Küçük araçlar, büyük sorunlar: Mikromobilitenin kentlerdeki rolü ve zorlukları

Mikromobilite, kelime anlamı olarak mikro hareketliliği ifade eden bir kavramdır ve paylaşıma açık scooter ve bisiklet gibi araçları kapsamaktadır. Ancak, gelişen teknoloji bu alanda yeni araçların tasarımına da olanak tanıyacaktır. Günümüzde, kısa mesafeleri mikromobilite araçlarıyla özgürce dolaşan geniş bir kullanıcı kitlesi bulunmaktadır. Başta minimal tasarımlarıyla dikkat çeken bu araçlar, dünyada 1990’lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlanmış olsa da GPS sistemleri, mobil ödeme çözümleri ve şarj edilebilir batarya gibi gelişmeler sayesinde kentsel mobilite için önemli araçlar haline gelmiştir. Kontrolsüz biçimde büyüyen kentler, artan nüfus artışıyla beraber başta trafik olmak üzere ciddi altyapı sorunlarına sebep olmaktadır. Bir yerden bir yere ulaşmak isteyen vatandaşlar toplu taşıma ya da özel araçlarını kullansalar da trafikten kaçamamaktadır. 

Ulaşım alışkanlıkları üzerine yapılan araştırmalar dünya genelinde insanların kişisel yolcuklarının %35’inin 2 km’den az, %75’inin de 10 km’den az olarak gerçekleştiğini gösteriyor.(1)

Bu durum göz önüne alındığında, mikromobilite araçları yolcular için kullanışlı bir alternatif haline gelmiştir. Kentlerde mikro hareketliliğin yaygınlaşmasıyla birlikte, ‘paylaşımlı scooter’ konsepti yeni bir girişim sektörü oluşturmuş ve Türkiye’de birçok alternatif ortaya çıkmıştır. Bu alandaki en bilinen markalardan bazıları Martı, BinBin, Palm, Hop! ve Beam’dir.

Türkiye özelinde, paylaşımlı scooterların fiyat politikaları genellikle açılış ücretine ek olarak dakika başına yaklaşık 4-7 TL arasında değişmektedir. Taksi ücretleriyle karşılaştırıldığında, scooterlar genellikle daha ekonomik bir seçenek sunmaktadır. Scooter paylaşımına olan yüksek talep göz önüne alındığında, çeşitli firmalar bireysel elektrikli scooter satışına da başlamıştır. Bu scooterların fiyatları 12 bin-30 bin TL arasındadır. Başta kullanışlı ve makul fiyatlı görünen bu araçların kullanım şartları her zaman kolay olmayabilir. Olumsuz hava koşulları, eğimli arazi ve koruyucu ekipman eksikliği gibi faktörler, çeşitli kazalara yol açabilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2022 yılı verilerine göre elektrikli scooter ile yapılan 1.840 kazadan 8’inde sürücüler hayatını kaybederken, 1.554 sürücü de çeşitli şekillerde yaralandı.

Ankara’dan gözlemlerimi aktarmam gerekirse; caddelerde direklere park edilmiş olan bu minimal scooterları ilk gördüğümde, sadece gençler tarafından eğlence amaçlı kullanılacağını düşünmüştüm. Ancak, geçtikçe bu araçları her sokakta ve caddede daha sık görmeye başladım. Özellikle metro istasyonları gibi aktarma noktalarında daha yaygın bir şekilde park edildiklerini fark ettim. Bu durum, scooterların kentteki yolculuk ihtiyaçlarını karşılayarak geniş bir kullanıcı kitlesi tarafından tercih edildiğini gösteriyor.

Mikromobilite, kentler, yolcular ve girişimciler için muazzam bir fırsat sunarak, kentlerin karşılaştığı ulaşım sorunlarının giderilmesine yardımcı olacak adımlar atıyor ancak kentlerimizin buna ne kadar hazır olduğu tartışılır.

1 Kaldırım işgalleri Foto: Elif Deniz Acar (Ağustos 2024)

Kentlerimizin tasarımında yayalar için yeterli kaldırımların bulunmaması, scooterların popülerleşmesiyle daha da belirgin hale gelmiştir. Birkaç metre genişliğindeki kaldırımlar, çoğunlukla yayalar ve scooter kullanıcıları tarafından paylaşıldığından, bu durum çeşitli güvenlik sorunlarına yol açmaktadır. Bisiklet yollarının yetersizliği hem yaya hem de sürücülerin emniyetini riske atmaktadır. Scooter kullanıcıları, bazen araçlarla aynı şeridi paylaşmak zorunda kalmakta; bu da ciddi trafik kazalarına ve can mal kayıplarına neden olabilmektedir. Ayrıca, açık kamusal alanlarda bisiklet ve scooter park yerlerinin eksikliği, bu araçların düzensizce park edilmesine ve yaya sirkülasyonunun aksamasına yol açmaktadır. Vandalizm ise, kentlerin karşı karşıya olduğu bir diğer sorun olarak mikromobilite araçlarını olumsuz şekilde etkilemektedir.

Yönetmelik ne diyor?

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı tarafından 14 Nisan 2021 tarihinde yayımlanan Elektrikli Scooter Yönetmeliği, şu düzenlemeleri içermektedir:

  • Ayrı bisiklet yolu veya bisiklet şeridi varsa, e-scooterların sadece bu alanlarda kullanılmasını,
  • Yaya yollarında sürülmesini,
  • Kamu düzenini bozacak, özel mülkiyeti ihlal edecek ve yayalar, engelliler ya da hareket kısıtlılığı olan kişilerin güvenli ve bağımsız hareketlerini, araç ve yaya trafiğini engelleyecek şekilde park edilmesini yasaklamaktadır.

Ancak, bu kurallara rağmen, kaldırımda sakince yürüyen insanların hızla yanından geçen veya engelliler için ayrılmış alanları işgal eden scooterlar oldukça yaygındır.

Yönetmelikte ayrıca, e-scooterların gece diğer araç sürücüleri ve yayalar tarafından rahatça fark edilebilmesi için şu ekipmanlarla donatılmaları gerektiği belirtilmiştir:

  • Önde beyaz ışık veren ve en az 20 metreyi aydınlatan bir far,
  • Arkada kırmızı ışık veren bir lamba ve kırmızı reflektör,
  • 30 metreden duyulabilecek bir ses çıkarabilen zil, korna veya benzeri bir ses aleti.
  • Bisiklet sürücüleri için koruyucu kask takma zorunluluğu yönetmelikle belirlenmişken, elektrikli scooter kullanıcıları için böyle bir zorunluluk bulunmaması, kazaların daha ağır yaralanma ve ölümle sonuçlanma riskini artırmaktadır.
2 Kaldırım işgalleri Foto: Elif Deniz Acar (Ağustos 2024)

Madde 21 gereğince:

Paylaşımlı e-scooter işletmeciliği yapanlar ve bu faaliyetlerden yararlananlar, Yönetmeliğin kendilerine yüklediği görevleri doğrudan yerine getirir ve kullanırlar.

E-scooterların, 2918 sayılı Kanun kapsamında belirtilen kurallara uygun olarak kullanımı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı tarafından denetlenir.

Bu hükümlerden, elektrikli scooterların denetim ve yetki işlemlerinin yerel yönetimler ve kolluk kuvvetleri iş birliğiyle yürütülmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bazı yerel yönetimlerin bu konuda somut adımlar atmış olması umut verici olsa da mevcut düzenlemelerin ve uygulamaların yeterli olmadığı görülmektedir.

Onlar ne yaptılar?

Paris, Fransa: Paris, sokaklarda kiralık elektrikli scooter kullanımını yasaklayan ilk Avrupa başkenti oldu. Özellikle kaldırım işgali ve hız sınırlarına uyulmaması gibi sorunlar, şehir yönetimini düzenlemeler yapmaya yönlendirdi.

San Francisco, ABD: San Francisco’da scooterların aşırı kullanımı ve düzenlemelere uyulmaması nedeniyle bazı kısıtlamalar getirildi ve bazı bölgelerde tamamen yasaklandı.

Melbourne, Avustralya: Melbourne’da belediye meclisinde, güvenlik tehlikesi oluşturduğu gerekçesiyle paylaşımlı scooter’ların yasaklanması için oylama yapıldı. Meclis üyeleri, 4’e karşı 6 evet oyuyla paylaşımlı scooterların toplatılmasına karar verdi.

İstanbul, Türkiye: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe’nin açıklamasına göre kentte scooter park alanları kurularak bu alanları kullananlara yüzde 10-15 arası indirim yapılmasına karar verildi. Ayrıca yerel yönetimler ve hizmet sağlayıcıların iş birliği içerisinde hareket etmesini sağlayan ‘E-Skuter Komisyonu’ kurulacağı duyuruldu.

3 Kaldırım işgalleri Foto: Elif Deniz Acar (Ağustos 2024)

Biz ne yapabiliriz?

