Ayrancı’da yürümek

Yürünebilir kent yaşanabilir kenttir:

İnsan ve çevre ilişkisi insanın erişebilir ve çevrenin ulaşılabilir olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. İnsanın doğa ile iç içe yaşadığı dönemden doğayı bir rant aracı olarak gördüğü günümüze kadar mekânın dönüşümü insan eylemlerini de dönüştürmüştür. Önceleri insanlar barınmak, yiyecek bulmak ve güvenlik ihtiyaçları için uzun mesafeler yürürken günümüzde temel ihtiyaçlarını motorlu taşıt aracılığıyla karşılayıp spor yapmak ya da gezmek gibi amaçlarla yürüyüş yapmaktadır. Ancak yürüyüşün her türünde güvenli, konforlu ve sağlıklı olması gerekmektedir. 

1900’lü yılların sonuna doğru kentsel sorunlar iyice ayyuka çıktığında Avrupa Parlamentosu tarafından 1988 yılında Yaya Hakları Bildirgesi yayınlanmıştır. Bu bildirge yayaların güvenli ulaşımını sağlayacak güvenlik önlemlerinin alınması gerektiğini belirtir. Yürümenin güvenli olması kaldırımlardan tutun da tabelalara kadar birçok konuyu ilgilendirir. Hızlı kentleşme nüfusun kontrolsüz artışını ve çarpık yapılaşmayı beraberinde getirmiş, böylece kentler birçok soruna ek olarak yürünebilir olma niteliğini de kaybetmiştir. Özellikle otomobil üretimindeki artış, otomobil satışına teşvik için trafik kurallarının dahi motorlu taşıtlara yönelik olmasına yol açmıştır. Yürümek en doğal ve basit ulaşım aracıyken kentsel mekânın dönüşümü yürümeyi zor hatta imkânsız hale getirmiştir. 

Araç öncelikli kentlerden yaya öncelikli kentlere geçiş sürecinde ulaşmak ya da gezmek için yürüme eyleminin gerçekleştirileceği mekânın yürümeye uygun olması gerekmektedir. Yürünebilir kent yaşanabilir kentin de göstergesidir. Jacobs yaya ve araç trafiğinin birlikte aktığı cadde ve bulvarların insanları birbirine yakınlaştırdığını, buraların yaşamak için daha uygun olduğunu ifade etmiştir. Yürümek için sağlanması gerekenler uygun zeminli yürüme alanları ve kaldırımlar, yer yön işaretleri ve tabelalardır. Kentsel çeşitliliğin argümanları arasında da sayılan ve kent mobilyası olan tabelalar doğru yönlendirme, sokak, cadde ve mahalle adlarını belirtme, trafik kurallarını hatırlatma açısından gereklidir. Thierry Paquot Şehirsel Bedenler isimli kitabında şehrin yayayı fiilen okuyucuya dönüştürdüğünü ifade ederken ışıklı ve ışıksız tabelalardan bahseder. 

Tabela tahta veya sacdan yapılan, üzerinde belirtici, tanıtıcı bir yazı, sayı, im ya da resim bulunan levhadır. Tabelalar sokak, cadde ve mahalle gibi alanlarda yaya ve trafik güvenliğini sağlamanın yanı sıra kent kültürünün de bir parçasıdır. Tabelalar sayesinde kent okunulabilir bir hâl almakta ve bireyler daha kolay yönlerini bulmaktadır. Tabelaların konumu yayanın görüş açısı ve hızına uygun şekilde seçilmelidir. 

Kentteki sokak tabelaları kentte hatta ülkede yaşanmış sosyal ve siyasi birçok olaya atıf yapmaktadır. Özellikle İstanbul duvarlarını süsleyen tabelaların kent kültürüne etkisini değerlendirmek için birçok çalışma yapılmıştır. Bildirişim tasarımı ürünü adını alan tabelaların rengi, yazı şekli ve şeritleriyle okunaklı, estetik ve standart olduğu ifade edilmektedir. Tabelaların önemini vurgulayan ve kentimizde yapılan bir diğer çalışma ise tabela tasarımlarının halk oylamasına sunulmasıdır. Belediye ve Büyükşehir Belediyesi Kanunları tabela düzenlemelerine ilişkin maddeler içermektedir. Bu çerçevede yapılan oylama katılımcılığın, kent sakinleri için hayati olan ya da olmayan her konuda sağlanması yönünde önemli bir adımdır. Kırmızı ağırlıklı, beyaz yazılı ve siyah şerit tasarımlı tabelalar kent estetiğinin sağlanması için bir örnek hazırlanmış; sokak, cadde, meydan, bulvar gibi alanlara asılmıştır. 

Tabelalar, Ayrancı semti için işlevsel bir özellik taşımaktadır. Ayrancı semti kapsadığı beş mahalleyle birlikte yaklaşık 50 bin nüfusun ikamet ettiği 15 dakikalık mesafe içerisinde semt sakinlerinin ihtiyaçlarını yürüyerek veya bisikletle karşılayabileceği bir mekândır. Semtte yaptığımız bir online anketten edindiğimiz bilgilere göre semt sakinleri Ayrancı’nın oldukça güvenli bir mahalle olduğunu söylerken buranın en önemli sorunun kaldırımlar ve yürüme yollarının eksikliği olduğunu belirtmiştir. Seve seve yürümek ama bir hobi olarak ya da markete, manava, kasaba yürümek bu semtin sakinlerinin ortak özelliğidir. Güvenli yürümek için Ayrancı oldukça anlaşılır tabelalara sahiptir. 

Kentteki tabelalar yeterince anlaşılırsa ve doğru konumlandırılmışsa kente ilk kez gelen birinin kaybolması pek mümkün değildir. Tabelaları takip ederek hem yön bulmak hem bir kentin kültürünü anlamak hem de sokaklara/caddelere/meydanlara ismini veren kişileri tanımak mümkündür. Ankara Büyükşehir Belediyesinin tabelalara koyduğu QR kod tabelada ismi geçen kişinin hayat hikâyesini öğrenmemizi sağlar. Ayrancı’da da şair ve yazar isimlerinin, bürokratların, ülke başkanlarının, siyasetçilerin ve gazetecilerin isimlerinin yer aldığı tabelalar doludur. Ankara’nın en eski semtlerinden olan ve mahalle kültürünü hâlâ yaşatan Ayrancı semtinde tabelaların semtin kültürel ve mimari yapısına etkisi, tabelaları bir çalışma konusu olarak ele almayı gerekli kılmıştır.

Rengarenk giriş seçenekleri ile Ayrancı-II

Ayrancı semtinin araç ve yaya girişlerine göre farklı yerlerden birer nizamiye kapısı gibi karşılayan kapılarından bahsediyorduk. Bunlar kimi yerde parklardan, kimi yerde caddelerden ve göbeklerden, kimi yerde simgesel yapılardan adını alan romansı girişlerdir.

Başkentin simgelerinden Atakule kavşağından Hoşdere Caddesi’ne, Çetin Emeç Bulvarı sonundaki Polis Evi’nin yanından Mesnevi Caddesine, Atatürk Bulvarından ABD Büyükelçiliği’nin bulunduğu Zeytin Dalı Caddesi üzerinden Güvenlik Caddesine her biri Ayrancı’ya gelen ve gidenler için “Hoş geldiniz” ve “Güle güle” diyerek gönülleri sıvazlayan kapılardır. 

Atakule’den Hoşdere Caddesi’ne giriş. Trafik Hoşdere’de çift yönlü işler.

Atakule girişi 

Kuğulu Park kavşağından itibaren Çankaya’ya doğru başlayan Cinnah Caddesi, tepedeki Atakule’ye zorlu bir tırmanış ile kavuşur. Buradaki dörtlü kavşağın bir tarafında, trafiğin hala çift yönlü işlediği ender yollardan biri olan Hoşdere Caddesi başlamaktadır. 

Cinnah yokuşunun başından itibaren Gelibolu, Yeşilyurt, Farabi, Alaçam, Mesnevi, Enis Behiç Koryürek. Kuloğlu, Ahenk, Kırkpınar, Will Brant, Pilot, Vali Dr. Reşit, Hava ve Muzaffer Sarısözen sokak ve caddeleri Aşağı Ayrancı’ya açılan şirin, sakin ve mütevazi kapılar olarak sıralanmaktadırlar. 

Ayrancı’da bazı sokaklar Hoşdere Caddesi üzerinde birleşip yollarına devam ederek her iki Ayrancı’da yer alırlar. “Aşağısı da, yukarısı da gücenmesin” dercesine her iki semtte kardeşlik bağı oluşturur bu sokaklar… 

Atakule Kavşağı’ndan Hoşdere’ye yönelince, dikkat çekmeyen ve az bilinen Portakal Çiçeği Vadisi girişi.

