarif edebilir misiniz? Bu deneyim sizin için ne ifade ediyor?

Efe: Sahne tozu diye bir şey var tabi. Bir çeşit bağımlılık mı? Bence evet. İzlenme deneyimi büyük bir baskı elbette fakat bu baskının altında güzel bir iş ortaya koyduğunu görmek insan için hayatı çok anlamlı hale getiriyor.

Tuğkan: Bu biraz farklı bir soru. Ben tiyatroyu bıraktığımı hayal dahi edemiyorum ancak bunu bağımlılık olarak da tanımlayamam. Bağımlılık olumsuz çağrışım yapıyor sanki. İzlenmek ise büyük bir sorumluluk. Günümüzde dikkatimiz dağılmadan bir işe 5 dakika bile odaklanabilmek mümkün değilken, seyircinin 2 saate yakın bir zamanı bizlere ayırması çok ama çok değerli. Sahneye her zaman bu farkındalık ile çıkmak gerekiyor.

Oyunculuk ve yönetmenlik deneyimlerinizi düşündüğünüzde kendinizi hangisine yakın hissediyorsunuz, arasındaki farklardan bahseder misiniz?

Efe: Oyunculuk bir tutku, daha ziyade katartik bir eylem, hissetmeye dayalı. Yönetmenlik ise nereye gideceğini bilmediğin bir gemi kaptanı olmak, yol bulmak gibi. Ben kendimi daha ziyade oyunculuğa yakın buluyorum.

Tuğkan: Evet bence de oyunculuk bir tutku işidir ancak yönetmen olmak için deli olmak gerekiyor. Çok büyük bir sorumluluk farkı var ortada, resmin tamamını yaratmaya çalışmak ya da resmin bir parçasında var olmak… Bir seçim yapmak çok zor, ben ikisine de eşit mesafedeyim diyebilirim.

 “Sanatçı” ya da “tiyatrocu” olmak nasıl bir duygu?

Efe: Askerlik çok ilginçtir. Askeriye kadar sanatçı olmanın ilgi çektiği bir ortam daha görmedim. Ülkenin her yanından, kültüründen ve mesleklerinden insanların aslında sanatın önemine ve değerine ne kadar vakıf olduğunu gördüm. Hani nasıl desem törende şiir okuyorum diye askeriye kantininden bana cips, kola ısmarlayan da oldu.

Tiyatroya ilişkin bir hayaliniz var mı?

Tuğkan: “Godot’yu Beklerken” oyununu ilk okuduğumda gerçekten büyülendiğimi hissetmiştim. Tiyatroya ilgimi katlayan oyunlardan biriydi belki de. Okuduktan yıllar sonra da üniversitedeyken sergilemek istedim Godot’yu. Bir kaç prova sonrası ise bunun için henüz erken olduğuna karar verdik. O gün bugündür. Bekliyorum Godot’yu. Birgün gelecek ve sahnede beklemeye devam edeceğiz.

Sizce, ülkemizde ve/veya şehrimizde tiyatroya dair en büyük problem nedir? Bu problemin çözülebilmesi adına, biz sanat tüketicilerinin, sanat üreticileri adına yapabileceği neler var?

Efe: Tiyatroda yaşanan en büyük sıkıntıların temeli bence ekonomik. Ekonomik kaygılar sanat yapmayı, risk almayı zorlaştırıyor. Tiyatroya gidin, size hitap eden bir oyunun bambaşka bir deneyime dönüştüğünü göreceksiniz.

Tuğkan: Bir tiyatro, dekorsuz olur, ışıksız olur, kostümsüz olur hatta oyuncusuz bile olur ama seyircisiz olmaz. Biz tiyatro yaparken izleyicide bir anlık bile olsa bir düşünce yaratmak istiyoruz. Bu motivasyonla yola çıkıyoruz. Sanat tüketicilerini farklı kaynaklardan beslenmeye davet ediyorum. Sadece belli oyuncuların veya grubun oyunlarına yönelmektense farklı kaynaklardan beslenmek tüketici açısından daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Bizlere oyunlarınızdan bahseder misiniz? Sizi takip etmek isteyenler hangi platformlardan ulaşabilir?