Tüm bu sorunların çözümü, her bölge için farklılık gösterebilir ancak, GPS sistemleri, gelişen teknoloji ve yerel iş birliği sayesinde, kullanıcıları ve sağlayıcıları koruyacak etkili politikalar ve yaptırımlar geliştirilmesi mümkündür. Yerel yönetimlerin, bulundukları bölgenin olanaklarına göre mikro hareketliliği destekleyen ve kullanıcıları koruyan politikalar oluşturması gerektiği kadar, bazı bölgelerde sınırlama ya da yasaklama gibi önlemler alması da zorunlu olmalıdır.

Mikromobilite araçları, Covid-19 pandemisinin ardından kullanışlı bir alternatif olarak öne çıkmıştır. Bu araçlar kentlerde kısa mesafeli yolculukları uygun fiyatla ve trafik sorunlarından etkilenmeden yapabilmek için pratik bir çözüm sunar. Yaşam koşullarımızın her geçen gün değişmesiyle birlikte mikro hareketlilik araçları da evrim geçirecektir. Kent yönetimlerinin görevi, mikro hareketliliği destekleyen ve kullanım koşullarını düzenleyen gerekli altyapı iyileştirmelerini yaparak, bu araçları ulaşım ağlarımıza entegre etmektir. Bu entegrasyon sürecinin temel amaçları güvenliği artırmak, sürdürülebilirliği sağlamak ve erişilebilirliği kolaylaştırmak olmalıdır. 


(1) Daniel Schellong, Philipp Sadek, Tyler Barrack. The Promise and Pitfalls of E-Scooter Sharing. BCG.16 May 2019. https://www.bcg.com/publications/2019/promise-pitfalls-e-scooter-sharing (Erişildi: Mart 21, 2021).

Başvurular

Daniel Schellong, Philipp Sadek, Tyler Barrack. The Promise and Pitfalls of E-Scooter Sharing. BCG. 16 May 2019. https://www.bcg.com/publications/2019/promise-pitfalls-e-scooter-sharing (erişildi: March 21, 2021).

Elektrikli Scooterlar, Elif Deniz ACAR Ağustos 2024

Yanlış sokak adları

Melih Cevdet Anday’ın Rosenberg’ler için yazdığı “Anı” şiirini bilirsiniz: ABD yurttaşı Julius ve Ethel Rosenberg çifti, “Sovyet casusu” olmakla suçlanarak 1953 yılında New York’ta idam edilmişti. Anday, o kurbanların anısına yazmıştı “Anı” şiirini:

“Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma.”

Sokakların da insanlarınki gibi öyküleri vardır. Her sokak adının çağrışımlarıyla bambaşka bellek gezilerine çıkarız. Çünkü o sokaklarda nice anılar, yaşanmışlıklar, tanıklıklar gizlidir. 

Son yıllarda sokak adlarının da siyasal-ideolojik kavgalara kurban edildiğini görüyoruz. İnsanların belleğinde ve anılarında yer etmiş kimi tarihsel sokak adları, belediye meclislerinin partizanca tutumuyla kolayca değiştirilebiliyor. Bir belediyenin sokaklara, caddelere, alanlara verdiği adları, sonraki belediye yönetimleri, siyasal meşreplerine uygun görmedikleri için kaldırıyor! Sokak adları siyasal bağnazlıkla böyle zırt pırt değiştirilince de ortada kent belleği diye bir şey kalmıyor…

* * *

Menemen Belediyesi güzel bir iş yapmış. Gidip görmedim ama bir sokağa “Şiir Sokak” adını vermiş. Ne denli sevindim, anlatamam! Umarım “şiir” sözcüğü yalnızca sokağın adı olarak kalmaz; o alan şiir dinletilerine ve gösterilerine de sahne olur! Tabii, bu arada sokağın adıyla ilgili küçük bir düzeltme yapmam gerekiyor: “Şiir Sokak” yazımı yanlıştır. “Şiir Sokağı” denmeliydi. Tıpkı Ahmed Arif’in “Karanfil Sokağı”, Yılmaz Odabaşı’nın “Kumrular Sokağı” gibi!

Sokak adları dilbilgisi bağlamında birer tamlamadır. Dilci terimiyle söylersek “belirtisiz ad tamlaması”dır. Böyle yapılarda “tamlanan” sözcükler iyelik eki alır. Dolayısıyla “şiir” ve “sokak” sözcükleri tamlama yoluyla iyelik ilişkisine girince “Şiir Sokağı”na dönüşür. 

Cumhuriyet gazetesinin künyesinde, Ankara Bürosu’nun adresi eskiden “Ahmet Rasim Sokak” diye yazardı. Az uyarmamışızdır düzeltmeleri için! Şimdilerde adres değişmiş ama yazım yanlışı değişmemiş! Çünkü “Abidin Daver Sokak” yazıyor yeni künyede! Oysa sokak adları böyle yazıldığında, baştaki kişi adı sokağın tamlayanı olmaktan çıkıp önadı (sıfatı) oluyor!

Bizim sitenin eski müdürü çiçeksever bir arkadaştı. Site içindeki sokaklara çiçek adları vermişti: Akasya Sokak, Defne Sokak, Manolya Sokak, Yasemin Sokak, Nergis Sokak… Elbette sevinmiştik. Ne var ki aynı yazım yanlışının orada da yinelenmesini önleyememiştik! 

* * *

Numaralı sokak ve cadde adlarını hiç sevmem! Sanki Türkçede sözcük kıtlığı varmış gibi buralara numara verilmesi bana hep saçma gelmiştir. Sayıların yüreğe dokunan, belleği canlandıran bir çağrışımı yoktur. Böyle sokak adlarını oldum olası ruhsuz, kuru ve anlamsız bulmuşumdur…  

Yanlış anımsamıyorsam, ilk kez İzmir’de başlamıştı numaralı sokak uygulaması. Ankara’da ise başlangıçta yalnızca Bahçelievler Mahallesi’nde vardı. Sonra yaygınlaştı. Ama onu da çorbaya çevirdiler! Bir karmaşadır gidiyor bu konuda. Bir bakıyorsunuz, “9.uncu Cadde” diye yazmışlar. Bir başka yerde ise “9’ncu Cadde” levhası çıkıyor karşınıza! Sokak adları da öyle; bazen “41 Sokak” biçiminde noktasız yazılıyor. Oysa ille de numaralı olacaksa, bu sokak ve caddelerin adları “41. Sokak” ve “9. Cadde” diye yazılmalıdır. 

Görülüyor ki, sokak ve cadde adlarını çoğu zaman Türkçenin yazım kuralına göre yazmıyoruz. İster ad tamlaması biçiminde olsun, ister numaralı olsun, sokak ve cadde adlarının yazımına özen göstermek gerekiyor. Özellikle yerel yönetimlerin ilgili birimlerine bu konuda büyük görev düşüyor. 

Yanlış sokak adları konusunda birkaç çarpıcı örneği de fotoğraflı olarak ilgililerin dikkatine sunalım. Belki “görsel uyarı”nın bir yararı olur!

(BirGün, 20 Temmuz 2024)

Ayrancı’nın dereleri nerede?

11 yıl önce Ankara/Ayrancı’ya ilk taşındığımda semtin topoğrafyası beni şaşırtmıştı. Açıkçası bu kadar yokuşlu bir kent beklemiyordum. Nispeten daha düz olan Eskişehir ve Konya’ya kıyasla Ankara tam bir vadiler kenti. Bir zamanlar bu vadilerden şimdi sokaklara adını veren derelerin aktığını yüksek lisans tezimi yazarken öğrendim. Ankara’nın yerleşim örüntüsüne yön veren bu derelerin nasıl kaybolduklarını ve tekrar gün yüzüne çıkarılıp çıkarılamayacağını merak ederek tezimi 2020’de bitirdim. Kent merkezinde 100 km2 alana odaklanan çalışmamda yüzeyden yaklaşık 56 km akarsuyun yok olduğu sonucuna ulaştım ve Kayıp Dereler Haritası oluşturdum. Su yaşamı canlandırdığı gibi aslında şehir hayatını da canlandırmaktadır. Ankara’da bir akarsu boyunca yürümek, oturmak, sohbet edebilmek suyun akışını herhangi bir kötü koku olmadan yakından izleyebilmek ne güzel olurdu değil mi? Fakat Ankara’nın dereleri şuan yerin altında menfezlerden akıyor ve daha nicesi yürürlükteki mevzuatlara göre beton kanallar içine alınarak ıslah ediliyor.

Ankara’nın dereleri nasıl kayboldu?

Derelerin kayboluşu Cumhuriyet Ankara’sının da tarihi aslında. Ankara il sınırının çok büyük bölümü Sakarya Havzası içindedir. Hatip Çayı, Çubuk Çayı ve İncesu; Bu akarsular birleştikten sonra Ankara Çayı adını alır ve batıya Sakarya Çayına doğru ilerler. Ankara’nın jeomorfolojik özellikleri, bu dört akarsuyu besleyen birçok küçük suyoluyla şekillenir. Bu derelerin kuru dere yani mevsimsel akışa geçen dereler olduğunu belirtmek gerekir. Ankara iklimi ve yer şekilleri itibariyle konveksiyonel (kırkikindi) yağışlar almaktadır. Dolayısıyla düşük debili bu kuru dereler ilkbaharda yüksek debi ile akar ve havza ekosistemini besler.