Aşağı Ayrancı’dan uzanıp Hoşdere’nin üstünden zıplayarak karşıya geçen bu sokaklar, meclis duvarlarıyla koşut uzanan Ömür, Tomurcuk, Şair Baki, Şehit Mahir Turan, Güzelyalı, Şair Nefi adlarını taşırlar. 

Ömür Sokak Meclis duvarlarının bitiminde, her iki Ayrancı’nın baş yastığı gibidir. Ömrün başlangıcı gibi görünen bu sokak Güvenlik’ten ve Dikmen girişinden Hoşdere’ye kadar trafiğe açıktır. Her iki yönden birbirine ters istikamette gelerek Hoşdere’nin başında adeta öpüşerek buluşurlar.

Yaylagül, Ali Dede, Tomurcuk, merdivenlerden çıkan Yeşilyurt, Reşat Nuri, Cinnah ile Hoşdere arasında kalın bir çizgi atan Mesnevi,  Şair Baki, Örgü, Güzelkent, Halit Ziya, Halide Nusret Zorlutuna, Süleyman Nazif, Yunus Nadi… Hoşdere yokuşuna çıkışta sağ kanatta bulunan Yukarı Ayrancı ailesinin kolları olarak giriş yaparlar.  

Hoşdere çıkışının sol kanadında, yukarıda söz ettiğimiz iki yanlı sokaklar dışında, Selimiye, Çalgı, Fuar, Hava, Piyade sokakları gelip geçenlere buyur etmektedir. Selimiye Dikmen Yolu’ndan Hoşdere’ye çift yönlü işlemektedir. Aynı güzergahta Jose Marti Parkı, Çankaya Lisesi ve Portakal Çiçeği Vadisi girişi bulunmaktadır.

Şili Meydanı tarihi Çınar Ağacı’nın gölgesinden Kuveyt Caddesi girişine bakış.

Şili Meydanı girişi

Adile Naşit Parkı’ndan başlayarak Kuğulu parka kavuşan eski Güven Caddesi’nin adı sonraki yıllarda Kuveyt olarak değiştirildi. Bu güzergah Aşağı Ayrancı’nın araç çıkış, yaya giriş kapısıdır. Ünlü Şili Meydanı bu caddede yer almaktadır. Atatürk’ün manevi kızlarından Afet İnan Parkı bu cadde üzerinde bulunmaktadır. Ayrıca eski Başbakanlardan Adnan Menderes’in beyaz köşkü de bu meydandan başlayan Paris Caddesi’nin hemen yanıbaşındadır. Menderes’in bu köşkü yetmişli yılların sonuna doğru bir holding tarafından satın alınmış, müzeye dönüştürülme çabalarından sonuç alınamamış. 

Bir akşam vakti Şili Meydanı’ndan Sheraton dev bir gece lambası olarak poz verir.

Ahmet Vefik Paşa okulunun arka bahçesi Kuveyt Caddesine bakmaktadır. Kafe ve barlarıyla olaysız, sevimli ve cıvıltılı ortamından karşıya bakılınca akşamları Sheraton dev bir gece lambası olarak poz verir buradan. Şili Meydanı’nda bulunuyorsanız, istemeseniz de sizi Kuğulu Park ile Tunalı Hilmi Caddesi’ne uğramaya mecbur bırakır. Aşağı Ayrancı’nın gerilimleri söküp atan büyülü giriş kapısı burasıdır. 

Gözler Şili Meydanı’na çevrilince bol ağaçlı bir giriş ve Yunanistan Büyükelçiliğine ait boş arsa dikkati çeker.

Akşamları yapılan mahalle gezintilerinde gönül gözüne takılan esenlik veren görünümler, yaşanılan o yerlerin ayrıcalıklı zenginliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Şili Meydanı ve Kuğulu Park, Aşağı Ayrancı halkına çok yakın, Yukarı Ayrancı için de uzak değildir.

Ayrancı’da 25 yıl: Dört yön, onaltı rüzgar ve yedi iklim, beş kıta*

Ankara coğrafyasıyla 50 yıllık maceram dediğim “Ankara Haritaları” ile haşır neşirliğimden sonra Ankara coğrafyası üstündeki hareketliliğimi ve Ayrancı’nın bunda tuttuğu yeri sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Ankara’ya ayak basma

Ailem 1966 yılında Yozgat’tan Ankara’ya göç etmiş, ilk yerleşim olarak Gülveren’i seçmiş. Ben bu göçten 6 yıl sonra orada doğmuşum. Bizimkiler 1976 yılında Kemal Burkay’ın şiiri ve Yeni Türkü’nün bestesi ile ünlenmiş Mamak Cezaevi’nin de görüş kapısı olan; Kömür Deposu’nun olduğu yere çok yakın bir arsa alıp Almanya’da yaptıkları birikimlerle iki göz bir salon bir gecekondu yaptılar hayal meyal hatırladığım. Abimi ve beni “okuma” göreviyle bu evde babaanneme ve amcalara emanet edip Almanya’da çalışmaya devam etti annem ve babam. 1998 yılında Ayrancı’ya taşınana kadar orada yaşadım.

Ayrancı’yı bilir hale gelmem

Aslında üniversite yıllarımda Ayrancı benim için bilinir bir yer haline gelmişti az da olsa… Hatta geçen yazıda zihinsel harita tekniğiyle bakarsak benim için Kuzey Ankara’yı temsil ediyordu desem yeridir. Atakule’den ötesi pek yoktu benim için…

Staja uzun “yürüyüş”

Üniversite yıllığında bana ayrılan bölüme hakkımda yazan Müge arkadaşımın deyişiyle “kentin doğusu ile batısı arasında dokuduğum mekik” bir yandan devam ederken Pilot Sokak’ta Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi Metropol İmar’da staj yaptım. Böylece taşınmadan önce Ayrancı maceram başladı sayılır 1993’te. Ocak’ta dilekçe verip mayısta “kontenjanımız dolmuştur” yazılı mektupla orada staj yapma umudum kırıldıktan sonra Ağustos’ta bizim sınıfdan epey bir arkadaşımın orada staj yaptığını görünce Pilot Sokak’tan İzmir Caddesi’ne oradan Necatibey Caddesi’nde ki SHP Genel Merkezi’ne yaptığım “yürüyüş” ile staja başlamıştım. Oradan Dikmen Vadisi’nin sonundaki şirket merkezine oradan da tekrar Pilot Sokağı’na tekrar geldiğimde telefonlardaki bugün kullandığımız adım ölçerler olsa 10 binden fazla adımı görürdüm sanırım. O günlerde beni “herkesi buraya gönderiyorlar” sözleri ile beni karşılayan Sedvan Hoca’ya herkes diye genelleme yapmanın yanlış olduğunu birazda gençlik heyecanı ile sertçe söylemiş olsam da sonrasında Sedvan Hoca’yla yıllarca devam etti ahbaplığımız… İki ay süren bu ilk Ayrancı maceram aynı zamanda ilk mesleki deneyimimdi. Staj boyunca bir yandan Dikmen Vadisi’nde Proje çerçevesinde boşaltılmış ve boşaltılması için gün sayılan gecekonduların fotoğrafla tespitini yapıyor ve 1983 imar affına göre kazanılmış haklarını tespit ediyorduk. Bu arada diğer yanda da Eryaman’da proje aşamasında olan “Kırkayak” adlı bir pilot yapı kooperatifinin maketini yapıyorduk.

Dikmen Vadisi’nde ilk kaygılar

Gecekondu tespitleri yaparken Dikmen Vadisi sakinlerinin bir yandan belediyenin vaatlerine inanmak isterken diğer yandan da yaşadıkları kaygıları gözlerinden okuyordum. Doğrusu bugün Dikmen Vadisi’nde ortaya çıkan kentsel çevre ve onun kullanıcıları düşünüldüğünde hem onların yaşadığı hem de benim onlar adına duyduğum kaygıyı bile çok aşacak şekilde bir soylulaştırmaya tabi olduklarını görmek gerçekten yürek acıtıcı… Bu günlerin belki 10 yıl sonrasında artık sosyal olguya dönüşen “Barınma Hakkı Mücadelesi”ne destek ve yön vermek üzere tekrar oraya ayak bastım. Arkasından en son ilçe belediyesi yöneticisi olarak Vadiye gittiğimde kendimi rubik küpün her rengini tamamlamış gibi hissediyordum ama bu ne yazık ki bir başarı duygusundan çok hüzün vermişti bana.    

Ayrancı’nın üç sokağı

Ayrancı’da 15 yıla yakın zaman diliminde üç sokakta oturdum. Sırasıyla Tirebolu, Güz ve Portakal Çiçeği… Aslında bu sokakların rakımındaki yükseliş misali, Ayrancı sakini olma sürecim benim de Ankara kentine kendimi ait hissetme duygumu da güçlendirmişti.

