Sanatın iyileştirici dili
Ayrancı’nın renklerini, Ankara’nın gündelik sahnelerini ve toplumsal meseleleri çizgilerinde buluşturan Kıymet Ergöçen, minyatür ve illüstrasyon arasında kurduğu özgün diliyle sanatın iyileştirici gücünü gözler önüne seriyor. Bu yolculuğunu ve dinlemek üzere kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik.

“Bir Balonun Peşinden” rüzgar Kıymet Ergöçen’i ne zaman nasıl Ankara’ya getirdi?
Ankara’ya aslında çok küçük yaşta gelmişim, iki yaşındaymışım. O günden beri de buradayım. Hep bu şehirde büyüdüm, hiç ayrılmadım. Ayrılmayı da hiç düşünmedim. Ankara benim için hep ev gibi oldu.
Kıymet’in renklerle oyunu, çizimlerle dansı, rengarenk ütopya yolculuğu nasıl başladı?
Çocukluğumdan beri çizim yapmayı çok seviyorum. Elimden boya kalemleri hiç eksik olmazdı. Lisede üzerinde illüstrasyonların olduğu kartpostallar biriktirirdim. Aslında illüstrasyona ilgim oradan başladı. Üniversitede güzel sanatlarla birlikte daha bilinçli ve ciddi olarak çalışmaya başladım. Okul bitince de bu merak tamamen bir tutkuya dönüştü. İyi ki de öyle olmuş. Çok mutluyum bu seçimden kendimi şanslı hissediyorum. İllüstrasyon benim için büyülü bir dünya.
Ankara, çoğu zaman ‘soğuk’ ve ‘bürokratik’ anılsa da, senin üretimlerinde farklı katmanlarıyla öne çıkıyor. Ankara imgeleri senin hikayende ve sanatında ne ifade ediyor?
Ankara benim için sadece yaşadığım bir şehir değil, hayatımın bir parçası. Çocukluğum da gençliğim de burada geçti. O yüzden Ankara’ya baktığımda gri binalardan çok kendi anılarımı görüyorum. Eski apartmanlar, yokuşlu yollar, şehrin kendine özgü manzaraları… Hepsi bana çok tanıdık geliyor. Çizimlerimdeki Ankara da aslında bu anıların izlerini taşıyor.


Ankara’nın sıradan görünen gündelik sahnelerini —otobüs duraklarını, apartman balkonlarını, sokak köşelerini— tebessüm ettiren bir dile dönüştürürken nasıl bir yaratım sürecinden geçiyorsunuz?
Benim için her şey gözlemle başlıyor. Bazen bir kafede oturan insanlar, balkondan sarkan bir çiçek ya da sokak köşesinde karşıma çıkan küçük bir kedi… İlk bakışta sıradan gelen bu anlar bana hep bir hikâye çağrıştırıyor. Çizerken eğleniyorsam, o duygu mutlaka çizimlere de yansıyor.
Sanatla örülü bir hayatın izi, senin yaşamında, toplumda ve özellikle Ankara’da nasıl bir iyileştirici ve dönüştürücü etki yarattı?
Çizim benim için kendimi ifade etmenin en önemli yolu. Her yeni kitap, her yeni çizim bana sanki başka bir dünyanın kapısını açıyor. Sanat sayesinde en çok çocuklarla bir araya geliyorum. Onlarla hayal kurmak, üretmek ve küçücük de olsa hayatlarına dokunabilmek bana çok iyi geliyor. Ankara bazıları için gri bir şehir olabilir ama benim gözümde hiç öyle değil, saklı güzellikleri, tarihi ve dokusuyla bana her zaman ilham veriyor.
Eserlerinde ağır ve sancılı toplumsal meseleleri yalın ama etkili bir dille görünür kılıyorsun; sence bu dil, toplumsal mücadelelerin duyulma ve anlaşılma biçimlerini nasıl dönüştürüyor?
Yaşanan olaylara kayıtsız kalmam mümkün değil. Sanat benim için sadece estetik bir uğraş değil duygularımı ve düşüncelerimi aktarmanın yolu. Çizgilerimle hem kendi sesimi duyurabiliyor hem de başkalarının hislerine dokunabiliyorum. Bazen tek bir çizgi, sayfalar dolusu sözden çok daha fazlasını anlatabiliyor. Bu sadelik de izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmamı sağlıyor.

Çizimlerinde genellikle renkli ve eğlenceli bir dil öne çıkıyor. ‘Cehennem Senfonisi’ ise işin bu çizgiden ayrışarak daha karanlık ve yoğun bir atmosfer taşıyor. Hikayesi ne?
Çizgilerim genellikle neşeli, umutlu ve rengârenk. Keşke yaşadığımız dünya da öyle olsa… ‘Cehennem Senfonisi’ ise sürekli haber izlediğim, gündemin çok yoğun olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Dünyada gördüğüm kötülükler ve acılar beni derinden etkiledi, bu da doğal olarak çizgilerime yansıdı. O çalışmam aslında bir isyan, bir haykırış, bir imdat çığlığı gibiydi.
Kırmızı Balon filmini aklımıza düşüren kitabının dışında çizgileri kelimelerle anlatmayı denesen nasıl ifade edersin? Ankara’yı resmetsen ‘Kırmızı Balon” durakları nereler olur?
Çizgilerim hep neşeli, umutlu ve rengârenk. Ankara’yı ‘Kırmızı Balon’la anlatsam, balon önce kale surlarında biraz dinlenirdi. Sonra Ayrancı Antika Pazarı’na uğrar, eski eşyaların arasında gezinirdi. Dikmen Vadisi’nde nefes alır, Kuğulu Park’ta kuğuların yanında süzülürdü. En sonunda da Tunalı’nın kalabalığına karışıp tekrar gökyüzüne yükselirdi.
Çizerken ilham aldığın yerler, mekanlar, alanlar, parklar bahçeler, kediler gibi mahallende sakinler var mı?
İlhamın nereden geleceği hiç belli olmuyor, bazen bir sokağın köşesinde karşıma çıkan bir kedi, bazen de eski bir apartman… Aslında ilham her yerde. Bazen bir parkta, bazen bir kafede defterimi açıyorum. Benim asıl ıssız köşem ise defterimin sayfaları, çünkü nerede olursam olayım, açtığım anda bana ait bir dünya oluyor.

Ankara çizdiğin bir resim olsa Ayrancı hangi renk olurdu dersin?
Ayrancı benim için tek bir renkten çok, yan yana duran tonlardan oluşuyor. Eski apartmanların solgun renkleri, ağaçların yeşili, gün batımında binalara vuran turuncu… Hepsi bir araya gelince gözümde Ayrancı canlanıyor.
Yeni projeler yolda mı?
Çok heyecanlıyım; yazıp resimlediğim yeni kitabım çok yakında çıkıyor. Bunun yanında yeni bir kitap projesi de gündemimde. Bir süredir yoğunluktan ertelediğim bir sergi projem var, onu da hayata geçirmek istiyorum. Pusulamın yönü hep yeni kitaplar resimlemek ve dünyanın dört bir yanındaki çocuklara ulaşmak. Ayrıca minyatüre daha çok ağırlık verip, geleneksel yöntemlerle üretmeye devam etmek de hedeflerim arasında.