Kalenin etrafını dolanan Hatip Çayı kentin evsel ve ticari su ihtiyacını uzun süre karşılamıştır. Üzerine Romalılar tarafından inşa edilen ‘bent’ baraj görevi görmüş ve suyu şehrin belirli bölgelerine cazibe  (yerçekimi) ile taşımak için kullanılmıştır. Bu nedenle Hatip Çayı, “Bentderesi” olarak da anılmaktadır. Diğer derelere nispeten daha yüksek debide akan Hatip Çayı üzerinde buğday vb. öğütmek üzere kurulmuş değirmenler, deri yıkamak için Tabakhane denilen dükkânlar bulunmaktaydı. 1900’lerin başında İncesu deresi ise Ankara Garı önünde taşarak geniş bataklık alanlar oluştururdu. Bu durum sıtma hastalığının artmasına sebep olurdu. Ankara başkent olduktan sonra kentsel gelişimini yönlendiren Jansen Planında bu bataklık alanlar, açık-yeşil sistemler olarak planladı. Gençlik Parkı, Stadyum ve Hipodrom gibi spor ve rekreasyon alanlarının Gar önündeki düzlükte planlanması bir tesadüf değildir. Bu yeşil koridor Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkına doğru uzanmaktadır. İlerleyen dönemde İncesu dere yatağı daraltılmıştır. 1944 Ankara Haritasında İncesu deresinin taşkın önlemek amacıyla Sıhhiye pazarı ve Atatürk Bulvarı boyunca Kazım Özalp caddesine kadar kanal içine alındığı görülür. 

Ayrancı’nın dereleri

Ankara’nın üç ana deresi dışında, şehirde mevsimsel olarak akan irili ufaklı birçok dere vardır. 1944 Çankaya Haritasında, İncesu deresinin batı tarafında sırasıyla Büyükesat, Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen deresi ve Kirazlıdere gözükür. Hoşdere, o dönemde Orta Ayrancı ve Yukarı Ayrancı olarak gösterilen vadiden –Portakal Çiçeği Vadisi– aşağı doğru bugünkü Kuzgun sokak boyunca Meclis bahçesine doğru akmaktadır. Kavaklıdere ise kaynağını Çankaya Köşkü yakınından alarak Seğmenler Parkı içinden geçip bugünkü Tunus Caddesi boyunca ilerler ve İncesu deresine kavuşurdu. Günümüzde Kavaklıdere Seğmenler Parkı içinden halen açıktan akmaktadır, ancak Seğmenler Parkı alt kotunda menfeze girer, Kuğulu Parkın altından geçerek Tunus Caddesi boyunca yolun altından akar ve İncesu menfezi ile birleşir. 14 km uzunluğu bulan Dikmen Çayı ise Dikmen Köyü Camii’si civarından başlayarak vadiden geçer ve Kara Harp Okuluna doğru devam ederek bugünkü Saraçoğlu Mahallesine doğru akardı. Trajik bir şekilde bugün dere, vadi içerisindeki menfezde, yer altından akarken üstünden yapay havuz akar. Sonrasında Çetin Emeç Bulvarı altında bulunan sel kapanına (su tutma alanına) girer ve Cemal Süreya Parkına doğru Dikmen Caddesi altından geçerek Kirazlıdere menfezi ile Necatibey metro istasyonu civarında birleştirilir, son olarak Ankara Çayına yönlenir. 

Ayrancı’nın dereleri

Derelerin kaderini değiştiren seller 

11 Eylül 1957’de Hatip deresinin ve de kentin kaderini değiştiren büyük bir sel meydana gelir. Erman Tamur’un “Suda Suretimiz Çıkıyor” eserindeki anlatımıyla il merkezinde yağmur bile yağmamışken Hatip Çayı’nın su toplama havzasında yer alan Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak bölgeleri 1,5 saat yağış almış, su, derenin taşma debisini aşarak Kayaş-Dışkapı güzergâhındaki taşkın yatağında bulunan her şeyi önüne katıp sürüklemiştir. Önceki yıllarda da Hatip, İncesu ve Dikmen derelerinde seller meydana gelmiş ise de bu seferki sel, 20 milyon lirayı aşkın hasar ve 165 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. O yıl erken seçime giden Türkiye’nin siyasi gündemi de çok hareketliydi, öyle ki selle aynı gün mecliste Seçim Kanunu değişiklikleri yapılmaktaydı ve sel meclis gündemine ancak gece girebilmişti. Sel sonrası Hatip Çayı’nın ıslahı DP’nin bir seçim propagandası olmuş ve akabinde bir kısmı (bugünkü Bentderesi Caddesi) yer altına alınarak Hatip Çayı kapatılan ilk dere olmuştu. 

Ankara’nın 11 Eylül 1957 Sel Felaketi

Dereler altyapısız başkentin kanalizasyon hatlarına dönüşürken, seller derelerin kapatılmasının bahanesi olmuştur. Hâlbuki seller politikacıların söylediği gibi asrın felaketleri değildir, insan müdahalesinin ve yetersiz altyapının bir sonucudur. Zira 1963 DSİ Raporunda taşkınların sebebi şu şekilde açıklanmıştır: “Kontrolsüz iskân derelerin tahliye kapasitesini azaltmıştır… Derelerin drenaj alanlarının bitki örtüsünden mahrum bulunması, arazinin yanlış kullanılması, herhangi bir şekilde toprak muhafaza tedbiri alınmadan tarım yapılması ve mecralara muhtelif artıkların dökülmesi…” Yani sellerin ana sebebi, yoğun nüfus artışı, dere kenarlarındaki gecekondulaşma ve altyapı yetersizliğiydi. Jansen Planı’nda 1980 için öngörülen nüfusa 1950’lerin başında ulaşan Ankara için yeni bir master plan (Yücel-Uybadin, 1957) yapılmış, plan raporlarında İncesu ve Bentderesi’nin kanalizasyon sisteminin bir parçası olduğuna değinilmiştir. 1963 DSİ Raporuna göre, şehrin yalnızca 1/10’unda atıksu ve yağmursuyu sistemi vardı, kalan yerlerde septik tanklar kullanılırdı veya atıksular arıtılmaksızın derelere deşarj edilirdi. Hatta 1950’lerde belediyeler, muhtarlara beton büzler dağıtmış halkın iş birliği ile atıksu hatları döşenmesi sağlanmıştır. Ancak bilgisizlik ve yönetim eksikliği nedeniyle yine DSİ Raporuna göre PTT’nin telefon menholüne bile kanalizasyon bağlantılarının yapıldığı görülmüştür. 1970’lerde Anadolu’nun büyük kısmı fosseptik çukurlarına insan dışkısını biriktirir, daha sonra gübre vb. olarak yararlanır ya da boş arazilere dökülürdü. Bu evsel atık anlamında çevre kirliliğini geciktiren olumlu bir durumdu aslında, çünkü 90’larda kanalizasyon bağlantısı arttıkça arıtma tesisi oranı yok denecek kadar az olduğundan içme suyu havzalarını tehdit eden kirlilik yüksek seviyelere ulaşmıştır. 

Atatürk Bulvarı’nın Sıhhıye bölümünden açıktan akan İncesu Deresi (1970)

Kanalizasyona dönüşen dereler

Büyük selden sonra Hatip Çayı’nın kent içerisinde kalan kısımları da 60lı yıllar boyunca DSİ tarafından kapatılmıştır. Böylelikle Hatip Çayının dere yatağı kamu yararına kullanılmak yerine ranta kurban edilerek özel mülkiyete geçmiş, şehir dışında yeni rekreasyon alanları (sel kapanları) inşa edildiği düşünülerek gözden çıkarılmıştır. İncesu ise açık bir kanalizasyon hattına dönüşmüştür. Raporlara göre yazın dereden gelen koku başkentin merkezine yakışmayacak şekilde ağır kokmaktaydı. Nitekim 1972-76 yılları arası İncesu deresinin kent merkezindeki büyük bölümü menfeze alınarak üstü kapatılmıştır. 1961’de kent merkezindeki sellere önlem almak için Dikmen deresi önüne büyük bir sel kapanı (bugün Çetin Emeç Bulvarı altındadır) yapılmıştır. Tamur’un anlatımıyla Dikmen deresi küçük bir dere olmasına karşın, mevsimsel sellere neden olurdu. Dere, Saraçoğlu Mahallesine doğru akarken yönünü değiştirip Anıtkabir-Bahçelievler tarafına yönlendirilerek Kirazlıdere ile birleştirildi, böylece sellerin önüne geçilmesi planlandı. Ankara Taşkın Projesi Tatbikatı (1968) kitabında İbrahim Batukan İncesu deresinde yapılan hatanın Kirazlıdere de yapıldığını, hemen Anıtkabir’in yanından bugünkü M. Fevzi Çakmak Caddesi altından akan Kirazlıdere’ye Beşevler boyunca birçok apartmanın kaçak olarak kanalizasyonlarının bağladığı belirtilmektedir. Yıllar içerisinde Dikmen deresinde de aynı hata yapılacaktı. 1957 Yücel-Uybadin İmar Planında vadiler (Seğmenler, Botanik vd.) koruma altına alındıysa da Dikmen Vadisi kontrolsüz yapılaşmaya uğramıştır. 1989’da Ankara Büyükşehir Belediyesi “Dikmen Vadisi Konut ve Çevre Geliştirme Projesi” adı altında bölgeyi yeniden ele almış, kentsel dönüşümün ilk örneklerinden birini gerçekleştirmiştir. Projede dere ıslah edilerek menfeze alınmış ve havza ekosistemi, geri dönüşümü olanaksız değişikliklere uğramıştır.