Ayrancı’ya don biçme

Bir Ayrancı sakini olduğum dönem aslında kentin batısında Çayyolu ve ötesinde büyük imar rantları eşliğinde yeni bir Ankara’nın kurulduğu yıllardı. Tunalı-Kuğulupark-Şili Meydanı-Güvenlik Caddesi-Yeşilyurt Sokağı-Hoşdere aksının parıltısının azaldığı yıllardı. Ayrancı’nın havalı günleri yavaş yavaş geride kalıyordu. Ama bu günler geride kaldıkça olgunluk ve karakteri de oturuyordu bir yandan. Daha yalın daha net bir kimlik üretmeye başlamıştı semt. Bu kimlik kuşkusuz ki, yeni yetme zenginlikten, biraz sonradan görmüşlükten ve lüksten sıyrılmış bir kimlikti. Üstündeki rant baskısından sıyrılarak boşalan dükkanlarda küçük küçük cam, seramik, resim atölyelerinin boy gösterdiği ikinci el eşya dükkanlarının da arzı endam ettiği yeni bir dönemdi bu. 

Ayrancı’nın bildiğim ilk kentsel toplumsal mücadelesi “Kuğulu Park Direnişi”

İlk Kuğulu Direnişi – 2006

Bu dönemde Ayrancı’nın bildiğim ilk kentsel toplumsal mücadelesi “Kuğulu Park Direnişi”ni de yaşamıştık. Ben Odalar ayağından yaşadığım bu sürece Kavaklıderem Derneği’nden rahmetli İsa Bey, Bir bölge sakini olarak Alper Fidaner, bir koruma derneğini temsil eden Nevin Hanım, Belediyeden Ergun bey ve daha nice Ankaralı destek olmuştu. Mücadelemizle her ne kadar alttan geçen tüneli engelleyemesek de o dönemde Kuğulupark’ı heba edecek bir proje olmasının da önüne geçmiştik. Kızılay’da yaya geçitlerinin geri alınmasıyla başlayan() Ankaram Platformu’na dönüşen bu süreçte Kuğulu Park Direnişimiz de Ankara’nın kent hafızasında yerini almıştı. Ankara’da 2013’de Gezi Direnişinin merkezi de Kuğulu Park olmuştu. Ankara’da o tarihlerde Gezi Direnişi “Kuğulu Park Direnişi” olarak anılır olmuştu.

Kavaklıderem Derneği’nden rahmetli İsa Çapanoğlu’nun da başını çektiği Kuğulupark direnişi

Son sözler – Son hisler

Kuğulu Park mücadele süreci 1990’lı yıllarda yani bizim yirmili yaşlarımızda katlı kavşak kavgasında Odaları teknik raporları ile yalnızlaştıran “Mimarlar-mühendisler-şehir plancıları işine baksın trafiği şoförlere bıraksın” şiarına karşı otuzlu yaşlarımızda yanımızda tüm kent bileşenleri ile birlikte verdiğimiz kolektif-diyalektik bir yanıttı. 

Bu sürecin en çok emek verenlerinden biri olarak, en fazla dayandığımız siyasi öğretinin TMMOB’nin unutulmaz başkanı Teoman Öztürk’ün “Yüreğimizdeki insan sevgisini ve yurtseverliği, baskı ve zulüm yöntemlerinin söküp atamayacağının bilinci içinde, bilimi ve tekniği emperyalizmin ve sömürgenlerin değil, emekçi halkımızın hizmetine sunmak için her çabayı güçlendirerek sürdürme yolunda inançlı ve kararlıyız…” sözlerinde saklı olduğunu söyleyebilirim.

Beni Ayrancı’nın bir sakini olmaya götüren sürecin kentsel toplumsal mücadeleler açısından da bir kesitini sunmak istedim. 

Ne demiş Karanfil Sokağı şiirinde Ahmed Arif “Döğüşenler de var bu havalarda”. Ayrancı da o misal bende…


(*) Ahmet Arif’in Karanfil Sokağı şiirinden…

Tekmil ufuklar kışladı

Dört yön, onaltı rüzgar

Ve yedi iklim beş kıta

Kar altındadır.

Ayrancı’nın patili tabelaları

Ayrancı, hayvanseverlerin bolca bulunduğu bir semt. Hak odaklı yaşama ütopyamıza en yakın semtlerden biri olan, Ankara griliğinde adeta bir gökkuşağı gibi açan Ayrancı’da geçtiğimiz aylarda semt meclisi gönüllüleri tarafından sokak hayvanları için bir çalışma yapıldı. Ne yazık ki proje hedefe ulaşamadı; belediye ilgilenmedi, 23 tabelanın 21 tanesi artık yok… 

Ayrancı ve civarında sıkça karşılaştığımız kedi, köpek, kirpi gibi dostlarımız bazı bölgelerde daha yoğun yaşıyor. Bu alanlar bazen kentsel dönüşüm inşaatı, bazen dönemsel bir eğlence/mekân trafiği, belli saatlerde dört yol ağızları gibi, ne yazık ki oldukça sık aralıklarla patili dostlarımızın trafik kazası yaşadığının da hepimiz farkındayız. Bu konuda iki ayaklı, sürücü komşularımızın ve semtimizden sadece güzergâhı dolayısıyla geçenlerin biraz dikkatini çekmek için Ayrancı Semt Meclisi’nin Hayvan Hakları Çalışma Grubu, bireysel çabalarıyla tabela çalışması gerçekleştirdi.

Aralarında para toplayarak “Dikkat kedi/köpek/kirpi çıkabilir” içerikli 23 tabela hazırlayan gönüllüler semtte araç kullananlarda farkındalık oluşturma amacındalar. Tabelalar, semt sakinlerini ve semtten geçenleri uyarmak amacıyla Ayrancının çeşitli yerlerine uygulandı. Ayrancı Semt Meclisi Hayvan Hakları Çalışma Grubu’ndan Ekim Yavuz’un büyük emeği ile gerçekleştirilen tabela çalışmasından günümüze ne yazık ki 2 tabela kaldı. 

Ekim Yavuz

Semt Meclisi gönüllüsü Yavuz çalışmalarını, niyetlerini ve gerekçelerini şu sözlerle ifade ediyor: “Hayvanları sevmesek, önemsemesek bile ‘kentin doğası’ gereği korumamız şart… Neden mi? Bilinenin aksine kentlerin de doğası var. Toplu yaşam alanlarının olduğu yerlerde hastalıkların olması kadar normal bir şey yok. Toplum sağlığı için kentlerde köpek ve kedilerin olması şart. Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Yakın tarihte Avrupa’da sokaklardaki köpek ve kedilerin topluca katledilmelerinin sonucu şu an ne yaşanıyor dersiniz? Hastalık yaymaları çok olası olan sıçan ve fare baskınları! Kediler fareleri avlar tamam doğru bilgi, ancak sıçanların kentin üstüne çıkmalarını kimler engeller? Tabii ki sokak köpekleri… Yani aslında şu anda sokak köpeklerine hiç olmadığı kadar muhtacız. Bakınız şu an Avrupa kentlerine… Fransa’da şimdilerde fare ve sıçanlarla nasıl barış içinde yaşamaları gerektiği empoze ediliyor halka. Bizler bu topraklarda bu hayvanlar sayesinde bir veba salgını yaşamadık. Onlara ne kadar teşekkür etsek haklarını ödeyemeyiz aslında. O yüzden bunun bilincindeki mahalle sakinleri olarak düşündük ki toplumumuzun parçası, insan sağlığı koruyucusu bu hayvanlarımızı bu araba teröründen korumalıyız! Kirpi, kedi ve köpek dostlarımız için insanların ilgisini çekecek ve gülümsetecek trafik tabelaları yapalım dedik. Paramız 23 taneye yetti ama güzel bir başlangıç oldu diyebilirim.

Ahmet Uçar

Ayrancı Semt Meclisi sözcüsü Ahmet Uçar tabelaların takılmasında yer alanlardan biri. Çalışmayla ilgili olarak Uçar, “Semt meclisine Ekim Yavuz arkadaşımız bu öneriyle geldiğinde merakla kaşılandı. Sonrasında bir farkındalık çalışması olarak biz de çalışmanın içinde yer aldık. Tabelaların uzun süreli kalmayacağını biliyoruz. Sonuçta tabela konusunun da bir kuralı, bir yasal çerçevesi var. Fakat Ayrancı gibi hem hayvan sayısının çok olduğu aynı zamanda da yoğun ve hızlı trafik akışının olduğu yerlerde bu tür çalışmalar konuya dikkat çekecek nitelik taşıyor. Ekim arkadaşımızın bu konulardaki duyarlılığı da yüksek. Aynı zamanda çalışma disipliniyle semt sakinleri arasında bir yer edinmiş durumda. Biz bu tür çalışmaları destekliyoruz. Farklı yerlere de örnek olacağını düşünüyoruz.” diyor.

