Görünenin Ardındaki…

Fenomenoloji ya da biraz zorlama tanımıyla “görüngübilim” diye bir felsefe akımı var. Önderliğini şimdiki adıyla Çekya’da doğmuş Edmund Husserl adında bir Alman bilim insanı yapmış. 20. yüzyılın hemen başlarında gelişen bu akım Heidegger’den Sartre’a, Frankfurt Okulu’ndan Foucault’ya kadar bilinen felsefecileri ve ekolleri etkileyen bir bilim dalı aynı zamanda. “Öz”leri araştırıyor. Fenomenlerin, yani görünenlerin gerçeği hepimiz için farklı anlamlar taşıyor. Toplumsal dünya ve toplumsal gerçeklik insanların varsayımlarından ve yargılarından oluşuyor. O nedenle bu akım doğanın ve insanın temel bilgisine, özüne ulaşmayı hedefliyor. İnsan algılarını yorumlayabilmek için sezgilerin de kullanılması gerektiğini anlatıyor.

Denize hasret Ankaralılar’ın borç harç kurdukları kooperatif evleri

İstanbul’la, teşekkür edip vedalaşalı dört yıl oldu. Şimdi, mübadele yaşamış eski bir Ege köyünün eteklerinde kurulmuş bir tatil sitesinde yaşıyoruz. Denize hasret Ankaralılar’ın borç harç kurdukları kooperatif evlerinden birinde… Bir dönem Ankaralı bürokratlar, doktorlar, avukatlar karı-koca çalışıp taksitle bir yazlık, emekli olduklarında da bir kışlık alabilme şansına sahipti. İşte o şanslıların çorak doğayı elli yılda yemyeşil bir cennete çevirdikleri sitede oturan şanslılardan biri de biziz. Mahallemizin kurucuları siteyi yavaş yavaş ikinci nesle devrediyorlar. İnsan yaşamına uygun, harika bir mimariye sahip… Şirin, minik kısa sokakları boydan boya ortadan bölen ana bir yol var. Sokaklar sadece “ana arter”e, kalplere taze kanı taşıyan damara açılıyor. Birbirimizi görelim, hissedelim, doğanın parçası olduğumuzu hatırlayalım diye yapılmış sanki. İlk taşındığımız kış insandan çok domuzları, tilkileri, çakalları, gelincikleri gördüğümüz günler pandemi ile beraber artık sona erdi. Yaz-kış sürekli oturan nüfus her gün artıyor. Mahallede eski olmadığımız için herkesi tanımıyoruz. Elbet sahilde, bakkalda, yürüyüşte selamlaştığımız aşina yüzler var. Bizim anayolun ortalarına doğru oturan bir adam var. Zayıf, ince yüzlü, uzun boylu… Birbirimizi ilk gördüğümüz günden beri selamlaşırız. Bir iki kısa “nasılsınız” dışında hiç sohbetimiz olmadı. O beni nasıl görüyor bilmiyorum. Ama bana “görünen”, yani fenomen, gözlerinin içi gülen biri. Birilerine sormama, bilime, felsefeye danışmama gerek yok diyorum, sezgilerim iyi kalpli biri diyor. Bir başkası için “görünen” aksi biri olabilir ya da kızgın, geçimsiz. Bir telefon konuşmasına yahut eşine hitabından onun çekilmez veya saf biri olduğu iddia edilebilir. Evlerimiz müstakil, tek katlı, kapıları sokağa açılıyor. İki gün önce evinin önünden geçerken kapısı açıldı. Sevindim, ne zamandır görmüyorum, bir merhaba ikimizi de iyi gelir diye düşündüm. Eşinin kolunda; burnunda oksijen maskesi, yüzünde siperlik, solmuş, kırılmak üzere olan bir dal… Merhaba boğazımda düğümlendi. “Çok zor nefes alıyorum” diyebildi. Sokağın ortasında kalakaldım. “Görünen”e yardım edememek, yanına yaklaşamamak, elinden tutamamak, bir ihtiyacınız var mı diye sorup, sohbet edememek… Yakınlarımıza, sevdiklerimize son bir kez sarılamamak, onları uğurlayamamak insanın yüreğini acıtıyor. 

Covid-19 ile ilgili dedikodusu yapılan komplo teorileri ne olursa olsun, görünen tek bir şey var; “nefes alamıyoruz.

