Prof.Dr. Savaş Zafer Şahin; “İmar rejimi” ile yönetiliyoruz

Son yıllarda sürekli konuştuğumuz içinden çıkılamaz, hakkından gelinemez, hatta belki de fikir beyan edilemez konularımız var: İmar, rant, kentsel dönüşüm, kentleşme, şehir planlaması, gecekondular, gökdelenler, belediyeler, bakanlıklar, her şey dahil rezidanslar, bol katlı plazalar, yıkılanlar ve inşa edilenler… 

Peki; rant hep mi vardı, sonradan mı türedi? Belediyeler imar planlamalarında tek başına otorite mi? Özel mülkiyet nedir, nasıl düzenlenir? Kamu yararı nedir, bunu kim organize eder? Kıdemli bahçelerimizin kaderi kentsel dönüşüm kisvesinde bir klik midir? Peki ya ağaçlarımızı müteahhitlerden koruyabilecek güç belediyelerde midir? 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin ile içinden çıkamadığımız çelişkilere dair konuştuk, Türkiye’nin başkanlık veya parlamenter sistem ile değil imar rejimi ile yönetildiği sonucuna ulaştık.

Nasıl bir evde yaşamak isterdiniz diye basitçe soralım, 1 katlı 100 metrekare müstakil bir evde yaşamak mı, 1-2 katlı olabilir diyelim hanımlar temizliği, beyler ısıtması zor diye düşünebilir, peki 5-6 katlı bir apartmanda yaşamak mı, yoksa 15 katlı bir sitede yaşamak mı isteriz?  Halbuki çoğumuz oralarda yaşıyoruz.

Peki, soruyu başka şekilde soralım: bir arsanız var belediyenin bu arsaya imar vermesini istiyorsunuz, peki 1 katlı imar mı istersiniz, 5-6 kat olsa iyi olurdu mu dersiniz ya da 15 kat imar mı istersiniz? 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin

Yaşamak istediğimiz bir çevre var

Kentleşme, kentsel dönüşüm, imar planlama dediğimiz bu üç konunun içinden çıkılmaz çelişkisi tam da burada yatıyor.  Bu çelişki sadece bugünün çelişkisi değildir. Bir taraftan yaşamak istediğimiz bir çevre var, 100 metrekare 1 veya 2 katlı müstakil bahçeli, belki pembe panjurlu. Yaşamak istediğimiz o çevre satın aldığımız bir hayal aslında. Çoğumuzun ailesi şehre kırdan geldi, o kırda çoğumuz tek veya 2 katlı müstakil yerlerde yaşıyorduk. Çayyolu’nda bir villa gibi değildi ama teknik olarak hayalimizdekinden çok da uzak bir manzara değil. Gecekondulardan gelenlerimiz var. Mesela havaalanı yolundaki gecekonduları bir zamanlar eski belediye başkanımız yabancı konuklara çok ayıp oluyor diyerek yıktı ve yerine 18-20 katlı bloklar yapıldı. Ben bir zamanlar belediyede şehir plancısı olarak oralarda çalışma yapmış biri olarak söyleyebilirim ki, halbuki geçmişte plancıdan daha iyi düşünülerek araziye oturtulmuş çok nitelikli yapılar vardı orada, belki Ankara’nın “en nitelikli gecekonduları” vardı o tarafta ama yıktık. 

Fakat bir taraftan da ekonominin, reel koşulların, hayatın gerçeklerinin bize dayattığı bir şey de var. Şöyle bir çelişkinin içindeyiz: Arsanız varsa birisi buna 15-20 katlı imar verse de oradan kazandığımız parayla gidip şehrin 20-30 km yakınında bir yerde villa alsak da yaşasak gibi formüller kafamızda dolaşıyor. Sıradan bir Türk insanının zihninde şehirde hangi sanatsal sportif faaliyetine katılacağı konusunda çok büyük hayaller yok. Cebinde parası olan pek çok insan spor salonlarına gidiyor ama bu salonların çoğunda, en pahalı olanında dahi ya mimari ya mühendislik sorunu ya imarla ilgili bir sorunu var, bodruma spor salonu yapmışlar mesela… Cebinizdeki parayla ağzınızın tadıyla spor yapmak bile mümkün değil. 