Efe: Güncel olarak gösterimde “Sanat” ve “Ormanlardan Hemen Önceki Gece” oyunlarımız var. Ayrıca ilk oyunumuz olan Kaktüslü Adam’ı da tekrar seyircimizle buluşturmak için provalara başladık. Ormanlardan Hemen Önceki Gece, her yerde ve herkeste yabancı olmuş, yaşamla ölüm arasında bir adamın derdini anlatma çabası. Hem ait olmak hem reddetmek isteyen, hem yaşamak hem de ölümle burun buruna gelmek isteyen oksimoron bir adamın hikayesi. Kaktüslü Adam ise işsizliğin hat safhaya ulaştığı bir ülkede işsizlik temelli intiharların arttığı bir dönemde geçiyor. Farklı gruplardan bir avuç intihara meyilli insanın, aynı parkta yollarının kesişmesini ve bu kesişimden doğan başkaldırıyı anlatıyor.

 Tuğkan: Ben de Sanat adlı oyunumuzdan bahsedeyim. Sanat aslında bir dostluk hikayesi diyebilirim. Birbirleriyle çok sık görüşemeyen ancak dostlukları çok eskilere dayanan üç arkadaştan biri, günün birinde beyaz bir sanat eserine bir servet harcadığında tepkilerimiz ne olur? Oyunda bu soruya yanıt bulmaya çalışıyoruz. Güncel olarak gösterimde olan üç projemiz var ancak elbette ki dahası da olacak. Bunlar için bizi sosyal medya üzerinden “Sisifos Sanat” olarak aratıp takip edebilirler.

Ayrancı Semti’nde bulunan tiyatro merkezlerinden birinde oyunlarınızı sergiliyorsunuz. Buradan yola çıkarak, semtimizin tiyatroya yaklaşımı ile ilgili genel değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Tuğkan: Ayrancı’nın yıllar içinde bir tiyatro semtine dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Tunalı’daki sahnelerle birlikte bu civarda altı adet sahne var. E tabi bu karşılıklı bir ilişki. İlk sahne açıldı ve böylece bu çevrede bir tiyatro kitlesi oluşmuş oldu. Daha sonra bir ikincisi açıldı ve hem bu kitleden beslendi hem de bu kitleyi büyüttü. Sonunda sayı altıya kadar yükseldi. Eminim ki bu sayı daha da artacaktır. Çünkü burada artık bir tiyatro kültürü oluşmuş durumda. Bundan dolayı Ayrancı’daki tiyatro izleyicisi oranının diğer mahallelerden çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum.

Efe: Ayrancı tiyatroya gitmeyi seven, sokakları ve insanları temiz, sanata ilgili bir semt. Çevrede pek çok sahne var, bu semt bu sahneleri yalnız bıraksaydı, bu yerler ayakta kalamazdı. Biz de yıllardır koltuklarımızı dolduran Ayrancılılara teşekkür ederiz.

Ayrancı’nın damadı İlhan İrem’e saygı duruşu

“Aynı gemide değiliz, biz ışıl ışıl bir Cumhuriyet gemisindeyiz”

İlhan İrem
Usta sanatçı İlhan İrem

Daha önceki yazılarımı okumuş olanlar hatırlayacaktır, Güvenlik Caddesi ile Güven sokağının (şimdiki Kuveyt Caddesi; ama o ismi kullanmayı hiç sevmiyorum) kesiştiği köşe bizim mabedimizdi. Okul sonrası arkadaşlarımızla buluşma yerimiz olan o köşede otururken akşam üstleri beline kadar sapsarı saçları, renkli gözleri, omuzunda her zaman değişik heybeleri, cıvıl cıvıl renklerde şık kıyafetleri ile biraz hippi, biraz bohem bir tarzı olan alımlı bir kız geçerdi. Albay Kayhan amca ile Suzan teyzenin kızı olan Hansu Atbiner, bizden 3-4 yaş büyüktü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Psikoloji Bölümü’nde okuyordu, sohbetlerimize katılmazdı, sokakta rastladığımızda hayran hayran izlerdik. 