İster doğaya tapalım, istersek semavi dinlere; inandığımız yaratıcı, verdiği “nefes”in hesabını soruyor. Emanete ihanet ettiğimizi bize bildiriyor. Canlı; nefes ve sesle doğuyor. Nefes, sesin söze dönüşmesi değil mi? Komşumla iki kelam edemedim. Nefesim daraldı. Tek başına yaşayan bir teyzemiz evdeki kedisi için, bana bir nefes oluyor, demez mi? Bir bitki, çiçek bile yalnızlığımızı almaz mı?

Önce Tomurcuk, sonra Kuzgun Sokak’ta yirmi yıla yakın zaman geçirdik. Kuzgun’daki evimiz girişin üzerinde, sokağa bakan birinci kattaydı. Pencereyi açınca karşımızda  “İsmail” vardı. Laz pastanemiz… İşten yorgun argın gelmişim, arabayı park ederken çağırırdı. “Hele gel nefeslen.” Kışın sıcak bir salep, yaz ise soğuk limonata… Çocukların doğum günlerini önceden bilir, pastayı hazır ederdi. Bazen sıcak börek çıktı diye kızımın eline tutuşturur eve gönderirdi. “Uyanık bakkal” gibi benden para kazanmak için selam vermedi. İşimi, nereli olduğumu, anamı babamı sormadı… Ben de ona. Sadece iki kelam ettik, nefeslendik. Benim fenomenim, bana “görünen”, gözlerinin içi gülen biriydi. Aklımda bir resmi kaldı. Fıçı göbeğinin üzerine yerleştirilmiş, şimdiki sosyal medya emojileri gibi “gülen bir surat.” Elini tutan, mini, minicik bir fıçı, onun üzerinde de aynı emojinin küçüğü, laz oğlu…

Her komşunun, her sokağın, mahallenin elbet bir hikâyesi oluyor. Şimdi pastanenin yerinde yeller esse de Kuzgun Sokak’ın “nefes”ini, burada komşumda hissediyorum. İki ayrı mahallenin, iki ayrı nefesi… Komşuyu, sokağı, insanı biriktirmenin yolu bu olsa gerek, nefeslenmek…

Ne olursa olsun, “görünenin” ardındakine sezgilerimize güvenip ulaşabilmek… Candan cana, “özü sözü bir” insanlar biriktirebilmek… Virüs, “kendini tanı, kendini bil” diyor. İçindeki öze ulaş, önce kendi felsefe taşını parlatmaya başla diyor. İşte o zaman sizinle ben bile baş edemem diyor. Sosyal medyada, televizyonlarda yüzü asık, takım elbiselerle her gün ellerine tutuşturulan kâğıtları okuyanlara; kasmayın kendinizi diyor, sezgilerinize güvenin, içinizden geldiği gibi şaka yapın, bir kez olsun gülün diyor. Bu da sizin sınavınız diyor…

Gülen yüzleriniz, gülen gözleriniz, görünenin ardındaki nefesleriniz bol olsun.

Kuzgun’da bir vaha

Ocak sayısında size Kuzgun Sokak’ta bir apartmanın bahçesinde kış uykusuna yatan kaplumbağalardan bahsetmiştim. Onlar uykudan kalkalı çok oldu. Biz bir uyuduk bir uyandık. Durum böyle olunca kaplumbağaları Nisan başı gibi tam uyandıkları vakit görüp “dünya dönüyor” diyemedik belki ama er ya da geç Kuzgun Sokak’a Tülin hanımın kapısına gidip kaplumbağaları görme şansı yakaladım. Şimdi sıra kaplumbağaların hikayesini bu hikayenin baş kahramanı Tülin Cavlı’dan dinlemekte. Tülin hanım okçuluk branşında ülkemizi milli sporcu olarak temsil etmiş, seçmeler, antrenmanlar ve yarışmalar ile geçen tempolu hayatının hep bir köşesinde ise hayvanlar olmuş. Bu tempolu hayatın içinde kaplumbağalar ise zaman zaman durmayı hatırlatmış. Onunla güneşli bir pazartesi günü apartmanın o güzel bahçesinde buluştuk; 8 kaplumbağa bahçede dolaşıyordu. Apartman sakinlerinin ortaklaşa emek ederek güzelleştirdiği bahçede sadece kaplumbağalar yoktu, restorana satılmaktan son anda kurtarılan 3 bıldırcın, mama vakti gelen kediler, kaplumbağalara selam vermeden geçmeyen köpekler ve o çok özlediğimiz yüz yüze sohbet… Karşısına çıkan ve yardıma ihtiyaç duyan kaplumbağadan leyleğe, ayıdan bıldırcına tüm o canlılarla yollarının kesişmesini Kuzgun Sokak ve Ayrancı’nın eski yıllarını arka plana alarak anlatıyor:

Tülin Cavlı

Sizi tanıyarak başlayalım sohbetimize

Gazi Beden Eğitimi Bölümü mezunuyum. Emniyet Teşkilatı’ndan emekliyim. Milli sporcuyum. Okçuluk ve bisiklet sporları ile ilgilendim. Türkiye’ye okçuluk dalında ilk madalya getiren sporcuyum. 1984 Olimpiyatları’nda Türkiye’yi okçuluk branşında temsil ettim. Türkiye’nin ilk kadın bisikletçilerinden biriyim. Spor alanında çok tecrübem var. Hakemliğim var, antrenörlüğüm var. Görevim nedeniyle Güneydoğu dahil Türkiye’nin her yerinde çok dolaştım ve her dolaştığım yerde mutlaka hayatımda hep bunlar oldu.

Kaplumbağalar?

Sadece onlar değil leylekten martıya kadar… Bir ara Uludağ’a götürülmek üzere toplanan ayılar vardı. Yavruları ile İstanbul’da Yenikapı sahilinde günlerce onlara baktım. Aç susuz hayvanları oraya bağlamışlar, o koca koca ayıları inanamazsınız. Çok büyük ve yaşlı bir ayı vardı. Onun gözündeki yaşı hala unutamıyorum. Uludağ’a götürüleceklerdi ama öyle düzensiz bir toplama yapmışlar ki önlerinde yemek yok su yok. Manavları marketleri dolaşıp bir sürü yiyecekler vs toplayarak onları günlerce bekledik orada. Neyse sonra daha uygun şekilde hepsi Uludağ’a gönderildiler. Yolda gidiyorum işte bir martı buluyorum, kanadı kırık. Onlara balık alıyorum, çalışan dedi ki “Abla sen ne kadar balık yiyorsun?”, “Valla ben yemiyorum martıya alıyorum”. Bir leylek göç mevsiminde, o zaman Çatalca’daydım, vurmuşlar kanadından, uçamıyor. Diğerleri göç etti gitti, bu kaldı. Sonra bir veteriner kliniği tedavisini yaptı ama koca leylek, koyacak yerleri yok. Çatalca’ya götürdüm ben onu. Günlerce benimle yaşadı orada. Sonra kendini toparladıktan sonra, ta öbür göç mevsiminde uçup gitti. Kaplumbağalar da tesadüfen bir gün Antalya’dan gelirken yolumuza çıktı. Arabalar ezecekti. Oradan aldık, buraya getirdik. Artık belediye görevlileri de sağda solda buldukları kaplumbağaları getirip buraya bırakıyorlar. 

Numaralandırıyor musunuz her birini?

Numaralandırıyorum çünkü bir ara çocuklar bizim kaplumbağalarımız diye alıp götürmüşler buradan. Aradık günlerce sonra bir veteriner tahmin etmiş bizim olduğunu, geldi. Birini Cebeci Metro İstasyonu girişinde buldum. Cebeci Stadı’na götürdüm antrenmanda bizimle birlikte oradaydı ama orada olmaz diye onu da buraya getirdim. Sağ olsun binadaki komşularım da onlara bakıyorlar. Yiyecekleri bittiği zaman kıvırcık, domates, karpuz her şeyle besleniyorlar. Portakal Çiçeği’nde bir arkadaş, bir kaplumbağa bulmuş, “onu getirsem olur mu” dedi. “Getir” dedim. Bir tane de Mesnevi sokağa gönderdim. Mesnevi’den Cinnah’a çıkarken hemen solda çok büyük balkonları olan güzel bir bina vardır. Orada bahçe katında şimdi. Onlar da bir kaplumbağa bulmuşlar. Evlerinin bahçesinde geziyormuş. Yanına tek kalmasın diye gönderdim. Bir ara sayı daha fazla idi. Tedavileri bittikten sonra Eymir’e götürüp bıraktım onları. Daha sonra gittiğimde gördüm. Numaraları olduğu için tanıyorum. Şimdi buradakilerin de tedavileri bitti ama 2 yıldır pandemi nedeniyle gidemedik tabi. Eymir’de de o tepelere bırakıyoruz, araçlara yakın olmasın diye. Kırıkkale’ye giderken yine yolda bulduk, keneler basmıştı hayvanı, tedavi olmasa mümkün değil yaşaması. Birinin kabuğunu kırmışlar. Buraya gelenler hep öyle. 