Dikmen Vadisi Çetin Emeç Bulvarı tarafından görünüşü 1990

90’lardan günümüze 

1980lerde Ankara Çayı’na arıtılmaksızın verilen kanalizasyon hatları neticesinde içme suyu havzalarındaki kirlilik yüksek seviyeye ulaştı. 1989’da ayrık kanalizasyon sistemi ve arıtma tesisi içeren Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY) planlandı. 1997’de Sincan-Tatlar’da son teknoloji bir Arıtma Tesisi inşa edildi. Ancak, ABB, 2017’de BAKAY projesinin sadece %54ünün tamamlanabildiğini belirtmiştir. BAKAY Projesine göre yağmur suyu taşıması planlanan kapalı veya açık derelerin çoğu halen atıksu da taşımaktadır ve bu hatlara atıksu bağlantıları yapılmaktadır. Bu durum, 2016’da DSİ için hazırlanan havza raporlarında belirtilmiştir. Diğer taraftan IV. Sınıf yani çok kirli olan Ankara Çayı ve Sakarya Nehri tarımsal sulamada hatta içme suyunda kullanılmaktadır. 

Mansur Yavaş’ın da birçok kez dile getirdiği gibi bugün Tatlar Arıtma Tesisi yetersiz kalmaktadır, çünkü giren su miktarı çok fazladır. Nüfus artışı yanı sıra özellikle derelerin ve yağmursularının tesise maliyeti çok yüksektir. Dereler ve yağmur suları atıksu hatlarından ayrılarak, olabildiğince yeraltı suyuna sızdırılmalı ve bunun için klasik bir yöntem olan daha fazla boru döşemek yerine doğa-tabanlı çözümlere geçilmelidir. Yağmursuyu hasadı, yeşil çatılar, biyotutma sistemleri, geçirgen yüzey döşemeleri vb. sürdürülebilir drenaj sistemleri ile sadece su krizine değil kentlerin ısınmasına da çözüm üretebiliriz. Derelerin tekrar açılması bir hayal değil aslında ekolojik ve ekonomik bir gerekliliktir. 

Ayrancı’dan mektup: Mahallemizde bir pazar günü

Pazar sabahı –ya da belki sabahın ilerleyen saatleri– mahallemizdeki fırının önünde bir kuyruk oluşmaya başlar. Taze, çıtır beyaz ekmek gerçek Türk kahvaltısının olmazsa olmazıdır ve özellikle hafta sonları vazgeçilmezdir. Caddenin karşısında, adını tuhaf bir tembel hayvandan alan bir kafede ise ortalık hâlâ sakin. Hoş kış güneşi parlıyor, taze demlenmiş kahvenin aroması havayı dolduruyor ve peynir ve maydanozla doldurulmuş sıcak poğaça tezgâhın üzerinde bekliyor.

Pencerenin önündeki dergi yığınından, mahallemizde düzenli olarak yayınlanan yerel bir aylık gazete olan Ayrancım Gazetesi‘nin son sayısını alıyorum. Gazetenin sayfalarında, mahallemizde açılan yeni bir kafeden, nerede çömlekçilik dersi alabileceğinize, itfaiye araçlarının neden bazı sokaklara giremediğine ve mahallede mutlu olmanın gerçekte ne anlama geldiğine kadar pek çok konuya yer veriliyor.

Ankara’nın geniş merkezinde yer alan mahallemiz Ayrancı, belki de Türkiye’de eşsiz bir cevher. Beş milyonluk büyük bir metropolde yaşamamıza rağmen, burası küçük bir kasaba gibi hissettiriyor. Yerel fırında (evet, hafta sonları ekmek kuyruklarının olduğu fırında), kafede, yakındaki zeytin ve taze peynir satan dükkânda ya da yolun biraz ilerisindeki kuruyemişçide tanıdık yüzlerle karşılaşıyorum. Buradan Noel kurabiyesi yapmak için öğütülmüş badem ve Noel hediyesi olarak zeytinyağlı sabun alıyorum. 

Bugün, ana caddenin hemen dışındaki kafe huzurlu. Kafenin içi hâlâ boş ama birkaç saat içinde hem içerisi, hem de kışın Türk kafeleri için vazgeçilmez bir özellik olan ısıtıcı lambaların altındaki dışarısı dolacak. Ne de olsa sigara içen müşterilere hitap etmek zorundalar ki bu da Türkiye’de neredeyse herkes demek.  

Pazar sabahları burası sakin, ama hafta içi Güvenlik Caddesi bambaşka bir hâl alır. Trafikte takılmış, yokuş yukarı çıkmaya ve kalabalık caddeden kurtulmaya çalışan, korna çalan arabalar ile hazır yemekten ev alışverişine kadar her şeyi taşıyan motosikletlerin karmaşasıyla canlanır.

Kafeden ayrılıp daha sakin bir sokakta dolaşırken kendimi vitrinleri el işi hazinelerle ışıl ışıl parlayan küçük bir atölyede buluyorum. Burada seramik mumluklardan üfleme cam küpelere ve Beatles şarkı sözlerinin basılı olduğu kumaş çantalara kadar her şeyi bulabilirsiniz. Aslen Kıbrıslı olan sahibi bana atölyesini yıllardır aynı yerde işlettiğini söylüyor.  

Kapının önünde, mahallenin kedilerinden biri dalgınca etrafı izlerken, bir diğeri yakındaki bir duvarın üzerinde güneşleniyor, üçüncüsü ise yüksek bir ağaç dalından her şeyi gözlüyor.

Sadece fırının önünde değil, öğlen saatlerinde bölgenin en iyi döner kebabını sunan küçük restoranın önünde de bir kuyruk oluşuyor. Ana caddede yürürken kavrulmuş et, taze ekmek ve zeytinyağlı ev yapımı yemeklerin kokuları bize eşlik ediyor.

Ayrancı’da eski gelenekler modern yeniliklerle iç içe geçmiş durumda. Yaz aylarında, dolma gibi kış yemeklerinde kullanmak üzere kurutulmak için balkonlara asılan biberleri görebilirsiniz. Aynı evlerin duvarları ise yerel ve uluslararası sanatçıların birlikte oluşturduğu özenli grafitilerle süslüdür. Masa oyunlarının yaygın bir eğlence olduğu yıpranmış sandalyeli eski kafeler, çeşitli kahve demleme yöntemleri sunan modern işletmelerle yan yana durur. Yine de her iki mekânda da geleneksel çay temel bir unsur olmaya devam eder.

Eğer aktif olmak isterseniz, Ayrancı’da çok sayıda yoga stüdyosu bulunmaktadır. Ya da (nispeten) temiz havada egzersiz yapmayı tercih ediyorsanız bitiş çizgisindeki bir posterde Ayrancı’da “biz büyük bir aileyiz” ve “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” yazılı olan yerel parkurda koşuya çıkabilirsiniz.

Pazar günü sona ererken, fırın rafları boşalacak, kafeler dolacak ve sokaklar her zamanki ritmine kavuşacak, Ayrancı’da sıradan bir gün daha…

Çaresiz ayaklar için mutluluk merkezi

Ayaklarınız oldukça taraklı ve büyükse fellik fellik büyük numara ayakkabı ararsınız ya da sipariş verip ustasına yaptırırsınız. “Büyük ayaklar yere sağlam basar” diyerek gönüllere su serpelim. Ülkemizde ‘Kocaayak’,  Çin’de ‘Yeti’, Avustralya’da ‘Yowi’ diye sevimli sözlerle hitap edilen büyük ayaklı kişilerin aynı zamanda büyük gönüllü olduğu söylenir.  

Zonguldak Ameli Birliği Konukevi karşısında Hoşdere Caddesi 76 numaradaki Büyük Numara Ayakkabı Merkezi sizi ustaya sipariş vermekten kurtararak, el işçiliğiyle yapılmış büyük numara ayakkabılar üretiyor. Bu mağazada erkekler için en küçük ayakkabı 45, en büyüğü ise 50 numara. Kadınlarımız için burada en küçük ayakkabı 36, en büyüğü ise 39 numara olarak bulunuyor.