Hansu Atbiner, 27 Eylül 1964’te dünyaya geldi. İstanbul Heybeliada doğumlu olan Hansu İrem, çocukluk ve gençlik dönemini Ankara’da geçirdi. İlk, orta ve lise öğreniminin ardından ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Eğitim hayatının ardından psikolog olarak görev yaptı. 

Ben seni bulamam, sen beni bul!

Sanırım 1990 yılıydı, o köşedeki duvarın üstünde otururken önümüzde bir araba durdu. Arabadan inen, Güven sokağının güzeller güzeli kızı Hansu’ydu. Yüzünde muzip bir gülümseme ile önümüzden geçip evine doğru ilerledi. Biz Hansu’yu bırakan kimmiş diye merakla arabaya bakınca İlhan İrem ile göz göze geldik. Birbirimize şaşkın şaşkın bakarken araba uzaklaştı. Doğru mu gördük, gerçekten İlhan İrem miydi diye hararetli bir tartışmaya başladığımızı hatırlıyorum. Tüm şarkılarını ezbere bildiğimiz, kasetlerini plaklarını aldığımız, Hey ve Ses mecmuasında verilen posterlerini duvarlarımıza astığımız İlhan İrem öylece önümüzden geçmişti. Daha sonra fısıltı gazetesi çalışmaya başladı, o zamanki konuşmalardan öğrendiğimiz kadarını size aktarayım:

Yıllar önce, henüz küçücük bir kız çocuğuyken İlhan İrem’i rüyasında gören Hansu İrem, yıllarca onun hayranlığını içinde büyütmüş. Çiftin tam manasıyla telepatik olan tanışma hikayelerinden çok önce olan bu rüyasında hayranı olduğu adam ona şöyle sesleniyor: “Ben seni bulamam, sen beni bul!

Bu rüyanın ilhamı ile İlhan İrem’in Ankara’ya gelmesini fırsat bilerek konserine gitmiş. Konser sonrası İlhan İrem’in eline “Magnafantagna’nın Ölümü” kitabını tutuşturarak kalabalığın arasında kaybolup uzaklaşır. Hansu İrem, kitabın içine de İlhan İrem için isim ve adres olmayan bir not bırakmış. Notta sadece şu cümle yazılıymış; ‘sözcüklerin büyütülmesinin bazen sessizlik olduğunu ve neşenin büyütülmesinin bazen gözyaşları…

Hansu İrem ve İlhan İrem’in tanışmalarına aracılık eden Wendy Lichtman’ın öykü kitabı Magnafantagna’nın Ölümü; bir kız çocuğunun ölümü keşfedişini anlatıyor; ölümün gerçek olduğunu bilmekle, yaşam her nasılsa daha değişik görünüyor.

Kaçmak istediğim sessizliğin çağrısı gibiydi…

İlhan İrem’in Ankara konseri uzun bir turnenin ilk durağıydı. 40 gün sonra Anadolu’dan İstanbul’a dönüşte bir magazin gazetesine elinde Hansu İrem’in verdiği Magnafantagna’nın Ölümü kitabı ile turneyi anlatan bir röportaj verdi; ‘Ankara konserinde bu kitabı bana veren kızla evleneceğim’ dedi.  Bu duygusunu “kaçmak istediğim sessizliğin çağrısı gibiydi” sözleriyle ifade etmişti. 

Daha sonra pop star olmanın yoğunluğu ile bir koşuşturma içine giren İlhan İrem her şeyi unutur. Üç yıl sonra, bir başka Ankara konserinde tekrar karşılaşırlar. Sadece birkaç saniye gördüğü halde Hansu’yu hemen tanır. Konserden sonra asistanını kalabalığın arasına göndererek kulise davet eder. Adının Hansu olduğunu öğrenir ve telefonunu alabilir. Ertesi gün Gölbaşı’nda yürüyüşe giderler. 