Tehlikeli olabilen sokakların girişlerine farkındalık yaratmak için asılan tabelalar semt sakinleri tarafından da sempatiyle karşılansa da ne yazık ki sürdürülebilir olamadı. Bu konuda elimizden bir şey gelir, derman olurum derseniz lütfen semt meclisi ile iletişime geçin: ayrancisemtmeclisi@gmail.com

Bir Ankara efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu

Sırtında gitarı, üzerinde Hard-Rock Ankara kot gömleği, ayağında yaz-kış çıkarmadığı kovboy çizmeleri ile çalacağı mekâna grup arkadaşlarından en önce gelir, efsanevi Fender’ini özenle kılıfından çıkarır ve alâmetifarikası olan gitarının tonunu cerrah titizliğinde ayarlar. Sahne ışıkları açılır. Gözlerini kapar, müzik başlar, solo kısmında sahnede ufak adımlar atar ardından kot pantolonun arkasında yakılmak üzere hazır bulunan sigarasını yakar, onu da gitarının tellerine sıkıştırdığı an başka bir dünyanın kapıları ardına kadar aralanır. Bu sahne Ankara’da uzun yıllardır değişmedi. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerinden Süleyman Bağcıoğlu’ndan bahsediyorum. Sadece Ankara’da değil, Türkiye’de dinleyeni giderek azalmakta olan bir müzikal geleneğin son temsilcilerinden. Kendisi müziğin bu çağda hala idealist bir şekilde yapılabileceğinin en somut kanıtı bence.

Süleyman Bağcıoğlu

Efsanevi A-Bar ve Blues Express günleri

Süleyman Abi, müzikal yaşamına dokuz yaşında abisinin gitarını gizli gizli çalarak başlar. Beatles, Rolling Stones plakları ilk dinlenen plaklardır. Bu plaklar sayesinde rock müzik de Bağcıoğlu‘nun hayatına girmiş olur. Zaten bu istikametten de hayatı boyunca hiç sapmaz. Müzikal anlayışını hep bu hattan yana çizer. Kabataş Lisesi’nde okurken ilk müzikal denemelere başlar. Zaten kısa bir süre sonra Kabataş Lisesi’nde Milliyet gazetesinin düzenlediği yarışmada, arkadaşları ile kurduğu grupla birinci olur. Kabataş Lisesi’nde sonra 7 senelik bir memuriyet macerası olur. Tahmin edilebileceği üzere memuriyet Bağcıoğlu’nu pek sarmaz, dolaptan kovboy çizmeleri yeniden dışarı çıkartılır ve müziğe kesintisiz olarak geri dönüş yapar. 1980’lerin başında Ankara’da rock müzik çalacak mekân olmadığı için bir ara Amerikan Üssü’nde müzik yaparlar kısa bir süre de Siyah Beyaz’da çalarlar sonra da efsanevi A-Bar günleri başlar. “O zaman zaten, İstanbul’da da yoktu böyle canlı müzik barı. Ankara’da A Bar tekti. A Bar’ın açıldığı ilk iki sene, inanılmazdı Ankara. İngiltere falan halt etmişti, çok ciddi söylüyorum, acayipti. İki sene öyle gitti…” A-Bar günlerinden sonra efsanevi Blues Express günleri gelir. Teoman’ın bile dinlemek için İstanbul’dan kalkıp geldiği bir gruptur Blues Express. Maalesef bu grubun ömrü de çok uzun olmaz. Kısa bir Bulutsuzluk Özlemi dönemi sonrası ağırlığı Ankara’ya ve bar gruplarına verir. Uzun yıllardır devam ettiği In Rock ve Kendinden Prensli At grupları bu dönemlerde kurulur. 

Süleyman Bağcıoğlu için yapılacak en doğu tanım tüccar değil, harbi müzisyen olsa gerek. Kendisi tüm endüstriyel faaliyetlerden uzakta sadece kendi sevdiği sanatçıların ve grupların parçalarını kendi stiliyle çalan bir müzisyen. Deep Purple, Led Zeppelin, Pink Floyd, Jimi Hendrix, Dire Straits, Süleyman ağabeyin geçmişten bugüne kadar hiç değiştirmediği playlisti mesela. Böyle bir işi de bu kadar uzun yıl sürdürebilmenin altında da müzikle kurduğu bu naif ilişkide yatıyor sanırım. Bar ortamında, sürekli değişen mekanlar arasında inatla sadece sevdiği müziğin peşinden koşan nadir müzisyenlerden bence. Ayrıca gece 03.00’te bitirilen Yavuz Çetin’in Yaşamak İstemem parçasından sonra grup elemanları ekipman toplamaya yeltenirken mikrofonun başına geçip “Bu parçadan sonra Jimi Hendrix çalınır abi” diyecek motivasyona ve enerjiye de ekstradan şapka çıkarmak gerek. Süleyman Abi, motive olmak için salt seyircinin teşvikine gerek duymayan biri –elbette seyircinin teşviki onun o günkü gitar çalışına pozitif bir şekilde yansıyor– enstürmanına ve müziğe duyduğu derin aşk onu motive etmeye yetiyor artıyor bile. Pink Floyd’dan Coming Back to Life parçasını çalarken ya da çalarken çok keyiflendiği vücut dilinden anlaşılan bir Jimi Hendrix parçasının solo kısmında gözlerini kapatır, o an onu dinleyen beş kişi bile olsa, onlarla birlikte müziğin ruhani boyutuna geçer ve o anın tadını çıkarır.

“Abi, eyvallah”

Süleyman Abi, Ankaralı değil ama sıkı bir Ankaracı. İstanbul’a kıyasla Ankara’nın kendisine müzikal anlamda beslediğini sık sık röportajlarında da belirtiyor: “Ankara’nın enerjisi daha başka yani… Elbette her yörenin kendine ait bir enerjisi var. İstanbul çok farklı bir yer hakikaten. Oradan memnun olanı var, olamayanı var. Ama ben mesela İstanbul’daki hayattan beslenemiyorum. Ankara’nın enerjisi farklı yani…” 

Kendisi aynı zamanda Ankara rock kültürünü de başlatan adamlardan. 70’li yılların sonunda A-Bar ve Siyah Beyaz’da çaldığı gruplarla rock gruplarıyla, Ankara’da birçok genci gitara başlatanlardan birisidir. Ankara rock dinleyicisi her zaman için Bağcıoğlu’nu çok özel bir yere koymuştur, bar sahiplerinin birçok kez “bu çaldığınız müzik de para yok” demesiyle, sık sık mekân değiştirir, ardında bir avuç insanla beraber yollara düşer. Ankara’nın son yıllarda  hızla değişen kent kültürünün etkilerinden Süleyman ağabey ve grupları da etkilenir. Müziklerini icra edecek ortam bulmakta zorlanırlar. Son yıllarda Sakarya Caddesi neon ışıklı kötü Türkü barlarla çevrelenmiştir mesela ya da Kızılay’ın bir başka yeri birbirine benzeyen kahveci ya da tavuk dönercilerle… Bağcıoğlu da bu vaziyetten sonra gitarını alıp bu ortamdan uzaklaşma kararını alıp kendine başka mekanlar arayıp, bulmaya devam ediyor. Süleyman Bağcıoğlu yaşanılan tüm bu zorluklar karşında hiç pes etmez, müziğini yapabildiği her yer onun için mutluluk vericidir zaten. 

Bana kalırsa kendisini dinleyici nezdinde özel kılan müthiş tevazusudur. Sahnede hayranlıkla izlenen ve çalınması gerçekten çok zor olan bir Deep Purple veya Led Zeppelin parçasının solosunun ardından yanına öbeklenen ve ona methiyeler düzen izleyicisine hep aynı tepkiyle karşılık vermiştir: “Abi, eyvallah

Ankara’da sıkıcı bir cumartesi günü yapılacak hiçbir şey olmayan ve boş boş dolaşılan gecelerde kulaklara çarpan nefis bir Pink Floyd solosunun ardına düşülür ve karşınıza elbet Süleyman Bağcıoğlu çıkar. Orada kendisi ve nefis grubu size artık canlı dinleme olasılığının neredeyse imkânsız gruplardan parçalar çalarlar ve bir nebze olsa mutlu kılarlar. Zamana karşı direnmek zor; bazı insanları zamansız yapan, hayata karşı duruşları, idealizmleri veya tutkuları oluyor. Süleyman Bağcıoğlu’nun da en azından benim hayatımdaki karşılığı tam olarak bu. İnatla, sevdiği şehirde sevdiği şarkıları çalmasında. Gerek sahne duruşu, gerek tevazusu gerek müthiş müzikal yeteneğiyle Süleyman Bağcıoğlu hala aynı heyecanla müzik yapmaya ve Ankaralı ufak azınlığı mutlu etmeye devam ediyor… İyi ki varsın Muhteşem Süleyman!