Yani burada rahatsızlığı olan kaplumbağalar oluyor. Tedavileri bitince doğaya bırakıyorsunuz.

Tabi tabi. Özellikle gideyim de kaplumbağam olsun diye değil ama o kadar alıştım ki onlar da bana alıştılar. Beni tanıyorlar. Bir arada yaşamayı öğrendik. İnsandan kaçmaları saklanmaları gibi bir olay yok. 

Bu yıl bahar ayı soğuk geçti. Havalar nasıl etkiliyor onları?

Kaplumbağalar arka ayarlarını kullanıp toprağı kazıp baya derine yumurtalarını bırakıyorlar. Sonra kapatıyorlar üstünü. Geçen senenin sonunda biraz geç kaldı Kasım Aralık gibiydi. 5 tane yavrumuz oldu. Küçücük çok şekerdi ama çok geç çıktıkları için yaşama şansları olmadı. Eve aldım onları, sıcakta, Nisan ayına kadar yaşadılar ama tam toparlayamadılar kendilerini. Sonra birden vücutları yumuşadı, o gerekli besini alamadılar herhalde güneş olmayınca.

Genelde Kasım’a doğru yavaş yavaş yemeği azaltıyorlar, hareketleri ağırlaşıyor. Sonra sürekli yer arıyorlar, kalmak için. Gömülüyorlar. Kardan çok etkilenmesinler diye dallar koydum üstüne bu sene. Sonra Nisan’ın başında yavaş yavaş çıkmaya başlıyorlar. Öyle bir çıkıyorlar ki çamur içinde. Sonra onları yıkıyorum çünkü çamurdan yürüyemiyorlar artık. O zaman da öyle çok fazla yemiyorlar, yavaş yavaş. Artık havalar çok fazla ısındıkça önce güneşin vurduğu yere gidiyorlar, sonra dolaşmaya başlıyorlar. Bir müddet uyuyorlar. Bu sene iki tanesi çıktıktan sonra bir kar bastırdı, aldım eve getirdim.

Burası yoğun bir sokak, araç trafiği, insanlar. Rahatsız oluyorlar mı?

Yok yok alıştılar. Bir sıkıntıları yok. İnsanların da çok ilgisini çekiyor. Mesela çocuklar falan hayatlarında görmemişler, nerede görsünler? Aileler de çok mutlular, bahçe baya bir övgü alıyor. İnsanlar tanıyorlar artık onları. Bazen tırmanmaya çalışıyorlar, ters dönüyorlar, ayaklar havada. Birileri görüp beni arıyorlar, ters dönmüş diye. İnsanlar dokunamıyor, bazılarına ilginç, farklı geliyor herhalde.

Peki kaç yıl oldu kaplumbağalar ile burada?

2000 yılından beri burada kaplumbağalar var. Doğup büyüme Hamamönülüyüm ben. Daha sonra Tomurcuk sokağa taşındık. Sonra işte buralar yapılmaya başladığında da buraya geldik. 63 falandı herhalde. Yani çok eski, 50-60 yıldır falan buradayız. 1980’de tayin ile ayrıldım buradan. 1989’da Diyarbakır’a gittim. 3 yıl kaldım orada. Oradan İstanbul. 17 Ağustos’u falan orada yaşadım. Korkunç bir şeydi. 2000 yılında döndüm Ankara’ya. Benim bir komşum, o zaman çok sorun çıkardı. Her gün zabıta geliyordu. İnsanlar bir şeylerin farkına çok geç varıyorlar, herkesi yıprattıktan sonra. Benim bir görev köpeğim vardı, Hürkan. Hayvanı eve alamıyorum. Arabanın içinde kalıyor. Gece herkes uyuduktan sonra eve alıyorum. Bir gün arabamın içine bir not atmışlar, o notu hala saklıyorum. “Allah belanı versin pis herif, bu güzelim hayvanı buraya hapsetmişsin” diye. Bilmiyorlar ki neler yaşandığını. O hayvanıma rahat vermediler, o çocuğa. Ben de çektim gittim Çatalca’ya. Sonra 8 ay falan yine İstanbul’da. Burası vardı yine ama kimse bakmıyordu. Bahçe böyle değildi. Şimdi sağ olsunlar, şimdiki komşularım çok iyiler.