Kentsel yaşamdaki temel çelişki

Buradaki temel çelişkinin çıktığı yer neresi, bu çelişki sadece bize mi özgü, bu çelişki giderilebilir mi? Önümüzdeki yıllarda en azından gelecek kuşaklar için farklı bir şekle dönüşebilmesi için elimizde olanaklar var mı? 

Gelin önce 200 sene öncesinin Safranbolusu’na gidelim. Safranbolu’yu turistik olarak gezmeye gidiyoruz, burası UNESCO Dünya Mirası Listesi’nin bir parçası. Bu sebeple de insanlığın kültür mirasının bir parçası olarak görülen müthiş bir yer. Aynı zamanda bir şehirci gözüyle bizim adımıza bir rezaletin resmi. Neden? Safranbolu’nun tarihi dokusunun olduğu yer aynı toplumun, kültürün, tarihin ürettiği bir harika ama onun dışına bizim yaptığımız apartmanlar ve yeni kent onunla müthiş bir tezat içinde. Yine bizim yaptığımız müthiş bir çatışma alanı. Yani biz Safranbolu’da çalışan turizm elemanlarını o apartmanlarda veya yeni yapılan o bloklarda barındırıyoruz. 

Yapı inşası meselesi

Peki nasıl oldu da 200 sene önce Safranbolu’yu yapan bir toplum döndü bugünkü kentsel dokuyu inşa eden toplum haline geldi? Safranbolu nasıl inşa edildi? 200 sene önce Safranbolu’da imar müdürlüğü, mimar, mühendis, şehir plancısı yoktu, çevre şehircilik iklim değişikliği il müdürlüğü yoktu, yapı denetimi, hazır beton, jeolojik etüt, fore kazık hiçbiri yoktu. O zamanlar ev yaptıracağınız zaman bir yapı ustası çağırıyordunuz, yapı ustasına kaç odalı ev istediğinizi söylüyordunuz. Yapı ustası o şehrin “taht el-kal’a”sına (kale altında kurulan çarşı) yani Tahtakalesi’ne gidiyordu. Osmanlı döneminde her şehrin Tahtakale’si vardı ve Tahtakaleler o zamanın yapı marketleri gibiydi.  Binalar standart bazı malzemelerden yapıldığı için Tahtakalelerde hazır kapı kirişleri, pencereler, kapılar ve diğer yapı malzemeleri satılıyordu, yapı ustası ev sahibinden aldığı parayla Tahtakaleye gidip gereken malzemeleri alıyordu, amele pazarından amele alıyordu (o zaman her şehrin aynı zamanda bir de amele pazarı olurdu). Evi inşa ederken birtakım kurallara sanki allahın emri gibi uyuyordu. Mesela yapacağı evin yandaki evin güneşini kesmemesi, cumbasından ya da balkonundan evin hanımının sokağı görebilmesini öngörüyordu, çatı seviyesinin belli bir sınırı aşmaması gibi birçok kurala uyuyordu. 

Bu yapı düzeninde Safranbolu’da çoğunlukla ahşap, Anadoluya geldiğimizde taş ahşap karışık, güneyde tamamen taş kullanılmış. Zamanla bu virüs ya da realite Türk toplumuna 1800’lerin ortalarında İstanbulda sıkça yaşanan yangınlarla beraber gelmiştir. Bu ahşap evlerin büyük sorunları yangında yanıp kül olmalarıdır. İstanbul, tarih boyunca yangınlarda defalarca yanıp kül olmuştur. Sürekli yanan bu evleri yeniden yeniden yapmak artık bir maliyete dönüşüyor, Osmanlı uluslararası finansal sistemle tanışmaya başlıyor ve süreç içinde sigortacılar geliyor ve “sizin evlerinizi sigortalayalım” diyorlar ama şartları var: “Evlerinizi artık ahşaptan yapmayın, yangına dayanıklı olsun” diyor. Eski Türk kentlerinin en önemli özelliklerinden biri çıkmaz sokaklardır, onu da istemiyoruz diyorlar. Bugün bizim imar kanunumuzun amir hükümlerinden biri şehir planlanırken çıkmaz sokak ihtas edilemez. Tek tük var diyebilirsiniz ama onlar ya imar planında yoktur ya bir şekilde uygulamada ortaya çıkmışlardır.

