COVID-19 ve beslenme

Koronavirüs Hastalığı (COVID-19), 2019 yılının Aralık ayında solunum yolu belirtileri gösteren bir grup hastada yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Ülkemizde ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 günü Dünya sağlık örgütü küresel salgın hastalık (pandemi) ilan etmiştir. Türkiye’deki ilk vakadan bu yana bir yıl geçmiştir.

İlk günlerde oluşan bilgi kirliliğine rağmen gün geçtikçe hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaktayız. Hastalığın seyrinden anlaşıldığı üzere yaş, cinsiyet, obezite (Beden kitle indeksinin 40’ın üzerinde olması), eşlik eden kronik hastalıklar, etnik köken ve beslenme yetersizlikleri risk faktörleri olarak sayılabilir. İmmün sistemi çeşitli nedenlerle baskılanmış kişiler özellikle risk altındadır. Yapılan çalışmalarda, vitamin ve minerallerin, proteinlerin ve yağ asitlerinin bağışıklık sistemini desteklemede ve enfeksiyon riskini azaltmakta önemli role sahip oldukları görülmüştür.  Covid-19 hastalığı dikkatleri obezite ve beslenme yetersizliği üzerine toplamıştır. Pandemi sürecinde hastalıkla mücadele için alınan karantina ve sokağa çıkma yasağı gibi kısıtlayıcı önlemler de beslenme alışkanlıklarımızı etkilemiştir.

Türkiye’de obezite görülme oranı 2019 yılında kadınlarda %24,8 olup obez öncesi olarak tanımlanan grup ise %30,4 olarak bulunmuştur. Erkeklerde bu oranlar ise sırasıyla %17,3 ve %39,7’dir. Bu yüksek obezite oranları toplumumuzda pandeminin ağır atlatılmasında etkili olmaktadır. Bunun yanında kısıtlamalar nedeniyle evde kaldığımız süreçte daha az hareket etmek durumunda kaldık. Ayrıca evde hapsolmanın getirdiği stres ile başetmede yaşadığımız zorluklar bizi daha fazla gıda tüketimine yönlendirdi. Sonuç olarak toplumumuzda zaten yüksek olan obezite oranları daha da artış gösterme eğilimindedir.  

Hepimizi hazırlıksız yakalayan pandemi süreci aslında gıdalarla ilişkimizi yeniden düzenlemek ve beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmek için bir fırsat olabilir. Hem kilo kontrolünü sağlamak hem de farklı besin gruplarını yeterli ve dengeli tüketerek bağışıklık sistemimizi güçlendirebiliriz. Bu amaçla uyulması gereken bazı temel kurallar bulunmaktadır:

  • Sebze ve meyve tüketimi ön planda olmalıdır. Yeterli sebze ve meyve tüketimi her gün ve her öğün sağlanmalıdır. Tabağınızın yarısını bu grup oluşturmalıdır. Sebze ve meyveler prebiyotik kaynağıdır.
  • Kurubaklagillere beslenmenizde her gün yer verebilirsiniz. Hem lif açısından hem de içerdiği protein, vitamin ve mineral açısından oldukça önemlidir. 
  • Haftada en az 2 kere balık tüketilmelidir. Omega-3 bağışıklığın desteklenmesinde önemli rol oynamaktadır. 
  • Tam tahıllar gibi lifli gıdalar bağışıklık sisteminizi destekler. 
  • Yüksek miktarda şeker, tuz, yağ ve koruyucu maddeler içerdiği için işlenmiş gıdalardan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. 
  • Yemek hazırlarken ve pişirirken hijyen kuralları ve pişirme miktarına dikkat edilmelidir. 
  • Yoğurt, kefir gibi probiyotik kaynağı mayalı ürünlere öğünlerde yeterince yer verilmelidir. 

Gıdalarla alınan mikro ve makro besin ögelerinin kişinin şimdiki hastalıklara ve gelecekteki oluşabilecek herhangi bir viral veya bakteriyel hastalığa karşı dirençli olmasını sağlayacaktır. Probiyotikler ve prebiyotiklerin yeterli alınması kişinin bağırsak mikrobiyomunu ve bağışlıkığın destekleyerek COVID-19’un klinik sonuçlarının şiddetini azaltmaya yardımcı olmaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli konu, reklamları yapılan gıda takviyelerinin doktorunuza danışılmadan kullanılmamasıdır. Besin ögelerini gıdalarla almak için en sağlıklı seçimdir. Fotoğrafta içinde bulunduğumuz döneme uygun tüketebileceğiniz besinleri birarada görebilirsiniz.