Buraya ilk geldiğiniz zamanlar nasıldı buralar?

Önceden tabi buralar bomboştu, o kadar güzeldi ki. Yukardan kızakla meclis duvarının olduğu yere kadar kayardık. Burası zaten Ayrancı Bağları diye geçiyor. O meyve ağaçları falan inanılmazdı. Bütün gün ağaçların tepesinde geçerdi ömrümüz, o kadar güzeldi ki. Turizm Sitesi diye geçiyor buralar. Şimdiki Turizm blokları ile Kuzgun Sokak’ın bu tarafı arası arsaydı. Biz top oynardık. Geceleri sokaklardaydık. Mustafa Sandal’ın annesi falan benim çocukluk arkadaşım. Burada oturuyorlardı. Onlar ikizdir Tülin ile Sema. Mustafa, Tülin’in oğludur. Tülin’in babası Hüseyin İleri, o darbuka falan çalardı, ünlülerle, o çok ünlü bir sanatçıdır. Mustafa Sağyaşar falan hep burada otururlardı. Mahallemizde çok ünlüler vardı. Ben de bunların arasına spordan katılmış birisiyim. 

Turizm sitesi ile burası arasında başka bina yoktu yani?

Toplam 228 daire idi. Bizim 3 bina bu tarafta. O zaman insanlar buraları kendileri değerlendiremediler. Üç beş kuruşa sattılar. Ondan sonra dünya kadar bina yapıldı buraya. Düşünün bomboştu. (Şimdiki Mesnevi’nin üst kısmında kalan Kuzgun Sokak ile Refik Belendir arası.) Diyorum ya Atakule’nin oradan merdivenlerle aşağıya kadar kayar, sonra bir de geri yukarı yürürdük, o merdivenleri taşıyarak. Kuzgun’un aşağısına doğru kordon boyu derlerdi ailenin yaşlıları o zaman. Oraya yürüyüşe giderlerdi. Hoşdere’nin alt kısmında da işte Dikmen deresi falan derlerdi oraya, yazlık sinema vardı. Yazlık sinemaya giderdik oraya. Ortaokulu bir yıl Cebeci’de okudum, Cebeci Ortaokulu’nda. Sonra Ayrancı Ortaokulu’nda, ama şimdi Ayrancı Ortaokulu değil adı. Sonra Çankaya Lisesi’nde okudum. Sonra Gazi. Ben hem çalışıyordum o zaman hem okuyordum. Antrenmanlara gidiyordum. Kuzenim vardı burada, onunla. Bir gün kalkıp “Hadi Bolu’ya gidelim” deyip atlayıp bisiklete Bolu’ya gittik, iki kız. Şimdi şurada bisiklete binemiyoruz…

Kış uykusu

Karı ve soğuğu ile aramızda; Ocak ayının hikayesi

Çocuklar uykuda… Öyle bir uyku ki 6 aylık bir dalış, öyle bir uyku ki görenler onları öldü sanır. Kalan zamanda daha sağlıklı olabilmek için 6 ay boyunca tüm yaşam fonksiyonlarını en az seviyeye indiriyorlar. Buna kış uykusu deniyor. Kış uykusuna yatan birçok canlı var. Bu kış, Covid19 salgını sebebiyle bizler de bir çeşit uykudayız ve nedenlerimiz diğer canlılara benziyor. Kış uykusunun ve aslında tüm uykuların temel nedeni, hayatta kalmaya çalışmak. Öyle ya Ocak ayı çetin, sert, soğuk. Bir yandan da günler uzamaya başlıyor bu ayda. O zaman Ocak ayı yenilenme ve uyanışı da simgeliyor. Bu ikilikler ne olursa olsun en nihayetinde yaşam döngüsünün bir yerinde Ocak, karı ve soğuğu ile aramızdadır. Kış mevsiminin en has ayı. Gerçekten de öyledir. 