Hansu aslında kendi verdiği kitap ile yapılan röportajı görmüş ama o zamanlar iletişim olanakları sınırlı olduğu için bir şey de yapamamış. Gölbaşı yürüyüşünde İlhan İrem’e rüyasını anlatmış. Sonra da İlhan İrem röportajda onu çağırdığı halde tanımadığı için ilgilenmemeye karar verdiğini söylemiş. 

Soğuk Ankara ve gölün sessizliğinden sonra “zamansız bir masal gibi” olan bu buluşma sona ermiş ve İlhan İrem İstanbul’a yoğun hayatına dönmüş. 

Hansu’nun İstanbul’daki cadı kazanına girmesini istemediği için uzun yıllar kimselerin bilmediği telefon görüşmeleri ile süren bir arkadaşlıkları olmuş. Bu arkadaşlık sonra ikisi için de aşka ve hayat arkadaşlığına dönüşmüş. 1 Ekim 1991’de sadece ailelerin bulunduğu bir törenle İda Dağları’nda Chalet Chopin’de evlendiler. Mumların ve fenerlerin aydınlattığı bahçede hazırlanmış uzun masada sadece altı kişi vardı; Hansu İrem, İlhan İrem, Suzan Atbiner, Kayhan Atbiner, Mesude Aldatmaz, Nahit Aldatmaz, Ata Nirun ile eşi Serap Nirun.

Bu metafizik tanışma hikayesi sonucu Hansu İrem’e uzun zaman  “Kozmik Yenge” lakabı takıldı. 

1 Ekim 1991’de evlenen Hansu İrem ve İlhan İrem’in düğünü

Söz yazarlığını, sanat yönetmenliği yaptı

Hansu İrem, İlhan İrem’in son dönem eserlerinin pek çoğunun şiirlerini yazmış, aynı zamanda albümlerinin kapak fotoğraflarını çekmiştir. İlhan İrem’in sanat yönetmenliği yapan Hansu İrem, klip yönetmeni olarak da çalıştı. 1988’de çekilen “Anlasana”, “İşte Hayat” ve “Konuşamıyorum” gibi şarkıların klip yönetmeni Hansu İrem’di.

Usta sanatçı İlhan İrem’in cenazesi 30 Temmuz Cumartesi günü 12.00’de Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan anma töreni ardından vasiyeti üzerine Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

İlhan İrem sanat yaşamı boyunca 6 kez Altın Plak olmak üzere pek çok ödül aldı. Aralarında Hey ve Ses de olmak üzere çeşitli dergi, gazete ve kurumlar tarafından pek çok kez “Yılın Erkek Sanatçısı” ve “Yılın Sanatçısı” ödüllerine layık görüldü. Birçok şarkısı ve albümü çeşitli dergi, gazete ve kurumlar tarafından “Yılın Şarkısı/Yılın Albümü” seçildi. 

1988 yılında Yeşiller Partisi kurucularından olan İlhan İrem, şimdilerde asbestli gemi ile tekrar gündeme gelen Aliağa’ya termik santral yapılmasını durduran çevre direnişinin sembol isimlerindendi. “Aynı gemide değiliz biz ışıl ışıl bir Cumhuriyet gemisindeyiz” diyen usta sanatçıya saygıyla…