Büyük Numara Ayakkabı Merkezi’nin işletme müdürü Kadir Hüner

Guinness Dünya Rekorlar kitabına giren en büyük ayaklı kişinin ayaklarının 35 cm dolayında, 56 numara ayakkabı giydiği yazılıyor..  Hoşdere Caddesi’nde 6 yıldır işletilen Büyük Numara Ayakkabı Merkezi’nin işletme müdürü Kadir Hüner iriadam.com ağından da online satış yapıyor. Ankara ve İstanbul üretim atölyelerinde özel seçilmiş ustalar durmadan büyük kadın ve erkek ayakkabısı yaptığını söylüyor. 

Büyük numara ayakkabıların seçilen derisinin dayanıklılık için daha kalın olduğunu belirten Kadir Hüner, yere sağlam basması için ortopedik  niteliklerin önemsendiğini, ücretinin de diğer normal ayakkabılarla aynı olduğunu ve toptan fiyatına sattıklarını, internet üzerinden yoğun ilgi olduğunu sözlerine ekliyor.

Mağazadaki bütün ayakkabılar öyle özenle, sanatsal estetik taşıyan bir ustalıkla üretilmiş ki, kadın ve erkek ayakkabıları ne kadar büyük olsa da hepsi de çok sevimli ve oldukça şık görünüyorlar. Ayakkabılardan hoş bir deri kokusu tüm mağazaya yayılıyor, insan birini alıp duvara süs olarak asmak istiyor. Hoşdere’deki Büyük Numara Ayakkabı Merkezi haftanın her günü 09.00-18.00, Pazar günleri ise 12.00- 19.30 arasında açık bulunuyor. Mağazanın İstanbul ve Ankara Hoşdere’de iki şubesi bulunuyor, her iki şehir atölyesinde de üretim yapılıyor,
iriadam.com adresinden iletişim kurulabiliyor.

BÜYÜK NUMARA AYAKKABI
Hoşdere Caddesi No:76 Ayrancı – Ankara
Tel: 0 544 474 23 26
www.iriadam.com

İtfaiye giremeyen sokaklar

Ayrancı’nın gözardı edilen tehlikeleri

25 Temmuz 2024 günü Ayrancı Reşat Nuri Caddesi’ndeki bir apartmanın en üst katındaki dairede sabah saatlerinde henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı.

Evde bulunan anne H.D. ile büyük oğlu K.Ö.D, kısa sürede büyüyen yangından komşuların yardımıyla kurtarıldı. Ailenin küçük oğlu E.D. ise balkonda mahsur kaldı. Çevredekilerin ihbarı üzerine olay yerine itfaiye ve sağlık ekipleri sevk edildi. E.D. itfaiye ekibinin çalışmalarıyla kurtarıldı.

Mahalle sakinlerinden Ramazan Özkök, gelen bağırma seslerinin ardından dışarı çıktığı sırada yangın çıktığı evdeki camların patladığını söyledi. Olay yerine gelen bir vatandaşın o sırada evin çatısına çıkarak çocuğa su verdiğini belirten Özkök, “Çocuğu balkonun önünde tutmaya çalıştık ama itfaiye gecikmeli geldi. Biz de kendini atarsa diye apartman önünde battaniye ve yorgan açtık. Şükürler olsun atmadı, orada bekledi” diye konuştu.

Özkök, dumandan fazla etkilenmemesi için çocuğu yönlendirdiklerini anlatarak, “Gelen itfaiye çocuğu kurtardı” dedi.

İtfaiye’nin kurtarma çalışmaları sırasında olay yerine gelen Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner kurtarma çalışmalarını izledi ve olay yerinden çekilen fotoğrafları sosyal medya hesabından paylaştı.

Mahalleli endişeli

Yangın Ayrancı’da pek çok evde konuşuldu tabii. Yeşilyurt Sokağında işletmesi bulunan bir esnaf ise aynı şeyin kendi sokağında olması durumunda nasıl müdahale edileceğini düşünüp endişelendi ve durumu CİMER’e yazdı. Ayrancı’da Yeşilyurt Sokağı gibi pek çok dar sokak olduğunu, buralarda çift taraflı araç parkı nedeniyle çoğu zaman normal araçların bile geçmekte zorlandığını belirterek olası bir acil durumda itfaiye ve ambulansın bu sokaklardan nasıl geçeceğini sordu ve sorunun çözülmesini talep etti.

CİMER’den kendisine bir yanıt gelmedi fakat tam da onun endişelendiği gibi bir durum 2 Ekim 2024 tarihinde gerçekleşti. Bir ihbara müdahale etmek için Ayrancı’ya Cinnah caddesi üzerinden gelen itfaiye aracı Yeşilyurt Sokağına çift taraflı araç parkı nedeniyle giremediler. İtfaiye aracı sirenlerini açmasına rağmen kimse aracını yoldan çekmedi. Çaresiz kalan itfaiye geri dönerek kendisine başka bir yol aradı.

Sokaklarda nasıl park edileceğine kim karar veriyor?

Böyle acil durumlarda sormadan edemiyoruz; caddelere, sokaklara nasıl park edileceğine kim, nasıl karar veriyor? Büyükşehir olan illerde, sokaklara ve caddelere nasıl araç parkı yapılacağına dair kararlar, temel olarak yerel yönetimler tarafından alınıyor, ancak bu kararlar çeşitli yasal düzenlemeler ve yönetmelikler doğrultusunda şekilleniyor. 

Büyükşehir Belediyeleri, şehir içindeki trafik düzenlemeleri ve park alanları ile ilgili ana yetkili mercidir. Belediye Meclisi, şehrin genel ulaşım planları ve sokak düzenlemeleri ile ilgili kararlar alır. Büyükşehirlerdeki imar planları, sokaklardaki park düzenlemelerinin temelini oluşturur. İmar planlarında belirlenen bölgeler, park alanları, yollar, caddeler ve otoparklar, belediyelerin kararlarının dayanağınıdır. Park yerlerinin ve araç parkı düzenlemelerinin yerel ihtiyaçlara ve şehir altyapısına uygun olmasını sağlar.

Büyükşehir belediyelerindeki yetkiyi şimdi hükümet kullanıyor

UKOME (Ulaşım Koordinasyon Merkezi), büyükşehir belediyelerinde ulaşımın etkin, güvenli ve düzenli bir şekilde sağlanabilmesi için özellikle şehir içi ulaşım, trafik düzenlemeleri, toplu taşıma, park yönetimi ve trafik güvenliği gibi alanlarda kararlar alır ve uygulamalar konusunda yetkilidir. Ulaşım altyapısının, acil durumlar karşısında ne şekilde işleyebileceği konusunda planlamaları yapar. 

UKOME, Büyükşehir Belediyesi bünyesinde oluşturulan bir kuruldur ve üyeleri belediyenin çeşitli daire başkanlıkları, trafik uzmanları, ulaşım mühendisleri, şehir planlamacıları gibi uzmanlardan oluşur. 2020’de UKOME’nin yapısına hükümetin kararı ile Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait temsilciler eklendi. Bu değişiklik sonucunda büyükşehir belediyesine ait temsilcilerin sayısı azınlık konumuna geçerken, hükûmet tarafından atanan üyeler çoğunluğa sahip oldu. UKOME, son yıllarda özel halk otobüsleriyle ilgili krizlerle gündeme gelmişti.

Şimdi sorununun çözülmesi için UKOME’nin değerlendirmesini bekleyeceğiz. Fakat sokaklara, kaldırımlara park eden, park yasaklarını ihlal eden vatandaşlar olarak da bu itfaiyenin ya da ambulansın bizim evimize de gelmek üzere yola çıkabileceğini aklımızda tutmamız gerekiyor.


Ankara itfaiyesi hangi olaylara müdahale ediyor?

İtfaiyenin sadece yangınlara müdahale ettiğini düşünüyoruz genelde. Fakat itfaiyenin görev ve yetki alanının ne kadar çeşitli olduğunu gördüğünüzde şaşıracaksınız. 

Ankara Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı her ay “Ankara İli İtfai Olayları Raporu” yayınlıyor. Bu rapora göre itfaiyenin müdahale ettiği olaylar şöyle sınıflandırılmış: Yangınlar (konut, işyeri ve diğer tüm yangınlar), su baskını, kurtarma (asansörde mahsur kalma, hayvan kurtarma, intihar girişimi vs), trafik kazası.

2024 yılının ilk 10 aylık olay tablosu aşağıda. Burada ilginç veriler var. Mesela itfaiyenin müdahale ettiği olaylar içerisinde konut yangını %3, işyeri yangını %1 gibi küçük bir rakam. Yangınlar içerisinde asıl büyük rakam ise ot yangını, samanlık yangını, çöp ve çöplük yangını ve anız yangını gibi daha çok kırsalda ve boş alanlardaki yangınlar oluşturuyor.

OlaySayıYüzde
Yangınlar9822%35
   Konut yangını713(%3)
   İşyeri yangını355(%1)
   Diğer yangın (Ot, anız, çöp vs)8754(%31)
Su baskını3943%14
Kurtarma (asansörde mahsur kalma, hayvan kurtarma, intihar girişimi vs)11094%39
Trafik kazası967%3
Diğer (Asılsız ihbar vs)2623%9
Toplam28.449
Tablo: 2024 yılı ilk 10 ay Ankara itfaiyesi olay sayıları

Kurtarma vakaları ise toplam itfaiye müdahalesinin %39’unu oluşturmuş. Bunların içerisinde asansörde mahsur kalanların kurtarılması, insan kurtarma, hayvan kurtarma, intihar vakalarına müdahale gibi olaylar var. Burada ilginç bir rakam var; kedi kurtarma olayı 4445 olay ile toplam müdahalenin %16’sını oluşturmuş

Çoğunlukla gözardı ettiğimiz su baskınları ise %14 civarında ve bunların tamamına yakını mayıs ve haziran aylarında gerçekleşmiş.