Dönüp takvime, takvimlerin çok eski tarihine baktığımızda görürüz ki Ocak ve Şubat ayları, öyle sert geçer ki halk ekip biçemez, hükümdar vergi alamaz; tek gayeleri hayatta kalmaktır, öyleyse bu günleri saymanın kime ne faydası vardır? Roma’nın ilk hükümdarı Romolus, MÖ.738’de ayın hareketi esas alınarak hazırlanmış tarihin ilk takvimine Ocak ve Şubat aylarını koymaz. Ona göre yıl, Mart ayı ile başlar ve Aralık ayı ile biter. MÖ.713’te başa gelen hükümdar Numa ise bu durumu düzeltir ve Ocak ile Şubat aylarını takvimin sonuna ekler. Mart ilk ay iken Şubat sondadır. Sonraları Roma hükümdarı Julius Sezar, Güneş yılını esas alan bir takvim hazırlatarak önemli işler yapar. Ocak ayına da önem verir ancak hakkını teslim edemez. Yılın en uzun gecesinin yaşandığı 21 Aralık sonrası Ocak ayı, günlerin uzamaya başladığı, uyanışın başladığı aydır. Ama yılın başı olamaz. Derken Gregoryan (Miladi) takvimin 1582’de kullanılmaya başlanması ile 1 Ocak yıl başı olacaktır.

Ocak ayının bu hüzünlü hikayesi en nihayetinde mutlu sonla biter; duvarınızda yeni yılın takvimi, en baş köşede Ocak ayı, yeni yıldan da bir bir eksiltmeye başladığımız günler. Sayılsın veya sayılmasın, zihnimizde Ocak ayı güzel anlamlar taşıyor. Bizi evlere hapsetse de gece uğultulu sesler boş sokaklarda yankılansa da, güzel. Kimimiz derinden gelen o sesi, loş bir ışığın altında sıcak bir yudumla ninni gibi dinlemeyi seviyor. 

Bir de kar var, bu çetin mevsimin en güzel armağanı. Onun bembeyaz lapa lapa yağdığı yıllar aklımızda, albümlerde, galerilerde. Bir fotoğraf açıyorum; 2017 Ocak ayı, 2016’dan kalma kar hala sokakta. Kuzgun Sokağı’nda, Mesnevi ile Portakal Çiçeği arasında oturuyorum, saat geç olmuş, karşıda apartman görevlisi kaldırımdaki karı kürüyor, sonra tuz döküyor. Başka bir fotoğraf başka bir yıl, yine Ocak ayı, yine Kuzgun sokağı. Bu defa orada oturmuyorum. Portakal Çiçeği’nden Mesnevi’ye doğru inerken Barış Apartmanı önündeki kaplumbağalar aklıma geliyor. Ankara’nın merkezinde, bir apartman bahçesinde, kaplumbağa besleyen bir sakin oturuyor. Bahçenin önünde durup, çalıların arasına bakıyorum. Evini sırtında taşıyan bu canlılar, çok kolay kamufle olabiliyorlar. Kabuklarına çekilip kuytu köşelerde derinlerde bir yerlerde uyuyorlar. Ekim gibi uykuya dalıp, Mart gibi uyanıyorlar. Evrenin uzun yaşayan misafirlerinden, efsanevi, ilham kaynağı. Kış uykusuna yatan evcil bir hayvan. Onlara yazının başında “çocuk” dedim ya, ne büyük gaflet değil mi? Evimizde, bahçemizde, sokaklarda beraber olduğumuz, evleri, bahçeleri, sokakları paylaştığımız hayvanlara karşı sorumluluğu, hayvan sever bir semt olarak Ayrancı’da yaşayan herkes paylaşıyor. Ancak bazılarımız var ki bunu daha derinden yaşıyor. Gününü gecesini hayvanlara vakfeden kahramanların hikayesini anlatmaya elbette bu sayfalar yetmez. İşte onlardan bir tanesi de toprak rengi giyinmiş kaplumbağaların koruyuculuğunu üstleniyor. Ağaçların çiçeklenmesi, bir meyvenin vaktinin gelmesi, kar yağması, güneş açması… Bunlar bize, nasıl dünyanın döndüğünü hatırlatıyor ise, kış uykusuna yatan bir cinsi Ankara’nın merkezinde, sokakta yürürken güvenli alanında görmek, havaların soğumaya başlaması ile göremeyince “dünya dönüyor” demek, dünyanın döndüğünü bir de böyle hatırlamak, ne güzel…