Anne Frank ve hatıra defteri

Anne Frank, 12 Haziran 1929 yılında, Frankfurt şehrinde dünyaya geldi. Sadece 16 yaşına kadar dünyada kalabilen bu küçük kadın, nazi zulmünden saklanırken yazdığı günlükler ile hatırasını günümüze kadar yaşatmakla beraber, yahudi soykırımının simge isimlerinden biri haline geldi. Anne Frank ve ailesi, 1933 yılında Nazilerin Almanya’yı ele geçirmesinden sonra, Hollanda’ya taşındılar. Ancak, SS birlikleri ailenin izini buldular ve Anne Frank’ın kızkardeşi Margot’yu toplama kampına çağırdılar. İfşa olduklarını anlayan aile, İsviçre’ye kaçmış görüntüsü vererek, günümüzde “Anne Frank Evi Müzesi” olarak bilinen, baba Otto’nun Amsterdam’da bulunan ofisinin gizli üst katında saklanmaya başladı. Anne Frank ve ailesi üst katta saklanırken, alt kat hala aktif bir işletmeydi. Bu nedenle, ailenin gün içinde hareket etmesi, tuvalete gitmesi, duş alması, geceleri ise ışık açması son derece tehlikeliydi. –Anne Frank bu durumu günlüklerinde şöyle anlatır: “Artık birşey yapmaya cesaret edemiyorum, çünkü yasak olmasından korkuyorum.”– Anne Frank ve ailesi, neredeyse nefes dahi almadan bu evde iki yıl geçirdiler. 4 Ağustos 1944 yılı sabahı, gizli ev hala ismi bilinmeyen birinin ihbarı sonucunda, SS subayları tarafından basıldı. Aile, toplama kamplarına gönderilirken, onlara yardım eden iki kişi de tutuklandı. Anne Frank, savaşın bitmesine sadece 2 ay kala, Belsen-Belsen Toplama Kampı’nda, tifüs nedeni ile hayatını kaybetti.

Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Anne Frank, bu gizli evde kalırken, saklanmaya başlamadan kısa bir süre önceki doğum gününde, on üçüncü yaşı için kendisine hediye edilen bir ajandayı günlük haline getirdi ve 2 sene boyunca düzenli olarak yaşadıklarını yazdı. Bu günlük, Anne Frank’ın fikren ve ruhen olgunlaşmasını ve yaşamı yorumlama şeklinin evrimini içtenlikle sunarken, aynı zamanda tüm dünyaya malolmuş kocaman bir savaşı küçük bir kadının gözlerinden görmemizi sağlayan nadide bir eserdir. Anne Frank, içerisinde bulunduğu şartlara rağmen, sevgiyi ve güzelliği mesele eden kadınlardan biriydi. “Sevgi, sevgi nedir? Sanıyorum sevgi sözcüklere sığmayan birşey. Sevgi birini anlamak, onun varlığından mutlu olmak. Mutlulukları, mutsuzlukları onunla paylaşmak.” Anne, yaşamak zorunda olduğu küçücük alana, hareketsizliğe, sıkışmışlığa ve tüm korkulara rağmen, iç dünyasında zenginleştikçe zenginleşen; değişmek, gelişmek ve özgürleşmek arzusunda bir çocuk olarak tüm dünyayı kendisine hayran bırakmıştır. “Ne istediğimi biliyorum, bir amacım, bir fikrim, bir dinim ve sevgim var. Kendimim ve çok mutluyum. Bir kız olduğumu, iç gücü ve çok fazla cesaretli bir kız olduğumu biliyorum.”

Anne Frank’ın Hatıra Defteri, yazarının en büyük dileğini yerine getirmiştir: “Öldükten sonrada yaşamak istiyorum. Onun için Tanrı’ya bana bu vergiyi bağışladığı, kendimi geliştirmek, yazıyla kendimi, içimdekileri anlatmak kolaylığını verdiği için dualar ediyorum. Elime kalemi alınca hiçbir şey gözümde değil, üzüntülerim siliniyor, cesaretim artıyor. Ama bakalım gerçekten değerli bir şeyler yazabilecek miyim?” Anne Frank’ın Hatıra Defteri, altmıştan fazla dile çevrildi ve en çok okunan kurgu olmayan kitap oldu. Savaştan sağ kurtulan tek aile üyesi OttoFrank, kızının günlüğü hakkında şöyle diyor: “Günlüğünü okuyana dek bunca derin düşünceye sahip olduğunu anlayamamıştım. Bu hem şoke olduğum, hem de çoğu ebeveynin çocuklarını gerçekten tanıma fırsatı bulamadığını düşündüğüm korkunç bir andı.”