Altyapı meselesi

Bir başka mesele “altyapı meselesi”dir. 1800’ler aynı zamanda biz hariç bütün dünyada sanayi devriminin yaşandığı dönem. 1800’lerin ortalarında özellikle İngiltere kentlerinde muazzam bir dönüşüm yaşanıyor. Londra’nın nüfusu 1800’lerin başlarında 300 bin civarı iken 1850’de 1.5 milyona dayanıyor. Aslında bizim 1950 ile 2000’ler arasında yaşadığımız süreci Londra 1800’lerin başında yaşamış ve bunun sonucunda şöyle bir dönüşüm olmuş: şehrin merkezi fabrikalarla dolmuş, bu fabrikalarda şehrin fakirleri ve kırdan kente göçenler çalışmaya başlamışlar fakat muazzam bir sefalet ortaya çıkmış çünkü o fabrikalarda çalışıp yakın mahallelerde yaşamaya çalışıyorlar, salgın hastalıklar inanılmaz düzeyde artıyor ve yaşam beklentisi düşüyor. Sanayi, teknoloji hızla ilerlerken yaşam beklentisi 40 yaş düzeylerindeyken 1800’lerin ortalarında tekrar 40’ların altına düşüyor, çocuk ölümleri artıyor. Hatta Engels, iş idaresi öğrenmek için geldiği İngiltere’de Manchester ve Liverpol kentlerini geziyor ve bir kitap yazıyor. 20 sayfalık bu kitaba İngiltere’deki işçi mahallelerinin sefaleti üzerine ismini veriyor. O dönemki halk sağlığı alanındaki çalışmaların da etkisiyle İngiltere’de sağlıklı kent yasası çıkıyor bu salgın hastalıkların çok temel sebepleri var ve bunlara önlem almak geektiğini anlıyorlar. Bu önlemlerin biri arazi kullanım planlaması: konutlarla sanayiler iç içe olmamalı, kirletici ve halk sağlığı için sorun yaratacak şeyler insanların yaşadığı yerden uzak olacak, mezarlıklar, mezbahalar, tabakhane ve fabrikalar… Yetmiyor altyapı üzerine çok ciddi düşünceler geliştiriliyor. Bu hastalık yayılması konusunda yıllarca çalışıp kullanılan su meselesinin her şeyden önemli olduğunu tespit ediyorlar. İçilen su ile kullanılan suyun ayrılması gerekiyor. Ayrılmadığı durumunda sağlıklı bir toplum mümkün değil.

1800’lü yıllarda Londra

Umumi hıfsızıha kanunumuz var. Cumhuriyet döneminde çıkarılmış bu kanunda deniliyor ki; mezarlık yeri ile konut arasında en az 500 metre mesafe olacak ve bir yeşil bant ile ayrılacak. Cebeci Asri Mezarlığı’nın orada bir yeşil bant var, gecekondular işte bu bandın üzerine yapılmıştır. Yani şehir gelişirken orası nasıl boş kaldı diye düşünebilirsiniz, aslında boş kalmadı, yeşil banttı. Sağlıklı kentler kanununun bize uyarlanan halidir bu kanun. 

Mülkiyet meselesi

Modernleşme sürecinde biz Osmanlı’dan sonra dünyadaki gelişmeleri yavaş yavaş Türkiye’ye taşımaya başlamışız fakat çok temel bir konuyu bilerek veya bilmeyerek taşıyamamışız: Mülkiyet düzenlemesi. Dünyanın bütün ülkelerinde bir noktada kentleşme sürecinde nüfus arttıkça, şehir büyüdükçe bir kentsel rant olgusu ortaya çıkmış ve bununla yüzleşmek zorunda kalmışlar. 