Son yıllarda intihar vakalarının da çok yükseldiği verilen bilgiler içerisinde. 2024 yılının ilk 10 ayında toplam 624 intihar girişimine itfaiye ekipleri tarafından müdahale edilmiş.

2023 yılında 27 bin 934 olaya müdahale eden Ankara itfaiyesi 2024 yılının ilk 9 ayında bu rakamları aşmış görünüyor.

Ankara itfaiyesi kasım ayında yeni personel alımına çıkarak 300 yeni itfaiye eri alacak. Bunların çoğunluğu ise meslek liselerinin itfaiyecilik bölümünü bitirenler tercih edilecek.

Ankara İtfaiyesi araç filosunu da yeniliyor; 4 yılda 130 yeni alınan araç sayısı alarak ve toplam araç sayısını 264’e yükselttiler.

Dikmen Vadisi’nde işletmeler can suyu bekliyor

Ayrancı ve Dikmen semtlerinin arasında bakımlı gür bir orman, doğal bir oksijen çadırı olarak uzanıp giden Dikmen Vadisi’nde bir zamanlar gece yarısına kadar hizmet veren restoranlar, kafeler ve büfeler bulunuyordu.Farklı türlerdeki yüzlerce ağacı, çalısı, sarmaşıkları ve çiçekleriyle ruha esenlik ve huzur veren bu büyülü mekân geç vakitlere kadar ziyaretçilerle dolar taşardı. 

Havuzlar su kaçırıp öylece kupkuru bırakılınca Vadi’nin çekim cazibesi azalmaya başladı. Mansur Yavaş başkan seçilince tüm havuzların ve vadinin yeniden eski günlerine dönmesi için gereken çalışmaları başlattı. Havuzların kenarına tamiratların tamamlanacağına dair bilgi levhaları asıldı. Ancak tam bu sıralarda ortaya pandemi çıkınca Vadi de sessizliğe gömüldü. Vadideki lokantalar ve kafeler de kapanmak zorunda kaldı. 

Şimdi bu kafelerden ikisi direnerek hizmet vermeye çalışıyor diğerleri ise hâlâ kapalı. Boş kalan ve açık tutulabilen kafeler hayatta kalmak için çaba sarf ediyorlar. İsterseniz vadideki açık ve kapalı işletmelere birlikte göz atalım.

Faaliyetteki işletmeler

Dikmen Emekliler Lokali

Dikmen Emekliler Lokali

Aralık 2013’te Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan Dikmen Emekliler Lokali yaklaşık 2000 üyesiyle emekliler cenneti olarak görülüyor. Salı günleri dışında kış mevsiminde 17.00, yaz günlerinde 19.00’a kadar 55 yaş üstüne uygun jimnastik, yüz ve sandalye yogası, kondisyon, nefes yogası, kahkaha terapisi ile çeşitli kültürel, sosyal ve sanatsal etkinlik, konser ve geziler düzenleniyor. 

Burada çay ve su belediyemizin ikramı olarak bedelsiz sunuluyor. Bu lokalin açık alanına açılır kapanır tente kurulması ve yetersiz sandalye sayısının artırılması gerekiyor.

Mandam Kafe&Bistro

Mandam Kafe&Bistro

Vadiye Şair Baki Sokağından inince, eski Yörük Çadırı’na varmadan piknik masalarıyla dolu bol ağaçlı bu geniş mekân önceleri Balıkçı restoranı, Şençam köftecisi ve Hasbahçe köftecisi olarak hizmet vermişti. Sonra kiralayan olmayınca açık mekan olarak bırakılmıştı. 

Şimdi Müge Hanım kır bahçesi huzuru veren bu yeri atıştırmalıklar ve kahvaltının da bulunduğu bir kafe olarak işletmeye açtı. Manda ürünleri de sattığı için MANDAM adı verilen bu mekân direnişini sabırla sürdürüyor ve müşterilerini bekliyor.

Eskiyen yapının üstüne düşüp hasar yaratan ağaçların budanması, vadinin otomatik sulama sisteminin bu bahçeyi de kapsaması, gece bahçedeki eşyaların vadi güvenliğinin gözetiminde bulunması gerekiyor. 

Vadi Park Kafe Restoran (Eski Yörük Çadırı)

Vadi Park Kafe Restoran (Eski Yörük Çadırı)

1.Etap sonunda bulunan, vadinin açılışı yıllarında işletmecisi tarafından otantik dekorlarıyla yaptırılan ve uzun yıllar hizmet veren Yörük Çadırı sonraki yıllarda imajını yenileyerek masa düzeni işletmeciliğine geçti.

Emekli lokalinden etkilenmiş olsa gerek, belediyenin ücretsiz çay yerine Emekli Kartı vererek hizmetin yürütebileceğini de ifade ediyorlar. Büyük alan kaplayan, bakımı ve onarımı masraflı olduğu için boş kalan havuzların yeşil alana dönüştürülmesini de öneriyorlar. Vadide etkinliklerin yeniden başlamasını 3000 kişilik Amfi Tiyatro’nun aktif hale getirilmesini istiyorlar.

Hukukçu Fenerbahçeliler Derneği Lokali

Vadide boş kalmayan yapılardan biri de hukukçu futbolseverlerin takımları için kurdukları derneğin mekânı olmuş. Hukukçu Fenerbahçeliler Derneği Ankara Şubesi olarak kullanılan vadideki bu mekanda derneğin üyeleri aralıklar halinde toplantılar yapıyor.

Söğütaltı Kafe

Dikmen Emekliler Lokali’nin karşısında, çağlayan yanında yer alan bu sevimli şirin yer şimdilerde kaderine boyun eğmiş durumda. Sıcak günlerin serin yaz akşamlarında dolup taşan Söğütaltı Kafe, yeniden canlanmayı bekliyor.

Dikmen Vadisi Cafe

3. Etap Dikmen Vadisi Cafe 

3. Etap, Çelik Asma Köprü alt yanında, havuzlar içinde bulunan, bir zamanlar albenili ışıltılar içinde davetlerin yapıldığı “Dikmen Vadisi Cafe” de metruk hale gelen işletmelerden biri oldu.

Amfi Tiyatro

Dikmen Vadisi’nin en güzel yerinde yer alan amfi tiyatro yaklaşık 3000 dolayında kişiye hizmet vermeye elverişli bir kültür mekânı olarak öylece sessizlik içinde bekliyor… Burada eski yıllarda çok az etkinlik düzenlenmiş. 

Vadi Kafe Restoran

Pandemi öncesinde bir sahil kenarı mekânı konseptinde popülerlik kazanan Yeni Vadi Kafe uzun süre boş kaldıktan Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından sanat galerisi yapılmak amacıyla restore ediliyor. Yakın zamanda çok amaçlı hizmet için açılacak mekan heyecanla bekleniyor. 

Mesnevi Sokak Çiçekçisi

Dikmen Vadisi başlangıcında Mesnevi Sokak üzerinde bulunan Vadi Çiçek Evi ayakta kalmaya çalışıyor. Eski yıllarda atıştırma büfesi olarak çalışırken, müşteri azalınca kapanmıştı. Vadi Çiçek Evi yaz mevsiminde bazı günler kapalı tutuluyor.

Ayrancı’dan doğaya dönüş çağrısı

Ayrancı’da Kentsel Isı Adası Çalıştayı tamamlandı: Isınan kentlere mahalleden çözüm: Doğaya dönün

Ayrancım Derneği, kentsel ısı adası etkisine dikkat çekmek amacıyla bir çalıştay düzenledi. 16 Kasım 2024 cumartesi günü Ankara Midi Hotel’de yapılan çalıştay akademisyenler, mahalle sakinleri, mahalle muhtarları ve yerel yönetim temsilcilerinden oluşan yaklaşık 40 katılımcı ile gerçekleşti. Etkinlik Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın katkılarıyla ve Kent-Lab-Kentsel Stratejiler ve Yerel Uygulamalar Derneği ile Doğa Koruma Merkezi’nin desteğiyle gerçekleştirildi.

Kentsel dönüşüm bahçeleri yok ediyor

Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak, açılış konuşmasında kentsel yenileme alanlarında yıkılan eski binaların arka bahçelerinde yer alan yetişkin ağaçların yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Koçak, “Konut bahçelerinin yerel iklimi düzenlemedeki rolünü güçlendirmek için bu alanlardaki ağaçların korunmasını temel bir ilke olarak kabul ediyoruz” dedi. Koçak ayrıca, Ayrancı ile Seyrantepe semtlerini karşılaştıran çalışmaya dikkat çekerek, benzer gelişim süreçlerine sahip bu iki semt arasındaki sıcaklık farkının, apartman bahçelerinin büyüklüğü ve ağaç varlığına dayandığını vurguladı. Doğa Koruma Merkezi’nin çalışmasından ilham aldıklarını belirten Koçak, kent içindeki yeşil alanların ihmal edilen değerine dikkat çekti.