Anne Frank, tutuklanmasından sonra sadece altı ay daha hayatta kalabiliyor. Şüphesiz ki, Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ndeki en acı detay, günlüğün son sayfası. Son sayfa, ailenin tutuklanmasından 3 gün önce, 1 Ağustos 1944 tarihinde yazılıyor. Anne, bu son sayfada her zamanki gibi rutin hayatından ve iç dünyasından bahsediyor. Sonrasında, günlük bir anda bitiyor; bir devamı, sonu ya da sonucu olmadan, bir bakıma, son söz söylenmeden. Sadece bu detay dahi, dünya tarihinde hala bir insanlık utancı olarak anılan soykırım ve savaş olmasaydı, Anne Frank’ın yaşaması muhtemel günlerin boşluğu gibi kalbe oturuyor. Daha on yaşındayken İkinci Dünya Savaşı ile tanışan Anne, “Yaşadığım her şeye rağmen insanların kalbinde iyilik olduğuna inanıyorum.” diyor.

Anne Frank’ın Hatıra Defteri sayısız tiyatro ve filme uyarlandı. Bu eserler, Pulitzer Tiyatro Ödülü, Tony Ödülü ve New York Drama Eleştirmenleri En İyi Oyun Ödülü ve 3 Dalda Oscar ödülünü kazandı. Bununla birlikte, günümüzde müze olan Anne Frank Evi Youtube hesabı, “Anne, 1944 yılında bir günlüğe değil de video kameraya sahip olsaydı neler çekerdi?” sorusunun cevabı olarak, günlükleri video olarak canlandırdı ve 15 bölümlük bir seri yayınladı. Aynı zamanda, “annefrank.org” adresi üzerinden, kitapta bahsedilen gizli ev ve ofisin planını görebilme ve odalara sanal ziyarette bulunabilme imkanı mevcut. İnanıyorum ki, günlüğünün hemen hemen her sayfasında hayallerinden bahseden, yaşamak arzusuyla dolu bu küçük kadının, bu tamamlanmamış ömrün, bizlere öğreteceği çok şey var:

Ve eğer kitap ya da gazete makalesi yazacak kadar yetenekli değilsem de her zaman kendim için yazmaya devam edebilirim. Ama bundan daha fazlasını istiyorum. Annem, Bayan van Daan ve işlerini yapan ve unutulan diğer tüm kadınlar gibi olmayı hayal bile edemiyorum. Bir koca ve çocuklar dışında kendimi adayacağım bir şeye ihtiyacım var benim!

Her şeye rağmen iyiliğe ve güzelliğe inanan, özgür ruhlu emekçi kadınlara.

Ayrancı’nın yazarları: “Çember”in hikayesi

Mercan Alper, ilk kitabı “Çember”de birbirinden farklı ancak bir o kadar da birbirine yakın 13 öykü anlatıyor. Biz de bu sayıda komşumuz Mercan Alper ile Ocak ayında yayınlanan bu ilk kitabı ve edebiyat üzerine bir söyleşi yaptık. Şu günlerde özlemini çektiğimiz kültür ve sanat etkinliklerini; söyleşileri, kitap fuarlarını, yüz yüze yapılamayan etkinliklerin yerini doldurmaya çalışan muhtelif alternatifleri konuştuk:

Mercan Alper ilk kitabı Çember’le…

Ayrancım Gazetesi olarak öncelikle kitabın için tebrik ederiz. Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Merhabalar, ben Mercan Alper. 1989 yılında Kayseri’de doğdum. 2008 yılında üniversite için Ankara’ya geldim ve o zamandan beri de buradayım. Eşim ve tüylü oğlumuz Toz ile iki senedir Ayrancı’da oturuyoruz. 2012’de Gazi Üniversitesi Grafik Tasarım Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. Şu sıralarda özel bir firmada dijital ürün tasarımcısı olarak çalışıyorum. İş dışında okuyorum, yazıyorum, resim yapıyorum. 

Geçtiğimiz Ocak ayında 13 öyküden oluşan “Çember” adındaki ilk kitabını yayınladın. Öykülerinde ilk bakışta fantastik bir hava göze çarpıyor. Bize biraz kitabından bahseder misin?