Ankara’nın ilk planını yapan Hermann Jansen bir akşam yemeğinde Mustafa Kemal’e sormuş: “Bir şehir planı yaptınız batılı manada, çok da iyi bir plan oldu. Fakat bu şehre bu planı uygulamaya yetecek siyasi iradeniz var mı?” Atatürk kızıyor, “ne demek biz yedi düvele karşı harp etmişiz, bir planı mı uygulayamayacağız” deyince Jansen “beni yanlış anladınız biz Berlin’de dahi tam olarak muvaffak olamadık. Arazi spekülasyonu diye bir şey var, birileri kıt kaynak olan sınırlı yerlerdeki arsayı elinde toplayıp fiyat artışından gelir elde etmek, pay elde etmek ile ilgili dertler edinecek siz bununla yüzleşmeye hazır mısınız?” diyor. 

Kent planlama süreçlerinde mülkiyetin kimde olduğu ile kentin nimetlerinden kimin yararlanacağı arasında anlamlı bir denge kurmak meselesidir. Nihai olarak bu denge ulusal ve anayasal bir meseledir. Anayasalar sizlere hak ve ödevler ile sorumluluklar tanır. Devlet insanların sağlıklı çevre koşullarına uygun bir kentte oturmasını sağlar, aynı zamanda toplu konut girişimlerini destekler diyor ama bir süre sonra da özel mülkiyetin dokunulmazlığından bahsediyor ve özel mülkiyeti de şu koşullarla şu şekilde sınırlarım diyor. Dünyanın hiçbir yerinde mülkiyet düzeni tarihsel koşullardan tam anlamı ile kopmamıştır. İngiltere’de mülkiyetin esas sahibi kraldır, toprak mülkiyetinin mutlak sahibi. Bizim hukukumuzda üs hakkı adı verilen bir mesele var. Arazi mülkiyeti mutlak olarak Osmanlıda da devlete aitti İngiltere gibi. Zaten tımar sistemi dediğimiz sistem de buydu. Ama biz Osmanlının geç modernleşme döneminde geç sanayileşmenin ve pek çok başka meselenin etkisiyle devleti nasıl kurtaracağız diye düşünürken toplumun nasıl yaşayacağına kafa yorulmamış. Anayasal düzen değişikliği söz konusu olduğunda mesele azınlık hakları ve mülkleriyle de karışarak biz mutlak mülkiyeti olduğu gibi vatandaşına devreden bir ülke olmuşuz. Eğer elinizde bir arsa varsa, bizim hukuk sistemimize göre, arsadan dünyanın merkezine doğru giden magma tabakasına kadar her şey sizindir, ayrıca arsadan stratosfere kadar da her şey de sizindir çünkü mülkün mutlak sahipsiniz. Türk hukukunda özel mülkiyetin karşılığı budur. Anayasa bunu kendince sınırlamaya çalışmış; “kamu yararına, özel mülkiyet sınırlandırılabilir” demiş. Biz yaklaşık yüz senedir kamu yararı nedir, neden ve ne zaman sınırlandırılır, sınırlandırılabilir mi konusunu tartışıyoruz ama tam olarak içinden çıkabilmiş değiliz. Ve gün geçtikçe de kamu yararının aleyhine mevzi kaybetmeye devam ediyoruz. 

“Türkiye’nin rejimi bir imar rejimidir.”

1970’lere gittiğimizde kamu yararı çok sıkı ve sert uygulanırdı ama 2023’lere geldiğimizde   kamu yararı artık bayağı ve yozlaşmıştır. Şöyleki; bir belediye rahatlıkla elindeki yeşil alanı bugünün koşullarında plan değişikliği ile konut ya da ticari alana dönüştürebiliyor, üzerine bunu satıp gelir elde edebiliyor buna açılan davada da gerekçesinde “ben bunu dönüştürdüm buradan elde ettiğim geliri de kamu yararına davranmış oluyorum” diyor. İşte bu şekilde şehirlerde elimizde ne varsa yitirmişiz. İşte ben bu meseleye “İmar rejimi” diyorum.

Türkiye’nin yönetimini nedir diye sorarsanız; parlamenter rejim mi, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi mi derseniz, “Türkiye’nin rejimi bir imar rejimidir.” 