Beslenmenin COVID-19’dan korunma ve iyileşme üzerindeki etkisi vardır. Ancak COVID-19’u önleyebilecek veya tedavi edebilecek sihirli bir diyet veya takviye yoktur. Uygun beslenme ile bağışıklık sisteminizin normal işlevini destekleyebilirsiniz. 

Cevizli Yoğurtlu Kereviz

Cevizli Yoğurtlu Kereviz

Yemeklerinizin yanına her zaman kullanabileceğiniz bir meze: Cevizli Yoğurtlu Kereviz 

Malzemeler
1 adet  orta boy kereviz 
1 kase yoğurt
6 adet ceviz 
1 diş sarımsak

Kerevizleri soyup rendeleyiniz. İçerisine ceviz ve yoğurdu ekleyiniz. İsteğe göre bir diş sarımsak rendeleyerek ilave edebilirsiniz.

Ben maş fasulyeli narlı salatamın yanına tercih ettim. Sizde istediğiniz bir yemeğin yanında tamamlayıcı yemek olarak kullanabilirsiniz.  İçerisindeki cevizler Omega-3 içerir. Yoğurt hem probiyotik hem de prebiyotik kaynağıdır. Kereviz ise lif ve antioksidan açısından oldukça zengindir. Tabağınızın besleyicilik özelliğini arttıran bu mezeyi kolayca hazırlayabilirsiniz. Afiyet olsun!  

Kaynak

Calder PC (2020) Nutrition, immunity and COVID-19. BMJ Nutrition, Prevention & Health. bmjnph-2020- 000085. doi: 10.1136/bmjnph-2020-000085 

Türkiye Sağlık Araştırması, 2019 TÜİK

Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilgilendirme Sayfası https://covid19.saglik.gov.tr/

WHO Coronavirus Disease (COVID-19) Dashboard. https://covid19.who.int/

Ortaçağ’ın şarap pencereleri Covid sonrası modern dünyaya açıldı

İtalya Şubat ayında COVID-19 nedeniyle tecrit altına girdiğinde, ülke salgınla savaşmak için bir araya geldi. Opera sanatçıları ve müzisyenler balkonlarından verdikleri küçük konserlerle komşularını şımartırken pencerelerde andrá tutto bene (herşey iyi olacak) sözleriyle gökkuşağı bayrakları asılıydı.

Salgın sırasında, teması azaltma, sosyal mesafe gibi kurallar nedeniyle zorlanan ve işlerini sürdürmek için çareler düşünen Floransa’daki yaratıcı restoran ve bar sahipleri, işlerini ve şehrin ruhunu canlı tutmak için bir tuhaf ortaçağ mimari uygulamasından ilham aldılar ve şehrin dört bir yanındaki şarap pencereleri yeniden açıldı!

Pencereler veba sırasında benzer bir amaç için kullanıldı.

Ülke çapındaki korona virüsü krizi sırasında, Floransa’daki Vivoli dondurma salonu, Mayıs ayından itibaren kendi şarap pencerelerinden kahve, içecek ve dondurma satma fikrini ortaya attı. Yiyecek ve içeceklerin dağıtımında bulaşıcılığı önleyici bu ilginç yöntem, hızla örnek alınan bir başarı oldu ve Floransa’daki başka üç büyük restoran tarafından kopyalandı.

Sanat tarihçisi Diletta Corsini, Floransa’daki ‘kara ölüm’ veya ‘hıyarcıklı veba salgını’ sırasında şarap pencerelerinin kullanımından bahseden 1634 yılına ait harika bir belge buldu. İnsanlar 1600’lerde hıyarcıklı vebanın bulaşma yöntemini tespit edememiş olsalar da bulaşmayı önlemek için yöntemler aradılar. Zaten normal olarak kullanılan şarap pencereleri de özellikle mikropsuz ticari işlemler için kullanışlı hale geldi. Pencerelerin 1532’de inşa edilmeye başladığı ve 19. yüzyıla kadar devam ettiği biliniyor.

Saray, fazla şarabı alt sınıflara ‘temas etmeden’ satabiliyordu.