Çember” yıllar boyunca yazdığım öyküleri derlediğim bir kitap. Ocak ayında Epona Yayınları etiketi ile yayınlandı, 13 öyküden oluşuyor. Her öykü birbirinden bağımsız gibi görünse de derinde her biri aslında sürekli aynı çemberin içinde dönüp duran hayatları konu alıyor. Öyküler bizi dolaştırıp en sonunda başladıkları yere geri taşıyor. Kitap da adını buradan alıyor.

Öykülerdeki fantastik dokunuşlar benim de bu türe olan ilgimden kaynaklanıyor. Çoğunlukla fantastik edebiyat alanında okumalar yaptığım için yazdıklarım da ister istemez bu doğrultuda şekilleniyor. Ben içinde yaşadığımız dünyanın da tıpkı kitaplarda bahsedilen fantastik evrenler gibi bir sürü mucizeyi barındırdığına inanıyorum. Bu mucizeleri yazıya döktüğümüzde fantastik şeyler gibi geliyor kulağa. 

Okuyucuların çoğu, öyküleri biraz melankolik bulduklarını söylüyorlar ki haklılar. Ben genelde bittiğinde insanın içinde ufak bir sızı bırakan öyküleri seviyorum. Yıllar sonra öyküye dair bir şey hatırlamasanız bile o his, o sızı hep içinizde kalsın, hatırlansın istiyorum. Eşimle bu duruma kendi aramızda bir isim bile verdik; ‘kadife gibi’ diyoruz bu tür hikayeler için. Birbirimize kitap önerirken de “Sen çok seversin, tıpkı kadife gibi” diye özetliyoruz kitapları. Peki ne demek kadife gibi? Hani kadifenin yumuşak ve sıcak olduğunu bilirsiniz ama bazı insanlar kadifeye dokunamazlar ya, dokununca tüyleriniz diken diken olur ama kumaş öyle sıcaktır ki vazgeçemezsiniz de. Öykülerde bırakmak istediğim etki de tam böyle işte, kadife gibi; büyük ölçüde rahat ve sıcak ama bazen acıtan, huzursuz eden ve yine de okumaktan vazgeçemeyeceğiniz öyküler. “Çember”de bu hissi az da olsa yakalayabilmiş olmayı diliyorum.

Seni yazma sürecinde neler motive ediyor? Nelerden besleniyorsun, ilham alıyorsun?

İlham bazen bir rüyadan, bazen gün içindeki küçük bir andan, bazen annemin çocukken söylediği Çerkezce bir kelimenin yıllar sonra öğrendiğim anlamından hayat bulup geliyor. Bazen okuduğum bir kitaptan altını çizdiğim bir cümle bana yepyeni bir hikaye için ilham olabiliyor. 

Yazma için en büyük motivasyon kaynağım ise bir öyküyü bitirdikten sonra tamamen yabancı bir gözle okuduğum an hissettiğim heyecan sanırım. Her seferinde ‘ben bu hikayeyi yazar değil de okuyucu olarak bakınca sevecek miyim’ heyecanını yaşıyorum. Bu duygu beni hep bir sonraki öykü için motive ediyor. Sevmediysem okuyucu olarak sevebileceğim öyküler yazmak için daha da şevkle çalışıyorum.

Günlük rutinlerin sana ilham kaynağı olduğundan bahsetmişsin bir yazında. Bu açıdan baktığında mahallede böyle rutinlerin var mı?

Olmaz mı hiç. Pandemi öncesinde mahallede vakit geçirmek için çok zamanım olmuyordu. Ancak son bir senede yasaklar ve hastalık korkusuyla çok uzak mesafelere seyahat edemediğimiz için Ayrancı sokaklarında dolaşmak en büyük eğlencem oldu. Bir hikayede tıkandığım ya da ilham aradığım zamanlarda genelde evimin yakınlarındaki Cemal Süreyya Parkı’na inip yürüyüş yapıyorum. Yürüyüş sonrası parkın ortasındaki havuzun karşısındaki banklara oturup insanları izliyorum. O kadar çok insan ve o kadar çok hikaye var ki eve her zaman zihnimde bir yığın fikir ve büyük bir mutlulukla dönüyorum. 