Rant hep vardı, esas sorun kimin nasıl bölüştüğü

Şöyle bir algımız var; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu işler hiç böyle değildi, herkes bilinçliydi, kimsenin rantla işi yoktu bu işler sonradan çıktı. Maalesef öyle değil.Cumhuriyeti kuranlar İstanbul’un bürokrat ve asker tabakasıdır. Bu insanlar gidişatı, tarihi izleyen insanlar ve dünyanın farkındalar: Bir mekânda yapacağınız her şey bir rant doğurur ve bu rantın nasıl paylaşılacağı meselesi önemlidir.

Yıl 1920, daha Mustafa Kemal Atatürk Ankara’ya yeni gelmiş, meclis yeni kuruluyor. İzmir eski mebusu Asaf Bey meclise bir mektup yazıyor: “Meclisimiz Ankara’da kurulmuştur, hayırlı uğurlu olsun. Benim bir önerim var: Ankara’yı bir development company kuralım, –bugünün deyişiyle gayrimenkul şirketi– bunun eliyle Ankara’yı yoktan var edelim, batılı anlamda bir şehre dönüştürelim ama bu şirkete Ankara’nın altyapı ve gelişme imtiyazlarını verelim.” Yani imar dağıtma yetkisi bunlarda olsun diyor.

 Enteresan bir anekdot daha; yıl 1921, Amerikalı Chester isimli bir şirket bir başvuruda bulunuyor. Diyor ki, “bırakın biz size Amerikan usulü bir şehir kuralım, sadece bize şehrin planlama ve altyapı imtiyazlarını verin.” 

O dönemin de bugünden çok da farklı olmadığını bilerek hayal etmek lazım.

Demek ki, bir ülkenin kentleşme, kentsel dönüşüm, imar planlama meselesindeki odak noktası, mülkiyet hakkının o ülkede, şehirde yaşamanın nimetlerinden nasıl yararlanılacağı ile kurduğu denge noktasıdır. Bugün Türkiye’nin geldiği nokta, bu mutlak mülkiyet anlayışının sonucunda mülkiyet sahiplerinin giderek daraldığı, ellerindeki biriken sermayenin ve arazi miktarının inanılmaz arttığı, mülkiyet sahibi olmayan kitlelerin aşırı büyüdüğü bunun böyle daralan, küçülen spiral gibi sarmal şekilde devam ettiği bir hikâyeye işaret ediyor. 

Herkes parayı kazandı mı eve, arsaya yatırıyor. Bunların fiyatı arttıkça ellerindeki satıp yenilerini alıyorlar. Bu böyle devam edip gidiyor. Demek ki, imar rejimi meselesi ülkenin kentleşmesi konusundaki en büyük meseledir. Neden? Mülkiyet bir takım haklar ifade ediyor. Buaradan aldıklarınızla şehiri inşa etmek zorundasınız. Bunun için bir yol bir çare bulmanız lazım.

Ağaç mı, araç mı?

Dün akşam (gece), evimizin ön camına sıfır mesafede olan büyük Japon Sofora ağacına (kendisi, akasya ile türdeş bir ağaçtır, Ankara’da neredeyse her sokağımızda vardır) takıldı gözüm. Kumruların seviştiği, saksağanların bık bıkladığı, güvercinlerin ve güzel yeşil cennet papağanların ara ara uğradığı, hele de o güzel ötücü çıvgın’ın bazen gelip bize müthiş sesini dinlettiği ağacımızda birkaç zamandır, akşam “hep aynı saksağan mı yatmaya gelen?” diye kendi kendime sorduğum kuş uyuyordu. Evet uyuyordu. Ve gece boyu sabaha kadar iki dalın birleştiği boğumda, tüylerini kabarta kabarta uyudu. Ben de mutlu bir yüz ve gözle izledim 2-3 saat uyuyuşun bize anlattığını.

Üzerinde yaşadığımız küreye ağır geliyoruz; 8 milyara yaklaşan insan nüfusumuz, çıkardığımız gazlar, kokular ve endüstrinin yok ettikleri ile. Üzerinde yaşadığımız toprakları da (Anadolu) hoyratça, bir çekirge (affedin beni çekirgeler) sürüsü edasıyla yiyoruz. Kentleri mi? Onu da betona, asfalta ve egzoza boğarak ilerliyoruz.