Bu yazı 2012 yılında Agos’ta yayımlanan Bir Ankara Efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu yazsının revize edilmiş halidir. 

Kaynak: http://filucusu.yektakopan.com/kendinden-gitarl-adam-suleyman-bagcoglu/

Zor zamanların ve kentin hafızası: Sibel Tekin

Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun “Paramparça aşklar ve köpekler” filmindeki gibi farklı hayatlardaki insanları ve filmin başından itibaren bu insanların birbiriyle ne ilgisi var diye düşündüren bir akışın sonunda, ani bir olayla hayatlarının ve geleceklerinin nasıl kesiştiğini göstermesi gibi benim de hayatım zaman zaman Sibel Tekin ile kesişti.

12 Eylül tanklarının hepimizin üstünden geçtiği yıl ben lisede öğrenciydim, Sibel Tekin ise üç yaşında küçük bir kız çocuğu…

Ve 12 Eylüle uzanan yolun faili meçhullerinden birinin kız çocuğu…

Belgeselci Sibel Tekin

O sıralar ablamın görümcesi Nazende abla, İstanbul’da eczacılık fakültesinden mezun olmuş, idealist bir eczacı olarak memleketi Kırşehir’e dönmüştü. Kocasını kaybetmiş ahbapları Sibel Tekin’in annesi Hamide ablanın üzüntüsüne paydaşlık edip merhum eşinin sahibi olduğu eczaneye mesul müdür olmuştu. Daha sonra ailenin isteği ile eczaneyi devir alacak, mesleğini o dükkanda devam ettirecekti. Zaman zaman yapılan Kırşehir ziyaretlerinde başı okşanan o tatlı kızın ilerde toplumsal eylemleri kamerasıyla kaydederek çok sayıda belgesele imza atacağını ve Ankaralılar tarafından “kentin hafızası” olarak anılacağını o günlerde tahmin etmemiz zordu.

Sibel Tekin 1995 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü kazanınca Kırşehir’den ayrılıp annesi ile birlikte Ankara’ya taşınıp yaşamak için Ayrancı’yı seçtiler. Aynı sokaklarda, aynı fırında, aynı dolmuşta, aynı veterinerde bir birimizden habersiz, birbirine değmeyen hayatlar yaşadık durduk yıllarca, ta ki Gezi olayları başlayıncaya değin. Hangi eyleme gitsem, hangi forumda olsam kafamı çevirince hep Sibel Tekin’i fark ediyordum.

Sibel Tekin 17.12.2022’de tutuklanınca destek amaçlı dostlarının Twitterda açtığı
@freesibeltekin hesabı ve #SibelTekineözgürlük #sibelyanımdaydı hashtaglerine vakip ayırıp bakarsanız beni daha iyi anlayacaksınız.

Asistan mücadelesinden Eğitim-Sen eylemlerine, Gezi’den Soma’ya, 10 Ekime, KHK’lara ve OHAL’e karşı mücadeleye, Sibel Tekin kamerası ile gözü, aklı ve yüreği ile hep yanımızdaydı.

Ayrancım Gazetesi’nin Mart sayısını kadın sayısı olarak çıkartmayı planladık, aramızda iş bölümü yaptık ve Sibel Tekin’e telefon edip röportaj için sözleştim. Ne yazık ki 6 Şubat depremi oldu, gazeteden bir çok arkadaşım deprem bölgesine gitti, biz kalanlar Ankara’da yardım çalışmalarına katıldık. Ülkemizde bu acı yaşanırken gazetemizin Mart sayısını çıkarmadık. Bu arada Medyascope’da, T24’de, Agos’ta, iki kere Solfasol’de ve bir çok sosyal medya mecrasında Sibel Tekin röportajı yayınlandı. Beklenmedik bu gecikme için siz okurlarımızdan ve Sibel Tekin’den özür diliyoruz.

Kalıcı yaz saati uygulaması için “Karanlıkta Başlayan Hayat” isimli bir belgesel mi planladınız?

Aslında ismi o değildi ama haberlerde hep öyle geçmesiyle, bu ismi kamuoyu yarattı. Kendimden biliyorum, sabah karanlıkta işe gitmek için uyanmak çok zor. Sokağa çıktığımda da mutsuz insanları görüyordum. Tam olarak hatırlamıyorum ama kalıcı yaz saati uygulaması sanırım 2016’da başladı, kafamda bununla ilgili bir fikir vardı, araya pandemi girdi. Bu sene normalleşme başlayınca yapıma başlamaya karar verdim. Bu yaşadığımız karanlık dönemi, bir yandan da sembolik olan karanlık dönemi somut anlamda anlatabilecek bir film olarak düşündüm. Ama ikinci gün tutuklanınca çekimler kaldı. 10 günlük bir çekim planım vardı. İlk çekimi 13 Aralık’ta Kızılay’da yapmıştım. En uzun gece olan 21 Aralık’ta bitirmeyi planladım. Temizlik işçileri, fırınlar, simit alan insanlar görselleri ile biraz şiirsel bir anlatım kullanarak, kendi duygularımı da ekleyeceğim bir film düşünüyordum. Röportaja dayalı bir karakteri takip etmek yerine şehrin kendisini ana karakter olarak planladım.

Sabah 6:45’de İnfaz koruma memurları servis aracı ve yoldaki polis noktası görüntülere girince şikayet mi oldu?

Evet servise binen infaz koruma memurları şikayetçi olmuşlar. Normalde Dikimevi’ne kadar çekim yaparak devam ettim. Ankaray’a binip, metro aktarmalı işe gittim.

Tutuklama talebinden nasıl haberiniz oldu?

Gece 2 gibi eve geldiler, Gözaltı kararı var dediler, 16 Aralık’a bağlayan gece aldılar, nöbetçi mahkemeye çıkarıp 17 Aralık’ta tutukladılar. Sonrada 30 Ocakta aylık mahkum değerlendirmesi ara kararı ile serbest bırakıldım.

Polis aramasında evde bulunan arşiviniz alınmış, geri alabildiniz mi?

Hayır, 23 şubattaki ilk mahkemede beraat edersem, geri alınmasına ait karar çıkarsa işlemleri başlatacağım. Avukatlar iade talebinde bulundu, bekliyorum. Kameramı aldılar, normalde imajını almaları gerekirken, 27” ekrandan oluşan bütünleşik sistem bilgisayarımı aldılar, umarım başlarına bir şey gelmeden geri alabilirim.

Siz örgüt üyesi suçlamasıyla tutuklandınız, bağlı olduğunuz örgüt bulunamayınca TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ile aynı koğuşa kondunuz galiba?

Şebnem Hoca ile sadece üç gün aynı koğuşta kaldık. Sonra o mahkeme için İstanbul’a gitti ve 11 Ocak’da tahliye oldu. O süreçte üç hafta tek başıma kaldım. Şebnem hoca tahliye olunca koğuş değiştirdiler, bağımsız koğuşa aktardılar. Oraya ilk gittiğimde altı kadın vardı. Onların hikayelerini öğrendim ve dayanışmalarına tanık oldum. Adli koğuşlardaki hikayeleri merak ettim ama her gece çıkan kavga seslerini duydukça da iyi ki orada değilim dedim.

CHP grup toplantısında Kılıçdaroğlu “açık cezaevine hoşgeldin” diye bir konuşma yaptı onu izlediniz mi?

Evet izledim.

Sincan Kapalı Cezaevi’nde televizyon izleyebiliyor muydunuz?

Çoğu muhalif kanal yoktu ortak alanda bir televizyon vardı, tek kaldığımda TRT2’deki filmleri izliyordum, haberlere bakıyordum. Gazete olarak Şebnem Hoca Birgün ve Cumhuriyet alıyormuş, o tahliye olduktan sonra ben de almaya devam ettim. CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer ziyarete geldi onun raporundan sonra da Cumhuriyet’te benimle ilgili daha çok haber çıktı, özellikle Emre Kongar ve Zeynep Oral’ın köşe yazılarında. Tahliye olduktan sonra İrfan Değirmenci’nin haberini gördüm, Ayşenur Aslan’da çok gündem yapmış.

Mahkeme yurtdışı yasağı ve adli kontrol şartı koymuş doğru mu? Mahkeme süreci nasıldı?

Avukat arkadaşlarımın çabası ile hem iddianame çok hızlı hazırlandı hem de mahkeme tarihi olabilen en yakın tarih oldu. Bütün süreci hızlandırdılar, 30 Ocak’taki tahliye de onların çabası ile oldu.

@SibelTekineözgürlük ve #SibelTekinyanımdaydı hashtaglerini hazırlayan ekip kimlerdi?