Şehir Plancıları Ezgi Acar ve Hilal Öztürk, mahalle sakinlerinin kentsel ısı adası konusunda bilgi ve farkındalık düzeyini ölçen anket sonuçlarını sunumlarının ardından Siyaset Bilimci Irmak Dalgıç kentsel ısı adası projesinin önemine vurgu yaptı ve projenin içeriğinden bahsetti. Şehir Plancısı Sercan Sevgili, proje sürecinde modellenen “Ayrancı Isı Haritası“nın sürecini ve içeriğini katılımcılarla paylaştı.

Isı adasına ekolojik çözümler

Kent-Lab’dan E. Serdar Karaduman’ın moderatörlüğünde devam eden çalıştayda, uzmanlar ekolojik çözümler üzerine sunumlar gerçekleştirdi.

Gözde Güldal (Doğa Koruma Merkezi), “Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri – Çankaya İlçe Örneği” başlıklı konuşmasında, ekosistem hizmetlerinin kent planlamasında nasıl değerlendirilebileceğini anlattı.

Doç. Dr. Ayşe Kalaycı Önaç (İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü), İzmir’in Çiğli ilçesinden örnekler sunarak, “Kentlerde Yüzey Sıcaklıklarını Düşürmeye Yönelik Doğa Tabanlı Çözümler” konulu sunum yaptı.

Dr. Öğr. Gör. Ufuk Özkan (İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Orman Mühendisliği Bölümü), iklim değişikliğine hazırlıkta mavi/yeşil altyapının rolünü vurguladı.

Prof. Dr. Nilgül Karadeniz ve Doç. Dr. Zuhal Dilaver (Kent-Lab / Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Peyzaj Mimarlığı Bölümü), Ankara İmrahor Projesi çerçevesinde doğa tabanlı çözümleri ele aldı.

Mahallenin yaşam kalitesini arttırmalıyız

Çalıştayın kapanış tartışmalarında, Ankara’nın önemli bir su merkezi olduğu ve sulak alanlarının korunması gerektiği vurgulandı. Katılımcılar, dere ve vadilerin imara açılarak rant alanlarına dönüştürülmesinin ciddi bir sorun olduğunun altını çizdi.

Çalıştayda, merkezi yönetim ve yerel yönetimler arasında iletişimsizlik ve koordinasyon eksikliği olduğu da tartışıldı. Katılımcılar, kent konseyi ve sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek ortak bir akıl oluşturmaları gerektiğini vurguladı. Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak etkinliğin ardından, “Mahalle sakinlerimizin yaşam kalitesini artırmak ve iklim değişikliğine karşı duyarlılığı yükseltmek adına çalışmalarımıza devam edeceğiz” diyerek, sürdürülebilir çevre politikalarının önemine dikkat çekti.

Denizsiz kentin kendinden memnun sahil semti

Orası neresi?

Herkesin, yaşadığı yerle gönlü hoş olmayabiliyor. Peki halimden memnunum ya da burayı seviyorum diyenleri farklı yapan ne? Orası, oralılar için ne zaman güzelleşiyor? Sanıyoruz her şey, yaşanan yeri temsil edenlerle bağ kurarak başlıyor.

Bir insanla, ağaçlar ya da hayvanlarla… belki bir mekan, bir koku ya da deneyimle ilişkilendikçe sokaklar, semtler ve kentlerle de ilişkiler geliştiriyoruz. Bir öğlen güneşi, bir arkadaş sohbeti ya da kendi kendimize yürüyüşe çıktığımız yarım saatin sonunda eskisinden daha çok ora’lı gibi hissediyoruz.

İstanbul için bu işi genelde denizin yaptığını söyler ve Ankara’yı da denize uzaklığı yüzünden başka şehirlerle epey kıyas ederler. Bu, gülümseten bir klişedir. Hatta Ankaralıların deniz yerine birbirlerine baktıkları, bu yüzden de birbirlerini daha güzel anladıkları, daha güzel çalıştıkları ve dayanıştıklarını da anlatırlar. Buna da fazla romantize edilmiş bir düşünce, diyenler çıkabilir.

Biz de şiirli sözlerin ve genellemelerin ötesinde olanı merak ettik; başkentin, gençlerin okul yıllarından sonra taşınmayı en çok seçtiği semtlerden Ayrancı’ya gittik. Burası bir yandan şehrin pek çok noktasına yakın oluşuyla merkezde duran öte yandan da kendini metropol hengamesinden özenle saklamış, kendi ruhunu korumuş bir alan. 50 binlik nüfusa sahip olduğuna inanmak zor çünkü aslında terzisi, yufkacısı, tamircisi, sokak kedilerini kısırlaştırmak için dayanışan komşuları ve yaşlı ağaçların etrafında kurulmuş sokak kahveleriyle özlenen mahalle kültürünü yaşatan yerlerden Ayrancı. Hem yeni şeyleri kucaklayan hem de eski şeylere hürmet eden bir tarafı var.

Ayrancım Derneğinden Necati Koçak bunu, semtin nüfusunun yüzde 20’ye yakınının 60 yaş ve üstü, yine aynı aynı yüzdede bir kısmının da 30 yaş altında oluşuyla açıklıyor.

Bu da tesadüf değil, diyor Necati.

Ayrancı’da boş zaman etkinlikleri ya da sosyalleşmek için çok fırsat var. Seramik atölyeleri, kafeler, restoranlar… Ya da sanat galerileri örneğin. Belki de Ankara’nın en fazla antika ve eski eser dükkanına sahip yerleşkesi burası.

Bu canlılık bir yana dursun; TRT gibi, Yargıtay gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi çevresinde konumlanmış bürokrasinin ağır seyrini, mesafesini de yansıtıyor semt. Bu kurumların çalışanları için de yaşam alanı oluşu, bölgenin eğitim düzeyi ve okur yazarlık çizgisini epey yükseltmiş.

“Gençler bu iklime hem çekildi hem de bu iklimi daha da besledi aslında. Yani Ayrancılılar gündemi takip eden, kitap okuyan; yazan, çizen, tiyatrosuna giden, dolayısıyla kente karşı duyarlılığı çok yüksek bir profile sahip.”

Denizsiz olmak en çok Ayrancılılara yaramış diyebilir miyiz, diye soruyoruz. Gülüyor.

Orada ne değişti?

Her şey bu kadar yolundaysa Ayrancım Derneği neden var, diye sormak farz oluyor. Güzide semtlerin de dertleri var mıdır, diyoruz Necati’ye.

Derneği 2019’da kurmuşlar ve yola çıkarken üç dernekten ilham almışlar: Bunlardan ikisi Kavaklıderem ve Çiğdemim Derneği bugün 27, Bahçelievler Derneği ise 22 yaşında. Üçünün de ortak noktası somut bir soruna odaklanmak olmuş. Çiğdemim Derneği, mahalledeki ulaşım problemine; Kavaklıderem, Tunalı Hilmi Caddesindeki esnafın taleplerine bir cevap olabilmek ümidiyle doğmuş. Yine Bahçelievler, 7. Cadde ve etrafını bir çekim merkezi haline getirmek yolunda belediyeden daha çok hizmet alabilmeyi hedefleyerek açılmış.

Bu hedefler gerçekleştikçe derneklerin asıl kuruluş amaçları ortadan kalktı, o zaman da birer mahalle güzelleştirme derneği olarak hizmete döndüler. Ama gelin görün ki 1930’lardan 1970’lere kadar kapatılıp açılarak yola devam eden güzelleştirme dernekleri, siyaset için oy potansiyeli olarak görülmüşler. O zamanlar kentin en büyük meselelerinden biri kırdan kente göçmüş, dolayısıyla imar düzenlemelerine dair verilen vaatlerin aracısı olmuş bu dernekler. Ancak bugün hepimiz farkındayız; birden fazla krizle mücadele gerektiren bir çağdayız. Özellikle Gezi zamanında gördük bunu; dünyanın sorunları çetrefilli hale geldikçe kentlerin meseleleri de karmaşıklaştı, çeşitlendi. Ve artık kentin yaşayanı kentinde, mahallesinde yapılacak değişiklikler, alınacak kararlar için muhatap alınmak, kararlarda söz sahibi olmak istediğini dile getirmeye başladı.

İşte tüm bu noktaları birleştirince ortaya Ayrancım Derneğinin yol haritası çıkıyor.

Necati Koçak 2019’da belediye meclis üyesi olarak görev aldığı sırada yakın çalıştığı muhtarlar, neden bizim de bir araya gelebileceğimiz bir ortak yapımız yok, diyorlar. Onların itici gücüyle kuruluş gerçekleşirken tüzüğe Ayrancım’ı diğer semt oluşumlarından farklı yapan şu ifade giriyor:

Ayrancım Derneği Avrupa kentsel şartını kabul eder ve kent hakkı konusunda çalışmalar yapmak üzere kurulmuştur.