Maden, HES, nükleer santral, beton kanal, tarihi bölgelerin faşizan dönüşüm projeleri, yol ve doğal alanların imara açılması ile coğrafyamızı sayın sistem yok etti/ediyor… Göç, nüfus artışı, mülkiyet ve yeni/gıcır gıcır ev hastalığımız, belediye (ve imar kurallarıyla bakanlıklar) ile müteahhitler beşlisiyle de şehirlerimizi ve semtlerimizi bitiriyoruz.

Ve izliyoruz, sadece izliyor ve “bana kaç m2 düşecek yeni binada, ohhh yeni miss gibi evim olacak” hesabı yaparken; yitirdiğimiz ağacı, bahçeyi, komşuluğu, artık duyamayacağımız kuş sesini unutup… Yaşamın anlamını hızla yitirişimizi kaçırıyor, görmüyoruz. Konuşanlarımız, söylenenlerimiz de genelde geçmiş zaman romantizmi ile anıyor yaşadığı yerleri ama o sırada yenilenmiş bir binada oturuyor!

Uygulansa da uygulanmasa da istediklerimiz ve olması gereken yeni düşünceler, yaşadığımız semtten bakmaya başlayarak düşünceler geliştirmek zorundayız artık. Yokolan arka bahçelerden, arabaya boğulmuş sokaklardan, kuşların ve memelilerin terk ettiği mahallelerimizden bakarak, birkaç model önerisi geliştirmek zorundayız. Ve ütopyamız olarak kalmaması için de peşini takip ederek kamuoyu yaratma çabasında olmalıyız.

Bir karar versek ve buradan deklare etsek (keşke); “Ayrancı’yı kamulaştırıyoruz. Her mahalleye bir yaya sokağı, her caddeye (3-4 binayı satın alıp yıkacak kadar dev şirketler haline gelmedi mi belediyeler, oldu.) bir park ilk hedefimiz. İkinci hedefimiz ise, semtlerimizin parsel ölçeğinde dönüşümünde, eski yapı büyüklüğünü (oturumunu) %75’e indirgiyor bahçeleri %25 arttırıyoruz.” desek.

Kıssanın gerçeğine de dönersek, tek yapı ölçeğinde kentsel dönüşümde imar kurallarının, otopark yönetmeliğinin acilen yeniden tasarlanması bir gereklilik. Hatta ada (4 sokağın/yolun içine aldığı bütün alan) bazında planlamalar şart gibi.

Arabanın üstüne reçine damladı diye hoyratça kesilen çam ağacımız

Biraz açarsak; yan bahçeler ve arka bahçenin, otopark yönetmeliğinin gerektirdiği apartmanda daire başına araç yeri ve imar yönetmeliğinde “bodrumda ön cephe hariç iki yan ve arka cephe arsa sınırına kadar kullanılabilir” kuralı ile ağaçlar kesiliyor, ağaçsız, bahçesiz semtlere/kentlere doğru koşar adım gidiyoruz.

Çözebiliriz;

1) Ada parselinde planlamalar yaparak; semti, yaşayışı, ulaşımı, bahçeleri de önceleyerek planlama yaparız.

2) Tek yapı ölçeğinde kentsel yıkımı bitirip/durdurup, (betonarme) ömrü biten yapılarda iki yapı (apartman) birleştirilerek, yani dönüşümü doğru tanımlayarak ilerleyebiliriz. Bu müteahhide, 2 yapının arasındaki birleşen 2 yan bahçede yapılaşma hakkı (6 x 20 metre) verir ama karşılığında bodrum katında, arka bahçeyi, toprak altında arsa sınırına kadar kullanım hakkını geri alır ve en azından kalan 2 yan bahçe ve arka bahçeyi aynen koruyabiliriz.

Sistem bu konuda sıkışmaya başladı ve bir çözüm aramak zorunda kalacak. Bizlerin baskı ve kampanyaları ile rant odaklı değil, kentte mutlu yaşama odaklı planlamaya izin vermeleri ile çok kısa sürede yol almak mümkün.