Gezi’den beri sokakta tanıştığımız gazeteci arkadaşlar, belgesel sinemacı arkadaşlar isim sayarsam kesin birileri eksik kalacağı için isim vermeyeyim. İstanbul’dan kısa süreli birkaç ufak işte birlikte çalışıp çok sık görüşmediğim kişilerin de çok katkısı olmuş. 2013’ten beri sokakta tanışıp yurttaş gazeteciliği ve video aktivizmi yaptığımız bayağı kalabalık bir ekipmiş.

27 Ocak‘ta Agos’ta sizinle ilgili bir yazı çıkmıştı haberiniz oldu mu?

Evet, bu beni çok etkilemişti, çünkü Agos’un gündemine girebilmek o kadar kolay bir şey değil.

Bu bile sosyal medyadaki arkadaşların ne kadar başarılı olduğunun ispatı. Agos’un kendi gündemi ve önceliklerimi bir nebze olsa da kırmak gerçekten kayda değer ve bu sizin başarınız.

Sosyal medyada ilk tweeti atan Cenk Yiğiter olmuştu, bu süreçte avukatlarınzla ilişkiniz nasıl yürüdü?

Avukatım Mehtap Sakinci aynı zamanda 10 Ekim Barış Derneği başkanı. Gözaltı sürecinden itibaren büyük çaba harcadı. Her şeyin bu kadar hızlı olmasında en çok katkısı olan kişi. Tutuklandıktan sonra da ilk ziyarete gelen Cenk Yiğiter oldu. Sık sık da ziyarete geldi. Onun sosyal medyayı paylaşımları güçlü bir gündem oluşmasını sağladı. İlk hafta avukatlar hiç yalnız bırakmadılar. İlk şoku atlatmak için yanımda olduklarını hissetmek çok iyiydi. Her gün bir ya da iki avukat ziyarete geldi. 10 Ekim Ankara Katliamı Avukat Komisyonu avukatları ilk anda toplantı yaptılar. avukatlardan dışardaki dayanışmayı haber almakta çok umut verici oldu. 2015 ortasından beri sürekli olumsuzluklarla yaşıyoruz bu dayanışmalar geleceğe daha umutla bakmamı sağladı.

Ayrancı özelinde bir dayanışma hissettiniz mi?

Ayrancı özelinde değil ama Türkiye genelinde bir dayanışma hissettim, çok fazla mektup aldım, kitaplar geldi. Ayrancı‘da yaşamayı seviyorum şehrin içinde, her şeye yakın olmaktan memnunum ama kamusal alan, toplumsal mücadele konularında çok içinde değilim. Neler yapılıyor pek takip edemiyorum. Güven Hastanesi’nin genişlemesi ile ilgili bir mücadele vardı, onu çekmiştim, en son da Pelin Ceylan’ın cinayeti ile ilgili çekim yapmıştım. Mesela 100. Yıl’da Gezi ile başlayan ve hala devam eden toplumsal bir mücadele var ve daha çok bir arada oldukları bir ruh var. Bostanları var, mahalle atölyesi vardı. Ne yazık ki Ayrancı’da bunlara çok denk gelemiyorum. Ayrancı‘da denk geldiğim mücadele daha çok hayvanlar için sadece. 

Biz bu röportajı basıma hazırlarken, 23 Şubat’ta mahkeme beraat kararı vermedi, 8 Haziran’da ikinci duruşma günü verildi. İncelenmeyen bilgisayarı hariç dijital malzemelerini iade aldı. Umarım bu sefer beraat kararı verilir.

Farabi alt geçidi graffitileri

Bir görünüp bir kaybolan şekiller: 

Adettendir, Türkiye’de duvarlara yazılan yazıların, yapılan resimlerin üstü hemencecik boyanır. Hani ilkokulda öğretmenlerimiz, “evinin salonuna da kağıt atıyor musun?” “yemek masanızı da böyle kazıyor musun?” gibi okul malının sana ait olmadığını sürekli hatırlatan sorular sorarlardı ya… Sokaklarımızın duvarlarının da mülkiyeti, onları kullanan bizlere değil devlete, devletin çok çeşitli, güçlü kuvvetli kurumlarına ait olduğundan, üzerlerine siyasi görüş belirten yazılar bir yana, masum çiçekler çizmek bile ayıp, suç. 

Duvarları düşününce akla hep hareket etmeyen, katı, masif, alanları birbirinden ayıran, ifadesiz yapılar geliyor. Nehir Kovar’ın bir yazısında da (1) dediği gibi, “duvarların bir çeşit duygu tıkanıklığını, donukluğu imleyen veya tanıklık etmeye elverişli olmayan varlıklar olduklarını çağrıştıran örnekler var; mesela, ‘duvarların dili olsa da konuşsa, kalbi taşlaşmak, taş olsaydım da görmeseydim, mahkeme duvarı suratlı, taş olsa çatlardı, seni doğuracağıma taş doğursaydım” gibi. Ben de şimdi size bir türlü konuşmasına izin verilmeyen iki duvardan söz etmek istiyorum; Farabi Alt Geçidi’ndeki duvarlardan…

Her sabah evimden çıkıp bahse konu alt geçidi kullanarak işe gidiyorum. Geçtiğimiz yılın Ekim, Kasım aylarından beri alt geçidin duvarlarında bir hareketlilik söz konusu. Önce çocukluğumuzun MonAmi pastel boyalarının üzerindeki prens figürüne benzeyen çalışma belirdi Farabi Alt Geçidi’nde. Gözlerinin yerinde X harfleri vardı, altında “siyah bitti, adalet şart” yazıyordu zira ne prensimizin siyah saçlarını tam boyayabilmiş, ne de henüz adaleti bulabilmiştik. Bir ay sonra geçitten geçtiğimde prensin kaybolduğunu gördüm. Üzeri bir renk adıyla tanımlanması çok zor, “kapatıcı bir ajanla” örtülmüş, geriye yalnızca silueti kalmıştı.

Uzun süre alt geçitte graffiti sanatçılarına ait tek tük küçük imza dışında pek hareket olmadı. Kötü floresan lambalarla aydınlanan, geceleri pek de tekin görünmeyen, tavan alçıları dökülen bu geçide az da olsa renk veren arkadaşlar nereye kaybolmuşlardı? Onları 2018’de çektikleri 5 parçadan oluşan videolar yardımıyla (2) daha yakından tanıma fırsatı buldum. Neden sonra, yılın ilk aylarından başlayarak pek ünlü alt geçidimizde tekrar boy göstermeye başladılar. Tüm geçide kocaman graffitiler, çiçekler, güneşler çizmiş, sabahın köründe yarı karanlık geçitten uykulu gözlerle işine giden insanları biraz da olsa uyandırmışlardı. 

Diğer gün yine aynı yerde elinde bir hortum, duvarlara su sıkan bir belediye çalışanıyla karşılaştım. Tazyikli su resim ve yazıları akıtıyor, belki de üzerleri örtülmeden önce daha az görünür olmalarını sağlıyordu. Temizlenecek onca alan, tamir edilecek onca kaldırım, bakımının yapılması gereken onca park, bahçe, yardım edilmesi, hizmet verilmesi gereken onca insan varken neden geçitteki şekillerle uğraşılıyordu? Önemli olan şekillerin kendisi değil, temsil ettiğiydi; muktedirlere, yerel yönetim aygıtına karşı gösterilen bir tür direniş, ayağa kalkıştı. “Ankara da ne gri şehir” boş inancına vurulan bir darbeydi belki; her kamusal alanın o kadar da ciddi, öylesine gri, kişiliksiz, ruhsuz, ifadesiz olması gerekmediğinin bir kanıtıydı. Moral bozukluğu içinde Cinnah Caddesi’nin karşı tarafına geçtiğimde dönüp arkama baktım. Gri bir dehliz görünüyordu aşağıda, çamur içinde, mutsuz bir dehliz.

Tabii, bizim çocuklar yılar mı? Bir gün geçmedi, graffitiler yeniden belirdi. Bu sefer daha da büyük, daha renklilerdi; yanlarına kısa yazılar yazılmıştı. Hava karardıktan sonra çalıştıklarını ve ellerini çabuk tutmaları gerektiğini de düşünürsek çok iyi iş çıkarmışlardı. Şimdi top karşı tarafta diye düşünürken aynı zamanda belediyenin yılmadan bu duvarları boyama motivasyonunun nedenlerini de düşündüm. Sonra araştırdım. TCK’nın 151. Maddesi’nde mala zarar verme fiili için şunlar yazıyordu: “Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkma, tahrip etme, yok etme, bozma, kullanılamaz hale getirme veya kirletme.” Buna göre graffiti, bir kirletme eylemi sayılıyor ve suç teşkil ediyordu. Fakat bir de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) vardı. Kanuna göre, “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri eser olarak kabul edilmektedir ve grafitiler FSEK kapsamında güzel sanat eserleri kategorisinde yer almaktadır.” Yani Türkiyeli bir grafiti sanatçısının deyimiyle “gri dünyaya renkli yağmurlar yağdıran” graffiti yapma eylemi suç, çıkan ürünse sanat eseriydi. Örneğin bir kişiye hakaret eden ama özgün sayılan bir şiir FSEK (3) korumasından yararlanabiliyorsa bu çocukların duvarlara çizdiği resimlerden ne istiyorlardı?