Şarap Pencereleri’ veya ‘buchette del vino’ denilen ve orijinal olarak saraydaki fazla şarabı Floransa’nın işçi sınıfına satmak için kullanılan bu küçük kapaklar, satış sırasında Floransa’nın saray efradı ile yoksul işçilerin yüz yüze gelmemesinin bir yöntemi oldular. Böylelikle işçiler saraya girmeden, sarayın şarabını satın alabiliyorlardı.

Şarap şişesi pencereden müşteriye veriliyor, ödeme ise madeni paraları koymak için müşteriye uzatılan metal bir tabak aracılığıyla gerçekleşiyordu. Metal tabağa konan madeni paralar da toplanmadan önce sirke ile dezenfekte ediliyordu. 

Şarap satıcıları, müşteri tarafından getirilen şarap şişelerine temastan kaçınmak için ise iki farklı yöntem bulmuştu; ya müşteri önceden satıcı tarafından şişelenmiş şaraplardan satın alıyor ya da sarayın iç tarafındaki şarap fıçısına bağlanmış metal bir boru, şarap penceresinden uzatılarak müşterinin kendi şişesini buradan doldurması sağlanıyordu. Şarabın kolay akabilmesi için de fıçı biraz yüksek bir yere yerleştirilmişti.

Dünya şarap pencerelerini konuşuyor.

Bu hikaye İtalyan gazeteleri ve haber siteleri tarafından yayınlanırken, ABD’de Business Insider haber sitesi ve ünlü New York Post gazetesinin de ilgisini çekti. Ve ardından ortaçağ şarap pencereleri, dünyanın dört bir yanındaki düzinelerce başka televizyon, radyo, gazete, web sitesi ve blog tarafından konu edildi.

Floransa ve Toskana’ya özgü olan bu şarap pencereleri bir zamanlar günlük yaşamın bir parçasıydı. Bölgedeki Rönesans harikalarının ve Duomo Katedrali’nin güzelliğinin gölgesinde kalan bu yapılar, Floransa mimarisi içinde de yıllarca gözden kaçtı. 

Pandemiyle birlikte yeniden gündeme gelen, eski saraylara ve asil hanelere bağlı olan bu tarihi şarap pencereleri, çoğu orta çağa kadar uzanan Floransa çevresinde görülebilir. Yalnızca Floransa’nın eski şehir duvarları içinde 150’den fazla şarap penceresi bulunuyor.

Yeni normalin bir parçası.

Floransalılar şimdi haklı olarak bu eşsiz tarih parçalarına sahip çıkıyorlar. 2016 yılında hem turistler hem de yerel halk arasında farkındalık yaratmaya yardımcı olmak için kurulan Şarap Penceresi Derneği de onları korumak, belgelemek ve tanıtmak için bir görev üstleniyor. Artık tüm pencereler koruma altında ancak vandalizm hala bir sorun.

Derneğin başkanı Matteo Faglia, COVID’den sonra şarap pencerelerine yönelik tutumların değişmeye başlayacağını umuyor; “insanlar pencerelerin ne olduğunun ve geçmişinin farkına vardığında onlara daha fazla saygı duyma eğilimindeler. Bu nedenle tüm şarap pencerelerine bir plaket koymak istiyoruz” diyor.

Belki de şarap pencereleri Floransa’nın “yeni normal”inin bir parçası olacak.

Koronavirüsle mücadele hastaneden değil, mahalleden başlamalı

Dünyada olduğu kadar ülkemizde de artık ana gündemimiz koronavirüsle mücadele. Şimdi bu mücadelenin hangi ölçekte planlanması gerektiği üzerine bir tartışma yürütüyoruz. Bu anlamda halk sağlığı ve yönetim ilişkisinde en iyi örneklerden birisi, birkaç yıl önce İskandinav ülkelerinden birinde alınan ve uygulamaya başlanan karar olsa gerek. Bu, hastane ve tedavi merkezli sağlık politikası yaklaşımı yerine sorunları hastalanmadan çözmek için “istisnasız her semt ve mahalleye içinde spor alanı, yürüyüş alanı barındıran park ve yeşil alan” oluşturma kararıdır. Oluşacak sağlık sorunlarının sonucunu minimize etmenin yolu, sebebi yerinde ve zamanında çözmektir. Bunun en iyi yöntemi de çocukluk yıllarından itibaren halkın sağlığı ve bağışıklığını güçlendirecek ortamların yaşanılan mahallede yaratılmasıdır. 