Bazı günler Ayrancı sokaklarında evlere, sokak manzaralarına bakarak yürüyorum. Yürüyüş eğer çok zinde hissediyorsam Dikmen Vadisi’nde, daha sakin hissettiğim günlerde Güvenlik Caddesi, Nimet Fırın’da sonlanıyor. Her iki türlü de zihnimde onlarca fikir ve bazen de elimde mis gibi ekmeklerle eve dönüyorum. 

Pandemi öncesi dönemde sayıları çok olmasa da semtte bazı edebiyat söyleşileri düzenleniyordu. Örnek vermek gerekirse UMAG’ta yazarlarla zaman zaman söyleşiler oluyordu. Yine semtte bazı kafe ve kitap evlerinin düzenlediği benzer söyleşiler… Bunlardan bazıları kapandı, çoğu sessiz sedasız bekliyor. Sen, bir sanat dalı olarak edebiyat alanında sosyal ve kültürel etkinlikler açısından yapılanları yeterli görüyor musun? Edebiyat, resim, heykel, tiyatro, müzik, dans gibi bir dal değil. Yalnızlık daha çok yakışıyor sanki. 

Yazma dediğimiz eylem, içinde tek başınalık dışında bir şeye yer vermiyor. Diğer sanat dalları gibi izleyicilerin karşısında sergileyebileceğiniz bir performans değil. Bu yüzden etkinlikler daha çok soru-cevap halinde gerçekleşiyor. Günün sonunda elinizde şanslıysanız imzalı bir kitap ve geçirdiğiniz güzel saatlerin anısı kalıyor. Asıl performans, elinizde tuttuğunuz sayfaların içinde ve okuma eylemi ve en az yazma kadar tek başınalık ile ilgili. Bu yüzden aslında yazar, okunan her satırda kişilere özgü bir gösteri sergiliyor gibi. Her okuyucu için cümleler bambaşka anlamlarda şekilleniyor. Hiçbir okuma performansı diğerine benzemiyor. Bu yüzden ne yazma ne de okuma toplu halde yapılamayacak eylemler olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor. 

Ayrancı sokaklarında pek çok sahaf, kafe ve kitabevi var. Pandemi yüzünden gelinen durum pek iç açıcı değil ancak geçmişte bu mekanların bazılarının yazarları ağırladığını ve çeşitli etkinlikler düzenlediğini hatırlıyorum. Bu mahallede olmayı sevmemizin en büyük nedenlerinden biri de her zaman bu tür etkinlikler olmuştu. UMAG ve etrafımızdaki pek çok diğer etkinlik merkezi mümkün olduğunca online olarak bu deneyimleri bizlere sunmaya devam ediyor. Hiçbir online etkinlik canlı olan kadar etkili olmayacak gibi geliyor ama dünyanın değiştiğini, bazı şeylerin kalıcı olarak bu yöne evrileceğini de düşünmeden edemiyorum. 

Son olarak pandemi şartlarında mümkün olmayacak ancak sonrası için hayal ettiğin edebiyat özelinde etkinlikler var mı?

Türkiye’de yapıldığına pek denk gelmedim ama benim kişisel olarak en çok arzu ettiğim yazarların kendi eserlerini seslendirdiği etkinliklerde yer alabilmek. Hem dinleyici hem de yazar olarak. Yazdığı kelimeleri yazarın kendi sesinden duyabilmek sonrasında da kendisiyle sohbet edebilmek büyük bir keyif olurdu diye düşünüyorum. Tabii insanların dikkatinin çok çabuk dağıldığı şu günlerde onları bir kitabı oturup sakin sakin dinlemeleri için nasıl ikna edebiliriz bilemiyorum ama denemeye değer diye düşünüyorum.

Bir de kitap fuarlarının tekrar düzenleneceği günleri iple çekiyorum. Yayınevlerinin standları arasında koşturup, söyleşilere ve imza günlerine katılıp, eve yorgun ama yüzümüzde koca bir gülümseme ve kucağımızda bir yığın kitapla döndüğümüz o günlere geri dönmek istiyorum.