Bunları düşünedururken alt geçit 21 Mart ile başlayan hafta tekrar griye büründü. Maç kaç kaç olmuştu? Bu tatsız ‘zafer’ kimin ve neden hoşuna gidiyordu? Yağış alan kaldırımlar içlerinden su fışkıran birer bubi tuzağına dönüşüyor, arabaların park etmediği kaldırımlar bu sefer de çamurdan görünmüyor ama Ankara Kent Estetiği Başkanlığı renkli boyalara müdahale etmekle uğraşıyordu… Belki de en acısı, kimsenin sesi çıkmıyordu. Elbette, malum, aklımız başka yerlerde, herkes bulmakta giderek zorlandığı ekmeğinin peşinde, her geçen gün daha da silikleşen o tünelin ucundaki ışığı yakalamaya çalışıyordu. Canım tam da burada, üzerimize bastıran bu aygıtın biraz da olsa vücut bulmuş haline şahit olduğum için acıyordu.

Bu sırada işe bakın ki, Çankaya’nın çeşitli muhitlerindeki apartmanlara belediye izniyle (4) dev resimler çiziliyor, şehir renkleniyor, resimlerin altına tanıdık imzalar atılıyordu. Bizim alt geçitse kamu malı olmasının cefasını çekmekteydi. Kirletmek suçsa o renkli resimlerin üzerini örten gri madde suç değil miydi? Bir graffiti sanatçısı, resimlerinin üzerinin tekrar tekrar boyanmasından bıkmış olacak, “siz de renkli boyasanız” yazmıştı alt geçide; Kapatın resimlerimizi, üzerlerini örtün ama bari renkli boyayla örtün… Serzenişin de güzeli olabiliyor.

Şimdi sıra bizim çocuklarda. Maç adil değil, hakem taraf tutuyor, stadyumda pek seyirci yok, kurallar önceden aleyhimize yazılmış durumda. Gelgelelim bu bekleyiş ve o kısa geçitte vücut bulan bu küçücük direniş bile bizlere bir umut oluyor; vazgeçmeyeceğimizin bir kanıtı olarak orada duruyor çünkü aslında, Nazım’ın da dediği gibi en çok “ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten.

(1) https://t24.com.tr/k24/yazi/duvar-yazilari,1220

(2) https://www.youtube.com/watch?v=lgSt6Xe9rfk&ab_channel=BeatMusicFactory 

(3) https://iprgezgini.org/2018/10/25/grafiti-fikir-ve-sanat-eserleri-kanunu-ve-turk-ceza-kanununun-kesisim-kumesinde-bir-sokak-sanati/#_ftn5 

(4) https://www.cankaya.bel.tr/news/12188/Cankaya-Acikhava-Sanat-Galerisine-Donusuyor/ 

Ayrancı’da İnsan ve Mekan Fotoğraf Yarışması sonuçlandı

Ayrancım Gazetesi’nin ikinci kez düzenlediği fotoğraf yarışması başvuruları 30 Kasım 2022 günü sona ermişti. “Ayrancı’da İnsan ve Mekan” konusunu ele alarak çekilen fotoğrafları değerlendirmek üzere seçici kurulumuz 4 Aralık 2022 pazar günü toplandı.

Yarışma seçici kurulu; fotoğraf sanatçıları Mustafa Ertekin, Nilüfer Zengin, Kamuran Feyzioğlu, Kerem Turgut ile Ayrancım Gazetesini temsilen Irmak Dalgıç ile toplandılar. Onur Dinçer ise mazereti nedeniyle seçici kurula katılamadı.

Yarışmaya toplam 110 eser başvurdu. Tüm eserleri değerlendiren seçici kurul yarışma temasına uygun, Ayrancı semtinde çekilmiş, şartnamede belirtilen koşulları sağlayan toplam 37 eseri değerlendirmeye aldı. İlk değerlendirme sonunda 17 eser son tur için seçildi. Seçici kurul son turda yapılan değerlendirme sonucu bu yıl yarışma temasına uygun ödül verilecek eser bulunamadığına karar verdi. 13 eser sergilemeye değer bulundular, bir yarışmacı da eserini geri çekti. 12 eser sergilemeye girdi.

Son teslim tarihinden sonra gelen bazı mesajlarla, yanlış mail adreslerine gönderilen eserlerin olduğu anlaşıldı fakat eserlerin elimize geçmemesi nedeniyle değerlendirmeye alınamadı.

Yarışmaya eser gönderen bütün katılımcılara teşekkür ediyoruz. Yarışma sekreteryası 15 gün içerisinde kendileriyle iletişim kurarak sergileme bilgilerini ve hediyelerimizi kendilerine nasıl sunacağımızı bildirecekler.

Sergilemeye değer bulunan eserler

CEREN GAMZE YAŞAR

Ceren Gamze Yaşar

BERVA ÖZKAZANÇ

Berva Özkazanç

UMAY ÜLKÜ

Umay Ülkü

MARUF ŞİNİK

Maruf Şinik

MİRAY PAYASLI

Miray Payaslı

MARUF ŞİNİK

Maruf Şinik

EFE USLU

Efe Uslu

ÖMER OVALI

Ömer Ovalı

MİRAY PAYASLI

Miray Payaslı

KÖKSAL ŞAHİN

Köksal Şahin

MİRAY PAYASLI

Miray Payaslı

MARUF ŞİNİK

Maruf Şinik

Çankaya’da yaşamış şair ve yazarların izinde

“Bende tarçın sende ıhlamur kokusu, 

Yürürüz başkentin sokaklarında.”

Cemal Süreya

Cemal Süreya bu dizelerle başlayan “Roman Okudum Seni Düşündüm” şiirinde, Ankara sokaklarında dolaşır. Akay’a sapar, Emek’teki kızdan söz eder.  Karanfil Sokak 11 numara Adalar Apartmanı’nda yaşar Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’ı da Ankara’da yazar. Sevgi Soysal ise, Yenişehir’de bir öğle vaktinde devrilecek kavağın zaman dilimine odaklanır. Laf açılmışken Karanfil Sokağı’ndan, Yenişehir’den, Ahmed Arif bu sefer anlatır yaşadığı şehri:

Hatıp Çay’ın öte yüzü ılıman

Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de 

Karanfil Sokağı’nda gün açmış

Pek çok şair ve yazara ev sahipliği yapar Ankara. Kimisinin çocukluğu yıkılmadan önce Soysal Apartmanı’nda geçer. Kimi Yenişehir’de dolaşır, kimi Kıbrıs Caddesi’nde yaşar. Edebiyatçıların vazgeçilmez durakları olan, onların hasbihallerine şahitlik eden mekânların da şehridir Ankara.

Çankaya Belediyesi olarak başkentin kültürel mirasına katkı sunmak hedefiyle Çankaya’da yaşamış şair ve yazarların izinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana ilçede yaşamış şair ve yazarların, yaşadıkları evler, sık sık gezindikleri parklar, sokaklar, bazen yalnız oldukları bazen arkadaşlarıyla bir araya geldikleri mekânlar üzerine bir envanter çıkaracak ve kentin yıllar içindeki değişimine de tanık olacağız. Bu projenin, hem bir bellek çalışması hem de yolu Çankaya’ya düşmüş, Çankaya’da yaşamış, üretmiş… şair ve yazarların ayrıntılı bir dokümantasyon çalışması olmasını amaçlıyoruz.

Çankaya’da yaşamış şairler ve yazarlar

Proje, yazar ve şairlerin yaşadıkları evlerin, sokakların tespiti ve buraların tabelandırılması, vakit geçirdikleri sosyal alanların belirlenip günümüze gelebilmiş olanlar üzerine bir çalışma yapılması, proje çıktılarının kitaplaştırılması, online ortama aktarılması vs. gibi bir dizi çalışmayı kapsayacaktır.

Çankaya’da yaşamış şair ve yazarlar projesinin kurgusu, yürütülmesi ve Ankaralılarla paylaşılması noktasında Ankara’daki kurum, kuruluş, STK, oluşumlar ile kuracağımız bağları ve yapacağımız işbirliklerini önemsiyoruz. Çünkü bu projenin paydaş katılımına açık, kolektif akılla yürütülen bir çalışma olması gerektiğinin bilincindeyiz. Yanı sıra bu çalışmanın, kentin ortak hafızasında yer edineceğine, Ankara’ya değer katacağına inanıyoruz.