Sağlığın mahalle odaklı düşünülmesi gerektiği üzerine önemli bir açıklama (TTB) Türk Tabipler Birliği’nden geldi. TTB Genel Sekreteri Bülent Nazım Yılmaz, yaptığı açıklamada Türkiye’nin salgınla mücadele programını ve sonbahara girerken alınması gereken önlemleri sıralarken, “Hastalığın önce ailelerde, mahallelerde kontrol altına alınması gerekiyor. Ana merkez birinci basamak sağlık kurumları olmalı” dedi.

TTB Genel Sekreteri Yılmaz, “Türkiye’de salgının planlı yönetildiğini düşünmüyorum. Bir program boşluğu var ve bugünkü salgınla mücadele programı bu salgınla baş edecek düzeyde değil. Salgına yönelik ne tür önlemler alınıyor diye baktığımızda büyük bir boşluk görüyoruz. Sağlık Bakanlığı salgını geriletmek için sağlık sisteminde değişiklik yapmayı bırakın kısmi değişikliklere bile gitmiyor.

Türkiye’de birinci basamak sağlık sistemi var. Bunu aile sağlığı merkezleri ve aile hekimleri oluşturuyor. Bu salgın bölge tabanlı, birinci basamak sağlık sistemi olmadan çözülemez. Ana mücadele merkezleri bunlar olmalı. Hastaneleri ana merkez belirleyerek salgın yönetilemez. Yönetilmeye çalışılırsa şu anki gibi hastanelere kapasitesinden çok fazla başvurular yaşanır bu hem insanların hizmet almasını engeller hem de salgının bulaşını arttırır” şeklinde konuştu.

TTB kısıtlamaya gidilmesini önermezken Yılmaz,Yasakla bu iş olmaz. Yaşamı nasıl düzenleyip bu kadar uzun süre kısıtlayabilirsiniz ki? Bu mantıklı değil bizim öneri getiren bir sisteme ihtiyacımız var. Sonbaharda gripler artacağı için virüs konusunda tanı koymak zorlaşabilir. Grip ve koronavirüs birbirinin üzerine binebilir ve tablolar ağırlaşabilir. Örneğin; Kovid ile enfekte olmuş bir kişi bir de grip ile temas ederse hastalığın koşulları ağırlaşabilir. Bunun için grip aşısı eylülden itibaren herkese ücretsiz yapılmalı” dedi.

Ankara’da aile hekimliği yapan Türk Tabipleri Birliği Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal da, birinci basamak sağlık hizmetlerinin her zaman önemli olduğunu fakat salgın dönemlerinde öneminin bir kat arttığını söylüyor. Dünyada koronavirüsle mücadelede başarılı olarak gösterilen ülkelerde birinci basamak sağlık hizmetleri üzerinden bir planlama yapıldığını belirten Ünal,Şu an salgın bir miktar yönetilebiliyorsa, bu sağlık emekçilerinin özverili çalışması sayesinde oluyor” diyor.

Ünal, “Aile sağlığı merkezinde şüpheli hastaları 112’ye yönlendirmek veya örnek alınması için ekip çağırmak 2 saate kadar zaman alabiliyor. Pozitif hastalarla riskli hastaları aile sağlığı merkezlerinde ayırmak için basit önlemler alınabilir fakat Sağlık Bakanlığı önerileri dikkate almıyor.

Sağlık ocaklarında sabah 08.00-10.00 saatleri arasında kan alımı yapılıyor. Biz o iki saati gebelere ve bebeklere ayırıp kan alımını 10.00-11.00 arası yapmak istiyoruz. Fakat bakanlık böyle bir düzenlemeye gitmiyor. 

En büyük sorunlarımızdan biri de raporlar. Pozitif çıkan ve 14 gün dinlenmesi gereken kişilere acildeki hekimler 2 gün, işyeri hekimleri de 2 gün rapor verebiliyor. Bu süreyi tamamlayanlar rapor almak için aile hekimlerine gidiyor. Sabah 8’de kapıda bebekler, gebeler ve pozitif hastalar aynı anda bekliyor. O zaman bu kişiler aile hekimliğini de enfekte ediyor. Bunun değişmesi lazım. Pozitif tanısı koyan ilk doktor 14 gün rapor verebilmeli” dedi.

SAĞLIK OCAKLARINDA DURUM NEDİR?