Ayrancım’ın bu açık beyanı bir ilk oluyor çünkü o yıllarda kent hakkı henüz mahalle-semt dernekleri ya da kent konseyleri düzeyinde kendisine çok fazla ifade alanı bulamadığı bir noktada. Bu yüzden ekip, kent hakkının hayata geçmesini sağlayacak mekanizmalar için çalışmadan evvel bu hakkın herkes tarafından iyice anlaşılması ve hayatın içinde somutlaşması yolunda çaba harcamakta anlaşıyor. Sözlerini ve işlerini daha görünür kılmak için de Sivil Düşün’ün kapısını çalıyorlar.

Nasıl değişti?

Ayrancım Derneğinin aylık olarak çıkardığı ve üç bin adet basıp ücretsiz dağıttığı bir gazeteleri var.

“Mahalleli sabah kalkıyor; fırına gidiyor, iki ekmek alıyor, çantasına Ayrancım Gazetesini de koyup evine öyle gidiyor. Kırtasiyeye fotokopi çektirmeye gittiğinde gazeteyi orada görüyor.

Kafede çayını, kahvesini içerken gazetesini orada görüyor. Kasaba, markete gittiğinde, hastaneye gittiğinde yine gazetelerimizle orada denk geliyor. Gazeteyi alarak, gazeteyi okuyarak, gazeteyi alıp evine götürerek tüm mahalleyle buluşmuş oluyor.” 

Bu yayın hem Ayrancı’nın kültürel iklimini daha da çiçeklendirmiş hem de Derneğin asli kuruluş unsuru olan kent hakkı meselesinin gündelik yaşamın parçası haline gelmesine aracı olmuş. Ekip her ay konuyu ele alan yazıların gazetede yer almasına titizlenmiş örneğin. Hemen hemen her sayıda sağlıklı bir çevrede bulunmaktan kültürel mirasın korunmasına şehirde yaşamaktan doğan ama hayatın içinde yeterince tanınmayan hakları başlıklara taşımış, bunları görselleştirip mahallenin farklı alanlarında afiş olarak sergilemişler.

Mahalleli sıkça karşılaştıkları ve artık hem gözlerinin hem zihinlerinin alıştığı kent hakkını zamanla söz dağarcıklarına, kendilerini ifade biçimlerine de taşımış. Belediyeden, muhtardan ya da kamu kurumlarından talepte bulunur ya da haklarını savunurken tavırları daha kendinden emin hale gelmiş. Hatta Çiğdemim, Bahçelievler ve Kavaklıderem Dernekleri de konuyu gündemlerine alıp konuşmaya başlamış. Çiğdemim Derneği kent hakkı başlığı altında uzmanları davet edip fikir paylaşımı için alan açtığı etkinlikler düzenlemiş. Çankaya Kent Konseyi içinde yer alan Ayrancılılar, bir dilekçeyle Konseye başvurmuş ve burada tamamen kent hakları üzerine faaliyet gösterecek bir çalışma grubu kurulmasına aracı olmuş.

Bu grup iki buçuk yıldır aktif olarak çalışıyor, diyor Necati Koçak. Bu ilk adımın başka iş birliklerine de vesile olduğunu söylüyor.

“Konseyle birlikte Çankaya Kent hakkı okulunu açtık. Altı derslik bir programdı. Eğitimler yüz yüze oldu. Her yaş grubuna, eğitim düzeyinden insana açıktı. Farklı belediyelerden ve kamu kurumlarından, örneğin Mahalli İdarelerden çalışanlar, uzmanlar, eski belediye başkanları, halen aktif olarak görev yapan kent konseyi başkanları gelip eğitimler verdiler. Katılımcılarımıza sertifika da verdik.”

Bu okuldan haberimiz yoktu açıkcası, epey güzel bir gelişme bu, şaşkınlığımızı gizleyemiyor ve Derneğin çabalarını kutluyoruz. Çünkü katılımcıların, sertifikaların ötesinde kent hakkını somut biçimde yaşamlarında var olan bir şeye dönüştürdüklerini öğreniyoruz.

Kent hakkı okuluna katılmadan evvel akıllarından belediyede görev almayı hiç geçirmeyen  üç mezun, 2023 Yerel Seçimlerinde aday olmuş ve Mamak ile Çankaya’da belediye meclis üyesi olarak görev almaya başlamış. Daha öncesinde hem bu işin neyi gerektirdiğini bilmiyor hem de adım atmaya cesaret edemiyorlarmış.

E bu güzel haberleri kutlamak lazım o zaman, diyoruz. Aslında kutlamalar da olmuş, biz kaçırmışız. Ekibin geçen sene Cumhuriyetin yüzünci yılı vesilesiyle Portakal Çiçeği Parkında düzelendikleri Ayrancı Festivalinden de haberdar oluyoruz. Stand-up gösterilerinden çocuk şenliklerine ne kadar renkli bir program olduğunu dinliyor, çekilen fotoğraflara bakıyoruz. Bu senenin festivaline katılmak için sözümüzü verip semtten ayrılıyoruz.

Klişelere ve fazla romantize edilmiş sözlere mesafeli bir ekibiz ama Ankara’yı da Ayrancı’yı da seviyoruz. Hem insanın canı arada bir deniz havası çekiyor. O zaman denizsiz kentlerin Ayrancı gibi sahil semtleri imdada işte böyle yetişiyor. 

İllüstrasyonlar: Ilgın Ataş 

Yazı Sivil Düşün sayfasında yayınlanmıştır.

Bir Ankara hayali: Şehrin eski yüzüne bakmak

Çoktandır hepimiz aynı kentte yaşıyor gibiyiz malum. Şehir planları, mimari üsluplar (ki bunlara üslup denemez bile), sosyalleşme ve alışveriş mekânları, rekreasyon alanları vb. birbirinin aynı neredeyse. AVM’lere teslim olmuş bir boş zaman kültürü peydah oldu. Kentsel dönüşümün bir rant kapısı olduğu, bu kapının da partileri siyasi ikbale taşıdığı düşünülürse bu gelişmeye şaşırmamak gerek.

Kentsel dönüşüm mahalle kültürünü yutuyor

Ankara için de benzer bir durum söz konusu. Kentsel dönüşüm acımasız, estetik kaygılardan yoksun ve kâr güdüsüyle önüne çıkanı deviren bir canavar gibi. Acı olan; bu tür bir dönüşümün toplumun kayda değer bir kesimince bir tür sınıf atlama, prestijli bir yaşam alanına sahip olma gibi algılanması ve bu konuda çok hevesli olunması. Ucuz ama gösterişli malzemeden yapılmış çok katlı binalar; yeşil alanları, küçük esnafı, mahalle kültürünü yutuveriyor.

Yerleşimlere kişiliğini kazandıran, geçmişe dair hikâyeler anlatan mimari ve doğal dokunun silinmesi yahut görünmez kılınması kent kimliğinin, özgünlüklerin yitirilmesi anlamına geliyor. Ankara için bir hayal kuracak olsam, bu yerleşimden gelip geçmiş tüm medeniyetlerin bıraktıkları mirasın görünür olduğu bir kentsel doku tasavvur ederdim. Bu mirasın zaman içinde ne kadar cılızlaştığını bilmeme rağmen, aylakça yürüyüşlerimde önüme çıkan tek tük ipuçlarının tarihsel sürekliliği ve şehrin kimliğindeki yerine referansla görünür hale getirilmesi çok göz alıcı ve maalesef şimdilik epey uzak bir ihtimal değil mi?

Ankara Yahudi Mahallesi

Şehir yoktan var edilmedi

Çok isabetli “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusuna cevap mahiyetindeki bu hayali mekânsal düzen, kadim uygarlıkların şehirde bıraktıkları izleri takip ederek, başkentin hikâyesinin yıllarca bize anlatılageldiği kadar sönük olmadığını gösterebilir. Kimsenin yolunu düşürmediği fakat şehrin merkezinde yer alan Roma Hamamı, yakında basamaklarına ilişmeyi hayal ettiğimiz Roma Tiyatrosu, Hacı Bayram Camii ve Türbesi’ne omuz vermiş Augustus Tapınağı, yüzyıllar öncesinden kalan ve ince işçilikleriyle dikkat çeken camiler, türbeler, Yahudi Sinagogu‘nun hâlâ ayakta kalabildiği eski Yahudi Mahallesi, Ankara Ermeni ve Rumlarının yaşadıkları diğer mahalleler, Kale’nin bedenine yerleşmiş kitabeler, heykeller farklı inançların, uygarlıkların bir arada yaşayabildiklerini göstermesi bakımından çok değerli. 

Benim kent hayalim, kentin kuş uçuşu beş dakika uzaklıktaki yerleşimlerine batı şehirlerinden daha yabancı Ankaralıların çok katmanlı kentsel dokunun izini sürebilecekleri ve şehrin “yoktan var edilmediğini” fark edebilecekleri bir çevre düzenlemesi üstüne.