Ayrancı’da yaşamış şair ve yazarların yaşadığı evlerle ilgili tanıklığı olan, bilgi vermek isteyenleri 0549. 823 7003 telefonu aramaya davet ediyoruz.

Ayrancı’nın da bir haritası oldu

Sokaklarıyla, bu sokakların sağına soluna yerleştirilen hem görsel açıdan keyifli hem de gerçeği ile neredeyse birebir aynı evleriyle, arka bahçeleri ve ağaçları ile bir Ayrancı Haritası düşünün. Özgün Özmen, pandemi döneminde Ankara’ya dair bir şeyler yapma isteğini bu harita ile gerçekleştirmeye başladı ve ilk harita Ayrancı’nın oldu.

Özgün Özmen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler mezunu ve aynı okulda yüksek lisans yapıyor.

Seni tanıyarak başlayalım söyleşimize…

Özgün ismim. ODTÜ Uluslararası İlişkiler’den mezun oldum. İki sene kadar oldu mezun olalı. Bu sene yine ODTÜ Sosyal Bilimler yüksek lisans programına başladım. Okul zaten çok bi vakit kapladığı için uzun bir süre sadece okul oldu. Onun dışında bu resim işleri çok amatör, alaylı devam eden bir şey oldu hep. Harita da pandemi döneminde o kapanmalarda sürekli evdeyken falan üstüne gideyim, geliştireyim kendimi falan diye uğraştığım bir döneme denk geldi tam. Bi yandan da aşırı Ankaralılık, Ankara’yı çok sevmem beni bu haritaya yoğunlaştırdı. Aslen Ankaralı değilim ama 10 yaşından beri Ankara’dayım. Yaklaşık 6 senedir de Ayrancı’dayım. O yüzden buraya dair de bi şeyler yapmak vardı aklımda. Pandemi dönemiyle de kesişince evde oturup full buna yoğunlaştığım bir dönem oldu geçen sene içinde. Böyle bir harita çıktı ortaya.

Harita veya resimle ilgili eğitim aldınız mı?

Profesyonel bir şekilde yapmadığım için bunu veya akademik bir eğitimini almadığım için tamamen amatör anlamda, bireysel yaptığım bir şey. Bir yandan da teknik açıdan kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Haritanın çıkışı da biraz öyleydi, mimari çizimler ya da şehirle ilgili ilerletmek istiyorum onu. 

Özgün Özmen’in el çizimi Ayrancı Haritası

O malum soruya gelelim, neden Ayrancı?

Üniversitenin son yıllarında Ayrancı’ya taşındım. Ankara’yı çok seviyorum aslında, çocukluğumdan beri burada olduğum için, klasik Ankaralılık. Yaşaya yaşaya, burada anı biriktire biriktire seviyoruz sanırım. Bunun dışında Ayrancı’da o biraz daha somutlaştı aslında, Ankara’ya duyduğum o bağ ya da ev hissi. Çünkü hani bi yandan hem çok güvende -Türkiye şartlarında en azından- hissettiğimiz bir yer. Öyleki ev hissi bütün mahalleye yayılıyor gibi buradayken. Bunlar bir araya gelince zaten burada yaşıyor olmanın kendisi güzel bir hal alıyor. O yüzden buraya dair de bir şey yapmak istedim. Sonra böyle bir Ayrancı haritası oldu.

Haritanın ilk çıkışı ise burayı bilmeyen bir arkadaşım için ufak bir Kızılay krokisi hazırlama ile oldu. Çünkü “ne yapacağım nereye gideceğim bilmiyorum, mekan bilmiyorum, sokak bilmiyorum” diye bir muhabbet geçmişti. Bir de klasik “Ankara’da hiçbir yer yok, yapacak hiçbir şey yok.” mevzusu olunca “Dur ben sana bir rehber yapayım.” dedim. Bu dediğim 5-6 sene önceydi. Sonra o küçük Kızılay krokisi, birkaç başka semtle birleştirdiğim, gittikçe büyüyen bir krokiye dönüştü. İşte Ulus, Sıhhiye, Ayrancı falan. Bir defter içinde böyle küçük küçük mahalle krokileri, nerede ne yapabilirsin, nereye gidilebilir gibi şeyler hazırladım. Sonra bunun resimli harita gibi bir şeyini mi yapsam acaba diye düşünmüştüm. Oradan hep aklımdaydı. Sonra pandemi döneminin verdiği bir zaman imkanı da olunca buna başladım ve bu şekilde ortaya çıktı. 

Peki hangi teknikle yaptın? Dijital değil.

Dijital değil. Sulu boya ve marker kalemle yaptım. Çok sulu boya tekniği gibi durmuyor ama malzeme sulu boya. Kağıt üstüne. 70X100 boyutunda.

Çantalar üzerinde de yaptığın çizimler var…

Onlar kendimi geliştirmeye çalışırken yaptığım şeyler. Kendime ait bir çizim tarzı oluşturmaya çalışıyorum. Böyle ufak tefek tasarımlar yapmaya çalışıyorum. Shopify’dakiler  maddi kaygı ile yaptığım şeyler, hem kullanışlı olabilsin hem de buradan bir gelir elde edebilirim diye oraya koyduğum şeyler. Ama çok sürdürülebilir olmadı. Bi şekilde ona da emek vermek gerekiyor. Bir şeyi satmaya çalışmak yorucu bir şey. Ama harita maddi bir kaygı ile yaptığım bir şey değildi. Diğer yapmak istediğim haritalar için de maddi bir durum yok. Ama şöyle bir durum var. Maalesef bize çok iyi paralar kazandıran ve aynı zamanda çok da zaman sunan işlerimiz olmadığı için bu tip işleri sürdürebilmek için bi tık kendini döndürebilecek maddi yanının da olması gerekiyor. Mesela bu haritayı yapmam yaklaşık 3 ay sürdü. Ama o dönem okul ve iş yoktu. O yüzden 3 ay boyunca sabah uyandığımda bunu yapıyordum, akşama kadar harita ile uğraşıyordum. Bakınca, ortaya koyulan emeği maddi bir şeyle temellendirmiyorum ama hayatı da sürdürebilmek için birşey kazanmak gerekliliğinden dolayı sadece kendi kendini döndürmesini bekliyorum. Her şey çok pahalı zaten, boyalar, kalemler, baskı. 

Peki bir yandan akademik hayatına da devam ediyorsun ama bu yönde ilerlemek istiyor musun?

İstiyorum. Şu an bu işin akademik eğitimini almak için çok geç. Belki lisanstayken çok başka bir tercih yapmak isterdim. Ama işte hepsi bir araya geliyor. Ülkenin koşulları, 18 yaşındaki o bakış açımız, isteklerimiz çok farklı şimdikiyle. Ben de şimdi böyle ufak ufak çabalıyorum. Bir yandan okulum, sorumluluklarım olduğu için çizim, tasarım tarafına çok emek ayıramıyorum ama dediğim gibi biraz alaylı biraz amatör kendi kendime ilerletmek istiyorum.  Biraz daha kente dair bir şeyler, Ankara ile başlayıp sonra başka kentlerle de genişletip böyle bir iş ortaya çıkarmak istiyorum. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan binalar, binaların tarihleri gibi. Geçenlerde Ankara’nın 90lı yılların sonu 2000lerin başına da tanıklık etmiş arkadaşlarımla konuşuyordum. Onların bahsettiği Sakarya başka bir Sakarya, onların bahsettiği Konur başka bir Konur. O yüzden not düşmek gibi geliyor bana. Şu an nasıl görünüyor? Yapabilirsem, geçmişte nasıl görünüyordu? Nasıl değişti? Ya da hatırlamak, veya tekrardan değiştirmek istediğimizde belki, neydi, nasıl değişti, niye böyle dönüştürüldü, onu bilmek açısından iyi olabilir.

Mesela burada yıkılan apartmanların yerine yenisi yapıldığında bile bir çok değişiklik oluyor. Bahçesi değişiyor, bahçesindeki ağaç değişiyor ya da evin tipi değişiyor. Mesela mimari konusunda çok bilgili değilim ama iyi kötü bakınca orada bir şey olduğunu anlıyorsun. Hangi mimari akıma göre yapıldığını, hangi döneme tekabül ettiğini vesaire bilmesen bile en azından estetik açıdan güzel geliyor. Yeni yapılan binanın maddi bir kaygı ile mi yapılıp yapılmadığını anlıyorsun. Bahçeler daraltılıyor, balkonlar minicik kalıyor. Ruhunu kaybediyor çünkü. Kızılay’daki sokakların değişimi de öyle. Alkollü mekanların sokağa taşması engelleniyor, bu defa başka bir şey sokağa taşıyor. 

Seni takip etmek, çalışmalarını görmek isteyenler için instagram hesabını paylaşabilir miyiz?

İnstagram hesabım
@ozgunsopaintings