Bir pratisyen aile hekimi olarak düşüncem; pandemi ile mücadelede birinci basamak sağlık hizmetlerine öncelikle test imkanı sağlanmalıdır. Kayıtlı olan bölgesel hastalara daha hızlı ulaşılma noktasında bizler bu işin üstesinden çok rahat gelecek bir ekibiz. 

Ayrancı bölgesi itibariyle korona vakalarının artmasına gelince; hasta kişilerin veya temaslıların hastalıklarını saklaması, karantina tedbirlerine uymaması ve bayram öncesinden itibaren sorumsuz davranışları sayının yükselmesine sebep olmuştur. Aile hekimliği olarak pandemi sürecinde bizlerden çok daha fazla istifade edilebilirdi, bu bizim görevimizdi.

Kendinden şüphe duyan, bazı belirtiler gösterenlere ilk testleri çok hızlı bir şekilde her mahalledeki sağlık ocağında aile hekimi tarafından uygulanabilir. 

Bazı sağlık ocaklardan şikayetler var

Her ne kadar aile hekimleri içerisinde hastayı odasına sokmayan, muayene yapmayan meslektaşlarımız olsa da, bunları teşvik eden bazı derneklerin kurduğu telefon ağlarında aynı ifadeler kullanılsa da, bunlar hoş olmayan münferid davranışlardır.

Aile hekimine başvuran her hasta koronavirüs vakası olacak diye algılamamak gerekir. Pandemi var diye hastada alerjik reaksiyon görülemez mi, kişinin ağrısı olamaz mı, bel ağrısı, kas ağrısı tutamaz mı, orta kulak iltihabı olamaz mı?

Kapıdan girmeyin, ne ilaç istiyorsan söyle, git eczaneden al, biz sonra yazarız” demek vatandaşı (hastayı) eczane ile ortak görmek demektir. Bu zaviyeden bakınca mesleğimize yakışmayan bu tavırlar doğru değildir.

Koronavirüs mahalle ekonomisini %36 küçülttü

COVID-19 İşletme Etki ve İhtiyaç Anketi’ne, Türkiye’nin yedi bölgesini temsilen 47 şehirden 780 işletme katıldı. İşletmelerin krizin seyrine yönelik öngörüleri ve tedbirlerinin araştırıldığı anket ile koronavirüs salgınının işletmeler üzerindeki ekonomik etkileri çarpıcı bir şekilde ortaya konuldu.

Koronavirüs en çok küçük işletmeleri etkiledi

Ankete katılan işletmelerin yüzde 62’si koronavirüs salgınından büyük ölçüde etkilendiklerini ifade ederken hiç etkilenmediğini söyleyen işletmelerin oranı ise yüzde 3’te kaldı. Ankete göre büyük işletmelerin yüzde 11’i, mikro ve küçük ölçekli işletmelerin ise yüzde 36’sı faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Tüm işletmelerin yalnızca yüzde 8’i kriz yönetimine geçmeden işlerinin rutin seyrinde devam ettiğini belirtirken yüzde 32’si kısmen, yüzde 29’u ise yoğun bir şekilde kriz yönetimi yaptıklarını vurguladı.

Cirolar yüzde 50’den fazla düştü

Salgın sonrası firmaların yarısından fazlasının cirosu yüzde 50’den fazla düşerken bu düşüşte bölgesel farklılıklar dikkat çekti. 

Koronavirüs salgınını ciddi bir tehdit olarak gören işletmeler, bu doğrultuda stratejilerini de gözden geçiriyor. İşletmelerin yüzde 51’i işletmesinin altyapı ve dijital olanaklarının uzaktan çalışma için yeterli olmadığını belirtiyor. 

KOBİ’lerin üç beklentisi: Erteleme, indirim ve destek

Ankette, katılımcılara beklenti ve talepleri de soruldu. Buna göre; katılımcıların yüzde 80’i fatura, vergi ve SGK ödemelerinde ertelemeye, yüzde 77’si ise vergi indirimine ihtiyaç duyduklarını belirtti. KOBİ’lerin diğer talepleri ise finansal destek, kredi, çek ve borçlarında erteleme olarak sıralandı. Bunlara ek olarak, katılımcıların yüzde 26’sı çalışanlar için psiko-sosyal desteğe, yüzde 24’ü de tıbbi ve koruyucu malzeme desteğine olan ihtiyaca işaret etti.

Ayrancı ekonomisi koronavirüsten nasıl etkilendi?

Mahir Erdem 
(Kuğu Pastanesi)

Sokağa çıkma yasağı tam bahar başlangıcında geldi. Sonra da bahçeler kapandı. Bahçe, bizim ciromuzun önemli  bir yüzdesini oluşturuyor. Virüsün etkisiyle yaşlı müşteri profili evlere çekildiler, dışarıdan sipariş vermemeye özen gösterdiler. Genellikle marketlerden raf ömrü uzun ürünleri tercih ederek ihtiyaçlarını evlerinde giderdiler. Bizim ürettiğimiz poğaça, kek, pasta gibi ürünleri evlerinde kendileri yaptılar.

Orta vadede, elektrik, su, doğalgaz ödemeleri konusunda kesinti yapılmayacağı söylense de şimdi bu borçlar birikerek geldi. İhbarnameler gönderilmeye başlandı. İcra müdürlüklerindeki dosyalar konusunda da şimdi tahsile gidenler nedeniyle sorun yaşayan esnafın çoğu işyerini kapatma yoluna gitti.

Uzun vadede ise sonbaharla birlikte yazlıktan dönenlerle semt esnafının işleri açılırdı. Şimdi bu süre Ekim, Kasım aylarına uzayınca salgınla gelen hasarımızı toparlayamadık.

Bundan sonrası için yaz ayına kadar olumlu bir beklentimiz yok. Biz de bu olumsuzluktan payımıza düşeni alacağız. Bundan gıda sektörü adına etkilenmeyecek tek grup marketçiler olacak.

Tuncer Kalkan 
(Kalkan Kasap)

Salgın sürecinde kasap camiası bundan çok olumsuz etkilenmedi, bazıları fayda bile gördü. İnsanlar et, süt, ekmek gibi zorunlu gıda maddelerinde mahalleden bildiği, tanıdığı, güvendiği esnaftan alışverişi tercih ettiler. Mahalle esnafını hatırladılar. Bizim ürünlerimizde soğuk zinciri bozulmadan, ürün fazla dışarıda kalmadan teslimat gerekiyor. Bu nedenle internet alışverişi yerine bizi tercih ediyorlar.

Bazı esnafın ise çiğ köfteci, lokanta, pideciler gibi esnafın çok zarar gördüğünü söyleyebilirim. Biz de lokantalara, pide ve kebapçılara verdiğimiz ürünlerde büyük düşüş yaşadık.

Salgın korkusuyla hazır gıda tüketimi azaldı. Zorunlu olmayan tüketimler azaldı. Öte yandan internet üzerinden alışveriş herkesin işini kolaylaştırdı ama orta yaş üstü kesimlerin internet alışverişini yapmadığı gözlüyorum.

İlerleyen zamanlarda esnafa büyük zarar vereceği ortada. Evlere servis hizmetini zorunlu kılacak bir dönem olacak. Biz de bunu nasıl uygulayacağız ona bakmamız lazım. 

Süreçte çok zorlanan ve Ziraat Bankası’nın esnaf kredisinden kullanmak zorunda kalan esnaf arkadaşlarımız oldu. Yeniden bir sokağa çıkma yasağı gelirse bu kredilerin nasıl ödeneceğini bilemiyorum.

Levent Aker 
(Korusev Veterinerlik)

Salgın döneminde, özellikle sokağa çıkma yasaklarında evlerine kapananların evlerine kedi, köpek alma eğilimi çok arttı. Bizim işlerimiz de bu nedenle çok arttı, randevulu sisteme geçmek durumunda kaldık.

Çevremizdeki gıda sektörünün olumsuz etkilendiğini görebiliyorum. Lokantalar, küçük işletmeler kapandı.

Ayrancı profilini değerlendirirsek evlerine hayvan alanların çoğunlukla gençler olduğunu söyleyebilirim. Onlar da, evden çıkmaları gerekmediği için çoğunlukla kedi almayı tercih ettiler. Köpek sahipleri ise eskisine oranla daha fazla sokağa çıkmayı tercih ettiler. Çünkü hem sokaklar, parklar boşaldı hem de köpek sahipleri için sokağa çıkma yasağını esnettikleri için bundan faydalandılar. Günde 2 defa çıkanların rahatlıkla 3-4 defa çıktığını söyleyebilirim.

Pandemi nedeniyle hizmet fiyatlarında olmasa da mama, ilaç ve cihazların sarf malzemelerinde büyük fiyat artışları yaşandı. Çünkü bunların hepsinde yurtdışına bağımlı durumdayız.